|
İYİLİĞİ EMİR KÖTÜLÜKTEN NEHİY
Âyetler
1.
"Sizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir topluluk
bulunsun.
Âl-i İmrân sûresi (3), 104
Riyâzüs-sâlihîn
müellifi İmam Nevevî, bu eserde o kadar güzel ve hassas bir usül
takip etmiştir ki, okuyucu, eserin kitap ve bab başlıklarını iyice
düşünmek, mahiyetini güzelce anlamakla, onlardan sonra getirilen
âyet ve hadislerin muhtevasını daha derinlemesine kavrayabilir.
Burada da "nasihat"dan sonra bu konunun getirilmesi çok anlamlıdır.
Neden nasihat ve nasıl nasihat, sorusunun cevabı bu kısımdır. Çünkü
"el-emr bil-maruf ve'n-nehy ani'l-münker" dinin
temellerindendir. Nasihatte aslolanın bunlar olduğunu daha önce
açıklamıştık. Şimdi, "ma'rûf" ve "münker"in ne
olduğunu, etraflıca öğrenmiş olacağız.
Daha önce açıklamasına geniş yer verdiğimiz "hayır", din veya
dünya ile ilgili bir iyiliği ihtiva eden her şeydir, yani tevhîd
akidesine, İslâm'a uygun olan her söz, iş ve davranıştır.
Dilimize "iyiliği emir kötülükten nehiy" diye
aktarabildiğimiz "el-emr bi'l-maruf ve'n-nehy ani'l-münker",
"hayr"ın mühim kısmını teşkil eder.
Ma'rûf,
İslâm'ın iyi olarak kabul ettiği ve Allah'a taatin içinde saydığı
her şeydir. Münker ise bunun zıddı olup, İslâm'ın iyi
saymadığı, dinin emirlerine aykırı bulduğu ve Allah'a karşı ma'siyet
olarak gördüğü şeylerdir.
Ma'rûf'un ve münkerin ölçüsü, bunların Kur'an ve Sünnet'le
belirlenmiş olmasıdır.
Başka bir ölçü ile bunları tayin ve tesbite yönelmek, nefsîliğe,
hevâ ve hevese uymak olur. Bunun bir sonu yoktur, neticesi ise
tefrikadır. Nitekim bir sonraki âyet bunu açıklığa kavuşturmaktadır;
"Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra ayrılığa düşüp
ihtilaf edenler gibi olmayın. İşte onlar, evet onlar için büyük bir
azab vardır" [Âl-i İmrân sûresi (3), 105].
Ma'ruf'u emir ve münkerden nehiy vazifesi, müslümanlar üzerine bir
farzdır. Bunun farziyeti Kitab ve Sünnet'le sabittir. Aynı zamanda
bu farz, İslâm'ın en büyük farzlarından biri ve dinin temelidir.
İslâm nizamı bu sayede kemâle erer ve yücelir. Şu kadar var ki, bu
vazifeyi yerine getirecek bir grup teşekkülü farz-ı kifâyedir. İslâm
ümmeti, bu görevi yerine getirecek bir cemaat yetiştirmek
mecburiyetindedir. Bu yerine getirilmediği takdirde, bütün ümmet
mes'uliyetten kurtulamaz.
Ma'ruf'u emir ve münkerden nehiy vazifesini yerine getirecek
olanlar, öncelikle İslâm'ı iyi bilen âlimlerdir. O halde, ümmetin
her sahada âlimler yetiştirmesi gerekir. Daha önce de ifade edildiği
gibi, ümmet olabilmenin ilk esası, bir imamın bir liderin
önderliğinde hükmî şahsiyete kavuşmaktır. Şayet bu yoksa,
müslümanlar öncelikle onu yerine getirmekle mükelleftirler.
Âlimlerin veya en faziletli kabul ettikleri kişilerin önderliğinde
cemaat olma şuurunu geliştirirler. Bu fâliyetin yapılması ve ümmet
olma azmi içinde bulunulması bile, ma'rufu emir ve münkerden nehyin
içine girer. Yani bir mânada herkes ferdî müslüman kalamaz,
mutlaka İslâm cemaatinin bir uzvu olmak zorundadır. Hiçbir
müslümanın bu düşünceye ve faaliyete karşı olmaması gerekir. Çünkü
buna karşı oluş ma'rufun yanında yer almak değil, münkere yardım
etmektir. Oysa Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Münafık erkekler ve
münafık kadınlar birbirlerindendir. Kötülüğü emreder, iyilikten
menederler" [Tevbe sûresi (9), 67]. Mü'minlerin bu yöndeki
nitelikleri ise şöyle anlatılır: "İnanan erkekler ve kadınlar,
birbirlerinin velileridir. İyiliği emrederler, kötülükten
menederler" [Tevbe sûresi (9), 71]. Böylece Allah Teâlâ,
mü'minler ile münafıkların farkının ma'rufu emir ve münkerden nehiy
konusunda ortaya çıktığını bize apaçık bildirmektedir. Şu âyet,
yeryüzünde İslâm hükümran olunca, inananların nasıl davranmaları
gerektiğini şüpheye düşmeyecek açıklıkla ifade eder: "Onlar, öyle
kimselerdir ki, kendilerine yeryüzünde iktidar verdiğimiz takdirde,
namazı kılarlar, zekâtı verirler, iyiliği emrederler, kötülükten
vazgeçirmeye çalışırlar" [Hac sûresi (22), 41]. Müslüman bir
yönetimin görevlerinin başında iyiliği emir, kötülükten nehy gelir.
Bunun anlamı, yeryüzünde iyilikleri yaymak, kötülüklere ise engel
olmaktır. Bunun için gerekli bütün müesseseleri kurmak yönetimin
başta gelen görevidir.
İyiliği emir ve kötülükten nehiy görevi, sadece bunun için
hazırlanmış bir cemaate, yetişkin bir ekibe mi hastır? Fertlerin
bireysel olarak sorumlulukları yok mudur?
Açıklamaya çalıştığımız Âl-i İmrân sûresi 104. âyeti, ümmete bir
farz yüklemektedir, bu ise iyiliği emir, kötülükten nehiy ile ilgili
bir cemaatin bulunmasıdır. Çünkü âyette "hepiniz böyle olunuz"
denilmemiş, "sizden bir grup, bir cemaat bulunsun"
denilmiştir. Şu kadar var ki, bu konuyla ilgili yegane nas bu
âyetten ibaret değildir. Bir kısmı aşağıda gelecek olan pek çok âyet
ve onların yanında pek çok sahih hadis, konumuzla ilgili başka
hükümler de ortaya koymaktadır. Hemen ifade edelim ki, iyiliği emir
ve kötülükten nehiy görevi bütün inananlar için umûmî bir nitelik
arzeder. "Siz insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor
musunuz?" [Bakara sûresi (2), 44]; "Yapmadığınız şeyleri
söylemek, Allah katında en sevilmeyen şeydir" [Saf sûresi (61),
3] gibi âyetler, toplumun her ferdinin iyiliği emir, kötülükten
nehiyle görevli olduğuna delil teşkil eder. Şu kadar var ki,
cemaatin yapacağı veya yönetimin yapacağı görevler fertlerden
beklenemez. Fert, gücünün yettiği ölçüde sorumludur. Bu sorumluluk
fertlerin bilgileri, görevleri ve toplum içindeki mevkilerine göre
de farklılık arzeder. Hiç kimse kendini bu sorumluluğun dışında
tutamaz. Her müslüman ferdin, gücü yettiği oranda iyiliği emir ve
kötülükten nehiy görevi yapması ve İslâmî tebliğe katkıda bulunması
ise farz-ı ayındır. Tabii ki bütün bunlar, şer'î mükellefiyeti
olan kadın ve erkekler içindir.
2.
"Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği
emreder, kötülükten menedersiniz."
Âl-i İmrân sûresi (3), 110
Bu
âyet-i kerîme, Muhammed Ümmeti'nin en belirgin vasfının bütün
ümmetlerin en hayırlısı, iyiliği emir ve kötülükten nehyetmenin ve
yalnızca Allah'a iman ile tevhid akidesini sahiplenmenin, hayırlı
ümmet sayılmanın sebebleri olduğunu ortaya koyar. Ayrıca bu âyet,
iyiliği emir ve kötülükten nehiy görevinin, sadece devleti yöneten
kişiye ait olmayıp, bütün mü'minlerin dolaylı ve dolaysız bir
şekilde sorumlu olduklarını da açıklığa kavuşturmaktadır.
3.
"Sen af ve kolaylık yolunu tut; iyiliği emret ve cahillerden yüz
çevir."
A'râf sûresi (7), 199
İmam Ca'fer es-Sâdık diyor ki:
Allah Teâlâ, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem' e en
üstün ahlâkı emretti. Kur'ân-ı Kerîm'de üstün ahlâkı, böylesine
güzel toplayan bir başka âyet yoktur.
Hz. Peygamber, insanlarla muamelesinde kolaylığı seçer, zorluğa,
öfke ve kızgınlığa yönelmezdi. Ayrıca, affetmek, herkesin günah ve
kusuruna bakmamak da Allah Resûlünün âdetiydi. Çünkü o, böyle
davranmakla emrolunmuştu.
Bununla beraber, iyiliği devamlı surette emretmesi, yapılması
gerekli olan şeyleri yapması ve yaptırması da kendisine Allah'ın bir
emri, bir talimatı idi.
İyilik diye ifade ettiğimiz şeyler, insanların birbirlerine karşı
yapılmasını güzel görüp hoş karşıladığı, vâcip veya câizliğini,
gerekli veya iyi olduğunu kabul edip reddetmedikleri şeylerdir. Öte
yandan insanlar arasında yaygınlık kazanmış her örf, her âdet
ma'ruf, yani iyi de değildir. Hatta bunlar arasında öyleleri vardır
ki, bâtıl ve çirkin de olabilir. O halde bunları iyice tanımak,
birbirinden ayırmak icap eder. Bu şartla İslâm bunlara bir değer
verir veya vermez. Bu sebeple dinimiz, toplumların örf ve âdetlerini
tamamen reddetmeyip, onları ıslah yolunu tercih etmiştir.
Bu
âyet-i kerîme, ahlâk ilmi, kanun koyma ve siyaset açısından oldukça
kapsamlı bir düstur, bir temel kâide özelliği taşır.
4.
"İnanan erkekler ve kadınlar, birbirlerinin velisidirler. İyiliği
emreder, kötülükten menederler."
Tevbe sûresi (9), 71
Velî, dost ve yardımcı olmanın gereği, iyiliği emretmek, kötülükten
sakındırmaktır. Bu aynı zamanda mü'min olmanın da gereğidir. Çünkü,
yukarıda ifade edildiği gibi, münafıklar bunun aksini
yapmaktadırlar. Dost olmak, birbirini sevmede, birbirine muamelede
ve birbirine kardeş olmada kalplerin ve gönüllerin birliğini ifade
eder. İyiliği emredip kötülükten sakındırmanın mü'minlerin en önemli
görevi olduğu, yukarıdaki âyetlerin açıklamasında etraflıca
belirtilmiştir.
