|
|1. BÖLÜM |
|2.BÖLÜM|
|3.
BÖLÜM |
|4.BÖLÜM|
|5. BÖLÜM |
-
BAYRAM VE BAYRAM NAMAZLARI
209-
Bayram, bir neş'e ve sevinç günü demektir. Arabçası "Îyd"dir. Çoğulu "A'yad"
gelir. Bayram tebriklerine "Ta'yîd", bayramlaşmaya da "Muayede" denir.
Peygamber Efendimiz Medine-i münevvereyi şereflendirince, ora halkının senede
iki defa bayram yaparak eğlendiklerini öğrenince, onlara şöyle buyurmuş:
"Yüce Allah o iki bayram günlerine karşılık onlardan daha hayırlı iki bayram
günlerini size ihsan etmiştir." O günlerin Ramazan ve Kurban Bayramı
günleri olduğunu müjdelemiştir. Bunlara Arabçada "Îyd-i Fıtır ve Îyd-i Adha"
denir.
Bu günlere "İyd" denilmesi, bunların birer neş'e ve sevinç günü olmaları,
hayra yorumlanmaları veya Allah'ın bu günlerde pek çok ihsanlarda bulunması
bakımındandır. Ramazan Bayramı üç gün, Kurban Bayramı da dört gündür.
210- Kendilerine cuma namazı farz
olanlara, cuma namazının vücub ve eda şartları içinde, Ramazan ve Kurban Bayramı
namazları vacibdir. Yalnız Bayram namazlarında hutbeler vacib değildir. Bu
namazlardan sonra hutbe okunması sünnettir.
211- Bayram namazlarının ilk vakti, işrak
zamanıdır. Güneşin görünüşüne nazaran ufuktan bir veya iki mızrak boyu
(*) kadar yükselip kerahet vaktinin çıktığı andır.
Bu andan itibaren istiva veya zeval vaktine kadar kılınması caizdir. (Mekruh
vakitler bahsine bakılsın!.)
212- Bayram namazları ikişer rekattır.
Cemaatle aşikare olarak kılınırlar. Ezan ve ikamet yapılmaksızın imam, iki rekat
Ramazan veya Kurban bayramı namazına niyet eder. Cemaat da böyle iki rekat
bayram namazı kılmak için imama uymaya niyet eder." Allahü Ekber" diye iftitah
tekbiri alınır, eller bağlanır. Hep birlikte gizlice "Sübhaneke" okunur. Sonra
imam yüksek sesle, cemaat da gizlice "Allahü Ekber" diye üç tekbir alırlar.
Tekbirlerde eller yukarıya kaldırılıp ondan sonra yanlara salıverilir, her
tekbir arasında üç teşbih mikdarı durulur. Üçüncü tekbirden sonra eller
bağlanır, imam gizlice "Euzü-Besmele" çektikten sonra, aşikare olarak Fatiha
suresi ile bir mikdar daha Kur'an-ı Kerimden okur. Aşikare "Allahü ekber"
diyerek bilindiği gibi rüku ve secdelere gider. Cemaat da gizlice tekbir alarak
imama uyar. Sonra yine tekbir alınarak ikinci rekata kalkılır. İmam gizlice
"Besmele"den sonra yine aşikare olarak Fatiha suresi ile bir mikdar daha Kur'an
okur. Tekrar üç defa eller kaldırılarak birinci rekatta olduğu gibi üç tekbir
alınır. Ondan sonra imam yine aşikare, cemaat ise gizlice "Allahü Ekber" diye
rükua ve secdelere varırlar. Sonra oturulup gizlice "Tahiyyat, Salli-Barik ve
Rabbena atina" duaları hep birlikte okunur ve iki tarafa selam verilerek namaz
tamamlanır.
Bu halde bayram namazlarının her rekatında üç fazla tekbir bulunmuş olur ki
bunlar da vacibdir.
(Hanbelî mezhebine göre birinci rekatta altı, ikinci rekatta beş tekbir alınır
ve her iki rekatta da tekbirler kıraattan önce yapılır, İmam Malik ile İmam
Şafiî'ye göre, birinci rekatta yedi, ikinci rekatta beş tekbir alınır ve
tekbirler her iki rekatta da kıraattan önce alınır.
213- İmam bayram namazını kıldırdıktan
sonra hutbe okumak için minbere çıkar. Cuma'da olduğu gibi iki hutbe okur. Ancak
bu bayram hutbelerine tekbir ile başlanır. Cemaat da bu tekbirlere hafifçe
katılır. Hatib, Ramazan Bayramı hutbesinde cemaata Fıtır Sadakası üzerinde,
Kurban Bayramı Hutbesinde Kurban ve Teşrîk tekbirleri konusunda bilgi verir.
Cuma hutbelerinde sünnet olan şeyler, bayram hutbelerinde de sünnettir. Mekruh
olanlar da aynen mekruhtur. Bayram hutbelerinin namazdan önce okunmaları caiz
olmakla beraber mekruh sayılmıştır.
214- İmam birinci rekatta bayram
tekbirlerini unutup da Fatihanın bir kısmını veya tamamını okuduktan sonra
hatırlarsa tekbirleri alır. Fatiha'yı yeniden okur. Fakat Fatiha'dan sonra bir
mikdar Kur'an okuduktan sonra, tekbirleri alır, kıraati iade etmez.
215- Bayram namazlarında, birinci rekatın
rüküuna varmış olan bir imama yetişen kimse, bu rükua kavuşacağını tahmin
ediyorsa, hem iftitah tekbirini, hem de Bayram tekbirlerini ayakta alarak ondan
sonra rüküa varır. Rüküu kaçıracağından korkuyorsa, îftitah tekbirinden sonra
hemen rükua varır ve Bayram tekbirlerini rüküda alır. Bu tekbirleri alırken
ellerini kaldırmaz. Tekbirleri tamamlayamasa dahi, imam kıyama kalkınca o da
imamla kalkar, imamın alacağı tekbirlerde imama uyar. İmam sünnete uygun olan
tekbirlerin dışına çıkmadıkça, imama tekbirlerde uyulur, sünnet dışında az veya
çok almış olduğu tekbirlerde ona uyulmaz.
216- Bayram namazının ikinci rekatına
yetişen kimse, imam selam verdikten sonra birinci rekatı kaza etmeye kalkınca,
önce Besmele ile Fatiha süresini ve ilave edeceği bir sureyi okur. Sonra gizlice
tekbirleri alarak namazı tamamlar. Bu şekilde mesbuk olanlar, kendi
mezheblerinde alacakları tekbirleri getirirler, imamın almış olduğu tekbirlerin
sayısını gözetmezler.
Bayram namazına yetişemeyen kimse, kendi başına Bayram namazı kılamaz. İsterse
dört rekat nafile namazı kılar. Bu, bir kuşluk namazı yerine geçer, sevabı büyük
olur.
(Şafiî'lere göre Bayram namazları Müekked Sünnet'lerdir. Bir rivayete göre de,
Farz-ı kifaye'dir. İslam alametlerinden sayılır. Cemaatla kılınması daha
faziletlidir. Yalnız başına da hutbesiz kılınabilir. Bunu misafirlerde,
kadınlarda yalnız başlarına kılabilirler. Güneşin doğuşundan zeval vaktine kadar
kılınabilir.
Malikîlere göre Bayram namazı müekked sünnettir. Bir görüşe göre de, Farz-ı
kifaye'dir. Hanbelî mezhebinde de Farz-ı kifayedir. İmam ile kılmayı
başaramayanın bunu kaza etmesi sünnettir.)
217- Kurban Bayramı namazını ilk vaktinde
kılmak, Ramazan Bayramı namazını da biraz geciktirmek müstahabdır. Bayram namazı
cenaze namazına ve cenaze namazı da Bayram hutbesine takdim edilir (önce
kılınır).
218- Bayram namazları bir şehirde herkesin
toplanacağı bir yerde (Namazgâhda) kılınabileceği gibi, birçok camilerde de
kılınabilir.
219- Bayram günlerinde erken kalkmak,
yıkanmak, misvak kullanmak, gülyağı ve benzeri hoş koku sürünmek, giyilmesi
mubah olan elbiselerden en güzel ve temizini giymek, Yüce Allah'ın nimetlerine
şükür için neş'e ve sevinç göstermek, karşılaşılan mümin kardeşlere karşı güler
yüz göstermek, elden geldiği kadar fazla sadaka vermek, Bayram gecelerini
ibadetle geçirmek müstahab ve güzel bulunmuştur.
220- Ramazan Bayramında, Bayram namazından
önce hurma gibi tatlı bir şey yenilmesi, Kurban bayramında ise namaz
kılınmadıkça bir şey yenilmemesi müstahabdır. Sahih olan görüşe göre, bu hususta
kurban kesecek kimse ile kesmeyecek kimse eşittir. Kurban kesecek kimsenin,
keseceği kurban eti ile yemeğe başlaması daha uygundur. Bununla beraber namazdan
önce bir şey yenilmesinde de kerahet yoktur.
221- Kurban kesecek kimse, tırnaklarını ve
saçlarını kesmeyi geciktirir. Bunu yapmak mendubdur. Fakat bu geciktirme hoşa
gitmeyecek bir durumu ortaya koyacak bir zaman olmamalıdır. Bunun en uzun
müddeti kırk gündür.
Faziletli olan, haftada bir defa tırnakları ve bıyıkların fazla kısmını
kesmek, ziyade tüyleri gidermek, yıkanmak suretiyle bedenin temizliğine
bakmaktır. Bunlar hiç olmazsa on beş günde bir yapılmalıdır. Kırk günden fazla
bırakılmasında özür kabul edilmez.
222- Bayram günü camiye bir vakar ve sükun
ile gidilir. Ramazan Bayramında namaza giderken gizlice, Kurban Bayramında ise
açıkça tekbir alınması ve namazdan sonra da mümkün ise başka bir yoldan eve
dönülmesi mendubdur.
223- Kurban Bayramının birinci gününe "Yevm-i
Nahir", diğer üç gününe de "Eyyam-ı Teşrik" denir. Bu bayramdan
önceki gün ise, "Yevm-i Arefe"dir ki, Zilhiccenin dokuzuncu günüdür.
Ramazan Bayramında Arefe yoktur. Arefe gününün sabah namazından itibaren
Bayramın dördüncü gününün ikindi namazına kadar yirmi üç vakit farz namazın
arkasından bir defa şöyle tekbir alınır ki, bunlara Teşrîk Tekbirleri denir:
"Allahü ekber, Allahü ekber. Lâ ilahe illallahu vallahu ekber. Allahü
ekber ve lillâhilhamd."
Memleketimizde bunun tercümesi bir zaman şöyle okunmuştu: "Tanrı
uludur, Tanrı uludur. Tanrıdan başka Tanrı Yoktur. Tanrı uludur. Tanrı uludur.
Hamd O'na mahsusdur."
Tekbirlerin bu mikdar okunması iki imamın görüşüdür, işlem de böyle
yapılmaktadır. İmamı Azam'a göre bu tekbirler Arefe gününün sabahından ertesi
günün ikindisine kadar olan sekiz vakit farz namazın arkasından alınır.
224- Teşrîk Tekbirleri, fıkıh alimlerinin
çoğuna göre vacibdir. Sünnet diyenler de vardır, iki İmama göre farz namazları
kılmakla yükümlü olan herkes için bu tekbirler vacibdir. Bu hususta tek başına
namaz kılan, imama uyan, misafir (yolcu) ile mukim, köylü ile şehirli, erkek ile
kadın eşittir. İmamı Azam'a göre ise, bu tekbirlerin vacib olması için mukim
olmak, hür olmak, erkek olmak ve namaz, müstahab şekilde cemaatle kılınan bir
farz olmak şarttır. Buna göre, misafirlere, kölelere, kadınlara ve tek başına
namaz kılan kimselere bu tekbirler vacib değildir. Fakat bunlar, kendilerine
tekbir vacib olan cemaatle namaz kılanlara uymaları halinde tekbir almaları
gerekir. Cuma ve Bayram namazları kılınmayan köylerde bulunanlara da vacib
olmaz. Cuma günü öğle namazını kendi aralarında cemaatle kılan özürlü kimselere
de vacib olmaz. Kadınların da kendi aralarında cemaatle namaz kılmaları,
müstahab şekilde olan cemaattan sayılmaz.
225- Bir senenin Teşrîk günlerinde terk
edilen bir namaz, yine o senenin teşrîk günlerinden birinde kaza edilse, sonunda
Teşrîk Tekbiri alınır. Fakat başka günlerde veya başka bir senenin teşrîk
günlerinde kaza edilecek olsa teşrik tekbiri alınmaz.
226- Bir namazda sehiv secdeleri ile
teşrîk tekbiri ve telbiye toplanacak olsa önce sehiv secdeleri yapılır, sonra
tekbir alınır. Ondan sonra da telbiyede bulunulur. Eğer telbiye önce yapılırsa,
sehiv secdeleri ve teşrik tekbiri düşer. (Telbiye için hac bahsine bakılsın!)
