|
YETİMLERİ VE KİMSESİZLERİ KORUMAK
YETİMLERİ, KIZ ÇOCUKLARINI, ZAYIF, YOKSUL VE GÖNLÜ KIRIK KİMSELERİ
HOŞ TUTMAK, ONLARA İYİLİK EDİP ŞEFKAT GÖSTERMEK, KENDİLERİNE
MÜTEVAZİ DAVRANIP KOL KANAT GERMEK
Âyetler
1.
"Mü'minlere kol kanat ger."
Hicr sûresi (15), 88
Allah Teâlâ mü'min kullarını Resûlullah Efendimiz'e emanet ederek
onlara karşı mütevazi davranmasını, yardıma ve himâyeye muhtaç
olanlarını himaye etmesini tavsiye buyuruyor. Bu sadece Resûl-i
Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'e değil, onun
şahsında bütün mü'minlere yapılmış bir tavsiyedir. Zira Yüce
Rabbimiz mü'minleri birbirine kardeş yapmış, birbirinin derdiyle
ilgilenmelerini, birbirinin yarasına merhem olmalarını ve
kardeşlerinin sıkıntılarını gidermelerini emretmiştir.
Şu
hâlde mü'minler kardeş olduklarını asla unutmayacak, birbirlerine
kaba davranmayacak, kendilerini diğer kardeşlerinden üstün
görmeyecek, onları küçümsemeyecek, onlara kardeşim diye bakacak,
onlardan bir kabalık görünce hemen yüz çevirmeyecek, herkesin
mükemmel olmayacağını düşünerek anlayışlı davranmaya gayret
edeceklerdir.
2.
"Sabah akşam Rablerine dua ederek onun rızasını kazanmaya
çalışanlarla beraber sıkıntılara karşı dayan. Dünya hayatının
süsle-rine kapılıp da gözlerini onlardan ayırma."
Kehf sûresi (18), 28
Peygamber Efendimiz'in fakir ve kimsesiz müslümanlarla beraber
oturup kalkması, Mekke'nin kendini beğenmiş zenginlerinin canını
sıkıyordu. Onlara göre fakirler ayrı bir sınıftı ve ancak
kendilerine denk olanlarla beraber oturup kalkabilirlerdi. Bazı
konuları görüşmek üzere Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve
sellem'in yanına geldiklerinde bazı kölelerin ve fakir
müslümanların, en azından kendileri gidene kadar dışarı çıkmalarını
istediler. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu. Allah Teâlâ
Resûl-i Ekrem'ine hitâben sen o adamların dediklerine bakma. Sabah
akşam sadece Rablerinin rızâsını kazanmak için ibadet edip duran o
yoksul ama samimi müslümanları, kâfirlerin sözüne bakarak yanından
kovma. Allah'ın kendilerinden râzı olduğu insanlar bu yoksul ve
kimsesiz mü'minlerdir. Sen hep onlarla birlikte olmaya bak. Malına,
mülküne güvenip şımaran o adamları kazanmak pahasına da olsa, fakir
müslümanları gücendirme, buyurdu.
Demekki Allah katında önemli olan, iman dolu bir gönüldür. İman dolu
bir gönülden daha değerli bir şey yoktur. Yoksul bir mü'min, dünyaya
sahip bir kâfirden ölçülemeyecek kadar değerlidir.
3.
"Yetimi sakın üzme, senden bir şey isteyeni azarlama!"
Duhâ sûresi (93), 9-10
Bu
iki âyet-i kerîmede, yine Peygamber Efendimiz'in şahsında mü'minlere
iki görev verilmektedir.
Birincisi yetime iyi davranmaktır. Allah Teâlâ Resûlullah
Efendimiz'e, sen de bir zamanlar yetimdin. Ben seni koruyup
gözettim. Ben seni nasıl himâye etmişsem, sen de diğer yetim
kullarıma sahip çık; onların derdiyle ilgilen; sıkıntılarını hallet
buyurmaktadır. Demekki yetimler bize Allah emânetidir. Onları
dertleriyle, üzüntüleriyle başbaşa bırakmayacağız. Koruyup
gözeteceğiz. Kendilerine yetimliğin acısını duyurmamaya çalışacağız.
Toplum çarkının içinde ezilmelerine göz yummayacağız.
İkinci görevimiz ise bizden bir şey isteyeni kovmamak, gururunu
incitip azarlamamaktır. Bizden bir şey isteyen, istediği şeyin bizde
bulunduğundan emin olduğu için ister. Bu, para olabilir, bedenî
destek olabilir, ilim ve mahâret olabilir. Şayet istenen şey bizde
varsa, demekki Yüce Rabbimiz herkese vermediği o imkânı bize
lutfetmiştir. Bu ilâhî lutfu Allah'ın kullarından esirgemek, onu
bize verene karşı nankörlük etmek olur. Şu hâlde insan, elindeki
imkânları ve ilâhî lutufları, onları isteyeni kırıp incitmeden
vermelidir. Veremeyecek durumdaysa, bu isteği tatlı bir dille geri
çevirmelidir.
4.
"Dini yalan sayan kimseyi gördün mü? İşte o, öksüzü incitir, yoksulu
doyurmak için ön ayak olmaz."
Mâûn sûresi (107), 1-3
Din insanı hem dünyada hem de âhirette mutlu edecek görevleri
belirleyen ilâhî buyruktur. İnsanın başlıca görevinin Allah'ın
emirlerini yapıp yasaklarından kaçmak olduğunu, bütün yaratılmışlara
sevgi ve şefkat göstermek gerektiğini ortaya koyar.
İnsan Allah'ın buyruklarını yaptığı ölçüde mutlu olur. Yasaklarından
kaçındığı ölçüde ona bağlı olmanın mânevî zevkine erer. İnsanlara
iyi davrandıkça, onları kendisinden memnun ettikçe, kederli
gönülleri sevindirdikçe yaşamanın güzelliğini farkeder.
Dini yalanlayan yâni İslâm'ı tanımayan kimse, gönlünde Allah'a
saygı, insanlara sevgi taşımayan kimsedir. Böyleleri öksüzleri
kucaklayıp bağrına basmaz. Aksine onları iter, kakar, hor görür.
Yetimleri kırmaktan, ezmekten geri durmaz. Fakirleri ve yoksulları
doyurmak, onların ihtiyaçlarını gidermek için gayret göstermediği
gibi, başkalarının yardım etmesine de ön ayak olmaz.
Demekki dindar olmayan kimsede şefkat ve merhamet duyguları
körelmiştir. Onların insanî yönleri büyük ölçüde ölmüştür.
Hadisler
262.
Sa`d İbni Ebû Vakkâs radıyallahu anh şöyle dedi:
Biz altı kişi Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem ile
birlikte oturuyorduk. Bu hâli gören müşrikler Peygamber
aleyhisselâm'a:
-
Şunları yanından def'et! Bize karşı saygısızlık etmeye kalkmasınlar,
dediler.
Orada benden başka Abdullah İbni Mes`ûd, Hüzeyl kabilesinden biri,
Bilâl ve adlarını vermek istemediğim iki kişi daha vardı.
Müşriklerin bu teklifi üzerine Resûlullah sallallahu aleyhi ve
sel-lem'in kalbinden (kendisine kırılmayacağımızdan emin olduğu
için) bizleri oradan uzaklaştırma düşüncesi geçti. Bunun üzerine
Allah Teâlâ şu âyeti indirdi:
"Sabah akşam Rablerinin rızâsını dileyerek ona yalvaranları
huzurundan kovma!"
[En`âm sûresi (6), 52].
