15-
İslam dini, insanların muaşeretine (birbiriyle görüşüp konuşmalarına, toplum
halinde medeniyet üzere yaşamalarına) büyük bir önem vermiştir.
Müslümanların birbirleriyle geçinmelerinde samimiyet, tevazu, sadelik,
zorlanmama, karşılıklı yardım, nezaket, saygı, sevgi ve hayırseverlik bir
esastır.
16- İslamda halk ile geçinmenin çeşitli
yönleri ve dereceleri vardır. Bunların bir kısmı şunlardır:
1) Herkese karşı tatlı dilli, güler yüzlü, açık kalbli olmak. Bir
müslüman daima güleryüzlü bulunur. Hiç bir kimseyi asık bir yüzle karşılamaz.
Bir hadis-i şerifde buyurulmuştur:
"Şüphe yok ki, Allah yumuşak huylu, açık yüzlü kimseyi sever."
2) Herkesle güzel şekilde görüşmek, insanlara eziyet vermekten kaçınmak.
Bir hadis-i şerifde buyurulmuştur:
"Müslüman odur ki, dilinden ve elinden müslümanlar selamette bulunur."
3) İnsanların eziyetlerine katlanmak, kötülüğe karşı iyilik yapmak.
Bir hadîs-i şerifde buyurulmuştur:
"Sıddîkların (özü-sözü dosdoğru olanların) derecelerine geçmek istersen,
senden ilgiyi kesene bağlan, senden esirgeyene sen ver, sana zulmedeni de
bağışla."
4) Dargınlığa hemen son vermek. Müslümanlar arasında bir dargınlık
olursa hemen barışırlar, birbirlerinden üç günden ziyade ayrı kalmazlar.
Müslümanların gönüllerinde düşmanlık ve kin duyguları yaşamaz. Bir hadis-i
şerifde buyurulmuştur:
"Üç günden ziyade kardeşine dargın kalmak bir müslümana helal olmaz."
5) Dargınların arasını düzeltmeye çalışmak. Bir müslüman, iki din
kardeşi arasında her nasılsa bir dargınlık olduğunu görünce aralarını bulmaya ve
küskünlüğü gidermeye çalışır. Bir hadis-i şerifde buyurulmuştur:
"Sadakanın en faziletlisi, dargınların aralarını bulup düzeltmektir."
6) İnsanların kusurlarım araştırmamak ve yaymamak, aksine örtmeye
çalışmak. Müslümanlar kimsenin kusurlarını araştırmazlar. Kimsenin ayıbını ve
kusurunu araştırıp ortaya çıkarmaya ve göstermeye çalışmazlar. Buna aykırı
hareket dinde yasaktır. Bir hadis-i şerifde buyurulmuştur:
"Bir kul bir kulun kusurunu örterse, Allahü Teala Hazretleri de onu kıyamette
örter. (günahlarını açığa vurmaz)."
7) Dostları arkalarından savunma. Bir müslüman gerektiğinde dostlarını,
din kardeşlerini arkalarından savunur. Onlar hakkındaki yanlış fikirleri
düzeltmeye çalışır. Bir hadis-i şerifde buyurulmuştur:
"Bir kul kardeşine yardımda bulundukça, kendisine de Allah daima yardım eder."
8) İnsanların kalblerini kötü zandan korumak için sakıncalı yerlerden uzak
durmak. Buna aykırı davranmak birçok kimselerin günaha girmesine sebeb olur,
insanlar arasında dedi-koduya ve nefrete yol açar. Bir hadis-i şerifde şöyle
buyurulmuştur:
"Töhmet yerlerinden kaçınız..."
9) Değişik halk sınıfları ile makamlarına göre sohbet edip ilişki kurmak.
Herkese kabiliyet ve durumuna göre hitab etmeli. Bir alimden, bir zahidden, bir
zenginden beklenen vasıfları, bir cahilden, bir fasıkdan, bir fakirden
beklememelidir.
10) Yaşlılara hürmet, çocuklara, düşkünlere merhamet ve şefkat göstermek.
İslamda büyüklere karşı saygı, küçüklere karşı sevgi bir esastır. Bu esas,
aileler arasında bir kat daha önemlidir. Anaya-babaya pek ziyade hürmet etmek
bunun bir örneğidir. Bunları adları ile çağırmak terbiyeye aykırıdır. Bir
kadının kocasını adı ile çağırması da edebe aykırı olduğundan mekruhtur. Bir
hadis-i şerifin anlamı şöyledir: "Bir genç bir yaşlıya sadece yaşından dolayı
hürmet etti mi, Allah da ona bir mükafat olmak üzere, ihtiyarlığı zamanında
hürmet edecek bir kimseyi muhakkak yaratır."
Bu mübarek hadis, yaşlılara saygı gösteren gençlerin sevab kazanacaklarını ve
çok yaşayacaklarını müjdelemektedir. Artık ihtiyarları bir yük kabul eden
gençler, bunu biraz düşünmelidirler.
11) Hayırsever olmak, yardım etmek ve arka çıkmak. Şöyle ki:
Müslümanlar herkes için hayır ister, herkese yardımda bulunmaktan haz duyar.
Müslümanların din ölçüleri içinde birbirlerine yardım etmesi ve şefaatta
bulunması, aralarındaki kardeşliğin bir gereğidir. Kendisi için hayırlı görüp
istediği bir şeyi, başkaları için de islemeyen kimse, İslam muaşeretinin temiz
esaslarını gözetmemiş olur. Bir hadis-i şerifde buyurulmuştur:
"Sizden biriniz kendi nefsi için sevip istediği bir şeyi kardeşi (veya
komşusu) için de sevip istemedikçe, gerçek mü'min olamaz."
12) Selam vermek. Şöyle ki: Müslümanlar arasında selam vermek bir
sünnettir, bir dostluk ve hayırseverlik alametidir. Selam almak da bir farzdır.
Bir hadis-i şerifde buyurulmuştur:
"Siz iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş
olamazsınız. Size bir şey göstereyim mi ki, onu yaptığınız zaman birbirinizi
sevmiş olursunuz: Aranızda selamı yayınız."
Selam vermenin bazı edebleri vardır. Bunlardan bir kısmı: Bir topluluğun yanma
girilirken konuşulmadan önce "Esselâmu aleyküm" diye selam verilir.
İçinde insan olmayan bir yere girildiği zaman "Esselâmu aleyna ve alâ
ibadillahissalihîn" denir.
Gençler yaşlılara, süvariler yayalara, yürüyenler oturanlara, arkadan gelenler
önden gidenlere selam verirler. Bir topluma verilen selama: "Ve
aleykümüsselâm" diye içlerinden birisi karşılık verirse, diğerlerinden selam
alma görevi düşmüş olur. Fakat o topluluk içinden hiç biri karşılık vermezse,
hepsi de günahkar olur.
Bir toplantıdan ayrılırken de selam vermek iyidir.
Kendisine selam verilen kimse, daha güzel bir karşılıkta bulunarak şöyle der:
"Ve aleykümüsselâmu ve rahmetullahi ve berekâtüh."
Bunu söylemek yerine göre pek güzeldir.
Bir kimsenin selamım getirip tebliği edene "Aleyke ve aleyhisselâm"
diye karşılık verilir. Bir mektubla selam yazılmış olursa, ya dil ile veya yazı
ile; "Ve aleykesselâm" denilir.
Selama karşılık veremeyecek durumda olanlara selam vermek mekruhtur. Onun için
yemek yiyene, Kur'an okuyana, hutbe dinleyene, namaz kılana selam vermemelidir.
Verilirse, cevablanması mutlaka gerekmez. İşlediği günahı açıkça söylemekten
çekinmeyen kimselere (fasıklara) selam vermek mekruhtur.
Sonuç: Selam verip almak, bir dostluk belirtisidir, sevgi alametidir. Fakat
selam verirken aşağı doğru bükülmek mekruhtur. Öyle ki, bazı alimlere göre,
selam verirken rükü haline yakın eğilmek, secde etmek gibidir. Yaratıklara saygı
için yapılacak bir secde ise imana aykırıdır.
13) Musafa (el sıkışmak). Şöyle ki: İki müslüman bir araya gelince
birbirinin elini tutarlar. Salat-selam getirerek birbirinin hatırını sorarlar.
Bu da sevgi ve dostluk nişanıdır. Bir hadis-i şerifde buyurulmuştur:
"Birbirine rasgelen iki müslüman musafahada bulundu mu, onlar daha birbirinden
ayrılmadan bağışlanırlar."
14) Teşmitte bulunmak (aksırana hayır ve bereket istemek). Şöyle ki:
Bir müslüman aksırınca: "Elhamdülillâh" der. Yanındaki müslüman kardeşi
de: "Yerhamükallah = Allah sana rahmet etsin" diye dua eder. Aksıran adam
da: "Yehdina ve yehdikümullah = Allah, bizleri de sizleri de hidayet
üzere bulundursun" diyerek karşılık verir.
15) Toplantılarda temiz bulunmak ve edebe uygun davranmak. Şöyle ki:
Müslümanlar, toplantılarda yıkanmış olarak temiz bir halde bulunurlar, içleri ve
dışları temiz olur. Toplantılarda ilim sahipteri ve yaşlılar baş tarafa
geçirilir. Gerek olmadıkça söze karışmazlar, söylenilen yararlı şeyleri
dinlerler. Toplantıya sonradan gelenlere yer verir ve birbirlerine karşı
güleryüzlü bulunurlar.
Müslümanlar toplantılarda kendiliklerinden başka tarafa geçip oturmazlar.
Kendilerine saygı için kalkarak yer vermek isteyenlerin hemen yerlerine
oturmazlar. İki kişinin arasına rızaları olmadıkça girip oturmazlar. Bir
toplantıda üç müslümandan ikisi başbaşa verip gizlice konuşmazlar. Böylece
üçüncü kimsenin üzülmesine ve yanlış fikre kapılmasına meydan vermezler.
Müslümanlar bulundukları bir toplantıdan, arkadaşlarından izin alarak
ayrılırlar. Geçici olarak toplantıdan ayrılanların yerine de hemen oturmazlar.
