|
İNSANLARIN ARASINI BULMA
Âyetler
1.
"Onların gizli konuşmalarının birçoğunda hayır yoktur. Ancak bir
sadaka vermeyi veya bir iyilik yapmayı yahut insanların arasını
düzeltmeyi isteyenler böyle değildir."
Nisâ sûresi (4), 114
İnsanların bir araya gelmeleri, kafa kafaya verip gizlice
konuşmaları, onlara geriden bakanlar üzerinde, önemli ve faydalı
işler yaptıkları zannını uyandırabilir. Âyet-i kerîmede haber
verildiğine göre, çoğu zaman durum hiç de böyle değildir.
Dolayısıyla bu nevi dedi kodu meclislerinde hiçbir hayır yoktur.
Allah Teâlâ, gizlice yapılan toplantıların ve fısıldaşmaların
faydalı olabilmesi için şu üç konu etrafında konuşulması gerektiğini
belirtiyor:
*
İnsanları üzmeden, kırmadan, mahcup etmeden onlara nasıl yardım
edeceklerini konuşmak. Zira bu konu herkesin duyacağı bir yerde
konuşulsa, kendilerine yardım edilecek kimselerin izzet-i nefisleri
kırılabilir.
*
Allah Teâlâ'ya itaat etmeye ve O'nun yolunca gitmeye insanları
çağırırken, en geçerli dâvet metodlarının hangileri olduğuna
dair sohbet etmek. Bu nevi toplantıların gizli yapılmasında fayda
vardır. Herkesin göreceği yerde yapılması hâlinde, kendileriyle
ilgilenilmesi düşünülen kimselerin, zamanından önce duyarak karşı
tavır alması söz konusu olabilir.
*
Araları bozulmuş iki müslümanı barıştırmanın çarelerini
aramak veya eskiden olduğu gibi dost kalmaları için kendilerini iknâ
etmeye çalışmak. Bu maksatla yapılacak toplantının duyulması da iyi
sonuç vermeyebilir.
Allah Teâlâ'nın gizli yapılmasına izin verdiği toplantı konuları
işte bunlardır. Böyle yüce hedeflere varmak için yapılan toplantılar
hayırlı ve faydalıdır. Bu maksatların dışında gizli gizli toplanıp
konuşmak makbul sayılmamıştır.
2.
"Sulh dâimâ hayırlıdır."
Nisâ sûresi (4), 128
Âyet-i kerimede sözü edilen sulh, birbiriyle anlaşmazlığa düşen
karı kocanın barışıp anlaşmasıdır. Zira anlaşma yollarını
araştırmadan boşanmak, Peygamber Efendimiz'in buyurduğu gibi, Allah
Teâlâ'nın hiç hoşlanmadığı bir davranıştır (Ebû Dâvûd, Talâk 3; İbni
Mâce, Talâk 1).
Eşlerin birbiriyle iyi geçinmesi ve mutlu bir hayat sürmesi, dargın
durmaktan, huzursuz bir hayat sürmekten çok daha hayırlıdır. Çünkü
yuvadaki huzursuzluk, orada yaşayan herkes üzerinde olumsuz etki
yapar. Aile yuvasındaki huzur ve saâdet, insanların günlük
hayatlarında daha neşeli ve dolayısıyla başarılı olmalarını sağlar.
Âyet-i kerîmedeki sulh tavsiyesini daha geniş mânada ele alarak,
kavgasız ve gürültüsüz bir hayatın herkes için daha iyi ve hayırlı
olduğunu söylemek de mümkündür.
3.
"Allah'tan korkunuz. Aranızı düzeltiniz."
Enfâl sûresi (8), 1
Müslümanların vazifesi, yeryüzünde sulh ve barışı gerçekleştirmek,
en mükemmel toplumun İslâm toplumu olduğunu canlı örneklerle ispat
etmektir. Bu da, din kardeşlerini sevmek ve onlarla birlik ve
beraberlik içinde yaşamakla mümkündür. Âhenkli bir toplum hayatı
kurmadan Allah Teâlâ'ya karşı görevlerin kusursuz bir şekilde
yapılması da mümkün değildir.
Müslümanlar, Cenâb-ı Hakk'ın kendilerine lutfettiği sayısız
nimetleri bir bir hatırlamalıdır. Bu lutufların en başında, müslüman
olmak ve bir İslâm toplumunda yaşamak gelir. Bu nimeti görmezden
gelmek, sulh ve huzur içinde yaşamak yerine, kavga ve anlaşmazlık
yolunu seçmek bir mü'mine yakışmaz. Böyle bir davranış, ancak
nankörlerden ve Allah'tan korkmayanlardan beklenebilir.
