|
EMÂNETİ YERİNE GETİRMEK
Âyetler
1.
"Hiç şüphesiz Allah size, emanetleri ehline teslim etmenizi
emreder."
Nisâ sûresi (4), 58
Bu
âyetin tamamının anlamı şöyledir: "Hiç şüphesiz Allah size,
emanetleri ehline teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz
zaman adâletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne güzel bir öğüt
veriyor. Şüphesiz Allah işitir ve görür."
Emanet, insanın emin ve itimat edilir olması, kendine maddî ve
manevî bir şeyin gönül rahatlığı ile korkusuzca teslim edilebilir ve
istenildiğinde sağlam bir vaziyette alınabilir halde bulunması
demektir. Ayrıca insanın bu eminliği sebebiyle, gerek Allah gerek
insanlar tarafından herhangi bir surette kendisine bırakılmış olan
şeye de emanet denilir. İnsan, Allah Teâlâ'nın emanetini taşıyan bir
emin, bir vekil olma niteliğine sahip yegâne yaratıktır. Bu sebeble,
bütün yaratıklar üzerinde hüküm ve tasarruf yetkisi, sadece insana
verilmiştir. İnsan, bu yetkiyi ne kadar mükemmel kullanıp yerine
getirir ve emaneti yerli yerine koyabilirse, kıymeti o derecede
artar ve yükselir. Emanet ile hükmün, yani hâkimiyetin bu
birbirinden ayrılmaması gereken alâkasından dolayı, önce emanet,
arkasından da adaletle hükmetme emredilmiştir. O halde emin
olmayanın adil olması herhalde düşünülemez. Bu üstün nitelikleri bir
arada topladığı için, bu âyet-i kerîmenin, dinin ve şeriatın
tamamını işaret yoluyla ifade ettiği ve ahkâm ayetlerinin esası
kabul edildiği söylenmektedir.
İnsanın bütün davranışları, Rabbine, kendine ve halka karşı mükellef
olduğu üç çeşit emanetin dışa akseden görüntüsüdür.
Rabbine karşı emanete riâyet eden bir kimse, Allah'ın hükümlerine,
ilâhî kanunlara uyar. Bu, bütün uzuvları ilgilendiren
vazifelerimizle doğrudan alâkalıdır. Çünkü insanın her uzvu
kendisine verilen bir emanettir. Her emaneti, yerli yerinde ve
Allah'ın rızasına uygun tarzda kullanmak, korumak gerekir. Aksi
takdirde emanete hiyânet edilmiş olur.
İnsanın kendine karşı eminliği, din ve dünya işlerinde en doğru ve
kendine en faydalı olanı tercih edip seçmesi, zararlı olan her
şeyden uzak durmasıdır.
Halka karşı emanet sahibi olmak, insanların hak ve hukukunu
gözetmek, onlara zarar ve ziyan vermemek, insanları aldatmamaktır.
Yöneticilerin halka adaletli davranması, âlimlerin insanları hak
olan yola, doğru itikada ve sahih amele sevketmesi, halkın da
yöneticilere ve âlimlere hıyanetten sakınması bu emanetin
gereklerindendir. Eşlerin birbirine karşı hak ve vazifeleri, ırz ve
namuslarını korumaları, çocuklarını terbiye etmeleri de emanetin
içinde sayılır.
O
halde emanet, Allah'a karşı hak ve vazifeleri, kulların hukukunu,
yani umûmî ve husûsî hukuku, bunlarla ilgili olan davranışları,
sözleri, itikâdî, amelî ve ahlâkî alanı, maddî ve manevî hakların
hepsini kapsayıcı bir niteliğe sahiptir. Âyet-i kerimedeki emir de
bütün mükellefleri içine alır.
Müfessirlerden pek çoğu gibi, fakihler ve diğer İslâm âlimleri de bu
âyetin özellikle emirler, iş başındaki idareciler hakkında nazil
olduğu kanaatindedirler. Çünkü her işi ehline tevdi etmek ve
adaletle hükmetmek onların görevidir. Ancak, herkesin bir sorumluluk
taşıdığı gerçeği göz önüne alınınca emanetin, yükümlülüğü ölçüsünde
herkesi ilgilendirdiği neticesine varılır.
2.
"Biz emaneti göklere, yere, dağlara sunmuşuzdur da onlar bunu
yüklenmekten çekinmişler ve ondan korkup titremişlerdir. Pek zâlim
ve çok câhil olan insan onu yüklenmiştir."