Müslim, Fezâilü's-sahâbe 46
Açıklamalar
Fakirleri küçümsemek ve kendisini onlardan üstün görmek, görünüşe
değer veren basit ve seviyesiz insanların ölçüsüdür. Mekkeli
müşrikler, Peygamber Efendimiz'in etrafında toplanan ve ona gönülden
imân eden fakir müslümanlara hep bu gözle bakmışlardır. Onlarla aynı
mecliste bulunmayı bir gurur meselesi yapmışlardır. Karşılarına
aldıkları bu çoğu kendi köleleri olan yoksul müslümanları,
dinlerinden döndürmek için dövüp sövmüşler, ölümle tehdit etmişler,
hatta bir kısmını şehit etmişlerdir. Gönüllerini İslâm aşkı ve
Resûlullah sevgisi dolduran bu bahtiyar insanlar, onların tehdidine
pabuç bırakmamışlar, her fırsatta Resûl-i Ekrem Efendimiz'in
huzuruna gelerek onu derin bir zevk ve heyecanla dinlemişlerdir.
Peygamber Efendimiz bütün insanlara İslâmiyet'in güzelliğini
anlatmak ve müslüman olmadan bahtiyarlığın tadılmayacağını söylemek
istiyordu. Bunun için halkın ayağına gidiyor, saatlerce konuşuyordu.
Müslüman olmalarını çok istediği bazı hatırlı müşrikler vardı.
Onların kendisiyle görüşmek istemeleri Resûlullah Efendimiz'in
hoşuna gitti. Onlar gelip de:
-
Seninle konuşmamızı ve sonra da dinine girmemizi istiyorsan, biz
yanına geldiğimizde bu değersiz adamları kov, deyince, Resûlullah bu
teklifi hiç düşünmeden reddetti.
Rivayete göre o zaman müşrikler daha yumuşak bir teklifle geldiler:
-
Bâri biz yanına gelince, bunlar kalkıp gitsin, dediler.
Bu
adamları kazanması hâlinde dinin daha çok güçleneceğini hesap eden
Peygamber aleyhisselâm şöyle düşündü: Etrafımdaki fakir
müslümanlar, İslâm'a bütün benlikleriyle bağlanmış kimselerdir.
Üstelik benim kendilerini ne kadar sevdiğimi, bu müşrikleri
kazanmayı ne kadar istediğimi iyi bilirler. Müşriklerin bu yumuşak
tekliflerini kabul edersem, müslüman kardeşlerim bana gücenmezler.
Yüz bulunca astarını da isteyen müşrikler, tekliflerini Resûlullah
Efendimiz'in kabul ettiğini görünce:
-
Öyleyse bu anlaşmayı yazalım ve her zaman buna uyalım, dediler.
İşte bu olmayacak teklif üzerine âyet-i kerîme nâzil oldu. Allah
Teâlâ Nebiyy-i Muhterem'ine şöyle hitâb ediyordu:
"Sabah akşam Rablerinin rızasını dileyerek ona yalvaranları
huzurundan kovma!"
[En'âm sûresi (6), 52].
Demekki Allah Teâlâ o bütün benlikleriyle Rablerine bağlanmış olan
fakir, yoksul ve köle kullarının gücendirilmesine izin vermiyordu.
Kalblerindeki sarsılmaz iman sebebiyle her biri cihâna bedel bu
fakir müslümanları gördükçe Resûlullah Efendimiz gülümser ve:
-
Merhabâ, kendileri yüzünden Rabbimin beni azarladığı insanlar,
diye gönüllerini alırdı. Allah Resûlü onlarla oturmayı sever,
onlardan biri kalkıp gitmedikçe yerinden ayrılmazdı.
İnsanlar ne kadar medeniyiz deseler de, asırlar boyu süregelen cins,
ırk, renk, soy ve sınıf ayırımı bitmiyor. İslâm'ın on beş asır önce
ortaya koyduğu, insanlar arasında hiçbir ayırım yapmama, görünüşe
değil gönle bakma ölçüsü ne kadar insânî, ve ne kadar asîl değil mi?
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
İslâmiyet'e ilk gönül verenler, köleler ve fakir kimselerdir.
2.
İyi insanların gönlünü hoş tutmak ve onları asla gücendirmemek
gerekir. Zira onları üzen, Allah Teâlâ'yı gücendirmiş olur.
3.
İnsanlara malları ve makamları sebebiyle değil, Allah'a yakınlık
ölçüsü olan dindarlıkları sebebiyle saygı gösterilmelidir.
4.
İslâmiyet insanları Allah huzurunda eşit saymıştır. Din öğretiminde,
ibadet esnasında ayırıma gitmemiştir.
`
263.
Bey`atü'r-rıdvân'a katılan sahâbilerden Ebû Hübeyre Âiz İbni Amr
el-Müzenî radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre birgün
Ebû Süfyân, aralarında Selmân-ı Fârisî, Suheyb-i Rûmî ve Bilâl-i
Habeşî'nin de bulunduğu bir gurup müslümanın yanından geçti. Onu
gören bu müslümanlar:
-
Allah'ın kılıcı Allah düşmanını haklamadı, dediler.
Bunu duyan Ebû Bekir radıyallahu anh:
-
Bu sözü Kureyş'in büyüğüne ve efendisine mi söylüyorsunuz? dedi.
Sonra da Peygamber aleyhisselâm'ın yanına gelerek bu olayı
anlattı.
O
zaman Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem:
-
"Ebû Bekir! Bu sözünle belki de onları gücendirdin. Eğer onları
gücendirdiysen, Rabbini de gücendirdin demektir", buyurdu.
Hz. Ebû Bekir hemen o yoksul müslümanların yanına gelerek:
-
Kardeşlerim! Yoksa sizleri gücendirdim mi? diye sordu.
Onlar:
-
Hayır sana gücenmedik. Allah seni bağışlasın, kardeş! dediler.
Müslim, Fezâilü's-sahâbe 170
Açıklamalar
Hadisimizin râvisi Ebû Hübeyre, hicretin 6. yılında Hudeybiye
mevkiinde Peygamber Efendimiz'e biat eden sahâbîlerden biridir. Bu
mübarek insanlara Bey`atü'rrıdvân ehli adı verilir.
Ebû Hübeyre'nin anlattığı bu olayda sözü edilen üç sahâbînin üçü de
köleydi. Bunlardan Selmân-ı Fârisî, İran'ın Râmhürmüz kasabasından
olup, memleketinde mecûsî idi. Ateşe tapardı. Sonra hıristiyan oldu.
Hizmetinde bulunduğu papaz, ona yakında Son Peygamber'in geleceğini
haber vermişti. Selmân hür olduğu halde esir edilip Medineli bir
yahudiye satılmıştı. Peygamber Efendimiz Medine'ye hicret edince,
Selmân onun gerçekten Peygamber olduğunu anlayarak müslüman oldu.
Resûl-i Ekrem Efendimiz'in sevgi ve takdirini kazandığı için
Efendimiz "Selmân Ehl-i beyt'tendir" buyurdu.
İkincisi Suheyb-i Rûmî idi. Arap asıllı olduğu hâlde henüz çocukken
Rum'ların yaptığı bir baskında esir edilmiş, daha sonra Araplara
satılmıştı. İlk müslümanlardan olduğu için kâfirlerden pek çok
eziyet görmüştü. Peygamber Efendimiz ashâbına, bir anne yavrusunu
nasıl se-verse, onu öyle sevmelerini tavsiye etmişti.
Üçüncü sahâbî ise Habeşistan asıllı olduğu için Bilâl-i Habeşî diye
şöhret bulmuştu. Bilâl, köle olduğu yıllarda kâfirlerin çeşitli
işkencelerine uğramış, fakat dininden asla vazgeçmemişti. Resûl-i
Ekrem Efendimiz ona İslâm'ın ilk müezzini olma şerefini vermişti.