Müslümana yakışan davranış, Allah'ın gazabına yol açacak böyle
hâllerden uzak durmak ve din kardeşleriyle huzur içinde yaşamaktır.
Birbirine küsüp darılan kardeşlerinin arasını bulmak da yine onların
va-zifesidir.
4.
"Mü'minler kardeştir. Öyleyse kardeşlerinizin arasını bulun."
Hucurât sûresi (49), 10
Bir önceki âyetin açıklamasında belirtildiği üzere, Allah Teâlâ
mü'minleri, belli bir gâye için yaratmış ve o hedefi birlikte
gerçekleştirsinler diye onları kardeş yapmıştır. Birbirine darılan
fertler veya toplumlar, o ulvî hedefe varamazlar. Bu durum
karşısında diğer mü'minlerin yapacağı tek şey, birbirine darılan
mü'minlere kardeş olduklarını hatırlatmak ve aralarını bulmaya
çalışmaktır.
224 numaralı hadisten itibaren mü'minlerin birbirine olan yakınlığı,
kardeşliği, birbirine sahip çıkma ve birbirini koruma gereği
üzerinde durulmaktadır. Bütün bu hadisler, mü'minlerin birbirine
kenetlenmesi ve sevgiyle bağlanması mecburiyetini ortaya
koymaktadır.
Hadisler
250.
Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"İnsanın her bir eklemi için her Allah'ın günü bir sadaka vermek
gerekir:
İki kişinin arasını bulman, (haklarında adaletle hükmetmen) bir
sadakadır.
Bir kimseye bineğine binerken yardımcı olman veya yükünü hayvanına
yüklemesine yardım etmen bir sadakadır.
Güzel bir söz söylemek sadakadır.
Namaza giderken attığın her adıma bir sadaka sevabı vardır.
Gelip geçenleri rahatsız eden bir şeyi yoldan alıp atman bir
sadakadır."
Buhârî, Sulh 11, Cihâd 72, 128; Müslim, Zekât 56. Ayrıca bk. Müslim,
Müsâfirîn 84, Ebû Dâvûd, Tatavvu 12, Edeb 160
Açıklamalar
Allah Teâlâ insanı mükemmel şekilde yaratmıştır. Bu mükemmelliği,
mafsal da dediğimiz eklemlerde görmek mümkündür. Eklemler sayesinde
insan her türlü hareketi kolayca yapar. Tutar kaldırır; alır
götürür; yatar kalkar; eğilir doğrulur. Yaşlılıkla birlikte
hareketlerin azalması, eklem yerlerinde kireçlenme başlaması sonucu
insanların ne büyük sıkıntılar çektiği bilinmektedir. Eklemlerin iyi
çalışmasının büyük bir nimet olduğu o zaman daha iyi
anlaşılmaktadır.
İnsanoğlunun kendisine verilen her nimet için sayısız şükür borcu
vardır. Şükrün en makbulü, verilen nimetin cinsiyle yapılanıdır.
Peygamber Efendimiz, kemiklerimizi eklem şeklinde yarattığı için her
bir eklemden dolayı Allah'a şükür borçlu olduğumuzu belirtiyor ve bu
şükrün, her eklem için her gün bir sadaka vermekle ödenebileceğini
açıklıyor. Diğer bir söyleyişle eklemlerimizi Cenâb-ı Hakk'ın ve
O'nun kullarının hizmetinde kullanmakla görevli olduğumuzu ifade
buyuruyor.
Hadisimizde beş sadaka şeklinden bahsedilmektedir:
Birinci sadaka,
birbirine küsen iki kişinin arasını bulmak ve bu esnada onlar
hakkında adâletli davranmak.
İnsanlar arasındaki anlaşmazlığın çeşitli sebepleri vardır. Bir
menfaatin zedelenmesi veya bir davranışın yanlış anlaşılması, çoğu
zaman dargınlığa yol açar. Araları bozulan kimselerin yakınlarına,
bu durumlarda önemli bir görev düşer. Derhal onlarla temasa geçerek
anlaşmazlığa yol açan sebepleri bulmak, daha sonra da iki tarafın
düşünce tarzlarını ve kaprislerini dikkate alarak barışmalarını
sağlamaktır. Onları yeniden kaynaştırırken son derece anlayışlı ve
âdil davranmak, küsüp darılma bahânelerini azaltmak gerekir. Bunun
için de herkese hatasını uygun ifadelerle söylemek icap eder.
