|
ZULÜM
ZULMÜN HARAMLIĞI VE HAKSIZ OLARAK ELDE EDİLEN
ŞEYLERİ SAHİPLERİNE GERİ VERME GEREĞİ
Âyetler
1.
"Zâlimlerin hiçbir dostu ve sözü dinlenecek şefaatçısı yoktur."
Mü'min sûresi (40), 18
Âyetin baş tarafının anlamı şöyledir: "Ey Muhammed! Onları,
yüreklerin ağıza geleceği, tasadan yutkunacakları, yaklaşan kıyamet
günü ile uyar."
Zulüm ve haksızlık yapanlar, dünyada, bu zulümlerine yardımcı olan
bir takım bayağı kişiler bulabilirler. Zulümlerini de belli bir süre
devam ettirmeleri mümkün olabilir. Fakat zulüm ebedî olmaz.
Zâlimler, yaptıkları zulüm ve haksızlıkların cezasını Allah'ın
huzurunda mutlaka görürler. Bu cezaya bazı kere dünyada da
çarptırıldıkları olur. Onların bu hali başkalarına ibret olmaları
içindir. Âhirette, hesabın görüleceği günde, zâlimlerin ne bir
dostu, ne de Allah'ın huzurunda kendilerine şefaatçı olacak bir
yardımcısı bulunacaktır. Zâlimle dost olmak ve zulmüne göz yummak da
zulümdür.
2.
"Zulmedenlerin yardımcısı olmaz."
Hac sûresi (22), 71
Bu
âyet-i kerîmenin baş tarafı şöyledir: "Onlar, Allah'ı bırakıp,
Allah'ın kendisine hiçbir delil
indirmediği, kendilerinin dahi hakkında bilgi sahibi olmadıkları
şeylere tapıyorlar."
Allah'ı
bırakıp da hiçbir güç ve kuvveti olmayan cansız eşyalara, putlara ve
bir takım ölümlü canlılara tapanlar, şirke düşmüş olurlar. Şirk ise
en büyük zulümdür. Allah, zâlimleri kıyamet gününde dostsuz ve
yardımcısız azap içinde bırakacaktır. Dünyada yaptıkları zulüm ve
haksızlıkların cezasını orada çekecekler ve kendilerine merhamet
olunmayacaktır. Çünkü onlar, Allah'ın kullarının haklarına tecâvüz
etmişler ve Allah'ın emirlerini dinlememişlerdir.
Hadisler
205.
Câbir radıyallahu anh' den rivayet edildiğine göre,
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Zulümden sakınıp kaçınınız. Çünkü zulüm, kıyamet gününde zâlime
zifiri karanlık olacaktır. Cimrilikten de sakınınız. Çünkü cimrilik
sizden önceki ümmetleri helâk etmiş, onları birbirlerinin haksız
yere kanlarını dökmeye, haramlarını helâl saymaya sevketmiştir."
Müslim, Birr 56
Açıklamalar
Zulüm, bir şeyin gereğini değil de zıddını yapmak, hakkı yerli
yerine koymamak diye tarif edilir. Zulüm, başkasının hakkı üzerinde
haksız bir tasarrufta bulunmak, herhangi bir konuda haddi aşmaktır.
Haksız yere başkasının malını almak, ırzına, namusuna sataşmak gibi
uygunsuz davranışlar, zulüm diye adlandırılır.
Zulüm, adâletin zıddıdır. Adâlet bir fazilet, zulüm ise bir zillet,
faziletsizlik, gayr-i ahlâkîlik ve haysiyetsizliktir. İslâm,
yeryüzünde adâleti hâkim kılmayı, zulmün her çeşidini ortadan
kaldırmayı hedefler, mensublarını, özenle zulümden sakındırır.
Zulmün kıyamet gününde karanlıklar olması, zâlimin o gün karanlıklar
içinde kalarak yolunu bulamaması, zulmünün cezasının, şiddetli ve
dehşetli olacağı anlamındadır. Zâlimler, dünyada zulmettiklerinin
hayatlarını karartmış, onlara âdeta dünyayı zindan etmişlerdir.
Şimdi burada hesap gününde karşılaştıkları acıklı manzara,
mazlumlara yaptıklarının kendi başlarına gelmesinden başka bir şey
değildir.
Zulüm, çoğunlukla Allah'dan başka dostu ve yardımcısı olmayan
zayıflara, biçarelere yapılır. Bunu yapanlar ise kalbleri kararmış,
Allah korkusundan mahrum kimselerdir. Çünkü kalblerinde Allah
korkusu olsa ve hidâyet nurundan nasibleri bulunsa yaptıklarının
sonunu düşünürler. İşte böyle kimselerin kıyamet günündeki cezaları,
dünyada yaptıklarının karşılığıdır.
Hadîs-i şerifte, Peygamber Efendimiz'in mü'minlerin sakınmalarını,
uzak durmalarını istediği ikinci konu cimriliktir. Cimrilik
sebebiyle helâk oluş, bu dünyada olabileceği gibi, âhirette de
olabilir. Hadisde geçen ve cimrilik diye dilimize aktardığımız
"şuh" kelimesi, şiddetli cimriliği, sadece malda değil, her işte
ve her iyilikte cimri davranmayı ifade eder. Cimrilik, dinimizin
kötü karşıladığı ve helak edici huylardan saydığı bir davranıştır.
Üstün ahlâk ve fazilet olan cömertliğin zıddıdır. Allah cömertleri
över, cimrileri ise kötüler. Cimri, gerçekte Allah'ın olan malı,
mülkü, ihsan edilen iyilikleri, Allah'ın kullarına vermekten yüz
çeviren kimsedir. Allah, insanın bu kötü hasletlerini şöyle anlatır:
"De ki: "Siz, Rabbimin rahmet hazinelerine sahip olsaydınız, o zaman
bile, harcamakla tükenir endişesiyle elinizi sıkı tutardınız;
insanoğlu zaten daima cimridir"
[İsrâ sûresi (17), 100].
Cömertlik yerli yersiz saçıp savurmak değildir. Allah'ın kullarına,
dikkatlice ve nimetin kıymetini bilerek vermektir. Nitekim, Cenâb-ı
Hak bu konuda şu ölçüye uymamızı buyurur:
"Elini boynuna bağlayıp cimri kesilme, büsbütün de açıp tutumsuz
olma, yoksa pişman olur, açıkta kalırsın"
[İsrâ sûresi (17), 29].
Zenginler cimri davranır, fakirler de sabırsız olurlarsa, toplumun
düzeni ve dengesi bozulur. Çünkü bir toplum içinde hem zenginler hem
de fakirler bulunur. Bunların birbirlerine yardımcı olmaları
gerekir. Aksi takdirde, tarihin her döneminde ve günümüzde de
örnekleri görüldüğü gibi, toplumda çatışmalar, kan dökmeler başlar.
Bu ise bir toplumun helâkine sebeb olur. İnsanlar kan dökmeyi,
haramları helal saymayı meşru görmeye başlarlar. Zenginle fakir
arasındaki mesafe açıldıkça, zulüm artar ve her çeşidi icrâ edilmeye
başlar. Zulmün artması ve yayılması ise, yıkılışa
yaklaşıldığının alâmeti sayılır. O halde cimrilik de zulmün
sebeblerinden biridir. Zulümle bir arada zikredilmesinin böyle bir
alâkaya dayandığını söyleyebiliriz.
Bu
hadis 564 numara ile tekrar gelecektir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Zulümden sakınıp kaçınmak, başkalarını da bu yönde uyarmak
görevlerimiz arasındadır. Bu, Allah ve Resûlü'nün emridir.
2.
Zulme sebeb ve vasıta olmak da aynı şekilde günahtır.
3.
Zulüm büyük günahlardandır. Çünkü her zulümde, kulların hakkına
tecâvüz vardır. Kıyamet günündeki cezası da şiddetli olacaktır.
4.
Cimrilikden uzak durmak, sakınıp kaçınmak müslümanlar için bir
vecibedir.
5.
Zulüm ve cimrilik, haksız yere kan dökmenin, Allah'ın haramlarını
helâl saymanın, çeşitli büyük günahların ve dinden sapmaların önde
gelen sebeplerindendir.
6.
Cimrilik, zulme de kaynaklık eder.
7.
Adâlet ve cömertlik bir fazilet, bunların aksi olan zulüm ve
cimrilik ise alçaklık ve düşüklüktür.
206.
Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre,
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Kıyamet
gününde, haklar sahiplerine mutlaka verilecektir. Hatta boynuzsuz
koyun için, boynuzlu koyundan kısas alınacaktır."
Müslim, Birr 60. Ayrıca bk. Tirmizî, Kıyâmet 2
Açıklamalar
Kıyamet günü hakların sahiplerine verilmesi, dünya hayatında
insanlara zulmedenlerle, başkalarının haklarını gaspedenlerin
cezalandırılması, mazlum ve suçsuzların ise mükâfata nâil olmasıyla
sağlanacaktır. Riyazü's-sâlihîn' in çeşitli konularında,
ilgili hadisler açıklanırken bunlara yer verilmiştir. Bilinmesi
gereken şaşmaz hakikat, "Zerre miktarı hayır ve iyilik yapan onun
mükâfatını, zerre miktarı şer ve kötülük yapan da onun cezasını
görür" [Zilzâl sûresi (99), 7-9]. Mutlak adâlet, Allah Teâlâ'nın
adâleti olup, hesap gününde tecelli edecektir. İman edenler için,
âhiret inancı bütün dünyevi müeyyidelerin önünde ve üstündedir.
Bu
hadis, kıyamet gününde hayvanların da dirilerek mahşer yerine
getirileceğine delil teşkil eden rivayetlerden biri kabul edilir. Bu
rivayet, Kur'ân-ı Kerîm'in: "Vahşi hayvanlar bir araya gelip
toplandığında..." [Tekvîr sûresi (81) 5] âyetini açıklayıcı
niteliktedir. Gerek Kur'ân-ı Kerîm, gerekse sahih sünnetde bu konuda
pek çok deliller bulunabilir. Akıl ve din açısından bir engel
bulunmadığı sürece, şer'î delilleri görünürdeki mânaları üzere
bırakmak ve öyle anlamak dînî bir vecîbedir.
Kıyamet gününde, mahşer yerinde toplanmak, mutlaka sevap veya ceza
vermek içindir denilemez. Boynuzsuz koyun için boynuzludan kısas
almak, kısas-ı mukâbele denilen cinsten olup, mükellefler
arasında yapılan kısasla bir alâkası yoktur. Çünkü hayvanların
mükellefiyetle bir ilgisi bulunmamaktadır. Bu teşbih, her türlü
hakkın hak sahibine ve-rileceğini anlamamıza vesile olmaktadır.
Mükellef olmayan hayvanlara bile böyle davranılınca hareketinden
sorumlu tutulan insana yapılacak muamelenin ne derece âdil ve
hakkaniyetli olacağı kolayca anlaşılabilir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Allah mutlak adâlet sahibidir. Mahşer gününde bütün haklar
sahiplerine verilecek ve kimseye zerre kadar zulüm yapılmayacaktır.
2.
