
|
|
MÜSLÜMANLARIN İHTİYAÇLARINI KARŞILAMAK
Âyet
1.
"Hayır işleyiniz ki kurtuluşa eresiniz."
Hac sûresi (22), 77
Hayır, her türlü iyiliğin genel adıdır. Müslümanlar, bir hayır ve
iyilik yaparken, onu sadece Allah rızası için yaparlar. Yapılan her
iyiliği ve kötülüğü Allah'ın bildiğini, iyiliklere ecir, kötülüklere
ceza vereceğini düşünürler. Kur'ân-ı Kerîm, pek çok âyetinde
müslümanları iyiliğe ve hayır işlemeye teşvik eder. Yapılacak
iyiliklere önce ana-babadan, yakın akrabadan başlamayı, yetimlere,
yoksullara ve yolda kalmışlara yardımcı olmayı öğütler. İslâm
toplumlarında tarihleri boyunca teşekkül etmiş olan vakıflar ve
diğer hayır müesseleri, müslümanların insanlığın hayrına ne kadar
büyük fedakârlıklar yaptığının delilidir. Çünkü bu müesseseler,
bütün insanlara, hatta canlılara ve tabiata hizmet için kurulmuştur.
Hadisler
246.
Abdullah İbni Ömer radıyallahu anhümâ'dan rivayet edildiğine
göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu düşmana teslim
etmez. Din kardeşinin ihtiyacını karşılayanın, Allah da ihtiyacını
karşılar. Müslümandan bir sıkıntıyı giderenin Allah da kıyamet
günündeki sıkıntılarından birini giderir. Bir müslümanın ayıbını
örtenin, Allah da kıyamet gününde ayıplarını örter."
Buhârî, Mezâlim 3; Müslim, Birr 58. Ayırca bk. Ebû Dâvûd, Edeb 38;
Tirmizî, Hudûd 3, Birr 19; İbn Mâce, Mukaddime 17
Açıklamalar
İslâm kardeşliğinin gerektirdiği bir takım haklar ve vazifeler
vardır. Din kardeşliği, kan kardeşliğinden daha kıymetlidir. Kan
kardeşi olan insanlar, birbirlerine ne kadar düşkün ve birbirlerinin
ihtiyaçlarını karşılamada ne kadar sorumlu iseler, din kardeşliği de
müslümanlara en az kan kardeşliğinde olduğu kadar, belki daha da çok
sorumluluk yükler. Bu sorumluluk, Kur'an ve Sünnet'in açık nasları
ile belirlenmiştir. Bu sebeple, dini, İslâm'ı Allah'la kul
arasındaki ilişkilerden ibaret görmek, Allah'ı ve Resûlünü
yalanlamak ve İslâm'ı da inkâr etmek anlamına gelir. Çünkü İslâm,
hayatımızın her alanını tanzim edici hükümler getirmiştir.
Müslümanların, güçleri yettiği nisbette, birbirlerinin ihtiyaçlarını
karşılamaları, İslâm kardeşliğinin gereğidir. İhtiyaçlar, maddî ve
manevî nitelikli olabilir. İhtiyacı karşılama bizzat ve fiilen
olabileceği gibi, sebep ve vesile olmak şeklinde de
gerçekleştirilir. Çünkü bir insan, çoğu kere her türlü ihtiyacını
karşılamaya kendisi güç yetiremez.
Peygamber Efendimiz, mü'minlerin her türlü ihtiyacı ile ilgilenir ve
onların sıkıntılarını giderirdi. Sahâbe paylaşmayı bilen bir
topluluktu. Bu sayede, İslâm kardeşliğinin en mükemmel örneklerini
sergilediler. Günümüzde müslümanların en büyük noksanı ve kusuru,
din kardeşliğinin icabı olan hak ve vecibeleri gerektiği şekilde
yerine getirmemeleri ve ferdî bir hayat sürmeyi yeğlemiş
olmalarıdır. Bu sebeple aralarındaki mesafe açılmakta,
sorumluluk hissi kaybolmakta, kin, buğz ve nefret gibi, İslâm'ın
kesinlikle yasakladığı kötü hasletler toplumu kasıp kavurmaktadır.