227- Arefe günü, insanların bir yerde
toplanarak Arafat'da bulunan hacıları taklid eder bir durum almaları, hiç bir
esasa bağlı değildir. Bunu mekruh görenler de vardır.
228- Bayram günlerinde müslümanların birbirlerini tebrik etmesi,
görüşüp musafaha yapması ve birbirlerine: "Gaferellahu lena ve leküm =
Allah bizi ve sizi bağışlasın", yahut: "Takabbelellahu Tealâ minna ve minküm
= Yüce Allah bizden ve sizden kabul buyursun." şeklinde duada bulunması da
mendubdur.
(*)
Orta boylu bir mızrak, on iki karış
uzunluğundadır.
229- Teravih
namazı, Ramazan ayına mahsus yirmi rekattan ibaret bir müekked sünnettir. Bu
namaza Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ile dört halife (Hulefa-i
Raşidîn) devam etmişlerdir. Bu namazın cemaatla kılınması da, bir kifaye
sünnettir. Bunun için bütün bir mahalle insanları, teravih namazını cemaatla
kılmayıp evlerinde yalnız başlarına kılacak olsalar, sünneti terk edip hata
işlemiş olurlar.
230- Teravih namazının her dört rekatı
sonunda bir mikdar oturup istirahat edildiği için bu dört rekata bir "Terviha"
denilmiştir. Bu teravih namazında beş "Terviha" vardır. Bu söz, Tervîh
kelimesinden bir masdardır. Tervih ise, nefsi rahatlandırmak anlamındadır.
Çoğulu Teravih" dir.
231- Mescidlerde teravih namazı cemaatle
kılındığı halde, bir özrü olmaksızın cemaatı terk edip bu namazı evinde kılan
kimse, günah işlemiş olmazsa da fazileti terk etmiş olur. Bu kimse evinde
cemaatla kılsa, cemaat sevabını alırsa da, mesciddeki cemaatın faziletine
eremez. Çünkü mescidlerin fazileti fazladır.
232- Teravih namazını kılacak kimsenin, teravih namazına veya
vaktin sünnetine veya gece ibadetine niyet etmesi ihtiyat bakımından daha
uygundur. Kayıtsız olarak "namaza" veya "nafile namazına" niyet edilmesi de
birçok fıkıh alimlerine göre caizdir.
233- Teravih namazını, her iki rekatta bir
selam vererek on selam ile bitirmek daha faziletlidir. Dört rekatta bir selam da
verilebilir. Sekizde, onda veya yirmi rekatta bir selam vererek bitirmek de
caizdir. Fakat böyle kılmak mekruh sayılmaktadır.
234- Teravih namazı, iki rekatta bir selam
verilince, tam akşam namazının iki rekat sünneti gibi kılınır. Dört rekatta bir
selam verilince, tam yatsı namazının dört rekat sünneti gibi kılınır. Cemaatla
kılındığı zaman, cemaat hem teravihe, hem de imama uymaya niyet eder. İmam da
tekbirleri, tesmi'leri ve kıraati aşikare yapar.
235- İmam için teravih namazının her iki
rekatinde eşit derece Kur'an okumak ve böylece iki veya dört rekatta bir selam
vermek faziletlidir. Çünkü böyle yapılması, ruhu düşünceden kurtarır.
236- Teravihin her rekatında on ayet
okunması müstahabdır. Çünkü bu şekilde devam edilirse, bir Ramazanda bir hatim
yapılmış olur. Böyle bir defa hatim ile Teravih namazı kılınması sünnettir. Bazı
alimlere göre, bu hatimin yirmi yedinci geceye (Kadir Gecesine) raslatılması
müstahabdır.
237- Teravih namazı kıldıracak zatın güzel
sesli olmasından ziyade, okuyuşunun düzgün olmasına özen gösterilmelidir. Güzel
ses, kalbi meşgul ederek düşünce ve huzura engel olabilir. Okuyuşunda noksanlık
ve hata olan bir imamın mescidini bırakarak düzgün okuyan bir imamın bulunduğu
mescide gidilmesinde bir sakınca yoktur.
238- İmamın teravihde cemaatı usandıracak
mikdar Kur'an okuması uygun değildir. Bununla beraber Fatiha suresinden sonra
okunacak ayetler, bir sureden veya ayetten noksan olmamalıdır. Teravihin
ka'delerinde Teşehhüdden sonra Salavatlar terk edilmemelidir.
239- Teravih namazını özürsüz olarak
otururken kılmak veya uykunun bastırdığı bir halde iken kılmak mekruhtur, imamın
rüküa varmasına kadar bekleyip de ondan sonra imama uymak mekruhtur.
240- Teravih namazının bir kısmı
kılındıktan sonra imama uyan kimse, Teravih son bulunca noksan kalan rekatları
tamamlar. Sonra da vitir namazını kendi başına kılar, iyi olan budur. Bununla
beraber imamla vitri kılıp sonra teravih namazını tamamlaması da caiz
görülmüştür.
241- Yatsı namazında cemaatı terk etmiş
olan kimse, Teravih ve vitir namazlarında imama uyabilir. Bunun için bir kimse,
imam yatsı namazını kıldırıp Teravihe başlamış olduğu sırada mescide gelse, önce
yatsı namazını kendi başına kılar sonra Teravih için imama uyar. Noksan kalan
rekatları da sonra kendi başına tamamlar. Yine Teravih namazını imam ile
kılmayan kimse, Vitir namazını imam ile kılabilir. Sahih olan görüş budur. Fakat
hem imam, hem de cemaat, yatsı namazını cemaatla kılmamış olursa, yalnız Teravih
namazını cemaatla kılamazlar. Çünkü teravihin cemaatı, farzın cemaatına
bağlıdır. Teravihin müstakil olarak cemaatla kılınması nafileler hakkındaki din
esaslarına uygun düşmez.
242- İmam, Teravih namazının ilk birinci
rekatından sonra yanılarak otursa ve selam verdikten sonra yeniden iki rekat
kılmadan geri kalan rekatları usulüne göre kıldıracak olsa, bir görüşe göre
namazı caiz olur; ancak ilk iki rekatı kaza etmesi gerekir. Diğer bir görüşe
göre, geri kalan namazlar caiz olmaz. Hepsini kaza etmesi gerekir. Çünkü
Teravih, bir namazdır. Yapılan teşehhüdler ve selamlar yerinde yapılmamış olur.
243- Teravih vaktin sünnetidir; yoksa
orucun sünneti değildir. Onun için hasta ve yolcu gibi oruç tutmak zorunda
olmayanlar için de Teravih namazını kılmak sünnettir.
Akşam üzeri hayızdan veya nifastan temizlenen bir müslüman kadın veya İslam
dinini kabul eden bir kimse hakkında da o gece teravih namazını kılmak
sünnettir.
244-
Hastalık, bedenin tabiî halini kaybetmesinden meydana gelen bir güçsüzlük
durumudur. Hastaya "mariz", hastalığa da "maraz" denir. Marîz kelimesinin çoğulu
"merza", maraz'ın çoğulu da "emraz" gelir.
Hastalar da, akılları başlarında bulundukça birtakım din görevleri ile
sorumludurlar. Bununla beraber dinimiz onların haklannda bir çok kolaylıklar
göstermiştir. Namaz hakkında bunlar için gösterilen kolaylıklar aşağıda
açıklanmıştır.
245- Bir hasta, gücüne göre namaz kılmakla
yükümlüdür. Ayakta durmaya gücü yetmeyen veya ayakta durması iyileşmesinin
uzamasına veya hastalığının artmasına sebeb olacağı anlaşılan bir hasta oturarak
namazını kılar. Oturmaya da gücü yetmezse, gücüne göre yan üzeri veya sırt üstü
yatarak işaretle (ima ile) namazını kılar.
246- İma, namazda rüku ve secdeye işaret
olmak üzere başı eğmektir. Bu ayakta yapılabileceği gibi, oturarak da
yapılabilir. Bir şeye dayanarak ayakta yapılması mümkün olan bir ima yatarak
yapılamaz, bu caiz değildir.
247- İma ile de namaz kılmaya gücü olmayan
bir hastanın bir gün ve bir gecelik veya daha ziyade olan namazları sonraya
kalır, iyileşince bunları kaza etmesi gerekir. Diğer bir rivayete göre, bir gün
ve bir geceden ziyade olan namazları tamamen üzerinden düşer. Aklı başında olsa
da hüküm böyledir.
248- Hastalığından dolayı oturduğu halde
namaz kılabilen veya ima ile kılma zorunda olan kimse, bu hastalığı esnasında
kılamamış olduğu namazları, sağlığa kavuştuktan sonra kaza edince, oturarak veya
ima ile kılamaz. Çünkü özür kalkmıştır. Fakat sağlıklı halinde kazaya bırakmış
olduğu namazlarını böyle hastalığı sırasında kaza edecek olsa, oturarak veya ima
ile onları kılabilir. Çünkü gücüne göre yükümlü olur. Gücünün yetmediği bir şey
ondan istenmez. (Özürlü kimseler bölümüne bakılsın.)
-
SEFERİN ANLAMI VE MÜDDETİ
249-
Sefer ve Müsaferet, lügatta herhangi bir mesafeye gitmektir. Bunun karşıtı "ikamet"dir.
Din yönünden sefer, belli bir uzaklığa gitmektir. Bu da orta bir yürüyüşle üç
günlük (onsekiz saatlik) bir uzaklıktan ibarettir, Buna: "Üç merhale" de denir.
Orta yürüyüş, piyade yürüyüşüdür. Kafile halinde develerle olan yürüyüşlerde ise
orta yürüyüş, deve yürüyüşüdür.
Denizlerde de, yelken gemileri ile havanın mutedil olması esas alınır. İşte
karalarda böyle bir yürüyüşle, denizlerde de mutedil bir havada yelkenli bir
gemi ile onsekiz saat sürecek bir uzaklık "Sefer Müddeti" sayılır.
Demek ki bu yolun yalnız gidilecek mesafesi muteberdir. Yoksa gidip
dönülmesine ait mesafesi muteber değildir.
250- Vatanında veya vatan hükmünde olan
bir yerde oturan kimseye "Mukîm" denir. Böyle bir yerden çıkıp en az onsekiz
saatlik bir mesafeye gitmeye başlamış olan kimseye de, din deyiminde
"Misafir=Yolcu" adı verilir.
251- Yolculuk hali, esasen zorluk ve
sıkıntıdan boş kalmaz. Bunun için dinimiz yolcular için bazı kolaylıklar
göstermiştir. Yolculukda gece-gündüz devamlı olarak yola devam edilemez.
Dinlenmeye ihtiyaç görülür. Bunun için fıkıh kitablarında üç gün üç gece diye
sefer müddetini göstermek buna aykırı değildir. Bu bakımdan bir günlük normal
yürüyüş, ortalama olarak altı saat kabul edilmiştir. Bazı yolculuklarda zahmet
ve meşakkat olmasa da, hüküm şahsa değil, cinse göre olacağından sefer hükmü
bütün yolculuk hallerini kapsar.
252- Fıkıh alimlerinden bazılarına göre,
sefer müddeti onsekiz fersahlık bir mesafeden ibarettir. Bir fersah, üç mil ve
her mil de 20 dakika sürecek olsa, onsekiz fersah "18" saat etmiş olur.
Bir fersah, on iki bin adım, bir mil de dörtbin adım sayılmaktadır. Bununla
beraber fersahlar düz yerler ile dağlık yerlerde ve dereliklerde bulunan
durumlara göre değişir. Düz bir arazide bir fersah mesafe bir saatte
alınabileceği halde, dağlık bir yerde böyle bir mesafe bir saatte alınamaz. Onun
için bu konuda fersah bir ölçü sayılmamalıdır. Şu da var ki, fersah esas
alındığı takdirde bir çok meseleler çözümlenmiş olur.
Örnek: Tren ve uçakla olan yolculuklarda, gidilecek yerin kaç fersah olduğu
göz önüne alınır. En az onsekiz fersahlık bir mesafeye gidilecek olursa, sefer
müddeti gerçekleşmiş olur. Sefer hükmü uygulanmaya başlar. Böylece taşıtların
yürüyüş halini göz önünde bulundurmaya gerek kalmaz.
(Doğrusu üç İmam da bu fersah şeklini kabul etmişlerdir. İmam Malik ile İmam
Ahmed'e göre, sefer müddeti "16" fersahdır. On altı fersah da 48 mildir. Bir mil
ise altı bin el arşınıdır. Buna göre sefer müddeti, seksen kilometre ile altıyüz
kırk metreye ulaşmış olur. İmam Şafiî'nin ilk görüşüne göre bir gün bir gecedir.
Son görüşüne göre ise, "48" mildir.)
253- Gidilecek bir yerin hem karadan, hem
de denizden yolu bulunsa, yolcunun gideceği yol esas alınır. Bir beldeye deniz
yolu ile on iki saatte ve kara yolu ile onsekiz saatte gidilecek olsa, karadan
gidenler misafir sayılır, denizden gidenler sayılmaz. O yerin karadan iki yolu
bulunduğu takdirde de hüküm böyledir. Sefer mesafesinde bulunan yoldan gidenler
ancak misafir sayılır.