Zâlimler, insanların haklarını gasbedenler, kıyamet gününde
cezalarını en ağır şekilde göreceklerdir.
3.
Dünyada yapılan haksızlıklar, ölmeden önce sahiblerine iade
edi-lerek helâlleşilmelidir.
4.
Hayvanlar da kıyamette diriltilecektir.
`
207.
İbni Ömer radıyallahu anhümâ şöyle dedi:
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem aramızda iken Vedâ
haccı'ndan söz ediyorduk, ama Vedâ haccı'nın ne olduğunu
bilmiyorduk. Nihayet, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem
Allah'a hamd ve senada bulundu, sonra da deccâldan bahsederek onun
hakkında uzunca bilgi verdi. Şunları söyledi:
"Allah Teâlâ'nın gönderdiği her peygamber, ümmetini deccâl konusunda
uyarmıştır. Nuh ve ondan sonraki peygamberler, ümmetlerini bu konuda
uyarıp sakındırdılar. Şüphesiz ki o sizin aranızda çıkarsa, onun
durumu ve hali size gizli kalmaz. Rabbinizin tek gözü kör olmadığı
size gizli kalan, bilmediğiniz bir şey değildir. Deccalin ise, sağ
gözü kör olup, sanki salkımından dışarı fırlamış yaş bir üzüm tanesi
gibidir. Uyanık olunuz! Allah Teâlâ birbirinizin kanlarını ve
mallarını, şu ayınızda bugününüzü haram kıldığı gibi, birbirinize
haram kılmıştır. Dikkat ediniz, sizlere tebliğ ettim mi?"
Ashâb-ı kirâm:
-
Evet tebliğ ettin, dediler. Peygamberimiz:
--"Allahım! Şahit ol"
diye üç defa tekrarladı. Sonra da:
"Size yazık olur, bakınız, sakın benden sonra birbirinizin boynunu
vurup da küffara dönmeyiniz"
buyurdular.
Buhârî, Meğâzî 77. Bir bölümü için bk. Müslim, Îmân 274, Fiten 100
Açıklamalar
İmam Nevevî'nin bu hadisi bu konuda zikretmesinin sebebi,
müslümanların kanlarının ve mallarının birbirlerine haram
kılındığını bildiren kısmı dolayısıyladır. Hadisin ihtiva ettiği
deccâle dair bilginin yeri burası değildir. Riyazü's-sâlihîn'in
son kısımlarında bu konuyla ilgili hadisler yer almaktadır. Orada
yeterli bilgi verilmeye çalışıldı.
Vedâ haccı'na bu adın veriliş sebebi, Resûl-i Ekrem sallallahu
aleyhi ve sellem'in bu hac esnasında yaptığı konuşmada
müslümalara vedâ etmesindendir. Ayrıca bu hac, Peygamber Efendimiz
kendisini dinleyen sahabe topluluğuna üç defa "tebliğ ettim mi?"
diye soru yöneltmesi sebebiyle "belağ haccı"; ilk defa bu
hacda Kâbe ve Mekke'ye hiçbir müşrik sokulmadığı için "İslâm
haccı" diye de adlandırılmıştır.
Haksız yere kan dökmek, insanların canlarına ve mallarına göz
dikmek, zulmün en büyüğüdür. Bunlar, inananlara hiç yakışmayan ve
kendilerine haram kılınmış olan davranışlardır. Bunu ancak kâfirler
yapar, öyleyse kâfirlere benzememek, küfre asla dönmemek icab eder.
Küfür, yani inkâr içinde bulunmak, zulüm içinde yaşamak ve zâlim
olarak ölmek demektir. Âhiretteki karşılığı ise ebedî azabdır.
Hadisin son cümlesi 699 numara ile tekrar gelecektir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Deccâl inancı, semavi dinler arasında müşterek konulardan birisidir.
Herhangi bir dinden diğerine geçmiş değildir. Deccal İslâm ümmeti
arasında ortaya çıkacaktır.
2.
Deccâlin bir takım belirgin nitelikleri vardır. Peygamber Efendimiz
onları bildirip, öğretmiştir.
3.
Müslümanların kanı ve malı birbirine haram kılınmıştır. Haksız yere
akıtılan kan, alınan mal gayri müslimin de olsa haramdır.
4.
Fitneden ve fitneci olmakdan sakınmak gerekir.
5.
Allah'ın ve Resûlullah'ın emirlerine uymak kişiyi zulümden ve
fitnelerden korur.
`
208.
Âişe radıyallahu anhâ' dan rivayet edildiğine göre,
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Kim bir karış mikdarı bir yere haksız olarak zulümle sahip olursa,
o yerin yedi katı boynuna geçirilir."
Buhârî, Mezâlim 13, Bed'ül-halk 2; Müslim, Müsâkât 139-142. Ayrıca
bk. Tirmizî, Diyât 21
Açıklamalar
Bu
hadisin, Buhârî ve Müslim rivayetlerinin bazısından öğrendiğimi-ze
göre, Ervâ Binti Üveys adındaki bir kadın, yerimi işgal etti
iddiasında bulunarak aşere-i mübeşşereden Saîd İbni Zeyd'i halifelik
görevinde bulunan Mervân'a şikayet etmişti. Mervân, Saîd'e bir heyet
göndererek durumu tahkik ettirmek istedi. Saîd ise, anılan yer
kendine ait olduğu halde, davayı kapatmak için orayı derhal kadına
bıraktı ve ona beddua etti. Saîd duası makbul bir kişiydi. Nitekim
kadın kör oldu ve o yerde bulunan kuyunun içine düştü ve orası
kendisine mezar oldu. Çünkü Saîd ona:
Allahım! Eğer bu kadın yalancı ise gözünü kör et, evini de kendine
kabir yap, diye beddua etmişti.
Saîd, bu davranışı sergilerken, Resûl-i Ekrem'den yukarıdaki hadisi
duyduğunu söyledi. O, bu hadisteki tehditten şiddetle kaçınmanın
yanında, böyle bir davada, haklı bile olsa adının geçmesini
istemedi.
Yukarıda anılan kaynaklara bakılırsa, bu hadisin çeşitli rivayet
şekilleri olduğu görülecektir. Bunlardan hareketle İslâm alimleri
yeryüzünün de gökyüzü gibi yedi kat olduğunu söylemişler, bir karış
yere sahip olanın, o yerin hem altına hem üstüne sahip olacağını,
kimseye zarar vermeksizin o yerin üstüne dilediği kadar kat
çıkabileceğini ifade etmişlerdir. Bazı istisnâî kayıtlar olmakla
birlikte, yerin altı ile ilgili olarak da aynı haklar geçerli
sayılmaktadır.
Birinin arâzisine tecâvüz ve malını gasbetmek en büyük
zulümlerdendir. Her zulmün olduğu gibi, onun da kıyamet gününde
cezası şiddetli ve çetindir. Peygamber Efendimiz, dünyada insanlar
arasında yaygın olarak raslanan hudut ve arazi tecâvüzlerini ve
bunun neticesinde ortaya çıkan pek çok kötülükleri, zulümleri,
haksızlıkları, kan dökmeleri, kırgınlıkları, dargınlıkları uhrevî
müeyyideleri hatırlatarak önlemeyi he-
deflemiştir.
Hadisin farklı bir rivayeti 1509 numara ile tekrar gelecektir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Zulmün her çeşidi haram kılınmıştır. Her çeşit zulmün âhiretteki
cezası da şiddetlidir.
2.
İnsanların haklarına tecavüzün her çeşidi zulümden sayılır.
3.
Sahip olunan arazinin üstü ve altı da sahip olan kişiye aittir.
`
209.
Ebû Mûsâ el-Eş'arî radıyallahu anh' den rivayet edildiğine
göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Hiç şüphesiz Allah zâlime mühlet verir. Onu yakalayınca da
kaçmasına fırsat vermez."
Sonra şu âyet-i kerîmeyi okudu:
"Rabbin, zâlim bir kasaba halkını yakalarken işte böyle yakalar.
O'nun yakalaması gerçekten çok acı ve çetindir."
[Hûd sûresi (11), 102].
Buhârî, Tefsîru sûre (11); Müslim, Birr 61. Ayrıca bk. Tirmizî
Tefsîru sûre (11); İbni Mâce, Fiten 22
Açıklamalar
Allah Teâlâ, suçluları cezalandırmada acele davranmaz. Onların
suçlarından, zulümlerinden ve kötülüklerinden pişmanlık duyup
tövbeye yönelmeleri için kendilerine mühlet verir; onlara süre
tanır. Kâfirler, küfürden imana; zâlimler, zulümden adâlete, âsiler
isyandan ibadete; günahkârlar, günahtan tövbeye; sapıklar,
dalâletten hidâyete yönelebilirler. Bu sebeble Allah Teâlâ cezaları
tehir eder, hatta bir çoğunu âhirete bırakır. İnsan, ömrünün sonuna
kadar tövbe kapısının açık olduğunu bilir de bir gün bu kapıya
gelirse, Allah tövbeleri kabul eder ve kullarına son derece
merhametle muamele eder. Cenab-ı Hakk'ın mühlet vermesinin anlamı
budur. Bu sebeble zâlimlere de rızık verir; onların dünyada
yaşamasına, hatta uzun bir ömür sürmesine imkân tanır.
Bu
hadis, dünyada mazlumlar için bir teselli kaynağıdır. Kendilerine
verilen fırsat ve mühlete kapılıp aldanmasınlar diye, zâlimler için
de ciddi bir tehdit teşkil eder. Allah Teâlâ, bu gerçeği şöyle beyan
etmektedir:
"Sakın zâlimlerin yaptığından Allah'ı gafil sanma! O, sadece onları,
gözlerin dehşetten donup kalacağı, bir noktaya dikilip bakacağı bir
güne erteliyor"
[İbrahim sûresi (14), 42].
Allah'ın zâlimleri yakalamasından maksat onları helâk etmesi,
kahretmesi, işlerini bitirmesidir. Bu hal, ibret için bazan dünyada
da olur. Resûl-i Ekrem Efendimiz, bu sözlerine delil olarak,
Kur'an'ın ayetini getirmiştir. Çünkü Kur'an'ın bir çok âyetinde,
daha önce helâk olan ümmetlerin mâcerası anlatılır. Nuh
aleyhisselâm' ın kavmi, Âd ve Semûd'un, Lût kavminin, Medyen'in,
Firavn'ın ve Firavn'a inananların âkibetleri ne kadar acı, elem
verici ve çetin olmuştur? Bunların her birinin oturduğu ülkeler,
şehirler ve kasabalar, içlerindeki zâlimlerle birlikte helâk
edilmiştir. Dünyada dolaşan zâlimlere Allah'ın mühlet vermesi,
insanları aldatmamalıdır. Allah Teâlâ onların halinden şöyle haber
verir:
"İnkâr edenlerin, öyle şehirlerde gezip dolaşması seni aldatmasın.
Bu, kısa bir eğlenmeden ibarettir. Az bir zaman sonra varacakları
yer cehennemdir. Orası ne kötü bir barınaktır!"
[Âl-i İmrân sûresi (3), 196-197].
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Allah zâlimlere, günahkârlara mühlet verir, fırsat tanır, fakat
onları neticede cezalandırır.