5.
"İsrailoğullarından inkâr edenlere, Dâvud ve Meryem oğlu İsâ diliyle
lânet edilmiştir. Bu, baş kaldırmaları ve aşırı gitmelerindendi.
Birbirlerinin yaptıkları fenalıklara mâni olmuyorlardı. Yapmakta
oldukları ne kötü idi."
Mâide sûresi (5), 78-79
Bu
âyet-i kerîme, peygamber çocuğu ve onun sülalesinden bile olsalar,
kâfirlere lânet edilebileceğini gösterir. Nesep, soy-sop üstünlüğü
lânetlenmeye engel teşkil etmez. Dâvud ve İsâ peygamberlerin
lisanıyla lânet edilmiş demek, bu iki peygambere indirilmiş olan
Zebur ve İncil'de lânet edilmiş demektir.
İsrâiloğulları'nın lânetlenme sebebi, Allah'a isyan etmeleri ve
aşırı gidip haddi aşmaları, Allah'ın emir ve yasaklarına riâyet
etmemeleri idi.
İsrâiloğulları, içlerinde kötülükleri işleyenlere engel olmuyorlar,
gücü yetenler iyiliği emir, kötülükten nehiy görevini yapmıyorlardı.
Oysa kötülüklere mâni olmak, onlar için de farz kılınmıştı. Bu
vazifeyi yerine getirmemek, büyük günahlardan biridir. Hz.
Peygamber, İsrâiloğulları günahlara dalınca, âlimlerinin onları
bundan nehyettiklerini, onların ise vazgeçmediklerini, buna rağmen
âlimlerin onlarla aynı mecliste ve aynı sokakta oturmaya devam
ettiklerini, iyiliği emir ve kötülüğü nehiy konusunda işi
birbirlerine havale ettiklerini, beraberce yiyip içtiklerini,
Allah'ın da kalblerini birbirlerine benzettiğini ve onları Dâvud ve
İsâ peygamberlerin diliyle lânetlediğini belirtmiştir (Ahmed İbni
Hanbel, Müsned I, 391.)
Kötüler ve kötülüklerle bir olmamak, onlara hoşgörü göstermemek ve
kötülüğe karşı müsamahalı olmamak dinimizin temel
prensiplerindendir. Burada bilinmesi gereken en önemli nokta, kötüyü
ve kötülüğü tasvib etmeme gereğidir. Kötülerle kurulacak ilişki,
onları kötülüklerinden vazgeçirme gayesi taşımalıdır.
6.
"De ki: Hak Rabbinizdendir. Artık dileyen inansın, dileyen inkâr
etsin."
Kehf sûresi (18), 29
Hak, Allah Teâlâ'nın, Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem'
e vahyettiği hakikatlerdir. Kur'an, bu hakikatlerin tamamıdır.
Peygamber Efendimiz'in sünneti, bu hakikatlerin hayata aksetmiş
şeklidir. Kur'an'ın asla şüphe edilemeyecek bir kitap olduğu gerçeği
ortaya çıktıktan, Hakk'ın da sadece Cenab-ı Hak katından geleceği
kesinlikle bilindikten sonra artık dileyen buna inanır, dileyen
inkâr eder. İnanan, doğruyu, güzeli, iki cihan saadetini bulur.
İnkâr eden ise dünya ve âhirette hüsrana uğrar.
Âyetin ikinci kısmı âdeta bir tehdittir. Çünkü hak apaçık ortada
iken, hâlâ inkâr yoluna sapmak, aklı, idraki kullanmamak, gözü,
kulağı, kalbi ve gönlü gerçeğe kapatmak, kabul edilir şey değildir.
Mü'minlere düşen görev, hakka inanmak, ona tabi olmak, hakkı yaymak
ve yeryüzüne hakim olmasına çalışmaktır. İşte bu, ma'rufu emirdir.
7.
"Emrolunduğun şeyi açıkça bildir."
Hicr sûresi (15), 94
Bu
âyet Peygamber Efendimiz'e Allah'ın bütün emirlerini, Kur'an'ı,
bütün insanlara ulaştırmasını, dini apaçık ortaya koymasını, hak ile
bâtılın arasını ayırıp açıklamasını emreder. Esasen peygamberlerin
görevi de budur. Fakat bu âyette, "açıkça bildir" sözünü
ifade etmek üzere seçilen kelime "sade'a", o kadar dikkat
çekicidir ki, bu görevi sürekli hatta beyinlerini çatlatırcasına
yapmayı ifade eder. O halde "hak" yani Allah'ın indirdiği gerçekler,
ardı arkası kesilmeksizin topluma bildirilecek, tebliğ edilecektir.
8.
"Biz fenalıktan menedenleri kurtardık; zâlimleri de Allah'a karşı
gelmekten ötürü şiddetli azâba uğrattık."
A'râf sûresi (7), 165
Bu
âyet-i kerîme, daha önce geçenlerin âdeta bir neticesi niteliğinde
olup, kötülüklere, fenalıklara mani olanların kurtuluşa erdiğini
müjdelemektedir. Buna karşılık her türlü îkaza, tebliğe ve tehdide
rağmen Allah'ın emirlerini dinlemeyenlerin şiddetli bir azaba
uğrayacağını da haber vermektedir.
Hadisler
186.
Ebû Saîd el-Hudrî radıyallahu anh, Resûlullah sallallahu
aleyhi ve sellem' i şöyle buyururken işittim dedi:
"Kim bir kötülük görürse, onu eliyle değiştirsin. Şayet eliyle
değiştirmeye gücü yetmezse, diliyle değiştirsin. Diliyle
değiştirmeye de gücü yetmezse, kalbiyle düzeltme cihetine gitsin ki,
bu imanın en zayıf derecesidir."
Müslim, Îmân 78. Ayrıca bk. Tirmizî, Fiten 11; Nesâî, Îmân 17
Açıklamalar
Konunun başındaki âyetleri açıklarken, "ma'ruf" ve
"münker"in ne olduğunu izah etmeye çalışmıştık. O bilgileri
tekrar etmeyeceğiz.
Bu
hadis, münkerin, kötülük ve fenalıkların nasıl değiştirileceği
konusunda temel teşkil edici bir özelliğe sahiptir. Daha önce de
belirttiğimiz gibi, iyiliği emir ve kötülükten nehiy görevi, her
müslüman mükellefi kapsayıcı niteliktedir. Bu hadisin ifadesinden ve
görevleri sıralayış tarzından, bunu bir kere daha açıkça anlamış
oluyoruz. İslâm âlimleri, genel anlamda olmak üzere, kötülükleri
el ile değiştirmenin yöneticilerin, dil ile değiştirmenin âlimlerin;
kalb ile değiştirmenin de bunlara güç yetiremeyen zayıfların, avamın
görevi olduğunu söylerler. Böylece, her seviyedeki müslümana
düşen bir vazifenin bulunduğu ortaya çıkmış olur. Bununla beraber,
her seviyedeki insan, bunların hangisine güç yetirirse onu yerine
getirir de denilmiştir.
Müslümanlar, bu görevleri yerine getirecek bir yapıyı kurmak
zorundadırlar. Çünkü, İslâmî hassasiyetlere sahip bir yönetim
kadrosunu, doğruyu ve yanlışı, iyiyi ve kötüyü öğretip öğütleyecek
ilim erbabını ve bu hususlarda duyarlı bir halkı yetiştirmedikçe,
vazifelerini yapmış sayılmaz-lar.
İyiliği emir ve kötülükten nehiy vazifesini yapacak olanların,
bunlara öncelikle kendilerinin uyması, sözlerinin tesirli olması
açısından önemli ve gerekli ise de, zarûrî bir şart değildir. Bu
niteliklere sahip olmayanlar, önce kendilerine emir ve nehiyde
bulunur, sonra da başkalarından bunu isterler. Böylece iki vazifeyi
birden yerine getirmiş olurlar.
Ma'rufu emir ve münkerden nehiy vazifesini sadece bilenler yapar.
Şu kadar var ki, emredilecek ma'ruf, herkesin bildiği dini farzlar
ve nehyedilecek münker de bütün müslümanlarca bilinen yasaklar
cinsinden ise, bu konuda bütün müslümanlar müşterektir. Şayet
emirler ve nehiyler, nâdir meseler ile ilgili veya ictihâdî
konularda ise, mesele sadece âlimleri ilgilendirir. Âlimler de
üzerinde ittifak hasıl olan konularla ilgili emir ve nehiylerde
bulunabilirler. İhtilaflı konulara girmezler.
İyiliği emir ve kötülükten nehiy vazifesi yapan kimseler, İslâm'ın
tebliğ metodunu iyi bilmelidirler. Nezâket, iyi muamele, yumuşak
davranış, merhametle yaklaşma gibi genel esaslar, böyle kimselerde
bulunması gereken temel vasıflardır. İmam Şâfiî:
"Din kardeşine gizlice öğüt veren kimse, gerçekten nasihat etmiş ve
onu süsleyip sevindirmiş olur. Fakat alenî ve herkesin gözü önünde
ona öğüt veren kimse, din kardeşini son derece küçültür ve batırır" der.
Kötülüklere mâni olup münkeri değiştirirken, elinde güç ve kuvvet
bulunduran câhillere, şerrinden korkulan zâlimlere karşı son derece
yumuşak davranılmalıdır.
Aksi takdirde pek çok fitnelere sebebiyet verilebilir; hayır yerine
şerre vesile olunur.
Bir kötülüğü el ile değiştirmek, ona fiilî müdahalede bulunmak
demektir. Meselâ haram kılındığı halde içki içen kimsenin içki
kaplarını kırmak veya atmak, içkiyi dökmek ya da döktürmek, çalınmış
bir malı sahibine geri vermek ya da verdirmek gibi işler böyledir.
Ancak bunları yaparken, daha büyük bir kötülüğe sebeb olunmaması
gerektiği prensibi hep hatırlanmalıdır. Eğer bir kötülüğü
değiştirmek, kendisinin veya bir başkasının öldürülmesi gibi daha
şiddetli bir fitneye sebeb olacaksa, elle değiştirmekten vazgeçip
dil ile söylemeli, nasihat yolunu yeterli görmelidir. Şayet söylemek
de aynı şekilde tehlike yaratacaksa, kalbiyle düzeltme yolunu tercih
etmek gerekir. Kalbiyle değiştirmek demek, o şeyi kerih görmek
ve ondan tiksinmektir. Bu durum, bir kötülüğe mani olmak değilse de,
elinden başka bir şey gelmediği için, bununla yetinilmesi câiz
görülmüştür. Çünkü, insanın kendisini, bile bile tehlikeye atması,
dinimizde helal bir davranış olarak kabul edilmez. Bazı âlimler,
öleceğini bilse dahi münkere açıkça karşı çıkmak gerektiğini
söylemişlerse de, bu görüş doğru bulunmamıştır.