Ahzâb sûresi (33), 72
Allah Teâlâ'nın göklere, yere ve dağlara sunduğu emanet, gerek kendi
hukukuna, gerek insanların hukukuna yönelik emir ve yasaklardan,
zorlama ve cebirle değil, rıza ve seçme hürriyetiyle yaptırmak
istediği fiiller, vazife ve mükellefiyetlerdir. Bu emanet, gök, yer
ve dağların dayanamıyacakları kadar zor, mes'uliyeti çok büyük bir
yüktür. Bunların neleri kapsadığını bir önceki âyetin açıklamasında
belirttik. Bu âyette, Allah Teâlâ bu yükün ağırlığını bizlere temsil
yoluyla anlatmış, gök, yer ve dağların yüklenmekten korkup çekindiği
ve titrediği bir yükü insanoğlunun yüklendiğini, bu sebeple de
mes'uliyetimizi hissetmemiz gerektiğini hatırlatmıştır.
İnsanoğlu çok zâlim, haksızlığa ve başkasına eziyet etmeye çok
yatkındır. Allah'ın ve kulların hukukunu yüklendiği halde, bunları
gereği gibi yerine getirmediği için de kendine yazık etmektedir.
Aynı zamanda çok câhildir. Çünkü âlim olsaydı, akıbetini bilir,
düşünür ve zulmetmezdi.
Hadisler
201.
Ebû Hüreyre radıyallahu anh' den rivayet edildiğine göre,
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Münafığın alâmeti üçtür: Konuşunca yalan söyler, söz verince
sözünden cayar, kendisine bir şey emanet edildiğinde hıyanet eder."
Buhârî, Îmân 24; Müslim, Îmân 107-108. Ayrıca bk. Buhârî, Şehâdât
28, Vesâyâ 8, Mezâlim 17, Cizye 17, Edeb 69; Tirmizî, Îmân 14
Bir rivayette: "Oruç tutsa, namaz kılsa ve kendini mümin zannetse
bile" buyurulur (Müslim Îmân 109).
Açıklamalar
Münafık,
içinden kâfir olup, dışından müslüman görünen kimsedir. Eğer bu
görüntü imanda ise, nifâkı küfürdür. İmanda değilse amel bakımından
münafıktır. Münafıklık, Kur'an ve Sünnet'te üzerinde çok durulan bir
konudur. Biz burada nifâk ve münafıklık konusuna girmeyeceğiz.
İlgili bahislerde alâkası miktarınca bu konuya yer verilecektir. Bu
hadis, ileride 690 ve farklı bir rivayetle 1546 numara ile tekrar
gelecektir.
Münafıklık alâmetlerinden biri, emanete hıyanettir. Hıyanet, emanet
edilen şeyde, dine, şeriata aykırı şekilde tasarrufta bulunmaktır.
Bu
hadiste sayılan üç alâmetten birincisi, yani yalan söylemek,
sözün bozuk olmasına; ikincisi yani va'dinden dönmek, niyetin
bozukluğuna; üçüncüsü olan hıyanet de fiilin, davranışın
bozukluğuna delâlet eder.
Bu
alâmetler, bazan gerçekten müslüman olan birinde bulunabilir. O
takdirde o kimseyi küfürle veya münafıklıkla mı itham edeceğiz?
Halbuki bir müslümanın kâfir veya münafık olduğuna hükmetmenin câiz
olmadığı, hatta bunun haram olduğu konusunda ümmetin icmâı vardır.
İmam Nevevî, kendisinde bu nitelikler bulunan müslümanın münafığa
benzediğini ve münafıkların ahlâkıyla ahlâklandığı fakat kâfir ya da
münafık olmadığını söyler. Resûl-i Ekrem Efendimiz, müslümanların
münafıklık alâmetlerini âdet ve ahlâk haline getirmemelerini ihtar
eder ve onları bundan sakındırır.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Münafıklık gerçekte kâfirliktir.
2.
Yalan söylemek, va'dinden caymak ve emanete hıyanet etmek münafıklık
alâmetidir.
3.
Müslüman olduğu halde, kendisinde münafıklık alâmeti bulunan kimse,
münafığa benzeyen ve onun ahlâkıyla ahlâklanan bir kimse olarak
nitelendirilir. Böyleleri için kâfir ve münafık hükmü verilmez.
4.
Müslümanlar, münafıklık alâmeti ve ahlâkından uzak durmalıdırlar.
`
202.
Huzeyfe İbni'l-Yemân radıyallahu anh şöyle dedi:
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bize iki olayı haber
verdi. Bunlardan birini gördüm, diğerini de bekliyorum. Hz.
Peygamber bize şunları söyledi:
"Şüphesiz ki emanet, insanların kalblerinin ta derinliklerine kök
salıp yerleşti. Sonra Kur'an indi. Bu sayede insanlar Kur'an'dan ve
sünnetten emaneti öğrendiler."
Sonra Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bize emanetin
kalkmasından bahsetti ve şöyle dedi:
"İnsan bir kere uyur ve kalbinden emanet çekilip alınır, ondan belli
belirsiz bir iz kalır. Sonra bir kere daha uyur, yine kalbinden
emanet alınır; bu defa da ayağının üzerinde yuvarladığın korun
bıraktığı iz gibi bir eseri kalır. Sen onu içinde hiçbir şey
olmadığı halde kabarık görürsün."