Bu
olayın geçtiği günlerde Mekkeli müşriklerle Hudeybiye anlaşması yeni
yapılmıştı. Bu anlaşmanın getirdiği bazı haklar sebebiyle Ebû Süfyân
elini kolunu sallayarak Medine'ye gelip gidebiliyordu. Bu üç büyük
çilekeş sahâbî, bir zamanlar kendilerine ve diğer yoksul
müslümanlara işkence eden kâfirlerden biri olan ve müslümanlara
karşı yapılan birçok savaşı yöneten Ebû Süfyân'ı karşılarında
görünce dayanamadılar:
-
Allah'ın kılıçları, Allah'ın düşmanını haklamadı, dediler.
Orada bulunan Hz. Ebû Bekir, Ebû Süfyân'ı İslâm'a meylettirmek
düşüncesiyle bu yoksul, fakat gönlü zengin müslümanlara:
-
Bu sözü Kureyş'in büyüğüne ve efendisine mi söylüyorsunuz? dedi.
Sonra da olup biteni Resûl-i Ekrem Efendimiz'e anlattı.
Gönüller Sultanı Efendimiz, bir önceki hadisin açıklamasında
belirtildiği üzere, fakir müslümanları gücendirmenin kendisine neye
mâlolduğunu düşünerek sevgili arkadaşını uyardı:
-
"Ebû Bekir! Bu sözünle belki de onları gücendirdin. Eğer onları
gücendirdiysen, Rabbini de gücendirdin demektir",
buyurdu.
Cenâb-ı Hakk'ı gücendirmek fâciaların en büyüğü olduğu için Hz. Ebû
Bekir bu üç yoksul müslümanın yanına koştu:
-
Kardeşlerim! Yoksa sizleri gücendirdim mi? diye özür dileyen bir
sesle sordu.
Hz. Ebû Bekir'i çok iyi tanıyan bu gani gönüllü yoksullar:
-
Hayır sana gücenmedik. Allah seni bağışlasın, kardeş! dediler.
Allah'a ve O'nun dinine gerçekten gönül vermiş ve bu suretle Allah
dostu olmuş kimselere karşı son derecede uyanık bulunmak ve onları
asla incitmemek gerekir. Cenâb-ı Mevlâ'nın sevgili Peygamber'ine,
onun da sevgili dostuna yaptığı bu uyarılar, aslında bizim bu
konularda dikkatli olmamız için yapılmış birer îkaz ve ihtardır.
Kimin ne olduğunu Allah bilir. Ama gönlü kırıkların Allah'a daha
yakın ve O'nun yüce katında hatırlı kişiler oldukları söz götürmez.
Onları hoşnut etmek ve gönüllerini kazanmak, aslında Allah Teâlâ'yı
memnun etmek ve rızasını kazanmaya yol aramak demektir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Fakir ve kimsesiz müslümanlara iyi davranmalı ve onları
gücendirmemelidir.
2.
Müslümanlar din kardeşlerinin iyi niyetle söylediği sözlere
gücenmemeli, gücense bile onları hoş görüp bağışlamalıdır.
3.
Selmân, Suheyb ve Bilâl çok değerli sahâbîlerdir.
264.
Sehl İbni Sa`d radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:
"Ben ve yetimi himâye eden kimse cennette şöylece beraber
bulunacağız"
buyurdu ve işaret parmağıyla orta parmağını, aralarını biraz
aralayarak, gösterdi.
Buhârî, Talâk 25, Edeb 24. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Edeb 123; Tirmizî,
Birr 14
Hadîs-i şerîf bir sonraki hadisle birlikte açıklanacaktır.
265.
Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Kendi yetimini veya başkasına ait bir yetimi himâye eden kimseyle
ben, cennette şöyle yanyana bulunacağız."
Hadisin râvisi Mâlik İbni Enes, -Peygamber aleyhisselâm'ın
yaptığı gibi- işaret parmağıyla orta parmağını gösterdi.
Müslim, Zühd 42
Açıklamalar
Erginlik çağına gelmeden önce babasını kaybetmiş çocuğa yetim deriz.
Hadîs-i şerîf yetimleri, soy itibariyle yakınlık bakımından, insanın
kendi yetimleri ve başkasına ait yetimler diye ikiye ayırmaktadır.
Bir kimsenin kendi yetimleri: torunu, erkek veya kız kardeşinin
çocuğu, öz veya üvey kardeşi, oğulluğu veya kocası ölen bir hanıma
göre geride kalan çocukları, yahut bu neviden yakınlarıdır.
Yetim bir yavrunun babadan anadan kalma malı bulunabilir. O takdirde
bu yavru erginlik çağına girene kadar kendisine sahip çıkmak,
malının yok olup gitmesine meydan vermemek onu himâye etmek olur.
Şayet malı yoksa, onun himâyesi, babasının yokluğunu aratmamaya
çalışmakla mümkün olur. Her toplumda olduğu gibi bizde de hadsiz
hesapsız yetim vardır. Nice yetimler, ellerinden tutacak,
kendilerini hayatın zor ve katı şartlarına alıştıracak rehberleri
olmadığı için ezilmişler, itilip kakılmışlar ve âdeta kötü insan
olmaya zorlanmışlardır.
Bu
yavrulara sahip çıkanlar, toplumun bir açığını kapamış, bir yarasını
sarmış olurlar. Kısacası, insan olmanın sorumluluğunu duymuş
olurlar. Hayatın kahredici çarkının bir insanı ezmesine göz
yummayanlar, emsâlsiz bir insânî zevki tadarlar. Ayrıca şu hadîs-i
şerîfin vâdettiği hesapsız mükâfatı kazanırlar:
"Bir kimse sırf Allah rızası için bir yetimin başını okşarsa, elinin
dokunduğu her saç teline karşılık ona sevap vardır"
(Ahmed İbni Hanbel, Müsned, V, 250).
Her saç teline karşılık bir sevap, ne büyük mükâfattır...
Şu
hâlde yüreğinden kopup gelen derin bir şefkat duygusuyla bir yetimi
kucaklayıp bağrına basan, yanaklarına öpücükler konduran, ona
yalnızlığını ve yetimliğini unutturmaya çalışan bir kimse, ilâhî
rahmet sağanağı altında yıkanmış ve günahlarından arınmış
olmaktadır.
Bir yetim gülüyorsa, başına şefkat eli değdiği içindir. Bir yetim
gülü-yorsa, bütün bir toplum gülüyor demektir.
Şu
hadîs-i şerîf de bu gerçeği pekiştirmektedir:
"Bir kimse, müslümanların arasında bulunan bir yetimi alarak yedirip
içirmek üzere evine götürürse, affedilmeyecek bir suç işlemediği
takdirde, Allah Teâlâ onu mutlaka cennete koyar"
(Tirmizî, Birr 14).
Affedilmeyecek suç ifadesi, hâtıra iki büyük günahı getirmektedir:
Biri Allah'a şirk koşmak yâni Allah'dan başka bir ilâhın varlığını
kabul etmek, diğeri de kul hakkı yedikten sonra onu helâl
ettirmemektir.
Cennet'e girebilmek, şüphesiz büyük bir saâdettir. Ondan da üstünü,
Cennet'te Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem'e komşu
olabilmektir. Cennet'i yaratan ve oradaki üstün mevkileri bazı
iyilikleri yapanlara ayıran Allah Teâlâ, sevgili Resûlü'ne komşu
olma bahtiyarlığını, yetimleri koruyanlara lutfetmiştir.
Ne
mutlu o bahtiyarlara!..
Hadislerden Öğrendiklerimiz
1.
Cennette en üstün mevki, Hz. Peygamber'e komşu olabilmektir.
2.
Bu üstün mevkii kazanmanın bir yolu, yetimi himâye etmektir.
3.