2.
Başkalarına ibret olması için, Cenâb-ı Hak bazı zâlimlerin cezasını
dünyada verir. Onların yaşadıkları şehirleri, kasabaları helâk eder,
tabiî afetler gönderir. İnsanlar, bunların sebeblerini iyi
düşünmelidir.
3.
Tövbe kapısı kıyamete kadar açıktır. Allah, yaptıklarına pişman
olanların tövbelerini kabul eder.
4.
Tövbede acele etmeli, ömrü iyi değerlendirmelidir.
210.
Muâz radıyallahu anh şöyle dedi:
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem beni (yönetici olarak
Yemen'e) gönderdi ve şunları söyledi:
"Sen kitap ehli olan bir topluma gidiyorsun, Onları, Allah'dan başka
ilah olmadığına ve benim Allah'ın Resûlü olduğuma şahitlik etmeye
dâvet et. Eğer onlar, bu dâvete uyup itaat ederlerse, Allah'ın
kendilerine her bir gün ve gecede beş vakit namazı kesin olarak farz
kıldığını bildir. Şayet buna da itaat ederlerse, Allah Teâlâ'nın,
zenginlerinden alınıp fakirlerine verilmek üzere, kendilerine zekâtı
mutlak surette farz kıldığını bildir. Buna da itaat edip uydukları
takdirde, onların mallarının en gözde ve kıymetli olanlarını
almaktan sakın. Mazlumun bedduasını almaktan da son derece çekin,
çünkü onun bedduası ile Allah arasında bir perde yoktur."
Buhârî, Zekât 41, 63, Meğâzî 60, Tevhîd 1; Müslim, Îmân 29, 31.
Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Zekât 5; Tirmizî, Zekât 6; Nesâî, Zekât 46;
İbni Mâce, Zekât 1
Açıklamalar
Bu
hadis çeşitli rivayet şekilleri, az-çok farklı ifadeler, muhtelif
sahâbîlerin nakli ile Kütüb-i Sitte'nin tamamında, hatta
bazısında ayrı bahislerde bir kereden çok olmak üzere, yer
almaktadır. Daha önceleri de hatırlatıldığı gibi, Muâz İbni Cebel,
sahâbe arasında önemli görevler üstlenmiş biri idi. Onun bu resmî
görevleri, henüz genç yaşlarında iken, Resûl-i Ekrem sallallahu
aleyhi ve sellem' in emriyle başlamış, daha sonra da devam
etmiştir. Muâz'ın, Yemen'e vali ve zekât âmili olarak gönderilmesini
konu alan bu hadis, bir çok fıkhî ahkâma da temel teşkil eder.
Tirmizî'nin rivayetinde belirtildiğine göre, Resûlullah
sallallahu aleyhi ve sellem Muâz'ı Yemen'e gönderirken,
kendisine şu soruları sorup cevaplarını almıştı:
-
Yemen'de ne ile hüküm vereceksin?
-
Allah'ın kitabı ile.
-
Kitap'ta bulamazsan?
-
Resûlullah'ın sünneti ile hüküm veririm.
-
Sünnette de bulamazsan?
-
Kendi reyimle ictihad ederim. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz:
"Resûlünün elçisini, Resûlünün hoşnud olduğu şeyde muvaffak kılan
Allah'a hamdederim"
buyurdular.
Muâz, Yemen'e hicrî dokuzuncu yılda gönderilmişti. O esnada, Yemen
halkının büyük çoğunluğu Ehl-i kitap, yani hıristiyan ve
yahudilerden müteşekkildi. Bazı kaynaklar, Yemen'deki Ehl-i kitabın
yahudilerden ibaret olduğunu da söylerler. Her iki durumda da,
Resûl-i Ekrem Efendimiz özellikle Ehl-i kitap olmalarını anarak,
onları diğer müşriklerden ayırdı. Fakat onların Allah inancı bozuk
olduğu ve bu konuda şirke düştükleri için, Muâz'a kendilerini bir
olan Allah'a ve Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem' in
Allah'ın Resûlü olduğuna inanmaya dâvet etmesini emretmişti.
Müslüman yöneticiler, kumandanlar ve bütün görevlilerin vazifesi,
hangi din ve inanca bağlı olursa olsunlar bütün insanları öncelikle
İslâm'a dâvettir. Bu dâvetin ilk merhalesi de kelime-i şehâdet, yani
Allah'dan başka ilah olmadığını ve Hz. Muhammed'in Allah'ın elçisi
olduğunu kabul etmeye çağırmaktadır. Bu görev yerine getirilmeden,
başka din mensuplarıyla savaşmak caiz görülmez. Fakat daha önce dine
davet edilip kabul etmemiş olanların tekrar dâvet edilmesi icab
etmez. Bazılarının zannetiği veya iddia ettiği gibi, yahudi ve
hıristiyanların geçerli sayılacak bir imana sahip olduğunu söylemek
mümkün değildir. Onların Allah inancı, tevhid akîdesinin tamamen
dışında olup, yahudiler Allah'ı mahlûkâta benzetmek ve
cisimleştirmek, hıristiyanlar da, Allah'a çocuk ve zevce isnad
etmek, teslisi, uluhiyyeti baba-oğul-ruhu'l-kudüs diye üçe izafeyi
caiz görmek suretiyle doğru yoldan ve tevhid akidesinden
sapmışlardır. Böyle olduğu içindir ki, Kur'an'ın pek çok âyetinde
onların şirkinden ve küfründen bahsedilmiş, Resûlullah sallallahu
aleyhi ve sellem'in zamanından beri kendileri dine dâvet edilmiş
ve onlarla cihad edilegelmiştir.
Ancak Ehl-i kitaptan olanlara karşı takınılan tavır, müşriklere ve
putperestlere karşı takınılan tavırdan farklı olmuştur. Gerek
Kur'an'ın âyetlerinden, gerek Peygamber Efendimiz'in hadislerinden
ve özellikle tarih içinde dinimizin bu iki ana kaynağına dayanan
uygulamalardan, konuyu açıklıkla görüp anlamamız mümkündür.
Bu
hadiste sistemli bir biçimde gördüğümüz gibi, İslâm'a dâvet edilen
toplumların veya fertlerin sadece kelime-i şehadeti dil ile ikrar
etmeleriyle yetinilmemekte, bu temel esası kabul ettikten sonra onun
getirdiği ibadetlerin kabulü istenilmektedir. Burada sadece namaz ve
zekât zikredilmiştir. Oruç ve haccın zikredilmemiş olması, İslâm'ın
bu iki temelinin henüz o sırada farz kılınmadığı veya daha az öneme
sahip olduğu gibi anlamlara gelmez. Çünkü oruç hicretin ikinci
yılında, hac da hicretin dokuzuncu yılında, Muâz Yemen'e
gönderilmeden bir kaç ay önce farz kılınmıştı. Dinin bir emrinin,
bir tâlimatının önemsizliği de söz konusu olamaz. O halde,
Peygamberimiz, o zaman için, Yemenliler açısından daha mühim ve
öncelikli olanları bildirmek istemiştir. Burada farz kılınış
sırasına veya öncelikli farz sırasına göre bir sıralama söz konusu
olmayıp, nelerin farz olduğunu ve yerine getirilmesi gerektiğini
bildirip öğreten bir açıklama vardır. Ayrıca bu tâlimat, kelime-i
şehadet getirip müslüman olan bir kimsenin, dinin bütün emirlerini
kabul etmiş sayılacağının da delili olmaktadır.
Kâfirler ilk önce yalnızca iman etmekle mükelleftirler; dinin diğer
emirlerini yerine getirmekle mükellef değildirler; onları tedricen
yerine getirirler, diyen âlimler de bu hadisi delil olarak
gösterirler. Çünkü burada dine dâvette bir sıralama vardır.
"Zekâtın, zenginlerinden alınıp fakirlerine verilmesi"
ifadesine bakarak, zekâtın toplanıldığı belde veya şehirden dışarı
çıkarılmasının câiz olmayacağı görüşünü benimseyenler olmuş, ancak
ulemanın büyük çoğunluğu bunun doğru olmadığını, fakirler ve zekât
verilmeye layık olanlar nerede varsa onlara verilmesinin, şehir ve
ülke hudutları dışına çıkarılmasının câiz olacağını kabul
etmişlerdir. Sadece Ömer İbni Abdülaziz buna muhalefet ederek,
Horasan'dan Şam'a getirilen zekâtı tekrar oraya iâde etmiştir.
Yukarıda zekâtla ilgili sözden Şâfiîler, sabî ve mecnunun
mallarından zekât verilmesi gerektiği hükmünü çıkarmışlardır.
Hanefîlere göre ise, zekâtın farziyeti için akıl ve büluğ şart
kılındığından, sabî ve mecnunun mallarına zekat düşmemektedir.
"Zenginlerinden alınıp"
sözü, devlet başkanının veya onun yetkili kıldığı kimselerin, zekât
verecek miktarda malı olanlara, görevli memurlar gönderip zekât
toplattırabileceğine delil kabul edilir.
Zekâtı toplayan görevliler, malın en iyisi, en kıymetlisi ve en
seçkinini alamazlar; çok kötüsünü de almazlar. Malların orta halli
olanlarından seçerler.
Bu
hadis mazlumun bedduasından sakınmayı emreden, son cümlesi sebebiyle
burada zikredilmiştir. Mazlumun duasının ve bedduasının makbul
olacağı bu hadisten bir kere daha anlaşılmaktadır. Bir görevli,
kendisine zekât farz olan bir kimsenin malının en kıymetli ve en
gözde olanını alırsa, bu bir nevi zulümdür. Veya zekât verene karşı
sert davranırsa diliyle ona eziyet etmiş olur ki, bu da bir
zulümdür. O halde zulmün her çeşidinden sakınmak, kaçınmak ve uzak
durmak gerekir.
Allah ile mazlumun arasında bir perde olmaması,
isteğinin hemen kabul edileceğine delil sayılır. Çünkü perde bir
engeli ifade eder, oysa mazlumun duası ile Allah'ın arasında böyle
bir engel bulunmamaktadır. Bu tavsiye, hem zâlimin zulmünü önlemeye,
hem de mazlumu sabret-meye teşvik edici niteliktedir. Dilimizde
haksızlığa karşı sıkça kullandığımız "zâlimin zulmü varsa, mazlumun
da Allah'ı var" atasözümüz gerçeği ne kadar veciz ifade etmiştir.
Haksızlığa uğrayanın müslüman olması da şart değildir. Hangi din ve
ırka mensup olursa olsun, insanlara zulüm yapmak dinimizde haram
kılınmıştır. Hatta bunu daha geniş mânada yorumlamak mümkündür. Yani
İslâm, bütün canlılara, insanlara, hayvanlara ve bitkilere bile
merhametsizliği yasaklamıştır. Onların her birine karşı insanoğlunun
görevleri vardır.
Hadisimizi 1079 ve 1211 numara ile tekrar okuyacağız.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Gayr-i müslimlerin ilk dâvet edilecekleri, kelime-i şehadet,
Allah'dan başka ilah olmadığına ve Hz. Muhammed'in O'nun kulu ve
resûlü olduğuna iman esasıdır.
2.