Daha sonra Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem eline
çakıl taşları alarak ayağının üzerinde yuvarladı. Sözlerine de şöyle
devam etti:
"Neticede insan o hale gelir ki, insanlar alış-veriş yaparlar da,
neredeyse emaneti yerine getirecek bir kişi bile kalmaz. Hatta şöyle
denilir:
"Filan oğulları arasında emin bir adam varmış." Bir başka kişi
hakkında da: "Ne kadar cesur, ne kadar zarif, ne kadar akıllı bir
kişi" denilir. Oysa kalbinde hardal tanesi kadar bile iman yoktur."
Şüphesiz ki bir zamanlar, sizin hanginizle alış-veriş yapacağıma
aldırmazdım. Çünkü alış-veriş yaptığım kişi müslümansa, dini
kendisini benim hakkımı vermeye yöneltirdi. Şayet hıristiyan veya
yahudi ise, va-lisi benim hakkımı vermeye onu sevkederdi. Fakat
bugün sizden sadece belli birkaç kişiyle alış-veriş yapıyorum.
Buhârî, Rikak 35, Fiten 13; Müslim, Îmân 230. Ayrıca bk. Tirmizî,
Fiten 17; İbn Mâce, Fiten 27
Açıklamalar
Hadisin ravisi Huzeyfe, sahâbîler arasında fitneler, yani kıyametten
önce ortaya çıkacak bir takım hâdiselerle ilgili olarak
Peygamberimiz'in söylediklerini en iyi bilen kişi idi. Hadis
kitapları onun bu yöndeki pek çok rivayetine yer verir.
Huzeyfe'nin burada bahsettiği ve Resûlullah'dan duyduğu iki hadisten
biri, emanetin kalblerin derinliğinde yerleşmesi, ikincisi de,
emanetin kalkması ile ilgili olandır. Burada zikredilen emanet,
yukarıda geçen âyetlerin açıklamalarında ortaya koymaya çalıştığımız
gibi, öz bir ifadeyle, Allah'ın ve insanların hukuku, Allah'ın
kullarına farz kıldığı ibadetler, kısaca dinin kendisidir. Bütün
bunlar dikkate alındığında, emanet kavramının ne derecede büyük
ehemmiyet taşıdığı ortaya çıkmış olur.
Emanetin insanların kalblerinin derinliklerine yerleşmesi, kök
salması onların fıtratında bu duygunun bulunduğunu ifade eder.
Nitekim, Resûlullah Efendimiz, her doğanın fıtrat, yani İslâm üzere
doğduğunu bildirir. Kur'ân-ı Kerîm ve Peygamberimiz'in sünneti,
insanların emaneti daha iyi öğrenmesini ve uygulanmasını
sağlamıştır. Çünkü onlar, farzı ve sünneti, haramı ve mübahı Kur'an
ve hadisten alıp öğrendiler. Kur'an'ın yanında özellikle sünnetin de
zikredilmesi, onun dinin ikinci kaynağı olduğunu, Kelâm-ı Kadîm olan
Kur'an'ın nassına nisbetle ikinci dereceyi teşkil ettiğini ortaya
koyar.
Peygamber Efendimiz'in emanetin kalkması sözüyle kastettiği, imanın
zayıflaması, semeresinin azalması ve müslümanların hassasiyetinin
kalmamasıdır. Çünkü hadisin devamında bunların meydana getirdiği
olumsuz neticeleri görüyoruz.
İnsanın uyuması, emanetin ve imanın noksanlaşmasına yol açan,
kötülük işlemeye sebeb olan gaflet halinden kinâyedir. İnsan
Allah'ın Kitabından ve Rasûlü'nün sünnetinden gafil olduğunda
haramlara dalar, günah işler ve neticede imanı zayıflar. Bütün
bunlar emanetin kalkmasının, iman noksanlığının ve kalbin
kararmasının alâmetleri sayılır. Kalb, iman nuru ile aydınlanır.
İmanı olmayanın kalbi kara sayılır. Peygamber Efendimiz'in:
"Emaneti olmayanın, imanı da yoktur" (Ahmed İbni Hanbel,
Müsned, III, 135) hadisi de emanetin öneminin, büyüklüğünün ve
şümûlünün bir göstergesi sayılır.
İnsanın gafleti arttıkça, imanı zayıflar, eminliği ortadan kalkar,
dînî hassasiyeti, hak ve hukuka riâyeti yok olur. Böylece kalbdeki
siyah leke-ler çoğalır ve kalb simsiyah kesilir. O zaman insan
hainleşir. Alış-verişde hainlik yapmayan, dürüst olan parmakla
gösterilecek kadar az kalır. Hatta "filan oğulları arasında emin bir
adam varmış" diye dillere destan olur. Oysa onun kalbinde hardal
tanesi ağırlığınca bile emanetten, imandan eser kalmaz, bulunmaz.
