|
MÜSLÜMANLARIN DOKUNULMAZ HAKLARI
MÜSLÜMANLARIN DOKUNULMAZ HAKLARINA SAYGI
GÖSTERMEK, HAKLARININ AÇIKLANMASI VE ONLARA KARŞI
ŞEFKAT VE MERHAMETLİ OLMA GEREĞİ
Âyetler
1.
"Kim Allah'ın hürmet edilmesini emrettiği şeylere saygıda bulunursa
bu, kendisi için Rabbi nezdinde mutlaka hayırlıdır."
Hac sûresi (22), 30
Allah'ın hürmet edilmesini emrettiği şeyler, O'nun Kur'an'da
bildirdiği ahkâmı, emirleri ve yasaklarıdır. Özellikle bu âyetle
kastedilen ise, hac esnasında riâyet edilmesi gereken esaslardır.
Bunların her biri farz, vâcip ve sünnet cinsinden olabilir. Bu
esasları bilip öğrenerek gereğini yerine getirenler ve bu
davranışlarını Allah'a saygı olarak yapanlar, âhiret hayatında bunun
karşılığını görürler. Bu karşılık ise hayırdan ibarettir.
2.
"Kim Allah'ın işaretlerine saygı gösterirse, şüphesiz bu kalblerin
takvâsındandır."
Hac sûresi (22), 32
Allah'ın işaretlerinden maksat, dininin alâmetleri, özellikle bu
âyette haccın farzları, hacda kesilen kurbanlar, hac farizasında
hürmet göste-rilmesi gereken mekânlardır. Bunlar Allah'ın işaretleri
ve saygı göste-rilmesini istediği esaslardır. Bu saygı ise,
kalblerin takvâsı sebebiyledir. Çünkü takvâ, Allah'a karşı saygı ve
hürmet, öncelikle kalble ilgili bir iş olup, tezâhürleri
yaşayışımıza akseden uygulamalardır. Her türlü iyiliğin ve kötülüğün
kaynağı öncelikle kalbdir.
3.
"Mü'minlere şefkat ve tevazu kanadını indir."
Hicr sûresi (15), 88
Âyet-i kerîmenin baş tarafının anlamı şöyledir: "Sakın onlardan
bazı şahıslara verdiğimiz dünya malına göz dikme, onlardan dolayı
üzülme." Dünya malı, bazı insanlar için bir övünme ve gurur
vesilesidir. Oysa bu son derece yanlış bir yöneliştir. Çünkü dünya
malı geçici olup, insana bir şeref ve üstünlük kazandırmaz.
Mü'minlere karşı şefkatli ve merhametli olmak, mütevazi davranmak,
Allah'ın Peygamber Efendimiz'e talimatıdır. Mü'minlerin de kendi
aralarında birbirlerine karşı aynı şekilde şefkatli, merhametli ve
tevazu sahibi olmaları istenilmiştir. Kur'an ve Sünnet inananları
sürekli olarak buna teşvik eder.
4.
"Kim bir cana kıymamış, ya da yeryüzünde bozgunculuk yapmamış olan
bir canı öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibidir. Kim de
onu yaşatırsa, bütün insanları yaşatmış gibi olur."
Mâide sûresi (5), 32
Haksız yere bir insanı öldüren kimse, bir insanın en kutsal hakkı
olan hayat hakkını tanımamış, kan dökmenin haramlığını, kişilerin
can dokunulmazlığını gözetmemiş olur. Böylece haksız yere kan
dökülmesine yol açmış, kötü bir çığır açmış ve yeni kanlar
dökülmesine zemin hazırlamış, başkalarına bu yönde cesaret vermiş
sayılır. Bundan dolayı, bir kimseyi haksız yere öldüren Allah'ın
gazabına ve en büyük cezaya hak kazanır; kendisine hayat hakkı
tanınmaz ve öldürülmesi vâcip olur. Böyle hareket edilmediği
takdirde, toplumda kan davaları yaygınlaşır, herkes ihkâk-ı hak,
yani kendi hakkını alma peşinde koşar. Bunun neticesinde cemiyetler
büyük bir fitneye sürüklenir, öldürmeler ve intikam alma yolları
yaygınlaşmış olur. Böyle bir yolun açılması, toplumları ardı arkası
kesilmeyen karışıklıklara, anarşiye sürükler.
Kim bir insanı yaşatır, affetmek veya öldürülmesine mani olmak, ya
da onu ölümden kurtarmak suretiyle hayatını devam ettirmesine sebeb
olursa, sanki bütün insanları yaşatmış gibi olur. Bunun içindir ki,
İslâm dini insan hayatına çok büyük bir değer verir ve bu yönde
bütün çarelere başvurur.
Hadisler
224.
Ebû Mûsâ el-Eş'arî radıyallahu anh'den rivayet edildiğine
göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Mü'minin mü'mine karşı durumu, bir parçası diğer parçasını sımsıkı
kenetleyip tutan binalar gibidir."
Hz. Peygamber bunu açıklamak için, iki elinin parmaklarını birbiri
arasına geçirerek kenetledi.
Buhârî, Salât 88, Mezâlim 5; Müslim, Birr 65. Ayrıca bk. Tirmizî,
Birr 18; Nesâî, Zekât 67
Açıklamalar
Pek çok hadiste şahit olduğumuz gibi, Hz. Peygamber, bazı konuları
anlatırken teşbihler, benzetmeler yapardı. Bu hadiste de,
mü'minlerin birbirlerine yardımcı olmalarını, aralarında
yardımlaşmalarını, bir binanın unsurlarının birbirini sımsıkı
tutması, kenetlenmesi haline benzetmiştir. Böyle bir bina sağlam ve
dayanıklı olur. Aksi takdirde ayakta duramaz, yıkılır. Şayet
müslümanlar birbirlerine yardımcı olmaz, birlik ve beraberlik içinde
bulunmaz, birbirlerine sımsıkı kenetlenmezlerse, güçlerini ve
kuvvetlerini kaybeder, ayakta duramaz, yıkılırlar. Nitekim, İslâm
tarihi, bunun hem müsbet hem de menfi tecrübeleriyle doludur.
Mü'minler arasındaki yardımlaşma kavramını, sadece maddî cihetiyle
ele almak doğru olmaz. Maddî cihet, yardımlaşmanın unsurlarından
sadece biridir. Manevî yöndeki kardeşlik, dostluk ve samimiyet,
birbirini sevmek, saymak, hak ve hukuka saygı, neticede maddî
yardımlaşmayı da doğuran temel unsurlardır. İslâm dini'nin emir ve
yasakları, ibâdetler, farzlar, birtakım yasaklar ve haramlar bu
kardeşliği ve yardımlaşmayı sağlayan esaslardır.
Müslümanlar, niteliklerinden bahsettiğimiz yapıyı gerçekleştirmek
için, gerekli olan her çareye baş vurmalı, yaşadıkları zamanın ve
mekânın gerektirdiği teşkilâtları kurmalı, sağlam bir bina gibi
olmalıdırlar. Aksi takdirde tek başına İslâm'ı yaşayamaz ve ayakta
kalamazlar.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Mü'minler, maddî ve manevî yönden birbirlerine yardımcı olmalı, bir
binânın birbirine sımsıkı kenetlenmiş taşları ve tuğlaları gibi bir
berâberlik oluşturmalıdırlar.
2.
Fert olarak, tek başına İslâm'ı yaşamak ve yaşatmak mümkün olmaz.
Fertler, dıştan gelen baskılara mukavemet edemezler. Baskı ve
şiddete mukâvemetin şartı birlik ve beraberliktir.
3.
Birlikteliğini kaybeden toplumlar ayakta duramaz, yıkılırlar.
`
225.
Ebû Mûsâ radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre,
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Yanında ok varken mescidlerimize veya çarşı-pazarımıza uğrayan
kimse, müslümanlardan herhangi birine onlardan bir zarar gelmemesi
için, okunun ucunun demirlerini eliyle tutsun."
Buhârî, Salât 66, Fiten 7; Müslim, Birr 120-124. Ayrıca bk. Ebû
Dâvûd, Cihâd 65; Nesâî, Mesâcid 26; İbn Mâce, Edeb 51
Açıklamalar
Gösterilen kaynaklarda, çeşitli ifadelerle aynı mahiyette zikredilen
hadisimiz, insanların toplu olarak bulunduğu mescid, çarşı-pazar ve
yol-sokak gibi yerlerde riâyet edilmesi gereken ahlâk ve edep
kâidelerinden birini öğretmektedir. Buna göre, müslüman, kimseye
zarar vermemenin, başkalarından da zarar görmemenin tedbirini almalı
ve toplumun huzurunu bozucu davranışlardan sakınmalıdır. Bu
şekildeki bir davranış, müslümanların haklarına saygı göstermenin,
fitne ve fesada vesile olmamanın gereğidir.
Ok, o günün önemli silahlarından biri idi. Bugünkü tabancanın veya
av tüfeklerinin yerini tutuyordu. Günümüzde bu silahları bazı özel
mahallerde taşımanın, üzerinde bulundurmanın yasaklığının sebebi de
belirtilen veya benzeri olan mahzurlarından dolayıdır.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Müslümanların toplu olduğu mahallere silah ve benzeri öldürücü,
yaralayıcı aletlerle gelinilmemesi, gelinilmişse emniyet tedbirini
bunları taşıyan kimselerin alması gerekir.
2.
Peygamber Efendimiz, müslümanların selâmetini sağlayıcı tavsiyelerde
bulunmuş, onlara olan rahmet ve şefkatini ortaya koymuştur.
3.
Müslümanları fitneye düşürecek davranışlardan sakınmak gerekir.
`
226.
Numân İbni Beşir radıyallahu anhümâ' dan rivayet edildiğine
göre, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Mü'minler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve
birbirlerini korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta
olduğu zaman, diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli
hastalığa tutulurlar."
Buhârî, Edeb 27; Müslim, Birr 66
Açıklamalar
Bu
hadîs-i şeriften, mü'minlerin, sevgi, merhamet ve yekdiğerini
esirgeyip koruma gibi son derece üstün nitelikli işlerde
birbirlerine yâr ve yardımcı olmaları gerektiğini öğreniyoruz. Buna
göre, mü'minler birbirlerini sevmeli, birbirlerine merhamet etmeli,
acımalı ve birbirlerine şefkat edip yardımcı olmalıdırlar. Çünkü hem
müslümanların salâhı hem ümmetin felâhı, gönüllerini ve kafalarını
bu engin fazilet hisleriyle doldurmuş ve hayatlarına bu duygular yön
veren kadrolarla sağlanabilir. Bu güzel duyguların karşıtı olan
sevgisizlik, merhametsizlik, şefkatsizlik ve ilgisizlik
hastalıklarından kurtulmak gerekir. Mü'minler, sadece kendi iç
bünyelerinde değil, başka din mensupları veya herhangi bir dine
mensup olmayanlara karşı da tam bir insânî yaklaşım sergilemekle
emrolunmuş-lardır.
Efendimiz'in üstün nitelikli teşbihleriyle belirttikleri gibi,
uykusuzluğun sebebi, vücudun bir uzvunda hissedilen acılardır. Hummâ
yani ateşli hastalıklar ise uykusuzluk sebebiyle daha da artar.