İyiliği emir ve kötülükten nehiyde önemli olan bir hususa daha
işaret etmemiz gerekir. Devleti yönetenler, yönettikleri birimler
üzerinde nasıl yetkili ve o nisbette sorumlu ise, aile reisi de
ailesinden ve velâyeti altında bulunanlardan aynı şekilde
sorumludur. O halde, kişinin eşinde, çocuklarında, küçük
kardeşlerinde ve hizmetinde bulunanlarda gördüğü kötülükleri,
ma'rufu emir ve münkeri nehyin umûmî kâideleri içinde düzeltmesi
üzerine bir vecibedir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Ma'rufu emir ve münkerden nehiy vazifesini yerine getirecek bir
yönetimi teşekkül ettirmek, bu vazifeyi îfâ edecek âlimler
yetiştirmek ve bir cemaat oluşturmak müslümanlar üzerine farz-ı
kifâyedir.
2.
Hangi vasıtayla mümkünse ve hangisine güç yeterse münkeri,
kötülükleri onunla önlemek her müslümanın üzerine vecibedir.
3.
Toplumdaki kötülükleri önlemede, genel anlamda olmak üzere, el ile,
yani fiilen engel olmak yöneticilerin; dil ile, yani tebliğ,
öğretim, îkaz ve nasihatla engel olmak âlimlerin; kalben buğz etmek,
kötülükten nefret etmek ve tiksinmek suretiyle karşı gelmek de
halkın görevidir.
4.
İyiliği emir ve kötülükten nehiy, İslâm ümmetinin müşterek
sorumluluğudur.
`
187.
İbni Mes'ûd radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre,
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Allah Teâlâ'nın benden önceki her bir ümmete gönderdiği
peygamberin, kendi ümmeti içinde sünnetine sarılan ve emrine uyan
ihlâslı ve seçkin yakın çevresi ve ashâbı vardı. Bu samimi çevre ve
ashâbından sonra, yapmadıklarını söyleyen ve emrolunmadıklarını
yapan kimseler onların yerini aldı. Böyle kimselerle eliyle cihad
eden mü'mindir, diliyle cihad eden mü'mindir; kalbiyle cihad eden de
mü'mindir. Bu kadarcığı da bulunmayanda hardal tanesi ağırlığında
bile iman yoktur."
Müslim, Îmân 80
Açıklamalar
Ümmet kelimesi, bir peygambere tâbi olan insanlar topluluğu demekse
de, bazı kere, burada olduğu gibi, daha umûmî mânada peygamberin
dine davet ettiği kimseleri ifade için de kullanılır. Bu mânaya
kâfirler de dahildir. Bu sebeble müslümanlara "ümmet-i icabet",
kâfirlere de "ümmet-i dâvet" denilir.
Bir peygambere yakın olmak, onun ashâbı olmak veya ümmeti olmak,
kendi içinde fazilet dereceleri ifade ederse de, her biri önemli ve
kıymetli mertebelerdir. Hadiste geçen "havâriyyûn" tabirini
"ihlâslı ve seçkin yakın çevre" şeklinde tercüme etmeyi uygun
bulduk. Çünkü bu kelimeyle kastedilenler, peygamberlere son derece
sâdık ve bağlı olan gruptur. Bazıları, bu kelimenin, "ensar"
yani peygambere yardımcı olanlar demek olduğunu söylerler. Bu mâna
da uygundur. Ancak peygamberin ashâbı arasında bu nitelikte
olmayanlar bulunabilir, hatta böyleleri çoğunlukta olabilirler.
Ümmet ise çok daha farklı niteliklere sahip ve içinde her çeşit
insanın bulunduğu büyük çoğunluğu ifade eder ki, geçmiştekileri,
bugün yaşayanları ve gelecek olanları da içine alan bir tabirdir.
Bunlar arasında seçkin olanlar, o peygamberin sünnetine, yani
gösterdiği hidâyete tâbi olan ve onun yolunu takib eden, emir ve
yasaklarına uyanlardır. Bunlara zıt hareket edenler, peygamberin
sünnetinden sapanlar ise "hulûf" diye adlandırılırlar.
Hulûf, kötü nesil anlamındadır. Buna karşılık "halef"
tabiri de, arkadan gelen iyi nesil anlamını ifade eder.
Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyurulur:
"Onlardan sonra yerlerine öyle bir kötü nesil geldi ki, namazı
bıraktılar, şehvetlerine uydular"
[Meryem sûresi (19), 59].
Hadîs-i şerifte, kötü neslin vasfı, yapmadıklarını söylemek,
emrolunmadıklarını yapmaktır diye özellikle belirtilmektedir.
Böylece sapmanın nasıl ve nerelerde olduğunu öğrenmekteyiz.
Böyleleri Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle anlatılır: "Ettiklerine sevinen
ve yapmadıklarıyla övülmekten hoşlananların, onların azabdan
kurtulacaklarını hiç sanma. Elem verici azab onlaradır" [Âl-i
İmrân sûresi (3), 188].
Hz. Peygamber, dinde sapıklığa düşenler, peygamberin açtığı hidayet
çığırından ayrılanlar ve sünnetleri değiştirmeye kalkanlarla cihad
etmenin, imanın bir gereği ve mü'min olmanın şartı olduğunu
belirtir. Peygamberimiz'in burada "cihad eden" tabirini
kullanması dikkat çekicidir. Bizim bundan anlamamız gereken, iyiliği
emir ve kötülükten nehyin de bir cihad olduğu gerçeğidir. Şu halde
cihad elle, dille, kalble olabilmektedir. Bu anlayış, hiçbir
zaman ve hiçbir şekilde, cephede yapılan cihadı ihmal, terk,
küçümseme veya ondan vazgeçme anlamına gelmez. Ancak, cihad sadece
cephede yapılan savaştan ibarettir, tarzındaki anlayışın eksik
olduğunu ortaya koyar. Çünkü her zaman cephede savaşmak
gerekmeyebilir. Hatta bir çok başarının cephe dışında
kazanılabileceği, Allah'ın dinini yaymanın ve insanları
İslâmlaştırmanın pek çok yolu ve yöntemi olduğu görülen ve bilinen
bir gerçektir. Bunları cihad saymamak mümkün değildir. İlgili
bahislerde daha geniş ele alındığı için, burada cihadın çeşitleri ve
önemi üzerinde tekrar uzun boylu duracak değiliz. Netice itibariyle,
ma'rufu emir ve münkerden nehiy cihadın en önemlilerinden
biridir. Hatta cephede cihad edecek bir ordu ancak bu sayede
oluşturulabilir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Şeriatın emir ve yasaklarına uymayanlar, Peygamber'in sünnetini
terkedenlerle yapılan mücadele cihaddır. Bu cihad elle, dille ve
kalble yapılır.
2.
İslâmî bir yönetimde idareci, inanan insanları dinin emirlerine
uymaya zorlayabilir.
3.
Dinin münker, haram, günah, yasak kabul ettiğini, kalben böyle kabul
etmeyenin imanı gider.
4.
İyiliği emir ve kötülükten nehiy de bir cihaddır.
`
188.
Ebü'l-Velid Ubâde İbni Sâmit radıyallahu anh şöyle dedi:
Biz Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem' e zorlukta ve
kolaylıkta, sevinçli ve kederli anlarda, başkaları bize tercih
edildiği zamanlarda kendisini dinleyip itaat etmeye, açıkça küfür
sayılan bir şey yapmadıkları sürece devleti yönetenlerin işlerine
karışmamaya, nerede olursak olalım hakkı söyleyeceğimize ve Allah
hakkı için hiçbir kınayıcının kınamasından korkmayacağımıza dair
bey'at ettik.
Buhârî, Ahkâm 42; Müslim, İmâre 41. Ayrıca bk. Nesâî, Bey'at 1, 2,
3; İbn Mâce, Cihâd 41
Ubâde İbni Sâmit İbni Kays
Ubâde, sahâbe-i kirâmın önde gelenlerinden biridir. Ensardan olup,
Hazrec kabilesine mensuptur. Künyesi Ebü'l-Velîd'dir.
Ubâde İbni Sâmit, birinci ve ikinci Akabe biatlarında bulundu. Hz.
Peygamber ensar ile muhacirler arasında kardeşlik bağı kurarken
Ubâde İbni Sâmit ile Ebû Mersed el-Ganevî'yi kardeş yaptı. Ubâde,
Resûl-i Ekrem Efendimiz'le birlikte Bedir'e, Uhud'a, Hendek'e ve
diğer bütün gazvelere katıldı.
Hz. Peygamber, Ubâde'yi, bazı vergileri ve zekâtı toplamak üzere
görevlendirirken şöyle demiştir:
"Allah'dan kork ve çok dikkatli ol! Kıyamet gününde Allah'ın
huzuruna, böğüren bir deveyi veya bir ineği, meleyen bir koyunu ve
keçiyi yüklenmiş olarak gelme!"
Bunun üzerine Ubâde:
Seni hak ile gönderen Allah'a yemin ederim ki, iki kişiye bile
idareci olmayacağım, dedi.
Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem zamanında, Kur'an'ın
tamamını ezber bilen beş Medine'liden biri de Ubâde İbni Sâmit'ti.
Diğerleri, Muâz İbni Cebel, Übey İbni Ka'b, Ebû Eyyub ve Ebü'd-Derdâ
idiler.
Ubade, Suffe ehline Kur'an öğretmekle görevliydi. Müslümanlar Suriye
topraklarını feth edince, Ömer İbni Hattab, Ubâde'yi, Muaz İbni
Cebel ve Ebü'd-Derdâ ile birlikte Kur'an'ı öğretmek ve İslâm'ı
tebliğ görevini yapıp halkı eğitmek üzere Suriye'ye gönderdi. Ubâde
Humus'ta, Ebü'd-Derdâ Dımaşk'da, Muâz da Filistin'de yerleştiler.
Daha sonra Ubâde, Filistin'e gitti. Ubâde'nin hoş karşılamadığı bir
hususta Muâviye kendisine muhalefet etmiş ve ağır sözler söylemişti.
Bunun üzerine Ubâde:
-- Ebediyyen seninle bir yerde yerleşip oturmayacağım, dedi. Sonra da
Medine'ye göç etti. Bunun üzerine Hz. Ömer:
-- Seni getiren sebeb ne? diye sordu, o da olup biteni kendisine haber
verdi. Hz. Ömer:
--
Yerine dön! Allah, senin ve benzerlerinin olmadığı bir yeri
hayırsız kılar beğenmez, dedi. Muâviye'ye de bir mektup yazarak:
-- Senin Ubâde üzerinde emirliğin yoktur, diye emretti.