İkinci sadaka
şekli, rahatsızlığı sebebiyle otomobiline, atına veya eşeğine
binemeyen kimselere yardımcı olmak, eşyasını arabaya yükleyemeyen
veya bir yere taşıyamayan insanlara yardım etmektir.
Üçüncü sadaka
şekli, insanlara güzel söz söylemektir. 694 ve 695.
hadislerde bu konu ayrıca ele alınacaktır.
Dördüncü sadaka, namaza yürüyerek gidip gelmektir.
Bu esnada atılacak her bir adıma Allah Teâlâ sadaka sevabı
verecektir. 11, 123 ve 125. hadîs-i şerîflerde bu konu ele
alınmıştır.
Beşinci sadaka
türü de, gelip geçenleri rahatsız edecek şeyi yoldan
kaldırmaktır. Yolda yürüyen insanlara veya vasıtalara zarar
veren, onları sıkıntıya sokan her şey, meselâ bir taş, bir odun
parçası, trafiğin aksamasına sebep olacak hatalı bir davranış, yaya
kaldırımına parkedilen bir otomobil insanlara sıkıntı veren
şeylerden bir kısmıdır. Yaya kaldırımından başka bir park yeri
bulamadığı hâlde, insanlara sıkıntı vermemek düşüncesiyle
otomobilini daha uzak yere götürüp parkeden kimse, bu iyi niyetinin
karşılığını Cenâb-ı Hak'tan mutlaka alacaktır. Bu davranışı
küçümsememek gerekir. İmânın 60 veya 70 küsur bölümden meydana
geldiğini söyleyen Resûlullah Efendimiz, insanlara sıkıntı veren
şeyleri yoldan kaldırmayı imânın bir bölümü olarak kabul etmiştir.
Demek oluyor ki, insanın iyi niyetle yaptığı her hareket bir sadaka
sayılmakta ve karşılığı ödenmektedir.
124. hadiste de gördüğümüz üzere, Peygamber Efendimiz her insanda
360 eklem bulunduğunu ve bu eklemler sayısınca Allah'a şükretme-miz
gerektiğini belirtmiştir.
Başka bir hadisinde (bk. hadis no 19), her eklem için verilecek
sadakaları sayarken Resûl-i Ekrem Efendimiz şöyle buyurmuştu:
"Sübhânallah demek bir sadakadır. Elhamdülillah demek bir sadakadır.
Lâ ilâhe illallah demek bir sadakadır. Allahü ekber demek bir
sadakadır. İyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak bir sadakadır.
İnsanın kılacağı iki rekât kuşluk namazı ise, bütün bunlara
bedeldir"
(Müslim, Müsâfirîn 84).
Daha başka rivayetlerde namaz kılmak, oruç tutmak, haccetmek,
karşılaştığı kimselere selâm vermek, yol sorana yol göstermek,
tükürük ve balgamı ortadan kaldırmak, hatta eşiyle beraber olmak
bile sadaka sayılmıştır (Meselâ bk. Ebû Dâvûd, Tatavvu 12, Edeb
160). İyilik yapamayanın kötülük yapmamaya çalışması da bir
sadakadır.
Demek oluyor ki, insan, Allah'a olan şükür borcunu başlıca iki yolla
öder:
Biri, O'nun emrettiği görevleri yani farzları yaparak, yasakladığı
şeylerden yani haramlardan kaçarak şükretmektir.
Diğeri de, O'nun beğenip takdir ettiğinden emin olduğumuz nâfile
ibadetleri ve güzel davranışları yaparak kulluğumuzu göstermektir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Allah Teâlâ'nın lutfettiği her ekleme karşılık, insanın O'na her gün
bir şükür (bir sadaka) borcu vardır. Vücutta 360 eklem olduğuna
göre, her gün 360 sadaka verilmesi gerekir.
2.
İnsanların arasını bulmak bir sadakadır.
3.
Bineğine binemeyen veya yükünü yüklemekte ve taşımakta zorlanan
kimselere yardımcı olmak sadakadır.
4.
Söylenen güzel sözler birer sadakadır.
5.
Cemaatla namaz kılmak üzere câmiye giderken atılan her adıma bir
sadaka sevabı verilecektir.