254- Yolculuk hükmünün uygulanması,
oturulan yerin yola çıkıldığı yöndeki evlerinden ayrıldıktan ve en az üç günlük
bir vere gidilmesine niyet edildikten sonra başlar. Onun için bu evler tamamen
geçilmedikçe ve sefere niyet edilmedikçe, sefer hali başlamış olamaz.
255- Bir beldenin kenarlarında olup "Fina-i Mısır" denilen yerler
de o beldeden sayılır. Bunlar çoğunlukla bir ok atımından (dört yüz adımdan) az
bir mesafe teşkil ederler. Belde ile bunlar arasında tarlalar ve bostanlar
bulunmadıkça beldenin ekleri ve tamamlayıcıları sayılırlar. Onun için bunları da
geçmek gerekir ki, yolculuk hükmü başlamış olsun.
Şehrin dışındaki bağlar ve bostanlar, bekçilere ve bostancılara ait ev ve
kulübeler şehirden sayılmaz.
256-
Yolcular hakkında bir takım kolaylıklar ve ruhsatlar gösterilmiştir. Şu
uygulamalar bu kolaylıklardandır: Ramazan ayında yolculuk halinde bulunan kimse
için, orucu sonraya bırakmak mubahtır. Misafirler (yolcular) için mestler
üzerine mesih üç gün üç gecedir. Misafir dört rekat farz namazlarını iki rekat
olarak kılar. Buna: "Kasr-ı Salat" denir. Biz Hanefilerce, misafirin böyle
namazını kısaltması gerekir. Buna aykırı olarak bu farzların dört rekat olarak
kılınması mekruhtur. Bununla beraber iki rekat kılıp da teşehhüdde bulunduktan
sonra iki rekat daha kılacak olsa, farzı yerine getirmiş olur. Bu son iki rekat
nafile sayılır. Ancak selamı geciktirmiş olmasından dolayı hata işlemiş olur.
Fakat birinci teşehhüdü terk etse veya önceki iki rekatta kıraatta bulunmamış
olsa, farzı yerine getirmiş olmaz. Sabah ve cuma namazlarında da hüküm böyledir.
"Kasr-ı Salat=Namazı kısaltmak", Peygamber Efendimizin hicretlerinin dördüncü
yılında meşru kılınmıştır. Meşru oluşu, kitab, sünnet ve ümmetin icmai ile
sabittir.
(İmam Şafiî'ye göre misafir (yolcu) olan kimse serbesttir. Dilerse dört
rekatlı farzları dört rekat olarak kılar)
257- Misafir kimse, vatanına dönünce
yolculuk hükmünden çıkar. Vatanında beklemeyi niyet etmesi şart değildir. Fakat
kendi asıl vatanından başka bir yere gidip orada niyetsiz olarak beklemekle
misafir olmaktan çıkmaz. Ancak en az onbeş gün bu beldede oturmaya niyet ederse,
o zaman sefer hükmünden çıkar. Onbeş günden az ikamete (oturmaya) niyet etse
veya ayrı ayrı iki beldede onbeş gün ikamete niyet edip bunlardan yalnız birinde
onbeş gün durmasa, misafirlik hükmü son bulmaz.
258- Bir misafir, bulunduğu yerde onbeş gün durmayı niyet etmeyip
bugün, yarın çıkacağım diye uzun zaman orada kalacak olsa, yine misafirlik
hükmünden çıkmaz. Öyle ki, bir beldeye gidip belli bir işini gördükten sonra
dönmek kararında olan bir kimse, o işin onbeş günden az bir zamanda
yapılamayacağını bilmedikçe yine sefer hükmünden çıkmaz, mukim sayılmaz. Eğer
onbeş günden önce bitmeyeceğini biliyorsa, niyet etmese bile mukim sayılır.
259- Sahrada ikamete niyet sahih değildir.
Ancak göçebe halinde olup çadırlarda oturanlar, kendilerine ve hayvanlarına
onbeş gün yetecek yiyecek ve içecekleri bulunduğu takdirde, sahralarda onbeş gün
oturmaya niyet ederlerse, mukim sayılırlar. Bu durumda onlar, bu yerden kalkıp
onsekiz saatlik bir yere gitmeyi niyet etmedikçe, mukim olmaktan çıkmazlar.
260- Sefer ve ikamet hallerinde, kendisine
uyulan kimsenin niyeti geçerlidir. Ona uyanın niyetine itibar yoktur. Onun için
asker, kumandanının, köle efendisinin, işçi iş verenin, öğrenci hocasının, peşin
olan nikah bedelini almış bulunan kadın, kocasının niyetine göre mukim veya
misafir olur.
261- Sefer hususunda henüz buluğ çağına
ermemiş çocuğun niyeti geçerli değildir. Bunun için böyle bir çocuk hakkında
sefer hükümleri uygulanmaz. Çünkü sefer hususunda, sefer müddeti olan bir
mesafeye gitmeyi niyet etmek şart olduğu gibi, fikrinde özgür olmak ve buluğ
çağına da ermiş bulunmak şarttır.
(Şafiî'lere göre, mümeyyiz olan (kâr ve zararını seçen) çocuğun sefere niyeti
geçerlidir, namazını kısaltabilir.)
262- Sefer halinde bulunan bir kimse, tabi
bulunduğu şahsın niyetini, nereye kadar gideceğini bilmediği ve sorusuna da
cevab alamadığı takdirde, üç günlük mesafeye gidinceye kadar namazlarını tam
kılar; ondan sonra kısaltmaya (kasra) başlar. Düşman eline esir düşen bir
müslüman hakkında da hüküm böyledir. Herhangi bir sebebden dolayı soru
sorulamaması da soruya cevab alınamaması gibidir.
263- Dar-ı harbde (düşman yurdu içinde) askerin ikamete niyeti
sahih değildir. Fakat güvenlik teminatı ile böyle bir bölgede bulunan
müslümanların orada ikamete (onbeş günden fazla durmaya) niyet etmeleri sahihdir.
264- En büyük idareci de, sefer konusunda
diğer insanlar gibidir. Buna göre bir idareci, sefer müddeti olan bir yolculuğa
niyet etmeksizin memleketi dahilinde dolaşıp dursa, namazlarını tam kılar. Fakat
sefer müddeti olan bir yere gitmeyi niyet edip dolaşırsa, namazlarını kısaltır.
Sahih olan budur. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ve onun dört
halifesi, Medine'den Mekke'ye gidince dört rekatlı farz namazları ikişer rekat
olarak kılarlardı.
265- Namaz vakti devam ettikçe, misafirlik
ve ikamet bakımından, namazın vasfı değişebilir; vakit çıkınca da, vasıf
kararlaşmış olur. Bunlarda vaktin sonu, yani "Allahü Ekber" diyebilecek bir
zamanın kalmamış olması muteberdir. Buna göre bir misafirin namazı, vakit henüz
tamamen çıkmadan vatanına dönmesi ile veya bir yerde onbeş gün ikamete niyet
etmesi ile namazı iki rekattan dört rekata döner. Fakat namazını henüz kılmadan
vakit çıkıp da, ondan sonra vatanına dönse veya bir yerde onbeş gün ikamete
niyet edecek olsa, artık bu namazı iki rekat olarak kaza eder, dört rekat olarak
kaza etmez. Çünkü vaktin çıkması ile, namazın vasfı (misafir namazı olması)
kararlaşmış olur.
266- Yolculuk halinde bulunan bir kadın
haiz iken, gideceği yere üç günden az bir mesafe kaldığı esnada temizlenecek
olursa, namazlarını tam olarak kılar.
267- Mukimin kazaya kalan namazları sefere çıkması ile, misafirin
de kazaya kalan namazları ikamete niyet etmesi ile değişmez. Onun için ikamet
halinde olan bir kimse, sefer halinde kazaya kalmış olan namazlarını ikişer
rekat kılacağı gibi, sefer halinde bulunan kimse de, ikamet zamanında kazaya
kalmış namazlarını dörder rekat olarak kılar.
268- Mukim misafire, misafir de vakit
içinde mukime uyabilir. Şöyle ki: Bir mukimin vakit içinde olsun olmasın,
misafire uyması sahihdir. Misafir iki rekati kıldıktan sonra selam verince,
mukim kalkar ve kıraat yapmaksızın namazını tamamlar. Yanılsa da, bundan dolayı
sehiv secdesi yapmaz. Çünkü bu mukim bir lâhık demektir. Lâhık bahsine bakılsın!
İmam olan misafirin, namazdan önce veya namazdan sonra cemaata dönerek: "siz
namazınızı tamamlayın, ben misafirim," demesi müstahabdır:
Misafire gelince: Bu da ancak vakit içinde mukime uyabilir. Bu halde dört
rekatlı bir farz namazını mukim gibi tam olarak kılar, İmama vakit içinde
uymakla farz namazı iki rekattan dört rekata dönmüş olur. Fakat vaktin dışında,
yani kendisi misafir iken kazaya kalmış dört rekatlı bir namazında mukime uyması
sahih olmaz. Çünkü böyle kazaya kalmış namazı, evvelki iki rekat olarak
kararlaşmıştır.
269- Misafir ile mukim, dört rekatlı bir
namazı kazaya bırakmış olsalar, bu namazda misafir mukime uyamaz. Çünkü bu
namaz, misafir için iki rekat olarak kararlaşmıştır. Onun için birinci oturuş
misafir için farz olduğu halde, mukim için farz değildir, vacibdir. O halde farz
namaz kılan, nafile namaz kılana uymuş olur ki, bu caiz değildir.
270- Misafir vakit içinde mukime uymuş
iken namazı bozulsa bunu yine iki rekat olarak kılar. Çünkü onun imama uyması
bozulmuştur.
271- Yolculuk veya yağmur sebebi ile iki
vakit namazı bir vakitte kılmak caiz değildir. Yalnız hac mevsiminde Arafat'da
öğle ile ikindi namazlarını öğle vaktinde ve akşam ile yatsı namazlarını
Müzdelife'de yatsı vaktinde bir arada cemaatla kılmak caizdir. (Hac bahsine
bakılsın!)
(Üç imama göre, bir özür sebebi ile, öğle ile ikindi veya akşam ile yatsı
namazlarını öne almak veya geciktirmek suretiyle bir vakitte toplamak caizdir.
Öğle namazı ile ikindi namazı öğle vaktinde kılınabileceği gibi, ikindi vaktinde
de kılınabilir.)
272- Sefer hükümlerinin uygulanması
hususunda, yolculuğun meşru olup olmaması arasında fark yoktur. Bunun için
efendisinden kaçmış bir köle veya haksız yere kocasından kaçmış bir kadın sefer
müddeti yola çıkınca namazını iki rekat kılar ve isterse orucunu da sonraya
bırakabilir.
(Üç İmama göre, böyle yolcular, misafirler hakkındaki kolaylıklardan
yararlanamazlar. Onlar bu ihsana ehil değillerdir.)
-
YOLCULUĞUN SONA ERİP ERMEMESİ
273-
Asıl vatana dönmekle yolculuk hali sona erer. Orada ikamete niyet edilmesi
gerekmez. İkamet vatanı böyle değildir, orada (en az onbeş gün) oturmaya niyet
lazımdır.
274- Bir insanın doğup büyüdüğü veya
evlenip içinde yaşamak istediği veya içinde barınmayı kasdedip başka bir yere
yerleşmek için gitmek istemediği yer, onun "asıl vatanı"dır!. Bir kimsenin böyle
doğduğu, evlendiği, içinde yerleşmeye karar verdiği yer olmayıp yalnız içinde en
az onbeş gün kalmak istediği yer de, onun için bir "İkamet Vatanı"dır. Yeter ki
o yer, böyle oturmaya uygun olsun.
Bir misafir için, onbeş günden az oturmak istediği yerde onun "Sükna
Vatanıdır". Buna itibar edilmez. Bununla vatan-ı aslî de değişmez, vatan-ı
ikamet de değişmez. Burada yolculuk hükümleri uygulanır.
275- Asıl vatan, kendi misli ile bozulur,
ikamet vatanı ile bozulmaz. Şöyle ki: Bir kimse içinde doğup büyüdüğü veya
evlendiği yeri terk edip başka bir beldeye yerleşse, artık önceki vatanı, asıl
olmaktan çıkar. Sonradan orada olsa, onbeş gün oturmaya niyet etmedikçe, farz
namazlarını dörder rekat kılması gerekmez. Fakat asıl vatanından geçici olarak
çıkıp başka bir yeri ikamet vatanı edindikten sonra asıl vatanına dönse, niyete
muhtaç olmaksızın mukim olur, namazlarını tam olarak kılması gerekir.