Filistin'e kadı olarak gönderilen ilk sahâbî Ubâde idi. O, Peygamber
Efendimiz'e, hiçbir kınayıcının kınamasından korkmamak üzere biat
etmişti. Resûl-i Ekrem'den 181 hadis rivayet etti.
Ubâde İbni Sâmit 34 (654) yılında Remle'de, 72 yaşında iken vefat
etti.
Allah ondan razı olsun.
Açıklamalar
Hadîs-i şerîfin bu bölümde zikredilmesinin sebebi, her hal ü kârda
hakkı söylemek, kimsenin kınamasından korkmamak gibi ma'rûfu emir ve
münkeri nehiy ile ilgili konuları ihtiva etmesidir.
Hz. Peygamber, İslâm'ı yeni kabul eden sahâbîlerle biatlaşıp,
ahit-leşirdi. Bu esnada, birtakım şartlar öne sürer ve onlara
uyulmasını isterdi. İşte burada, o şartlardan bazılarını görüyoruz.
Bunların bir kısmı, açıklamaya ihtiyaç göstermeyecek kadar açıktır.
Hadiste anılan tercih, Hz. Peygamber'in herhangi bir şahsı,
kendisine yardım etmede, ganimet dağıtmada, bir mevki ve makama
getirmede bir başkasına tercih etmesi, onu seçmesidir. Bu durumda,
Allah Resûlü'ne biat etmiş olan kişi, sabredecek, hased etmeyecek ve
Peygamber'e karşı gücenmeyecek ve aksi bir davranışta
bulunmayacaktır. Çünkü Peygamber doğru olanı yapar.
İdarecilik, son derece lüzumlu fakat mes'uliyetli bir iştir.
İnsanlar baş olmaya, bir mevki ve makama gelmeye düşkündürler. İslâm
dini insanları bu konuda hırslı olmamaya, emirlik, idarecilik
istememeye teşvik eder. "Vazife istenilmez, verilir" prensibi
yerleştirilmeye çalışılır. Bütün bunlara rağmen, insanlar arasında
kavgaların, hatta savaşların sebebi, baş olma yarışıdır. Peygamber
Efendimiz'in bu konuyu biat şartları arasına alması, öneminin büyük
olmasından ve insanların her biriyle alâkalı yönü bulunmasından,
toplum nizamının da buna bağlı olmasından kaynaklansa gerektir.
İslâm'da aslolan, yöneticiye itaat etmek ve ona karşı gelmemektir.
Hatta yönetici günah işleyen ve günahını açıktan işleyen bir fâsık
olsa bile, ona karşı ayaklanmak bir fitneye ve kan dökülmesine sebeb
olacağı için câiz görülmemiş, sadece o konuda kendisine itaat
etmemek gerektiğine hükmolunmuştur. Görüldüğü gibi itaatın zıddı
mutlaka isyan ve başkaldırı değildir.
Şu
kadar var ki, İslâm toplumunda fâsık bir devlet reisi ve imam
daha baştan seçilmez ve kendisine biat edilmez. Kâfir bir
kimsenin İslâm toplumunda devlet başkanı olamayacağı ve kesinlikle
kabul edilmeyeceği konusunda ise ümmetin icmâı vardır. Şayet
seçildikten sonra küfre döner veya kâfir olduğu anlaşılırsa,
görevden uzaklaştırılır. Hadisimizde de ifade edildiği gibi, küfrü
açıkça belli olmadıkça, kendisine karşı harekete geçilmez. Namazı
kasden terkeder, insanları namaz kılmaya davet etmezse, böyle bir
idareciye karşı da aynı şekilde hareket edilir. Çünkü böyleleri, ya
açık bir inkâra ya da dini değiştirmeye sapmıştır. Netice olarak
kâfire, dini değiştirip ifsat edene, dinin ahkâmını bozan bid'atçıya
itaat edilmez ve müslümanların böylelerini "hall" etmesi, vazifeden
uzaklaştırması, yerine âdil bir idareciyi getirmesi üzerlerine vâcip
olur. Şayet buna güç yetiremezlerse, bulundukları ülkeyi
terkederek, dînî bir hayat yaşayabilecekleri bir yere hicret
ederler. Bu onlar için en son tercihtir.
Burada önemli bir ayrıntıya da işaret etmemiz gerekir. Şöyle ki:
İmam Şâfiî'ye göre fâsık, açıkça günah işleyen ve bunda ısrar edip
vazgeçmeyen idareciyi de azletmek, görevden uzaklaştırmak dînî bir
vecibedir.
Müslümanlar, nerede ve hangi şartta olursa olsun, hakkı söylemekle
görevlidirler. Bunun dozu şekli ve niteliği, içinde bulunulan hale
göre değişir. Böyle yaparsam beni ayıplarlar diye de düşünülmez.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
İslâm devletinin başkanı, müslümanlarla, İslâmî emir ve yasaklara
riâyet konusunda biat alır ve sözleşme yapar.
2.
Ma'siyet, yani günah ve haram olan konularda idareciye itaat
edilmez.
3.
Küfrü ve dini bozucu nitelikteki bid'atı açık olan idareciyi "hall"
etmek, görevden uzaklaştırmak, müslümanlar için vâciptir.
4.
İslâm'da aslolan yöneticiye itaattır, bunun zıddı mutlaka isyan
değildir. Bu arada ma'rufu emir ve münkerden nehiy büyük önem taşır.
5.
Yönetici fâsık bile olsa, ona karşı isyan ve baş kaldırma, daha
büyük fitneye ve kan dökülmesine sebeb olacağından bu yol tercih
edilmez.
6.
Her halde ve şartta hakkı yaşamanın, iyiliği emir ve kötülükten
nehyin yolu bulunur. Mümkün olanı yapmak, müslümanlar üzerine bir
vecibedir.
`
189.
Nu'mân İbni Beşîr radıyallahu anhümâ' dan rivayet edildiğine
göre, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Allah'ın çizdiği sınırları aşmayarak orada duranlarla bu sınırları
aşıp ihlâl edenler, bir gemiye binmek üzere kur'a çeken topluluğa
benzerler. Onlardan bir kısmı geminin üst katına, bir kısmı da alt
katına yerleşmişlerdi. Alt kattakiler su almak istediklerinde üst
kattakilerin yanından geçiyorlardı. Alt katta oturanlar:
Hissemize düşen yerden bir delik açsak, üst katımızda oturanlara
eziyet vermemiş oluruz, dediler.
Şayet üstte oturanlar, bu isteklerini yerine getirmek için
alttakileri serbest bırakırlarsa, hepsi birlikte batar helâk olurlar.
Eğer bunu önlerlerse, hem kendileri kurtulur, hem de onları
kurtarmış olurlar."
Buhârî, Şirket 6; Şehâdât 30. Ayrıca bk. Tirmizî, Fiten 12
Açıklamalar
Allah'ın hudutları, sınırları, bilindiği gibi helâller ve
haramlardır. Sınırları koruyan, yani helâller ve haramlara riâyet
edenlerle, bu sınırları korumayan, helâl ve haramı gözetmeyenler,
tabii ki birbirlerinden çok farklıdırlar. Haramlara dalanlar, gemiyi
delip batmasına vesile olacak olanlara benzetilmişlerdir. Gemi
batınca sadece gemiyi delme suçunu işleyen kişi batmaz, bütün
yolcular batar. O halde gemide bulunanların vazifesi, böyle bir
fâliyete izin vermemektir.
Peygamber Efendimiz bir çok hadislerinde, insanların bir konuyu daha
iyi anlamasını ve akıllarında tutmasını sağlamak için teşbihler,
benzetmeler kullanmıştır. Bu hadis de onlardan biridir. Toplumda bir
kısım insanların yaptıkları kötülüklere, işledikleri haramlara,
uygunsuz davranışlara göz yumulur, engel olunmazsa, toplu yıkım
kaçınılmaz olur. Müslümanların görevleri, sadece kendileri kötülük
yapmamakla bitmez, aynı zamanda başkalarının kötülüklerine engel
olmak gerekir. Daha önce de ifade edildiği gibi, İslâm toplumunda bu
husus devletin aslî görevlerinden birini teşkil eder. Devlet, bu iş
için gereken her teşkilatı kurar, kötülüğün her çeşidinin
işlenmesine engel olur. Müslüman toplumlar, bu görevi yapacak bir
devlete sahip değillerse, önce onu teşekkül ettirmek aslî görevleri
olmakla birlikte, kendi aralarında kuracakları organizasyonlarla bu
vazifeyi yerine getirirler.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Fertlerin işledikleri kötülüklere engel olunmazsa, bundan toplum da
zarar görür.
2.
Kötülük yapanların kötülüklerine engel olmak, toplumun kurtuluşuna
vesile olduğu kadar, kötülüğü işleyenlerin de kurtulmasını sağlar.
3.
Fertler hür olduklarını iddia ederek, istediklerini yapamazlar.
Başkalarına zarar verici nitelikteki fiillere engel olunur, çünkü
bunun hürriyetle bir alâkası yoktur. Bir kişinin hürriyeti,
başkasının hürriyetine zarar veremez.
4.
Ma'rufu emir ve münkeri nehiy vazifesi, toplumların çöküşünü
önlediği kadar, fertlerin de kurtuluşuna vesiledir.
5.
Bir konunun zihinlerde daha iyi kalması için, teşbih ve misallerle
anlatılması, İslâm'ın eğitim ve öğretim metodlarından biridir.
`
190.
Mü'minlerin annesi, Ümmü Seleme Hint Binti Ebû Ümeyye Huzeyfe
radıyallahu anhâ'dan rivayet edildiğine göre, Nebî
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Sizin üzerinize birtakım emirler, yöneticiler tayin olunacaktır.
Onların dine uygun olan işlerini iyi bulur, uygun olmayanlarını ise
hoş karşılamaz, tenkit edersiniz. Kim hoş karşılamaz, kerih görürse
günahdan korunmuş olur. Kim de tenkit eder, onların kötülüklerine
engel olmaya çalışırsa, kurtuluşa erer. Fakat kim de razı ve hoşnut
olur, onlara uyarsa isyan etmiş olur."
Bunun üzerine sahâbe-i kirâm:
-
Ya Resûlallah! Onlarla savaşmayalım mı? dediler.
Peygamber Efendimiz:
--"Aranızda namaz kıldıkları sürece hayır"
buyurdu.