Kendisinin veya başkalarının yetimlerini koruyanlar, Allah Teâlâ'yı
hoşnut ederler.
266.
Yine Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Bir iki hurma veya bir iki lokmayla savuşturulan kimse yoksul
değildir. Asıl yoksul, muhtaç olduğu hâlde dilenmeyen kimsedir."
Buhârî, Tefsîru sûre (2), 48; Müslim, Zekât 102. Ayrıca bk. Ebû
Dâvûd, Zekât 24; Nesâî, Zekât 76
Sahîh-i Buhârî
ve
Sahîh-i Müslim'deki diğer bir rivayete göre ise Resûlullah
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Kapı kapı dolaşıp bir iki lokma, bir iki hurma ile savuşturulan
kimse yoksul değildir. Asıl yoksul, kendisine yetecek malı
bulunmayan, muhtaç olduğu bilinip de kendisine sadaka verilmeyen ve
kimseden bir şey dilenmeyen kimsedir."
Buhârî, Zekât 53; Müslim, Zekât 101. Ayrıca bk. Nesâî, Zekât 76
Açıklamalar
Yoksul sözü Kur'ân-ı Kerîm'de ve hadîs-i şerîflerde miskin
kelimesiyle ifade edilir. En yaygın tarife göre yoksul, yiyecek bir
şeyi bulunmayan, hergün karnını güçlükle doyuran kimsedir. Bir
miktar yiyeceği olan kimse yoksulluktan çıkmakta, ona fakir
denmektedir. Peygamber Efendimiz'in tarif ettiği yoksul, bir sonraki
övünde karnını doyuracak bir şeyi olmasa bile, haysiyetinden
fedakârlık yapmaz; kimseye el açıp dilenmez.
İşte Peygamber Efendimiz'in kendilerine sahip çıkmamızı istediği
kimseler bunlardır. Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem
bunların define gibi gizli olduğuna, kendilerini kimseye
göstermediklerine işaret ederek onların aranıp bulunmasını tavsiye
etmektedir.
Onları nasıl bulacağımıza şu âyet-i kerîme ışık tutmaktadır:
"Sadakalar, kendilerini Allah yoluna adayan fakirler içindir. Bunlar
yeryüzünde dolaşmazlar. Hâllerini bilmeyen biri, iffet ve
hayâlarından dolayı onları zengin zanneder. Sen onları yüzlerine
bakınca tanırsın. Onlar yüzsüzlük edip insanlardan bir şey
iste-mezler"
[Bakara sûresi (2), 273].
İnsanı yaratan Yüce Mevlâ, kulları arasında böyle fazilet
âbidelerinin bulunduğunu haber vermektedir. Önemli olan onları
arayıp bulmaktır. Şayet lüks muhitlere çekilerek kendimizi fakir ve
yoksullardan büsbütün koparmamışsak, başımızı sağa sola
çevirdiğimizde onlardan birkaçının yaşadığı yeri görmek veya
kendilerini tanıyanlardan adreslerini öğrenmek zor olmayacaktır.
Ertesi gün yiyeceği bir şeyi bulunmayan yoksullar pek az olabilir.
Bizim görevimiz sadece onları değil, kazandığı para aile fertlerini
geçindirmeyen, bununla beraber hâlini kimseye açmayan kimseleri de
bulmak ve dertlerine derman olmaktır. İşinden kazandığı para
geçimini sağlamayan kimseler, geçirdiği bir kaza sonucu sanatını
yapamayacak hâle düşenler ve daha başka sıkıntılar içinde yaşayanlar
pek çoktur. Hele bir de iş bulamayan ve bu yüzden rûhî bunalım
geçiren insanları hesap edecek olursak, toplumda bizlerden yardım
bekleyenlerin ne kadar çok olduğunu görürüz.
Dilenciliği meslek hâline getiren
bazı kimselerin miskin olmadığı, onların himâye edilmesinin
gerekmediği görülmektedir. Onlar yüzsüz olmaları sebebiyle, kıyamet
gününde suratlarında bir parça bile et kalmayacak kimselerdir. Bu
dilenciler, Peygamber Efendimiz'in tâbiriyle, kendi elleriyle
kendi suratlarını tırmalayan kimselerdir. Sırf servet toplamak
için halktan bir şeyler isteyip dilenenler, âhirette kendilerini
yakacak kor ateşi toplamakla meşgul olanlardır.
530 numaralı hadîs-i şerîfte göreceğimiz üzere, Peygamber
Efendimiz'in kendilerine "kimseden bir şey istemeyin" diye
tavsiye ettiği öyle sahâbîler vardı ki, bineklerinin üzerinde
giderken kamçıları yere düşerdi de, yaya gidenlerden onu istemezler,
aşağıya atlayıp kamçılarını kendileri alırlardı. Zira insanlardan
bir şey istemek ve hele bunu alışkanlık hâline getirmek kötü bir
şeydir. "Dünyaya gönül bağlama ki, Allah seni sevsin. İnsanların
eline bakma ki, halk seni sevsin" (İbni Mâce, Zühd 1) buyuran
Peygamber Efendimiz, mecbur kalmadan dilenmenin, kısacası
insanlardan bir şey istemenin müslümana yakışmadığını ifade
buyurmaktadır.
537 numaralı hadiste, kimlerin insanlardan maddî yardım
isteyebileceği görülecek, bu hadis de 538 numarayla tekrar
gelecektir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Dilenmeyi alışkanlık hâline getiren kimseleri himâye etmek o kadar
önemli değildir. Çünkü onlar aç kalmazlar.
2.
Kimseden bir şey istemeyen iffetli yoksulları arayıp bulmalı,
dertlerine derman olmalıdır.
3.
Geçim sıkıntısı çeken kimseleri, yüz suyu dökmeye mecbur etmeden
gözetip kollamalıdır.
`
267.
Yine Ebû Hüreyre radıyallahu anh'dan rivayet edildiğine göre
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Kocasız kadınlarla, yoksulların işlerine yardım eden kimse, Allah
yolunda cihâd etmiş gibi sevap kazanır."
Râvi diyor ki, hatta Hz. Peygamber'in:
"O
kimse tıpkı geceleri durmadan namaz kılan, gündüzleri hiç ara
vermeden oruç tutan kimse gibidir"
buyurduğunu da sanıyorum.
Buhârî, Nafakât 1, Edeb 25, 26; Müslim, Zühd 41. Ayrıca bk. Tirmizî,
Birr 44; Nesâî, Zekât, 78; İbni Mâce, Ticârât 1
Açıklamalar
Hayat bir imtihandan ibarettir. Ne gariptir ki, bu imtihanda
soruların en çetini az sevilene değil, çok sevilene sorulmaktadır.
İnsanı yoran, bunaltan, terleten bu ağır imtihanlar kâh bize,
yakınlarımıza, eş ve dostumuza, bazan da tanımadıklarımıza
rastlamaktadır. İşin bize garip gelen bir yanı da şudur: Kulunu
imtihana tâbi tutan Yüce Mevlâ, ona dayanmasını, sabretmesini
tavsiye ederken, seyirci durumundaki kimselere de, onu yalnız
bırakmamalarını, dert ve sıkıntılarına ortak olmalarını tavsiye
etmektedir.
Hadîs-i şerîfimizde imtihan edilen kullardan sadece ikisi, kocasız
kadınlarla yoksullar ele alınmaktadır.
Kocasız kadınlar ifadesinin içine, kocası öldüğü için dul kalan
kadınlarla, evlenmemiş kızlar girer. Bu iki gurubun içinde hiç
problemi olmayanlar bulunduğu gibi, hayatın acı darbesini yiyen,
üstelik bu darbeyi hafifletecek maddî imkâna sahip olmayan kimseler
de vardır. İşte bu savunmasız durumdaki kimseler, diğer insanların
ilgisine ve yardımına muhtaçdır. Bizden bu ilgi ve yardımı isteyen,
yukarıda işaret edildiği gibi, herşeyin idaresi elinde olan Kudretli
Rabbimizdir.