Sevgisizlik, merhamet yoksulluğu ve şefkatsizlik, acı veren ve
insanı ateşler içinde yakıp kavuran bir hastalık gibidir. Hummâ
tabiri dilimizde, sıtma kelimesiyle ifade edilir; aynı zamanda bütün
ateşli hastalıkların da genel adıdır. Sıtma, diğer ateşli
hastalıklar arasında en ağır olanı ve bütün vücudu sarsan bir
hastalıktır. Bu sebeple Peygamberimiz'in teşbihi çok dikkat
çekicidir. Birimizin parmak ucundaki küçücük bir sivilce nasıl bütün
vücudumuzun ıstırap içinde kalmasına ve acı duymasına sebep
oluyorsa, yeryüzünün herhangi bir yerindeki mü'minin acı ve ıstırabı
bizi ilgilendirir ve rahatsız eder.
Mü'minler fert ve cemiyet olarak acılardan, ıstıraplardan ve
hastalıklardan kurtulmak için, İslâm'ın sunduğu reçetelere bağlı
kalmalıdırlar.
Sevgi, merhamet, şefkat ve yardımlaşma iyi mü'min olmanın ve
Allah'ın kul olarak yarattığı insana saygının birer simgesi ve
önemli göstergeleridir. Bütün insanlara karşı anlayışlı ve tüm
yaratılmışlara karşı merhametli olmak, İslâm'ın insanı ulaştırmak
istediği kemâlin esasıdır. Bu ise, önce mü'minlerin kendi aralarında
başlar, sonra insanlığı ve bütün yaratılmışları içine alır.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Mü'minler sevgi, merhamet, şefkat ve yardımlaşmada bir vücut gibi
olmalıdırlar.
2.
İnananlar, birbirlerinin sevinç ve kederine ortak olmak
zorundadırlar.
3.
İslâm toplumu bir vücut gibidir; bir uzvun hastalığının bütün vücudu
rahatsız etmesi gibi, bir müslümanın başına gelen belâ ve
musibetleri, bütün müslümanlar kendilerine dert edinmelidir.
`
227.
Ebû Hüreyre radıyallahu anh şöyle dedi:
Nebî sallallahu aleyhi ve sellem, Ali radıyallahu anh'in
oğlu Hasan'ı öpmüştü. O sırada Akra İbni Hâbis de Peygamberimiz'in
yanında bulunuyordu. Akra:
Benim on tane çocuğum var, onlardan hiç birini öpmedim, dedi.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ona hayretle bakıp:
"Merhamet etmeyen kimseye merhamet olunmaz"
buyurdular.
Buhârî, Edeb
18; Müslim, Fezâil
65. Ayrıca
bk. Ebû Dâvûd, Edeb 145;Tirmizî, Birr 12
Açıklamalar
Hz. Ali'nin oğlu Hasan, Peygamberimiz'in sevgili kızı Fâtımâ'nın
çocuğu, yani Efendimiz'in torunu idi. Peygamberimiz, kendi
torunlarına ve genelde bütün çocuklara karşı sevgi, şefkat ve
merhamet hisleriyle doluydu. Onları çok sever, öper, okşar ve bütün
ashâbına, ümmetine de çocukları sevmeyi, onlara şefkat ve marhametle
muamele etmeyi tavsiye ederdi. Çocukları öpmek ve okşamak, sevginin,
şefkatin ve merhametin en belirgin alâmetlerinden sayılır.
Efendimiz, bu davranışı hiç ihmal etmez, ashabına da göstererek, en
güzel örneği sergilerdi. O sıralarda, Arap toplumu bu üstün insânî
vasıflardan çoğunlukla mahrum bulunmaktaydı. Peygamberimiz, onları
bu yönde eğitmeyi ve kendilerine bu seçkin insânî değerleri
kazandırmayı hedeflemişti. Nitekim, onlardan bazıları, Rasûl-i Ekrem
sallallahu aleyhi ve sellem'in bu davranışlarını
hazmedemeyerek, duygu ve düşüncelerini açığa vurmaktaydı. Akra İbni
Hâbis'in buradaki tepkisi, örneklerinden sadece biridir. Onun bu
davranışı, katı kalpli oluşun, şefkat ve merhametten yoksun
bulunuşun bir göstergesi kabul edilir. Çünkü bir insanın, sevgi,
şefkat ve merhametli oluşunun en belirgin şekilde görülebileceği
alan, yakın aile çevresidir. On çocuğa sahip olduğu halde, onlardan
hiçbirini bir kere bile öpmediğini söyleyen kimsenin durumu apaçık
ortadadır. Bu tavra karşı, Peygamber Efendimiz, merhamet etmeyene
merhamet edilmeyeceğini söyleyerek, dünyada başkalarına karşı sevgi,
şefkat ve acıma hissi taşımayanlara, âhirette de Allah'ın
acımayacağını bildirmişler ve üstün insânî değerlere sahip olunması
gereğini bu sözleriyle sistemleştirmişlerdir. Bu gerçek Kur'ân-ı
Kerîm'de de şöyle ifade edilir:
"İyiliğin karşılığı, yalnız iyilik değil midir?"
[Rahmân sûresi (55), 60].
İmam Nevevî, kişinin küçük çocuğunun yanağını ve öpülmesi meşru olan
yerlerini öpmesinin vâcip olduğunu söyler. Erkek olsun kız olsun,
şefkat, merhamet, sevgi ve lütufla çocuğu öpmenin sünnete uygun bir
davranış olduğunu, şehvetle öpmenin ise kesinlikle haram sayıldığını
belirtir. Dost ve arkadaşların çocuklarıyla, diğer küçükleri öpmek
de aynı hükme tabidir.
Hadis 895 numara ile de gelecektir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Küçük çocukları öpmek, sevgi, şefkat ve merhametin gereğidir.
2.
Şefkat ve merhametten mahrum olanlar, bunlardan hasıl olan sevaptan
da mahrum kalırlar.
3.
Dünyada insanlara merhamet etmeyenlere, Allah da kıyamet gününde
merhamet etmez.
228.
Âişe radıyallahu anhâ şöyle dedi:
Çölde yaşayan bedevîlerden bir grup Resûlullah sallallahu aleyhi
ve sellem' in huzuruna geldiler ve:
-
Siz çocuklarınızı öpüyor musunuz? diye sordular. Peygamberimiz:
--
"Evet" buyurdu. Onlar:
-
Fakat biz, Allah'a yemin ederiz ki, onları öpmüyoruz, dediler.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:
--
"Allah sizin kalblerinizden merhamet duygusunu çıkarıp almışsa,
ben ne yapabilirim ki!" buyurdu.
Buhârî, Edeb 18; Müslim, Fezâil 164. Ayrıca bk. İbni Mâce, Edeb 3
Açıklamalar
Çölde yaşayan ve medenî davranışlardan uzak olan, katı kalpli, kaba
tavırlı kimselere a'râbî veya çöle mensup kişi anlamında
bedevî denilir. Bunlar zamanla Resûl-i Ekrem sallallahu
aleyhi ve sellem' in huzuruna gelerek müslüman olmuşlar ve
İslâm'ın getirdiği üstün değerleri benimseyerek medenî bir hayata
kavuşmuşlardır. Ancak bu değişim ve gelişimin herkeste bir anda
olduğu düşünülemez. Çünkü insanın alışık olduğu âdetlerden, edindiği
huylardan ve ahlâk haline getirdiği davranışlardan bir anda
vazgeçmesi mümkün olmayabilir.
Peygamber Efendimiz'in yanına gelen bir grup bedevî, müslümanların
küçük çocuklarını öptüklerini ve sevip okşadıklarını görünce, buna
şaşarak:
Yoksa siz çocuklarınızı öpüyor musunuz? diye sormaktan kendilerini
alamamışlardır. Bu soruyu soranın Uyeyne İbni Hısn veya Akra İbni
Hâbis olduğuna işaret eden rivayetler vardır. Onlar, kendilerinin
bunu hiçbir şekilde yapmadıklarını, yemin ederek belirtmişlerdir.
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ise, bu davranışın,
Allah'ın insanın kalbine, gönlüne koyduğu merhamet hissinin bir
tezâhürü, belirtisi olduğunu onlara hatırlatmış, bunun aksini
düşünüp yapanların kalbinden Allah'ın bu duyguyu çıkarıp almış
olduğunu söylemiştir. Allah'ın aldığını kulların verme yetkisi ve
gücünün olmadığını, peygamber de olsa bir beşerin buna muktedir
olamayacağı gerçeğini kendilerine bildirmiştir. Bunun gerçekleşmesi
için, insanın Allah'a yönelmesi, rahmet ve şefkat duygusuna sahip
olmaya niyetlenmesi, buna uygun davranışlar sergilemesi gerekir.
Peygamberimiz onlara bu hususları hatırlatmış olmaktadır.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Küçük çocukları öpmek, şefkat ve merhametin alâmetidir.
2.
Bedevîler, katı kalpli, kaba saba kimseler olup bu nitelikleri
sebebiyle hoş karşılanmazlar.
3.
Merhamet duygusu, Allah Teâlâ'nın seçkin kullarına nasip ettiği bir
fazilettir.
4.
Allah'ın vermediği bir şeyi, kulların vermesi söz konusu olmaz.
`
229.
Cerîr İbni Abdullah radıyallahu anh'den rivâyet edildiğine
göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"İnsanlara merhamet göstermeyen kimseye Allah da merhamet etmez."
Buhârî, Edeb 18, Tevhîd 2; Müslim, Fezâil 66. Ayrıca bk. Tirmizî,
Birr 16, Zühd 48
Açıklamalar
Bu
hadis, öncekilerden daha şümullü olup, bütün insan cinsini içine
alır. Yani, mü'min olsun, kâfir olsun bütün insanlara karşı adil
olmak ve merhamet hissi içinde davranmak, dinimizin temel
prensipleri arasında yer alır. Çünkü insan, Allah Teâlâ'nın en
mükemmel ve en üstün yarattığı varlıktır. Allah'a iman etmekle
yücelir, küfürde kalmakla kıymetini kaybeder. Ama yine de
insanca muamele görmesi gerekir. İşte bu insanca muamele, müslümanda
var olan merhamet ve şefkat duygusuyla sağlanır. Müslüman, hiç
kimseye karşı kin, nefret ve düşmanlık duygularıyla dolu olmaz.
Herkese karşı adâletle muamele eder ve haksızlıktan uzak durur.
Onu bu davranışa sevkeden imanı ve bu imanın kendisine kazandırdığı
değerlerdir. İslâm'ın evrensel mesajını, insanlığa ulaştırırken en
başta gelen vasfımız bu üstün değerlerlere sahip oluşumuzdur. Rahmet
veya merhamet kelimesinin ifade ettiği mâna, bütün canlıları
kapsayıcı bir niteliğe sahiptir. Bunun gereğini yerine getirmeyerek,
insanlara merhametli davranmayanlara, Allah da kıyamet gününde,
merhamete en çok ihtiyaç duyulan günde merhamet etmeyecektir. O
halde, bu hadis bizi âlemşümul bir merhamete teşvik etmektedir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
İnsanlara merhametli davranmak, müslümanlığın temel
prensiplerindendir.
2.
Allah, müslümanları merhametli olmaya teşvik eder.
3.
Dünyada, insanlara merhametli davranmayanlara, Allah da kıyamet
gününde merhamet etmeyecektir.
`
230.
Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre,
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Sizden biriniz, insanlara namaz kıldırdığı zaman, hafif tutsun.
Çünkü onların arasında zayıf, hasta ve yaşlılar vardır. Herhangi
biriniz kendi başına namaz kıldığında ise dilediği kadar uzatsın."