Müslim, İmâre 63
Açıklamalar
Hz. Peygamber, bazı hadislerinde, ileride ortaya çıkacak bazı
durumlarla ilgili bilgiler vermiştir. Bunların bir kısmı
gerçekleşmiştir. Henüz meydana gelmeyenlerin ise, ileride
gerçekleşeceğine inanırız. Bu çeşit haberler, birer mucizedir. Vahye
muhatap olan bir peygamberin bunları bilmesi ve haber vermesinde
şaşılacak bir durum yoktur. Zira o, Allah'ın kendisine bildirdiğini
haber vermektedir. Bu nevi hadislere "fiten" veya
"melâhim" hadisleri denilir. Peygamberimiz açıklamakta olduğumuz
hadislerinde, İslâm ümmetinin başına birtakım kişilerin tayin
yoluyla veya müslümanların arzu etmedikleri şekilde
getirileceklerini haber vermiştir. Bu gibi hallerde nasıl hareket
edilmesi gerektiğinin genel metodlarını da bize bildirmişlerdir.
Müslümanlar, müslümanca bir tavır ortaya koymak için bu prensiplere
hassasiyetle uymak zorundadırlar.
Peygamber Efendimiz'in bu ve buna benzer hadislerinden, tayin veya
herhangi bir yolla devlet reisliğine getirilmiş olanlara, İslâmi
esaslara riayet ettikleri takdirde itaat edilmesi gerektiği neticesi
çıkarılmıştır. Çünkü devlet başkanlığına gelişin belirlenmiş bir tek
yolu bulunmamaktadır. Bu geliş seçimle, seçilenin kendinden
sonrakini tavsiye etmesiyle, seçilenlerin seçmesiyle olabilir. Geliş
şekli ve yolundan daha çok, davranış ve uygulamaya önem verildiği
görülmektedir. Yöneticilerin dine uygun olmayan uygulamalarını
hoş karşılamama ve iyi görmeme, onlara kalben buğz etme ve
isteklerini yerine getirmeme bir direniş ve hakka dâvet tarzı olarak
kabul edilir. Bu, daha önce de belirtildiği gibi, elle ve dille
kötülüğü düzeltmeye gücü yetmeyenlerin başvurabileceği bir tür cihad
veya ma'rufu emir ve münkeri nehiy yollarının sonuncusudur. Tenkit
etmek ve böylece kötülüğe engel olmaya çalışmak dille yapılan bir
cihad türü veya iyiliği emir ve kötülükten nehiy görevinin elle
yapılandan sonra gelen ikinci derecesidir. Bunları yerine
getirmeyerek, kötülüğü hoş gören ve ona uyanlar kendileri de
kötülüğe iştirak etmiş, günah işlemiş ve kurtuluşu hak edememiş
olurlar. Çünkü böyleleri, yöneticilerin isyankârlığına ve
azgınlıklarına iştirak etmiş demektir.
Sahâbe-i kirâm, günah işleyen, dinde kötü sayılan ve hatta haram
olan şeyleri, münkerleri yapan bir idareciye karşı savaşmaları
gerekip gerekmediğini sorunca, Allah Resûlü, namaz kıldıkları sürece
bunun caiz olmayacağını söylemişlerdir. Namaz, İslâm'ın en belirgin
simgesi ve imanla küfrü ayıran bir gösterge olma niteliğine
sahiptir. Bu özelliği sebebiyle, namaz kılan kişinin diğer dînî emir
ve ibadetleri de kabul ettiği kanaat ve neticesine varılır.
İslâm dini, fitne çıkarılmasından ve haksız yere kan akıtılmasından
son derece kaçınılmasını tavsiye eder. İnsan hayatına büyük önem
verdiği için, onun haksız yere ortadan kalkmasına vesile olacak
davranışlardan şiddetle sakındırır. Savaş veya kan akıtılması, bütün
çarelerin sona erdiği noktada, kaçınılmaz bir zaruret haline
geldiğinde câizdir. Aksi takdirde, insan hayatına kastetmek en büyük
haramlardan biridir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Dinden çıkmadığı ve İslâm'ın herhangi bir esasını değiştirmediği
takdirde, devlet başkanına itaat edilir.
2.
Devlet başkanı, seçim, tayin, şûra kararı, kendi gücü ve benzer
yollardan herhangi biriyle gelebilir. Bu hususta aslolan, İslâmî
esaslara uygun hareket etmesidir.
3.
Günah olan işlerde devlet başkanına itaat edilmez. Gücü yetenler,
kendisini uyarır ve kötülüklerden vazgeçmesini isterler. Buna gücü
yetmeyenler kalben buğz eder ve günahdan sakınırlar.
4.
Namaz, İslâm'ın alâmeti ve mü'minlerle kafirlerin arasını ayıran en
önemli simgedir. Namaz kıldığı sürece yöneticiye karşı isyan edilmez
ve savaşılmaz.
`
191.
Mü'minlerin annesi, Ümmü'l-Hakem Zeyneb Binti Cahş radıyallahu
anhâ' nın anlattığına göre, Nebî sallallahu aleyhi ve
sel-lem, korkudan titreyerek onun yanına girdi ve:
"Allah'dan başka ilah yoktur. Yaklaşan şerden dolayı vay Arabın
haline! Bugün Ye'cûc ve Me'cûc'un seddinden şu kadar yer açıldı"
buyurdu ve baş parmağı ile şehadet parmağını birleştirerek halka
yaptı. Bunun üzerine ben:
--
Ey Allah'ın Resûlü! İçimizde iyiler de olduğu halde helâk olur
muyuz, dedim? Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem :
--
"Kötülük ve günahlar çoğaldığı vakit, evet"
buyurdu.
Buhârî, Fiten 4, 28; Müslim, Fiten 1. Ayrıca bk. Buhârî, Enbiyâ 7,
Menâkıb 25; Ebû Dâvûd, Fiten 1; Tirmizî, Fiten 23; İbn Mâce, Fiten
9
Zeyneb Binti Cahş
Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem'in eşi ve mü'minlerin
annelerinden biridir. Abdullah İbni Cahş'ın kız kardeşidir. Annesi,
Peygamber Efendimizin halası Ümeyye Binti Abdülmuttalib'dir. Künyesi
Ümmü'l-Hakem'dir.
Zeyneb, ilk müslüman olan sahâbî hanımlardandı. İlk hicret edenler
arasında da yer aldı. Önce Peygamber'in azadlısı Zeyd İbni Hârise
ile evlendi. Zeyd, Allah'ın Kitabı ve Resûlü'nün sünnetini öğretmek
üzere onunla evlenmişti. Daha sonra Allah Teâlâ'nın emriyle
Peygamber Efendimiz kendisine eş edindi. Bunu emreden âyetin meâli
şöyledir:
"Habibim! Allah'ın nimet verdiği, senin de kendisine ikram edip
hürriyete kavuşturduğun kimseye: "Eşini elinde tut Allah'dan kork!"
diyorsun. Halbuki Allah'ın açığa vuracağı şeyi, insanlardan
çekinerek gizliyorsun. Oysa asıl korkulmaya lâyık olan Allah'dır.
Zeyd o kadından ilişiğini kesince biz o kadını sana nikahladık ki,
evlatlıkları karılarıyla ilişiğini kestikleri zaman, o kadınlarla
evlenmek hususunda mü'minlere bir güçlük olmasın. Allah'ın emri
yerine getirilmiştir"
[Ahzâb sûresi (33), 37] .
Hz. Peygamber, Zeyneb vâlidemizle hicretin üçüncü veya beşinci
senesinde evlendi. Zeyneb, Peygamberimiz'in diğer hanımlarına karşı,
kendisini Allah'ın evlendirdiğini söyleyerek övünür ve: "Beni Allah
kendi katından, vahiyle zevce kıldı" derdi.
Zeyneb validemiz, çok hayır işler ve bol sadaka verirdi. Onun
Peygamberimiz'le evlenmeden önce adı Berre idi. Efendimiz kendisine
Zeyneb adını verdi. Peygamberimiz'in bu evliliğini münafıklar
dillerine dolamışlardı:
Muhammed, evladlarının hanımlarıyla babalarının evlenmesini haram
kıldı, kendisi ise evladının hanımıyla evlendi, demişlerdi. Çünkü
Zeyd daha önceleri, Peygamber Efendimiz'in evladlığı idi; onun için
kendisine Zeyd İbni Muhammed deniliyordu. Oysa babasının dışında
birine nisbetle evlatlığı oğul yerine koymak yasaklanmıştı.
Peygamberimiz bu evliliği ile, dinimizin bu konudaki hükmünü de
ortaya koymuş ve açıklamış oluyordu. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de:
"Muhammed içinizden herhangi bir adamın babası değil, o Allah'ın
elçisi ve peygamberlerin sonuncusudur"
[Ahzâb sûresi (33), 40] ve "Evlâtlıkları babalarına nisbet edin,
bu Allah katında en doğru olandır"
[Ahzâb sûresi (33), 5] buyurulur.
Bu
sebeble Zeyd, babasının adıyla Zeyd İbni Hârise diye anılıyordu.
Hz. Zeyneb el işi yapan ve bu konuda çok maharetli olan bir hanımdı.
İş yapar ve kazancını Allah yolunda sarfederdi. Hz. Aişe'nin
naklettiği bir hadise göre, Peygamber Efendimiz:
"Sizin bana en çabuk ve erken kavuşacak olanınız, kolu en uzun
olanınızdır"
buyurmuştur. Hz. Aişe:
Biz peygamber hanımları kollarımızı ölçerdik, oysa en uzun kollu
olan Zeyneb'ti, çünkü o eliyle iş yapar ve tasadduk ederdi, der
(Müslim, Fezâilü's-sahâbe 101).
Buradaki kol uzunluğundan maksat, dilimizde cömert olanlar için
kullandığımız eli açıklıktır.
Zeyneb binti Cahş 20 (641) senesinde vefat etti ve Bakî mezarlığına
defnedildi.
Allah ondan razı olsun.
Açıklamalar
Hadiste zikredilen, "yaklaşan şerden" maksadın, müslüman
Araplarla harbedecek bir küfür ordusu olduğu yorumu yapılır. Ye'cûc
ve Me'cûc ise, kıyamete yakın ortaya çıkacak ve yeryüzünde
fitne-fesat çıkaracak bozguncu bir kavim olarak tarif edilmiştir.
Ye'cûc ve Me'cûc ile ilgili pek çok hadis, sahih hadis kitaplarında
yer alır. Bu rivayetlerden, onların kıyamete yakın bir zamanda
ortaya çıkacağı anlaşılmaktadır. Dolayısıyla bu konu, kıyamet
alâmetleri arasında zikredilir.
Bu
hadîs-i şerif vesilesiyle, kötülüklerin yaygınlaşmasının,
toplumların helâkinin, çöküş ve yokoluşunun sebebi olduğu gerçeğini
bir kere daha anlıyoruz. Hadiste geçen "habes" tabiri, fıskı,
fücûru, şirki, küfrü ifade eder. Bununla kastedilen, tıpkı bir yerde
ortaya çıkan ateşin şiddetlenince kuru ve yaş ne varsa yakıp kül
etmesi gibi bir haldir. Temizi ve pisi birlikte yok eder. Toplum
helâke uğrayınca da mü'min ve münafık, muhalif ve muvâfık hepsi
birlikte azaba uğrarlar. Sonra herkes yaptığının karşılığını görür.