6.
İnsanları rahatsız eden şeyleri yoldan kaldırmak sadakadır.
251.
Ümmü Külsûm Binti Ukbe İbni Ebû Muayt radıyallahu anhâ,
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'i şöyle buyururken
dinledim, dedi:
"İnsanların arasını bulmak için hayırlı haber götüren (veya hayırlı
söz söyleyen) kimse yalancı sayılmaz."
Buhârî, Sulh 2; Müslim, Birr 101. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Edeb 50;
Tirmizî, Birr 26
Müslim'in rivayetinde şöyle bir fazlalık vardır:
Ümmü Külsûm dedi ki, Peygamber aleyhisselâm'ın halkın
söyleyip durduğu yalanlardan sadece üçüne izin verdiğini işittim.
Bunlar da:
Savaşta (düşmanı aldatmak için),
İki kişinin arasını bulmak maksadıyla,
Kocanın karısına, karının da kocasına (aile düzenini korumak
düşüncesiyle) söylediği yalandır.
Ümmü Külsûm Binti Ukbe İbni Ebû Muayt
Ümmü Külsûm'un babası Ukbe, Peygamber Efendimiz'in can
düşmanlarından biriydi. Annesi Ervâ Binti Küreyz ise Resûlullah
Efendimiz'in halasının kızı, Hz. Osman'ın da annesiydi.
Ümmü Külsûm Mekke'de müslüman oldu ve Resûlullah Efendimiz'e bîat
etti. Hicretin yedinci yılında, sekiz günlük maceralı bir
yolculuktan sonra, Huzâa kabilesinden bir adamın yardımıyla tek
başına Medine'ye hicret etti. Kureyşliler içinde yurdunu yuvasını
bırakıp Medine'ye hicret eden bir başka hanım daha yoktu.
O
sıralarda, Hudeybiye antlaşması gereğince, Mekke'den kaçıp Medine'ye
gelenler Mekkelilere geri veriliyordu. Ümmü Külsûm bir hanım olduğu
için, hanımların müşriklere geri verilemeyeceğini belirten âyet-i
kerîme nâzil oldu
[Mümtehine sûresi (60), 10].
Ümmü Külsûm gibi imânlı ve yiğit bir hanımla evlenmek için Zübeyr
İbni Avvâm, Abdurrahman İbni Avf ve Zeyd İbni Hârise gibi büyük
sahâbîler âdetâ sıraya girdiler. Fakat o Resûl-i Ekrem sallallahu
aleyhi ve sellem'in tavsiyesi üzerine Zeyd ile evlendi. Zeyd Mûte'de
şehit düşünce Zübeyr İbni Avvâm ile evlendi. Fakat bir müddet sonra
boşandılar. Bu defa Abdurrahman İbni Avf ile, onun ölümünden sonra
da Amr İbni Âs ile evlendi.
Ümmü Külsûm'un Hz. Peygamber'den on hadis rivayet ettiği
söylenmektedir.
Allah ondan razı olsun.
Açıklamalar
Yalan söylemek büyük günahlardan biridir. Yalan söylemenin ve yalan
yere şâhitlik yapmanın ne korkunç bir davranış olduğunu Peygamber
Efendimiz pek heyecanlı ifadelerle ortaya koymuştur. Bir kimse yalan
söylemekle kendi nâmına bazı menfaatlar sağlasa bile, diğer
insanların hakkını çiğneyerek onları birçok zarara sokmuş olur.
Yalan, insanlara zarar verdiği için çirkindir. Fakat onlara faydalı
olmak, uğradıkları zararı ortadan kaldırmak, onları birbirine
kaynaştırmak için yalan söylemenin kimseye zararı yoktur. Hatta ara
bulmak maksadıyla yalan söylemenin faydaları vardır.
Dinimiz bu iznin kötüye kullanılmaması için sadece üç yerde yalan
söylemeye izin vermiştir. Bunlardan birincisi, savaşta düşmanı
aldatmak için söylenen yalandır. Düşmanın savaşı kazanması,
İslâmiyet'in, İslâmî değerlerin ve müslümanların aleyhine olacağına
göre, buna meydan vermemek için elden gelen yapılmalıdır. Düşman
kuvvetleri tarafından yakalanan bir kimsenin, müslümanların sayıca
çok olduğunu, modern silahları bulunduğunu, yakında orduya taze
güçler katılacağını söyleyerek düşmanın moralini bozması İslâm
ordusunun lehinedir. Zaten savaş hileden ibaret olduğuna göre
düşmana yalan söylemenin sakıncası yoktur.