İslâm'ın emirlerine sırt çeviren toplumlar, müslüman olduklarını
iddia etseler de, bu davalarında haklı sayılmazlar. Çünkü sözleriyle
davranışları birbirini yalanlamakta ve çelişkili bir hayat
sürmektedirler.
Bu
hadis 235 numara ile de geçmişti.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Din kardeşliğinin gerektirdiği bir takım haklar ve vecibeler vardır.
Her müslümanın görevi, bunları yerine getirmek olmalıdır.
2.
Müslümanın müslümana zulmetmemesi, onu düşmana terketmemesi,
ihtiyacını karşılaması, sıkıntısını gidermesi, ayıbını örtmesi
kardeşlik görevidir. Bu görevleri yerine getirenler, Allah katında
ecrini ve mükafatını görürler.
247.
Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre, Nebî
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Bir kimse, bir mü'minden dünya sıkıntılarından birini giderirse,
Allah da kıyamet gününde o mü'minin sıkıntılarından birini giderir.
Bir kimse darda kalana kolaylık gösterirse, Allah da ona dünya ve
âhirette kolaylık gösterir. Bir kimse, bir müslümanın ayıbını
örterse, Allah da onun dünya ve âhiretteki ayıplarını örter. Mü'min
kul, din kardeşinin yardımında olduğu sürece, Allah da o kulun
yardımındadır. Bir kimse ilim elde etmek için bir yola girerse,
Allah da ona cennetin yolunu kolaylaştırır. Bir cemaat, Allah
Teâlâ'nın evlerinden bir evde toplanıp Allah'ın kitabını okur ve onu
aralarında müzakere eder, anlayıp kavramaya çalışırlarsa, üzerlerine
sekinet iner ve kendilerini rahmet kaplar. Melekler onları
kuşatırlar, Allah Teâlâ da onları kendi nezdinde bulunanların
arasında anar. Amelinin kendisini geride bıraktığı kişiyi, nesebi
öne geçirmez."
Müslim, Zikr 38. Ayrıca bk. İbni Mâce, Mukaddime 17
Açıklamalar
Bu
hadis, mü'minler için büyük önem ifade eden kâideleri ve edepleri
bir arada toplamış bulunmaktadır. Bunların bir kısmı, daha önce
açıkladığımız hadislerde geçmişti. Mü'minlerin birbirlerine karşı
görevlerinin neler olduğunu öğrendiğimiz hadislerdeki engin hoşgörü,
insan saygısı ve sevgisi, öncelikle dikkat etmemiz gereken
özelliklerdir.
Bir mü'mine yardımcı olmak için, onun mü'min olma niteliği
yeterlidir. Daha önce geçtiği gibi zâlim bile olsa, "mü'min kardeşimiz" olma özelliği devam eder. Günahkâr ve fâsık da olsa,
mü'mine yardımdan geri durulmaması gerekir. Çünkü bu alâka ve
yardımlaşma, onun imanını korumasına vesile olabilir. Her şeye
rağmen, mü'minler birbirini terketmemeli, aralarındaki ilişkiyi
kesmemelidir.
Küçük bile olsa bir üzüntü, keder, güçlük, sıkıntı bazı insanlar
için önemli ve büyük görünür. Böyle bir durumda onlara yardımcı
olmak da aynı şekilde önem ifade eder. Bunun neticesinde büyük bir
hayra vesile olunabilir. Bizim hiç önemsemediğimiz bazı şeyler,
başkaları için öncelikli ve çok önemli bir konu olabilir. Bazı
sahâbîlerin nasıl müslüman olduğuna baktığımızda, karşımıza bunun
çok çarpıcı örnekleri çıkar. Daha sonraki asırlarda, hatta günümüzde
bile bunun misâllerini sıkça görmekteyiz. İnsanın bu özelliğini çok
iyi bilen Peygamber Efendimiz, hayatı boyunca yaptıklarıyla bize
örnek olduğu gibi bu yönde öğretici ve eğitici emir ve tavsiyelerde
de bulunmuşlardır. İnananlara düşen görev, her konuda olduğu gibi bu
yönde de Resûlullah Efendimiz'i kendilerine yegane rehber
edinmektir.