Allah katında ceza veya mükâfata nail olur. Bu kötü akibete
uğramadan salihler, iyiler vazifelerini hakkıyla yerine getirme
gayreti içinde olmalıdırlar. Hûd sûresi'nin 74-83. âyetlerinde şöyle
buyurulur:
"İbrahim'den korku gidip kendisine müjde gelince Lût kavmi hakkında
bizimle mücâdeleye başladı. Çünkü İbrahim cidden yumuşak huylu,
içli, kendisini Allah'a vermiş biri idi. Melekler:
"Ey İbrahim! Bundan vazgeç. Çünkü Rabbinin azab emri gelmiştir ve
onlara geri çevrilmez bir azab mutlaka gelecektir. Elçilerimiz Lût'a
gelince, Lût onların gelmelerinden endişeye düştü, onları korumaktan
âciz kaldı da, "bu ne çetin bir gündür" dedi. Lût'un kavmi, koşarak
onun yanına geldiler. Daha önce de o kötü işleri yapmaktaydılar.
Lût, "Ey kavmim! İşte şunlar kızlarımdır, sizin için bunlar daha da
temizdir. Allah'dan korkun ve misafirlerimin önünde beni rezil
etmeyin! İçinizde aklı başında bir adam yok mu?" dedi. Dediler ki:
Senin kızlarında bizim bir hakkımız olmadığını biliyorsun ve sen
bizim ne istediğimizi elbette bilirsin. Lût:
"Keşke benim size karşı bir gücüm olsaydı veya güçlü bir kaleye
sığınabilseydim" dedi. Melekler:
"Ey Lût! Biz Rabbinin elçileriyiz. Onlar sana asla dokunamazlar. Sen
gecenin bir kısmında ailenle yürü. Karından başka sizden hiçbiri
geri kalmasın. Çünkü onlara gelecek olan azab şüphesiz ona da isabet
edecektir. Onlara vadolan helâk zamanı, sabahdır. Sabah yakın değil
mi?" dediler.
Emrimiz gelince onların üstünü altına getirdik ve üzerlerine balçık
çamurundan pişirilip istif edilmiş bir çeşit taş yağdırdık. O
taşlar, Rabbin katında işaretlenerek yağdırılmıştır. Bunlar
zâlimlerden uzak değildir."
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Masiyetlerin, büyük günahların yaygınlaşması ve bunlara engel
olunmaması, topyekün helâkin sebebidir.
2.
Bir toplumda kötülükler çoğalınca, içlerinde bulunan sâlih ve iyi
kişiler de vazifelerini yapmayınca, böyle kimselerin aralarında
olması, onlara gelecek felâketi önlemez. Neticede felâket ve belâlar
günahkârlarla birlikte sâlihlere de isabet eder.
3.
Masiyetleri kötü görüp, onların yaygınlaşmasını önlemek her
müslümanın görevidir.
`
192.
Ebû Saîd el-Hudrî radıyallahu anh'den rivayet edildiğine
göre, Nebi sallallahu aleyhi ve sellem :
"Yol
ve sokaklara oturmaktan sakınınız" buyurdu. Sahâbîler:
-
Ya Resûlallah! Bizim yol ve sokaklara oturmaktan vazgeçmemiz mümkün
değil, çünkü lüzumlu işlerimizi orada konuşuyoruz, dediler.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem :
--"Vazgeçemiyorsanız ve mutlaka oturmak zorunda kalıyorsanız, o
halde yolun hakkını veriniz"
buyurdular. Bunun üzerine:
-
Yolun hakkı nedir ki, ya Resûlallah? diye sordular. Peygamberimiz:
--"Gözü haramlardan korumak, gelip geçene eziyet vermemek, verilen
selâma mukabelede bulunmak, iyiliği tavsiye edip kötülükten
sakındırma vazifesini yerine getirmek"
buyurdular.
Buhârî, Mezâlim 22, İsti'zân 2; Müslim, Libâs 114. Ayrıca bk. Ebû
Dâvûd, Edeb 12
Açıklamalar
Hz. Peygamber'in yol üzerine oturmayı yasaklaması burada oturmak
haram olduğu için değil, oralarda haram işlenmesine engel olma ve
insanları haram işlerden sakındırma sebebiyledir. Sahâbe, önceden
gelen alışkanlıklarıyla, din ve dünyalarına ait işlerini evlerinin
bulunduğu yollar üzerine oturarak konuşup hallediyorlardı.
İstişârelerini, müzâkerelerini, dertlerine çare olacak konuları, bir
takım muamele ve anlaşmalarını bu sokaklara oturarak
çözümlüyorlardı. Bu sebeble yol ve sokaklarda oturma âdetlerinin
zaruretten kaynaklandığını ifade ettiler. Resûl-i Ekrem, bu durum
karşısında kendilerine yolun haklarından bahsetmek zorunda kaldı.
Yollar umuma ait yerlerdir. Bir veya birkaç kişinin oraları işgal
etmesi ve gelip geçenin hukukuna mani olması kabul edilemez. Bundan
dolayı Peygamberimiz sahâbîlere, dolayısıyla müslümanlara yolun
hukukunu açıklama gereğini duydu. "Gözü yummak" anlamındaki
tabiri biz "gözü haramlardan korumak" olarak tercüme etmeyi
uygun bulduk. Çünkü gelip geçen kadına, kıza bakmak fitnenin
vesilesi olan haramlardan biridir.
"Gelip geçene eziyet etmemek"
sözüyle kastedilen, onlara yol vermemek, yolu daraltmak, geçenlerin
gıybetini yapmak, onları tahkir etmek gibi olumsuz davranışlardır.
Bunlar da hepimizin bildiği gibi, dinimizin yasakladığı şeylerdir.
Verilen selâmı almak, dinimizde farzdır. Çünkü selâm, müslümanlar
arasında bir parola, karşılıklı güven içinde olabileceklerinin bir
kanıtı ve yine karşılıklı bir duadır. İnsanların birbirlerini
sevebilmelerinin ve dost olabilmelerinin de ilk adımı olarak kabul
edilir.
İyiliği emredip kötülükten sakındırmanın önemini de artık iyice
öğrenmiş bulunuyoruz.
Daha başka hadislerde bunlara ilave olarak güzel söz söylemek,
âciz-lere ve mazlumlara yardımcı olmak, boş iş ve sözlerden
sakınmak, yo-lunu kaybedene yol göstermek, aksırana mukâbelede
bulunmak gibi hasletler zikredilmişdir.
Bu
hadis, 1627 numara ile tekrar gelecektir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Yollar üzerinde oturmaktan sakınmak gerekir. Çünkü yollar umûma ait
yerler olup fertler tarafından işgal edilmesi doğru değildir.
2.
Yollarda oturmak zorunda olanlar, yolların hukukuna riayet etmekle
görevlidir.
3.
Müslümanlar başkalarını daima iyiliğe ve güzelliğe davet etmeli,
kötülüklerden de sakındırmalıdır.
`
193.
İbni Abbas radıyallahu anhümâ'dan rivayet edildiğine göre;
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, bir adamın elinde
altın bir yüzük gördü, onu çıkardı ve attı. Sonra da şöyle buyurdu:
"Sizden biriniz ateşten bir köze yönelip, onu eline mi alıyor?"
Hz. Peygamber gittikten sonra o adama:
--
Yüzüğünü al da ondan uygun bir şekilde faydalan, denildi. Bu kişi
ise:
--
Hayır Allah'a yemin ederim ki, Allah Resûlü onu attıktan sonra onu
ebediyyen almayacağım, dedi.
Müslim, Libâs 52
Açıklamalar
Peygamber Efendimiz müslüman erkeklerin altın kullanmalarını ve ipek
elbise giymelerini yasaklayıp haram kılmıştı. Bu hadiste geçen olay,
yasaklama emrinden sonra olsa gerektir. Resûl-i Ekrem'in elinden
çıkarıp attığı altın yüzüğü, meşru bir şekilde kullanmak için bile
olsa almayacak kadar takvâ sahibi olan sahâbî, muhtemelen bu
konudaki yasağı bilmi-yordu. Bu hadis, altın kullanmanın erkekler
için câiz olmadığını, bir kere daha teyid etmiş oluyor. Bu yasağın,
keyfi kullanımı, süs ve zînet eşyası olarak kullanmayı kapsadığını
ifade etmeliyiz. Zaruri haller olarak kabul edilen durumlar, vücudun
bir uzvuna altından ek konulması, süs için olmayan diş kaplamaları,
tedâvî niteliği taşıdığı için bu kapsamın dışında mütalaa edilir.
Burada konuyla ilgili farklı ictihadlara temas etmek uygun olmaz.
Biz, genel kabul gören, fetvâ verilen ve takvâya uygun farz edilen
görüşlerle iktifâ etmeyi uygun buluyoruz. Ayrıca, bu yasağın saf
altın cinsine ait olduğunu ve altın hükmünde olmayan alaşımları
kapsamadığını da belirtmeliyiz. İpek için de aynı hükümler söz
konusu olup, ayrıca tekrarlamaya ihtiyaç olmadığı kanaatindeyiz.
Kitabımızın "Giyim Kuşam Bölümü"'nde konuyla ilgili etraflı
bilgi verilmiş bulunmaktadır.
Bir haramı ve yasağı işleyen kimseyi gücü yeten eliyle düzeltip
engeller. Resûl-i Ekrem Efendimiz burada, bu hükmü yerine getirmiş
ve daha önce açıklamış olduğumuz münkeri el ile düzeltmenin örneğini
göstermiştir. Peygamberimiz, haram kılındığı halde altın yüzük
takmayı, parmağına ateşten bir köz takmaya benzetmiştir. Çünkü haram
işlemenin cezası, cehennemde azab görmektir.
Parmağındaki yüzüğü Allah Resûlü'nün çıkarıp attığı sahâbînin, onu
uygun bir tarzda kullanmak için almayışı, Resûl-i Ekrem'in emir ve
yasaklarına bağlanmadaki aşırı hassasiyetini gösterir. Çünkü
Peygamberimizin o yüzüğü atmasından maksat, onu telef etmek değil,
bir daha kullanmamasını tenbihdir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Gücü yetenler, kötülüğü elleriyle giderirler. Bu görev, kişinin
mevki ve makamına göre, farz, vâcip, sünnet veya mübah derecesinde
olabilir.
2.
Erkeklerin altın yüzük takması haramdır.
3.
Hz. Peygamber'in helâl ve haram koyma yetkisi vardır.
4.
Sahâbe, Peygamber'e ittiba edip uyma hususunda örnek bir
topluluktur.