Bir gün ve bir gecede beş vakit namaz farzdır.
3.
Zenginlerin mallarından zekât vermeleri farzdır.
Zekât, fakirlere ait bir haktır.
4.
Malda, zekât dışında farz olan bir hak yoktur.
5.
Zekât toplamakla görevli memur, malın en iyisini değil, orta
hallisini zekât olarak alır.
6.
Kâfire ve dinen zengin olana zekât verilmez.
7.
Mazlumun duası ve bedduası Allah Teâlâ tarafından reddedilmez.
8.
Devlet reisi, valilerine nasihat ve tavsiyede bulunmak, Allah'dan
korkmalarını istemek, zulümden sakındırmak gibi görevleri yerine
getirmek zorundadır.
9.
Haberi vâhid, dinde huccettir ve makbüldür. Onunla amel etmek
vâciptir.
211.
Ebû Humeyd Abdurrahman İbni Sa'd es-Sâidî radıyallahu anh
şöyle dedi:
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, Ezd kabilesinden İbni
Lütbiyye denilen bir adamı zekât toplamak üzere görevlendirmişti. Bu
zât vazifesini yapıp Resûlullah'ın huzuruna gelince:
Şu
mallar sizindir, şunlar da bana hediye edilenlerdir, dedi. Bunun
üzerine Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem minberde ayağa
kalkdı ve Allah'a hamd ü senâdan sonra şöyle buyurdu:
"Size söyleyeceğime gelince: Allah Teâlâ'nın benim idareme verdiği
işlerden birine sizlerden birini görevli tayin ediyorum, sonra da o
kişi dönüp geliyor ve bana diyor ki:
Şunlar size ait olanlardır; şunlar da bana hediye edilenler.
Eğer o kişi sözünde doğru ise, babasının veya anasının evinde
otursaydı da kendisine hediyesi gelseydi ya! Allah'a yemin ederim
ki, sizden biriniz haksız olarak bir şey alırsa, kıyamet gününde o
aldığı şeyi yüklenmiş vaziyette Allah'ın huzuruna çıkar. Ben sizden
herhangi birinizin, Allah'ın huzuruna böğüren bir deve veya bir
inek yahut da meleyen bir koyun yüklenmiş vaziyette mi çıkacağınızı
kesinlikle bilemem."
Sonra Resûlullah koltuklarının altının beyazı görülecek kadar
ellerini yukarıya kaldırıp:
"Allahım! Tebliğ ettim mi?"
buyurdu.
Buhârî, Hiyel 15, Zekât 3, Hibe 17, Cihâd 189, Eymân 3, Ahkâm 24;
Müslim, İmâre 26-27. Ayrıca bk. Ebû Davûd, İmâre 11; Nesâî, Zekât 6
Abdurrahman İbni Sa'd es-Sâidî
Sahâbe-i kirâmdandır. Ensara mensup olup Ebû Humeyd künyesiyle
meşhurdur. Uhud ve ondan sonraki gazvelere iştirak etmiştir.
Kendisinden, sahâbi Câbir İbni Abdullah'ın yanında, tâbiîn
tabakasının ileri gelenlerinden Abbâs İbni Sehl, Urve İbni Zübeyr,
Muhammed İbni Amr hadis rivayet etmişlerdir. Ebû Humeyd, Re-
sûl-i Ekrem Efendimiz'den 120 hadis nakletmiştir. Buhârî ve
Müslim'in Sahih'lerinde ittifakla rivayet ettikleri üç hadisi
vardır.
Ebû Humeyd, Muâviye'nin hilafetinin sonlarında vefat etmiştir.
Allah ondan razı olsun.
Açıklamalar
Peygamber Efendimiz, zekâtın farz kılınmasından itibaren, çeşitli
bölge ve şehirlere memurlar göndermek suretiyle zekâtı toplatmış ve
zekâtın sarfedileceği yerlere gerekli gördüğü şekilde harcamıştır.
Peygamberimiz'den sonra bütün halifeler ve İslâm devleti
yöneticileri zekâtı bu şekilde toplayıp tevzi etmişlerdir. Yani
zekât, devletin topladığı ve yerli yerine sarfettiği bir mali
farizadır. Devletin topladığı zekât, emvâ-li zâhire denilen,
hayvanların, arazilerin, madenlerin ve benzeri şeylerin
zekâtlarıdır. Emvâl-i bâtına denilen ve sahip olandan başkasının
bilemeyeceği altın, gümüş, para gibi şeylerin zekâtını ise fertler
kendileri vermekle yükümlüdürler. Bu konuda devletin sadece teşviki
ve yönlendirmesi olabilir. İşin esası, kişinin dindarlığı ile
alâkalıdır. Bu konudaki detaylar zekâtla ilgili eserlerde veya fıkıh
kitaplarının ilgili bölümlerinde yer alır.
Peygamber Efendimiz'in zekât toplamak için görevlendirdiği İbni
Lütbiyye'nin zekât mallarının yanında kendisine verildiğini ifade
ettiği hediyelerle dönmesi, Resûl-i Ekrem'in kızmasına ve bunu asla
tasvib etmeyerek haramlığını hatırlatmasına sebep olmuştur. Zekât
toplamakla görevlendirilen memurun hediye kabul etmesi câiz
değildir. Çünkü memura hediye veren kişi, ödemesi gereken zekâtın
bir kısmını ödememe karşılığında bunu vermiş olabilir ki, bu asla
kabul edilemez ve câiz olmaz. Hediye kabul eden memur, herhangi bir
şekilde vazifesine hıyanet veya su-i istimal yapmış da olabilir. Bu
sebeble, devletin zekât ve vergi memurlarının aldığı hediye onlara
haramdır. Bu hediyenin haramlığının sebebi memuriyettir. Aksi
takdirde başkasına hediye vermek haram değil, bilâkis övgüye lâyık
ve müstehap bir davranıştır.
Zekât malından haksız birşey alanın, kıyamet gününde Allah'ın
huzuruna nasıl geleceği, bu münasebetle hatırlatılmış olmaktadır.
Kendilerine hediye haram kılınanlar, hediye aldıkları takdirde,
sanki ganimet malını çalmış gibi muamele göreceklerdir.
Burada, özellikle zekâtla ilgili olan bu yasak, aynı gâye ve
maksatla olduğu takdirde bütün resmi görevlileri kapsar. Çünkü bu,
hediye değil bir nevi rüşvet olur.
Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem, cezası şiddetli
olan her mühim tebliğatının sonunda yaptığı gibi, burada da,
"Allah'ım tebliğ ettim mi?" buyurarak bütün ashâbın ve ümmetin
dikkatini çekmiş ve onlara bu konuda son derece hassas olmalarını
öğütlemiştir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Zekât dînî bir farîzadır ve İslâm devleti zekâtı bizzat kendisi
toplar.
2.
Zekât toplamakla görevli memurların hediye almaları haramdır.
3.
Zekât memurunun hediye alması, ganimetten mal çalmak gibidir.
4.
Memurların, devlet görevi yapmaları ve hükûmet adına iş görmeleri
sebebiyle, hesap vermeleri gerekir.
212.
Ebû Hüreyre radıyallahu anh' den rivayet edildiğine göre,
Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Kimin üzerinde din kardeşinin ırzı, namusu veya malıyla ilgili bir
zulüm varsa altın ve gümüşün bulunmayacağı kıyamet günü gelmeden
önce o kimseyle helalleşsin. Yoksa kendisinin sâlih amelleri varsa,
yaptığı zulüm mikdarınca sevaplarından alınır, (hak sahibine
verilir.) Şâyet iyilikleri yoksa, kendisine zulüm yaptığı kardeşinin
günahlarından alınarak onun üzerine yükletilir."
Buhârî, Mezâlim 10, Rikak 48
Açıklamalar
Zulüm, insan hayatının her alanı ve safhasıyla ilgili olabilir. Bu
alan, maddî veya manevî bir nitelik arzedebilir. Namus, şeref,
haysiyet ve hürriyet gibi yüce duygular, hayatın temelini teşkil
eder. Bunlara tecâvüz, zulmün en büyüklerinden sayılır. Diğer
taraftan mal, can, yaşama hakkı, kazanç elde etme, teşebbüs
hürriyeti ve benzeri hususlar maddî hayatın temel unsurları olup,
bunlara yönelik haksızlıklar, zulmün daha yaygın olanı ve bilineni
kabul edilir.
Manevî veya maddî hayata yönelik zulüm işleyenlerin, kıyamet günü
gelmeden önce bir çıkış yolları vardır. O da kendilerine
zulmettikleri kimselerle önce helâlleşmeleri, sonra da tövbeye
yönelmeleridir. Bu helâlleşme, şayet üzerlerinde maddî haklar varsa
onu ödeme, dünyada üzerlerine terettüp eden cezayı çekme, hak
sahipleriyle helalleşme ve neticede Allah'a tövbe etmekle mümkündür.
Zira kıyamet günü, altın ve gümüşün olmayacağı bir hesaplaşma
günüdür. O günde, herkes iyi veya kötü amellerinin karşılığını
görecektir.
Buradaki hesaplaşma, sevapların alınması veya günahların yüklenmesi
ile dengelenir. Yani, zâlim veya günahkâr birinin sevapları varsa,
yaptığı zulüm veya işlediği günah sebebiyle, onun sevapları hak
sahiplerine verilir. Şayet bu alınan sevapları, haksızlıklarını
karşılamazsa, o takdirde hak sahiplerinin günahlarından alınıp onun
üzerine yükletilir; böylece kimsenin kimsede hakkı kalmaz. Bu, ilâhî
adâletin gereğidir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Maddî ve manevî her çeşit zulüm ve haksızlıktan uzak durmak gerekir.
2.
İnsanın malına, mülküne, canına tecâvüz zulüm olduğu gibi, namusuna,
şerefine, haysiyetine tecâvüz de zulümdür.
3.
Bilerek veya bilmeyerek zulüm ve haksızlık yapmış olan bir kimse,
zulmettiği, kendilerine haksızlık ettiği kişilerle helâlleşmelidir.
4.
Kıyamette hesaplaşma olacak, her hak sahibine hakkı eksiksiz
ve-rilecektir.
5.
Zulüm ve haksızlık, sâlih amelleri bozar ve sevâbını da giderir.
213.
Abdullah İbni Amr İbni Âs radıyallahu anhümâ' dan rivayet
edildiğine göre, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle
buyurdu:
"Müslüman, dilinden ve elinden müslümanların zarar görmediği
kimsedir. Muhâcir ise, Allah'ın yasakladığı şeylerden uzak duran
kimsedir."
Buhârî, Îmân 4-5, Rikâk 26; Müslim, Îmân 64-65. Ayrıca bk. Ebû
Dâvûd, Cihâd 2; Tirmizî, Kıyâmet 52, Îmân 12; Nesâî, Îmân 8, 9, 11
Açıklamalar
Bu
hadis, Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in
"cevâmiü'l-kelim" olan yani az kelimeyle çok büyük anlamlar
ifade eden sözlerinden sayılır. Hadiste kastedilen müslüman, kâmil
bir imana ve sâlih amele sahip olan kimsedir. Yoksa, bu vasfı tam
olarak taşımayan bir kimsenin, müslüman olmayacağı anlamına gelmez.