Yalan söylemeye izin verilen ikinci konu, araları bozulan iki
kim-senin dargınlığını gidermektir. Müslümanların birbirine dargın
olmasının zararını İslâm toplumu çeker. İşte bu düşünceyle,
dargınları barıştırmanın yollarını aramak gerekir. Dargın olduğu
müslüman hakkında iyi şeyler düşünmeyen birine bu konuda yanıldığını
ileri sürmek, küstüğü adamın kendisi hakkında kötü bir kanaati
olmadığını iddia etmek ve böylece onun gönlündeki katılığın
yumuşamasına, kırgınlığın azalmasına çalışmak kimseye zarar vermez.
Yalan söylemenin zararsız sayıldığı üçüncü konu, karı
kocanın, daha mutlu olmaları için, aslı bulunmasa da birbirine güzel
şeyler söylemesidir. Eşlerin birbirine, gerçekten öyle olmadığı
hâlde, "seni çok seviyorum", "şu dünyada en çok sevdiğim sensin" gibi iltifatlarda bulunmasından kimse zarar görmez. Çoğu insanın
söylemekte cimrilik ettiği bu nevi sözler, eşlerin birbirine daha
fazla ısınmasını, o yuvada sevginin yeniden çiçeklenip boy atmasını,
dolayısıyla o ailede yaşayan herkesin daha huzurlu olmasını
sağlayacaktır.
Bir zâlimin elinden canını kurtararak kaçan ve gelip kendisine
sığınan kimsenin hayatını kurtarmak maksadıyla, onu görmediğini,
nerede saklandığından haberi olmadığını söylemenin bütün âlimlere
göre hiçbir günahı yoktur. Ayrıca gerektiğinde böyle davranmak
kaçınılmaz bir görevdir.
Yalanın her türlüsüne karşı olan âlimler de vardır. Onlara göre
yukarıda sayılan üç konuda bile açıkca yalan söylemek doğru
değildir. Ama bu üç konuda, kelimenin en uzak anlamını kastederek
(tevriyeli bir şekilde) konuşmanın sakıncası yoktur.
Burada şunu hatırlatmakta fayda var: Sözü edilen üç konuda yalan
söylenebilir demek, bu konularda yalan söyleyen günah kazanmaz
demektir. Yoksa yalanın mâhiyeti değişmez. Haram helâl olmaz. Yalan
aslında ne ise yine odur.
Yalan konusu 1545-1550. hadislerde ayrıca ele alınacaktır.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Yalan söylemek büyük günahlardan biridir.
2.
İnsanların iyiliği için bazı konularda yalan söylenebilir.
3.
Harpte düşmanı aldatmak için gerçek dışı sözler söylenebilir.
4.
Araları bozulmuş iki kimseyi barıştırmak için, onların birbirleri
hakkında iyi düşündüklerine dair yalan söylenebilir.
5.
Karı koca, sevgilerini pekiştirmek için, düşündüklerinin aksini
birbirine söyleyebilirler.
`
252.
Âişe radıyallahu anhâ şöyle dedi:
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem birbiriyle kavgalı iki
kişinin kapıda bağırıp çağırdıklarını duydu.
Borçlu adam, alacaklı olandan, alacağının bir kısmını bağışlamasını
ve kendisine anlayışlı davranmasını istiyordu. Alacaklı olan ise:
-
Vallahi yapmayacağım, diyordu.
Onların yanına çıkan Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:
-
"Nerede o iyilik yapmayacağım diye yemin eden adam?"
diye sordu.
Alacaklı olan:
-
Buradayım ey Allah'ın Resûlü! Nasıl istiyorsa öyle olsun, dedi.
Buhârî, Sulh 10; Müslim, Müsâkât 19
Açıklamalar
Zenginlik Allah Teâlâ'nın bir lutfudur. Lutfunu dilediğine verir. Bu
gerçeği bilen varlıklı kişiler, "Mal Allah'ın, mülk Allah'ın; biz
sadece bir emanetçiyiz" diye düşünürler. Varlığın asıl sahibi
malının nasıl ve nereye harcanmasını istiyorsa öyle davranmaya
çalışırlar. Yûnus'un şu kıt'ası onların dilinden düşmez:
Mal sahibi mülk sahibi
Hani bunun ilk sahibi
Mal da yalan mülk de yalan
Var biraz da sen oyalan
Mala mülke bu açıdan bakabilen bir mü'min, müslüman kardeşlerine
hizmet etmeyi, elindeki nimetten onları da faydalandırmayı arzu
eder. Geçim sıkıntısı çekenlere, borçlu olanlara, içinde bulunduğu
çıkmazı para ile aşabilecek kimselere yardım etmekten haz duyar.