`
194.
Ebû Saîd Hasan el-Basrî'den rivayet edildiğine göre, Âiz İbni Amr
radıyallahu anh Ubeydullah İbni Ziyâd'ın yanına girdi ve:
--
Ey oğlum! Ben, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem' in
"Yöneticilerin en kötüsü, idaresi altındaki insanlara karşı katı ve
kaba davrananlardır" buyurduğunu işittim, sakın sen onlardan
olma, dedi.
Ubeydullah İbni Ziyâd, Âiz'e:
--
Sen otur! Çünkü sen Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem' in
ashabının, unun kepeği gibi döküntü takımındansın, dedi. Âiz İbni
Amr:
--
Onlar arasında unun kepeği gibi döküntü takımından olan mı var ki?
Unun kepeği gibi döküntü takımından olanlar onlardan sonra ve onlar
dışındakilerin arasından çıktı, dedi. Müslim, İmâre 23
Âiz İbn Amr
Sahâbe-i kirâmdandır. Müzeyne kabilesine mensub olup Ebû Hübeyre
künyesiyle anılır. Bey'atürrıdvân ashâbı arasında yer alır. Sahâbe-i
kirâmın sâlihlerinden biri idi.
Âiz, Basra'da yerleşti ve kendine bir ev yapıp ömrünün sonuna kadar
orada kaldı. Yezîd İbni Muâviye'nin zamanında, Ubeydullah İbni
Ziyâd'ın Basra valisi olduğu sırada 61 (680-81) senesinde vefat
etti. Cenaze namazını Vali İbni Ziyâd'ın değil, Ebû Berze
el-Eslemî'nin kıldırmasını vasiyet etmişti. Hz. Peygamber'den 80
hadis rivayet etti. Buhârî ve Müslim ondan üç hadis rivayet
etmişlerdir. Hasan el-Basrî ondan hadis rivayet edenlerden biridir.
Allah ondan razı olsun.
Açıklamalar
Bu
hadis, sahâbe-i kirâm'dan her birinin ma'rûfu emir ve münkeri nehiy
vazifesine ne kadar düşkün olduğunun bir örneğidir. Âiz, zamanın
valisi Ubeydullah'a karşı görevini yerine getirmiş ve ona Allah
Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem'in hadisiyle nasihat
etmiştir. Valinin kendisini küçümsemesi üzerine de, ona son derece
susturucu bir cevap vermiştir. Çünkü sahâbe-i kirâmın hepsi ümmetin
büyükleri ve seçkinleridir. Onların kendi aralarında farklı düşünce
ve mertebeleri elbette vardır, fakat bu durum onları küçümsemeyi
gerektirmez.
Bu
hadis 658 numara ile tekrar gelecektir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Sahâbenin hepsi, iyiliği emir ve kötülüğü nehiy konusunda
titizdi-ler. Doğru bildikleri bir şeyi söylemekten çekinmezlerdi.
2.
Ehl-i sünnet itikadına göre bütün sahâbîler faziletli olup saygıya
layık kimselerdir.
`
195.
Huzeyfe radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre, Nebî
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Canımı gücü ve kudretiyle elinde tutan Allah'a yemin ederim ki, ya
iyilikleri emreder ve kötülüklerden nehyedersiniz, ya da Allah kendi
katından yakın zamanda üzerinize bir azab gönderir. Sonra Allah'a
yalvarıp dua edersiniz ama, duanız kabul edilmez."
Tirmizî, Fiten 9
Açıklamalar
Peygamber Efendimiz, bazı kere sözlerine, konuşmalarına yeminle
başlardı. Onun böyle davranması, sözünün doğruluğunu tekit ve teyit
gayesi taşır. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'in az sayılmayacak kadar sûre
ve âyetlerinin de yeminle başladığını görmekteyiz. Bu, Allah
Teâlâ'nın sözünün tasdiki, tekit ve teyidi olup, muhtelif hikmetleri
üzerinde müfessirlerin çok şey söylediği konulardan biridir.
Peygamber Efendimiz'in birtakım hutbe ve konuşmalarına yeminle
başlamak suretiyle, Câhiliye dönemi Arapları arasında yaygın olarak
bulunan ve sahâbîlerce de bili-nip bazı kere kullanılan yanlış ve
uygunsuz yeminleri ortadan kaldırma hedefi güttüğü ifade edilir.
Söze yeminle başlamanın bir başka sebebi de, yeminden sonra
getirilecek sözün önemine dikkat çekmek ve o sözün gerçekliğini
tekit etmekdir.
Bu
hadis, bize iyilikleri emir ve kötülüklerden nehiy vazifesini yerine
getirdiğimizde kazanacağımız mükâfatı, ihmâl ettiğimizde ise
uğrayacağımız musibeti bir kere daha açıkça bildirmektedir.
Birincisi müsbet bir davranış, ikincisi ise o müsbet davranışı
yapmadığımızda uğrayacağımız menfî neticedir. Müsbet olan, iyiliği
emir ve kötülükten nehiy vazifesini yerine getirmemizdir. Menfi
netice ise, vazifemizi yerine getirmediğimiz takdirde uğrayacağımız
musibetlerdir. İnsanın bu dünyada başına gelebilecek musibetler,
belâlar bir tek cinsten ibaret olmayıp çok çeşitlidir.
Kötü kimselerin toplumların başına musallat olması, idarecilerin
işledikleri zulümler yüzünden toplumun fitnelere sürüklenmesi,
müslümanlar arasında düşmanlıkların ortaya çıkması ve benzer
musibetler, her ferdi içine alan umûmî mahiyetteki belâlardır. Daha
önceki hadislerde de geçtiği gibi, bunlar helâke, çöküş ve yok oluşa
sebeb olan hallerdir. İyiliği emir ve kötülükten nehiy vazifesini
ihmal eden veya terkeden toplumlar, bu belâlara müstehak olurlar.
Musibet ve belâ anında yapılan duanın da kabul edilmeyeceği, bu
hadiste açık bir şekilde bildirilmektedir. Çünkü musibetlerin
gelmesine sebeb olan kötülüklere karşı mücadele edilmemiş, ma'rûfu
emir ve münkeri nehiy görevi yapılmamıştır. Böylece duanın kabul
edilebilmesi için gerekli şartlar da yerine getirilmemiştir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Ma'rûfu emir ve münkeri nehiy vazifesi yerine getirilmezse, Allah
azabını gönderir.
2.
Gücü yetenler iyiliği tavsiye edip, kötülükten sakındırma görevini
yerine getirmeyince, ceza bütün topluma şâmil olur.
3.
Allah'ın emir ve yasaklarına riâyet etmeyenlerin duaları da kabul
olunmaz.
4.
Dînî bir hakikatı, önemli bir meseleyi tebliğ ederken, söze yeminle
başlamakta bir sakınca yoktur.
`
196.
Ebû Saîd el-Hudrî radıyallahu anh' den rivayet edildiğine
göre, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Cihadın en faziletlisi, zâlim sultanın karşısında hakkı ve adaleti
söylemektir."
Ebû Dâvûd, Melâhim 17; Tirmizî, Fiten 13. Ayrıca bk. Nesâî, Bey'at
37; İbni Mâce, Fiten 20
Bir sonraki hadis ile birlikte açıklanacaktır.
197.
Ebû Abdullah Târık İbni Şihâb el-Becelî el-Ahmesî radıyallahu
anh'den rivayet edildiğine göre, Nebî sallallahu aleyhi ve
sellem ayağını özengiye koymuş vaziyette iken, bir adam:
--
Hangi cihad daha faziletlidir, diye sordu? Peygamberimiz:
--
"Zâlim sultan katında söylenen hak söz"
buyurdular.
Nesâî, Bey'at 37. Ayrıca bir önceki hadisin kaynaklarına bakınız.
Târık İbni Şihâb el-Becelî
Sahâbe-i kirâmdan olup, Ebû Abdullah künyesiyle anılır. Büceyle
kabilesinden Ahmes kolundan olduğu için, el-Becelî ve el-Ahmesî
nisbeleriyle bilinir. Hem Câhiliye döneminde yaşadı, hem de
Peygamber Efendimiz'le islâm döneminde dost oldu. Hz. Ebû Bekir ve
Hz. Ömer'in halifelikleri döneminde 34 savaşa iştirak etti.
Hulefâ-yi Râşidîn ve diğer sahâbîlerden hadis nakletti. Rivayet
ettiği hadislerden bir kısmı Sünen eserlerde yer alır.
Târık, Kûfe'ye yerleşmişti. 83 (702) senesinde orada vefat etti.
Allah ondan razı olsun.
Açıklamalar
Zâlimler, hak ve hukuk gözetmeyen, insanlara ezâ ve cefâ eden,
adalet gibi bir faziletten mahrum olanlardır. Zulmün her çeşidi ve
zâlimlerin herbiri çirkin, sevimsiz ve kötüdür. Ancak, yöneticiler
zâlim olursa, zulüm toplumun lider kadrosunda ise, bu daha da
çirkin, kötü ve yıkıcı olur. Zulüm, insanlık tarihinin her döneminde
varolageldi. Nice zâlimlerin akibetini toplumlar müşahade etti.
Bütün bunlara rağmen zulmün sonu da gelmedi. Peygamberler yeryüzünde
şirki, küfrü ve bu ikisinden kaynaklanan zulmü ortadan kaldırmak
üzere geldiler. Her peygamber, insanlık tarihi boyunca eşsiz adalet
örnekleri sergiledi. Fakat insanoğlu, fıtrattan, hak ve hakikatten,
Allah'ın gösterdiği yoldan sapıp yine zulme yöneldi. Kur'ân-ı Kerîm,
bunların canlı ibret tablolarını, insanlığın gözleri önüne serer.
Peygamber Efendimiz'in pek çok hadislerinde de, zulmün ne büyük bir
musibet olduğu ısrarla bizlere hatırlatılır.
Kur'an ve Sünnet'in bu yol ve yön göstericiliğine rağmen tarih
boyunca İslâm toplumlarında da zâlimlere ve zulümlere
rastlamaktayız. Onların akıbeti de öncekilerden farklı olmadı ve
kendilerinden sonrakiler için ibret verici oldu. Çünkü zulüm hiç bir
zaman sürekli yaşamadı. Zâlimlerin âkibeti hep birbirine benzedi;
neticede galib gelen mazlumlar oldu; çünkü Allah Teâlâ zâlime değil,
mazluma yardım eder.