16) Dostları ziyaret: Müslümanlar uygun zamanlarda gidip din
kardeşlerini, büyüklerini ve yakınlarını ziyaret ederler. Bu ziyaret de, bir
sevgi ve bağlılık nişanıdır. Ancak bu ziyaret, usandırıcı ve pek sık
olmamalıdır. Ziyarete gelen misafirlere mümkün olduğu kadar ikram edilmesi
gerekir.
Bir hadîs-i şerîfde buyurulmuştur:
"Sizi ziyarete gelenlere ikram ediniz"
17) Ziyafetlere (davetlere) icabet etmek. Bir müslüman, din
kardeşinin davetine uyar, ziyafetinde bulunur. Böylece aralarındaki sevgi ve
yakınlık artmış olur. Bir hadîs-i şerîfde buyurulmuştur:
"Sizden birinizi, kardeşi düğün yemeğine veya başka bir şeye çağırsa, ona
icabet etsin (uysun)"
Yeter ki, ziyafet yerinde haram bir şey bulunmasın. Çünkü bir müslüman,
haramların işleneceğini bildiği bir yere gidemez. Ancak o haramları
engelleyebilecekse veya kendisine saygı için işlenmeyecekse, gidebilir.
Ziyafetlerde, misafirlere ağırlık verecek kimseleri bulundurmamalıdır.
Misafirler gitmek isteyince, ev sahibi ısrar etmeksizin biraz daha oturmalarını
istemelidir. Toplantılar sade ve külfetsiz olmalıdır.
18) Saygı için ayağa kalkmak. Müslümanlar, yanlarına gelen din
kardeşlerine karşı ayağa kalkabilirler. Bu bir hürmet belirtisidir. Mescidde
bulunan veya Kur'an okuyan bir kimsenin, hürmet edilmeğe hak kazanmış bir kimse
için ayağa kalkması mekruh değildir. Bir toplantıya gelenler için ayağa
kalkılması adet olan yerlerde, ayağa kalkılması müstahabdır. Böyle yapılmazsa,
kin ve nefrete yol açılmış olabilir.
19) Değerli zatların ellerini öpmek. Müslümanlar, alimlerin, takva
sahibi kimselerin ve adaletli hakimlerin ellerini sevgi ve saygı göstermek
niyetiyle öperler, onlarla musafahada bulunurlar; bunda bir sakınca yoktur.
Bunlardan başka büyüklerin ellerini dindarlıklanna saygı ve ikram için öpmek de
caizdir. Fakat dünyaya ait bir maksad için öpmek mekruhtur.
Bir de, bir müslümanın, başkası ile karşılaştığı zaman kendi elini öpmesi
tahrimen mekruhtur. Alimlerin ve diğer büyüklerin huzurunda yerleri öpmek de
haramdır. Bunu yapanlar ve yapılmasına razı olanlar günaha girmiş olurlar. Bu,
bir nevi putlara yapılan ibadeti andırır. Bir müslüman için asla caiz değildir.
20) Komşuluk haklarını gözetmek. Şöyle ki: İslamda komşuluğun büyük
önemi vardır. Bir hadîs-i şerifde buyurulmuştur:
"Ev satın almadan önce komşu, yola çıkmadan önce de yoldaş arayınız."
Komşulara ikram bir sünnettir. Bir müslüman komşusunun hakkını fazla gözetir,
ona güleryüz gösterir, gerektiğinde ödünç verir, bir kaderi olunca onu tesilli
etmeye çalışır, taziyede (baş sağlığı dileğinde) bulunur. Komşusuna eziyet
verecek şeyleri yapmaktan sakınır. Evin akıntı suları ile ve çöplerle
komşularını rahatsız etmez. Yüksek sesle devam eden çalgı ve radyo sesleri ile
komşularını rahatsız edenler, hasta ve okur-yazarlarını düşünmeyenler komşuluk
haklarını gözetmemiş olur ve topluma karşı görevlerini çiğnemiş sayılırlar.
Bir hadîs-i şerîfde buyurulmuştur:
"Kötülüklerinden komşusu emin olmayan kimse, gereği üzere Allah'a iman etmiş
olmaz."
Sonuç: İnsan, komşularının sevgi ve övgülerini kazanmalıdır. Hazret-i Ömer (radıyallahu
anh) buyurmuştur: "Komşusu, yakını ve yol arkadaşı tarafindan övülen kimsenin
güzel hal ve ahlak sahibi olduğundan şübhe etmeyiniz."
21) Hastaları ziyaret etmek. Müslümanlar hasta olan dostlarını ve
komşularını uygun zamanlarda yanlarına giderek ziyaret ederler. Sağlıklarına
duada bulunurlar. Bu da sevgiyi kuvvetlendirmeye ve kalbleri hoşlandırmaya
yardım eden bir görevdir. Bunun da bir takım edebleri vardır. Şöyle ki: Bu
ziyaretler pek sık yapılmamalıdır, hastanın yanında çok oturmamalı, hastanın
canını sıkacak sözler söylememelidir.
Bir hadîs-i şerîfde buyurulmuştur:
"Beş şey vardır ki, bunlar kardeşine karşı müslümana vacib olur; Verilen
selamı almak, aksırana teşmit (hayır dua) etmek, davete gitmek (icabet etmek),
hastayı ziyaret etmek, cenazelerin arkasından gitmek"
22) Cenazeleri teşyî etmek (uğurlamak). Bu da önemli ve sevabı çok olan
bir kardeşlik görevidir. Müslümanlar, ölen din kardeşlerinin cenazelerini
mezarlarına kadar üzgün ve düşünceli olarak götürürler. Rahmet toprağına
bırakırlar. Haklarında rahmet isteyerek duada bulunurlar. Bir hadîs-i şerîfde
buyurulmuştur:
"Bir cenaze üzerine namaz kılana bir kırat, gömülmesinde bulunana da iki kırat
(sevab) vardır. Bir kırat ise, Uhud dağı kadardır."
23) Müslümanların mezarlıklarını ziyaret etmek. Müslümanlar kendi
aralarında, ahirete göçmüş olanların, özellikle yüksek alimlerin ve salih
kimselerin, mezarlarını zaman zaman ziyaret ederler, onları rahmetle anarlar. Bu
da bir vefakarlıktır, değer bilmedir. Bir hadîs-i şerîfde beyan olunduğu üzere,
mezarları ziyaret etmek ölümü hatırlatır, uyanmaya sebeb olur. Onun için
kabirleri saygı ve ibretle ziyaret etmeli, insanlığın acıklı sonucunu düşünerek
gaflet içinde yaşamaktan kaçınmalıdır.
17) İttika:
Yüce Allah'dan korkmak, haramdan ve şüpheli şeylerden sakınmaktır. Böyle bir
hale "Takva" denir. Bunun sahibine de "Müttakî" denilir. Müttakî olan bir zat,
güvenilir ve itimat edilir bir insan demektir. Ondan hiç bir kimseye zarar
gelmez.
İslam önünde insanlar esasen birbirine eşittirler. Bunların seçkinliği ancak
takva iledir. Kur'an-ı Kerîm'de buyurulmuştur:
"Şüphe yok ki, Allah yanında en iyiniz, en çok müttakî olanınızdır."
İttikanın karşıtı fısk'dır, fücur'dur. Daha açığı, doğru yoldan
çıkmak, Allah'a asi olmak, haram ve şüpheli şeylerden kaçınmamaktır. Böyle bir
halin sonucu da felakettir, azabdır.
18) Edeb:
Güzel terbiye ve güzel huylarla vasıflanmaktır, utanılacak şeylerden insanı
koruyan bir hal demektir.
Edeb, insan için büyük bir şereftir. Edebin karşıtı İsaet'dir ki,
kötülük yapmak ve terbiyeye aykırı davranmak demektir.
Edeb, insanın süsüdür. Edeb, insanı nefsin arzusuna uymaktan korur ve
kurtarır.
"İnsanın edebi, zehebinden (altınından) iyidir" denilmiştir.
Edebden yoksun olan bir insan, bir toplum için zararlı mikroplardan daha
tehlikelidir.
19- İhsan: Bağışlama, iyilik etme, bahşiş
verme, hayır olarak yapılması uygun olan bir şeyi yapma demektir. İhsan,
adaletin üstünde bir faziletdir. Bir ayet-i kerimede buyurulmuştur:
"İhsan ediniz; şübhe yok ki, Allah ihsan edenleri sever."
Diğer bir ayet-i kerimede de buyurulmuştur:
"Yüce Allah sana ihsan ettiği gibi, sen de ihsan et."
20- İhlas: Herhangi bir işi güzel bir
niyetle ve saf bir kalb ile yapmak, işe başka bir şey karıştırmamaktır. Böyle
bir hale, "Hulûs" da denir. Yapılan görevlerin değerleri ihlasa göre artar.
İhlasın karşıtı Riya (gösteriş) 'dır. Bir görevi yalnız bir gösteriş için veya
maddi bir yarar için yapmaktır.
Riyakar bir insan, temiz ruhlu, iyi bir insan değildir. Yaptığı işlerin
mükafatını Allah'dan dilemeğe yüzü olmaz. Bir hadîis-i şerifde buyurulmuştur:
"Şüphe yok ki, Allah, sadece kendisi için yapılan ve kendi rızası için
istenen bir işi kabul eder."
21- İstikamet: Her işte doğruluk üzere
bulunmak, adaletten ve doğruluktan ayrılmayıp din ve akıl çerçevesi içinde
yürümek demektir. Din ve dünya görevlerini olduğu gibi yapmaya çalışan bir
müslüman, tam istikamet sahibi bir insandır. Böyle bir insan toplumun en önemli
bir organı sayılır.
İstikametin karşıtı, hıyanettir ki, doğruluğu bırakıp verilen sözü gözetmemek,
caymak, emanete riayet etmemektir, insanların haklarına tecavüz etmektir. Bir
ayet-i kerimede, Peygamber Efendimize hitaben şöyle buyurulmuştur:
"Emrolunduğun gibi istikamette bulun."