Küçük ve önemsiz sayılan herhangi bir sıkıntıyı bile mü'min
kardeşinden gideren kimseden, Allah kıyamet gününde daha büyük
sıkıntıları giderir. Çünkü bir insana hangi şekilde olursa olsun
yardımcı olmak bir iyiliktir. Allah Teâlâ: "Kim iyilik getirirse,
ona getirdiğinin on katı vardır" [En'âm sûresi (6), 160]
buyurur. İyiliğin karşılığının, yalnız iyilik olacağı da Allah'ın
va'didir [Rahmân sûresi (55), 60].
Darda kalana yardım, dinimizin önemli insânî prensiplerinden bir
diğeridir. Darda kalan, borcunu ödeyemeyen fakirdir. Bu durumda
olanın, mü'min veya kâfir olması arasında fark gözetilmemiştir.
Zaruri ihtiyaçlarını karşılayamadığı için borçlu duruma düşen her
insana yardım etmek, İslâm'ın bağlılarına emrettiği âlemşümul
prensiplerindendir. Bu yardım, alacaklının borçluya mühlet vermesi,
borcunun bir kısmını veya tamamını bağışlaması şeklinde olabilir.
Allah Teâlâ'nın buna karşılık mü'mine dünya ve âhirette kolaylık
ihsân etmesi, hemcinslerine karşı yaptığı iyiliğin mükâfatıdır.
Mü'minlerin görevleri sadece din kardeşlerine yardımcı olmak, iyilik
yapmakla sınırlı olmayıp, inancı ve milliyeti ne olursa olsun, bütün
insanları kapsayıcı niteliktedir. Nitekim, Kur'an ve Sünnet'in bu
konudaki naslarından istinbât olunan hükümler, fıkıh ki-taplarımızın
ilgili bahislerinde etraflıca ele alınır. Komşuluk hukuku ve
insanlığa karşı görevlerimiz, Allah ve Resûlü'nün emirleri
çerçevesinde âdeta kanunlaştırılır. İslâm devletine, yöneticilere ve
müslüman fertlere ait görevler ayrı ayrı ele alınıp sayılır. Bütün
bunlar, İslâm'ın tüm zamanları ve mekânları kapsayıcı özelliğinin
sonucudur. Müslümanların, İslâm'ın bu yönlerini çok iyi anlayıp
uygulaması ve insanlık alemine anlatması, özellikle günümüzde
mutlaka yerine getirilmesi gereken bir vecibedir.
Mü'minlerin din kardeşlerine yardımları süreklilik arzetmelidir.
Yardım ve iyilik, sürekli oldukça, Allah'ın yardımı da ardı arkası
kesilmeksizin devam eder. Çok kere ifade edildiği gibi, bu yardımlar
maddî ve manevî olabilir. İslâm, kişinin fiillerini nasıl kalp, dil
ve el ile yapılanlar olarak ayırıyorsa, yardım da kalple, dil ve el
ile olabilir. Mü'minin, kardeşinden bir zararı gidermesi veya ona
bir fayda sağlaması da yardımdır. Zararı giderme ve fayda sağlama
kalbî bir amel olabileceği gibi, bedenî bir fiil de olabilir. Burada
aslolan, yapılan iyiliklerin devamlı olması ve bir fiille
yetinilmemesidir. Çünkü iyiliğin daha fazlası daha çok iyiliktir.
İlim öğrenmek, İslâm'ın çok önem verdiği konulardan biridir. Dünya
ve âhiret mutluluğu, ilim ve bilgi sahibi olmakla elde edilir.
Kur'an'ın ilk nâzil olan âyetlerinin "oku" emriyle
başladığını hepimiz biliriz. Allah Teâlâ: "Hiç bilenlerle
bilmeyenler bir olur mu?" [Zümer sûresi (39), 9] buyurarak, bizi
ilme ve öğrenmeye teşvik eder. İnsanlık için lüzumlu olan bütün ilim
dalları ve bilgi alanları bu genel hükmün içindedir. Fakat insana
hakkı ve bâtılı, doğruyu ve yanlışı, faydalıyı ve zararlıyı, hayrı
ve şerri öğreten din ilimlerinin önceliği ve herkes için belli bir
seviyede zarureti vardır. Çünkü İslâm'ın zorunlu bilgileri,
müslüman olan her ferde farzdır. Fakat herkes Kur'an'ın ve Sünnet'in
ilimlerinin her birini öğrenmeye güç yetiremez. Bunun gibi, din
alanı dışında kalan ilim ve bilgi dallarını da herkesin keyfiyetiyle
değil, ismen bile bilmesi mümkün değildir; buna ihtiyaç da yoktur.