Buhârî, İlim 28, Ezân 62; Müslim, Salât 183-186. Ayrıca bk. Tirmizî,
Salât 61; Nesâî, İmâmet 35; İbni Mâce, İkâme 48, 49
Açıklamalar
Dinimiz, cemaate büyük bir önem verir. Allah'ın yardımı
cemaatedir ve cemaat rahmettir. Müslümanlar cemaat hazzını,
günde beş vakit namazda tadarlar. Cuma ve bayram namazları ise daha
büyük cemaatlerin vesilesidir. Bu sebeple cemaat teşvik edilmiş ve
cemaatleşmeyi önleyecek davranışlardan kaçınılması istenmiştir. Bu
hadîs-i şerifte bunun bir örneğini görmekteyiz. Cemaate imam olan
kişi, arkasında saf tutan her türlü insanı düşünmek zorundadır.
O halde, anlayışlı olması ve dilediğince hareket etme yerine,
başkalarının halini gözeterek namaz kıldırması gerekir. İmamın bu
yönde yapacağı ilk iş, namazı kısa tutmasıdır. Yani uzun sûreler
okumaması, kıyâmı, rükûu ve secdeyi çok uzun tutmamasıdır. Çünkü
cemaatte bulunan zayıflar, hastalar ve yaşlılar buna tahammül
edemezler.
Neticede, cemaate gelmekten vazgeçer, hem cemaatin azalmasına, hem
de cemaat sevabı kazanmaktan mahrum kalmalarına sebep olunur. Bu ise
bir fazilet sayılmaz. Ayrıca bir takım fitnelerin çıkmasına vesile
teşkil edebilir.
Namazın uzun veya kısa tutulması yönünde görüş belirten
âlimleri-miz, bunun izâfî bir konu olduğunu, bir kısım insanların
uzun bulduğunu başkalarının kısa bulabileceğini veya aksinin
düşünülebileceğini belirtmişlerdir. Ancak rükû ve secdelerdeki
tesbîhât, yani rükuda "sübhâne rabbiye'l-azîm" ve secdede
"sübhâne rabbiye'l-a'lâ" demeyi üçten fazla yapmamayı tavsiye
etmişlerdir. Kıyamda, Fâtiha sûresinden sonra zammı sûre okuma
hususunda ise, Hz. Peygamber'in Osman İbni Ebi'l-Âs'a yaptığı
tavsiyeyi, "Sen kavminin imamısın. Onların en zayıf olanlarına uy" (Ebû Dâvûd, Salât 40) sözünü esas almayı benimsemişlerdir.
Bu durumda imam olanlar, cemaatin durumuna göre hareket edecek,
fakat umûmî bir prensip olarak namazı hafiften almayı, yani uzun
tutmamayı yeğleyeceklerdir. İşte bütün bunlar, insanlara karşı bir
rahmet ve şefkat eseri olarak bizzat Resûl-i Ekrem Efendimiz
tarafından sistemleştirilmiştir.
Tek başına, kendi kendine namaz kılan kimse ise dilediği kadar
uzatmakta serbesttir. Nitekim Peygamber Efendimiz de evinde tek
başına kıldığı nâfile namazları dilediğince uzun tutmuşlardır.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Namaz kıldırmak üzere cemaate imam olan kimse namazı hafif
kıldırmalı, uzatmamalıdır.
2.
Tek başına namaz kılan, dilediği kadar uzatabilir.
3.
Namazı uzun kıldıran imamın uyarılması câizdir.
4.
İslâm cemaat dinidir. Cemaati önleyici davranışlardan sakınmak
gerekir.
5.
İslâm'ın rahmet ve şefkat dini oluşunu ibadetlerimize de
yansıtmalıyız.
231.
Âişe radıyallahu anhâ şöyle dedi:
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, bir işi yapmayı çok
istediği halde, onu ahali de yapmaya kalkar da üzerlerine farz
kılınır diye korktuğu için, yapmaktan vazgeçerdi.
Buhârî, Teheccüd 5; Müslim, Müsâfirîn 77. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd,
Tatavvu' 12
Açıklamalar
Hz. Peygamber'in yapmak isteyip de yapmadığı bir iş, farzlar dışında
kalan nâfile ibadetlerle ilgilidir. Nitekim bunu Hz. Âişe annemizin
sözünden açıkça anlamaktayız. Peygamber Efendimiz'in yaptığı pek çok
nâfile ibadetler vardı. Bunların bazısını hemen hiç ihmâl etmeden
sürekli işler, bazılarını ise daha seyrek yapardı. Çünkü sahâbîler,
Peygamberimiz'in bir amel işlediğini gördüklerinde onu takip ediyor,
aynısını yapıyorlardı. Bu sebeple Peygamberimiz, arzu ettiği halde
bir takım nâfile işleri ashâbını ve ümmetini düşünerek, onlara olan
merhameti ve şefkatinden dolayı terkederdi. Bunun bir başka sebebi,
sahâbîlerin onu vazgeçilmez bir iş görmeleri, Peygamberimizin de
onların üzerlerine farz kılınmasından korkmasıydı.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Hz. Peygamber, ümmetine dini zorlaştırmayı değil, kolaylaştırmayı
esas almıştır.
2.
Peygamber Efendimiz, farz ibadetler dışındaki nâfilelere hiç ara
vermeksizin devam etmemişlerdir.
3.
Rasûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem, ümmetin dinde
haddi aşmasına müsaade etmemiş, bunu önleyecek tarzda hareket
etmişlerdir.
232.
Âişe radıyallahu anhâ şöyle dedi:
Nebî sallallahu aleyhi ve sellem, kendilerine acıdığı için,
sahâbenin iftar etmeksizin peşpeşe oruç tutmalarını yasakladı.
Onlar:
-
Fakat sen bunu yapıyorsun, dediklerinde:
--
"Ben sizin durumunuzda değilim. Ben, Rabbim beni yedirmiş ve
içirmiş vaziyette geceliyorum" buyurdular.
Buhârî, Savm 20, 48; Müslim, Sıyâm 55, 61
Açıklamalar
Hadiste geçen "visâl", iftar ve sahur yemeden peşpeşe bir kaç
gün oruç tutmaktır. Bu şekilde oruç tutmak bir meşakkattir. Açlık ve
susuzluk bu meşakkatin sebebidir. Oysa ibadetler insanı bıkıp
usandıracak şekilde bir meşakkate sebep teşkil etmezler. Bu
derece meşakkat kişinin bedeni yönden zayıflamasına, güçsüz ve
kuvvetsiz kalmasına, bunun neticesinde ibadetlerini lâyıkıyla
yapamamasına vesile olur. İşte bu câiz görülmemiştir. Bundan dolayı
âlimlerimiz "visâl"in nehyinin tenzihen mi yoksa tahrimen mi
mekruh olduğu konusunda ihtilaf etmişlerdir. Ebû Hanîfe, Mâlik
ve Şâfiî ile fukahadan bir çoğuna göre visâl orucu her ne
suretle olursa olsun mekruhtur. Onlara göre hiç kimsenin visal
yapması câiz olmaz.
Sahâbenin, kendisinin visâl yaptığı yönündeki sözlerine, Resûl-i
Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem: "Ben sizin
durumunuzda değilim" buyurarak cevap vermiş, kendi halinin
onlarınkine benzemediğini, bunun sebebinin de Rabbi tarafından
yedirilip, içirilmek olduğunu belirtmiştir. Bu durumda ümmetinden
hiç kimse ona kıyas edilemez. Çünkü bu, Allah Resûlü'ne has bir
fiildir.
Bu
hadis 1768-1769 numaralarda tekrar gelecektir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Visâl, yani iftar ve sahur yapmaksızın peşpeşe oruç tutmak câiz
değildir.
2.
Hz. Peygamber'in bazı fiilleri sadece kendine has olup, bu gibi
durumlarda ümmetin onu takibi ve taklidi câiz olmaz.
3.
İnsanı güç ve kuvvetten düşürerek çalışmasına ve ibadetlerini
yapmasına engel olacak tarzda davranışlar içine girmek dindarlık ve
takvâdan sayılmaz.
`
233.
Ebû Katâde Hâris İbni Rib'î radıyallahu anh' den rivayet
edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem
şöyle buyurdu:
"Ben, uzatmayı arzu ederek, namaza dururum da, bir çocuğun
ağlamasını işitir, onun annesine güçlük çıkarıp üzmekten
hoşlanmadığım için, namazı kısa keserim."
Buhârî, Ezân 61, 163. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Salât 123; İbni Mâce,
İkâme 49
Açıklamalar
Kulu Allah'a en çok yaklaştıran ibadet namazdır. Peygamber Efendimiz
namazın mü'minin miracı olduğunu söyler. Namazı uzun tutmak
istemesinin sebebi, Allah'ın huzurunda daha çok bulunmak
isteyişindendir. Nitekim, tek başına kıldığı nâfile namazlarda,
kıyâmı, rükû ve secdeyi çok uzun tuttuğunu, Efendimiz'in
mü'minlerin anneleri olan hanımları bize haber vermiştir.
Burada anılan namaz, cemaate imam olup kıldırdığı farz namaz-lardır.
Hadisten anlaşılacağı gibi, farzların cemaatle kılınmasına sahâbe
hanımları da iştirak ediyor, hatta beraberlerinde çocuklarını da
getirdikleri oluyordu. Cemaatin arka saflarında yer alan kadınlardan
birinin çocuğunun ağlaması, Peygamber Efendimiz'in namazı kısa
tutmasına sebep olmaktaydı. Bu durum, Efendimiz'in ashâbına karşı ne
derece merhamet ve şefkat hisleriyle dolu olduğunu, kadınları ve
çocukları ne kadar koruyup gözettiğini gösterir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Cemaate namaz kıldıran kimse, onların durumunu dikkate alarak namaz
kıldırmalıdır.
2.
Cemaatle kılınan farz namazlara kadınlar da iştirak ederler.
3.
Peygamber Efendimiz, ashabın yaşlılarına, kadınlara ve küçük
çocuklara karşı merhamet ve şefkatli idi. Bunun tezahürünü
namazlarda bile gösterirdi.
`
234.
Cündüb İbni Abdullah radıyallahu anh'den rivayet edildiğine
göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Sabah namazını kılan kimse Allah'ın himâyesindedir. Allah, bizzat
himâyesinde olan bir konuda sizi sorguya çekmesin. Allah,
himâyesindeki bir konudan sorguya çektiği kimseyi cezalandırır,
sonra da onu yüzüstü cehenneme atar."
Müslim, Mesâcid 262. Ayrıca bk, Tirmizî, Salât 51, Fiten 6; İbn
Mâce, Fiten 6
Cündüb İbni Abdullah
Cündüb İbni Abdullah İbni Süfyan el-Becelî, sahâbe-i kirâmdandır.
Ebû Abdullah diye künyelenir. Önce Kûfe'de yerleşen Cündüb, daha
sonra Basra'ya taşındı. Kendisinden Basra'lı ve Kûfe'li raviler
hadis naklettiler. Hasan el-Basrî, Muhammed İbni Sîrin, Enes İbni
Sîrin, Ebu's-Sevvâr, Bekr İbni Abdullah, Ebû İmrân, Abdulmelik İbni
Umeyr, Esved İbni Kays, Cündüb'ün ravilerindendir.
Cündüb İbni Abdullah, Resûl-i Ekrem Efendimiz'den 48 hadis rivayet
etmiştir. Bu hadislerden 12 tanesini Buhârî ve Müslim kitap-larında
müştereken nakletmişlerdir.
Allah ondan razı olsun.
Açıklamalar
Hadiste sabah namazının zikredilmesinin sebebi, bu vakitte kalkmanın
güçlüğü ve güneş doğmadan uyanmış olmanın faziletinden dolayıdır.