Bu
hadis, zamanla insanların din ve iman cihetinde bozulacağını,
emanetin yavaş yavaş ortadan kalkacağını ve insanların birbirine
güvenlerinin kalmayacağını haber vermektedir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
İman ve emanet duygusu yaratılıştandır.
2.
Kur'an ve Sünnet, insandaki fıtrî duyguların gelişmesini,
öğrenilmesini ve uygulanmasını sağlar.
3.
Emanet, imanı, Allah'ın ve kulların hukukunu, ilâhî teklifleri,
kısaca dinin esasını ifade eden bir tâbirdir.
4.
Dinde gösterilecek gaflet, imanın ve emanetin noksanlaşmasına sebeb
olur.
5.
Sünnet, Kur'an'ın hemen yanında yer alır ve dinin ikinci ana
kaynağını teşkil eder.
6.
Dînî hayat ve imanın tezâhürleri, âhir zamanda daha da zayıflar ve
azalır.
`
203.
Huzeyfe ve Ebû Hüreyre radıyallahu anhümâ' dan rivayet
edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem
şöyle buyurdu:
"Şanı yüce ve üstün olan Allah, insanları bir araya toplar.
Mü'minler ayağa kalkarlar ve cennet kendilerine yaklaştırılır. Âdem
aleyhisselâm'a gelirler ve derler ki:
-
Ey babamız! Bize cennetin açılmasını iste! Âdem der ki:
-
Sizi cennetten çıkaran, babanızın hatasından başka ne ki? Ben bu
işin ehli değilim. Siz, Allah'ın dostu olan oğlum İbrahim'e gidiniz.
Bunun üzerine İbrahim'e giderler, o da:
-
Ben bu işin ehli değilim. Ben geriden geriye, uzaktan halîl idim.
Siz, Allah Teâlâ'nın kendisiyle konuştuğu Mûsâ'ya gidiniz der. Onlar
Mûsâ'ya giderler. Mûsâ kendilerine:
-
Ben bu işin ehli değilim. Siz Allah'ın kelimesi ve ruhu olan İsâ'ya
gidiniz, der. İsâ'ya geldiklerinde:
-
Ben bu işin ehli değilim, diye karşılık verir. Bunun üzerine onlar,
Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem'e giderler. O da hemen
ayağa kalkar ve kendisine şefaat için izin verilir. Emanet ve rahim
(akrabalık bağı) gönderilir ve bu ikisi sıratın sağ ve solunda
dururlar. Sizin ilk kafileniz şimşek gibi geçer.
Ben:
-- Annem babam feda olsun, şimşek gibi geçmek nedir? dedim. Resûlullah
sallallahu aleyhi ve sellem:
--"Şimşeği görmediniz mi? Göz açıp yumacak kadar bir zamanda geçip
gidiverir!"
buyurdu. Sonrakiler rüzgâr gibi, kuş gibi, koşucular gibi
geçerler. Onları amelleri böyle süratli geçirir. Peygamberiniz sırat
üzerinde durup şöyle der:
--"Ey Rabbim! Selâmete çıkar, selâmete çıkar."
Neticede, kulların amelleri kendilerini sırattan geçirmede âciz
kalır. O kadar ki, yürümeye gücü yetmeyen bir adam oturağı üzerinde
sürünerek gelir. Sıratın iki tarafında emrolunduklarını yakalamakla
memur asılı çengeller vardır. Bazıları yaralanmış vaziyette
kurtulur, bazıları da cehenneme yuvarlanır."
Ebu Hüreyre'nin nefsi elinde olan Allah'a yemin ederim ki,
cehennemin dibi yetmiş yıllık mesafe kadar derinliktedir.
Müslim, Îmân 329
Açıklamalar
Umûmî mahiyetiyle kıyamet ahvalinden bahseden bu hadisin muhtevası
oldukça açık ve anlaşılır niteliktedir.
İmam Nevevî'nin hadisi bu konuda zikretmesinin sebebi, emanetin
önemi ve büyüklüğünü öne çıkaran bir rivayet olmasından dolayıdır.
Ancak hadiste dikkat çeken bir kaç noktaya da kısaca işaret etmemiz
faydalı olur, kanaatindeyiz.
Peygamberlerin ma'siyet, yani büyük ve küçük günahlar işleyip
işlemedikleri konusunda âlimlerimiz çeşitli görüşler ileri sürer ve
bu konuda deliller ortaya koyarlar. İşin teferruatına girmeden,
genel olarak kabul edilen prensipleri şöyle hatırlatabiliriz:
*
Nübüvvetle görevlendirildikten sonra, peygamberlere küfür izafesi
asla câiz değildir. Onlar bundan tamamen ma'sumdurlar. Peygamber
olmadan önce küfre nisbet edilip edilmeyecekleri konusunda görüş
ayrılıkları vardır; ancak doğru olan ve çoğunluğun kabul ettiği,
bunun da câiz olmadığıdır.