276- İkamet vatanı, asıl vatanla ve diğer
bir ikamet vatanı ile ve sırf yola çıkmakla bozulur, aralarında sefer mesafesi
bulunması şart değildir. Örnek: Bir kimse yolculuğu sırasında bir beldede bir ay
kalmaya niyet edip bu kadar durduktan sonra tekrar yola çıksa veya diğer bir
beldeye gidip orada en az onbeş gün oturmaya niyet etse, artık evvelki belde
ikamet vatanı olmaktan çıkmış olur. Oraya tekrar dönmekle mukim olmaz. Orada
mukim olabilmesi için tekrar en az on beş gün oturmaya niyet etmesi gerekir.
Fakat ikamet vatanından ikamet müddeti içinde geçici bir iş için sefer
müddetinden az bir kaç saatlik yola gidip dönmekle ikamet vatanı bozulmaz.
277- Vatanından çıkıp en az üç günlük
uzaklıkta olan bir köye gitmek isteyen kimse, daha oraya gitmeden yolda bir
beldede onbeş gün oturmaya niyet etse, bir görüşe göre burası bir ikamet vatanı
olur. Diğer bir görüşe göre ise, olmaz.
278- Vatanından sefer niyeti ile ayrılıp
henüz üç günlük bir mesafe almadan vatanına dönmek isteğinde bulunan bir yolcu,
dönüp daha vatanına gitmeden önce, geriye dönüşü ile namazlarını tam olarak
kılmaya başlar. Çünkü böyle bir yolculuğu bozmakla yolculuk bırakılmış olur.
279- Bir misafir, içinde oturmak
istemediği bir beldede evlenecek olsa, bir görüşe göre mukim sayılır, diğer bir
görüşe göre mukim sayılmaz. Tercih edilen görüş de budur.
280- İki beldede birer zevcesi olan kimse,
bunlardan herhangisinin yanına giderse mukim sayılır. Fakat bunlardan biri vefat
eder de, bulunduğu beldede kendisine ev, bağ ve bahçe gibi şeyler kalacak olsa,
oraya gitmekle mukim sayılmaz. Fakat diğer bir görüşe göre, orası yine onun
vatanı sayılacağından mukim olmuş olur.
(Malikilere göre, bir yolcu gittiği yerde tam dört gün oturmaya niyet edip
kendisine yirmi vakit namaz farz olacak bir durum olsa, mukim sayılır.
Namazlarını kısaltamaz. Bu müddete, o yere fecrin doğuşundan sonra girdiği gün
ile oradan çıkacağı gün dahil değildir.
İmam Şafiî'ye göre, bir yerde, girip çıkma günlerinden başka, tam dört gün
oturmaya niyet edilmesi, ikamet sayılır, namazlar orada kasredilmez
(kısaltılmaz).
Hanbelilere göre de, bir yerde, oturmaya elverişli olmasa dahi, oturmaya niyet
eden veya yirmi namazdan fazla farz bulunacak bir zaman durmaya niyet eden kimse
mukim sayılır; namazlarını kısaltamaz.)
-
EDA İLE KAZANIN FARKLARI VE KAZA
NAMAZLARI
281-
Bir namazı vaktinde kılmaya "eda" denir. Vaktinden sonra kılmaya da "kaza"
denir. Vaktinde kılınan veya kılınacak olan bir namaza "vaktiyye" veya "salât-ı
hazıra" denir. Vaktinde kılınmamış olan bir namaza da "faite" denilir. Bunun
çoğulu "fevait" dir.
282- Vaktinde
kılınmamış olan beş vakit farz namazlarının kazası farzdır. Vitir namazının
kazası ise vacibdir. Sünnetlere gelince: Bir sabah namazı sünneti ile beraber
kaçırılınca, o günün güneş doğuşundan (kerahet vaktinin çıkışından) sonra istiva
zamanına kadar bu sünnet farz ile beraber kaza edilir. Güneşin yükselişinden
(kerahet vaktinden) önce ve istivadan sonra sünnet kaza edilmez. İmam Muhammed'e
göre, bu sünnet yalnız olarak kaçırılmış olsa, yine güneşin doğuşundan sonra
istiva zamanına kadar kaza edilir. Bir de, öğle namazının her iki sünneti, farza
yetişmek için terk edilecek olsa, farzdan sonra evvelki sünnet ve sonra iki
rekat sünnet kaza edilir. Fetva bu şekildedir. Böylece vakit içinde sünnet iki
defa gecikmemiş olur. Bununla beraber son iki rekat sünnetten sonra da dört
rekat sünnet kaza edilebilir. Namazın sırası iki defa değişmemesi için bunu daha
iyi görenler de vardır.
Cuma namazının ilk dört rekat sünneti hakkında bu öne alma ve sonraya bırakma
hükmü vardır. Terk edilen diğer sünnetlerin kaza edilmesi gerekmez. Fakat
başlanıldıktan sonra, her nasılsa terk edilmiş olan bir sünnetin (nafile
namazın) kazası gerekir.
Örnek: Öğlenin son sünnetine başlamış iken, cenaze namazını kaçırmamak için bu
Sünnet kesilmiş olsa, bu sünneti sonradan kaza etmek gerekir.
283- Bir namazı özürsüz yere kazaya
bırakmak büyük günahdır (kebiredir) Bu namaz kaza edilmekle yerine getirilmiş
olur. Fakat bunun geciktirilmesinden dolayı meydana gelen günahın bağışlanması
için tevbe etmek ve Allah'dan afv dilemek lazımdır. Herhangi bir bahane ile
namazı geciktirip kazaya bırakmakdan son derece sakınmalıdır. Çünkü bunun günahı
çok büyüktür. İnsan, gerek yaratıcısına karşı ve gerekse insanlara karşı olan
borçlarını bir an önce ödemeğe çalışmalıdır. Hayatın süresi belli, çok azdır!
Borçlarını ödemeden ahirete gidenlerin hallerine ne kadar acınsa azdır.
UYARI: Kazaya kalan altmış, yetmiş senelik
bir çok namazlar belli bir günde (Ramazan ayının son cumasında) kılınacak bir
günlük namaz ile kaza edileceği ve böylece bağışlanacağı hakkındaki sözlerin hiç
bir dinî değeri yoktur. Bu konuda rivayet edilen bir hadis, hadis alimlerinin ve
diğer alimlerin açıklamalarına göre asılsızdır, uydurmadır, ümmetin icmaına da
aykırıdır. Çünkü böyle herhangi bir ibadet, senelerce terk edilmiş olan
farzların ve vaciblerin yerini tutamaz. Böyle bir iddia, farzların ve vaciblerin
terk edilmesini, önemsenmemesini gerektireceğinden akla, şeriata ve hikmete
aykırıdır. Günah, kolaylığa sebeb olamaz. Bu usul ilminde bir esastır. Bir de bu
hadisi nakledenler hadis alimlerinden değillerdir. Bir kaynak da
gösterememektedirler. Artık bu naklin ne değeri olabilir?
Kazaya kalan namaz, bizim için yerine getirilmesi gerekir. Biz bunu yerine
getirmek zorundayız, bunu yapmazsak azaba hak kazanmış oluruz. Şu kadar var ki,
kazaya kalmış olan bir namazı Yüce Allah dilerse bağışlar ve dilerse bağışlamaz.
Herhangi bir ibadet sebebiyle de sahibine bir çok sevablar da verebilir. Kimse
bunlara karışamaz ve bunlar üzerinde kesin hüküm veremez. Yukardaki iddia,
kesinlikle kazası gereken bir namazın, ona denk bir ibadetle kaza edilmesi
hakkındaki farziyeti inkar etmektir ki, bu asla caiz olamaz. Bu konu üzerinde,
Merhum Aliyyü'l-Kari'nin ve diğer alimlerin incelemeleri vardır. Aliyyü'l-Kari'nin
"Mevzuatına", Abdurrahim Fetvasına ve "Mev'ize-i Hasene'ye" bakılsın!..
284- Bir kimsenin namazı kazaya kalınca
bakılır; Eğer o kimse tertip sahibi ise, bu kaza namazı ile vakit namazları
arasında sırayı gözetmek gerekir. Tertib sahibi değilse, bu namazı kaza etmeden
diğer namazları kılabilir.
285- Bir kimsenin tertib sahibi
sayılabilmesi için, en az altı vakit namazı kazaya kalmamış olmalıdır. Altı
vakit namaz kazaya kaldı mı, tertib sahibi olmaktan çıkar; artık onun ne kaza
namazları arasında ve ne de kaza namazları ile vakit namazları arasında sırayı
gözetmesi gerekmez.
286- Kazaya kalmış namazlarda eskiye ve
yeniye gelince, bunlar iki kısımdır. Yakın zamanda kazaya kalanlar altı vakte
ulaşınca, ittifakla sıra gözetme gereğini kaldırır. Evvelce kaçırılmış bulunan
(eski) namazlara gelince, bunlar da altı vakte ulaşmışsa, geçerli kabul edilen
fetvaya göre sıra gözetmenin gereğini kaldırır.
Örnek: Bir kimse, vaktiyle bir ay namaz kılmayıp sonradan bunları kaza etmeden
vakit namazlarını devamlı olarak kılmaya başlamışken tekrar bir vakit namazını
kazaya bırakacak olsa, bu son namazını hatırladığı halde onu kaza etmeden vakit
namazını kılabilir. Böyle bir kimse, geçmişteki kaza namazlarını tamamen
kılmadıkça tertib sahibi olamaz. Sahih olan görüş budur.
287- Tertib sahibi olan zat, bir farz
namazını veya İmamı Azam'a göre vacib olan bir namazı özürsüz yere veya hayız ve
nifas gibi namazı düşürecek bir nitelikte olmayan bir özürden dolayı vaktinde
kılmamış olsa, bu namazı, ilk vakit namazından önce kaza etmesi gerekir. Çünkü
gerek kaçırılan namazların arasında ve gerek bunlar ile vakit namazları arasında
sırayı gözetmek esasen şarttır. Ancak kazaya kalan namaz unutulup sonradan
hatıra gelmişse veya vakit daralmış veya kaçırılan namazlar çok olur da tertib
sahibi olmaktan çıkılmışsa, vakit namazı kılınır.
Örnek: Tertib sahibi olan kimse, her nasılsa
uykuya dalıp o günün sabah namazını kılamamış olsa, bu sabah namazını o günkü
öğle namazından önce kaza etmesi gerekir. Bunu hatırladığı halde onu kaza
etmeksizin öğlen namazını kılsa, bu namaz İmam Muhammed'e göre bozulur. İmam Ebû
Yusuf'a göre, farz olmaktan çıkar, nafile olur. İmamı Azam'a göre ise, muvakkat
olarak sahih olur. Şöyle ki: Bundan sonra o sabah namazını kaza etmeden beş
vakit namazı daha kılacak olsa, bu altı vaktin hepsi de sahih olmuş olur. Fakat
böyle beş vakit namazını daha kılmadan o sabah namazını kaza ederse, arada
kılmış olduğu vakit namazları fasid olup yeniden kılınmaları gerekir.
Yine böyle bir kimse, sabah namazını kaçırmış olduğu halde, bunu unutup öğle
namazını kılacak olsa, bu öğle namazı sahih olur.
Yine bir kimse, kazaya kalmış olan yatsı namazını fecirden sonra hatırlamış
olur da, vakit yalnız sabah namazını kılmaya müsait bulunursa, sabah namazını
kılar, yatsı namazını daha önce kaza etmemesi, bu sabah namazının sıhhatine
engel olmaz. Ancak kaza namazını hatırladığı halde, vakit namazını pek uzatıp da
bu bakımdan vaktin daralmasına sebebiyet verilmiş olursa, o zaman vakit namazı
caiz olmaz.
288- Kazaya kalmış namazlar (faiteler)
birkaç tane olur da, vakit bunlardan yalnız bir kısmı ile vakit namazına müsait
bulunsa, sahih olan görüşe göre, sırayı gözetme gereği düşer.
Yine bir kimsenin, vitirden başka altı vakitten çok veya altı vakit namazları
kazaya kalmış olsa, bunları kaza etmeden vakit namazlarını kılması sahih olur.
Çünkü bu durumda tertibe riayet edilmesinde güçlük vardır. Kazaya kalmış
namazlar (faiteler), vitirden başka altı vakit olunca çok sayılır, altıdan az
olunca da az sayılır.
(İmam Şafîî'ye göre, kazaya kalan namazlarla vakit namazları arasında sıra
gözetilmesi şart değildir, müstahabdır.)
289- Bir kimse, bir günlük namazlarından
birini kaçırmış olduğu halde, bunu bir türlü belirleyemezse, bir günlük namazını
yeniden kılar. Çünkü böyle yapmakla kazaya kalan namaz, kesinlikle kılınmış
olur; diğerleri de birer nafile olur.
İki, üç ve daha ziyade günlerde birer vakit namaz kaçırılmış olduğu halde,
bunların hangi namazlar olduğu belirlenemeyince de, o kadar günün namazları
yeniden kılınır.