Hadisin bir başka rivayetinde "cemaatle kılma" kaydı da
bulunmaktadır ki, sevabı çok ve fazileti yüksek olan budur. Sabah
namazı vakti, insanların ihtiyaçlarını temin için yeryüzüne
yayılmaya başlayıp, Allah'tan rızık talep ettikleri bereketli bir
zamandır. Bu vakti uyku ile geçirmek, dinimizde hoş
karşılanmamıştır. Bu sebeple müslümanlar, sabah erken kalkmaya, çok
büyük önem verirler. Sabah erken kalkmak rızık için olduğu kadar,
sağlık ve sıhhat için de önemlidir. Bir çok hastalığın,
özellikle beyin ve sinir sistemi, kalb ve damar hastalıklarının
teşekkül etmemesi veya mevcutların artmamasına erken kalkmanın ne
derece fayda sağladığını, günümüzde mütahassıs tabibler de ifade ve
tavsiye etmektedir.
Allah'ın himâyesinde olmak, O'nun kefâlet ve teminatı, koruması
altında olmak anlamına gelir.
Bu hem maddi hem manevi bir himâyedir. Çünkü, rızık talebi için
erken bir vakitte kalkmış ve aynı şekilde erken bir zamanda Allah'ın
emri olan ibadeti cemaatle yerine getirerek, Allah'a dua ve niyâzda
bulunmuştur. Böylece Allah'ın rızasına, hoşnutluğuna nâil olmuştur
ki, bir mü'min için bundan daha kıymetli bir mertebe olamaz.
Bir himâyeden dolayı, Allah'ın kişiyi sorguya çekmesi ise, böyle bir
sorgulamada bulunduracak işler yapması ve Allah'ın hoşnut olmayacağı
bir davranış içinde bulunması sebebiyledir. Allah'ın Resûlü bizi bu
gibi hallerden sakındırmakta ve O'nun koruması ve güvencesinden
mahrum kalmanın sonunun cehennem ateşi olduğunu hatırlatmaktadır. Bu
gibi tehditler, bir haramın işlenmesi, Allah'a verilen bir ahitten,
bir sözden cayılması sonucu olur. O halde müslümanlar, Allah'la
yaptıkları ahitleri yerine getirmelidirler. Müslüman olmak, İslâm'ı
kabul etmek, Allah'la ahitleşmek, O'nun emir ve yasaklarına uymak
anlamına gelir.
Hadis, 390 ve 1051 numaralarla da gelecektir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Hadis, sabah namazını cemaatle kılmaya ve erken uyanmaya teşvik
etmektedir.
2.
Allah'ın emir ve yasaklarına riâyet eden mü'min kişi O'nun himâyesi,
kefaleti, teminatı ve emniyetine girmiş olur.
3.
Ahdini yerine getirmeyen, mü'minliğin gereğini yapmayan ve Allah'a
verdiği sözü tutmayan kimse cehennemi hakeder.
235.
Abdulah İbni Ömer radıyallahu anhümâ'dan rivayet edildiğine
göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Müslüman, müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, haksızlık yapmaz,
onu düşmana teslim etmez. Müslüman kardeşinin ihtiyacını gideren
kimsenin Allah da ihtiyacını giderir. Kim bir müslümandan bir
sıkıntıyı giderirse, Allah Teâlâ o kimsenin kıyamet günündeki
sıkıntılarından birini giderir. Kim bir müslümanın ayıp ve kusurunu
örterse, Allah Teâlâ da o kimsenin ayıp ve kusurunu örter."
Buhârî, Mezâlim 3; Müslim, Birr 58. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Edeb 38,
60; Tirmizî, Hudûd 3, Birr 19; İbni Mâce, Mukaddime 17
Açıklamalar
Kur'ân-ı Kerîm: "Şüphesiz mü'minler birbiri ile kardeştirler"
[Hucurât sûresi (49), 10] buyurur. Hadisimizde de müslümanların
kardeş olduğu belirtilmektedir ki, böylece mü'min ve müslim
tabirlerinin, bazı âlimlerimiz farklı olduğunu söyleseler de, aynı
anlamı ifade ettiğini görmüş oluyoruz. Müslümanların kardeşliği din
itibariyledir. Din kardeşliği, kan kardeşliğinden daha önceliklidir.
Bu kardeşlik, hür, köle, akıl bâliğ ve mümeyyiz olan herkesi içine
alır. Bu sebepledir ki, köle olanlar bile sahiplerinin kardeşi
sayılırlar. Bu kardeşliğin gereği, mü'minler arasında şefkat ve
merhametin, yardımlaşma ve dostluğun her an güçlenerek ve artarak
gelişip yaygınlaşması olmalıdır.
Müslümanın, müslüman kardeşine zulmetmemesi bir temenni değil bir
emirdir.
Çünkü zulüm haramdır. Her haksızlık bir çeşit zulümdür. İslâm
devletinin teminatı altında yaşayan zimmîler ve çeşitli din
mensupları da aynı hükme tabidir. Esasen İslâm dini, her çeşit zulüm
ve haksızlığın, herhangi bir insana yapılmasını caiz görmez. Ancak
kendilerine ve başkalarına zulmedenlere karşı alınan tedbirler ve
verilen ceza, zulüm ya da haksızlık olarak nitelendirilemez. Şirk ve
küfür bir zulümdür. İslâm, insanların şirkte ve küfürde
kalmalarına, şirki ve küfrü meşru göstermelerine, ya da yaymalarına
müsamaha ve müsaade etmez. Böyle davrananlara karşı, Allah'ın
emrettiği ve prensiplerini vaz ettiği ölçüler içinde hareket eder.
Bunu yaparken adâlet kâideleri dışına çıkmaz.
Burada, özellikle anılan müslümana zulmetmeme ise, onunla olan din
kardeşliği hukukuna en iyi şekilde uyma ve hem kanûnî, hem de ahlâkî
görevlerini eksiksiz yerine getirme, herhangi bir şekilde haksızlık
yapmama emrinden ibarettir.
Müslüman, din kardeşini düşmana teslim etmez, onu terketmez,
tehlikeye atmaz. Hadis şârihi İbni Battal, mazluma yardım etmenin
her müslümanın üzerine farz-ı kifâye olduğunu, devlet başkanına ise
bunun farz-ı ayn olduğunu söyler. Müslüman, güven veren ve
kendisine güven duyulan kimsedir. Şahsî menfaati veya nefsânî istek
ve arzuları için din kardeşini feda etmesi, onun aleyhine olacak
davranışlar içine girmesi câiz olmaz. Çünkü "Müslüman, elinden ve
dilinden diğer müslümanların zarar görmediği kimsedir" (Buhârî,
Îmân 4,5). "Kendi nefsi için arzu ettiği bir şeyi, din kardeşi
için de arzu etmeyen kimse gerçek mü'min olamaz" (Buhârî, Îmân
7).
Müslümanlar, birbirlerinin ihtiyaçlarını gidermede de
kardeşliklerinin gereğini yerine getirirler. Çünkü insanlar
birbirine muhtaçtırlar. Bu ihtiyaçlar, mutlaka maddî alanda
olmayabilir. Manevî yardımlaşma da en az maddî olan kadar kıymeti
hâizdir.
Bir müslümanın ihtiyacını gideren kimsenin ihtiyaçlarını da Allah'ın
gidereceğinin va'd edilmesi, bu davranışın ne kadar faziletli bir
iş olduğunu anlamamıza yeterli delil teşkil eder. Peygamber
Efendimiz, "Kul, kardeşinin yardımında bulunduğu sürece, Allah da
kuluna yardım eder" (Müslim, Zikr 37-38) buyururlar.
İnsan, hayatında küçük veya büyük çeşitli sıkıntılarla
karşılaşabilir. İnsanı üzen, hüzünlendiren her şey bir sıkıntıdır.
Sıkıntıları gidermede de müslümanlar birbirlerinin
yardımcılarıdırlar. Tıpkı ihtiyaçları gidermede olduğu gibi, bu
konuda da Allah'ın mükâfatına nâil olurlar. Bu mükâfat, Allah'dan
başka hiçbir dost ve yardımcının olmayacağı kıyamet gününde O'nun
yardımını hak etmiş olmaktır. İnanan insan için bundan büyük bir
saâdet düşünülemez. Çünkü o günde herkesin Allah'ın sonsuz
merhametine ihtiyacı olacaktır. Dünyada hayırlı ameller işleyenler,
karşılığını kıyamet gününde mutlaka göreceklerdir.
Bir müslümanın ayıbını ve kusurunu örtmek, ihtiyaç içinde ise
bedenini örtmek, yani onu giydirmek, Allah katında büyük
savaplardandır. Müslümanın bir suçunu veya hatasını örtbas etmek,
ona usulüne uygun tarzda, mümkün olduğunca gizlice nasihatta
bulunmaya, kendisini ikaz etmeye mani değildir. Zaten bu hüküm
açıktan ve herkesin arasında suç işlemeyenlerle alâkalıdır. Günahı
ve suçu alenî yapanlar, fâsık ve fâcirler bu hükmün dışında kalır.
Çünkü böylelerin suçunu ve günahını söylemek, haram olan gıybet
cinsinden sayılmaz. İmam Nevevî, kusurlarının örtbas edilmesi
gerekenlerin, kötülükleriyle meşhur olmayan iyi hal sahipleri
olduğunu söyler. Fâsık ve fâcir olanların ise, kötülüklerinden
korkulmazsa, ulu'l-emre, İslâm devletinin yöneticilerine şikayet
edilmesinin müstehap olduğunu söyler. Böylelerinin suçunu örtbas
etmek, onları daha çok cesaretlendirir ve kötülüklerini artırmaya
sebep olur. Bu hükümler, olup bitmiş bir suçla ilgilidir. İşlenmekte
olan bir suçu gören kimsenin, eğer gücü yetiyorsa ona engel olması
vâciptir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Müslümanlar birbirinin din kardeşidirler.
2.
Zulüm, her çeşit haksızlık haramdır.
3.
Müslüman, müslüman kardeşini düşmana terketmemek, tehlikeye
atmamakla yükümlüdür.
4.
Müslümanların, birbirlerinin ihtiyacını görmesi, sıkıntılarını
gidermesi ve kusurlarını, ayıplarını örtmesi kardeşlik görevidir.
Böyle yapanlar, Allah katında mükâfatlandırılır.
236.
Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre,
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona hiyânet etmez, yalan söylemez
ve yardımı terketmez. Her müslümanın, diğer müslümana ırzı, malı ve
kanı haramdır. Takvâ buradadır. Bir kimseye şer olarak müslüman
kardeşini hor ve hakir görmesi yeter."
Tirmizî, Birr 18
Acıklamalar
Bu
hadis, muhteva olarak, bir önceki hadisin benzeridir. Ancak burada,
önceki hadiste anılan kardeş olmanın gerektirdiği niteliklere bazı
ilâveler vardır.
Hâinlik, eminliğin zaddıdır.
Hıyanet, emanete aykırı olan her türlü haksızlığın ve güven
hissi vermemenin adıdır. Oysa müslüman, emanete hıyanet etmeyen
kimsedir. Çünkü emanete hıyanet, münafıklık alâmetlerindendir.
Müslüman, münafığa ait bir vasfı üzerinde taşımamalı ve bu sebeple
saygınlığını yitirmemelidir. Kâfir ve münafıkların saygı
duyulacak bir vasfı yoktur. Onlar, bazı söz ve işlerinde doğru
ve haklı olabilirler, ancak bunun Allah katında bir sevabı ve
mükâfatı olacağı düşünülemez. Çünkü onların bu halleri, bir ibadet,
Allah'a yakınlık, sevap ve uhrevî mükâfat inancına dayanmaz. Sadece
dünyalık menfaatlerine yöneliktir. Allah da, kendilerine dünyalık
rızıklarını ihsân etmektedir.