*
Peygamberlerin büyük günah işlemedikleri konusunda âlimlerimiz
arasında görüş birliği vardır. Hem şer'î deliller, hem de akıl bunun
böyle olması gerektiğine işaret eder. Bu sebeble, konu üzerinde icmâ
vaki olmuştur. Peygamberlere mahsus olan "ismet" sıfatı da
bunu gerektirir.
*
Peygamberlerde sehv ve nisyan, yani yanılma ve unutma gibi hallerin
olabileceğini bazı âlimler kabul etmemişler ve bu yönde gelen
rivayetleri tevil etme yoluna gitmişlerdir. Âlimlerin büyük
çoğunluğu ise, sehv ve nisyanın olabileceğini, nitekim olduğunu
söylemişlerdir ki, doğru olan da budur.
*
Peygamberler büyük günahlardan korunduğu gibi, küçük günahlardan da
korunmuşlardır. Onların "zelle" denilen hataları ise, cezayı
gerektirmeyen, kul olmanın gereği fiillerdir. Âlimlerimiz bu konuda
görüş birliği içinde olup aralarında ihtilaf yoktur.
Bu
hadiste, bazı peygamberlerin kendi hatalarını anarak mü'minleri
başka peygamberlere göndermeleri, onların tevâzuunun işareti ve
ne-ticede şefaatın derece derece olduğunu anlatmak, Hz. Peygamber'in
mevkiinin yüceliğini onlara öğretmek istemelerinin bir sonucu kabul
edilir.
Emanet ile sıla-i rahimin sırat köprüsünün iki yanına getirilmeleri,
her ikisinin dindeki ehemmiyetinin ve mevkiinin büyüklüğü
sebebiyledir. Bunlar, Cenâb-ı Hakk'ın dilediği şekil ve suret içinde
canlı birer varlık olarak orada duracaklar, sırattan geçenlerden
haklarını isteyeceklerdir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Yeniden dirilme, mahşer ve hesap haktır, gerçektir.
2.
Peygamberler arasında derece ve mertebe farkları vardır. Peygamber
Efendimiz'in mevkii diğer bütün peygamberlerin önündedir.
3.
Şefaat vardır ve Peygamberimiz mahşerde şefaat edecektir.
4.
Peygamberler, peygamber olmadan önce de büyük günahlardan
masumdurlar. Peygamberlikten sonra onların işlediği "zelle"
denilen küçük hatalar, kul olmalarının gereğidir.
5.
Sırat köprüsü haktır.
6.
Emanet dinin en önemli esaslarından biridir. Sıla-i rahim de
dinimizin büyük önem verdiği bir ahlâk prensibidir. Bu ikisi
sırattan geçmede bir ölçü olacaktır.
`
204.
Ebû Hubeyb Abdullah ibni Zübeyr radıyallahu anhümâ şöyle
dedi:
Cemel vak'ası gününde, (muharebe) durunca (babam) Zübeyr beni
çağırdı. Ben de hemen ayağa kalkıp yanına vardım, dedi ki:
-
Ey oğulcuğum! Bugün öldürülenler ya zâlim veya mazlumdur. Bana
gelince, bugün mazlum olarak öldürüleceğim kanaatindeyim. En büyük
düşüncelerimden biri, elbetteki borçlarımdır. Ne dersin,
borçlarımızı ödedikten sonra malımızdan geriye birşey kalır mı?
Sonra şöyle devam etti:
-
Ey oğulcuğum! Malımı sat, borcumu öde. Malının kalanı olursa üçte
birini vasiyet etti. Vasiyet ettiğinin üçte birinin de Abdullah'ın
çocukları olan torunlarına verilmesini istedi ve:
-
Borçları ödedikten sonra malımızdan birşey kalırsa, üçte biri senin
oğullarına aittir, dedi.
Hişâm diyor ki:
-
Abdullah'ın çocukları, Zübeyr'in Hubeyb ve Abbâd gibi bazı
çocuklarının akranı idiler. O gün onun dokuz oğlu ile dokuz kızı
bulunuyordu.
Abdullah der ki:
-
Borcunu bana vasiyet edip duruyor ve:
-
Ey oğulcuğum! Şayet borcumdan bir kısmını ödemekten aciz kalırsan,
Mevlâm'dan yardım dile, diyordu. Allah'a yemin ederim ki, ben ne
demek istediğini tam anlayamadım ve:
-
Babacığım, Mevlân kim? dedim. O:
-
Mevlâm, Allah! dedi.
-
Allah'a yemin ederim ki, onun borcunu ödemekte sıkıntıya düştükçe:
-- Ey Zübeyr'in Mevlâsı! Onun borcunu öde, derdim. Hemen ödeyiverirdi.