İşte bu ayet-i kerime, istikametin ne kadar önemli ve gerekli olduğunu
göstermeğe yeter.
22- İtaat: Üst amirin dince yasak olmayan
emirlerini dinleyip ona göre yürümektir. Yüce Allah'ın buyruklarını dinleyip
tutmak bir taattır. İnsanın mutluluğu da bu taata bağlıdır. Bunun karşıtı
isyandır. Yüce Allah'ın emirlerini dinlemeyen bir insan günahkar ve hayırsız bir
kimsedir ki, kendisini tehlikeye atmış olur. Artık böyle bir kimseden insanlık
ne bekleyebilir:
Kur'an-i Kerîm'de şöyle buyurulmuştur:
"Allah'a itaat ediniz; Allah'ın Peygamberine de, sizden olan idarecilere de
itaat ediniz."
23- İtimad: Güvenmek ve emniyet etmek, bir
şeye kalben güvenip dayanmak demektir. Halkın güvenini kazanmak bir başarı
eseridir. İktisadî ve içtimaî hayatın devamı itimadın varlığına bağlıdır. Onun
için insan, güzel ve doğru hareketleriyle herkesin güvenini kazanmaya
çalışmalıdır. İtimada aykırı olan şey, hiyanettir, işi kötüye kullanmaktır ki,
bunun sonucu pek korkunçtur.
24- İktisad: Her işte denge üzerinde
bulunmaktır. Gereğinden fazla veya noksan harcama yapmaktan kaçınmaktır. İnsan
iktisada uyma sayesinde rahat yaşar, hadis-i şerîfde buyurulmuştur:
"İktisad üzere bulunan fakir olmaz."
İktisadın karşıtı israf dır, aşırı gitmektir. İsraf, yemek, içmek, giyinip
gezmek gibi işlerde belli bir ölçüyü aşmaktır ki, haramdır. Ferdlerin ve
cemiyetlerin yıkılmasına sebebdir. Bunun için ki, Kur'an-ı Kerîm'de şöyle
buyurulmuştur:
"Allah israf edenleri sevmez."
Bir de "Takdîr" vardır ki, bir şeyi gereğinden çok fazla kısmaktır. Bu da
uygun değildir.
25- Ülfet: Uygun kimselerle güzel bir
şekilde görüşüp konuşmak demektir. İnsanlar devamlı olarak yalnız başlarına
yaşayamazlar. Birbirleri ile görüşmek zorundadırlar. Güzel bir ahlaka sahib olan
kimse, herkesle güzel görüşür, onların sevgisini kazanır. Bu hale, "Ünsiyet" de
denir. Bunun karşıtı "Uzlet" kenara çekilmek, yalnız başına kalmak, herkesten
uzaklaşmaktır. Herkesle görüşmek uygun olmadığı gibi, herkesten kaçınmak da
uygun değildir. Bir hadîs-i şerîfde buyurulmuştur:
"Mü'min ülfet eder ve ülfet olunur. Ülfet etmeyen ve ülfet olunmayan
kimsede ise hayır yoktur. İnsanların hayırlısı, insanlar için hayırlı olanıdır."
26- Emniyet: Bir şeye güvenmek manasına
geldiği gibi, insanda doğruluktan ileri gelen bir huy anlamına da gelir,
insanların sırlarını ve mallarını güzelce saklamak da, bir emniyet halidir.
Emniyetin karşılığı "Hiyanettir", sözünde durmamaktır.
Ferdleri arasında emniyet bulunmayan bir toplum geleceğinden güven içinde
bulunamaz. Emniyeti kötüye kullanmak münafıklık alametidir. Bir hadîs-i şerîfde
şöyle buyurulmuştur:
"Münafıkın alameti üçtür: Konuşunca yalan söyler, söz verince cayar, emanet
edilince hiyanette bulunur."
27- İnsaf: Adalet içinde hareket etmek ve
gerçeği kabul etmektir. İnsaf, ciddî ve iyi huylu bir insanın alametidir. Bunun
karşılığı zulümdür, haksızlık etmektir, hak olan şeyi inkardır. Bir hadîs-i
şerîfde buyurulmuştur:
"İnsaf dinin yarısıdır."
Çünkü gerçek din, faydalı olan şeylerin kabul edilerek yapılması ve zararlı
şeylerden sakınılması demektir. İnsaf sahibi olan kimse, muhakkak dinin yarısını
teşkil eden o yararlı şeyleri anlar ve kabullenir. Böylece insaf, kendisinde
dinin yarısı gibi sayılır.
28- Beşaşet: Güleryüzlü olmak ve hoş bir
hale sahib olmak demektir. Beşaşet, ruhtaki saflık ve neş'enin yüzde parıltısı
demektir. Karşılığı Ubuset, yüz ekşiliğidir. İnsan daima güler yüzlü olmalı, hiç
kimseye karşı çatık kaşlı bulunmamalıdır. Güleryüzlülük bir sadaka ve bahşiş
sayılır. Bir hadîs-i şerîfde buyurulmuştur:
"Allah muhakkak ki yumuşak huylu va parlak yüzlü kulunu sever."
29- Te'dib: Terbiye etmek, edeb ve ahlak
üzere yetiştirmek demektir. Bunun karşıtı da, terbiyeyi terk etmek, yapmamaktır.
Terbiye işinde asla gevşeklik yapılmamalıdır. Kendi çocuklarını güzelce terbiye
etmeye çalışmak, her aile idarecileri için vacib olan bir görevdir. Burada
yapılacak dikkatsizliğin zararları yalnız bir aileye ve ferde değil, koca bir
topluma aittir. Denmiştir ki:
"Baba ile ananın terbiye etmediğini, gece ile gündüz (zaman) terbiye
eder. Zamanın terbiye etmediğini de, Cehennem terbiye eder."
30- Teenni: Bir işte acele etmeyip
düşünerek hareket etmektir. Böyle bir davranışa "Teüde" de denir. Vakti gelip
çatan hayırlı bir iş için teenniye (yavaş davranmaya) gerek yoktur. Fakat henüz
zamanı gelmeyen bir iş içinde acele etmek, pişmanlık doğuracağından doğru
değildir.
Teenni'nin karşıtı istical, acele etmektir. Bir şeyi zamanından önce elde
etmeğe çalışmaktır. Bir hadis-i şerifde buyurulmuştur:
"Yavaş davranmak (teenni) Rahman'dan, acele ise Şeytandandır."
Diğer bir hadis-i şerifde de şöyle buyurulmuştur:
"Ahiret işi müstesna, her işte yavaş ve tedbirli davranmak hayırlıdır."
31- Ta'zîm: Hürmete değer bir kimse
hakkında, büyük sayıldığını gösterecek şekilde güzel bir davranışta bulunmak
demektir. Bunun karşıtı "Tahkîr"dir, küçümseme hareketidir ki, asla caiz
değildir.
İlim, edeb ve yaş bakımından bizden büyük olanlara saygı göstermek, bizden
küçük olanlara da sevgi göstermek bizim için bir görevdir. Bir hadis-i şerifde
buyurulmuştur:
"Bizim büyüklerimize saygı göstermeyen ve küçüklerimize merhamet etmeyen
bizden değildir."
32- Tefe'ül: Bir şeyi uğur saymak, bir
olayı bir hayrın başlangıcı görmektir. Bu güzel bir zan işi olduğundan iyidir.
Bunun karşıtı "Teşe'üm ve Tatayyür'dür. Bu da bir şeyi uğursuz görmek, nefsin
nefret duyduğu bir işi uğursuzluğa bir alamet saymak demektir. Bir kuşun ötüşünü
veya bir tarafa uçuşunu uğursuzluğa yormak gibi... Bu ise, kötü bir zan ve
kuruntu eseri olduğundan caiz değildir.
Herhangi bir olaydan uğursuzluk hükmü çıkararak ümitsizliğe ve kuruntuya
saplanmak doğru değildir. Bazı günlere ve zamanlara uğursuzluk yorumunda
bulunmak da uygun değildir.
Peygamber Efendimiz buyurmuştur:
"Hayıra yorma, güzel söz, temiz laf hoşuma gider."
İnsan hayırlı söz söylemeli, fena ve uğursuz sözlerden dilini korumalıdır.
33- Tefekkür: Düşünmek ve bir iş üzerinde
fikri geliştirmek demektir. Yüce Allah'ın kudretine delalet eden varlıkları
düşünmeye dalmak bir ibadettir. Birçok maddî ve manevî buluşlar ve yükselmeler
hep tefekkür (düşünme) sayesinde olmuştur.
Tefekkürün karşıtı, Gaflet'tir. Düşünceden yoksun olmaktır ki, insana asla
yakışmaz.
Bir hadis-i şerifde buyurulmuştur:
"Yüce Allah'ın yaratmış olduğu şeyler üzerinde düşününüz; fakat Allah'ın
zatı hakkında düşünmeyiniz, helak olursunuz."
34- Tevazu: Kendini büyük görmemek,
bulunduğu dereceden daha aşağı derecede saymaktır. Bunun karşıtı "Tekebbür'dür,
"Tecebbür"dür. Kendini büyük görmek, bulunduğu derecenin çok üstünde saymak,
geçici şeylere güvenerek ona buna çalım satmak ve gururlanmaktır ki, çok kötü
bir huydur. Bir hadis-i şerif şu anlamdadır:
"Yüce Allah ölçülü davrananı zengin eder, israf edeni de fakir düşürür.
Tevazu göstereni yükseltir, büyüklenen kimseyi de kırıp geçirir."