Yalan, İslâm dininin kesinlikle yasakladığı kötü hasletlerden
biridir. Dinimiz, doğruluğa büyük bir önem verir ve doğruları
yüceltir. Yalan ve yalancılık, inanmayanların ve münafıkların
vasfıdır. Kur'an'ın bir çok âyeti ile Peygamber Efendimiz'in bir
çok hadislerinde doğruluğun ve doğruların fazileti, yalancılığın ve
yalancıların ise bayağılığından bahsedilir. Bunları, bizi doğruluğa
teşvik, yalandan sakındırma gayesi taşıyan tâlimatlar olarak kabul
etmemiz gerekir.
Müslümanın müslümanı terketmesi, ondan ayrılması ve din kardeşine
yardımcı olmaması, şiddetle haram kılınmıştır. Bir müslüman, mazluma
yardımı, zâlimin zulmüne engel olmayı terkedemez. Çünkü bu
davranışlar, her müslüman için gücünün yettiği kadarıyla yerine
geti-rilmesi gereken bir vecibedir. Allah Teâlâ "İyilik ve
takvâda yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın"
[Mâide sûresi (5), 2] buyurur. İyilik olarak tercüme ettiğimiz
"birr" ile "takvâ"nın ne kadar muhtevalı terimler
olduğunu ve neleri kapsadığını daha önce yeterince açıklamıştık.
Günah ve düşmanlık birer zulümdür. Kişi günah işlemekle kendine
zulmetmiş olur, düşmanlık ise dostluğu ortadan kaldırır.
İslâm, insanların can ve mal güvenliğini, ırz ve namusunun
korunmasını garanti altına alır. Bu garantiler öncelikle
müslümanların kendi aralarında sağlanır. Fakat netice itibariyle
bütün insanlar için bu hakların kudsiyeti kabul edilir. İslâm,
bunlara ilâveten insanların inanç hürriyetini ve akıllarını korumayı
da esas alır. Bu sebeple, canı, malı, ırzı ve namusu, dini ve
aklı korumak ve bunlar uğrunda savaşmak gerekebilir. Bunlar uğrunda
ölenler de şehit sayılır. Çünkü bunların her biri fertler için
vazgeçilmez temel haklardır.
Hadiste ırz, mal ve candan bahsedilmesinin sebebi, bu üçünün esas
olması, diğerlerinin bunlardan sonra gelmesidir. Çünkü ırz, mal ve
cana tecavüzün haramlığı Kitap, Sünnet ve icmâ ile sabittir.
Başkalarını hakir görmek, küçümsemek, müslümana yakışmayan kötü
huylardan biridir. Bunun sebebi ise kibirdir. Kibir, dinimizde büyük
günahlardan sayılır. Peygamber Efendimiz "Kalbinde zerre kadar
kibir olan kimse cennete giremez" (Müslim, İman 149) buyurur.
Çünkü "Kibir hakkı inkâr ve insanların onurunu kırmaktır"
(Müslim, İman 147).
İnsanları küçük gören ve onurlarını kıran bir kimsenin onlara
ulaştırabileceği bir tebliğ ve çağrı yoktur. Çünkü başkasını
küçümseyen kimse kendi saygınlığını yitirir. Saygınlığı olmayanlar
ise tebliğ ve çağrı insanı olamaz. Başkalarına değer vermeyene,
değer verilmez. Dini tebliğ vazifesi yapanların üstün insânî
niteliklere sahip olmaları gerekir. Tebliğci niteliği olmayan,
insanlarla ilişkileri düzensiz kimselerin çoğaldığı bir toplumda
kardeşlik ve dostluklar azalır, yardımlaşma duygusu zayıflar,
mukaddes sayılan mefhumlar ortadan kalkmaya başlar ve takvâ
sahiplerine rastlamak neredeyse mümkün olmaz. Çünkü bütün iyilikler
ve güzellikler, iyilerin hakim olduğu veya çoğunlukta bulunduğu bir
toplumda gelişip, yaygınlaşır. Kötülüklerin ve kötülerin çoğunlukta
olduğu toplumlarda ise, iyiyi ve iyiliği bulmak nâdirattandır.
İslâm'ın yegâne hedefi, yeryüzünde iyilikleri yaygınlaştırmak,
kötülükleri ortadan kaldırmak, bu tamamen mümkün olmasa bile
asgariye indirmektir.
Bu
hadisin benzer bir rivayeti 246 numara ile tekrar gelecektir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Müslümanlar birbirlerinin din kardeşidir.
2.
Müslümanın müslümana yardımı terketmesi caiz değildir.
3.
Müslümanın canı, malı ve ırzı başka müslümana haramdır, bunlara
tecavüz yasaklanmıştır.
4.
Takvânın yeri kalbdir. Belirtileri ise, işlediğimiz fiillerdir.
5.
Müslümanı hakir görmek, küçümsemek, büyük günahlardandır.
237.
Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre,
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Birbirinizle hasetleşmeyiniz. Almayacağınız bir malın fiyatını
müşteri kızıştırmak için artırmayınız. Birbirinize kin ve nefret
beslemeyiniz. Birbirinize darılıp yüz çevirmeyiniz. Birinizin satışı
üzerine başka biriniz satış yapmasın. Ey Allah'ın kulları,
böylelikle kardeş olunuz. Müslüman, müslümanın kardeşidir. Ona zulüm
ve haksızlık yapmaz, yardımı kesmez ve onu hakir görmez. --Peygamberimiz
üç defa göğsüne işaret ederek buyurdular ki-- Takvâ buradadır.
Müslüman kardeşini hor ve hakir görmesi, bir kimseye şer olarak
yeter. Her müslümanın kanı, malı ve ırzı, başka müslümana haramdır."
Müslim, Birr 32. Ayrıca bk. Buhârî, Edeb 57; Ebû Dâvûd, Edeb 47;
Tirmizî, Birr 24; İbni Mâce, Duâ 5 (Müslim rivayeti dışındakiler,
Enes İbni Mâlik'ten gelmiştir)
Açıklamalar
Hz. Peygamber, iyi müslüman olmayı, din kardeşliğini ve dostluğu
engelleyen davranışlardan, kötü hasletlerden bazısını bu
hadislerinde açıklamıştır. Bundan önceki iki hadiste de bunlardan
bir kısmını görmüştük.
Haset, başkasının sahip olduğu bir nimeti, mevki ve makamı, üstün
sayılan bir vasfı çekemeyerek, onun din kardeşinden alınmasını ve
yok olmasını istemektir.
Biz, haseti dilimizde kıskanmak ve çekememek diye ifade ederiz.
Haset, İslâm ahlâk ve âdâbında kötü ve çirkin huyların başında
gelir. Hasetin zıddı ve övgüye lâyık olan davranış ise gıbta,
imrenmedir. Gıbta, kişinin, bir başkasının sahip olduğu iyilik ve
güzelliklere, nimet ve faziletlere kendisinin de sahip olmasını arzu
etmesidir. Fakat bunda başkasında bulunanın yok olmasını veya
bulunmamasını istemek söz konusu değildir.
Haset, dinimizde haram kılınmış olan kötü hasletlerden biridir.
Kitap ve Sünnet'te bu hususa işaret eden pek çok nas vardır.
Hasedin haram kılınması ve kötü karşılanmasının sebebi, hasetçinin
itirazının ve muhalefetinin gerçekte Allah'a karşı olmasındandır.
Çünkü insana her türlü nimeti, mevki ve makamı, üstünlüğü ve hayrı
veren Allah'tır. O halde bir kimsenin sahip olduğu nimetlere karşı
haset etmek, kıskançlık beslemek, Allah'ın iradesine müdahale
anlamına gelir. Bunun zararı da hasetçiden başkasına değildir.
Peygamber Efendimiz, imanla hasetin kulun kalbinde bir arada
bulunamayacağını söylemiştir (Nesâi, Cihad 8). Buna göre haset,
gerçek müminlerin vasfı olamaz. Kalb böyle bir manevi hastalıkla,
kirlilikle malül olunca başka iyiliklerin ve hayırlı amellerin de
kıymeti ve sevabı noksanlaşır veya yok olur. Nitekim Efendimiz şöyle
buyurmuştur:
"Şüphesiz, ateşin odunu yakıp bitirmesi gibi haset de iyilikleri yer
bitirir"
(Ebû Dâvûd, Edeb 44; İbni Mâce, Zühd 22).
Alış-veriş ve ticârî hayat, her birimizin az veya çok içinde
bulunmak zorunda olduğumuz bir muameledir. Çünkü insan tek başına
bütün ihtiyaçlarını kendisi üretemez. Bir insanın ihtiyaç duyduğu
eşya pek çok kişi tarafından üretilip satışa arzedilir. Bunun
neticesinde çarşı ve pazarlar oluşmuştur. İslâm dini, her konuda
olduğu gibi, alış-veriş ve ticaret konusunda da insanların hayrına
olan düzenlemeler yapmıştır. Peygamber Efendimiz, müşteri
kızıştırmayı, alınmayacak bir malın fiyatını artırıp piyasayı
yükseltmeyi ve insanlara böylece zarar ve-rilmesini yasaklamıştır.
Müşteri kızıştırma o malı alacağı veya ihtiyacı olduğu için
değil, satıcı lehinde ve alıcı aleyhinde olmak üzere, bir malın
fiyatını artırma girişimidir. Bu ise bir hilekârlık ve aldatmacadır.
Ticarette hile yapmak ve aldatmak ise haram kılınmıştır.
Peygamberimiz hile yapanın cehennemde olduğunu söyler (Buhârî, Büyu'
60). Bir başka hadislerinde "Aldatan bizden değildir" buyurur
(Müslim, Îmân 164; Ebû Dâvûd, Büyû' 50; Tirmizî, Büyû' 72). Bunlar,
ticarette uyulması gerekli temel ahlâk kurallarıdır.
Buğz
kelimesi, sevmeme, biri hakkında gizli ve kalbî düşmanlık hissi
besleme, kin ve nefret duyma anlamlarına gelir. Müslümanlar arasında
kardeşlik ve dostluğa engel olan, bulunması arzu edilmeyen kötü
hasletlerden biri de buğzdur. Fertleri birbirine karşı sevgisiz,
düşmanlık hissi besleyen, kin ve nefret duygularıyla dolu olan bir
toplum, iş düzenini kaybedeceği gibi, dışa karşı da güven veremez ve
örnek bir tavır sergileyemez. Oysa İslâm dini, sağlam karakterli
ve üstün ahlâk sahibi fertlerden oluşan örnek bir toplum meydana
getirmeyi hedefler. Sevgisizlik, kin ve nefret, hem kişilik sahibi
fertlerin yetişmesini, hem de hedeflenen topluma ulaşmayı engelleyen
sebeplerin önde gelenlerindendir. Bundan dolayı Allah ve Resûlü
tarafından kötü görülmüş, kınanmış ve yasaklanmıştır.
Buğz,
şayet Allah rızası için olursa bunda bir sakınca yoktur ve câizdir.
Peygamberimiz, Allah için seven ve Allah için buğz edenin imanını
kemâle ulaştırmış olacağını söyler (Ebû Dâvûd, Sünnet 15; Tirmizî,
Kıyâmet 60). Allah'ın hoşnut olmadığı, haram ve günah sayılan işlere
ve bunları yapanlara karşı sevgisiz davranmak ve bunlardan tiksinmek
de Allah sevgisinin gereğidir. Şu halde, insana ihsân edilmiş
olan her hissi, her duyguyu iyi ya da kötü yönde kullanma iradesi
insanın kendisine bırakılmıştır. Sorumlu kılınışımızın sebebi
de budur. İslâm, insanda mevcut olan his ve duyguları dumura
uğratmayı değil, geliştirmeyi ve yerli yerinde kullanmayı bize
öğretir ve müntesiplerini bu yönde eğitir.