İnsanların derdini, ancak sıkıntı çekenler anlayabilir. Hayatta başı
ağrımayan zavallılar, değil yardıma muhtaçları, kendilerini bile
anlaya-mazlar.
Bir akrabamızın, komşumuzun, tanıdığımız veya tanımadığımız birinin
hayatta yalnız kalan hanımı, hele bir de çocukları varsa, acaba
onlar ne sıkıntılar çekmektedir? Ne gibi zorluklara göğüs
germektedir? Hayatta yalnız kalmış bazı kadınlar için parası olmak
bile yetmez. Hatta onların etrafta "paralı kadın" diye bilinmeleri
problem doğurabilir. İnsanın odun kömür parası olabilir. Ama odunu
kömürü alıp eve getirmek, evin sağını solunu tâmir ettirip boyatmak,
yine insanla ve tanıdıkların yardımıyla yapılabilecek işlerdir.
Bazan değil bir kadının, güçlü kuvvetli erkeklerin bile yapmakta
zorlandığı işler vardır. Etrafımızda, tanıdıklarımızın arasında
bulunan yardıma muhtaç yalnız kadınlara el uzatırsak, toplumun
kanayan bir yarasına merhem oluruz. Onların iffet ve namuslarını
koruruz.
Peygamber Efendimiz dul ve yaşlı kadınlarla fakirlerin ihtiyaçlarını
karşılamak için özel bir gayret gösterirdi. Zaten o, hayatı boyunca
gönlü kırıkların yanında oldu. Onlarla ağladı, onlarla güldü.
Allah'ın rızasının böyle kimselerin yanında olduğunu bildiği için,
onlara yardımcı olanların Allah yolunda cihâd etmiş gibi sevap
kazanacaklarını söyledi. Zira Allah yolunda cihâd edebilmek için
sabırlı ve dayanıklı olmak, nefsin ve şeytanın caydırıcı tavırlarına
karşı koymak nasıl gerekli ise, kocasız kadınlarla yoksullara
devamlı surette yardım edebilmek için de öyle dayanıklı ve kararlı
olmak gerekir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Dul ve evlenmemiş kadınlarla yoksul ve fakirlere yardım eden kimse,
Allah yolunda cihad etmiş gibi sevap kazanır.
2.
Böyle fedakâr bir mü'min geceleri durmadan namaz kılmış, gündüzleri
ara vermeden oruç tutmuş sayılır.
3.
Güçsüz ve korunmaya muhtaç kimselerin yardımına koşmak, Allah'ın
rızasını kazanmayı sağlar.
`
268.
Yine Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre
Peygamber aleyhisselâm şöyle buyurdu:
"Yemeklerin en fenası, davet edildiği zaman gelecek olan kimselerin
çağırılmadığı, gelmeye pek arzulu olmayanların dâvet edildiği düğün
yemekleridir. (Canı istemediği için) dâvete gitmeyen kimse, Allah'a
ve Resûlü'ne karşı gelmiş sayılır."
Müslim, Nikâh 110. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Et`ime 1
Sahîh-i Buhârî
ve Sahîh-i Müslim'de Ebû Hüreyre'nin şöyle dediği rivayet
olunmuştur:
"Zenginlerin dâvet edilip fakirlerin çağırılmadığı düğün yemeği ne
fena bir yemektir."
Buhârî, Nikâh 72; Müslim, Nikâh 107. Ayrıca bk. İbni Mâce, Nikâh 25
Açıklamalar
Peygamber Efendimiz dâvete gitmeye büyük önem verirdi. Muhtelif
hadislerinde "Biriniz dâvete çağırılınca hemen gitsin"
buyurmuştur. Yukarıda zikredilen hadislerin geçtiği yerlere
bakıldığında, bu konuda pek çok hadis görülür.
Düğün yemeğine pek önem veren Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve
sellem, her evlendiğinde mutlaka düğün yemeği vermiş, ashâbını
da "bir koyun kesmek suretiyle de olsa" düğün yemeği vermeye
teşvik etmiştir. Zengin fakir ayırımı yapılmaksızın tanıdıkların bu
yemeğe dâvet edilmesini emretmiştir. Düğün yemeklerine mutlaka
gidilmesini tavsiye etmekle kalmayan Resûl-i Ekrem Efendimiz, hiçbir
özrü bulunmadan, sırf canı istemediği için bu yemeğe katılmayan
kimselerin Allah'a ve Resûlü'ne karşı gelmiş sayılacağını
belirtmiştir. Demekki mü'minlerin düğün yemeği vermelerini ve bu
yemeğe mutlaka katılmalarını arzu eden sadece Peygamber Efendimiz
değildir; bunu Allah Teâlâ da istemektedir. Mesele bu kadar önemli
olduğu için Resûlullah Efendimiz oruçlu olanların bile dâvete
katılmalarını, yemeseler bile dua edip dönmelerini istemiştir
(Müslim, Nikâh 106.)
Dâvete gidilmesi niçin bu kadar önemlidir?
Bunun en kestirme cevabı şudur: Allah Teâlâ kullarının bir araya
gelmesini, birbiriyle kaynaşmasını dilemektedir. Namazların,
bayramların, en büyük beraberlik olan haccın hikmeti budur. İnanan
gönüller bir araya gelince, cemâat rûhu gelişince, mü'minler
birbiriyle kaynaşınca ve böylece birlik ve beraberlik ideali
gerçekleşince, işte o zaman müslümanlar en üstün olacaklardır. Zira
en üstün olmaya lâyık onlardır.
Düğünler, düğün yapan kimselerin en fazla sevindiği günlerdir.
Mü'minler birbirlerinin acılarına ortak oldukları gibi, sevinçlerine
de ortak olmalıdır. Sevinç ve kederlerin birlikte paylaşılması,
sevinci artırır, kederi azaltır. Netice itibariyle mü'minlerin
birbirilerine gösterdikleri bu ilgi, onları daha fazla kaynaştırır.
İnsanların kaynaşmasını sağlayan dâvetler, bu özelliklerini
kaybe-dince güzelliklerini de kaybederler. Düğün yemeklerine hatırlı
insanlar, varlıklı kimseler dâvet edilip fakirler çağırılmayınca,
gönül koymalar, incinip kırılmalar, hatta ikilik ve guruplaşmalar
başlar. Neticede istenen ve özlenen birlik ve beraberlik kaybolur.
Burada hatırlatılması gereken bir husus da şudur:
Günümüzde yapılan bazı düğünler İslâmî örf ve geleneklerimize
uymamaktadır. Haram içkilerin içildiği, insanların gayr-i meşrû
şekilde eğlendiği bir düğüne gitmemek ve gerektiğinde neden
gidilmediğini söylemek gerekir. Bizi dâvet eden kimsenin
geleneklerimize uymayan düğününe katılmadık diye biz ezileceğimize,
yaptığı yanlışı düşünerek o üzülsün...
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Yemek dâvetlerine, özellikle de düğün yemeği dâvetlerine katılmak
gerekir.
2.
Meşrû mâzereti olmadan düğün yemeğine gitmeyen kimse, Allah'ın ve
Resûlü'nün tavsiyesine uymamış olur.
3.
Dâvetlere sadece varlıklı ve hatırlı kimseleri çağırıp fakirleri
çağırmamak dinimizin uygun görmediği bir davranıştır.
4.
Fakir ve yoksullar her zaman korunup gözetilmelidir.
`
269.