35- Tevekkül: Allah'a güvenmek, kulluk
görevini yaptıktan sonra başarıyı Allah'dan beklemek ve insan gücünün
yetişemediği şeyleri Yüce Allah'a bırakıp ümitsizliğe ve keder içine
düşmemektir. Tevekkülden yoksun olmak büyük bir noksanlıktır. Bir mü'min bilir
ki, herhangi bir işin elde edilmesi için, sadece sebeblerin varlığı yeterli
değildir. Allah'ın dilemediği bir iş, hiç bir zaman meydana gelemez. O'nun
dilediği bir şeyi de hiç kimse engelleyemez. Bununla beraber tevekkül, sebeblere
sarılmaya engel değildir. Yüce Allah olayları birer sebebe bağlamıştır. Bu
konuda ilahî kanunlara uymak gerekir. Peygamber Efendimiz, devesini bir şeye
bağlamaksızın dışarıda bırakıp Peygamberin huzuruna gelen Amr ibni Umeyye'ye
şöyle buyurmuştur: "Deveni bağla da, tevekkül et."
36- Sebat: Sözde durmak, verilen sözü
yerine getirmek, bir işte, bir inançta veya bir düşüncede kararlı bulunmak
demektir. "Sabit (kararlı) olanlar nabit (başarılı) olurlar" sözü meşhurdur.
Sebat başarının bir şartıdır. Doğrusu hayırlı ve hakka bağlı olan işlerde sebat
etmek bir fazilettir. Faydasız olan boş şeylerde sebat göstermek ise, aklın
noksanlığına ve insafın yokluğuna delalet edeceği için büyük bir kusurdur.
37- Cûd: Cömert davranmak, insanlara
ihtiyaçlarını bildirmelerine meydan vermeksizin ihsan ve ikramda bulunmaktır.
Verilmesi uygun olan şeyleri, uygun yerlere kolayca vermek huyudur ki, buna
sehavet de denir.
Cûd ve seha (cömertlik), insana yaraşan iyi bir huydur. Bunların karşıtı,
hasislik, cimrilik ve tama'dır ki, insanlara asla yakışmaz. Bir hadis-i şerifde
buyurulmuştur:
"Cömert kimsenin yemeği şifadır. Hasis (cimri) kimsenin yemeği de
hastalıktır."
38- Hazm: Anlayışla yürümek, tedbirli
davranmak ve sonucu bilinmeyen şeylere hemen atılmamaktır. Karşıtı,
tedbirsizliktir. Tedbirli hareket edenler pişmanlık duymazlar. Bununla beraber
hazm (ihtiyatlı bulunmak), bazan kötü kuruntulardan da ileri gelir. Onun için
hazm deyip de teşebbüste tereddüt ve kuruntuya düşmemelidir. Onun için bir
hadis-i şerifde şöyle buyurulmuştur:
"Hazm bir kötü zan'dır."
39- Hüsnüzan: Güzel sanma veya bir şeyin
iyiliği üzerinde inanç beslemedir. Bunun karşıtı Suizan (kötü sanma)'dır. İnsan
kötüzan beslemekte hiç bir zaman aşırı gitmemelidir. Hiç kimse hakkında da yok
yere kötüzanda bulunmamalıdır.
Doğrusu, herhangi bir kimse hakkında körü körüne "Pek iyi bir insandır" diye
hüküm vermek de hüsnü zannı kötüye kullanmak olacağından iyi bir davranış
değildir. Onun bunun işlerini araştırmak, kusurlarını öğrenme arzusunda
bulunmak, tecessüs denilen, kötü zandan doğan ve ahlaka aykırı olan bir
harekettir ve haramdır. Bunun hakkında Kur'an-ı Kerim'de buyurulmuştur:
"Şüphe yok ki, zannın bir kısmı günahtır."
40- Hıfz-ı Lisan: Dili gereksiz sözlerden
koruyup ihtiyaçtan fazla söz söylememek halidir ki, çok iyidir. Bunun karşıtı "Malâyani"
denilen faydasız şeylerle uğraşmak ve ağzına gelen her şeyi söylemektir.
Akıllı olanlar çok kez susarlar. Gerek görülmedikçe söz söylemek istemezler.
Susmak çok güzel bir şeydir. Yeter ki, bir hakkın kaybolmasına veya bir gerçeğin
yanlış anlaşılmasına sebebiyet vermiş olmasın.
Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurmuşlardır:
"Her kim Allah'a ve ahiret gününe iman ediyorsa, hayır söylesin veya
sussun.''
41- Hakk: Yüce Allah'ın mübarek bir
ismidir. Her doğru olan ve değişmeyen şeye de hak denir. Bunun karşıtı "Batıl"
sözüdür.
Herkesin meşru bir şekilde elinde bulundurduğu yetkiye veya mülke de hak
denilmiştir. Bunun çoğulu "Hukuk"dur.
Her hak karşılığında bir görev vardır. Bir insan hayat (yaşama) hakkına, namus
ve şeref hakkında sahibdir. Bunlara hiç kimsenin tecavüz hakkı yoktur. Her insan
karşılıklı olarak bu hakka sahib olduğu için herkes karşısındakinin hakkını
kabul ve ona uygun hareket etmekle görevlidir ve bu görevleri korumakla
yükümlüdür. Bu haklara tecavüz haramdır, cezayı gerektirir. Toplum düzenine
engel olur.
Hak hiç bir zaman değişmez. Hakka, kuvvet ve diğer şeyler üstün gelemez.
Geçici olarak kaybolan bir hak, bir gün dünyada değilse bile ahirette meydana
çıkacaktır.
42- Hikmet: İlim ve amelin birleşmesinden
meydana gelen yüksek bir sıfattır. Bilmeyen veya bildiği ile amel etmeyen kimse
hikmet sahibi değildir. Her şeyin aslını öğrenmek için edinilen bilgiye de
hikmet denir. Adaba, ahlaka, öğütlere ait güzel sözlere ve fıkralara da hikmet
denir.
Hikmet sahibi olan insanda, zeka, ezberleme, güzel düşünme, kolaylıkla
öğrenme, açık zihin, iyi anlayış ve kavramları hafızada tutma gibi duygular
belirir. Bir ayet-i kerimede buyurulmuştur:
"Kendisine hikmet verilen kimseye, muhakkak birçok hayır verilmiş olur."
Bir hadis-i şerif de şöyle:
"Hikmet, mü'minin yitiğidir. Onu nerede bulursa alır."
43- Hilm: Şiddete sabredip tahammül etmek,
öfke ateşini söndürmek ve nefsi heyecandan korumaktır. Yerinde yapılan böyle bir
davranış büyük bir fazilettir. Bunun karşıtı "Hiddet, tehevvür"dür. Bu da bir
öfke, titizlik ve kızgınlık halidir. Hoşa gitmeyen bir olaydan dolayı gazab
kuvvetinin parlayıp meydana çıkmasıdır.
Kızgınlık ve darılma halleri, kalbdeki kanın taşması zamanında meydana gelen
bir nefis değişikliğidir ki, haksız yere olunca bir kusur sayılır, pişmanlığı
gerektirir. Fakat akla uyarak haksızlığa karşı olan bir öfke iyidir. Çünkü
kutsal inançlar bununla korunur.
Hilm, ilim ve hikmete bağlı olmalıdır. Bir hadis-i şerifde şöyle buyurulmuştur:
"Hiç bir şeyin bir kimsede birleşmesi ilimle hilmin birleşmesinden daha
üstün olamaz."
44- Hamiyet: Kutsal şeyleri ve milletin
haklarını gözetmek, namus, şerefi ve fikirleri töhmetten korumak yolunda
gösterilen çabaya hamiyet denir. Bu çok güzel bir haslettir. Fakat batıl fikir
ve akideleri korumak yolunda gösterilen gayrete "Cahilce hamiyet" denir
ki, bu pek kötüdür.
45- Haya: Utanma, hicab, ar, namus
manalarına gelir. Çirkin şeylerden nefsin darlanması, edebe aykırı bir işin
meydana çıkmasından dolayı kalbin duygulanıp sıkıntı içinde kalması demektir.
Bunun eseri hemen yüzde belirmeye başlar.
Haya pek güzel bir huydur. Bunun karşıtı Vakahat (utanmazlık)'tır. Batılı hak
şeklinde görüp çekinmeksizin onu yapmaktır.
Hayasızlık, insanı insanlıktan çıkarır, hayvanlardan daha aşağı düşürür. Bir
hadis-i şerifin anlamı şöyle:
"Haya imandan bir bölümdür. İnsanlardan utanmayan Allah'dan da utanmaz."
46- Huşu: Tevazu göstermek, hakka boyun
eğmek, korku ile sevgi karışımı olan saygılı bir tavır takınmak demektir.
Karşıtı, gaflet içinde kendini büyük görme, kalb huzurundan yoksun olmadır. Bir
ibadetin değeri, huşua olan yakınlığı nisbetinde artar. Haşyet de, saygı ile
karışık kalble ilgili bir korkudur. Allah korkusuna "Haşyetullah" denir.
Kalbinde Allah korkusu bulunmayan kimsenin her çeşit fenalığı yapması mümkündür.
Bir hadis-i şerifde buyurulmuştur:
"Hikmetin başı Allah korkusudur."
Yüce Allah'ın kudret ve azametini düşünen bir mü'minin kalbinde Allah korkusu
parlar ve onu daima iyiliğe götürür.
47- Hayır: İyilik demektir. Her helal olan
mal ve yarar da bir hayırdır, Allah'ın ihsanıdır. Allah rızasını kazanmaya sebeb
olan her güzel iş bir hayırdır. Geçerli olan asıl hayır da budur.
Hayrın karşıtı "Şerr"dir. Hakka ve yaratılışa uymayan ve kötü bir sonucu
gerektiren her şey bir şerdir, fenalıktır.
Herkes için iyilik istemeye "Hayırhahlık" denir. Bu ruhun temizliğinden ileri
gelir. Bütün hayır müesseseleri, hayırseverliğin bir eseridir. Başkasının
fenalığını istemek de, "Bedhahlık"tır. Bu, bir ruh hastalığıdır ki, sahibinin
kötü kimse olduğuna bir alamettir.
İşte "hased", çekememezlik ve kıskançlık denilen kötü hal, bu kötülük
severlikten başkası değildir.
Başkasının hak kazanarak elde etliği nimetlerden rahatsız olup da o nimetlerin
kaybolmasını istemek bir hasedden ibarettir. Bu pek fena bir huy olduğundan
bundan çok sakınmalıdır. Bir hadis-i şerifde şöyle buyurulmuştur:
"Hasedden kaçınınız; çünkü ateş, odunları yakıp bitirdiği gibi, hased de
güzel işleri (salih amelleri) yer bitirir."