290- Kazaya kalan namazlar bir çok olunca,
bunların her birini belirleyerek niyet edilmesi gerekmez; çünkü bunda güçlük
vardır. Onun için şöyle niyet edilmesi uygun olur: "ilk veya en son kazaya
kalmış sabah veya öğle namazını kılmaya" diye kılınır.
291- Bir kimse, ne kadar namazı kazaya
kaldığını bilmese, kuvvetli olan görüşüne göre hareket eder. Üzerinde kaza
namazı kalmadığına kanaat getirinceye kadar kaza namazı kılar.
292- Bir kimse, bir namazı kılıp kılmadığında şüphelense, namazın
vakti henüz çıkmamışsa onu yeniden kılar. Namazın vakti çıktıktan sonra
şübhelense, bir şey yapması gerekmez. Çünkü farzın sebebi olan vakit çıkmıştır.
Bir müslümanın namazını vaktinde kılmış olması ise bir asıldır.
293- Müslüman olmayanların yurdunda
İslâm'ı kabul edip bilgisizliğinden dolayı namazlarını kılamamış olan bir kimse,
sonradan İslâm yurduna gelip din görevlerini öğrense, önceki namazları kaza
etmesi gerekmez. Fakat İslâm ülkesinde bulunup da ihtida eden (islamı kabul
eden) kimse, bu hususta özürlü sayılmaz. İslâmı kabul ettiği tarihten itibaren
namazlarını kılmakla yükümlü olur. Çünkü İslam yurdunda cehalet bir özür
sayılmaz. Herkes din görevlerini ehlinden sorup öğrenebilir.
294- Bir kimse kaza namazını kılarken,
cemaatle vakit namazına başlanacak olsa, namazını tamamlamadıkça cemaate
katılmaz, ister tertib sahibi olmasın.
295- Kazaya kalan aynı vaktin namazı,
usulü üzere cemaatle, de kılınabilir. Cemaat bahsine bakılsın!.
296- Kaza namazlarının evde kılınması daha
iyidir. Çünkü günahları örtüp açıklamamak lazımdır. Böyle bir açıklama Hakka
karşı saygısızlık sayılır ve başkaları için de kötü bir örnek olabilir.
297- Bir kadın: "Yarınki gün şu kadar
namaz kılayım veya şu kadar gün oruç tutayım." diye niyet ettiği halde o gün
adet görmeye başlasa, o namazı veya orucu temiz olacağı günlerde kaza eder.
298- Kaza namazlarının belli vakitleri
yoktur. Üç kerahet vakti dışında, istenilen her vakitte kaza namazı kılınabilir.
Örnek: Kazaya kalmış bir öğle namazı akşamdan sonra kılınabileceği gibi, bir
akşam namazı da öğleden önce veya sonra kılınabilir.
299- Kaza namazları ile uğraşmak, nafile
namazları ile uğraşmaktan daha iyi ve daha önemlidir. Fakat farz namazların
müekked olsun olmasın, sünnetleri bundan müstesnadır. Bu sünnetleri terk ederek
bunların yerine kazaya niyet edilmesi daha iyi değildir. Bu sünnetlere niyet
edilmesi evladır. Hatta kuşluk ve tesbih namazları gibi, haklarında nakil
bulunan nafile namazlar da böyledir. Bunlara da böyle nafile olarak niyet etmek
evladır. Çünkü bu sünnetler, farz namazları tamamlar, bunların yerine
getirilmesi mümkün değildir. Kaza namazlarının ise, muayyen vakitleri olmadığı
için onların her zaman yerine getirilmesi mümkündür.
Bununla beraber namazları kazaya bırakmak günahtır. Bu günahdan mümkün olduğu
kadar kurtulmak için sünnetleri feda etmek uygun olmaz. Böyle bir günahı işleyen
kimsenin fazla ibadet ederek Allah'ın bağışlamasına sığınması gerekirken,
hakkında Peygamber şefaatinin tecelli etmesine vesile olacak bir takım sünnet ve
nafileleri terk etmek nasıl uygun olabilir? Hem bir kısım vakit namazlarını
kazaya bırakmak, hem de diğer bir kısım vakit namazlarını, kendilerini
tamamlayan sünnetlerden ayırmak iki kat kusur olmaz mı? Buna aykırı olan bazı
nakiller geçerli değildir. Bunlar kabul edilen fetvaya aykırıdır. Hem
sünnetleri, hem de kaza namazlarını kılmaya elverişli vakit bulamadıklarını
iddia edenler bulunursa bunlar insaflı bir iddiada bulunmuş sayılmazlar. Boş
yere en kıymetli zamanlarını harcayan insanlar, bilmem böyle bir iddiaya nasıl
kalkışabilir?..
(İskat-ı Salât bahsine bakılsın.)
-
MÜDRİK HAKKINDA MESELELER
300-
Müdrik, namazın başından sonuna kadar fasılasız olarak imama uyan ve bütün
rekatleri imamla beraber kılan kimsedir. İmama ilk rekatın rükûunda yetişen, o
rekata yetişmiş ve müdrik adını almış olur.
Namaza imam ile beraber başlamanın fazileti pek büyüktür. Bu hususta aşağıdaki
meseleler ortaya çıkar:
301- Bir kimse tek başına bir farz namaza
başladıktan sonra, bulunduğu yerde cemaatla o farz namaz kılınmaya başlansa
bakılır: Eğer tek başına namaz kılmakta olan henüz secdeye varmamış ise, namazı
bırakıp imama uyar. Böylece cemaat sevabını kazanmaya koşar. Bu müstahabdır.
Eğer bir kez secdeye varmış ise, bakılır: Kıldığı namaz sabah veya akşam namazı
ise, yine namazını bırakır ve imama uyar. Fakat bunların ikinci rekatı için
secdeye varmışsa, artık namazı bırakmayıp tamamlar, imama uyamaz. Çünkü sabah
namazından sonra nafile kılınamayacağı gibi, üç rekatlı bir namaz da nafile
kılınamaz.
Öğle namazı gibi dört rekatlı bir farz ise, kıldığı bir rekata bir rekat daha
ilave eder, teşehhüdde bulunur ve selam vererek imama uyar. Evvelce kıldığı o
iki rekat namaz nafile olmuş olur. Böyle bir namazın üçüncü rekatında bulunup da
henüz secdesine varmamış ise, hemen ayakta veya oturarak selam verip namazdan
çıkar ve imama uyar. Yalnız başına kıldığı iki rekat yine bir nafile olmuş olur.
Fakat bu namazın üçüncü rekatını secde ile bağlasa, artık bunu tamamlar, farzını
kılmış olur. Bu namaz, öğle veya yatsı olduğuna göre de, kendi farzını kıldıktan
sonra imama uyabilir. İmam ile kılacağı bu namaz bir nafile olmuş olur. Fakat
ikindi namazında ise, imama uyamaz; çünkü ikindi namazından sonra nafile
kılınması mekruhtur.
302- Nafile bir namaza başlamış olan bir
kimse, yanında cemaatla namaza başlanınca, bu nafileyi iki rekat olmak üzere
tamamlar. Ondan sonra selam verip cemaata katılır. Üçüncü rekata kalkmış ise,
onu da dörde tamamladıktan sonra cemaata katılır.
Bundan cenaze namazı müstesnadır. Şöyle ki: Böyle nafileye başlamış olan
kimse, kılınmaya başlanan bir cenaze namazının kaçırılacağından korkarsa,
kılmakta olduğu namazı hemen bırakıp cenaze namazı için imama uyar. Sonra
nafileyi kaza eder. Çünkü cenaze namazının kazası yoktur.
303- Cemaatle sabah namazına başlanmış
olduğunu gören kimse, cemaate yetişebileceğini zannederse hemen sabah namazının
sünnetini kılar. Gerek görürse, "Sübhaneke" ile "Eûzü"yü ve sure ilavesini
bırakıp yalnız Fatiha suresi ile rükû ve sücudda birer tesbih ile yetinebilir.
Ondan sonra imama uyar. Fakat cemaate yetişeceğini hiç zannetmiyorsa, sünnete
başlamayıp imama uyar; artık bu sünneti kaza edemez. Eğer sünnete başlamış ise,
onu tamamlar, bırakmaz.
Fakat öğle, ikindi ve yatsı namazları böyle değildir. Bunların cemaatla
kılınmaya başlanmış olduğunu gören kimse, bunların sünnetini kılmadan imama
uyar. Sonra öğlenin dört rekat sünnetini kaza eder. İkindinin sünnetini vaktin
kerahetinden dolayı kaza edemez. Yatsı namazının dört rekat sünnetini, bir gayri
müekked sünnet olduğu için dilerse kaza eder, dilerse kaza etmez.
304- Vaktin çıkacağını veya cemaatin
tamamen kaçırılacağını kesinlikle anlayan kimse, sünnetleri kılmayacağı gibi,
kendisinde bulunan az bir pisliği gidermekle uğraşamaz. Fakat başka bir cemaat
bulabileceğinden emin olan kimse, az necaseti gidermeden namaza başlamaz; bu
daha faziletlidir. Böylece namazı ittifakla sahih duruma geçer.
(Şafiî'lere göre namaz, az pislik ile de bozulur. Necasetler (pislikler)
bölümüne bakılsın!..)
305-
Lâhık, namaza imam ile beraber başladığı halde, kendisine uyku ve dalgınlık veya
cemaatın fazlalığından dolayı bir eziyet ve bir abdestsizlik hali arız olup da,
namazın tamamını veya bir kısmını imam ile kılamayan kimsedir. Lâhık hakkında
aşağıdaki meseleler ortaya çıkar:
306- Lâhık, hareket bakımından Muktedi
gibidir. Muktedi, imamın arkasında Kur'an okuyamayacağı gibi, Lâhık da kaçırmış
olduğu rekatları kendi başına kılınca Kur'an okuyamaz, tamamen muktedi gibi
hareket eder ve kendi başına kılacak olduğu rekatlardaki yanılmalardan dolayı da
sehiv secdeleri yapmaz.
307- Lâhık, mümkünse kaçırdığı rekatları
veya rükünleri kaza eder, sonra imama tekrar katılarak onunla selam verir.
Örnek: Bir muktedir birinci rekatın kıyamında uyuyup da, imam secdeye vardığı
anda uyansa, hemen rükûa varır, sonra secde yaparak imama iştirak eder.
308- Lâhık, imamına yetişemeyeceğini bildiği takdirde hemen imama
uyar. İmam namazdan çıkınca, kendisi kaçırmış olduğu rekatları veya rükünleri
kaza eder. Örnek: Bir muktedi, dördüncü rekatta iken burnu kanasa, safdan
ayrılır ve namaza aykırı olacak bir şeyle uğraşmaksızın hemen abdest alır. İmkan
bulduğu yerde imama uyar. İmam selam vermiş olursa, kendi başına o dördüncü
rekatı, hiç bir şey okumaksızın, imamın arkasında kılıyormuş gibi tamamlar.
Çünkü lâhık, hüküm bakımından imamın arkasında namazını kılmış sayılır.
Yine: Bu durum üçüncü rekatta meydana gelse, imam
da dördüncü rekata başlasa, lâhık abdest alıp önce o üçüncü rekatı kıraatsız
olarak kılar, ondan sonra imama uyar. Onunla dördüncü rekatı kılarak selam
verir. Fakat imamına böyle yetişemeyeceğini bilirse, hemen imama uyar. İmam
selam verince, kendisi kalkar ve üçüncü rekatı kıraatsız olarak kılıp selam
verir.
İmam sehiv secdelerinde bulunacak olsa, lâhık henüz namazını tamamlamamış ise,
onunla beraber bu secdeleri yapmaz. Namazını tamamladıktan sonra bu sehiv
secdelerini yapar.
309- Her lâhık'ın, yukarda bildirildiği
şekilde hareket etmesi kolay değildir. Bu bakımdan, lâhık olanların bu noksan
kalan namazlarına yeniden başlamaları daha uygun görülmüştür.
-
MESBUK HAKKINDA MESELELER
310-
Mesbuk, bir rekat kılındıktan sonra imama uyan kimsedir ki, son oturuşta dahi
imama uymuş olsa yine mesbuk sayılır. Mesbuk hakkında aşağıdaki meseleler ortaya
çıkar:
311- Mesbuk kaza edeceği rekatlarda, tek
başına namaz kılan gibidir. Örnek: Bir kimse sabah namazıın ikinci rekatında
imama uyacak olsa, mesbuk olmuş olur. Aldığı tekbirden sonra sükut eder. İmamla
beraber son oturuşta yalnız "Tahiyyat"ı okur. İmam selam verince, kendisi ayağa
kalkar ve imam ile kılmamış olduğu ilk rekatı kılmaya başlar. "Sübhaneke ve Eüzü
Besmele'den" sonra Fatiha suresi ile bir mikdar daha Kur'an-ı Kerîm okur.
Bilindiği şekilde rükû ve secdelere gider. Ondan sonra oturup "Tahiyyatı,
salavatları ve Rabbenâ âtinâ'yı" okuyarak selam verir.
Akşam namazının ikinci rekatında imama uyan kimse de birinci rekat hakkında bu
şekilde hareket eder.