Enes İbni Mâlik radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Her kim iki kız çocuğunu yetişkinlik çağına gelinceye kadar büyütüp
terbiye ederse, kıyamet günü o kimseyle ben şöyle yanyana
bulunacağız"
buyurdu ve parmaklarını bitiştirdi.
Müslim, Birr 149. Ayrıca bk. Tirmizî, Birr 13
Açıklamalar
Çocuk, insana Allah'ın bir emanetidir. Onları himâye edip büyütmek
yetişkinlerin vazifesidir. Çocukları hayata hazırlamak, yıllarca
devam eden bir sabrı gerekli kılar. Kızları büyütüp yetiştirmek daha
fazla bir dikkat ve îtina ister.
Çocuğu himâye edip yetiştirmek iki şekilde olur. Biri maddî
ihtiyaçlarını temin etmek, diğeri onu mânevî bakımdan besleyip iyi
bir terbiye almasını sağlamaktır.
Kız çocuklarının himâyesi, onların dürüst ve namuslu bir kişiyle bir
yuva kurmasını sağlayıncaya kadar devam eder. Hatta Resûlullah
Efendimiz'in işaret buyurduğuna göre bu himâye daha sonraları da
devam eder. Merhamet Pınarı Efendimiz şöyle buyuruyor:
"Her kim üç kız çocuğunu himâye edip büyütür, güzelce terbiye eder,
evlendirir ve onlara lutuf ve iyiliklerini devam ettirirse, o kimse
cennetliktir"
(Ebû Dâvûd, Edeb 121; Ahmed İbni Hanbel, Müsned, III, 97).
Yetiştirilmesi tavsiye buyurulan kız çocukları insanın kendi çocuğu
olabileceği gibi, kız kardeşleri, sonradan evlendiği eşinin
çocukları, hatta başkalarının himâyeye muhtaç çocukları olabilir. Bu
konuda yakınlık veya uzaklık önemli değildir. 265 numaralı hadîs-i
şerîfte Resûl-i Ekrem Efendimiz'in "Kendi yetimini veya başkasına
ait bir yetimi himâye eden kimseyle ben, cennette şöyle yanyana
bulunacağız" buyurduğu görülmüştü. Aşağıdaki hadiste de aynı
konu bir başka açıdan ele alınacaktır.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Kız çocuklarını yetiştirip hayata hazırlamak Allah'ı ve Resûlullah'ı
memnun eden bir davranıştır.
2.
Kızlarının İslâm esaslarına göre büyütülmesini ve eğitilmesini
sağlayan anne babalar, âhirette Resûl-i Ekrem Efendimiz'e komşu
olacaklardır. Ne mutlu onlara!..
`
270.
Âişe radıyallahu anhâ şöyle dedi:
Yanında iki kız çocuğu bulunan bir kadın gelerek bir şeyler istedi.
Evde bir hurmadan başka bir şey yoktu. Onu çıkarıp kadına verdim.
Kendisi hiç tatmadan hurmayı ikiye bölerek çocuklarına verdikten
sonra kalkıp gitti. Bu sırada Peygamber aleyhisselâm yanımıza
geldi. Ben bu olup biteni kendisine anlatınca şöyle buyurdu:
"Her kim kız çocukları yüzünden bir sıkıntıya uğrar da onlara iyi
bakarsa, bu çocuklar onu cehennem ateşinden koruyan bir siper
olurlar."
Buhârî, Zekât 10, Edeb 18; Müslim, Birr 147. Ayrıca bk. Tirmizî,
Birr 13
Bir sonraki hadisle beraber açıklanacaktır.
271.
Âişe radıyallahu anhâ şöyle dedi:
Sırtına iki çocuğunu almış yoksul bir kadın çıkageldi. Ona üç hurma
verdim. O da çocuklarına birer hurma verdi; öteki hurmayı yemek için
ağzına götürmüştü ki, çocukları onu da istediler. Kadıncağız yemek
istediği bu hurmayı çocuklarına bölüştürdü. Kadının bu tutumuna
hayran kaldım ve yaptığını Resûlullah'a anlattım. Şöyle buyurdu:
"Bu şefkati sebebiyle Allah Teâlâ o kadına mutlaka cenneti vermiş
(veya) bu sebeple onu cehennemden âzâd etmiştir."
Müslim, Birr 148
Açıklamalar
Günümüzde bile soğukluğunu hissettiğimiz bir Câhiliye devri âdeti
vardır: Kız çocuklarını hor görmek. Bu kaba ve çirkin âdet,
Peygamber Efendimiz'in yaşadığı devirde Arabistan'da pek yaygındı.
Çöl bedevileri, kız çocuklarının doğumunu büyük bir felâket
sayarlardı. Onların ileride kötü yollara düşeceği zannıyla üzülür,
utanırlardı. Kur'ân-ı Kerîm'in pek güzel tasvir ettiği üzere, bir
kızları dünyaya geldiğini öğrenince yüzleri kararır, hiddetlerinden
köpürürler, kendilerine verilen bu felâket haberinden dolayı halktan
gizlenmeye çalışırlardı. Daha sonra da acaba bu kızı, herkesten
utanmayı göze alarak büyütüp beslesem mi, yoksa toprağa gömüp ondan
kurtulsam mı diye ince bir hesaba girerlerdi [bk. Nahl sûresi (16),
58-59]. Kızını diri diri gömmeye karar verince de o mâsum yavruyu
alıp çöle götürürler, elleriyle kazdıkları bir çukura iterek üstüne
yığın yığın kum atarlar, sonra da ellerini kollarını sallayarak
evlerine dö-nerlerdi.
İnsanlıkla hiçbir şekilde bağdaşmayan bu âdet bazı bölgelerde
oldukça tabii karşılanırdı. Evlilikten önce oğlan ve kız tarafı bu
konuyu gündeme getirir, kız çocuğu doğarsa onu anne mi yoksa baba mı
gömecek diye konuşup bir karara bağlarlardı. Şayet çocuğu gömme
işini anne üstlenmişse, olayı seyre gelen bir sürü kadının gözü
önünde cinayetini işlerdi.
Şükürler olsun İslâmiyet geldi de bu çirkin âdeti yerlebir etti.
Bir önceki hadiste Hz. Âişe'nin kadıncağıza bir hurma, bu hadiste
ise üç hurma verdiği görülmektedir. Demekki annemiz, bazan üç ay
boyunca ocağı yanmayan, çoğu zaman yiyecek bir şey bulunmayan
evinde, önce bir hurma bulup vermiş, sonra bir yerlerden iki hurma
daha bulup vermiştir. Yahut bu olay iki defa meydana gelmiştir.
270 numaralı hadîs-i şerîfteki "Her kim kız çocukları yüzünden
bir sıkıntıya uğrar da onlara iyi bakarsa" ifadesinde geçen
sıkıntı sözüyle Peygamber Efendimiz acaba neyi kasdetmiştir?
Bir ailede fazla sayıda kız çocuğunun bulunması, onlar için bir
sıkıntı ve hoşnutsuzluk sebebi olabilir. Kızların himâyesi,
yetiştirilmesi, evlendirilmesi gibi konular bazı ailelerin bütçesini
zorlayabilir. Hele o aile kız çocuğunu istemiyorsa, bu yük daha
ağırlaşabilir. İşte bu sebeple Efendimiz kızları büyütüp beslemenin,
aile yuvası kurana kadar onlara yardımcı olmanın insanı cehennem
azâbından kurtaracağını haber vermiştir.
Kız çocukları yüzünden sıkıntıya uğramanın bir başka şekli de o
yavrulardan birinde veya birkaçında maddî veya rûhî bir
rahatsızlığın bulunmasıdır. O takdirde bu çocukların bakımı,
tedâvisi, korunup gözetilmesi birçok sıkıntı doğurabilir. Bu hâli
Cenâb-ı Hakk'ın bir cilvesi, kulunu denemesi kabul ederek sabreden,
bu ağır imtihana isyan etmeyen insanlar -Efendimiz'in buyurduğuna
göre- cehennem azâbından kurtulmuş olurlar.