Peygamber Efendimiz'in bizleri sakındırdığı ve uzak durmamızı
emrettiği kötü huylardan biri de, inananların birbirinden yüz
çevirmesi, birbirleriyle alâkayı kesmeleridir. Dinimiz, gerek
konuşma, gerekse yardımlaşma ve ilgilenme açısından, mü'minlerin
birbirlerinden kopmalarını, ayrılmalarını ve birbirlerine uzak
durmalarını yasaklamıştır. Bunun aksine, her karşılaşıldığında
selâmlaşmayı, çeşitli vesilelerle sık sık görüşmeyi, cemaate devam
etmeyi, birbirlerinin halleriyle hallenmeyi de en üstün ve kıymetli
davranışlar olarak daima tavsiye etmiştir. Peygamber Efendimiz
dinen geçerli sayılan bir gerekçe bulunmaksızın, üç günden fazla
dargın ve küskün durmayı helâl saymamıştır. Bütün bunların
ortaya koyduğu gerçek, gelişigüzel sebeplerle ve geçerliliği
savunulamayacak bahanelerle mü'minlerin birbirinden uzak
durmalarının câiz olmadığıdır.
Bir kimsenin satışı üzerine, bir başkasının satış yapması helâl
olmaz. Müşteri, bir satıcıdan herhangi bir malı satın aldıktan
sonra, başka bir satıcının o müşteriye: "Sen bu alış verişten
vazgeç, ben sana aynı malı daha ucuz fiyata veririm" veya "ben sana
bu maldan daha iyisini aynı fi-yata veririm" gibi sözler söylemesi
ve alış-verişi bozdurması câiz değildir. Çünkü böyle davranışlar,
insanlar arasında anlaşmazlıkların, dedikoduların çıkmasına,
dargınlık ve kırgınlıkların doğmasına, kin ve nefret duygularının
oluşmasına sebep olur. Bunlar, müslümanların dostluk ve
kardeşliklerini, samimiyetlerini, birbirlerine güven duygularını
ortadan kaldırır, toplumun fesada uğramasına yol açar. Bu ise haram
kılınmıştır. Ancak, satıcı sattığı mal hususunda müşteriyi serbest
bırakmış, daha iyisini ve daha ucuzunu bulursan onu al veya oradan
al gibi bir tercih hakkı tanımışsa, o takdirde yapılan muamelede bir
sakınca olmaz ve câizdir.
Müslümanların birbirleriyle kardeş olmalarının yolu, Allah ve
Resûlünün koyduğu prensiplere uymaktır. İşte bunlardan bir kısmı bu
hadiste sayılmıştır. İslâm'ın bu yöndeki prensiplerinin hadiste
sayılanlardan ibaret olduğunu söylemek doğru olmaz. Fakat
sayılanların pratik hayatta ön sıralarda yer alan ve herkesi her an
ilgilendirenler olduğunu söyleyebiliriz. İslâm'ı kabul eden ve
müslüman olduğunu söyleyen herkes, dini, Allah ve Resûlünün koyduğu
temel prensipler ve kendi bütünlüğü içinde idrak etmek zorundadır,
parçayı bütünün tamamı olarak görmek mümkün değildir.
Hadisimizin son kısmında geçen prensipleri, bundan önceki iki
hadisin açıklamalarında izah etmiştik. Hadisin sondan bir önceki
cümlesi 1574 numaralı hadis içinde en son cümlesi ise 1530 numara
ile tekrar gelecektir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Hasetin haramlığı, Kitap, Sünnet ve icmâ ile sabittir. Başkasına
haset eden, gerçekte Allah'a itiraz etmiş sayılır, çünkü haset
edilene nimeti veren Allah'tır.
2.
Müşteri kızıştırmak, almayacağı ve ihtiyacı olmayan bir malın
fiyatını artırmak haram kılınmıştır. Bu davranışta piyasayı
yükseltme, aldatma ve hilekârlık, insanlara zulüm vardır.
3.
Allah rızası için olmayan buğz, kin, nefret ve dargınlıklar
haramdır.
4.
Haramlar ve günahların işlenmesine karşı buğz etmek câizdir.
5.
Müslümanların birbirlerine yüz çevirmesi, yardımı ve alâkayı kesmesi
helâl değildir.
6.
Bir satıcının, müşteriye herhangi bir malı sattıktan sonra, başka
bir satıcının aynı malı daha ucuz vereceğini veya aynı fiyata daha
iyi mal vereceğini söyleyerek alış-verişi bozdurması haramdır.
7.
Din kardeşliği, kan kardeşliğinden daha önceliklidir.
8.
Müslümanın haksızlık yapması, din kardeşine yardımı kesmesi, onu
hakir görmesi câiz değildir.
9.
Takvâ kalbde bulunan bir duygudur. Zâhirî ameller takvânın birer
belirtisi sayılır.
10. Müslümanların kanı, malı ve ırzı başka müslümanlara haramdır.
Bunlara tecâvüz karşılık görür ve muhataba müdafaa hakkı doğar.
`
238.
Enes radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre, Nebî
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Sizden biriniz kendisi için sevip arzu ettiği şeyi din kardeşi için
de sevip arzu etmedikçe gerçek anlamda iman etmiş olmaz."
Buhârî, Îmân 7; Müslim, Îmân 71-72. Ayrıca bk. Tİrmizî, Kıyâmet 59;
Nesâî, Îmân 19, 33; İbn Mâce, Mukaddime 9
Açıklamalar
İman, sevginin, Allah sevgisinin ürünüdür. İnanmak, kendisine
inanılanı sevmek demektir. Bir mü'min için en üstün sevgiye lâyık
olan, en yüce olandır. En yüce olan ise, bir olan Allah Teâlâ'dır.
Mü'minlerin diğer bütün sevgileri, Allah sevgisine bağlıdır. Birini
seven kimse sevdiğinin arzu ve isteklerini eksiksiz yerine getirir.
Böyle olmazsa, sevgisi samimi ve inandırıcı olmaz. Allah'ı seven
kimse, Allah'ın emir ve yasaklarına eksiksiz uyar.
Bu
hadis, gerçek bir mü'minin bencillikten, dünyalık toplama hırsından
ve sadece kendini düşünmekten ne denli uzak, buna karşılık din
kardeşleri başta olmak üzere, başka insanlara karşı ne ölçüde
diğergam, fedâkâr, yardımsever, şefkat ve merhamet hisleriyle dolu
olması gerektiğini ortaya koyucu niteliktedir. Bir insanın kendi öz
nefsi için sevdiği ve istediği bir şeyi mü'min kardeşleri için de
istemesi, bir sevgi toplumu oluşturmanın temel şartıdır. Bunun bir
diğer şartı da müminlerin birbirlerini sevmeleridir. Nİtekim
Peygamberimiz "Birbirinizi sevmedikçe gerçek mânada iman etmiş
sayılmazsınız" (Müslim, Îmân 93) buyurarak bu gerçeği
perçinlemiştir.
Bu
hadisi 185 numara ile de açıklamıştık.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Kendisi için arzu ettiğini mü'min kardeşi için de istemeyen kimse
gerçek mü'min olamaz.
2.
Kişinin din kardeşi için arzu ettiği, iyi ve hayır sayılan şeyler
cinsinden olmalıdır.
3.
Mü'minin, diğer kardeşlerine karşı şefkat ve merhamet sahibi olması
gerekir.
4.
Sevgi, imanın ve Allah'a gerçek anlamda kul olmanın temelidir.
239.
Enes radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre, Resûlullah
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Din kardeşin zalim de mazlum da olsa ona yardım et."
Bir adam:
-
Ya Resûlallah! Kardeşim mazlumsa ona yardım edeyim. Ama zâlimse
nasıl yardım edeyim, söyler misiniz? dedi. Peygamberimiz:
--
"Onu zulümden alıkoyar, zulmüne engel olursun. Şüphesiz ki bu ona
yardım etmektir" buyurdu.
Buhârî, Mezâlim 4; İkrâh 6. Ayrıca bk. Tirmizî, Fiten 68
Açıklamalar
Bir çok defa ifade ettiğimiz gibi, zulüm, adâletin zıddıdır. Adâlet
bir fazilet, zulüm ise bayağılıktır. Dinimiz, zulmü şiddetle
yasaklar. Zulüm, her türlü haksızlığın adıdır. İnsan olma
haysiyetine sahip olan hiç kimse zulmü sevmez, zâlimin destekçisi
olmaz.
Bir insan mü'min olduğu halde zâlim olabilir, zulüm işleyebilir.
Nitekim hadîs-i şerif de buna delil teşkil etmektedir. Allah Teâlâ
şöyle buyurur: "İnananlar ve imanlarına zulüm, haksızlık
karıştırmayanlar. İşte güven onlarındır ve doğru yolu bulanlar da
onlardır" [En'âm sûresi(6), 82)7]. Bu âyet nazil olunca sahâbe
Resûl-i Ekrem Efendimiz'e ge-lerek:
-
Hangimiz nefsimize zulmetmeyiz ki? dediler. Bunun üzerine
Peygamberimiz şöyle buyurdu:
--"Buradaki
zulümden maksat sizin zannettiğiniz değil, Lokman aleyhisselâm'ın
oğluna söylediği şu sözde bahsedilenlerdir: "Ey oğulcuğum!
Allah'a şirk koşma, doğrusu şirk en büyük zulümdür" [Lukmân
sûresi (31), 3]. Burada anılan şirk, zulmün en büyüğüdür.
Peygamberimiz âyette kastedilen mânanın bu olduğunu onlara
hatırlatmıştır. Fakat bundan alacağımız en önemli ders, sahâbenin bu
konuda ne kadar hassas davrandığıdır. Bir başka önemli nokta da
zulümle şirk arasındaki bağlantıdır. Her zulümde şirkten bir eser
olduğu düşünülebilir. Yahut, şirkten nasıl sakınılması gerekiyorsa,
zulümden de öylece sakınılması gerektiği kalblere ve kafalara
yerleştirilmek istenilmiştir.
Mazlum, zulme ve haksızlığa uğrayan kimsedir. Mazluma yardım etmek
ve ona yapılan haksızlığı ortadan kaldırmaya çalışmak dînî ve
vicdânî bir görevdir. Bütün peygamberler, yeryüzünden zulmü
ortadan kaldırmayı hedeflemişlerdir. Bu yüzden de,
gönderildikleri toplumlarda peygamberlere ilk karşı çıkanlar,
onlara eziyet ve işkence yapanlar o toplumun içindeki zâlimler ve
baskı grupları olmuştur. Buna karşılık, peygamberlere ilk
inanan ve onun yanında yer alanlar ise mazlumlardır. Her
defasında gâlip gelenler de haktan yana tavır koyup zulme
başkaldıranlar olmuştur. Çünkü zulüm pâyidâr olmaz. Allah'ın yardımı
zâlimlere değil, daima mazlumlaradır. "Zâlimin zulmü varsa, mazlûmun
da Allah'ı var" atasözü bu değişmez gerçeğin evrensel ifadesidir.
Sahâbe-i kirâm, mazluma yardımı anlamış, ama zâlime nasıl yardım
olunacağını Resûlullah'a sorma ihtiyacı duymuştur. Çünkü ilk akla
gelen, zâlime yardımın da zulüm olduğudur. İşte bu isabetli soru ve
Allah Resûlünün cevabı sayesinde biz de konuyu anlamış bulunuyoruz.
Buna göre zâlimin zulüm yapmasına engel olmak ona bir yardımdır.