Hadisimizin diğer rivayetlerinden öğrendiğimize göre, borçlu olan
sahâbî alacaklıya ricada bulunarak, ya borcunun bir kısmından
vazgeçmesini veya ödemede kolaylık göstermesini istemişti. Alacaklı
sahâbî, her nedense, borçluya kızmış ve kendisinden istenen
kolaylığı göstermeyeceğine dair yemin etmişti.
Borçluya kolaylık göstermek Allah katında makbul bir davranış olduğu
halde, sahâbîsinin bir de yemin ederek hayır yapmayacağını söylemesi
Peygamber Efendimiz'i üzdü. Hemen evinden dışarı çıktı ve o zâta
hatasını göstermek için:
-
"Nerede o iyilik yapmayacağım diye yemin eden adam?"
buyurdu.
Hatasını hemen kavrayan sahâbî ikinci bir soruya ihtiyaç bırakmadan:
-
Yâ Resûlallah! Nasıl istiyorsa öyle olsun, diyerek kusurunu telâfi
etti.
Ashâb-ı kirâmın çoğu fakirdi. Peygamber aleyhisselâm, bu
olayda gördüğümüz gibi, borçlular adına birçok defa şefaatçılık
etti. Onlara kolaylık gösterilmesi için alacaklılara ricada bulundu.
Yine bir gün Resûlullah Efendimiz evindeyken Mescid-i Nebevî'den bir
gürültü geldiğini duydu. Kâ'b İbni Mâlik, İbni Ebû Hadred adlı
zâttan alacağını istemiş, bunun üzerine bir gürültü kopmuştu.
Ümmetinin sıkıntıda olmasına pek üzülen Efendimiz, odasının kapı
perdesini aralayarak:
-
"Kâ'b!"
diye seslendi.
Kâ'b İbni Mâlik:
-
Emret, yâ Resûlallah! diye ona doğru yöneldi.
Nebiyy-i Muhterem Efendimiz, ona eliyle, alacağının yarısını bırak
diye işaret etti.
Bunun üzerine Kâ'b:
-
Bıraktım, yâ Resûlallah! dedi.
Buna memnun olan Efendimiz, İbni Ebû Hadred'e dönerek:
-
"Kalk, borcunu öde!",
buyurdu (Buhârî, Salât 71, 83; Müslim, Müsâkât 20).
Ashâbı arasında bir anlaşmazlık çıkınca, Resûl-i Ekrem Efendimiz
buna pek üzülür, aralarını bularak onları barıştırmak için elinden
geleni yapardı.
Alım satımda kolaylık gösterilmesine dair Peygamber buyruklarını
1370-1378. hadîs-i şerîflerde göreceğiz.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Borçluya ödeme kolaylığı göstermeli, gerekirse borcunun bir kısmını
bağışlamalıdır.
2.
Hayırlı bir işi yapmamaya yemin etmemelidir. Şayet yemin edilmişse,
keffâretini vererek o hayrı yapmalıdır.
3.
Borçlu ile alacaklı arasındaki anlaşmazlığı gidermek ve borçlunun
sıkıntısını azaltmak için, Peygamber Efendimiz gibi, aracılık yapmak
Allah Teâlâ'yı memnun eder.
253.
Ebü'l-Abbas Sehl İbni Sa`d es-Sâidî radıyallahu anh şöyle
dedi:
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Amr İbni Avf oğulları
arasında bir kavga çıktığını duydu. Aralarını bulmak için bir grup
sahâbî ile birlikte oraya gitti. Onları barıştırmak için bir müddet
orada kaldı.
Bu
arada namaz vakti gelmişti. Bilâl, Ebû Bekir radıyallahu anh'â
-
Ebû Bekir! Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem gelemedi.
Namaz vakti de girdi. İmam olup namaz kıldırır mısın? diye sordu.
Hz. Ebû Bekir de:
-
Peki, istersen kılalım, dedi.