312- Mesbuk, akşam namazının son rekatinde
imama uysa, "Sübhaneke'yi" okur ve imamla beraber o rekatı kılarak teşehhüde
oturur. İmam selam verdikten sonra kalkar, Sübhaneke, Eüzü Besmele, Fatiha ve
bir mikdar daha Kur'an-ı Kerîm okur. Rükû ve secdelerden sonra oturur ve yalnız
"Tahiyyat'ı" okur. Sonra "Allahü Ekber" diyerek ayağa kalkar, yalnız Besmele ile
Fatiha ve bir miktar daha Kur'an-ı Kerîm okuyarak rükû ve secdeleri yapar. Sonra
son oturuş yaparak selam ile namazdan çıkar. Bu halde üç defa Teşehhüde oturmuş
olur. Bununla beraber mesbuk, ikinci rekatın sonunda yanılarak teşehhüde
oturmayacak olsa, sehiv secdesi yapması gerekmez. Çünkü bu rekat, bir yönden
birinci rekat yerindedir.
313- Mesbuk, dört rekatlı namazlardan
birinin dördüncü rekatinde imama uysa, imam ile teşehhüde oturduktan sonra
kalkar, Sübhaneke, Eûzü Besmele, Fatiha ve bir mikdar Kur'an okur. Rükû ve
secdelerden sonra oturur. Yalnız "Tahiyyat'ı" okur. Ondan sonra kalkar. Besmele
ile Fatiha'yi ve bir mikdar daha Kur'an ayetlerini okur. Sonra rükû ve secdelere
varır, oturmaksızın kalkar. Yalnız Besmele ve Fatiha ile bir rekat daha kılarak
son oturuşu yapar. Tahiyyat'ı, Salavatları ve Rabbenâ âtinâ'yı okuyup selam
vererek namazını tamamlar.
314- Mesbuk, dört rekatlı namazların
üçüncü rekatinden başlayarak imama uysa, imamla beraber son oturuşta yalnız "Tahiyyat'ı"
okur. İmam selam verdikten sonra kalkar, Sübhaneke, Eûzü Besmele, Fatiha ve bir
mikdar daha Kur'an okur. Rükû ve secdelere varır, sonra kalkar yalnız Besmele
ile Fatiha'yı okur. Biraz daha Kur'an-ı Kerîm okur. Yine rükû ve secdelere
gider. Teşehhüde oturur. Tahiyyat'ı, Salavatları ve Rabbena atina'yı okuyarak
selamla namazını tamamlar.
315- Mesbuk, dört rekatlı namazların
ikinci rekatinde imama uyacak olsa, üç rekatı imamla kılmış olur. Teşehhüdden
sonra imam selam verince ayağa kalkar. Sübhaneke'yi, Eûzü Besmele'yi, Fatiha'yı
ve ekleyeceği ayetleri okur. Rükû ve secdelere varıp son oturuşu yapar. Selam
verip namazını tamamlar.
316- İmam rükûda iken, imama uyan kimse, o
rükûa ait olan rekata yetişmiş olur. Fakat imamı secde halinde bulan kimse,
hemen secdeye varırsa da o secdenin rekatına yetişmiş olmaz. Bunun için o rekatı
yukarda anlatıldığı şekilde kaza etmesi gerekir.
317- Mesbuk, imam selam verdikten sonra "Allahü Ekber" diyerek
ayağa kalkar ve noksan kalmış olan rekatları tamamlar. İmam selam vermeden
mesbukun kalkıp noksan kalan rekatları kılmaya başması uygun değildir Ancak
namaz vaktinin çıkmak üzere olması ve insanların önünden geçme durumu olması
gibi özürler sebebiyle selamından önce kalkar.
Bununla beraber imam, henüz selam ile namazdan çıkmamış olunca, mesbukun
Teşehhüd mikdarı oturması lazımdır. Bundan önce kalkması caiz değildir.
318- İmam teşehhüdü tamamlamadan mesbukun
kalkıp Kur'an okuması muteber değildir. Onun için mesbuk, birinci veya ikinci
rekatı kaza için ayağa kalkar da, imamın teşehhüdü bitirişinden sonra namaz caiz
olacak kadar Kur'an okursa, namazı caiz olur. Fakat namaz caiz olmayacak kadar
az okumuş olursa namazı sahih olmaz.
319- Mesbukun kaza edeceği rekatlarda
başkasına uyması ve başkasının da bu halde mesbuka uyması caiz değildir. Mesbuk
burada yalnız başına sayılmaz. Fakat bir mesbuk ne kadar rekat kaza edeceğini
unutup da kendisi ile beraber mesbuk bulunan kimsenin ne kadar rekat kaza
edeceğini yalnız göz önünde bulundursa, bununla namazı bozulmaz.
320- Mesbuk, namazını yeniden kılmak
niyeti ile tekbir alacak olsa önceki tekbiri ile başlamış olduğu namazı bozulmuş
olur. Tek başına namaz kılan kimse böyle değildir; başka bir namaz kılmaya niyet
etmedikçe, aynı namaza yeniden başlamak niyeti ile alacağı tekbir bu namazı
bozmaz. Çünkü her iki namaz, tek başına namaz kılan için birbirinin aynıdır.
Mesbuk ise, bir yönden tek başına namaz kılan gibidir, bir yönden de imama
uyduğundan onun için aynı namaz değildir.
321- Mesbuk, İmam Azam'a göre Kurban
Bayramı'nda Teşrîk tekbirlerini imamla beraber alır, sonra ayağa kalkıp geri
kalan rekatleri tamamlar. Halbuki İmam Azam'a göre, tek başına namaz kılan kimse
bu tekbirleri getirmek zorunda değildir. Bunun için mesbuk, burada tek başına
namaz kılan gibi değil, muktedi (imama uyan) yerindedir.
322- Mesbuk, ayağa kalkması sahih olacak
bir zamanda ayağa kalkıp da, imam henüz selam vermeden mesbuk namazını bitirerek
selamda imama uysa, namazı bozulmuş olur.
323- İmam daha selam vermeden, mesbuk
Tahiyyat'ı okuyup bitirmiş olsa, bir görüşe göre Şehadet sözünü tekrarlar, bir
görüşe göre de susar. Burada sahih olan mesbukun Tahiyyat'ı yavaş yavaş
okumasıdır.
Birinci oturuşta imamdan önce Teşehhüd'ü bitirmiş olan bir muktedi de susar,
Teşehhüd'de bulunmaz.
324- Mesbuk, cehren (aşikare) okunan
namazlarda imama uyunca, "Sübhaneke"yi okumaz. Geri kalan rekatları kazaya
kalkınca okur. Sahih olan budur. Buna yukarıda işaret edilmişti.
325- İmam yanılarak beşinci rekata
kalkınca, mesbuk da ona uyarak kalksa, bakılır: Eğer imam dördüncü rekatta
oturmuş ise, mesbukun namazı bu kalkış ile bozulmuş olur. Fakat imam dördüncü
rekatta oturmamış ise, beşinci rekatta secdeye varmadıkça, mesbukun namazı
bozulmaz.
326- Bir mesbuk lâhık da olabilir. Şöyle
ki: İmama sonradan uyan kimse, uyku veya abdesti bozan bir sebeble rükünlerden
veya rekatlardan bir kaçını imam ile kılamayıp kaçırsa, hem mesbuk olur, hem de
lâhık olmuş olur. Bu durumda önce kaçırdıklarını kıraatsız olarak kaza eder
sonra mümkün ise, geri kalan namazda imama uyar. Daha sonra da imama uymadan
önceki rekatları kıraatla (Kur'an okuyarak) kaza eder. Önce bunları kaza edip
ondan sonra, namaz arasında kaçırmış olduğu rükünleri veya rekatleri kaza etmesi
de caizdir. Fakat bunu yapmakla meşru sırayı gözetmemiş olacağından günahkâr
olur.
-
SEHİV (YANILMA SECDELERİ) İLE
İLGİLİ MESELELER
327-
Sehiv secdeleri, bir namazın vaciblerinden birini yanılarak terk etmekten veya
geciktirmekten dolayı, o namazın sonunda yapılması gereken iki secde ile
teşehhüdden, salavat ve duaları okumaktan ibarettir. Şöyle yapılır: Son oturuşta
yalnız "Tahiyyat" okunduktan sonra iki tarafa selam verilir. Ondan sonra "Allahü
Ekber" denilerek secdeye varılıp üç kez "Sübhane Rabbiye'l-ala" okunur. Ondan
sonra "Allahü Ekber" denilerek kalkılır. Bir tesbih mikdarı duraklamadan sonra
tekrar "Allahü Ekber" deyip ikinci secdeye varılır. Yine üç kez "Sübhane
Rabbiye'l-ala" okunduktan sonra "Allahü Ekber" denilerek kalkılır ve oturulur.
Tahiyyat ve Salavatlarla "Rabbena atina" okunup önce sağ tarafa, sonra sol
tarafa selam verilir.
Yalnız sağ tarafa selam verdikten sonra sehiv secdelerinin yapılması daha
faziletlidir, ihtiyata uygundur. Bundan dolayı cemaatla kılınan namazlarda
cemaatın yanlışlıkla dağılmaması için, yalnız sağ tarafa selam verdikten sonra
sehiv secdesi yapılması tercih edilmiştir.
328- Sehiv secdeleri vacibdir. Bilindiği
gibi, gerek farz, gerek vacib veya sünnet olan herhangi bir namazın kıraat, rükü
ve sücud gibi farzları ve Fatiha, Sure ilavesi, sırayı gözetme gibi vacibleri,
Kadelerde (oturuşlarda) salavatları okumak gibi sünnetleri vardır. Bunun için
bunları gözetmek gerekir ki, namaz tam olarak kılınmış olsun.
O halde farz olsun, olmasın herhangi bir namazda bir farzın kasden veya sehven
terk edilmesi, o namazın yeniden kılınmasını gerektirir. Böyle büyük bir noksanı
gidermek için sehiv secdeleri yeterli değildir.
Bir vacibin kasden terki veya geciktirilmesi bir günahtır. Bundan dolayı sehiv
secdeleri gerekmez, böyle bir namazı iade etmek uygundur. Bir vacibin sehven
terk edilmesi veya geciktirilmesi, sehiv secdelerini gerektirir. Bu şekilde o
noksan düzeltilmiş olur. Bir sünnetin kasden veya sehven terk edilmesi, sehiv
secdelerini gerektirmez. Fakat kasden terk edilmesi bir kusurdur. Sevab ve
faziletten mahrum olmayı gerektirir.
(Malikilere göre sehiv secdeleri sünnettir. Şafiî'lere göre de sünnettir.
Ancak imam sehiv secdelerini yaparsa, cemaatın imama uyması vaciptir.
Hanbelilere göre sehiv secdeleri bazan vacib, bazan sünnet ve bazan da mubah
olur. Namazın terk edilen bir sünnetinden dolayı yapılacak sehiv secdelerinin
mubah olması gibi...
İmam Şafiî ve İmam Ahmed'e göre, iki tarafa selam vermeden önce yapılır. İmam
Malik'e göre sehiv (yanılma), bir ziyade sebebiyle ise, sehiv secdeleri selamdan
sonra yapılır. Eğer bir noksan veya bir noksan ile ziyade sebebiyle ise,
selamdan önce yapılır. Bu bir fazilet meselesidir; yoksa hepsi de caizdir.)
329- Bir namazın tam bir rüknünü, bir
farzını öne almak veya sonraya bırakmak sehiv secdelerini gerektirir. Çünkü bu
öne almak ve sonraya bırakma işi, vacibi terk etmekten sayılır. Kıyamda "Sübhaneke"den
sonra, henüz kıraat yapmadan rükûa varılıp ondan sonra hatırlanarak kıyama
dönmekle farz olan kıraatin yerine getirilmesi, buna bir örnektir. Bu durumda
önceki rükü geçerli olmaz. Kıraattan sonra yeni bir rükü yapılır. Böyle dönüp
kıraat yapmadan ve ondan sonra rüküa varmadan kılınacak namaz bozulur. Çünkü
böyle bir rekatta rükü gibi tekrarlanmayan rükünler arasında sıraya riayet
edilmesi farzdır.
330- Namazın rekatlarından birindeki iki
secdeden biri yanılarak terk edilip ondan sonraki rekatın veya kadenin sonunda
hatırlansa, bunun geciktirilmesinden dolayı namazı iade gerekmez, hemen o secde
kaza edilir. Eğer son oturuşta iken hatırlansa, bu secde yapılır ve ondan sonra
bu oturuş (kade) iade edilir. Ondan sonra da sehiv secdeleri yapılır. Bu durumda
son rekatta beş secde ile üç kade bulunmuş olur. Çünkü bir rekatta iki secde
vardır. Böyle tekrarlanan bir rüknün kısmen sonraya bırakılması, farzı terketmek
sayılmadığından namazın iadesini gerektirmez.