Kötülüğe alet olan bir varlığın kaybolmasını istemek hased sayılmaz. Yine
başkasının elde ettiği bir nimetin benzerine kavuşmayı istemek de hased
değildir. Bu isteğe "Gıbta ve Münafese" denir ki, bazı hallerde caizdir. Yüksek
bir alimin ilmine ve faziletine gıbta edilmesi (imrenilmesi) gibi...
48- Dostluk: İki ve daha çok kimseler
arasında meydana gelen samimi bir sevgi ve bağlılık demektir. Allah için olan
dostluk devam eder. Dünya için olan dostluk da bir akan yıldız gibi parlayıp
söner.
Dostluğun karşıtı, düşmanlık, davet ve kindarlıktır. Bütün müslümanlar
birbirine dosttur. Çünkü aralarında sönmeyen bir din kardeşliği vardır.
Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ümmetine şöyle emretmiştir:
"Birbirinize kin tutmayınız, hased (kıskançlık) etmeyiniz,
birbirinizden yüz çevirmeyiniz, ey Allah'ın kulları!.. Kardeş olunuz. Bir
müslümanın müslüman kardeşine üç günden çok dargın kalması helal olmaz."
Başkasının bir kederinden ötürü sevinmek de bir düşmanlık eseri olduğundan
caiz değildir. Buna "Şematet" denir. Bir hadis-i şerifde buyurulmuştur:
"Kardeşin için şematet eyleme (kötü haline sevinme); sonra Allah ona
merhamet eder de, seni belaya düşürür."
49- Diyanet: Dindarlık yapmak, dinin
kutsal emirlerine uyarak gereği üzere hareket etmektir. Karşıtı dinsizliktir,
din hükümlerine aykırı davranmaktır, bütün fenalıkların en büyük kaynağıdır.
İnsanların kurtuluşu, temiz bir halde yaşayış ve mutluluğa ermesi, ancak
diyanet sayesindedir. Diyanet doğuştan vardır. Gerek ferdler için ve gerekse
cemiyetler için zorunludur. Onun için diyanete sımsıkı sarılmalıdır. Bu,
insanlığın yararı ve selameti bakımından son derece gereklidir.
50- Zikir: Anmak ve hatırlamak
manasınadır. Yüce Allah'ın kutsal isimlerini anmak ve vacib olan bir görevdir,
en yüksek bir zikirdir.
Yüce Allah'ı zikretmek, ya büyüklüğünü düşünmekle olur ki, bundan yüceltme ve
tazim meydana gelir. Ya da Allah'ın sonsuz kudretini düşünmekle olur. Bundan da
korku ve hüzün doğar. Bir de nimetlerini anmakla olur ki, bundan şükür ve hamd
meydana gelir. Yahut pek acaib ve üstün olan eserlerini düşünmekle olur. Bundan
da uyanma ve ibret alma yüz gösterir.
Zikrin karşıtı, "Nisyan (unutma)"dır. Yüce Allah'ın mübarek isimleri ile kulun
gönlünü süslememesidir. Bu çok acınacak bir dalgınlık eseridir. Bir ayet-i
kerimede şöyle buyurulmuştur:
"Allah'ı çok zikrediniz ki, kurtulasınız."
Bir hadis-i şerifde de: "Zikrin en faziletlisi Lâ ilâhe İllallah'dır.
Duanın da en faziletlisi Elhamdülillah'dır" buyurulmuştur.
51- Rıza: Hoşnut olmak, uygunluk göstermek
herhangi bir hükmü veya işi kalben hoş görüp kabul etmektir. Bunun karşıtı kabul
etmemek, red etmek, itiraz etmektir.
Yüce Allah'ın her hükmüne ve her takdirine razı olmak bir kulluk görevidir.
Gerçek olan bir şeye razı olmamak bir ahmaklık işareti olduğu gibi, batıl bir
şeye razı olmak da bir taşkınlık ve isyan eseridir.
Bir hadis-i şerifde şöyle buyurulmuştur:
"Allah bir kulu severse, yalvarmasını dinlemek için onu bir sıkıntıyla
sınar."
52- Rıfk: Yumuşaklık, yavaşlık, nezaket ve
tatlılıkla iş yapmak, sonu güzel olan bir şeye güzelce boyun eğmek anlamındadır.
Bunun karşıtı "Unf (şiddet, sertlik kabalıkdır)" ki, katı yürekli olmaktan,
sertlik göstermekten, nezakete aykırı davranmaktan ibarettir. İnsan, yumuşaklık
sayesinde en güç neticeleri elde edebilir. Düşmanca davranmak yüzünden de, elde
edilmesi pek yakın olan şeyleri imkansız bir hale getirmiş olur. Hadis-i şerifde
buyurulmuştur:
"Şüphesiz ki, Allah, yumuşak huyludur ve yumuşak huyluluğu sever. Ve
sertlik uzerine vermediği şeyi yumuşak huyluluk üzerine verir."
Diğer bir hadis-i şerifde de şöyle buyurmuştur:
"Yumuşaklıktan yoksun olan, hayırdan da yoksun bulunur."
53- Sa'y: Çalışmak, bir maksadın elde
edilmesi için gerekli gücü harcamaktır. Karşıtı "Atalet, bataet, meskenet
(gevşeklik, miskinlik, umursamazlık)"dır. Bu İslam ruhuna asla uygun değildir.
İnsan hak olan şeyleri elde etmek için düzenli bir çalışma ve gayret sahibi
olmalıdır. Bütün ilerlemeler gayret ve çalışmanın neticesidir. Kur'an-ı Kerîm'de
buyurulmuştur:
"İnsan için çalıştığından başkası yoktur."
54- Ayıpları örtmek: İnsanların
kusurlarını örtmek, görmemezlikten gelmek, başkalarına açıklamamak demektir.
Karşıtı "Kusurları yayma"dır.
Başkalarının kusurlarını arkalarından söylemek gıybettir. Öyle ki, bir
kimsenin arkasından boyuna, elbisesine, yiyip içmesine, gezip yürümesine
varıncaya kadar bir kusurunu dil göz veya el ile işaret ederek göstermek de bir
gıybettir. Çünkü bunları öğrenince üzüleceğinde şübhe yoktur.
Başkalarına, yapmadıkları kusurları yüklemek de iftiradır, buhtandır. Bunlar
İslam terbiyesine aykırıdır, kesinlikle haramdır.
Bir hadis-i şerif şöyle buyurulmuştur:
"Ne mutlu o kimseye ki, kendi kusuru kendisine, başkalarının kusurlarını
görmeye zaman bırakmaz."
Onun için insan, kendi kusurunu görüp onu düzeltmeye çalışmalıdır. Ancak
uygunsuz işleri hiç çekinmeksizin yapıp duran günahkar kimselerin bu çirkin
hallerini arkalarından söylemek gıybet sayılmaz. Bu söyleme ile çirkin işler
kötülenmiş ve başkaları bundan korunmuş olur. Bir İslam toplumuna karşı,
küstahça hareket ederek ahlaka uymayan şeyleri açıkça yapıp duran kimselerin bu
rezaletini söylemek, toplumsal anlayışın güzel bir tepkisidir. Yeter ki, bu
söyleyiş şahsî bir kırgınlık neticesi olmasın.
Gıybetin sorumluluğundan kurtulmak için, mümkünse gıybet edilen kimseden
helallık dilemeli, özür dilemelidir. Bazı alimlere göre, yapılan gıybetten
pişman olup istiğfarda bulunmak yeterlidir. Çünkü durumu haber verip gıybet
edilen kimseden helallik dilemek, bir üzüntüye, bir dargınlığa sebebiyet vermiş
olabilir. Ancak o kimse bu gıybetten haberdar olmuşsa, o zaman kendisinden özür
dileyerek helallık istemek gerekir.
İki dargının özür dilemek için musafaha yapması (görüşüp el sıkışması)
helallaşmak sayılır.
55- Şecaat: Yiğitlik, kahramanlık, kalb
metinliği, gereğinde tehlikelere atılabilme özelliği demektir. Karşıtı "Cebanet
(korkaklık)"dır. Hak yolunda mukaddesatı korumak için gösterilen yiğitlik
(şecaat), çok kıymetli bir huydur.
56- Şefkat: Korku ile karışık merhametten
ileri gelen acıyıp esirgeme halidir. Başkalarının başına gelen veya gelmesi
düşünülen fena bir hal karşısında kendisini gösterir. Bunun karşıtı merhamet ve
yumuşaklık duygusundan yoksunluktur ki, pek kötü bir huydur.
Şefkat, temiz ve saf kalblerin bir özelliğidir. İslamda, "Yüce Allah'ın
emirlerine saygı, yaratıklarına şefkat" büyük bir esastır.
57- Şükür: Görülen, iyiliğe karşı, söz
veya işle memnuniyet göstermek ve yapılan iyiliğin kıymetini bildirmektir.
Görülen bir iyiliği överek anmak da bir şükürdür. Karşıtı "Küfran-ı nimet
(nimeti inkâr)"dır.
Biz her an binlerce nimetlerine kavuştuğumuz Yüce Allah'a şükretmeğe borçlu
bulunduğumuz gibi, iyiliğini gördüğümüz kimselere karşı da teşekkür etmeğe
borçluyuz. Bir hadis-i şerifde buyurulmuştur:
"İnsanlara şükretmeyen, Allah'a da şükretmez."
58- Şehvet: İstek, nefse uygun olan bir
şeyi istemek, hayat hareketi için insanların birbirlerine karşı olan doğal
meyilleri demektir.
Dinde yasak olmayan bir şey hakkında kararınca bir şehvet ve meyil iyidir.
Dinde yasak olan bir şey hakkında ise, şehvet hayvani bir hal olduğundan pek
kötüdür, zararlıdır. Bundan kaçınmak gerekir.