269 numaralı hadiste okuduğumuza göre, normal ve sağlıklı iki kız
çocuğunu büyütüp yetiştiren kimse Resûl-i Ekrem Efendimiz'e komşu
olacaktır. Öyleyse yetiştirilmesi problemli olan kız çocuklarını
himâye edenler bu bahtiyarlığı daha öncelikle ve daha fazlasıyla
elde edeceklerdir.
Merhamet ne büyük, ne ulvî bir duygu yâ Rabbî!
Elindeki bir tane hurmayı hiç tatmadan ve kendi açlığına bakmadan
yavrularına veren bu annenin şefkati ne yüce, ne asildir değil mi?
Ya evindeki üç hurmayı hiç düşünmeden fakire veren Âişe annemizin
merhameti!..
Ebedî kurtuluşun merhamet sayesinde mümkün olacağını ifade buyuran
Efendimiz'in şu hadîs-i şerîfi ne kadar düşündürücüdür:
"Merhamet edenlere, Cenâb-ı Hak merhamet eder. Siz yeryüzündekilere
merhamet ediniz ki, göktekiler de size merhamet etsin..."
(Tirmizî, Birr 16; Ebû Dâvûd, Edeb 58).
Rabbim! Bizim gönlümüzü de merhamet duygusuyla yeşert!..
Hadislerden Öğrendiklerimiz
1.
Kız çocuklarını korumak, onlara şefkatli davranmak iyi mü'minin
özelliğidir.
2.
Çocuklara, bilhassa kız çocuklarına beslenen merhamet, insanın
cehennemden kurtulup cennete girmesini temin eder.
3.
Anneler yavrularına pek merhametlidir. Allah Teâlâ'nın rahmet
sıfatı, en güzel şekilde onların yüreğinde tecelli etmiştir.
4.
Yiyecek bir şeyi bulunmayan kimselerin dilenmesinde sakınca yoktur.
5.
Evinde hurmadan başka yiyecek bulunmadığı hâlde, onun tamamını
fakire veren Hz. Âişe'nin cömertliği ve yoksulu kendine tercih
etmesi ne kadar ibret vericidir.
6.
Sadakanın azı çoğu olmaz. Herkes imkânı nisbetinde yardım eder.
`
272.
Ebû Şüreyh Huveylid İbni Amr el-Huzâ`î radıyallahu anh'den
rivayet edildiğine göre Peygamber aleyhisselâm şöyle buyurdu:
"Allahım! İki zayıf kimsenin, yetimle kadının hakkını yemekten
herkesi şiddetle sakındırıyorum."
Nesâî, es-Sünenü'l-kübrâ,
'İşretü'n-nisâ, 64, (V, 363). Ayrıca bk. İbni Mâce, Edeb 6
Ebû Şüreyh el-Huzâ`î
Huzâa kabilesinden olan Ebû Şüreyh Huveylid İbni Amr, Mekke'nin
fethinden önce İslâmiyet'i kabul ederek Medine'ye yerleşti ve Hz.
Peygamber'den yirmi hadis rivayet etti. 68 (687) yılında yine
Medine'de vefat etti. Hakkında fazla bilgi yoktur.
Allah ondan râzı olsun.
Açıklamalar
Hz. Peygamber hayatı boyunca güçsüzün yanında olmuş, himâye edilmesi
gerekenlere kol kanat germiştir. Yetimlerin ve kadınların korunup
gözetilmesine pek önem vermiştir.
Yetimler
henüz erginlik çağına gelmeden babalarını kaybetmiş yavrular
oldukları için, hem kendilerinin hem de mal varlıklarının korunup
gözetilmesi icap etmektedir. Onları himâye etmeyi üstlenen
kimselerin, mallarını titizlikle koruması, haklarını hiçbir şekilde
yememesi, kimseye de yedirmemesi şarttır.
Kadınlara
gelince; Allah Teâlâ onları saygıdeğer birer varlık yapmak istemiş
ve kendilerine analık özelliği vermiştir. Bu sebeple onların
bedenlerini, erkeklere nisbeten daha nârin, ruhlarını daha ince ve
hassas yaratmıştır. Bunun sonucu olarak da maddî bakımdan daha güçlü
olan erkeklerden kadınları koruyup himâye etmelerini istemiştir.
Peygamber Efendimiz hadîs-i şerîfte işte bu gerçeğe dikkatimizi
çekmektedir. Yetim ile kadına karşı son derecede nâzik ve haklarına
saygılı olunması gerektiğini hatırlatmaktadır. Sanki bu ifadesiyle
Peygamber Efendimiz, yetimlerle kadınlara karşı iyi davranılması
gerektiğini insanlara defalarca anlattığını Allah Teâlâ'ya rapor
etmektedir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Yetimleri ve kadınları incitmekten, haklarını çiğnemekten şiddetle
sakınmak gerekir.
2.
Allah Teâlâ güçsüzlere sahip çıktığı için, onlara haksızlık edenler
karşılarında Allah Teâlâ'yı bulurlar.
`
273.
Sa`d İbni Ebû Vakkâs'ın oğlu Mus`ab radıyallahu anhümâ şöyle
dedi:
(Babam) Sa`d, daha aşağı seviyedekilere göre kendisinin üstün
olduğunu düşünürmüş. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem sallallahu
aleyhi ve sellem şöyle buyurmuş:
"Allah size yardım edip rızık veriyorsa, bu, aranızdaki zayıflar
sâyesinde değil midir?"
Buhârî, Cihâd 76
Mus`ab İbni Sa`d İbni Ebû Vakkâs
Mus`ab tâbiîn neslindendir. Babasından, Hz. Ali'den ve Abdullah İbni
Ömer'den hadis öğrenmiş ve pek çok hadis rivayet etmiş güvenilir bir
muhaddistir. 103 (721) tarihinde vefat etmiştir.
Allah ondan da, babasından da razı olsun.
Hadîs-i şerîf bir sonraki hadisle beraber açıklanacaktır.
274.
Ebü'd-Derdâ Uveymir radıyallahu anh şöyle dedi:
Ben Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'i şöyle buyururken
duydum:
"Fakirleri kollayıp gözetiniz. Aranızdaki zayıflar sâyesinde
Allah'dan yardım görüp ve rızıklandığınızdan şüpheniz olmasın."
Ebû Dâvûd, Cihâd 70. Ayrıca bk. Tirmizî, Cihâd 24; Nesâî, Cihâd 43
Ebü'd-Derdâ
Adı Uveymir İbni Zeyd olmakla beraber Ebü'd-Derdâ künyesiyle
tanındı. Bedir Gazvesi esnasında müslüman oldu. İlk zamanlar ticaret
yapardı. Fakat ticaretle ibadeti bir arada yürütemeyeceğini
anlayınca ticareti bıraktı. Kur'ân-ı Kerîm'i ezberleyerek tamamını
Resûl-i Ekrem'in huzurunda okudu. Peygamber Efendimizle birlikte
birçok savaşa katıldı.
Hz. Ebû Bekir devrinde yapılan Yermük harbinde ordu kadısı
(kazasker) olarak bulundu. O tarihten itibaren de ordu kadılığı
müessesesi başlamış oldu. Hz. Ömer devrinde Şamlılara Hz.
Peygamber'in sünnetini ve Kur'ân-ı Kerîm kırâatini öğretmek üzere
oraya gidip yerleşti. Daha sonra da Şam kadısı oldu. 28 (649)
yılında Kıbrıs'ın fethine katıldı.