Hadisin bazı rivayetlerinde "elinden ve dilinden insanların salim
kaldığı kimse" şeklinde de gelmiştir (Ahmed İbni Hanbel,
Müsned, II, 224; İbni Hacer el-Heysemî, Mecmaü'z-zevâid,
III, 268).
İnsanın çok kullandığı iki uzvu el ve dil, hadiste özellikle
anılmıştır. Çünkü yapılan kötülükler, başkasına zarar verme işi,
yaygın olarak bu iki uzuvla ilgilidir. Dil, sövmenin, kötü sözün,
lânetin, gıybetin, iftiranın, kovuculuğun ve benzeri kötülüklerin
vasıtasıdır. El ise dövmenin, öldürmenin, yakıp yıkmanın, çalıp
çırpmanın, bâtılı yazmanın ve benzeri fenalıkların vasıtası olan
uzvumuzdur. Dilin ve elin sayılan kötülüklerinden uzak duranlar
gerçek ve kâmil mü'min olma özelliğini kazanırlar. Kötülüklerden
uzak durmak, yasaklananları işlememek; emredilenleri yapmaktan daha
önemlidir. Bu sebeple fazilet ve takvânın ölçüsü, emirleri yerine
getirmekten ziyâde, yasaklardan uzak durmaktır.
Muhacir, dinin emirlerini hakkıyla yerine getirebilmek için, bu
imkânı bulamadığı vatanını terkederek, dininin emirlerini
yaşayabileceği bir mekâna göç eden kimsedir. Buradaki anlamı ise,
zikrettiğimiz zâhirî anlamı dışında, nefs-i emmârenin dâvet ettiği
kötülüklerden, haramlardan uzak durmak ve onları terketmek anlamına
gelen derûnî mânasıdır. Her iki gaye ile hicret etmek, yani
kötülüklerden uzaklaşmak en büyük sevaplardandır.
Bu
hadisi, 1569 numara ile tekrar okuyacağız.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Hangi uzuvla ve hangi şekilde olursa olsun, müslümana eziyet
yasaklanmıştır.
2.
İslâm'ın ve imanın kemâli, maddî ve manevî olarak başkalarına
eziyeti terketmekle elde edilir.
3.
Müslümanın da bir takım noksanları olabilir. "Müslümanın noksanı
olmaz" diyen mürcie fırkası, reddedilmiştir.
4.
Din için hicret nasıl büyük bir fedâkârlık ve faziletse, Allah'ın
haramlarından uzak durmak da bir hicret ve fazilet kabul edilir.
214.
Abdullah İbni Amr İbni Âs radıyallahu anhüma şöyle dedi:
Nebî sallallahu aleyhi ve sellem'in seferde bazı yükleme
hizmetlerini gören ve kendisine Kirkire denilen bir adam
vardı. Adam öldü. Bunun üzerine Resûlullah sallallahu aleyhi ve
sellem:
"O cehennemdedir"
buyurdu.
Sahâbe gelip adamın evindeki eşyalarına baktılar; ganimet malından
çaldığı bir abâ buldular.
Buhârî, Cihâd 190. Ayrıca bk. İbni Mâce, Cihâd 34
Açıklamalar
Hadiste adı geçen Kirkire (veya bazı rivayetlere göre
Kerkere) hakkında, onun sahâbe olduğu ve Resûlullah'ın bazı
gazvelerinde hayvanlar üzerinde yük taşıdığı ve böylece ona hizmet
ettiği dışında bir bilgiye sahip değiliz.
Bir insan sahâbi de olsa, hatta Peygamber'in hizmetinde de bulunsa,
bu durum onun günah işlemesine ve neticede cehenneme girmesine mâni
olmaz.
Nitekim Peygamberimiz, Kirkire isimli kişinin ölümü üzerine,
onun cehennemde olduğunu söylemiştir. Bu bilgi, Allah Resulü'nün
gayba ait verdiği bilgilerdendir. Bu durum, onun tebliğ ettiği
Kur'an'ın dışında da vahiyler aldığının delillerinden sayılır.
Kirkire'nin
cehennemde oluşunun sebebi, onun ganimetten; yani devlet
hazinesinden bir mal çalmış olmasıdır. Çünkü bu hareket, büyük
günahlardandır. Büyük günah, cehenneme girme sebeblerinden biridir.
Ancak, büyük günah işleyen mü'min cehennemde ebedî kalmayacaktır.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Devlet hazinesi amme malıdır. Amme malına ihanet ve onu çalmak,
büyük günahlardan biridir. Böyle bir günahkârın cezası cehenneme
atılmakdır.
215.
Ebû Bekre Nüfey' İbni Hâris radıyallahu anh' den rivayet
edildiğine göre, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle
buyurdu:
"Zaman, Allah'ın gökleri ve yeri yarattığı günkü şekliyle
dönmektedir. Bir yıl on iki aydır. Bunlardan dördü haram olan aydır.
Üçü birbiri ardınca gelen, zilkade, zilhicce ve muharremdir. Biri
ise cemaziyelâhir ile şâbân arasında bulunan ve Mudar kabilesinin
daha çok değer verdiği receb ayıdır."
Peygamberimiz:
-
"Bu hangi aydır?"
diye sordu. Biz:
-
Allah ve Resûlü daha iyi bilir, dedik. Bunun üzerine Hz. Peygamber
sustu. O kadar ki, biz aya başka bir ad vereceğini zannettik.
-"Bu ay zilhicce değil mi?"
dedi, biz:
-
Evet, dedik.
-
"Bu hangi beldedir?"
diye sordu, biz:
-
Allah ve Resulü daha iyi bilir, dedik. Bunun üzerine Hz. Peygamber
bir süre sustu. Biz, bu şehre başka bir ad vereceğini zannettik:
-
"Burası Belde-i Haram (Mekke) değil mi?"
dedi, biz:
-
Evet, dedik.
-
"Bu hangi gün?"
diye sordu, biz:
-
Allah ve Resûlü daha iyi bilir, dedik. Bir müddet sustu. Öyle ki biz
o güne başka bir ad vereceğini zannettik.
-
"Bugün kurban günü değil mi?"
dedi, biz:
-
Evet, diye cevap verdik. Sonra Resulullah sözlerine şöyle devam
etti:
"Şüphesiz ki, sizin kanlarınız, mallarınız, ırz ve namusunuz, şeref
ve haysiyetiniz, şu gününüzün, şu beldenizin ve şu ayınızın haram
olduğu gibi, birbirinize haram kılınmıştır. Rabbinize kavuşacaksınız
ve o size amellerinizi soracak. Sakın benden sonra birbirinizin
boynunu vurarak kâfirlere dönmeyiniz. Dikkat ediniz! Burada
bulunanlar bulunmayanlara sözlerimi ulaştırsın. Umulur ki, sözlerim
kendilerine ulaştırılan bazı kimseler, sözümü işiten bazı
kimselerden daha iyi anlayıp koruyabilirler."
Hz. Peygamber, sonra:
-
"Dikkat edin, tebliğ ettim mi?"
diye sordu, biz:
-
Evet, diye cevap verdik. Resûl-i Ekrem:
-
"Allahım! Şahit ol"
buyurdular.
Buhârî, Hac 132; Müslim, Kasâme 29
Açıklamalar
Bu
rivayet, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in, Vedâ
haccı esnasında, kurban bayramı günü Minâ'da bütün hacılara îrâd
ettiği hutbeden bir bölümdür. Kelimesi kelimesine bu ifadelerle
olmasa da, Kütüb-i Sitte'nin hepsinde yer alır. Rivayet lafızları
aynı olmadığı için, biz diğer kaynakları anmadık.
Hz. Peygamber'in, zamanın dönmesinden, yıldan ve aylardan
bahsetmesinin sebebi, haram aylar konusunda Hz. İbrahim'in dinine
riâyet eden Câhiliye araplarının daha sonraları arka arkaya üç ay
harpsiz durmak kendilerine güç geldiği için, harp edecekleri ayın
haramlığını bir sonraki aya tehir etmeleri, bu işin yıllarca böyle
devam etmesi ne-ticesinde ayları kaybetmeleri ve yılları
şaşırmalarıdır. Vedâ haccı senesinde ise hac mevsimi zilhicce ayına,
yani tam zamanına rastlamıştı. Peygamberimiz hem bunu hatırlatmış
hem de nesî, yani ayın bir başka aya tehirinin câiz
olmadığını açıklamıştı. Kur'ân-ı Kerîm'de "Nesî (haram ayı başka
bir aya ertelemek), ancak küfürde fazlalıktır" [Tevbe sûresi
(9), 37] buyurulur. Böylece, Câhiliyeden kalma bu âdet Kur'an ve
Sünnet'te yasaklanmış, haram kılınmıştır.
Peygamber Efendimiz'in "bu hangi ay?", "bu hangi belde?",
"bu hangi gün?" gibi sorular sorup susması, sonra cevap
vermesi, sahâbenin konuyu iyice anlaması, kavraması, kafalarına ve
kalblerine yerleştirmek içindir. Ayrıca, bu ayın, bu beldenin ve bu
günün derecesinin yüksekliğini öğretme gayesine yöneliktir.
Sahâbenin, Hz. Peygamber'in sorularına karşı "Allah ve Resûlü
daha iyi bilir" diye cevap vermeleri ise edep ve terbiyeleri
gereğidir. Çünkü onlar, bu soruların cevabının verilebileceğini,
Rasûl-i Ekrem'in bildiğinin farkında idiler. Allah Resûlü'nün
maksadı, sadece bu bilinenleri haber vermek olamazdı. Bu sebeple
söyleyeceklerini beklediler.
İnsanların kanı, canı, malı, ırz ve namusu her türlü haksız
tecavüzden masundur. Bunları korumak, İslâm devletinin aslî görevi
olduğu gibi, fert olarak müslümanların da vazifesidir. Cana, mala,
ırz ve namusa tecavüz en büyük haramlardandır. Bunları korumak,
uğrunda savaşmak, nefsî müdafaada bulunmak helâldir. Bu yolda ölen
kimse de şehit kabul edilir. Peygamberimiz, önce canı, sonra malı ve
en sonunda da ırz ve namusu anmıştır. Bu sıralama hem sayılanların
kıymet derecesini, hem de insanın en çok hangi cins tecavüzlere
maruz kalma ihtimali bulunduğunu gösterir. Birbirinin boynunu
vurmak, canına kıymak ve kan dökmek, kâfirlerin ve haktan sapanların
âdetidir. Özellikle Câhiliye dönemi Arap toplumunda kan dökmenin her
çeşidi yaygındı. Peygamberimiz, sahâbeyi ve İslâm toplumunu
Câhiliyeye özenmekten ve o dönemi geri getirme hevesine kapılmaktan
her vesileyle sakındırmıştır. Onbinlerce insana hitaben söylediği
Vedâ haccı hutbesinde, bunu bir kere daha, önemle hatırlatmıştır.
Müslümanlar, birbirlerinin boynunu vurmak gibi, kâfirlere benzeyen
bir yola girmekten sakındırılmıştır. Çünkü bu durum, toplumları her
türlü güven duygusundan mahrum bırakır, gelişmeyi önler ve medenî
olmayı imkânsızlaştırır.