Heva, boşuna arzu, meşru bir sebeb olmaksızın nefsin bir şeye
meyletmesidir. Heves de, bir şey üzerinde gösterilen ham ve noksan bir aşk ve
sevda demektir. Bunların ikisi de iyi değildir. İnsanın feyiz ve şerefine engel
olurlar. Peygamber Efendimiz şöyle dua ederlerdi:
"Ya Rabbi! Beni ahlakın çirkin olanlarından ve hevalardan uzak bulundur."
59- Sabır: Acıya katlanmak, bedene uygun
düşmeyen hallere telaş göstermeksizin karşı koymaktır. Bunun karşıtı sabırsızlık
(ceze')'dir. İnsan yaşadıkça birtakım acı olaylar karşısında kalır. İşte bunlara
karşı sabretmek gerekir. Bir ayet-i kerimede de:
"Şüphe yok ki, Allah sabredenlerle beraberdir" buyurulmuştur.
Sabnn sonu selamettir, başarıdır. Sabır acıdır; fakat sonucu tatlıdır.
Sabırsızlık ruhun gevşekliğinden ileri gelir. Ancak, dine uymayan şeyler
hakkında sabır caiz değildir. Bunlara karşı kalben bir acı duyulması ve mümkün
ise mücadele yapılması gerekir. Savulması mümkün olan kötülüklere veya
ihtiyaçlara katlanmak sabır değil, bir acziyet ve miskinliktir. Peygamber
Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurmuşlardır.
"Allah'ım! Ben acziyetten ve tenbellikten sana sığınırım."
60- Sadakat: Doğruluk, gerçeğe uygun olan
doğru sözdür. Garaz lekesinden temizlenmiş ve her yönden halis olan bir dostluk
da sadakatdır. Herhangi bir doğruluğa da sadakat denir. Doğruluğun karşıtı
yalandır. Sadakatın karşılığı hiyanettir, doğruluktan yoksun olmaktır. İnsanlara
sıdk ve sadakat yakışır. Yalancı bir kimseyi ne Allah sever, ne de kulları...
Yalan haramdır. Yalancı bir kimsenin insanlık bakımından hiç bir kıymeti
olamaz. Söylediği yalan sözleri ile insanları aldatan, yaptığı hile ve
uydurmalarla ötekini berikini saptırmaya çalışan kimseler çok büyük günahkardır.
Bir hadis-i şerifde buyurulmuştur:
"Bize hiyanet eden bizden değildir. Hile ve aldatmayı yapanlar
cehennemdedirler."
Sonuç olarak, insanın sözü de, özü de doğru olmalıdır. Doğru olmayanlar için
mutluluk kapıları kapalıdır. İslamiyet gibi, hikmet ve gerçek esasları üzerinde
kurulmuş bir dinde doğruluğa aykırı bir şey asla yer bulamaz.
61- Salah: İyi hal, her hayrı kendinde
toplayan faziletlerden ibaret yüksek bir vasıftır. Karşıtı "Fesad ve Fücur'dur.
Bir millet, kendi ferdlerinin iyiliğine çalışmalıdır. Çalışmazsa, fesadçıların
eline esir düşer. Bir müslüman, din ve dünya görevlerini öğrenip güzelce
uygulamadıkça iyi hal sahibi olamaz.
62- Sılâ-i Rahim: Akrabayı arayıp sormak,
akrabanın kusurlarını bağışlamak muhtaçlarına yardım etmektir. Akraba ile
görüşmek, sohbette bulunmak, kendilerine selam ve hediye göndermek sıla-i rahim
sayılır. Yakın bulunan akrabayı, mümkün ise, bulundukları yerlere gidip ziyaret
etmek, uzak akraba ile de mektuplaşmak gerekir. Karşıtı "Kat-ı Rahîm (akrabayı
unutup onlarla ilgiyi kesmek)"dir. Böyle bir tutum, İslamın öğütlediği ailevî ve
içtimaî görevlere aykırıdır. Bir hadis-i şerifde buyurulmuştur:
"Sılâ-i rahim, ömrü uzatır."
63- Salabet: Metin olmak, kutsal
varlıkları korumak için insanın sahib olduğu kalb kuvveti demektir. Karşıtı,
gevşeklik ve inanç bozukluğudur. Salabet çok kıymetli bir huydur. Bazan salabat
yerine taassub da kullanılır. Taassub, aslında adet ve geleneklerde veya
maddî ve manevî şeylerde fazla direnip taraftarlık yapmaktır. Bu yönden iki
türlüdür: Biri dine uygun olan taassubdur. İnançlara ve din gerçeklerine
gösterilen sebattır. Bu çok iyidir. Diğeri ise, batıl ve faydasız adetler,
modalar, fikirler, yapılıp yapılmamasında dinî bir sakınca bulunmayan işler
üzerinde gösterilen taassubdur ki, bu pek kötüdür. Ne yazıktır ki, bazı
kimseler, bu ikinci kısımdan olan asılsız şeylere dört elle sarıldıkları halde,
mukaddesata ve din esaslarına bağlı kalan kimselere bir kusur olmak üzere
taassub isnad etmekten kendilerini alamazlar. Bu, cahilce bir görüşün sonucudur,
bundan kaçınılmalıdır. Gerçeği gerçek, batılı da batıl görmeye çalışmalıdır.
64- Zarafet: İncelik, kibarlık, ince zeka
eseri hoş söz ve işler ile vasıflanma huyudur. Karşıtı, kabalık denilen bir
haldır. Bu, ruhlar üzerine fena tesir yaptığından kötüdür. Yaratılışta olan
zarafetler, ölçüyü taşırmamak şartıyla iyidir. Fakat her işte ve her sözde
zarafet göstermeye çalışmak, vakar ve ciddiyete aykırıdır, hafiflikten
ibarettir. Onun için bu hususta aşırı davranmamalıdır.
65- Adl, Adalet: Hakka yönelmek,
haksızlıktan kaçınmak, her hakkı sahibine vermeye çalışmaktır. Karşıtı "Zulüm,
gadr"dır, insafsızlıktır. Dünyanın bütün düzeni ve düzgünlüğü adaletle
kazanılır. Yüce Allah bize adaleti emrediyor. Onun için insan, her davranışını
bir ölçü ve adalet içerisinde yapmaya çalışmalıdır. Görevinde adaleti gözetmeyen
bir insan, kendisine de, vatanına da, bütün insanlığa da fenalık etmiş olur.
Herhangi bir hakkın kaybolmasına veya geciktirilmesine sebeb olmak bir zulümdür.
Her hangi kimseden haksız yere bir şey almak zulümdür. Herhangi bir insana veya
hayvana haksız yere eziyet vermek de bir zulümdür. Zulmün sonucu ise, azabdır,
felakettir. Bir hadis-i şerifde şöyle buyurulmuştur:
"Zulme uğramışın duasından kork; çünkü onunla Allah arasında perde yoktur."
66- Azim: Bir işe kesinlikle niyet etmek,
bir işi yapmaya kalbi bağlayarak yönelmektir. Karşıtı, "Tereddüt ve Terahi
(geciktirme)"dir. Haklı gayeler uğrunda azimli olmak bir özelliktir. Bir ayet-i
kerîme şu anlamdadır:
"Azmedince de Allah'a tevekkül et, artık tereddüt etme, şüphe yok ki Allah
Teala tevekkül edenleri sever."
67- Aşk: Fazla sevgi ve ilgiden bir şey
hakkında kalbin pek ziyade ilgi ve çekicilik kazanmasıdır. İnsanlar, maddeten
veya manen güzel ve lezzetli buldukları şeylere karşı kalblerinde bir meyil
duyarlar. Bu meyil ılımlı olursa "muhabbet", pek kuvvetli olursa "aşk" adını
alır. İnsanlar hoşlarına gitmeyen şeylere karşı da bir "nefret" duyarlar. Bu
nefret ılımlı olunca "buğz", pek kuvvetli olunca da "Makt (kin)" adı ile anılır.
Mukaddesata karşı olan meyil bir aşk derecesinde bulunması pek sevimlidir.
Fakat ölümlü varlıklara, geçici güzelliklere karşı aşk derecesinde olan meyil,
kalbin gevşekliğinden, düşüncenin noksanlığından ileri geldiği için kötüdür.
Mukaddesat hakkındaki aşka: "Gerçek aşk, Rahmanî aşk" denir Geçici ve nefsanî
şeyler hakkındaki aşk da "mecazî aşk, himarî aşk" adını alır. Onun için bu
ikinci kısımdan kaçınmak, her faziletli insan için bir görevdir.
68- İsmet: Günahlardan kaçınma huyuna
sahib olmak. Hak Teala'nın korkusu ile bütün çirkin şeylerden beri bulunmak
demektir. Fena şeylerden uzakta kalmak da, Yüce Allah'ın bir koruması olduğundan
bir ismet sayılır.
İsmetin karşıtı, suçluluk ve günahkarlık halidir. İnsanın asıl güzelliği ve
şerefi kazandığı ismet sayesindedir.
69- İffet: Namus, perhizkârlık, nefsi
hayvanî sarkıntılıklardan engellemek huyudur. Karşıtı "Fuhş"dur. Namusa aykırı
harekettir.
Ruhların temizliği iffetledir. İffetsiz bir kimse, zehirli mikroplardan daha
zararlı bir yaratıktır, kendisinden her halde uzaklaşmak gerekir. Peygamber
Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"Allah'ım! Ben senden dünyam, dinim, ehlim ve malım hakkında iffet
dilerim."
70- Af: Bağışlamak, suçtan geçmek,
günahkar kimse hakkında layık olduğu azarlamayı bir lütuf olarak terk etmek
anlamındadır. Safh da bir meseleden dolayı göz yummak, başa kakmamaktır ki, af
ile beraber kullanılır.
Af ve safh'ın karşıtı, intikam ve muahaza (azarlama)dır. İntikam ki, acı
çıkarmak, fena bir işe karşı göğüs ferahlığı için diğer bir fena iş yapmaktan
ibarettir, bazı şartlarla caiz olabilir. Fakat af ile muamele yapmak, şüphe yok
ki daha iyidir. Affın zevki, intikamın zevkinden daha çoktur. Bir hadis-i
şerifte buyurulmuştur:
"Yüce Allah bir kula af sebebiyle, izzetten başka bir şey arttırmaz."