Fakat bir rekattaki iki secdeden ikisi de yanılarak öne alınsa, önce iki secde
ve ondan sonra rükü yapılmış bulunsa, bu halde farz olan tertibe riayet için
tekrar rükü ve ondan sonra secdelere gidilir. Bu tekrar ve iadelerden dolayı da
namazın sonunda sehiv secdeleri yapılır.
331- Herhangi bir namazın bir rüknünü
tekrar etmek, sehiv secdelerini gerektirir. Bir rekatta iki defa rükü veya üç
defa secde yapılması gibi.
Birinci ve ikinci rekatlarda Fatiha'nın tekrarlanarak okunması veya arka
arkaya okunması veya rüku, secde ve teşehhüdde Kur'an okunması da böyledir.
Fakat üçüncü veya dördüncü rekatlarda Fatiha'nın iki defa okunması veya bunlarda
Fatiha ile beraber başka bir surenin de okunması yahut yalnız başka bir sürenin
okunması sehiv secdelerini gerektirmez. Çünkü bu takdirde bir vacib terk edilmiş
veya geciktirilmiş ve Kur'an da meşru olan yerin başkasında okunmuş olmaz. Ancak
bu halde rekatlar, önceki, rekatlarden daha fazla uzatılmış ve cemaata da
ağırlık verilmiş olursa, kerahetten korunmuş olmaz.
332- Bir vacibi yanılarak terk etmek,
sehiv secdelerini gerektirir. Birinci oturuşu veya vitirde Kunut'u veya bayram
namazlarında ziyade tekbirleri yahut birinci ve ikinci oturuşlarda Tahiyyat'ı
okumayı terk etmek gibi.
Vitir namazında rüküdan sonra Kunut duasının unutulduğu hatırlanmış olsa,
artık onu okumak için geri kıyama dönülmez. Rükudan sonra okunması da gerekmez.
Çünkü yeri kaçırılmıştır. Rüku halinde hatırlandığı halde de okunması gerekmez.
Sahih olan rivayet böyledir. Bununla beraber okunsun veya okunmasın, her iki
halde de sehiv secdeleri gerekir.
Kunut tekbirini unutup yapmamak, bir görüşe göre sehiv secdesi gerektirir, bir
görüşe göre de gerektirmez.
333- Bir vacibin yanılarak geciktirilmesi
de sehiv secdesini gerektirir. Birinci veya üçüncü rekattan sonra biraz
oturulması, dördüncü rekattan sonra beşinci rekat için ayağa kalkılması, sabah
namazının ikinci rekatinden sonra üçüncü bir rekata ve akşam namazının üçüncü
rekatından sonra dördüncü bir rekata kalkılması gibi...
Birinci oturuşta (Kade'de) teşehhüd mikdarından fazla oturulup üçüncü rekata
kalkmanın geciktirilmesi de böyledir.
334- Bir vacibin vasfını değiştirmek,
sehiv secdesini gerektirir. İmamın aşikare okuması gereken ayetleri gizlice
okuması veya gizlice okunacak ayetleri aşikare okuması gibi. Bu okuma mikdarı,
namaz sahih olacak kadar okumaktır. Fatiha süresinin ilk ayetlerini okumak bu
kısımdandır. Bununla beraber kısa bir ayet okunması da İmamı Azam'a göre bu
hükümdendir. İki imama göre ise, bu hükümde değildir.
Aşikare okumanın en az derecesi, başkasının işiteceği mikdardır. Gizlice (hafiyyen)
okumanın en aşağı derecesi de, yalnız okuyanın işiteceği mikdardır.
335- Gizli okunacak yerde, Fatihanın çoğu
yanılarak aşikare okunsa, geri kalanı yine gizlice okunur. Aksine olarak aşikare
olarak okunacak bir namazda Fatiha'nın bir kısmı gizli okunup ondan sonra
aşikkare okunacağı hatırlansa, Fatiha yeni baştan aşikare okunur. Böylece bir
rekatta hem aşikare, hem de gizli okumak toplanmış olmaz. Fakat diğer bir görüşe
göre, Fatiha yeniden okunmaz, yalnız geri kalan kısım aşikare okunur.
336- Tek başına namaz kılanın aşikare veya
gizli okumasından dolayı, tercih edilen görüşe göre, sehiv secdesi gerekmez.
Ancak öğle namazı gibi gizli okunacak yerde kasden aşikare okursa, günah işlemiş
olur.
Tek başına namaz kılanın gündüzün kılacağı nafile namazlarda aşikare okuması
mekruhtur.
337- İmam sabah namazında Fatiha suresini
sehven gizlice okuyup sonra hatırlasa, ekleyeceği süreyi aşikare okur, Fatiha'yı
iade etmez.
338- Cemaat halinde aşikare Kur'an
okunacak bir namaza başlamış olan ve Fatiha'yı gizli okumuş bulunan bir kimseye,
başkası gelip uysa, o kimse imam olmayı arzu ederse sureyi aşikare okur, arzu
etmezse, aşikare okuması gerekmez.
339- Farz bir namazda ikinci rekattan
sonra oturulmayıp da üçüncü rekata yanılarak kalkmaya yeltenenin durumuna
bakılır: Eğer kalkışı oturmaya yakın ise, oturur, sehiv secdesi gerekmez. Fakat
doğrulması kıyama yakın ise, kalkar ve ondan sonra sehiv secdelerini yapar.
Çünkü bu durumda vacib olan birinci oturuş terk edilmiştir.
Bununla beraber bir rivayete göre de, namaz kılan henüz tam kıyama doğrulmamış
ise, kadeye (oturuşa) döner, vacibi terk elmez. İmam tam doğrulup kalktıktan
sonra kadeye dönerse, namazı bozulur. Çünkü bu takdirde farz olan kıyam bozulmuş
ve namazın sırası büsbütün değiştirilmiş olur. Diğer bir görüşe göre, bu durumda
namazı bozulmaz, kendisi günah işlemiş olur ve sehiv secdeleri gerekir.
340- Sünnet namazlarda ikinci rekatın arkasında oturulup da
Tahiyyat okunmadığı üçüncü rekatta hatırlanırsa bakılır: Eğer bu üçüncü rekat
daha secde ile bağlanmamış ise, oturmaya dönülür, eğer secde ile bağlanmışsa,
dönülmez. Diğer bir görüşe göre, secde ile bağlansın veya bağlanmasın, artık
oturmaya dönülmez. Her iki durumda da sehiv secdeleri yapmak gerekir.
341- Dört rekatlı farzlarda ikinci oturuş
yapılmaksızın beşinci rekata kalkılacak olsa, henüz beşinci rekat için secde
edilmedikçe oturuşa dönülür. Teşehhüdden sonra selam verilip sehiv secdeleri
yapılır. Çünkü farz olan son oturuş geciktirilmiştir. Bu geciktirme ise, vacibi
terk sayılır. Fakat beşinci rekat için secde yapılmış olursa, bu namaz nafileye
dönmüş olur. Artık buna bir rekat daha ilave edilir ve tam altı rekatlı bir
nafile namaz kılınmış olar. Sahih olan görüşe göre, bu durumda sehiv secdesi
gerekmez. Bu mesele İmamı Azam ile İmam Ebû Yusuf'a göredir. İmam Muhammed'e
göre, beşinci rekatın secdesinden baş kaldırılınca, namaz tamamen batıl olmuş
olur.
342- Dört rekatlı, bir farz namazın son
oturuşunda selam vermeden yanılarak ayağa kalkılsa, hemen oturuşa dönülüp selam
verilir ve sehiv secdesi yapılır. Fakat beşinci rekat için secdeye varılmış
olunca, buna bir rekat daha ilave edilir. Bu durumda önceki dört rekat ile farz
tamamlanmış olur; Diğer iki rekat da nafile sayılır, İstihsan olarak da sehiv
secdeleri yapılır.
Akşam namazında ikinci oturuştan sonra bir dördüncü rekata, sabah namazında da
oturuştan sonra bir üçüncü rekata kalkılması da bu hükümdedir. Onun için bunlara
eklenen ikişer rekat da, nafile olmuş olur. Bu hareketler kasıdlı olarak
yapılmadığı için mekruh sayılmaz. Tercih edilen görüş budur.
343- Dört veya üç rekatlı farz ve vitir
namazlarında birinci oturuştan sonra yanılarak: "Allahümme Salli ala Muhammedin
ve ala ali Muhammed" denilmesi, İmamı Azam'dan bir rivayete göre de, bu
teşehhüdden sonra bir harf bile ziyade edilmesi sehiv secdelerini gerektirir.
Fakat son duruşlarda teşehhüdden sonra Kur'an okunması, dua edilmesi ise sehiv
secdelerini gerektirmez. Çünkü bu oturuş dua ve hamd yeridir. Kur'an ise hem
duayı hem de hamdi kendisinde toplar.
Namazda zikirlerin, duaların ve teşehhüdün (Tahiyyat'ın) aşikare okunması da
sehiv secdelerini gerektirmez.
344- Farz namazların son üçüncü ve
dördüncü rekatlarında kasden susarak Fatiha veya diğer bir süre okunmaması bir
hatadır; fakat sehiv secdelerini gerektirmez. Yanılarak sükuti edilip Fatiha
veya başka bir süre okunmaması sehiv secdelerini gerektirir. İmam Ebû Yusuf'a
göre, her iki halde de sehiv secdelerini yapmak gerekir.
345- Namaz içinde bir rükün yerine
getirilecek kadar düşünceye dalınsa başlangıç (iftitah) tekbirini aldım mı,
almadım mı diye o kadar düşünülse de sonra tekbir alındığı hatırlansa, veya
alınmamış olması sanılarak tekrar bir tekbir daha alınsa, sehiv secdesi gerekir.
Yine: Üç rekat mı, dört rekat mı kıldığında
şübhelenip durulsa, veya Fatiha okunduktan sonra hangi surenin okunacağı
üzerinde düşünülse, yine sehiv secdeleri gerekir. Çünkü bu durumlarda vacib
geciktirilmiş olur.
Bir rüknü veya bir vacibi yerine getirirken meydana gelecek bir dalgınlık ve
bir düşünce ise, sehiv secdelerini gerektirmez. Tam bir kalb huzuru ile namaz
kılmak, öyle herkese nasib olacak bir fazilet değildir.
346- Bir kimse, kıldığı bir namazın
rekatlarında şübhelense bakılır: Eğe bu şübhe kendisine ömründe ilk kez olmuşsa,
o namazı yeniden kılar. Fakat birkaç defa olmuşsa araştırır ve kanaatine göre
hüküm verir. Namazı yeniden kılması icab etmez. Araştırmada kalbin şahidliği
yeterlidir.
Örnek: Sabah namazını kılarken bir rekat mı
kıldım, iki rekat mı? diye şübhelenip de bir rekat kılmış olduğuna kalben hüküm
verse, ihtiyaten buna bir rekat daha ilave eder. Bu husustaki tereddütlerinden
dolayı da sehiv secdeleri yapar. Aksine olarak iki rekat kılmış olduğuna hüküm
verdiği takdirde oturur. Teşehhüdden ve selamdan sonra sehiv secdelerini yapar.
Hiç birine karar veremediği takdirde de, az olanı esas alır, çünkü az olanda
kesinlik vardır. Bu durumda bir rekat daha kılar; ancak bu takdirde şübhelendiği
rekatin sonunda oturur. Ondan sonra kalkıp o bir rekatı kılar. Çünkü önce iki
rekat kılmış olması ihtimali vardır. Bu takdirde de namazın sonunda sehiv
secdelerini yapar.
347- Dört rekatlı bir namaza başlamış olan
kimse, kıldığı rekatın birinci rekat mı, ikinci rekat mı? olduğunda şübhe edip
bir tarafı seçemezse, kendisini bir rekat kılmış sayar ve her bir rekatın
sonunda ihtiyat olarak bir kere teşehhüd mikdarı oturur; bu şekilde dört defa
kade yapılmış olur. Çünkü birinci sayılan rekatın ikinci ve üçüncü sayılan
rekatın dördüncü rekat olması ihtimali vardır.
348- Bir kimse kıldığı rekatın ikinci
rekat mı, üçüncü rekat mı? olduğundan şübhelense, sahih olan görüşü göre, bu
rekatın sonunda oturmaz. Bir tarafı tercih edemezse, bunu ikinci rekat sayar.
Geri kalan rekatları da tamamlar. Akşam namazı ile vitir namazı bu hükmün
dışındadır. Bu şübhelenme bu namazlardan birinde olsa, oturmak gerekir. Çünkü
şübhelenilen rekatın üçüncü rekat olması muhtemeldir. Bu halde teşehhüdden sonra
bir rekat daha ilave edilir. Çünkü şübhelenilen rekatın ikinci rekat olması da
mümkündür. Bunların sonunda da sehiv secdeleri yapılır.
349- Dört rekatlı namazlarda, kılınan
rekatın dördüncü rekat mı, beşinci rekat mı olduğunda ve sabah namazında kılınan
rekatın ikinci rekat mı, üçüncü rekat mı olduğunda, akşam ile vitir namazlarında
da kılınan rekatın üçüncü rekat mı, dördüncü rekat mı, olduğunda şübheye
düşülse, sonunda oturulur ve teşehhüdden sonra kalkılıp bir rekat daha kılınır.