Ancak, toplumun ve insanlığın ihtiyaç duyduğu her alanda, ilim ehli
kişiler yetiştirmek İslâm toplumu için bir vecîbedir. Bunu
yapmazsak, hiçbir fert sorumluluktan kurtulamaz. Öte yandan,
müslüman toplumlar dünyaya ayak uyduramaz ve ha-yatiyetlerini devam
ettirmede güçlük çeker. Peygamber Efendimiz bizi bu yarışta geri
kalmamaya, bilâkis önde olmaya teşvik eder. Allah'ın hoşnutluğunu
kazanmak bu sayede mümkün olur. Bu faziletli gayretin içinde olan
mü'minlere Allah cennetin yollarını açar. Çünkü ilim ehli, İslâm'ın
üstünlüğünü anlayan, anlatan ve başkalarına gösterip isbat eden
kimselerdir.
İlim öğrenmenin arkasından, Kur'an okuyan ve onu anlayıp kavramaya
çalışan, aralarında müzakere eden bir topluluktan bahsedilmesi
dikkat çekicidir. Şu halde, mü'min için ilmin temeli Kur'an'la
başlar. Kur'an, sürekli okunması, müzakere edilmesi, anlaşılması,
mânalarının kavranılması ve hayata uygulanması gereken bir kitaptır.
Sadece lafzının okunması ve bununla yetinilmesi, böylece iyi
mü'min olunabileceği yönündeki anlayış doğru olmadığı gibi,
Kur'an'ın bizzat kendi lafzına ve muhtevasına da aykırıdır.
Kur'an okumak, şüphesiz ki faydalı ve sevabı çok olan bir iş, bir
ibadettir. Ancak, her ibadetin kendine has bir takım şartları ve
riâyet edilecek edepleri olduğu da bilinmektedir. Mü'min kişi,
Kur'an okurken, kendisini Allah'ın huzurunda duruyormuş ve Allah da
kendisine bakıyormuş gibi hissetmelidir. Kalben sanki Allah'ı
müşahede ediyor ve Rabbi kendisine hitap ediyormuşcasına bir terbiye
üzere bulunmalıdır. Kur'an'ın anlamını bilenler, okudukları
âyetlerde geçen Allah'ın zâtını, sıfatlarını, fiilerini, yüceliğini
düşünmeli; affını, rahmetini, mağfiretini dilemeli; Allah
düşmanlarının helak oluşlarını, yok oluşlarını, onların ibret verici
âkıbetlerini gözlerinin önüne getirmeli; peygamberleri ve Allah
dostlarını hatırlamalıdırlar. Kısacası, Kur'an'ı farkına vararak
okumalıdırlar. Mânaya vâkıf olmayanlar ise, yukarıda da ifade
edildiği gibi bir ibadet vakar ve saygısı içinde bulunmalıdır.
Mümkünse, Kur'an'ın tefsirini okumalı, anlamaya çalışmalı, güç
yetiremiyorsa, âlim ve fâzıl kişilerin va'z, nasihat ve sohbetlerine
katılmaya gayret etmelidir.
Her müslüman, öncelikle Kur'an'ı doğru bir şekilde okumayı
öğrenmelidir. Hadisimizde geçen ve "müzakere etmek, anlayıp
kavramaya çalışmak" diye terceme ettiğimiz "tedârüs"
kelimesi, hem bir kimsenin lafızları okuyuşunun en doğru şekilde
olması için iyi bilen bir başkasına okumasını hem de mânaların
anlaşılması ve hakikatların kavranılması için ilminin yapılmasını
ihtiva eder. Yani hem öğretimi hem eğitimi kapsar. Bunun
neticesinde, böyle yapanların üzerine sekînet iner.