Bir şahsa karşı kalben tutulan bir buğz, öfke ve zarar verme arzusuna da "Kin"
denir ki, bu da çok defa insanlığa uygun olmaz. Yalnız mukaddesata düşman
olanlara karşı, kalbde devamlı bir kin ve düşmanlık beslenmesi gerekir.
71- Ahd: Söz vermektir. Gözetilmesi
gereken sözleşmeye de "ahd" denir. Ahdin (sözleşmenin) gereğine uymak vacibdir.
Verilen sözü yerine getirmemek bir zulümdür. İnsanlar verdikleri sözde
durmalıdırlar. Bundan sorumludurlar. Verilen bir sözde, haklı bir sebeb
olmaksızın durmamak insanın kıymetini ayaklar altına alacak kadar büyük bir
alçaklıktır. Bir hadis-i şerifde şöyle buyurulmuştur:
"Ahdin güzelliği (verilen sözün yerine getirilmesi) imandandır."
72- Fazl, Fazilet: Üstünlüğe, iyilik ve
ihsana, ilim ve marifete "fazl" denir. İlim ve irfan bakımından olan yüksek
dereceye ve ahlak görevlerine bağlanmak huyuna da "fazilet" denir. Fazlın
karşıtı, kötülük, hasislik ve cehalettir. Faziletin karşıtı da, rezillik ve
alçaklıktır. Faziletin çoğulu "fezail" dir. Hikmek, adalet, şecaat ve iffet
sıfatlarına "Fezail-i asliye" adı verilmiştir. Bunlardan birçok faziletler
doğar, insan, fazl ve faziletle vasflanmalıdır. İnsanlık şerefi ancak bu sayede
kazanılmış olur.
73- Fütüvvet: Yiğitlik, nefis şerefi,
iyilik ve cömertlik, dostların kusurlarını af ve bağışlama demektir. Bunun
karşıtı, cebanet (korkaklık), zillet, hasislik ve ürkekliktir. Yiğitlik,
sahibine dine ve iyiliğe aykırı işlerden korur, fedakarlığa ve efendiliğe
götürür. Onun için yiğitlikle (fütüvvetle) vasıflanmaya çalışmalıdır.
74- Feraset: Zihin uyanıklığı, bir şeyi
çabukça anlayış kabiliyeti, bir insanın ahlak ve davranışını yüzünden anlamek
halidir.
Feraset iki türlüdür: Biri, bir çeşit ilham eseridir ki, sebebi bilinmeksizin
meydana gelir. Diğeri kazanılan bir haldir ki, çeşitli huylara dair bilgi
edinmek sebebiyle olur.
Ferasetin karşıtı, belâhet (anlayışsızlık), zekadan yoksunluktur. Ferasetli
insanların yanında uyanık olmalı, edeb ve fazilete aykırı şeylerden
kaçınmalıdır. "Mü'minin ferasetinden sakınınız; çünkü o, Allah'ın nuru ile
bakar," buyurulmuştur.
75- Kadirşinaslık: Herkesin gerçek yerini
ve değerini bilip hakkında ona göre işlem yapmaktır. Karşıtı, Kadirnaşinaslık
(değer bilmemezlik)dir. Sosyal hayatta, değer bilmenin büyük bir önemi vardır.
Kıymet bilen milletler arasında ilim ve hüner sahipleri çoğalır. Kadir ve kıymet
bilmeyen milletler de, bilgi ve marifetten yoksun kalırlar. Bir hadis-i şerifde
şöyle buyurulmuştur:
"İnsanları kendi yerlerine indiriniz (herkese derecesine göre muamele
ediniz)."
76- Kanaat: Kısmete razı olmak, yemek ve
içmek gibi şeylerde tutumlu olarak orta bir halde hareket etmektir. Karşıtı,
israf (savurganlık)dır. Kanaati yanlış anlamamalıdır. Kanaat, mutlaka az ile
yetinip tembellik içinde yaşamak değildir. Hırsla hareketten kaçınmak,
başkalarının nimetlerine göz dikmeyip hakkına razı olmak ve bir gönül huzuru ile
yaşamaktır. Birçok hırsızlıklar ve cinayetler, kanaatsizliğin sonucudur. Bir
hadis-i şerifde buyurulmuştur:
"Kanaat tükenmez bir hazinedir"
Gerçekten kanaat sahibi bir kimse, işini yoluna kor, başkalarına muhtaç
olmaktan kurtulur. Hazinelere sahibmiş gibi, şeref ve huzur içinde yaşar. Diğer
bir hadis-i şerifde de şöyle buyurulmuştur:
"Kanaat eden aziz olur, hırslı olan da zelil olur."
Herhangi bir işte bilinen mikdarı aşmak bir israfdır. Bir şeyi boş yere
dağıtmak, uygun olmayan yerlere harcamak bir tebzir (savurganlık)dır. Bir şeyin
elde edilmesini hasislikle karışık bir şekilde isteyip durmak da tama'dır kir,
bunlar kesinlikle kötü huylardır.
Hırs'a gelince, bu da bir şey hakkında gösterilen aşırı bir istek ve meyilden
ibarettir ki, iki türlü olur: Biri, adi şeyler hakkında olan hırstır ki, bu
kötüdür. Kalbin ihtiyacından ve gevşekliğinden ileri gelir. Diğeri ise, yüksek
ve güzel şeyler hakkındaki hırstır. Bu iyidir, ruhun iyiliğine ve himmetine
delalet eder.
77- Kerem: Cömertlik, şeref, kıymetli
şeyleri gönül hoşluğu ile vermek demektir. Bunun karşıtı, hasisliktir.
Kerem, yüksek bir huy üzere yaratılmış insanlara ait bir özelliktir.
78- Lutf: İyilik ve güzelliktir.
Yumuşaklıkla ve okşama ile muamele yapmaktır ki, insanlık nişanıdır. Karşıtı,
cevr (eziyet)dir ki, insanlığa yakışmaz. Yaratıklar hakkından gösterilen lütuf
ve kerem, yaratıcının yardımına kavuşmaya bir yoldur.
79- Lâtife, Mizah: Şaka ve hoş duygulu söz
demektir. Karşıtı, ciddiyet'dir. Sırf bir eğlence ve iltifat için yapılan ve hiç
bir kimsenin gönlüne dokunmayan latifeler caizdir. Yeter ki hoş olsun,
gereğinden fazla olmasın.
Latifenin çokluğu gülmeyi artırır, kalbi öldürür, heybeti giderir, düşmanlığa
sebeb olur. Bir hadis-i şerifde buyurulmuştur:
"İnsan bir söz söylerken bununla yanındakiler gülüşürse, kendisi
Süreyya'dan (yıldızdan) daha uzağa uçar gider." Şeref ve heybeti
havaya gider, demektir. Bundan dolayı, bu gibi latifelerden çekinmelidir.
80- Muhabat: Öğünme, böbürlenme, maddî ve manevî bazı vasıflardan
dolayı öğünmek demektir. Takdir edilmeye değer yüksek şeylere sahib olmaktan
dolayı övünmede bulunmak caizdir. Fakat herhangi bir geçici varlıktan dolayı
öğünmek, kendisini yüksek görmek caiz değildir. Böyle bir davranışa "Ucb, gurur,
cahilce öğünme" denir ki, pek kötüdür.
Bir hadis-i şerifde buyurulmuştur:
"Üç şey helak edicidir: Fazla cimrilik, kendisine uyulan heva (nefis
arzusu), kişinin kendi nefsini beğenmesi."
81- Metanet: Sağlamlık, dayanıklık
manasınadır. Deyim olarak: İnsanın fikrinde sabit olması, tutumunda kuvvetli ve
inancında köklü bulunması demektir. Bunun karşıtı, gevşeklik ve kuvvetsizliktir.
Hak uğrunda metanet göstermek, kıymetli bir huydur.
82- Medh: Övmek, irade ile yapılan güzel
işlerden dolayı dil ile övme demektir. Karşıtı, zem (yermek)dir. Birinin
aleyhine fena sözler söylemek, onun kötü hallerini meydana koymaktır.
Övgüye layık kimseleri övmek, cemiyet arasında fazilet ve kemalin artmasına
sebeb olabileceği için iyidir. Fakat övülmeye layık olmayanları övmek, gerçeğe
aykırı, ahlaka zıd ve başkalarını aldatmaya sebeb olacağından pek kötüdür. Bir
hadis-i şerifde buyurulmuştur:
"Övücüleri gördüğünüz zaman yüzlerine toprak saçınız."
Doğrusu, şahsî bir çıkar düşüncesi ile layık olmayanları övmeye kalkışanlar,
böyle bir muameleye hak kazanırlar. Herhangi bin insanı haksız yere yermek de
haramdır.
83- Müdara, Mümaşat: Yüze gülmek,
görünüşte dost olmak, insanlara karşı güzel davranışlarda bulunmak, başkalarının
fikirlerine uyarcasına hareket etmek, sükun ve anlayış üzere durmaktır. Din
esaslarına uygun olarak yapılan müdara iyidir, başarıya sebebdir. Bir hadis-i
şerifde buyurulmuştur:
"İnsanlara müdara etmek bir sadakadır."
Diğer bir hadis-i şerif de şöyle:
"Ben farzlarla emrolunduğum gibi, insanlara müdara ile de emrolundum."
Fakat güzel bir sonuç düşüncesiyle olmaksızın, herhangi bir kimsenin
makamından ve servetinden dolayı yüzüne gülmek, ona müdarada bulunmak çok
kötüdür. Böyle bir davranışa, temellük, tabasbus, müdahane (yağcılık),
yaltaklanmak, dalkavukluk denir ki, insaniyete asla yakışmaz. Dince yasak, aklen
de çirkindir.
84- Muhabbet: Sevgi, dostluk ve lezzet duyulan bir şeye gönlün
meyletmesi demektir. Bunun karşıtı Buğz (nefret), düşmanlıktır.