Bilâl ezan okudu. Ebû Bekir de öne geçip tekbir aldı. Müslümanlar da
ona uydular.
Derken Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem geldi; safların
arasından öne geçti.
Bunun üzerine cemaat (Hz. Peygamber'in geldiğini imama haber vermek
için) el çırpmaya başladı.
Ebû Bekir namaz kılarken başını çevirip hiçbir yana bakmazdı. Cemaat
durmadan el çırpınca dönüp bakmak zorunda kaldı. Yanında
Resûlullah'ı görüverdi.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, ona yerinde kalması
için işaret etti. Fakat Ebû Bekir ellerini kaldırarak Allah'a hamd
etti ve arkadaki safa girinceye kadar geri gitti. O zaman Resûlullah
sallallahu aleyhi ve sellem öne geçerek namazı kıldırdı.
Namaz bitince, halka dönerek şunları söyledi:
-
"İnsanlar! Namazda bir durum meydana gelince niçin el çırpmaya
başladınız? El çırpmak kadınlara mahsustur. Namazda bir durumla
karşılaşan kimse sübhânallah desin. Onun sübhânallah dediğini duyan
kimse, kendisine dönüp bakar."
Sonra Ebû Bekir'e dönerek:
-
"Ebû Bekir! Yerinde kal diye işaret ettiğim halde niçin namazı
kıldırmadın?"
diye sordu.
Hz. Ebû Bekir:
-
Ebû Kuhâfe'nin oğluna Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in
önüne geçip namaz kıldırmak yakışmazdı, diye cevap verdi.
Buhârî, Ezân 48, Amel fi's-salât 3, 16, Sehv 9, Sulh 1, Ahkâm 36;
Müslim, Salât 102. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Salât 169; Nesâî, İmâmet 7
Açıklamalar
Amr İbni Avf oğulları, ensarın iki büyük kabilesinden biri olan
Evs'e mensuptu. Bugün Medine'ye üç km. uzaklıkta bulunan Kubâ'da
otururlardı. Bunlardan bazı müslümanların birbirini taşlayarak kavga
ettiklerini duyunca Resûl-i Ekrem Efendimiz çok üzüldü.
Müslümanların biribiriyle bozuşmaları, işi kavgaya kadar götürmeleri
onu tedirgin ederdi. Duruma hemen el koymak, kavga edenlerin
dargınlığı büyümeden onları barıştırmak istedi. Yanında bulunan
sahâbîlere: "Haydi gidelim, şunların arasını bulalım" diyerek
onlarla birlikte doğruca Amr İbni Avf oğullarının yurduna gitti.
Bazı rivayetlerden öğrendiğimize göre, kavga haberi geldiğinde öğle
namazı henüz kılınmıştı. Nebiyy-i Muhterem sallallahu aleyhi ve
sellem, gittikleri yerden geç dönebileceklerini dikkate alarak
Bilâl'e:
-
İkindiye kadar dönemezsem, Ebû Bekir'e söyle, namazı kıldırsın,
buyurmuştu.
Bilâl'in Hz. Ebû Bekir'e gelerek:
-
Namaz vakti de geldi. İmam olup halka namaz kıldırır mısın? diye
sormasının sebebi, namazı ilk vaktinde kılmanın sevabını mı tercih
edersin, yoksa Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in
dönüşünü bekleme faziletini mi? diye onun görüşünü almaktı.
Hz. Ebû Bekir de, hem namazı ilk vaktinde kılma sevabını elde etmek
hem de yaşlıları ve iş güç sahiplerini bekletmemek düşüncesiyle:
-
Peki, istersen kılalım, dedi.
Onlar namaza durduktan sonra Hz. Peygamber çıkageldi. İmâm olması
sebebiyle safların arasından geçerek en ön safa vardı. Onun
geldiğini Hz. Ebû Bekir'e haber vermek üzere cemaat el çırpmaya
başladı. Bir elin arkasını öteki elin avucuna vurarak (tasfîh) veya
avuçları birbirine vurarak (tasfîk), maksatlarını konuşmadan
anlatmış oluyorlardı.
Fakat Hz. Ebû Bekir, Peygamber Efendimiz'in bir tenbihini hiç
unutmamıştı. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:
"Namazda sağa sola bakmak, namazın bir kısım sevabını şeytanın kapıp
kaçmasıdır"
buyurmuştu. Bu sebeple Hz. Ebû Bekir namaz kılarken sağa sola
bakmazdı. El çırpmalar çoğalınca, bakmak zorunda kaldı. İşte o zaman
Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem'in teşrif ettiğini
gördü ve geri safa geçmek istedi.