Zübeyr'in oğlu Abdullah sözüne devamla der ki:
Zübeyr, altın ve gümüş bırakmadan öldürüldü. Sadece bir bölümü
Gâbe'de bulunan arazi bıraktı. Bir de on biri Medine'de, ikisi
Basra'da, biri Kûfe'de ve biri de Mısır'da evler bıraktı. Abdullah
sözüne şöyle devam etti:
Babamın üzerindeki borçlar şöyle olmuştu: Bir kimse kendisine gelir,
ona bir emanet bırakmak ister, babam Zübeyr ise:
-
Hayır, emanet olmaz, fakat borç olarak bırak. Çünkü ben onun zayi
olmasından korkarım, derdi.
Zübeyr hayatı boyunca ne bir valilik, ne harac toplama memurluğu, ne
de başka bir idârî görevde bulunmadı. Sadece Resûlullah
sallallahu aleyhi ve sellem veya Ebû Bekir, Ömer ve Osman ile
birlikte cihada iştirak etti.
Abdullah diyor ki:
Babamın üzerindeki borçları hesapladım, iki milyon iki yüzbin
rakamını buldum.
Hakîm İbni Hizâm, Abdullah İbni Zübeyr ile karşılaştı ve:
-
Ey kardeşimin oğlu! Kardeşimin borcu ne kadar? diye sordu.
Borcu
gizledim ve:
-
Yüzbin, dedim.
Bunun üzerine Hâkim:
-
Allah'a yemin ederim ki, malınızın buna yeteceği kanaatinde değilim,
dedi. Abdullah:
-
İki milyon iki yüzbine ne dersin? deyince, Hâkim:
-
Buna güç yetirebileceğinizi zannetmiyorum. Borçtan ödeme yapmakta
âciz kalacak olursanız benden yardım isteyin, dedi. Abdullah diyor
ki:
Zübeyr, Gâbe mevkiindeki araziyi yüz yetmişbine satın almıştı,
Abdullah orayı bir milyon altı yüzbine sattı. Sonra kalktı ve:
-
Kimin Zübeyr'de alacağı varsa, Gâbe'de bize gelsin! diye ilan etti.
Bunun üzerine Zübeyr'den dörtyüz bin alacaklı olan Abdullah İbni
Ca'fer, Zübeyr'in oğlu Abdullah'a geldi ve:
-
Dilerseniz alacağımdan vazgeçip bağışlayayım, dedi. Abdullah:
-
Hayır, dedi. Bunun üzerine Abdullah İbni Ca'fer:
-
Şayet borcunuzdan bir bölümünü te'hir etmek isterseniz, benim
alacağımı geri bırakabilirsiniz, dedi. Zübeyr'in oğlu Abdullah:
-
Hayır, bunu da istemiyoruz deyince, Abdullah İbni Ca'fer:
-
O halde bana araziden bir parça ayırın, dedi. Abdullah İbni Zübeyr
de:
-
Şuradan şuraya kadar olan arazi senin olsun, dedi.
Abdullah, kalan araziden bir bölümünü de sattı. Babası Zübeyr'in
kalan borçlarını ödeyip bitirdi. Araziden dört buçuk sehim de arttı.
Abdullah kalkıp Muâviye'nin huzuruna gitti. Orada Amr İbn Osman,
Münzir İbni Zübeyr ve İbni Zem'a da vardı. Muâviye, Abdullah İbni
Zübeyr'e:
-
Gâbe'ye ne kadar değer biçildi? diye sordu. Abdullah:
-
Her sehim için yüzbin, dedi. Muâviye:
-
Bunlardan ne kadarı kaldı? dedi. Bunun üzerine Münzir İbni Zübeyr:
-
Ben ondan bir sehimi yüzbine aldım dedi. Amr İbni Osman :
-
Bir sehimini de ben yüzbine aldım dedi. İbni Zem'a:
-
Bir sehimini de ben yüzbine aldım, dedi. Muâviye:
-
Şimde geriye ne kadar kaldı? diye sordu. Abdullah İbni Zübeyr:
-
Bir buçuk sehim, dedi. Muâviye:
-
Kalan bir buçuk sehimi de ben yüz ellibine satın aldım, dedi.
Abdullah İbni Ca'fer, kendi hissesini Muâviye'ye altı yüzbine sattı.
Abdullah İbni Zübeyr, babasının borçlarını ödeyip bitirince,
Zübeyr'in diğer çocukları, Abdullah'a:
-
Mirasımızı aramızda taksim et, dediler. Abdullah:
-
Allah'a yemin ederim ki, dört sene süreyle hac mevsiminde:
Kimin Zübeyr'de alacağı varsa bize gelsin, borcunu ödeyelim, diye
ilan etmedikçe, Zübeyr'in mirasını paylaştırmayacağım, dedi. Dört
sene boyunca bu şekilde ilan etti. Dört sene geçince, mirası taksim
etti ve (babası Zübeyr'in vasiyeti olan) üçte birini ayırdı.