Muhabbetler iki türlüdür: Biri sebebi kaybolan muhabbetlerdir. Bir kimseyi
yalnız dünyalığından dolayı sevmek. O dünyalık aradan kalkınca, muhabbet de
aradan kalkar. Diğeri sebebi kaybolmayan muhabbettir. Herhangi bir insanı,
yalnız Allah için sevmek gibi... Bu tür muhabbetler devam eder. İşte ahlakça bir
fazilet sayılan muhabbetlerden maksad da, bu tür sevgilerdir. Bir hadis-i
şerifde şöyle buyurulmuştur:
"Yüce Allah'a amellerin en sevgilisi, Allah için muhabbet ve Allah için
buğzdur." Onun için insan Yüce Allah'ın sevdiği şeyleri sevmeli ve sevmediği
şeyleri de sevmemelidir.
85- Merhamet, Rahm: Esirgemek, acımak,
şefkat göstermek, çaresizlerin hallerine kalben acıyarak kendilerine yardımda
bulunmak demektir. Merhamet, temiz ruhların bir süsüdür. Yalnız insanlara değil,
hayvanlara da merhamet etmeli, acımalıdır. Bir hadis-i şerifde buyurulmuştur:
"Yerde olanlara merhamet ediniz ki, gökte olanlar size merhamet etsin."
86- Mürüvvet: Erkeklik, insanlığa uygun
olan şeyi yapmak, güzel görünen şeyleri alıp yerilmeyi gerektiren hallerden
kaçınmak demektir. Bunun karşıtı, namerdliktir.
Açıkça yapılmasından utanılacak bir işi, gizlice yapmamak da bir mürüvvet
sayılır. Görülen bir iyiliği unutmamak ve fırsat düştükçe karşılığında iyilik
yapmak da bir mürüvvet eseridir.
87- Müşavere: Danışma, bir işin hayırlı
olup olmadığını anlamak için uygun görülen kimselerle görüşüp fikirlerini almak
demektir. Karşıtı dediğim dediklik ve kendini beğenmişlik.
Müşavere bir sünnettir. İnsan danışma sonunda aydınlanır, bilmediği ve
hatırına gelmeyen şeyleri öğrenir, tedbirli olarak hareket etmiş olur. Yalnız
kendi fikri ile hareket eden, çok kez pişmanlık çeker. Bir hadis-i şerifin
anlamı şöyledir:
"Müşavere eden (danışan) zarar görmemiştir."
Ancak kendisine danışılacak kimse, doğru sözlü, tecrübeli, danışılan iş
üzerinde bilgili, hiddet ve gurur gibi hallerden beri olmalı, düşüncesini olduğu
gibi söylemekten çekinmemelidir.
88- Muavenet, Teavün: İnsanların birbirine
yardımda ve hizmette bulunmaları demektir. İnsanlar daima birbirlerinin
yardımına muhtaçtırlar. İnsan, elinden gelen yardımı akrabasından ve
dostlarından, din kardeşlerinden esirgememelidir. Ancak yardımlar iyi işlerde
olmalıdır. Kötü işlerde yardımcı olmak günahtır, zarardır. Kur'an-ı Kerîm'de
buyurulmuştur: "Birbirinize iyilik ve takva üzere yardım ediniz. Günah ve
düşmanlık üzere yardımlaşmayınız."
89- Minnet: İyilik etmek manasına geldiği
gibi yapılan iyilikleri birer birer sayarak başa kakmak anlamına da gelir. Bu
ikinci anlamda olan minnet, fena bir huydur, yapılan iyilikleri siler. Bir
ayet-i kerimede buyurulmuştur:
"Ey mü'minler! Sadakalarınızı, minnet altında bırakarak ve eziyet ederek
boşa çıkarmayın."
Fakat iyilik edilen kimse nankör olursa, uyarılabilir, nankörlüğe son
verilmesi kendisinden istenebilir.
90- Namus: Şeref, iffet, edeb, haya,
emniyet ve istikamet gibi faziletlerin tümünden ibaret olan pek kıymetli bir
vasıftır. Şeriata ve kanuna da namus denir. Melek Cibril-i Emîn'e Namus-i
Ekber denilmiştir. Namusun karşıtı, iffet ve istikametten yoksun
bulunmaktır.
Namus, değişmeyen bir gerçektir. Onun bunun anlayışına göre değildir. İslam
ahlak ve adabına uymayan herhangi bir şeyin namus vasfı ile ilgisi yoktur. Onun
için İslam ahlakına uymayan şeylerden kaçınmak gerekir.
91- Nifak: İki yüzlü olma, dil ile mü'min
veya dost görünüp kalbde küfür ve düşmanlığı gizlemek anlamındadır. Böyle bir
insana Münafık, Zülvecheyn (iki yüzlü) denir. Bir hadis-i şerifde şöyle
buyurulmuştur:
"İki yüzlü olan kimse, Allah katında bir mevki sahibi olamaz."
Onun için insan samimi olmalı, dili kalbine, sözü de özüne uygun bulunmalıdır.
92- Nemime: Söz gezdirmek, koğuculuk
yapmak, bir kimse aleyhine söylenen sözleri bir kötülük maksadı ile o kimseye
ulaştırmak demektir. Bu çok kötü bir huydur. Bu yüzden nice dostların arası
açılır, nice düşmanlıklar yüz gösterir. Bir hadis-i şerifde buyurulmuştur: "Koğucu
olan Cennet'e giremez" Böyle bir müslüman azaba hak kazanır demektir.
Doğrudan doğruya cennete girmeye layık olamaz. Ne büyük bir korkutma!.. Böyle
çirkin bir halden Allah'a sığınırız.
93- Va'd: Söz vermektir. Söz verilen bir şey, bir kimsenin
yapacağına dair söz verdiği iştir. İnsan gerek olmadıkça bir şey için söz
vermemelidir. Söz verince de "İnşaallah" deyip onu yerine getirmelidir.
Bir hadis-i şerifde şöyle buyurulmuştur: "Va'd (verilen söz)
borçtur." Onun için, verilen sözü yerine getirmek insanlık borcudur.
94- Vefa: Verilen sözü yerine getirmek,
borcu ödemek, din ve akla uygun olarak gereken şeyi yerine getirip altından
çıkmak demektir. Bu pek şerefli bir görevdir. Karşıtı Hulf, caymak
sözünde durmamak, verilen sözü yerine getirmemektir ki, bu haramdır. Eski
dostluğu, korumaya da "Vefakârlık" denir. İnsan vefalı olmalı, dostluk haklarını
unutmamalıdır.
95- Vakar: Ağırbaşlı olmak, yapılacak
işlerde tedbirli ve yavaş davranmaktır. Bunun karşın "Hafiflik"dir. Samimi olan
vakar, insanın kıymetini yükseltir. Bunun işareti, insanlar arasında ve
yalnızlıktan eşit bir hal üzere bulunmaktır. Hafiflik ise, insanın şerefini
giderir.
Vakar, bir büyüklenme hali değildir. Düşünceden ve şerefi koruma duygusundan,
ilmin ve hilmin kuvvetinden ileri gelir. Hafiflik ise, ahmaklık ve az akıllılık
nişanıdır. Gereksiz yere öteye beriye bakıp durmak veya gidip gelmek, bazı
organları oynatmak, her söze önemle kulak vermek, gereksiz sorular sormak, soru
ve cevablarda acele etmek, elbise ve kıyafete gereğinden fazla düzen vermek hep
hafiflik eseridir. Onun için insan, böyle hafif sayılacak hareketlerden
kendisini korumalıdır.
96- Himmet: Yüksek bir irade, kalbin bütün
ruh kuvveti ile Yüce Allah'a ve kutsal amaçlara yönelmesi demektir. Bunun
karşıtı, huyun aşağılığı ve bayağı şeylere istek göstermesidir. İnsan himmetine
göre yükselir. "Himmetin yüksekliği imandandır." Yüksek gayelere yetişmek
arzusu, üstün bir himmetin nişanıdır.
Daima yükseklik aynasına gözünü dik ki,
Gözünden himmet nuru yansıyıp parlasın...
97- Yüsr: Kolaylık, zenginlik, bir şeyin
yapılması veya yapılmaması üzerinde kolaylık göstermek demektir. Karşıtı, Usr
(güçlük) sözüdür. Çetinlik demektir. İslamda kolaylık bir esastır. Peygamber
Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurmuşlardır:
"Müjdeleyiniz, tiksindirmeyiniz. Kolaylık gösteriniz, güçleştirmeyiniz."
Onun için insanların kalblerini sevindirmek, nefret doğuracak şeylerden
kaçınmak ve insanlara her işte kolaylık göstermek esastır. Bir hadis-i şerifin
yüksek anlamı şöyledir:
"Din kolaylıktır. Dinde üstünlük yarışına çıkan herhangi bir kimseye, din
muhakkak üstün gelir."
Artık kutsal İslam dininin bütün insanlık için rahmet olan bu mübarek esasını
güzelce bilmeli, onun her yönü ile kolay olan ve uygulaması çok uygun olan
emirlerine ve hükümlerine gereği üzre bağlanmalıdır. Onun gösterdiği geniş ve
nurlu yolu izlemeye çalışmalıdır. İnsan ancak bu şekilde selamete ve hidayete
kavuşur, mutluluğa erer. Bizleri böyle yüksek bir dine kavuşturan Yüce İlahımıza
ne kadar şükretsek yine kulluk görevimizin milyonda birini yerine getirmiş
olamayız. Ancak onun ezelî ve ebedî olan yüce varlığına sığınarak kusurlarımızın
ve günahlarımızın bize bağışlanmasını kırık bir duygu ile, değersiz bir ifade
ile istirham eder, af ve keremlerine kavuşmayı şu değersiz ve günahkar
yalvarışımızla dileriz.
"Övgü ve sevgi âlemlerin Rabbına, yardım ve
teslimiyetler efendimiz Muhammed'e, soyundan gelenlere ve bütün sohbet
dostlarına olsun."