Hz. Peygamber, söylediği sözlerin, yaptığı işlerin, sünnetinin ve
hadislerinin, duyanlar ve görenler tarafından başkalarına
ulaştırılmasını istemiştir. Bu umûmî emir sayesinde, sahâbe-i kirâm,
Peygamberimiz'in hadislerini ve sünnetini büyük bir titizlik içinde
kendilerinden sonraki nesillere ulaştırmış, onlar da aynı
dürüstlükle bu rivayetlerin günümüze kadar gelmesini sağlamışlardır.
Hz. Peygamber, Rabbinden kendisine indirilen her emri tebliğ etmiş,
hiç bir şeyi gizlememiş ve tebliğini herkese yönelik yapmıştır.
Bütün sahâbe, Rasûl-i Ekrem'in sağlığındaki en büyük topluluk olan
Vedâ haccında, bu gerçeği ikrar etmişlerdir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Cahiliye döneminin her türlü bâtıl itikad ve amelleri, İslâmiyet'le
ortadan kaldırılmıştır.
2.
Can, mal, ırz ve namusa tecavüz haram kılınmıştır. Haramlıkta bunlar
arasında bir fark yoktur.
3.
Kişinin yaptığı her amelin hesabı, Allah katında sorulacaktır.
4.
Birbirinin boynunu vurmak, canına kıymak kâfirlerin âdeti ve
davranışı olup, müslümanlar bu çeşit fiillerden sakınmalıdırlar.
5.
Hadisi, sünneti ve ilmi tebliğ, müslümanların bilginleri üzerine bir
vecibedir.
6.
Bir konunun daha iyi anlaşılmasını sağlamak için misâller ve
benzetmeler kullanmak câizdir.
216.
Ebû Ümâme İyâs İbni Sa'lebe el-Hârisî radıyallahu anh' den
rivayet edildiğine göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem
şöyle buyurdu:
"Yemin ederek bir müslümanın hakkını alan kimseye, Allah cehennemi
vâcip kılar, cenneti de haram eder."
Bir adam dedi ki:
-
Ya Resûlallah! Şayet o küçük ve değersiz bir şey ise?
Bunun üzerine Peygamberimiz:
"Misvak ağacından bir dal bile olsa böyledir"
buyurdu.
Müslim, Îmân 218. Ayrıca bk. Nesâî, Kudât 30; İbni Mâce, Ahkâm 8
Ebû Ümâme İyâs İbni Sa'lebe
Ensârdan olan bir sahâbîdir. Daha çok, künyesi olan Ebû Ümâme adıyla
meşhurdur. Hz. Peygamber, Bedir Gazvesi'ne giderken, Ebû Ümâmê'nin
annesi çok hasta idi. Buna rağmen Bedir'e gitmek istemiş, ancak
Peygamberimiz onun cihada çıkmasına izin vermeyerek annesine
bakmasını istemişti. Hz. Peygamber, Bedir'den döndüğünde, Ebû
Ümâme'nin annesi ölmüştü. Allah Resûlü, defnedilmiş olduğu halde
onun üzerine cenaze namazı kıldı.
Ebû Ümâme, Peygamberimiz'den üç hadis rivayet etmiştir. Onun
hadislerini oğlu Abdullah, Mahmûd İbni Lebîd ve Abdullah İbni Ka'b
İbni Mâlik rivayet etmişlerdir.
Allah ondan razı olsun.
Açıklamalar
Hadiste geçen yemin, yalan yere edilen yemindir. Yalan yemin ile
veya helâl olmayan herhangi bir yolla, bir müslümanın hakkını almak,
zulümdür. Yalan yere yemin eden kimse, bu hareketinin helâl olduğuna
inanarak böyle davranırsa, dinden çıkar, kâfir olur. Bu takdirde
ebediyyen cehennemde kalır. Yemini helâl görmez, fakat bile bile
yalan yere yemin ederse, o takdirde de bu yalancılığının ve zulmünün
cezasını cehennemde çeker.
Ancak, ebediyyen
cehennemde kalmaz.
Allah Teâlâ'nın,
böyle bir kimseye
cehennemi vâcip,
cenneti
haram kılmasının
sebebleri
bunlardır.
Bir müslümanın alınan hakkını sadece maddî haklardan biri olarak
düşünmek doğru olmaz. Müslümana yapılan iftira, haksız yere verilen
ceza, namus ve haysiyetine söz söylemek gibi şeyler de birer haktır.
Hatta bunlar, maddî şeylerden daha önemli ve önceliklidir.
Hadiste "müslümanın hakkı" diye özellikle belirtilmesi,
gayr-ı müslimin hakkının helâl sayıldığı gibi bir düşünceyi akla
getirebilir. Oysa gay-rı müslimin hakkı da aynı şekilde haramdır.
Müslümanın hakkını almanın hükmü ne ise, gayr-ı müslimin hakkını
almanın hükmü de aynıdır. Bu hakkın az veya çok, küçük veya büyük
olması da haksızlığın hükmünde bir değişiklik meydana getirmez.
Bu
hadis 1717 numara ile tekrar gelecektir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Başkalarının hakkını gasbetmek haramdır. Hakkın azı da çoğu da
müsâvîdir.
2.
Helâl olduğuna inanarak yalan yere yemin eden ve başkasının malını
gasbeden kimse, iman dairesinin dışına çıkar ve ebediyen cehennemde
kalır. Ancak helâl saymayan ve tövbe eden böyle değildir.
3.
Kul hakkının azı da çoğu da haramdır.
217.
Adî İbni Amîre radıyallahu anh şöyle dedi:
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem' in şöyle buyurduğunu
duydum:
"Mal tahsili için memur tayin ettiğimiz bir kimse, bizden bir iğneyi
veya ondan daha küçük bir şeyi gizlese, bu hıyanet olur ve o şeyi
kıyamet günü getirir."
Bunun üzerine ensardan siyah tenli bir adam ayağa kalktı, -ben sanki
onu görüyor gibiyim-:
-- Ya Resûlallah! Benden görevlendirmeni geri al, dedi.
Peygamberimiz:
--
"Sana ne oldu?" buyurdu. Adam:
-- Senin söylediklerini işittim, dedi. Peygamber efendimiz:
--
"Ben o sözü şimdi de söylüyorum: Sizden kimi mâlî bir göreve
tayin edersek, o malın azını da çoğunu da getirsin. O maldan
kendisine verileni alır, yasaklanandan ise vazgeçer."
Müslim, İmâre 30. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Akdiye 5
Adî İbni Amîra el-Kindî
Sahâbîdir. Ebû Zürâre diye künyelidir. Dedesinin adı Ferve'dir.
İbnü'l-Esîr, Adî İbni Ferve diye anılan sahâbînin de aynı kişi
olduğunu, yani Adî İbni Amîra İbni Ferve olduğunu söyler. İbni
İshâk'ın naklettiğine göre, onun müslüman oluşu şöyle gerçekleşmiş:
İbni Şehlâ isimli bir yahudi âlimi, Allah'ın kitabı Tevrat'ta
cennetlik bir kavimden bahsedildiğini ve onların özelliğinin yüzleri
üzerine Allah'a secde etmeleri olduğunu belirterek, bunun ancak
yahudiler olabileceğini ve onların içinden Yemen'den bir peygamber
çıkacağını söylemiş. Adî, Benî Hâşim'den bir peygamber çıktığını
duyunca, İbni Şehlâ'nın kendisine söylediklerini hatırlayarak kalkıp
Resûl-i Ekrem'e gelmiş ve onun ashâbını yüzleri üzerine secde eder
vaziyette namaz kılarken görüp beklenen peygamberin Hz. Muhammed
sallallahu aleyhi ve sellem olduğunu anlayarak İslâm'ı kabul etmiş.
Adî, Kûfe'de yerleşmişti. Hz.Osman'ın öldürülmesinden sonra Kûfe'den
ayrılıp Cezîre'ye yerleşti. Tarihçi İbni Hayseme onun Cezîre'de
vefat ettiğini söyler. Vâkidî ise 40 (660) senesinde Kûfe'de vefat
etti der. Bazı kaynaklar ölümünün Ruhâ'da olduğunu da söyler.
Adî'den hadis rivayet edenler arasında kendi oğlu ve kardeşi Urs
vardır.
Allah ondan razı olsun.
Açıklamalar
Hz. Peygamber, devletin mâlî işlerini tanzim için bir takım
kimseleri memur olarak görevlendiriyordu. Bu görevliler, zekât
toplama, ganimet malını muhafaza etme, vergi alma ve benzeri
vazifeleri yerine getirirdi. Toplanan bu malların her birinin sarf
yerleri de farklı idi. Devlet, bunları toplamak ve dağıtmakla
yükümlüydü. Bu görevler yapılırken, son derece dikkatli ve dürüst
olmak gereklidir. Bunlar, âmmeye ait mallar olduğu için, en küçük
bir haksızlık bile hıyanet sayılır ve büyük günahlardan addedilir.
Kıyamet gününde, devlet malını çalan kimsenin o malla birlikte
gelmesi, şiddetli bir tehdît olup, sahibinin cehennemlik olduğunun
delili kabul edilir. Çalınan malın az veya çok olması arasında bir
fark yoktur.
Devlette memuriyet görevi almaya düşkün olmamak, ancak vazife
verilmişse bunu en iyi ve en dürüst biçimde yerine getirmek, İslâm
dininde önemli prensiplerdendir. Görevli memur, kendisi için tayin
edilmiş olan ücretin dışında hiçbir şey alma hakkına sahip değildir.
Ayrıca, görevli olduğu sürece hediye kabul etmesi de câiz
görülmemiştir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Az olsun çok olsun, devlet malına ihanet büyük günahlardandır ve
kişinin cehenneme girmesine sebep olur.
2.
Topluma ait bir görev kendisine emanet edilen kimse, vazifesini
hakkıyla yerine getirmeli, emanete hıyanet etmemeli ve kendi şahsî
çıkarını ön plana geçirmemelidir. Hakkı olmayan bir şeyi almamalı,
almışsa geri vermeli ve tövbe etmelidir.
3.
Kendine güveni olmayan devlette görev almamalı, memuriyete aşırı
derecede düşkün olunmamalı, vazife istenilmez verilir, prensibine
riâyet esas olmalıdır.
4.
Devlette görevli olan kimse, hak ve vecibelerinin, selâhiyetinin
bilincinde olmalıdır.
`
218.
Ömer İbni Hattâb radıyallahu anh şöyle dedi:
Hayber Gazvesi günü idi. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem'in
ashabından bir grup geldi ve:
-- Falanca şehittir, falanca da şehittir, dediler.
Sonra bir adamın yanından geçtiler:
-- Falanca kimse de şehittir, dediler. Nebî sallallahu aleyhi ve
sellem:
--
"Hayır, ben onu, ganimetten çaldığı bir hırka -veya bir abâ-
içinde cehennemde gördüm" buyurdu.