Çünkü, yapacağı zulüm ve haksızlıktan onu kurtarmak, işleyeceği
haram ve günaha engel olmak, dünya ve âhirette hak edeceği cezadan
onu kurtarmak demektir. Zâlime bundan daha büyük bir yardım olmaz.
Buna karşılık, zâlimin zulüm yapmasına göz yummak ve engel olmamak
da zulmün bir çeşididir.
Peygamber Efendimiz, bu tâlimatlarıyla Câhiliye Arapları arasında
yaygın olan bir anlayışı da yıkmış, bâtıl ve yanlışın yerine hakkı
ve doğruyu ikâme etmiştir. Çünkü Araplar arasında kavmiyetçilik ve
kabilecilik gayreti yüzünden, zâlim de olsa kendi ırkının ve soyunun
insanını destekleme, ona yardımcı olma âdeti çok yaygındı.
Peygamberimiz, böylelikle yanlış üzerine bina kılınmış bir yapıyı
tamamen kaldırıp atmak yerine, düzeltip hakka hizmet eder hale
getirmiştir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Mazluma yardım dinimizin esaslarından biridir.
2.
Zâlimin zulmüne mani olmak, ona karşı yapılabilecek en büyük
hayırdır.
3.
Zulmün ve haksızlığın her çeşidi dinimizde yasak ve haram
kılınmıştır.
4.
Zâlimin zulmüne engel olmak, mazluma yardımcı olmak sayılır; zulme
engel olmamak ise, bir çeşit zulümdür.
`
240.
Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre,
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Müslümanın müslüman üzerindeki hakkı beştir: Selâmı almak, hastayı
ziyaret etmek, cenazeye iştirak etmek, dâvete icabet etmek,
aksırana "yerhamukellah" demek."
Buhârî, Cenâiz 2; Müslim, Selâm 4. Ayrıca bk. İbn Mâce, Cenâiz 1
Müslim'in bir başka rivayeti şöyledir:
"Müslümanın müslüman üzerindeki hakkı altıdır: Karşılaştığın zaman
selâm ver, seni dâvet ederse git, senden nasihat isterse nasihat et,
aksırınca Allah'a hamdederse yerhamukellah de, hastalandığında onu
ziyaret et, öldüğü zaman cenazesinin ardından git."
Müslim, Selâm 5
Açıklamalar
Müslümanların birbirlerine karşı yerine getirmeleri gereken bir
takım hak ve vazifeleri vardır. Bu hak ve vazifeler, maddî ve mânevî
alanda olabilir. Bunların yerine getirilmesi veya getirilmemesi
durumunda doğacak mükâfat ve sorumluluklar da dünyevî veya uhrevî
müeyyideler olarak karşımıza çıkar. Fertlerin ve toplumların
eğitiminde, dünyevî müeyyide-ler kadar, hatta ondan daha önemli ve
daha tesirli olmak üzere manevî müeyyidelerin değeri vardır. Çünkü
insanlar, herhangi bir şekilde işledikleri suçları gizleyebilir ve
neticede dünyalık müeyyidelerden kurtulabilirler. Fakat âhiret
inancına ve işlediği her işin Allah tarafından bilindiği,
karşılığının da hesap gününde verileceği itikadına sahip olan bir
kimse, nerede olursa olsun kötülük yapmaz, suç işlemez. Böylece
İslâm dini, müntesiplerine, dünya hayatında yaptıkları iyi veya kötü
her işin karşılığını âhirette görecekleri inancını güçlü bir
müeyyide olarak öğretir ve bunu kabul etmeyenin mü'min olamayacağını
bildirir.
İslâm'ın başka sistemlere üstünlüğü, inananlar için hem dünya hem
âhiret sorumluluğu ve müeyyidesi getirmiş olmasıdır. Beşeri
sistemler, en mükemmel kanunları yapıp, en modern tedbirleri alsalar
ve en caydırıcı cezaları da koysalar, bunların hiçbiri ilâhî
müeyyidenin yerini tutmaz.
Tutmadığı ve tutamayacağı tarihte görüldüğü gibi günümüzde
yaşanmaktadır. Dünün ve bugünün tecrübesi, yarının da farklı
olmayacağının delilidir. İyi mü'minlerden oluşan bir toplumda,
suçların ve suçluların oranının yok denecek kadar az olduğu yine
tarihin bizler için belgeleyip gözlerimizin önüne serdiği bir
gerçektir. Günümüzde de, İslâm'ı fert planında yaşayan kesimlerde
suçluluk oranının hemen hemen yok derecesinde oluşu, konuyla
ilgilenen herkesin ciddiyetle üzerinde durması gereken evrensel bir
hakikattır.
Hadisimizde konu edilen haklar, öncelikle toplumun mânevi
dinamikleriyle ilgilidir. Çünkü bunların hiç birinin, yapılmaması
halinde dünyalık bir cezası, bir müeyyidesi yoktur. Fakat İslâm
toplumunun maddî dinamikleri de manevi hassasiyetleri üzerine
oturur. Burada sayılanların herbiri, iyi insan, iyi müslüman
olmanın, beşerî münasebetleri en üst seviyede tutmanın, kardeşliğin,
dostluğun, yardımlaşmanın, sevinci ve kederi paylaşmanın, şefkat ve
merhamet toplumu olmanın temel unsurlarıdır.
Selâm, müslümanlar için âdeta bir paroladır. Karşılaştıkları zaman
aralarındaki ilk söz selâmdır. "Önce selâm, sonra kelâm"
atasözümüz bu prensibi ifade eder. Selâm vermek sünnet, almak ise
farzdır. Allah Teâlâ "Size bir selâm verildiği zaman, ondan daha
iyisiyle selâm verin veya ayniyle mukabele edin" [Nisâ sûresi
(4), 86] buyurur.
Selâmın en azı, "esselamü aleyküm" demektir. Bundan daha
üstünü ise "esselâmü aleyküm ve rahmetullah" dır. Daha da
uzatılıp "ve berakâtüh" ilave edilebilir. Fakat "selâmün
aleyküm" demek bile kâfidir.
Kendisine selâm verilen kimse "ve aleykümüsselâm" diyerek
karşılık verir. Selâm almanın en kısası budur. Verirken olduğu gibi
alırken de daha artırılabilir. Bu takdirde "ve aleykümüsselam ve
rahmetullah ve berakâtüh" denilir. Fakat sadece
"aleykümselâm" demekle de selâma karşılık verilmiş olur.
Kendisine selâm verilen tek kişi ise, selâmı alması farz-ı ayndır.
Topluluğa selâm verildiğinde, içlerinden birinin veya bir kısmının
selâmı alması ise farz-ı kifâyedir. Böylece diğerlerinin üzerinden
farz sâkıt olur.
Selâm, müminlerin birbirine duası ve iyilik temennisidir.
"Allah'ın koruması altında olasınız" veya "Selâmet, esenlik
sizin üzerinize olsun ve sizden ayrılmasın" anlamlarına gelir.
Selâm konusu kitabımızın ilgili bölümünde (bk. 846-870 numaralı
hadisler) etraflıca ele alınacaktır.
Hastalık ve sağlık biz insanlar içindir.
İnsanın her anı aynı değildir. Dinimiz sağlığa büyük önem verir.
Fakat her şeye rağmen insan her zaman aynı sıhhat üzere olmaz,
hastalanabilir. Peygamberler bile çeşitli hastalıklara düçâr
olmuşlardır. Bu sebeple müslümanlar, hastalığı Allah'ın bir imtihanı
olarak kabul ederler. Hastalıklar çeşit çeşittir ve her hastalığın
şiddeti farklı derecededir.
Hastalanan insanın neş'esi gider, üzüntüsü, sıkıntı ve kederi artar,
sabrı zorlanır. Hastalık insan bünyesini sarsar, moralini bozar.
İşte böyle bir anda, sağlığında kendisiyle beraber olanların,
hastalığında da kendisinin yanında olduğunu görmek insanı
sevindirir, moralini yükseltir, terkedilmediğini ve tehlikeli bir
hali olmadığını anlar, sıhhatine tekrar kavuşacağını düşünür. Ayrıca
din kardeşlerinin duasını alır ve kendisi de onlara dua eder. Hasta
ziyaretinde bulunanlar, güzel temennilerde bulunur, sabır tavsiye
eder ve hastanın moralini yükseltici sözler söylerler. Hastanın
yanında uygunsuz sözler söylemek ve çok uzun süre kalmak doğru
değildir. Hasta ziyaretiyle ligili geniş bilgi, kendi bahsinde, (bk.
896 numaralı hadis ve devamı) verilecektir.
Ölüm, her insanın dünya hayatında karşılaşacağı sondur.
Ondan kaçmak ve kurtulmak mümkün değildir. Mü'minlerin sağlıklarında
birbirlerine karşı görevlerinin sonuncusu da ölüm anında cenazeye
iştirak etmek, namazını kılmak ve onu kabrine defnetmektir. Bu,
ölene karşı son vazife olduğu gibi, arkada kalan yakınlarına karşı
da bir hakşinaslıktır. Müslümanlar, sevinçli anlarında olduğu gibi
kederli zamanlarında da birbirlerinin yanında olmalıdırlar. İşte
cenaze, bu kederli anların en acıklı ve en ibretlisidir. Ölüm
hepimiz için en büyük nasihat ve derstir. Bu sebep-lerden dolayı,
cenazeye iştirak etmek vazifelerimiz arasındadır. Cenazenin
arkasından gitmek vazifesi, onun namazını kılmakla sona ererse de
kabre defnedinceye kadar bulunmak daha faziletlidir.
Dâvete icabet etmek, dâvet edilen yere gitmek, müslümanlar için
önemli vazifelerden biridir.
Düğün davetlerine mutlaka katılmak gerektiği ve bunun vâcip olduğu
hususunda İslâm alimleri görüşbirliği içindedir. Bunun dışındaki
dâvetlere katılmak sünnet ya da müstehabdır. Şu kadar var ki,
haram ve günahların işlendiği dâvetlere icabet edilmesi dinimizde
câiz görülmemiştir. Çünkü haram davranışlar dâvete katılmaya
engel teşkil eder. Peygamber Efendimiz, sahâbe-i kirâmın bütün
dâvetlerine icabet etmiştir. Dâvet edenin toplum içindeki sosyal
mevkiine, zenginlik ve fakirliğine göre bir ayırım yapmamıştır.
Fakirlerin çağırılmadığı dâvetleri hoş kırşalamadığı gibi sadece
zenginlerin çağırıldığı dâvetleri de kınamıştır. Çünkü dâvetler,
zengini ve fakiri, yaşlısı ve genciyle inananların birlikte
bulunduğu ve aralarında ülfetin, muhabbetin, şefkat ve merhametin
tezâhürünün görüldüğü bir hayır meclisi niteliği taşır. Meşru
dâvetlere katılma zaruretinin sebebi de bu olsa gerekdir.
Dâvetler, dâvetçiyle dâvetlinin birbirlerine karşı saygı ve
sevgisinin, insanı saymanın ve insan sayılmanın da en güzel
görüntülerinden biridir.
İslâm toplumlarının hemen hepsinde olduğu gibi, özellikle ülkemizde
çeşitli vesilelerle, en küçük yerleşim birimlerinden büyük şehirlere
kadar yaygın olan dâvet âdetimiz, dini hayatımızın ve millî
benliğimizin ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir. Bunları meşrû
bir şekilde devam ettirmek, sağlıklı bir toplum yapısını korumanın
da vesilesidir.