Zübeyr'in dört karısı vardı. Onlardan her birine bir milyon
ikiyüzbin düştü. Buna göre Zübeyr'in bütün malı elli milyon iki
yüzbin tutmaktadır.
Buhârî, Farzü'l-humus 13
Abdullah İbni Zübeyr İbni Avvâm
Abdullah aşere-i mübeşşere dediğimiz cennetle müjdelenen on
sahabiden biri olan Zübeyr İbni Avvâm'ın oğludur. Kendisi de
sahâbîdir. Kureyş kabilesinin Esed İbni Abdulüzza koluna mensubdur.
Sahâbe arasında fıkıh bilgisiyle şöhret bulan ve kendilerine
"âbâdile" denilen dört Abdullah'dan biridir. Annesi, Hz. Ebû
Bekir'in kızı Esmâ'dır. Mü'minlerin annesi Hz. Âişe, Abdullah'ın
teyzesidir. Ebû Bekir veya Ebû Hubeyb künyesiyle anılır.
Mekke'den Medine'ye hicretten sonra, muhacirlerin ilk doğan çocuğu,
Abdullah oldu. Adını da Peygamber Efendimiz koydu. Onun doğumu,
müslümanlar arasında büyük bir sevinç yarattı. Çünkü yahudiler,
müslümanlara sihir yaptıklarını ve çocuklarının olmayacağını
söylüyorlardı. Allah, onların yalancılıklarını ve hilelerini
böylelikle ortaya çıkardı.
Abdullah çok oruç tutan, geceleri çok namaz kılan, son derece cesur
bir sahâbî idi. Yedi veya sekiz yaşlarında iken babası Zübeyr'in
yanında gelip Peygamber Efendimiz'e biat etti. Çocuk denilecek
yaşta, babası ile birlikte Suriye'nin fethine iştirak etti. Yermük
harbinde bulundu. Babası Zübeyr'in komutasında Mısır'ın fethine
giden 5000 kişilik yardımcı orduya da katıldı. Daha sonraki
dönemlerde pek çok cihada ve fetihlere iştirak etti.
Hz. Osman döneminde Kur'an nüshalarının çoğaltılmasıyla
görevlendirilen dört kişilik heyette o da vardı. Çünkü kendisi,
sahâbenin kurra dediğimiz, Kur'an'ı güzel okuyanlarından biriydi.
Hz. Osman'ın şehid edildiği olayda, diğer büyük sahâbî çocuklarıyla
birlikte halifenin evini koruyanlar arasındaydı. Bu elim hadiseden
sonra meydana gelen gelişmelerin içinde faal olarak yer aldı. Hz.
Ali'ye karşı oluşan muhalefetin önde gelen üyelerindendi. Cemel
Vak'ası'nda, piyadelerin kumandanı oldu. Hz. Ali'nin galibiyetinden
sonra Medine'ye döndü. Muâviye zamanında Medine'de oturdu.
Muâviye'nin, oğlu Yezid'i veliaht tayin etmesine karşı çıktı ve bunu
kabul etmedi. Yezid'in hilafetini de kabul etmeyen Abdullah, ona
açıkça cephe almayıp bekledi. Yezid onun üzerine ordular sevkettiyse
de bir netice alamadı. Yezid'in ölümünden sonra 64 (683) senesinde
"emîrü'l-müminîn" ünvanıyla, Mekke'de kendisini halife ilan
etti. Uzun mücadeleler ve kazandığı savaşlarla 10 yıl kadar İslam
coğrafyasının bir bölümünde hâkimiyetini sürdürdü. Bu hâkimiyetin
merkezi Mekke'de idi. Nihayet 73 (692) senesinde teslim olmayıp
savaşarak öldü. Onun bu kahramanca direnişinde annesi Esmâ sürekli
kendisini destekledi. (bk. 327. hadis) Abdullah öldürüldüğün-de
Şamlılar sevinerek tekbir getirdiler. Abdullah İbn Ömer :
--
Doğduğu gün onun sevinciyle tekbir getirenler, öldürüldüğü gün
tekbir getirenlerden daha hayırlıdır, demiştir.
Abdullah, genç sahâbîlerin önde gelenlerindendi. Gençliğinde iyi bir
eğitim görmüş, Resûlullah Efendimiz, Hz. Ebû Bekir, babası, annesi,
teyzesi Hz. Âişe, Hz. Ömer, Hz. Osman'dan hadis rivayet etmiştir.
Rivayet ettiği hadisler 33'dür. İbadete çok düşkün olması sebebiyle
"hamâmetü'l-mescid= mescid güvercini" diye anılırdı. Kur'an
tefsirinde de söz sahibi bir sahâbî idi. Cesareti, ibadeti, hitabeti
nefsinde toplamış bir kişiliğe sahipti. Siyasetteki rolü de açıkça
ortadadır. Onun hayatından bahseden kaynaklar ve özellikle İslâm
tarihi kitapları Abdullah İbni Zübeyr'le ilgili geniş bilgiler
sunarlar.