Çünkü bu rekatların üçüncü, dördüncü veya beşinci rekat olması muhtemeldir. O
halde ilave edilen birer rekat ile fazla olan mikdar nafile olmuş olur. Sonunda
da sehiv secdeleri yapılır. Bu şübhe, kıyam veya rükü veya rükudan kıyama geçiş
halinde olduğuna göredir.
İlk secde yapıldıktan sonra şübhelenme olursa, ittifakla namaz batıl olur.
Çünkü şübhe edilen rekatın ziyade olup son oturuşun terk edilmiş bulunması
muhtemeldir. İlk secde halinde şübhe olursa, yalnız İmam Muhammed'e göre, namaz
batıl olmaz.
350- Namazda Fatiha'dan önce başka bir
sure bir harf olarak dahi yanılarak okunsa, iade edilerek önce Fatiha, sonra da
o sure okunur. Namazın sonunda da sehiv secdeleri yapılır. Bu sırada işinde
yapılan noksan rüku halinde bile hatırlansa, kıyama dönülerek iadesi gerekir.
Böyle bir yanılma çok olmaz. Onun için bunun az mikdarı da bağışlanamaz. Fakat
bir namazda okunan bir surenin altında bulunan sure okunmak istenirken üstündeki
sure okunsa, bundan dolayı sehiv secdeleri gerekmez.
351- Bir kimse namazda, Fatiha okuyup
okumadığında şübhe etse, bakılır: Eğer henüz başka sure okumamış ise, Fatiha'yı
okur. Fakat başka sure okumuş ise, artık Fatiha'yı okumaz. Çünkü surenin
Fatiha'dan sonra okunması meydandadır. Bununla beraber namaz kılanın bir görüşü
varsa ona göre hareket eder.
352- Bir kimse, ilk rekatlerde birer sure okuyup da Fatiha'yı
okumamış bulunduğunu secdeye vardıktan sonra hatırlarsa, son rekatlerde
Fatiha'yı iade etmez. Çünkü son rekatlarda zaten Fatiha okunacaktır. Bir rekatte
iki Fatiha okunması ise meşru değildir. Yalnız Hasan İbni Zeyyad'a göre, son
rekatlarda Fatiha kaza edilir.
353- Dört veya üç rekatlı farz namazların
ilk iki rekatinde Fatiha'dan sonra birer sure veya bir mikdar ayet eklenmemiş
olsa, bu sure veya ayetler üçüncü ve dördüncü rekatlarda Fatiha'dan sonra ilave
edilirse bu namaz cemaatle kılınan bir akşam veya yatsı namazı ise, üçüncü ve
dördüncü rekatlarda hem Fatiha, hem de ilave edilecek sure aşikare olarak
okunur. Çünkü bir kıyamda olan kıraat birdir; bunun bir kısmı gizli olarak, bir
kısmı da aşikare olarak okunamaz. Yalnız surenin aşikare okunacağını söyleyenler
de vardır. İmam Ebû Yusuf'a göre, ikisi de gizlice okunur. Çünkü son rekatlarda
gizlice okumak sünnettir. İmam Ebû Yusuf'dan diğer bir rivayete göre de, artık
son rekatlarda bu süre okunmaz. Çünkü bunun yeri geçmiştir. Bununla beraber her
halde de sehiv secdeleri yapılır.
354- İmamın yanılması, kendi hakkında
asaleten ve cemaat hakkında da uymuş olma bakımından sehiv secdelerini
gerektirir. Fakat imama uyan cemaatten birinin yanılması ile ne kendisine ne de
imama sehiv secdesi yapmak gerekmez.
355- Sehiv secdelerini yapmakta olan bir
imama uymak sahihtir. Gerek sehiv secdelerinin herhangi birinde ve gerek
teşehhüdünde olsun eşittir. Sehiv secdelerinin ikincisinde imama uyan kimseye
birinci secdeyi ve teşehhüdünde uyana her iki secdeyi kaza etmek gerekmez.
356- Mesbuk, imamla beraber sehiv secdelerini yapar, imamın
yanılması, mesbukun imama uymasından önce de olsa hüküm aynıdır. Çünkü mesbuk
imama bağlıdır.
İmam teşehhüdde iken daha selam vermeden önce mesbuk kalkarak kıraat veya
rüküda bulunduktan sonra, imam selam verip sehiv secdelerine varacak olsa,
mesbuk da hemen bu secdelere uyar ve evvelce yaptığı kıraatla rüküu aradan
çıkar, bunları sonradan kalkıp tekrar yerine getirir. Bununla beraber mesbuk bu
secdelerde imama uymasa namazı bozulmaz. Namazı bitirince bu sehiv secdelerini
kendi başına yapar.
Yine mesbuk secdeye vardıktan sonra, imam sehiv secdelerini yapacak olsa,
imamına uymaz, namazını bitirir ve sonra sehiv secdelerini yapar. Eğer bu
durumda imama uyacak olursa, namazı bozulur.
357- İmam selam verdikten sonra, noksan
kalan rekatlarını tamamlamak için ayağa kalkan bir mesbuk, bu rekatlarda
yanılmış olursa, sehiv secdelerini yapması gerekir. Önceden imamla beraber sehiv
secdeleri yapmış olsa bile bu hüküm değişmez. Çünkü mesbuk, noksan kalan
rekatları tamamlarken tek başına namaz kılan gibidir.
358- Mesbuk imamla beraber yanılarak selam
verse ona sehiv secdeleri yapmak gerekmez. Fakat imamın selamından sonra selam
verecek olsa, sehiv secdesini gerektirir. Çünkü birinci halde henüz muktedi,
ikinci halde ise, münferid (yalnız başına namaz kılan) olmuştur. Muktediye,
kendi yanılmasından dolayı sehiv secdesi lazım gelmez.
359- Bir namazda yanılmaların birkaç tane
olması ile sehiv secdelerinin o kadar yapılması gerekmez. Bir defa bunlar için
sehiv secdelerini yapmak yeterlidir. Onun için bir kimse, bir namaz içinde iki
ve üç defa yanılsa, bunlar için namazın sonunda yalnız bir defa sehiv
secdelerini yapmak kafidir. Sehiv secdelerindeki bir yanılma da başka sehiv
secdelerini gerektirmez.
360- Sehiv secdeleri kasden veya yanılarak
terk edilse, namaza aykırı bir hal olmadıkça, yine bunlar yapılır. Fakat
teşehhüdden sonra gülmek, konuşmak gibi, namaza aykırı bir durum meydana gelirse
veya kerahet vakti girerse, sehiv secdeleri düşer. Sabah namazında selamın
arkasından güneşin doğması veya ikindi namazında yine selamdan sonra güneşin
(sarararak kamaştırıcılığının) değişmesi gibi...
361- Bir imam, sehiv secdesini terk edecek
olsa, cemaat da terk eder. Cuma ve bayram namazlarında da, fazla kalabalıktan
dolayı bir karışıklığa meydan vermemek için bu sehiv secdeleri terk edilir.
362- Sehiv secdesindeki iki secde ile
Tahiyyat ve selam vacibdir. Tahiyyattan sonra Salavat ve dua okunması, bu
secdelerdeki tekbirler, secde halindeki tesbihler ve iki secde arasındaki oturuş
sünnettir.
363- Bir kimse, namazını tam olarak
kıldığını kesinlikle bildiği halde, sözüne inanılır bir adam ona eksik kıldığını
haber verse, bunun sözünü kabul etmez. Fakat iki güvenilir adamın haber
vermesine uyulur. Çünkü böyle bir haber, (iki kişinin şehadeti ile doğruluğu
gerçekleşen) bir haldir. Böyle bir haber çok yerlerde geçerli ve bağlayıcıdır.
İmam ve cemaat ihtilaf ettikleri takdirde, imamın bilgisi varsa, cemaatın sözü
ile hareket etmez, kesinliği yoksa cemaatın sözünü kabul eder.
-
TİLAVET SECDESİ İLE İLGİLİ
MESELELER
364-
Kur'an-ı Kerim'in surelerinde ondört secde ayeti vardır ki, bunlardan birini
okuyan veya işiten her mükellef için bir secde gerekir. Şöyle ki:
Tilavet secdesi niyeti ile, eller kaldırılmaksızın "Allahü Ekber" denilerek
secdeye varılır. Üç kere "Sübhane Rabbiye'l-ala" veya bir kere: "Sübhane Rabbena
in kâne vadü Rabbina lemef'ulâ" denilir. Ondan sonra "Allahü Ekber" denilerek
kalkılır.
365- Tilavet secdesinin rüknü, yüce Allah'a saygı ve tevazu
gösterip secdeden kaçınanlara aykırı davranmak için alnı yere koymaktır. Fakat
namaz için rükû ve hasta olan için ima da aynı maksadı yerine getirdiğinden
tilavet secdesi yerine geçer. Bunlar aşağıda açıklanacaktır.
366- Tilavet secdesine ayaktan yere
inilmesi ve bu secdeden baş kaldırırken ayağa kadar kalkılması ve böyle
kalkarken: "Gufraneke Rabbena ve ileyke'l-masîr" denilmesi müstahabdır. Bu
secdeye gidilirken veya bundan kalkılırken alınan tekbirlerde müstahabdır. Asıl
secde ise, vacibdir.
(Üç İmama göre, Tilavet Secdesi sünnettir.)
367- Tilavet secdesini yapacak kimsenin
abdestsizlikten ve pisliklerden temiz, avret yerlerinin örtülü ve kıbleye
yönelik bulunması şarttır.
368- Tilavet secdesi, secde ayetini okuyan
bir mükellef için vacib olduğu gibi, bunu dinleyen bir mükellef için de vacibdir.
İster dinlemeyi kasdetmiş olsun, ister olmasın, bu secdeyi yapar ve bu secdeyi
yapmakla sevaba erer. Yapmayan da vacibi terk ettiğinden günaha girer.
369- Mümeyyiz bir çocuğun (henüz büluğ
çağına ermeyen yetişkin bir çocuğun), cünübün, hayız veya nifas halinde olan
kadının, bir sarhoşun veya müslüman olmayan birinin okuyacağı bir secde ayetini
işiten her mükellefe de tilavet secdesi vacib olur. Çünkü bunların bu
okuyuşları, sahih bir okuyuştur. Müslüman olan bir cünüb veya sarhoş da,
okuyacağı veya işiteceği bir secde ayetinden dolayı secde ile mükellef olur.
Bunlar temizlendiği ve akılları başlarına geldiği zaman bu secdeyi yapmaları
gerekir. Fakat hayız ve nifas halinde bulunan bir kadının ne okuyacağı, ne de
işiteceği bir secde ayetinden dolayı ona tilavet secdesi gerekmez. Çünkü bunlar
bu halde namaz ile mükellef değillerdir.
370- Uyuyanın ve deli olanın okuyacakları secde ayetindcn dolayı
işitenlere, sahih olan görüşe göre tilavet secdesi gerekmez. Kendileri de bu
secde ile mükellef olmazlar. Çünkü bunların okumaları ve işitmeleri bir niyete
ve tayine bağlı değildir. Fakat sahih kabul edilen diğer bir görüşe göre, uyku
halinde secde ayetini okuyana, sonradan secde ayeti okuduğu haber verilince, ona
tilavet secdesi vacib olur. İhtiyat olan da budur.
371- Öğretilen kuşlardan veya ses
yansımasından veya sesleri ileten fonograf ve teyp gibi cihazlardan işitilen bir
secde ayetinden dolayı tilavet secdesi vacib olmaz. Fakat sahih görülen diğer
bir görüşe göre, kuşlardan işitilen secde ayetinden dolayı tilavet secdesi
gerekir. Çünkü işitilen Allah kelamıdır. İhtiyata uygun olan da budur.
Radyoya, gelince, bu sesi yansıtmaktan ziyade nakil sayılmaktadır. Kasde bağlı
olarak okunan şeylerin hemen aynını nakletmektedir. Bundan işitilen sesler, ses
yansıması gibi, sade bir benzeyişten ibaret değildir. Bunun için radyo aracılığı
ile işitilen bir secde ayetinden dolayı secde edilmesi vacib olsa gerektir.
Vacib olmasa bile, secde edilmesinde bir sakınca olmadığından her halde secde
edilmesi ihtiyata uygundur ve Kur'an-ı Kerime bir saygı ve hürmeti gösterir.
(Şafiîlere göre, tilavetin meşru ve kasde bağlı olması şarttır. Bunun için
cünübün okumasından dolayı veya rükû halinde Kur'an okumak meşru olmadığı için
burada Tilavet secdesini gerektiren ayeti okumakla ne okuyana, ne de dinleyene
tilavet secdesi sünnet olmaz. Yine yanılarak meydana gelen veya öğretilmiş
kuşlardan veya bir aletten işitilen bir tilavetten dolayı da, niyete bağlı
olmad |