Ebü'd-Derdâ zâhidâne bir hayat yaşardı. Yaptığı her işte Allah'ın
rızasını arar, âhiret hesabını gözetir, halkı iyilik ve ibadet
etmeye teşvik eder, kendisi de ailesini ihmâl edecek kadar ibadet
ederdi. Hz. Peygamber'in onunla kardeş yaptığı Selman-ı Fârisî
birgün Ebü'd-Derdâ'yı ziyarete gelmişti. Hanımı Ümmü'd-Derdâ'yı
pejmürde bir kılıkta görünce, bunun sebebini sordu. O da:
-
Kardeşinin dünyaya baktığı yok. Geceleri namaz kılar, gündüzleri
oruç tutar, dedi.
Selmân-ı Fârisî Ebü'd-Derdâ'nın yanına vardı. Ebü'd-Derdâ onun
gelişine pek sevindi ve kendisine yemek getirdi.Selmân:
-
Sen de ye, dedi. Ebü'd-Derdâ:
-
Ben oruçluyum, deyince, Selmân:
-
Sen yemezsen ben de yemem, dedi ve ona orucunu bozdurdu. Selman o
geceyi Ebü'd-Derdâ'nın evinde geçirdi. Gece olunca Ebü'd-Derdâ
namaza kalktı. Fakat Selman ona engel oldu ve Resûl-i Ekrem'in
buyurduğu gibi:
-
Vücudunun senin üzerinde hakkı vardır. Rabbinin senin üzerinde
hakkı vardır. Ailenin senin üzerinde hakkı vardır. Bazan oruç tut,
bazan tutma. Namazını kıl, ailenle meşgul ol ve böylece her hak
sahibine hakkını ver, dedi. Sabah vakti yaklaşınca Selmân
kalktı, ona da şimdi kalkıp namaz kılabileceğini söyledi. Bir miktar
nâfile namaz kıldılar. Sonra da sabah namazını kılmak üzere Mescid-i
Nebevî'ye geldiler.
Namazdan sonra Ebü'd-Derdâ Hz. Peygamber'e yaklaşarak Selmân-ı
Fârisî'nin kendisine yaptıklarını anlattı. O zaman Resûl-i Ekrem
Efendimiz:
-
Ebü'd-Derdâ! Selmân'ın da dediği gibi, vücudunun senin üzerinde
hakkı vardır,
buyurdu.
Ebü'd-Derdâ'nın ibadeti, daha çok düşünme ve ibret alma şeklindeydi.
"Bir saat düşünmek, bütün gece namaz kılmaktan hayırlıdır" derdi.
Sabah namazını kıldıktan sonra Kur'ân-ı Kerîm'den bir cüz okur,
sonra talebelerini okutmaya başlardı. Dünyaya, dünyalığa değer
vermezdi. Kızı Derdâ'ya Yezid İbni Muâviye gibi zengin biri tâlip
olduğu hâlde kabul etmemiş, onu fakir bir müslümanla evlendirmişti.
Hz. Peygamber'in kendisi hakkında "ümmetimin hakîmi" dediği
rivayet edilen Ebü'd-Derdâ, insanın bildikleriyle amel etmesine
büyük önem verirdi.
İlim öğrenmeye pek meraklı idi; bu maksatla uzak yerlere gitmekten
çekinmezdi. Hz. Peygamber'den 179 hadis rivayet etti.
Ebü'd-Derdâ 31 (651) veya 32 (652) yılında Şam'da vefat etti.
Allah ondan razı olsun.
Açıklamalar
Bir önceki hadîs-i şerîfte, cennetle müjdelenen on bahtiyardan biri
olan Sa`d İbni Ebû Vakkas'la ilgili bir haber okumuştuk. Oğlu
Mus`ab'ın söylediğine göre, Hz. Sa`d bir defasında, kendisinin bazı
müslümanlara göre daha üstün olduğunu düşünmüştü. Ashâb-ı kirâmın en
cesurlarından ve en cömertlerinden biri olması, herhâlde onda böyle
bir duygu uyandırmıştı. Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem
onun bu düşüncesini öğrenince kendisini derhal uyardı:
-
Eğer savaşta Allah size yardım ediyorsa, düşmanlarınızı yeniyor ve
ganimetler kazanıyorsanız, zenginlerinizin serveti çoğalıyorsa,
bütün bunlar sadece sizin yiğitliğiniz ve gayretiniz sebebiyle
değil, içinizdeki zayıf ve gösterişsiz kimselerin Allah katındaki
değeri sebebiyledir, buyurdu. Böylece ashâb-ı kirâm, birçoklarının
beğenip önem vermediği o gösterişsiz, boynu bükük, gönlü kırık
insanların Allah katında hatırlı, değerli ve duaları makbûl birer
insan olduğunu öğrendi.
Bir defasında Hz. Peygamber bu gerçeği şöyle dile getirdi:
"Allah bu ümmete, aralarındaki zayıfların duası, ibadeti ve ihlâsı
sebebiyle yardım etmektedir"
(Nesâî, Cihâd 43).
Bu
gerçeği şöyle anlamak gerekir: Böylesi insanların gözü ve gönlü
dünyaya tok olduğu için, onların duası daha içten, ibadetleri daha
samimidir. Bir savaşta "Allahım! Müslümanları muzaffer eyle!" diye
dua ettikleri zaman, Allah Teâlâ onların hatırını kırmaz, dua ve
niyazlarını kabul eder.
Onlar yoksulluğu bir fâcia saymaz ve hâllerinden kimseye şikâyet
etmezler. İçinde bulundukları durumu, Allah'ın bir takdiri diye
benimserler. Fakirlere yardım eden zenginlere Allah Teâlâ'nın daha
çok vermesi için dua ederler. Ümmet-i Muhammed sıkıntıya düşmesin
diye Cenâb-ı Hakk'a yalvarıp yakarırlar. İşte onların gönlü
böylesine zengin ve insanlar için böylesine sevgi doludur.
Peygamber Efendimiz çok sevdiği sahâbîsi Sa`d İbni Ebû Vakkâs'ın
şahsında ümmetini uyarmış oluyor. Fakir ve kimsesiz müslümanları hor
görmenin, küçümsemenin, onlara karşı kibirli davranmanın aslâ doğru
olmayacağını hatırlatıyor ve ümmetine sanki şöyle sesleniyor:
-
Fakir, yoksul deyip geçmeyin. Onların arasında Allah'a çok yakın
olanlar vardır. O gönlü kırıkların duası, hiçbir engele çarpmadan
doğrudan Cenâb-ı Hakk'ın yüce katına ulaşır. Onlar "paramız, pulumuz
yok" diye sızlanmazlar. Dünyada sahip olamadıklarının kat kat
fazlasını âhirette elde edeceklerinden şüphe etmezler. Bu sebeple
alın yazılarından dolayı şikâyette bulunmazlar. Herşeyin Allah'dan
geldiğini ve onun öyle münasip gördüğünü bilirler. Onun asla kuluna
zulmetmeyeceğine gönülden inanırlar ve hâllerine hamd ederler.
İşte bu sebeple ey müslümanlar, fakir ve çâresiz mü'minlerin sizin
için bir nimet olduğunu bilin. Onların sevgisini kazanmaya ve
dualarını almaya bakın!..
Kâinâtın Güneşi Efendimiz'in bu konudaki buyruklarından çıkan sonuç
işte budur.
Hadislerden Öğrendiklerimiz
1.
Öyle yoksul ve çâresiz kimseler vardır ki, dünyaya aşırı bağlı
olmadıkları için duaları daha samimi, ibadetleri daha içtendir.
2.
Bu sebeple onların gönlünü kazanmalı ve dualarını almalıdır.
3.
Bütün insanlara, özellikle de güçsüzlere ve gönlü kırıklara karşı
mütevâzi olmalıdır.
|