Peygamberimiz: "Aksırmak Allah'tan, esnemek şeytandandır"
(Tirmizî, Edeb 7) buyurur. Hadis kitaplarımızda bunlarla ilgili pek
çok rivayet vardır. Aksırmanın, sağlık açısından bedeni dinçleştirme
ve zihnî uyanıklığı temin yönünden çeşitli faydaları vardır. Buna
karşılık esnemenin uyuşukluk ve miskinlik belirtisi olduğu kabul
edilir. Bu durumda aksırmak bir nimettir. Her nimet gibi, bu da
Allah'tandır. Allah'ın bütün nimetlerine hamdetmek, müslümanın
kulluk vazifelerinden biridir. Bu sebeple, aksıran kimse
"elhamdülillah" der. Aksıranın hamdettiğini duyan müslüman,
"yerhamükellah" diye karşılık verir. Bunun anlamı "Allah sana
rahmetiyle muâmele etsin" demektir. Aksıran da kendisine dua
eden müslüman kardeşine "yehdînâ ve yehdîkümullah = Allah bize de
size de hidayetini nasib etsin" diye karşılık verir. Bütün
bunlar, müslümanların en küçük ayrıntılarda bile birbirlerine karşı
bir takım hak ve vecibelerinin olduğunu göstermektedir. Peygamber
Efendimiz:
"Allah aksırandan hoşlanır, esneyenden hoşlanmaz. Sizden biriniz
aksırıp "elhamdülillah" deyince bunu işitenin "yerhamükellah"
demesi, üzerine bir vecibedir. Esnemeye gelince, sizden biriniz
esnediği zaman, gücünün yettiği kadarıyla onu yapmamaya ve ağzını
açarak "hâh hâh" dememeye çalışsın. Çünkü bu şeytandandır ve şeytan
bu halinden dolayı o kimseye güler"
(Tirmizî, Edeb 7) buyurmuştur.
Müslim'in bir rivayetinde "Müslümanın müslüman üzerindeki hakkı
altıdır..." şeklinde gelmesi, rivayetler arasında bir çelişki ve
aykırılık olmayıp, bu hakların beş veya altı ile sınırlı olmadığının
delilidir. Çünkü bunlardan başka hak ve vazifelerle ilgili hadisler
de vardır. Bu ikinci rivayetteki tek fark, "Nasihat isteyene
nasihat etmek" vazifesidir. Nasihat, kişinin hayrına ve
kurtuluşuna vesile olan söz ve davranışların tamamını kapsayan bir
tâbirdir. Mâna ve mâhiyetini, muhtevasını ve önemini bu kitabımızın
ilgili kısmında açıklamaya çalıştık.
Bu
hadisi 897 numara ile bir kere daha ele alacağız.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Müslümanların birbirleri üzerinde hak ve vecibeleri vardır ve
bunlar maddî veya mânevî niteliklidir.
2.
Her hak, bir mükellefiyeti de beraberinde getirir.
Mükellefiyetlerini yerine getirmeyenler mes'uldürler. Bu mes'uliyet
dünyevî veya uhrevî olabilir.
3.
Selâm vermek sünnet, almak ise farzdır.
4.
Hasta ziyareti sünnettir. Ziyarette edebe riâyet etmek gerekir.
5.
Cenazeyi teşyîde, namazını kılmak ve kabre defnetmek farz-ı kifâye,
bunun dışındaki hizmetler sünnet ve müstehabdır.
6.
Meşru ölçüler içinde yapılan düğün dâvetine icabet vâcip, diğer
meşru dâvetlere katılmak ise sünnet ya da müstehaptır.
7.
Aksırıp "elhamdülillah" diyene "yerhamükellah" diye mukabelede
bulunmak bir vecibedir.
8.
Nasihat isteyene ve nasihata ihtiyacı olana nasihat etmek, yol ve
yön göstermek, gücü yetenler üzerine dînî bir vazifedir.
9.
Müslümanlar, aralarında kardeşlik, dostluk, yardımlaşma, şefkat ve
merhameti temin edecek hak ve vazifeleri kesinlikle yerine
getirmelidirler.
241.
Ebû Ümâre Berâ İbni Âzib radıyallahu anhümâ şöyle dedi:
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bize yedi şeyi
emretti, yedi şeyi de yasakladı. Bize şunları emretti: Hastayı
ziyaret etmek, cenazeye katılmak, aksırana "yerhamükellah" demek,
yeminini bozmayıp yemin üzere devam etmek, zulme uğrayana yardım
etmek, dâvet edenin dâvetine katılmak, selâmı yaygınlaştırmak.
Resûlullah bize şunları da yasakladı: Altın yüzükler veya yüzük
takmak, gümüş kaptan su içmek, ipek minder kullanmak, ipekten
yapılmış elbise giymek, ince ipek giymek, kalın ipek giymek, hâlis
ipek kumaştan elbise giymek.
Buhârî, Cenâiz 2, Mezâlim 5, Nikâh 71, Eşribe 28; Müslim, Libâs 3.
Ayrıca bk. Tirmizî, Edeb 45; Nesâî, Cenâiz 53
Müslim'in bir rivâyetinde: Yitiği ilân etmek, ilk yedi şey arasında
sayılmıştır.
Açıklamalar
Hadisimiz, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem' in bazı
sözlerini sahabenin mâna ve mahiyeti ile rivayet ettiğinin de bir
delilidir. Mâna ile hadis rivayetinin belli bir dönemde, belli
şartlarla câiz olduğunu biliyoruz.
Bu
hadiste geçen ve peygamberimizin emrettiği belirtilen haklar ve
vazifelerin tamamına yakını bundan önceki hadiste de geçmişti.
Bunların mahiyetini orada yeterince açıklamıştık. Aynı şeyleri
tekrar etmeyeceğiz. Bu rivayette anılan "Yemini bozmayıp yemin
üzere devam etmek" ve "Zulme uğrayana yardım etmek"
ilâvelerine kısaca açıklık getireceğiz.
Bir kimse, herhangi bir sebeple yemin edebilir. Bu yemin, dînî
açıdan uygun ve uyulması gereken bir yemin olabileceği gibi, hata
eseri yapılmış ve bozulması icap eden bir yemin de olabilir.
Yemini bozmak için dünyevî bir zararın giderilmesi veya uhrevî bir
vebal korkusu olması gerekir. Bu takdirde yemini bozmanın keffâreti
verilir. Çünkü yemin Allah'ın adı anılarak, Allah için kesin söz
vermektir. Bu sözü ye-rine getirmemenin meşru ve kabul edilebilir
bir sebebi olmalıdır. Yeminlerin bir takım çeşitleri ve ona göre de
hükümleri vardır. Fıkıh ki-tapları ve ilmihallerde bunlara genişçe
yer verilir. Çünkü yemin konusu, herkesin karşılaşabileceği günlük
hayatın içinde bir konudur. Her müslüman, bu gibi dini sorumluluk
taşıdığı konularda yeterli bilgi sahibi olmalıdır; aksi takdirde
büyük hatalara düşer. Bilgi sahibi olmanın zaruri olduğu
konulardaki bilgisizlik de affedilmez. Fakat, herkes fetvâya
taalluk eden her konuyu bilme imkânına sahip olamaz. Bu takdirde
yapılacak iş, o konuyu bilen âlimlere, müftîlere sorup ona göre
hareket etmektir.
Keffâret yemini bozduktan sonra yerine getirilir. Çünkü keffâret
tövbe demektir. Tövbe ise günahtan sonra yapılır. Yemini bozmanın
keffâreti, kişinin maddî gücüne göre farklılık arzeder.
*
Müslim veya gayr-i müslim bir köle veya câriye azad etmek,
*
On fakiri orta halli bir şekilde giydirmek,
*
On fakiri sabah-akşam doyurmak
*
Üç gün arka arkaya oruç tutmak, cezalarını keffâret olarak
sıralayabiliriz.
Mazluma, haksızlığa uğrayana yardım etmek, müslümanların üzerine
düşen önemli bir vazife olup, dînî hükmü de farz-ı kifâyedir.
Zulme uğrayanın müslüman olmasıyla gayr-ı müslim olması arasında
herhangi bir fark yoktur. Biz, zulüm ve mahiyetini, mazluma yardımın
zaruretini hem ilgili kısımda (bk. 203-221. hadisler arası) hem de
iyiliği emir, kötülükten nehiy konusunda (bk. 184-197. hadisler
arası) açıklamıştık.
Peygamber Efendimiz'in yasakladığı şeylerin başında, altın yüzük
kullanmak gelmektedir. Erkeklerin altın yüzük kullanmalarının
haramlığında ümmetin âlimlerinin icmaı vardır. Kadınlar için
böyle bir haramlık yoktur. Altın yüzük gibi, altın kolye, altın
zincir ve altın süs eşyalarının her birini erkeklerin kullanması
câiz değildir. Sıhhî bir mecburiyetten dolayı altın diş
yaptırmak, vücudun herhangi bir uzvunda altın kullanmak, haramlık
kapsamının dışındadır. Bunlarda bir sakınca ve yasaklık yoktur.
Altın ve gümüş hilkaten para olup, biriktirilmesi ve elde tutulması
değil, piyasada bulunması ve âmmenin hizmetine yönelik yatırımlara
sarfedilmesi gerekir. Piyasaya arzedilmeyen altın ve gümüş, ülkenin
ve toplumun zenginliğinden sayılmaz. Bir sene müddetle elde kalan
altın ve gümüş için kırkda bir zekât ödenmesi farzdır. Bu altını ve
gümüşü elde tutmanın bir nevi cezası sayılabilir.
Gümüş kaplar içinde yemek yenilmesi ve su içilmesi de
yasaklanmıştır. Tabii ki, altın kaplar öncelikle yasaktır. Daha açık
bir ifade ile, altın ve gümüşten yapılmış ev eşyaları kullanılması
câiz değildir.
Ancak bu kaplar, tıb alanında veya kimyevî maddeler yapımında, ya da
zarurî olan hallerde kullanılabilir.
Hadisimizden öğrendiğimiz bir başka yasak da erkeklerin ipek
giymeleridir.
Burada, ipeğin, kullanılması söz konusu olan tüm çeşitlerinin
erkekler için haram kılındığını görüyoruz. Şu kadar var ki, haram
kılınanların tamamı saf ipek çeşitleridir. İpek karışımı olan
kumaşlar bu hükmün dışındadır. Kadınlar için ise altında da olduğu
gibi, böyle bir yasaklama söz konusu değildir. Kadının yaşlısı,
genci, evlisi, bekârı, zengini, fakiri bu konuda eşittir.
Altında olduğu gibi, zaruret bulunan hallerde erkeklerin ipek
giymelerine izin verilmiştir.
Müslim'in bir rivayetinde "yitiği ilan etmek" şeklinde gelen
rivayet, bulunan yitik malın kalabalık yerlerde ve herkesin
duyabileceği şekilde tarifinin yapılmasıdır.
Bu
hadisin ilk bölümünü, 848 ve 896 numaralı hadisler olarak tekrar
okuyacağız.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Kişinin yaptığı yemine sadık kalması ve gereğini yerine getirmesi
gerekir. Herhangi bir zaruretten dolayı yeminini bozan kimse
keffâretini öder.
2.
Mazluma yardım farz-ı kifâyedir. Gücü yetenin zulmü önlemesi dini
bir vecibedir. Mazlumun müslüman veya gayr-ı müslim olması arasında
bir fark yoktur.
3.
Altın yüzük takmak veya ziynet eşyası kullanmak müslüman erkeklere
haramdır. Altın diş taktırmak veya kaplatmak haram kılınmamıştır.
4.
Altın ve gümüşten yapılmış ev eşyası kullanmak haramdır.
5.
Saf ipeğin her çeşidi müslüman erkeklere haramdır.
6.
Zaruret halleri, yasakların kapsamı dışındadır.
7.
Peygamber Efendimiz'in de haram kılma yetkisi vardır.
|