Peygamber Efendimiz ona yerinde kalması için işaret edince Hz. Ebû
Bekir çok duygulandı. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem
kendisine, önünde namaz kıldırma şerefini veriyordu. Bu Allah'ın bir
lutfuydu. Ellerini kaldırarak Allah'a hamd etti ve o makamı ehline
teslim etmek üzere birinci safa girinceye kadar geri çekildi. O
zaman Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ileri geçip
namazı kıldırdı.
Bu
tatbikattan, namaz esnasında imamın, arkasındaki saftan birini
yerine geçirerek namazı tamamlatabileceği öğrenilmiş oldu.
Namazı kıldırdıktan sonra Nebiyy-i Muhterem Efendimiz halka dönerek
şöyle buyurdu:
"İnsanlar! Namazda bir durum meydana gelince niçin el çırpmaya
başladınız? El çırpmak kadınlara mahsustur. Namazda bir durumla
karşılaşan kimse sübhânallah desin. Onun sübhânallah dediğini duyan
kimse kendisine dönüp bakar."
Böylece imam, namaz kıldırırken veya sesli okurken yanıldığı
takdirde, yanıldığını bildirmek üzere onu erkeklerin sübhânallah
diyerek, kadınların ise el çırparak uyaracakları öğrenildi. Uyarıyı
alan imam, hata ettiği için ikaz edildiğini düşünecek ve nerede
yanıldığını bularak gereğini yapacaktır.
Sübhânallah diyene dönüp bakma
meselesi, bir başka konuya açıklık getirmek için söylenmiştir. Namaz
kılan kimse, yanında bulunanların farkedemediği bir durumu, bir
tehlikeyi görebilir ve "sübhânallah" diyerek oradakileri ikaz
edebilir.
Resûlullah Efendimiz ashâbına bilmedikleri bir konuyu öğrettikten
sonra Hz. Ebû Bekir'e döndü. Bazı rivayetlere göre önce onunla
konuştu ve kendisine:
-
"Ebû Bekir! Yerinde kal diye işaret ettiğim hâlde niçin namazı
kıldırmadın?"diye sordu.
Hz. Ebû Bekir, kendisine yakışan şekilde konuştu. Peygamber
aleyhisselâm'ın kayın pederi, hicret arkadaşı ve ashâbı içinde
en çok sevdiği kimse olduğu halde, Resûlullah'ın önüne hiç kimsenin
geçemeyeceğini, böyle bir saygısızlığı hiçbir beşerin
gösteremeyeceğini belirtmek üzere dedi ki:
-
Ebû Kuhâfe'nin oğluna, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in
önüne geçip namaz kıldırmak yakışmazdı...
Hz. Ebû Bekir'i ve onun üstün edebini daha iyi anlayabilmek için bir
hususa işaret etmekte fayda var:
Araplarda bir âdet vardı. Övünmek istedikleri zaman, adlarıyla,
künye veya lakaplarıyla kendilerinden söz ederlerdi. Övünmeyi
düşünmedikleri, tevâzu gösterdikleri zaman da, baba veya dedelerinin
adıyla kendilerinden bahsederlerdi. Hz. Ebû Bekir'in, kendisinden
söz ederken, Ebû Kuhâfe'nin oğlu diye babasının künyesini
kullanması, herkesçe bilinen tevâzuunu bir kere daha
ispatlamaktadır.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Birbiriyle anlaşmazlığa düşen kimselerin arasını bulmak ve böylece
müslümanların birbirine olan bağlılığının zedelenmesine meydan
vermemek faziletli bir davranış, ayrıca idareci ve yönetici
durumundaki kimseler için bir görevdir.
2.
Hz. Ebû Bekir, Peygamber aleyhisselâm'a karşı saygının
zirvesinde olan büyük bir insandır.
3.
Namazda sübhânallah demek, namazı bozmaz. Zira namaz gibi bu söz de
bir zikirdir.
4.
Erkekler sübhânallah diyerek, kadınlar da el çırparak imâmı ikaz
ederler.
5.
Mecbur kalınınca, vücudu kıbleden çevirmemek şartıyla sağa sola
bakmak namazı bozmaz.
6.
Safları yararak öne geçmek sadece imamın hakkıdır.
7.
Kendisinden üstün bir kimseye imam olmak câizdir.
|