Müslim, Îmân 182. Ayrıca bk. Dârimî, Siyer 48
Açıklamalar
Hayber Gazvesi, hicretin altıncı yılında oldu. Şehitlik, dünyada
ulaşılabilecek mertebelerin en üstünü olduğu için, sahâbe-i kirâm
gazve-lerde şehit olanlara gıbta ederlerdi. Burada, şehit olanları
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem' e haber vermelerinin
sebebi de bu imrenme duygusudur. Çünkü sahâbe, Allah Teâlâ'nın şu
âyetini çok iyi biliyor ve bu âyetteki ölümsüzlerden olmak
istiyordu:
"Allah yolunda öldürülenlere "ölüler" demeyin; hayır, onlar
diridirler, ama siz farkında olmazsınız"
[Bakara sûresi (2), 154].
Şehitlik, kişinin bir çok günahına keffâret olduğu halde, âmmenin
malına hıyaneti ve kul haklarını ortadan kaldırmaz. Bu sebeple,
Peygamber Efendimiz, şehid olduğu haber verilen bir kişinin,
ganimetten çaldığı bir hırkadan dolayı cehennemde olduğunu
bildirmiş, âmme malına ihânetin ve kul hakkının affedilmeyeceğini
ümmete öğretmiştir.
Hz. Peygamber'in bir kimsenin âhiretteki âkibeti hakkında verdiği
bilgi, O'nun gayb ile ilgili verdiği haberler cinsindendir. Çünkü
Allah, Rasûlüne gelecekle alâkalı bir çok şeyi bildirmiş,
Peygamberimiz de onlardan bazısını ümmete açıklamıştır.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Âmmenin malına, ganîmet malına hiyânet büyük günahlardandır.
2.
Şehitlik, âmme malına ihânete ve kul hakkına keffâret olmaz.
219.
Ebû Katâde Hâris İbni Rib'î radıyallahu anh' den rivayet
edildiğine göre, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem
ashâbın arasında ayağa kalkarak, onlara, Allah yolunda cihadın ve
Allah'a imanın amellerin en üstünü olduğundan bahsetti. Ashâbdan bir
kişi ayağa kalkarak:
-
Ya Resûlallah! Eğer ben Allah yolunda öldürülürsem, bu şehitlik
benim günahlarıma keffâret olur mu, ne dersiniz? diye sordu. Bunun
üzerine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:
"Evet, eğer sabrederek, karşılığını sadece Allah'tan umarak,
cepheden kaçmaksızın Allah yolunda öldürülürsen, günahlarına
keffâret olur"
buyurdu.
Sonra Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem :
--
"Nasıl demiştin?" diye sordu. Adam:
-
Eğer ben Allah yolunda öldürülürsem, bu şehitlik benim günahlarıma
keffâret olur mu, ne dersiniz? demiştim.
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:
--
"Evet, eğer sen sabrederek, ecrini sadece Allah'tan bekleyerek ve
cepheden kaçmaksızın, Allah yolunda öldürülürsen, günahlarına
keffâret olur. Ancak borçların bunun dışındadır. Bunu bana Cibrîl
söyledi" buyurdu.
Müslim, İmâre 117
Ebû Katâde Hâris İbni Rib'î
Ebû Katâde, sahâbenin meşhurları arasında yer alır. Hazrec
kabilesine mensup olup, ensardandır. Rasûl-i Ekrem Efendimiz'in at
bakıcısı idi. Bedir Gazvesi'ne katılıp katılmadığı konusunda ihtilaf
edilmişse de, bazıları onu Bedir ehlinden sayarlar. Uhud dahil olmak
üzere, bütün gazvelere iştirak etti. Zûkarad gününde, yüzüne isabet
eden bir okun yarasını Allah Resûlü bizzat tedavi etti. Ebu Katâde,
o andan itibaren kendisine kimsenin vurmadığını ve yüzünün de
kanamadığını söyler. Ayrıca Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve
sellem, Allah'ın onu koruması için dua da etmişti. Daha sonraki
seferlerden birinde Ebû Katâde'ye "Allah Nebîsini koruduğu gibi,
seni de korudu" buyurarak iltifat etmiştir. Ebu Katâde, Rasûl-i
Ekrem'den 170 hadis rivayet etmiştir. Buhârî ve Müslim bu
rivayetlerden 11 tanesini kitaplarında ittifakla naklederler.
Ebû Katâde, Hz. Ali'nin hilafeti zamanında, 54 (674) senesinde 72
yaşında iken Medine'de vefat etti. Kûfe'de vefat ettiği de söylenir.
Cenaze namazını Hz. Ali kıldırmıştır.
Allah ondan razı olsun.
Açıklamalar
Peygamber Efendimiz, çeşitli vesilelerle, hangi amellerin daha
faziletli olduğunu sahâbe-i kirâma haber verirlerdi. Bu faziletli
amellerin, duruma, şarta, zamana, kişiye ve benzer sebeplere göre
farklılıklar arzettiğini görürüz. Çünkü her faziletli amele herkesin
gücü yetmeyebilir. Ama herkesin gücünün yeteceği bir faziletli amel
vardır.
Allah yolunda cihad, "i'lâ-yı kelimetullah"ı yani Allah'ın
adını yüceltmek ve hak din olan İslâm'ı bütün insanlara ulaştırmak
için yapılan savaşları, dini tebliğ fâliyetlerini, İslâmî ilimler
alanındaki her türlü çalışma ve gayretleri içine alır. Onu, sadece
cephede yapılan savaş olarak anlamak ve kabullenmek doğru bir
yaklaşım olmaz. Fakat, cephede yapılan savaş cihadın en zoru ve en
üstünü olduğu için, böyle bilinegelmiştir.
Allah'a iman, bütün amellerin temelidir. Çünkü iman olmadan yapılan
amel, doğru ve isabetli bile olsa, sâlih amel ve itaat sayılmaz.
Cihad, Allah'ın dinini, diğer bütün dinlere, inançlara, sistem ve
düzenlere üstün kılmanın vasıtası kabul edilir. İslâm'ın
esaslarını, temellerini korumak, hâkimiyetini sağlamak, cihadla
mümkün olur. Bu sebeple, imanla birlikte en üstün amelin cihad
oluşu, üzerinde hassasiyetle durulması ve kavranılması gereken
önemli bir konudur.
Allah yolunda cihad ne kadar faziletli bir amelse, cihadı yaparken
şehitlik mertebesine ulaşmak da, dünyada ulaşılabilecek en yüksek
mertebedir. Bu mertebeye ulaşan kimse, cennette de en üstün mükâfata
nâil olur. Ancak şehitlik, alelâde bir ölüm kabul edilemez. Kişinin,
şehitlik mertebesine ulaşabilmesi için, cihadın bütün zorluklarına
göğüs germesi, sabretmesi, yaptığı cihadın ecrini ve mükâfatını
sadece Allah'tan beklemesi, harp meydanından kaçmaması ve bu şekilde
canını feda etmesi gerekir. Böylece şehit olan kimsenin günahları
affolunur. Ancak, kişinin uhdesinde bulunan kul hakları, borçları
şehitlikle de ortadan kalkmaz. Peygamber Efendimiz, bu gerçeği
kendisine Cebrâil aleyhisselâm'ın Allah katından bildirdiğini
haber vererek, ümmete tebliğ etmiştir.
Bu
hadis 1316 numara ile tekrar gelecektir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Allah'ın dinini yüceltmek için cihad etmek en faziletli
amellerdendir.
2.
Allah yolunda cihad esnasında şehitlik, kişinin kul hakları
dışındaki bütün günahlarına keffâret olur.
3.
Amme hukukuna hıyanet ve kul hakları, borçlar, şehitlikle ortadan
kalkmaz.
4.
Cihadda bütün güçlüklere sabır, ecrini sadece Allah'tan beklemek,
cepheden kaçmamak şartıyla canını feda edenler gerçek mânada şehit
kabul edilir.
5.
Kul hakkına çok riâyet etmek şiârımız olmalıdır.
6.
Cihadın yegane gayesi, Allah'ın en son ve tek hak dini olan İslâm'ı
yüceltmek, onu bütün dinlere, inançlara ve sistemlere üstün
kılmaktır.
`
220.
Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre,
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:
"Müflis kimdir, biliyor musunuz?"
diye sordu. Ashâb:
-
Bizim aramızda müflis, parası va malı olmayan kimsedir, dediler.
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:
"Şüphesiz ki ümmetimin müflisi, kıyamet günü namaz, oruç ve zekât
sevabıyla gelip, fakat şuna sövüp, buna zina isnâd ve iftirası
yapıp, şunun malını yiyip, bunun kanını döküp, şunu dövüp, bu
se-beple iyiliklerinin sevabı şuna buna verilen ve üzerindeki kul
hakları bitmeden sevapları biterse, hak sahiplerinin günahları
kendisine yükletilip sonra da cehenneme atılan kimsedir"
buyurdular.
Müslim, Birr 59. Ayrıca bk. Tirmizî, Kıyâmet 2
Açıklamalar
İnsanlar arasında müflis, parası ve malı bulunmayan veya pek az olan
kimse diye bilinirse de, Peygamber Efendimiz, hakiki müflisin bunlar
olmadığını açıklamıştır. Çünkü bu durum, daha sonra zengin olmakla
ortadan kalkabilir veya ölümle sona erebilir. Gerçek müflis ise
hadiste bildirilendir. Böyle kimseler tamamen mahvolmuş, helâk
olmuş, âhirete götürdüğü hayır ve hasenattan elinde hiç bir şeyi
kalmamıştır. Bunların bütün iyilik ve sevapları, üzerlerinde hakları
olanlara ve alacaklılarına ve-rileceği gibi, günahları da onların
üzerlerine yüklenecek, sonra da cehenneme atılacaklardır. Gerçek
zarar ve ziyan, hakiki iflâs işte budur. Böyleleri âhiret yoksulu
sayılırlar.
Hz. Peygamber'in "müflis kimdir?" tarzındaki sorusu, toplum
tarafından onun kelime olarak bilinen mânasını açıklamak değil,
onları irşâd etmek, aydınlatmak gayesi taşımaktadır. Nitekim, Allah
Resûlü'nün müflisin âhiret hayatıyla ilgili olan gerçek anlamını
onlara açıklamasından bunu anlamak mümkün olmaktadır.
Kişinin namazı, orucu, zekâtı ve benzeri ibadet ve taatları onun
iyilik kazanmasını ve sevap elde etmesini sağlar. Ancak, cennete
girmek için bunlar yeterli olmaz. Emredilen ibadet ve taatlarla
birlikte, hatta bunlardan daha önemli olarak dinin haram kıldığı,
nehyettiği şeylerden sakınılması icab etmektedir. Özellikle maddî ve
manevî yönü itibariyle, kulların haklarına tecavüz, amme mallarına
hıyanet, Allah'ın affetmeyeceğini bildirdiği büyük günahlar
arasındadır. Bu nevi günahları işleyenler, dünyada hak sahipleriyle
helâlleşip tevbe etmedikleri takdirde, âhirette hak sahipleri
onlardan haklarını alacak ve Allah'ın huzurunda hesaplaşacaklardır.
Başkasına sövmek, hakaret etmek, kötü söz söylemek, iftira etmek,
namuslu insanların namusuna dil uzatmak, haksız yere birinin malını
yemek, kanını dökmek, insanları dövmek, her nevi zulüm ve haksızlık,
iyilikleri ve onlardan elde edilen sevabı ortadan kaldırır, sahibini
cehenneme sürükler.