Allah ondan razı olsun.
Açıklamalar
Abdullah İbni Zübeyr'in bu uzunca rivayeti mevkûf bir
hadistir. Yani Resûl-i Ekrem'e nisbeti söz konusu olmayan, sadece
sahâbeye ait bir rivayettir. Bu sebeble, Peygamberimiz'e aidiyeti
kesin olan merfû rivayetler gibi, bir takım şer'î hükümlerin
doğrudan kaynağı olması ihtilaflıdır.
Burada sözü edilen Cemel Vak'ası, Hz. Ali ile Hz. Aişe
taraftarları arasında cereyan eden, İslâm tarihinin ilk üzücü
olayıdır. Cemel, Arap dilinde deve anlamına gelir. Hicrî 36 yılında
vuku bulan bu olay esnasında Hz. Aişe iri bir deveye bindiği için,
olaya bu isim verilmiş, bindiği deve de "asker" diye
adlandırılmıştır.
Bu
hâdisede, iki taraftan birinin içinde yer alan herkes kendini
mazlum, karşı cephede bulunanı da zâlim olarak görüyordu. Çünkü her
grup, kendisinin doğru yolda olduğu inancı içindeydi. Müslümanlar
arasında cereyan eden bir çok hâdisede durum bundan farklı değildir.
Zübeyr İbni Avvâm, bu olayla öldürülecek olursa, mazlum olduğunu
ifade ile hak bildiği yolda hareket ettiğine inandığını beyan etmiş
olmaktadır.
Zübeyr'in, sorumluluk hissi taşıyan bir müslümanın üstün hassasiyeti
içinde, harp meydanında bile üzerinde bulunan borçlarını, kul
hakkını düşünerek oğluna vasiyette bulunmasından alınacak ibretler
vardır. Çünkü kul hakkı, Allah Teâlâ'nın affetmeyeceği günahlar
arasında, ilk sıralarda yer alır.
Zübeyr İbni Avvâm, Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem'in
sahâbîlere olan tavsiyelerini bilen bir kimse olarak, malının miras
kalanından üçte birini de vasiyet etmiştir. Peygamberimiz, malının
üçte birinden fazlasını vasiyet etmek isteyen sahâbîlerin bu
davranışlarını uygun görmemiş, geride kalan vârislere başkasına el
açıp muhtaç olma-yacak derecede mal bırakılmasını tavsiye etmişti. .
İnsan ne kadar mala sahip olursa olsun, o malın zâyi olması,
değerini kaybetmesi, her zaman bir kıymet ifade etmemesi söz konusu
olabilir. Çünkü dünya malı kalıcı değildir. Bu sebeple, Mevlâmız
olan Allah Teâlâ'dan daima yardım istemeliyiz. İnançlı bir
müslümanın takip etmesi gereken yol budur. Zübeyr çok güçlü bir
imana ve buna bağlı olarak hayatının sonuna kadar devam ettirdiği
sürekli bir amele sahipti. Oğlu Abdullah'a da işin bu yönünü, yani
Allah'dan asla gâfil olmamayı ve O'ndan daima yardım istemeyi
ısrarla tavsiye ederdi. Nitekim Abdullah da babasının bu tavsiyesini
tutan hayırlı bir evlat olarak, sahih inançla sâlih amelin tatlı
semeresini ve güzel neticesini defalarca görmüştür.
Kazanılan, elde edilen bir malın menşei, helâlliği ve haramlığı
bi-linmeli ve gerektiğinde bütün insanlar huzurunda beyan edilebilir
olmalıdır.
Bu, kişinin saygınlığı ve toplumun güvenilirliğini kazanmak
açısından önemlidir. Abdullah İbni Zübeyr, babasının yöneticilik,
harac ve vergi toplama memurluğu ya da başka idari bir görevde
bulunmadığını özellikle hatırlatmakta, gelirinin elinin emeği ve
ganimetten elde edildiğini bildirmektedir. Babasının, Peygamberimiz,
Ebû Bekir, Ömer ve Osman'la gazve ve cihadlara iştirak ettiğini
söylemesinin sebebi budur.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
İhtiyaç anında borç istemek ve borçlanmak câizdir.
2.
Harp ve yolculuk gibi, kişinin geri dönüp dönmeyeceği bilinmeyen
hallerde vârislerine vasiyette bulunması, şerîatın ruhuna uygun bir
davranıştır.
3.
Bir kimsenin ölümünden sonra, vârislerin öncelikle onun borçlarını
ödemesi, sonra terekesini taksim etmesi gerekir.
4.
Meşrû yollardan mal elde etmenin bir hududu yoktur.
5.
Bir mü'min her hâl ü kârda Mevlâ'dan yardım istemelidir.
6.
Emanetleri mutlaka yerine getirmek ve emanete hiyânet etmemek
gerekir.
|