Sekinet tabiri, vakar, tatmin olma, Allah korkusu, Allah'a karşı
saygı, kalbin kendisiyle sükûn ve huzura kavuştuğu davranış ve bunun
neticesinde hasıl olan duygu anlamlarına gelir. Kur'an'ın
nuruyla kalbin aydınlanması, nefsânîlikten kaynaklanan zulmetin,
karanlık ve sıkıntı verici duygu ve düşüncelerin gidip, yerine
aydınlık, insana manevi haz veren his ve düşüncelerin gelmesidir.
İşte bütün bunlar, sekînet kelimesiyle ifade edilmiştir.
Kur'an'ı okuyup onunla meşgul olan ve ilmini tahsil edenlere Allah
Teâlâ'nın bir başka ihsanı da, onları Allah'ın rahmetinin dört bir
yandan kuşatması, rahmet ve bereket meleklerinin çepeçevre sarıp
koruma altına almalarıdır. Bu eşsiz mükâfat, onların dünya hayatında
başlayan ecir ve karşılıklarının bir bölümüdür. Öte yandan, bu
melekler, Kur'an'la bu kadar iç içe olan kimselerin haberini
Allah'ın katına ulaştırdıklarında, Cenab-ı Hak kendilerini nezdinde
bulunan meleklerin yanında anar. Böylece en yüce makamda isimleri
anılır ve duaya nâil olurlar. Âhirette karşılaşacakları mükâfatlar
ise, pek çok sahih hadiste zikredilmiştir. Bu kitabın ilgili
bölümlerinde bunlar hakkında yeterli bilgi verilmiştir.
Bir kimse, hasebi, nesebi, soyu, sopu sebebiyle cennete giremez.
İnsanın yaptığı iyi işler, ibadet ve taati cennete girmesine
vesiledir. Fakat hasebi ve nesebi, kavmi ve ırkı asla hesaba
katılmaz.
Bunlar cennete girmeye sebep olmadığı gibi, dünyada üstün ve
imtiyazlı sayılmaya da sebep teşkil etmez.
Çünkü bir insanın ırkı, kavmi, hasebi ve nesebi sebebiyle üstün
sayılmasının mantıkî bir izahı yoktur. Zira, herhangi bir ırktan,
milletten, soy ve nesepten olmak, hiç kimsenin kendi elinde
değildir. Bu sebeple dinimiz, üstünlüğün ölçüsünü kişilerin
elinde olmayan özelliklere bağlamamış, bunun aksine herkesin
yarışabileceği, kişinin iradesi ve davranışı ile alâkalı vasıflara
tahsis etmiştir. İslâm'da üstünlüğün ve önde olmanın ölçüsü
takvâ, yani Allah korkusu ve saygısı olup, bu kişinin ulaşabildiği
en üstün kulluk mertebesidir. Allah Teâlâ: "Şüphesiz ki sizin
Allah yanında en üstün olanınız, takvâca en önde bulunanınızdır"
[Hucurât sûresi (49), 13] buyurur.
Hadis 1025 numara ile de gelecektir. Bir bölümü de 1384 numara ile
geçmektedir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Mü'minler, iyilik ve hayır olan her konuda birbirlerine yardımcı
olmalıdır.
2.
Dünyada bir mü'minin sıkıntısını giderene, Allah kıyamet günü
sıkıntısını gidererek mükâfat verir.
3.
Darda kalana, borçlu olana yardım, dinimizin emridir. Yardım
edilecek kişi mü'min veya gayr-ı müslim olabilir.
4.
Müslümanların cezayı gerektirmeyen ve kul hakkı olmayan kusurlarını
örtmek bir fazilettir. Allah da böyle davrananların kusur ve aybını
örter.
5.
Müslümanların birbirine yardımı sürekli olmalıdır. Başkasına yardım
edene Allah da yardım eder.
6.
İlim öğrenmek, sahibine cennetin yollarını kolaylaştırır.
7.
Kur'an'ı okumak, müzakere etmek, anlayıp kavramaya çalışmak
ibadettir. Bunun karşılığında Allah, böyle olanların kalbine sekînet
indirir, rahmet onları kaplar ve melekler kendilerini kuşatır.
8.
İyi işler, cennete girmenin vesilesidir.
9.
Kişinin nesebi, soyu, sopu onu cennete katmaz.
|
|