Kıyamet gününde ödenecek bir mal ve mülk yoktur. Dolayısıyla
haksızlıkların karşılığı haksızlık yapanın iyi amellerinin
sevaplarının alınması, üzerinde hakkı olanların günahlarının
haksızlık yapanların üze-rine yükletilmesi şeklinde olacaktır. Orada
hiçbir hak zayi olmayacak, kimseye en küçük bir zulüm ve haksızlık
yapılmayacaktır.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Kul hakları başta olmak üzere, her türlü haramdan sakınmak gerekir.
2.
Kul hakları, maddî ya da manevî olabilir.
3.
Kişinin ibadet ve taatleri, üzerinde bulunan kul haklarını
affettirmez.
4.
Kul hakları, ibadet ve taatin ve her çeşit iyiliğin sevabını ortadan
kaldırabilir.
5.
Gerçek müflis, ibadet ve taatı olduğu halde, üzerinde bulunan haklar
sebebiyle, bu amellerin sevabı hak sahiplerine verilince, kıyamet
gününde cehenneme girmeyi hak edenlerdir.
`
221.
Ümmü Seleme radıyallau anhâ' dan rivayet edildiğine göre,
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Ben sadece bir beşerim. Sizler bana yargılanmak üzere geliyorsunuz.
Belki sizin biriniz, delilini getirmekte diğerinizden daha becerikli
ve daha üstün anlatımlı olabilir. Ben de dinlediğime göre o kimsenin
lehinde hüküm veririm. Kimin lehine kardeşinin hakkını alıp hüküm
vermişsem, ona cehennemden bir parça ayırmış olurum."
Buhârî, Şehâdât 27, Hıyel 10, Ahkâm 20; Müslim, Akdiye 4. Ayrıca bk.
Ebû Dâvûd, Akdiye 7, Edeb 87; Tirmizî, Ahkâm, 11,18; Nesâî, Kudât
12,33; İbni Mâce, Ahkâm 5
Açıklamalar
Hz. Peygamber, bir çok vesileyle kendisinin bir beşer olduğunu
hatırlatmıştır. Kur'ân-ı Kerîm de, Peygamber sallallahu aleyhi ve
sel-lem' e bunu bildirmesini emreder:
"De ki: "Ben de sizin gibi bir insanım"
[Kehf sûresi (18), 110].
Hz. Peygamber'in sözünün hemen başlangıcında beşer, insan olduğunu
söylemesi, insan olmanın bir sonucu olarak, hata ve nisyandan
tamamen uzak kalmasının söz konusu olmayacağını tenbih içindir.
Beşerî konular, işlerin görünürdeki şekline göre hükmetmeyi
gerektirir. İnsan, Allah Teâlâ bildirmedikçe, gaybı ve olayların
arka planını bilemez. Peygamber Efendimiz'in de, başkaları gibi
görünürdeki hale göre hükmetmesi gerekmektedir. O halde, şahitlerin
ifadesi, gösterilen deliller ve yemin gibi esaslara dayanarak hüküm
vermekle mükellef kılınmıştır. Bu yönde ümmete örnek olması da ancak
böylece mümkün olabilir.
Bu
hadisten anlaşıldığına göre, Rasûl-i Ekrem Efendimiz, zâhire göre
verdiği hükümde bazı kere isabetli olmayabilir. Oysa İslâm âlimleri,
özellikle fıkıh usulü ulemâsı, ahkâm konusunda Hz. Peygamber'in hata
üze-rine bırakılmayacağını söylerler. Burada bir zıtlık, bir çelişki
yoktur. Çünkü âlimlerin, fıkıh usulcülerinin bu sözleriyle
kasdettikleri, Hz. Peygamber'in kendi ictihadı ile verdiği
hükümlerle ilgilidir. Oysa bu hadiste söz konusu edilen hükümler,
ictihadla ilgili olmayıp, bir kimsenin, mahkemede davasını iyi
anlatması, dinlenilen şahitlere veya verdirilen yemine itibar etmesi
gibi delillere dayanan hükümlerdir. Böyle bir hükme hata denilmesi
söz konusu olamaz. Çünkü insanlar arasında hükmetmenin yol ve
yöntemleri kullanılarak âdil bir tarzda bu hükme varılmıştır. Bu
niteliği itibariyle de, insanlar arasında nasıl hüküm verilmesi
gerektiğinin misâlini teşkil eder.
Bu
konunun, Hz. Peygamber'in sözlerinde, hareketlerinde ve diğer
hallerinde ma'sum oluşu, yani günahlardan korunmuşluğu ile de
alâkası bulunmamaktadır. Çünkü ma'sumiyet, günah sayılan ve kasıt
aranan şeylerle ilgilidir. Oysa burada günah işleme ve maksadlı
davranma söz konusu olamaz. Allah Teâlâ, hakkında vahy indirmediği
ve bütün toplumu ilgilendirmeyen iki kişi arasındaki bir dava
konusunda tamamen mevcut delillere dayanarak verdiği hükümde
yaptığı hata sebebiyle peygamberini mükellef tutmaz. Nitekim Ümmü
Seleme'nin rivayet ettiği bir hadiste Rasûlullah sallallahu
aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: "Ben, bana vahy
indirilmeyen konularda, aranızda kendi re'yimle hükmederim" (Ebû
Dâvûd, Akdiye 7). Hz. Peygamber'in re'yiyle hükme-derken, bir takım
delillere dayandığını yukarıda açıklamıştık. Şu kadar var ki, Hz.
Peygamber din ile ilgili bir hükümde yanılırsa, bu Cenâb-ı Hak
tarafından düzeltilir ve hata üzere bırakılmaz. Ümmetin fertlerine
düşen görev, bu yönde Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'
in metot ve usûlüne uymaktır.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Peygamber Efendimiz de bir beşerdir.
2.
Hz. Peygamber, risaletin tebliği, haramları işlememe ve günaha
düşmemede masumdur.
3.
Peygamberimiz, kendisine vahiy nazil olmayan konularda zâhire göre
ve şeriatın öngördüğü kâidelere riâyet ederek hüküm verir. Bu hüküm,
zâhirî kâidelere uygun ve âdil bir hükümdür. Kişi veya şahitler
yalan söylemiş, yalan yere yemin etmişlerse, hüküm veren hükmünde
hata etmiştir denilemez.
4.
Haksız yollardan biriyle başkasının hakkını gasbeden âhirette
cehennemi hak eder.
222.
İbni Ömer radıyallahu anhümâ' dan rivayet edildiğine göre,
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Haram kan dökmediği müddetçe mü'min, Allah'ın rahmetini ummaya
devam eder."
Buhârî, Diyât 1
Açıklamalar
Haksız yere bir cana kıymak, bir insanın hayatına son vermek, İslâm
nazarında en büyük günahların başında gelir. Böyle bir cinayeti
işleyen kimse, Allah'ın rahmetinden ümidini kesenler arasında yer
alır. Nitekim Ebû Hüreyre'den rivayet edilen bir hadiste, Peygamber
Efendimiz şöyle buyurur:
"Bir mü'minin katline yarım bir söz ile yardımcı olan kimse, iki
gözünün arasında
"Allah'ın rahmetinden ümid kesendir" yazılmış olarak
Allah'a kavuşur" (Süyûtî, el-Fethu'l-kebîr, III, 164).
İslâm dini, kişinin işlediği günah ne kadar büyük de olsa, onu
ümitsizliğe sevketmez. Çünkü tövbe kapısı kıyamete kadar açıktır ve
Allah'ın rahmeti de tahminlerimizin ötesinde geniştir. Tövbe etmenin
şartlarını yerine getirmek kaydıyla, Allah bütün günahları affeder.
Bu şartların neler olduğu bu kitabın tövbe ile ilgili kısmında
açıklanmıştı. Şu kadar var ki, bazı büyük günahların cezası
cehennemdir. Allah onları işleyenleri affetmeyeceğini haber
vermiştir. Kasden adam öldürmek de bunlardan biridir. Âyet-i
kerîmede şöyle buyurulur:
"Her kim bir mü'mini kasden öldürürse, onun cezası içinde ebedi
kalmak üzere cehennemdir. Allah ona gazabetmiş, lânet etmiş ve onun
için büyük bir azâb hazırlamıştır"
[Nisâ sûresi (4), 93].
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Haksız yere bir insanı öldürmek en büyük günahlardan biri olup, bu
cinayeti işleyen cehennemle cezalandırılır.
2.
Dinimiz, Allah'tan ümit kesmeyi yasaklamış olup, tövbe kapısının her
an açık olduğunu müjdelemiştir.
223.
Hamza'nın eşi Havle Binti Sâmir el-Ensârîye radıyallahu anhümâ
şöyle dedi:
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem' in şöyle buyurduğunu
işittim:
"Şüphesiz ki, haksız olarak Allah'ın malını kullanan kimseler,
kıyamet gününde cehennemi hak ederler."
Buhârî, Hums 7
Havle Binti Sâmir
Hanım sahâbîlerden biridir. Peygamber Efendimiz'in amcası Hamza'nın
eşidir. Babasının adının Kays İbni Kahd olduğu söylenir. Sâmir ise
onun lakabıdır. Ümmü Muhammed diye künyelenir. Bazı kaynaklar, Ümmü
Habîbe denildiğini naklederler. Kocası Hamza'nın Uhud Gazvesi'nde
şehid olmasından sonra, Ensar'dan Nu'man İbni Aclân'la evlenmiştir.
İbnü'l-Cevzî onu Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'den sekiz
hadis rivayet eden sahâbîler arasında sayar. Havle hakkında daha
fazla bilgiye sahip değiliz.
Allah ondan razı olsun.
Açıklamalar
Allah'ın malı,
müslümanlara ait olan amme mallarıdır. Beytü'l-mâl denilen
devlet hazinesini teşekkül ettiren zekât, harac, cizye, ganîmet
ve benzeri gelirler, Allah'ın malı kabul edilir. Bunları haksız
yere ve meşru olmayan yollarla sarfetmek, en büyük günahlardan
sayılır. Bu mallarda haksızlık, onu imamdan yani devlet başkanından
izinsiz kullanmak, hakkı olan ücretten daha fazlasını almak,
hissesine düşen paydan daha çoğunu sahiplenmek gibi haram olan
yollarla yapılır. Devlette görev yapanların, hangi şekilde olursa
olsun, elde ettikleri haksız kazançlar, haramdır. Allah'ın malı
sayılan amme mallarına, devlet hazinesine ihanetin cezası ise
cehennemdir. Çünkü kamunun mallarında toplumun her ferdinin hakkı
vardır, dolayısıyla bunlar kul hakkıdır.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Müslümanların hepsine ait olan devlet mallarını keyfince, uygun
olmayan bâtıl yollarla harcamaktan, özel işlerinde kullanmaktan
sakınmak gerekir.
2.
Devlete ait olan amme malları, kul hakkıdır. Bunlardaki haksız
tasarruf büyük günahlardan sayılır. Cezası ise, kıyamet günü
cehenneme girmektir.
|