Adalet ya da zulüm konusunda toplumları değerlendirirken ele almamız
gereken ilk merci ve vereceğimiz hükme esas teşkil edecek ilk mevki
ve makam, yönetim mekanizmasıdır. Yönetimde ise ilk temel unsur,
devleti yöneten kişidir. Çünkü toplumda yönetim, insanda beyin
mesabesindedir. Nasıl insan vücudunda beyin fonksiyonlarını
yitirdiğinde, bütün vücut fonksiyonlarını kaybederse, toplumda da
yönetici kadro fonksiyon icra etmezse, toplumun diğer kademeleri de
işlemez hale gelir. O halde yönetim işin temelidir, esasıdır,
"olmazsa olmaz"ıdır. Ayrıca, dokunulması, düzeltilmesi, tedavisi en
zor fakat yaşamak için en lüzumlu olanıdır.
İşte yukarıda kısaca açıklamaya çalıştığımız, sebeblerden dolayı,
zalim idarecinin karşısında hakkı söylemek en büyük cihaddır. Zira
bu teşebbüste başarıya ulaşılırsa, hem zâlim kurtulmuş ve Allah'a
kulluk şuuruna ermiş olur, hem de toplum zâlimin zulmünden
kurtulmuş, en büyük fazilet olan adalete kavuşmuş olur. Böylece
cihad başarıya ulaşmış, Allah'ın adının ve dininin yeryüzünde
hâkimiyeti de sağlanmış olur. Yöneticiyi ikaz edecek olanlar
öncelikle âlimlerdir. Halka düşen görev ise, zâlimin zulmüne rıza
göstermemek, bu zulümlere ortak olmamak, kalbiyle buğz etmek ve
zâlimlerin yaptıklarını kötü görmektir.
Cephede cihad eden kimse, korku ile ümit arasında olur. Gâlip mi
gelecek, mağlup mu olacak? Bunu bilemez; fakat galibiyet için
çalışır. Zâlim idareciye karşı çıkmak, bu görevi yapanın belki de
hayatına malolacak bir cihaddır. Bu cihadı göze alanlar en büyük
kahramanlardır. Çünkü ölümü göze almışlardır. Tarih boyunca görülen
gerçek şudur: Zâlimlere karşı çıkanlar, hayatlarını feda ederek,
toplumları ve insanlığı kurtarmışlardır.
Zâlim yöneticiler, yeryüzünü bir kan gölüne çevirirler. Onların
zulmüne engel olmak maksadıyla, ma'rûfu emir ve münkeri nehiy
vazifesini yerine getirenler, öncelikle kendileri mes'uliyetten
kurtulmuş olurlar. Şayet yönetici ıslah olursa, kendisiyle birlikte
topyekün insanlar kurtuluşa ererler. İslâmdaki cihadın gayesi de
bundan ibarettir. Cihadda, bugünün merhametsiz, acımasız, insanlık
dışı harblerinde olduğu gibi insan hayatına kasdetme ve önüne geleni
öldürme asla söz konusu değildir. Bunun tam aksine, cihad, fert ve
toplumu dünya ve âhiret saadetine ulaştıracak adalete dayalı bir
nizam kurmak, yeryüzünde inanan-inanmayan herkesin, Allah'ın
hâkimiyetine girmelerini temin edip, zâlimlerin zulmünden
kurtulmalarını sağlamak için yapılan bir ibadettir. Cihadda
prensib şudur: Bir tek kişiyi mü'min yapmak, bin kâfiri yok edip
ortadan kaldırmaktan daha faziletlidir. İslâm'ın gayesi
insanları öldürmek değil, yaşatmaktır. Ama bu nizamın gelmesine
karşı çıkan ve zulmün devamını isteyenlerle elbette harbedilir.
Bunun kâidelerini de yine İslâm koyar.
Hadislerden Öğrendiklerimiz
1.
Cihad sadece cephede yapılan savaş olmayıp, çeşitli mertebeleri ve
dereceleri vardır.
2.
Ma'rûfu emir ve münkeri nehiy de cihaddır.
3.
Adaletli olmayan, zâlim idarecilere karşı, hakkı söylemek cihadın en
üstün mertebesidir.
4.
Nasihat ehli âlimler, yöneticileri uyarmak zorundadırlar.
`
198.
İbni Mes'ûd radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre,
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"İsrailoğulları arasında dinden sapma, ilk defa şöyle başladı:
Bir adam bir başka adama rastlar ve:
Bana baksana! Allah'dan kork ve yapmakta olduğun şeyi terket. Çünkü
bu sana helâl değildir, derdi. Ertesi gün, aynı işi yaparken o
adamla tekrar karşılaşır ve kendisini yaptığı kötü işten
nehyetmediği gibi, onunla yiyip içmekten ve birlikte olmaktan da
çekinmezdi. Onlar böyle yapınca Allah Teâlâ kalblerini birbirine
benzetti. Sonra Resûl-i Ekrem şu âyeti okudu:
"İsrâiloğullarından kâfir olanlar Dâvud'un ve Meryem oğlu İsâ'nın
diliyle lânetlenmişlerdir. Bunun sebebi, baş kaldırmaları ve aşırı
gitmeleriydi. Birbirlerinin yaptıkları fenalıklara mani
olmuyorlardı. Yapmakta oldukları ne kötü idi! Onlardan çoğunun inkâr
edenleri dost edindiklerini görürsün. Nefislerinin onlara âhiret
hayatı için hazırladığı şeyler ne kötüdür! Allah onlara gazab
etmiştir, onlar azab içinde temelli kalacaklardır. Eğer Allah'a
Peygamber'e ve ona indirilen Kur'an'a inanmış olsalardı, onları dost
edinmezlerdi, fakat onların çoğu yoldan çıkmış kimselerdir"
[Mâide sûresi (5), 77-81].
Hz. Peygamber bu âyetleri okuduktan sonra şöyle buyurdu:
"Hayır,
Allah'a yemin ederim ki, ya iyiliği emreder, kötülükten nehyeder,
zâlimin elini tutup zulmüne mani olur, onu hakka döndürür ve hak
üzerinde tutarsınız; ya da Allah Teâlâ kalblerinizi birbirine
benzetir, sonra da İsrâiloğullarına lânet ettiği gibi size de lânet
eder."
Ebû Dâvûd, Melâhim 17; Tirmizî, Tefsîru sûre (5), 6, 7
Yukarıdaki tercüme Ebû Dâvûd'un metnine aittir. Tirmizî'nin metninin
tercümesi ise şöyledir:
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"İsrâiloğulları günahlara daldıklarında, âlimleri onları nehyettiyse
de onlar işledikleri günahları terketmediler. Bu defa âlimleri de
onlarla birlikte oturdular, beraberce yediler, içtiler. Bunun
üzerine Allah Teâlâ da onların kalblerini birbirine benzetti. Dâvûd
ve Meryem oğlu İsâ'nın diliyle onlara lânet etti. Bu onların isyan
etmeleri ve haddi aşmaları sebebiyle idi."
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem yaslandığı yerden
doğrulup oturarak:
"Hayır! Canımı gücü ve kudretiyle elinde tutan Allah'a yemin ederim
ki, onları hakka boyun eğdirinceye kadar bu böyle devam edecektir"
buyurdular.
Açıklamalar
Kur'ân-ı Kerîm'de olduğu gibi, Peygamber Efendimiz'in hadislerinde
de geçmiş ümmetlerle ilgili bilgiler vardır. Bu hadîs-i şerif,
İsrâiloğullarıyla ilgili bilgiler sunan ve metinde geçtiği üzere,
Kur'an'ın konuyla alâkalı âyetlerine açıklamalar getiren bir
rivayettir.
Bu
rivayet, toplumun nasıl bozulmaya başladığını, niçin lânetlendiğini,
yani Allah'ın rahmetinden mahrum bırakıldığını ve âkibetlerinin ne
olduğunu gözler önüne sermektedir. Şayet halkta başlayan bozulmaya
âlimler ve yöneticiler engel olmaz, ma'rûfu emir ve münkerden nehiy
vazifesini yerine getirmezlerse, bunun aksine kötülüklere göz yumar,
kötülerle beraber düşer kalkarlarsa, onlarla yiyip içerlerse, Allah
da onların kalblerini birbirlerine benzetir; günah işlemeyenlerin
kalblerini, günah işleyenlerin kötülükleri yüzünden karartır. Çünkü
onlar, günah işleyenleri günahlarından vazgeçirmemiş, aksine hoş
görmüşlerdir. Böylece hepsinin kalbleri katılaşmış, hakkı ve hayrı
kabulden uzaklaşmış, isyanları sebebiyle rahmetten de mahrum
bırakılmışlardır.
Hz. Peygamber Kur'an âyetlerini de okuduktan sonra bizden şunları
istiyor:
*
İyiliği emredip kötülükten nehyetmek,
*
Zâlimin elinden tutup zulmüne engel olmak,
*
Zâlimi hakka döndürmek,
*
Zâlimi hak üzerinde tutmak.
Şâyet bunlar yapılmazsa, Allah bizim kalblerimizi de birbirine
benzetir. Sonra da İsrâiloğullarının lânetlendiği gibi lânete hak
kazanırız.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Açıktan işlenen günah ve kötülüklere engel olmak, yöneticilerin ve
âlimlerin görevidir.
2.
Yöneticiler ve âlimler kötülüğe göz yumar ve onu kendileri de
işlerse, toplumun çürümeye ve çöküntüye gidişi hızlanır.
3.
Kötülüğe ses çıkarmamak, kötülüğü teşvik ve yayılmasına vesile
olmaktır.
4.
Kötülükleri ortadan kaldırmak sadece sözle veya kalben buğz etmekle
mümkün olmaz. Elle de müdahale şarttır, zulmü mutlaka önlemek
gerekir. Bu yapıyı teşekkül ettirmek, müslümanlar için bir
vecibedir.
`
199.
Ebû Bekir es-Sıddîk radıyallahu anh şöyle dedi:
Ey
insanlar! Şüphesiz siz şu âyeti okuyorsunuz:
"Ey inananlar! Siz kendinize bakın, doğru yolda iseniz sapıtan kimse
size zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah'adır. İşlemekte
olduklarınızı size haber verecektir"
[Mâide sûresi (5), 105]. Oysa ben Resûlullah sallallahu aleyhi ve
sellem'i şöyle buyururken işittim:
"Şüphesiz ki insanlar zâlimi görüp de onun zulmüne engel
olmaz-larsa, Allah'ın kendi katından göndereceği bir azabı hepsine
umumileştirmesi yakındır."
Ebû Dâvûd, Melâhim 17; Tirmizî, Fiten 8; Tefsîru sûre (5), 17.
Ayrıca bk. İbni Mâce, Fiten 20
Açıklamalar
Hz. Ebû Bekir, insanların bu âyeti okuyup, gerçeği
anlamadık-larından şikayetçidir. Yani herkes kendince müstakil,
ferdî bir hayat yaşasın, kimse kimseye karışmasın tarzında bir
anlayışa sahip olduklarından yakınmaktadır. Oysa müslüman olmanın,
hak yolda bulunmanın gereklerinden biri de, gücünün yettiği kadar
ma'rûfu emir ve münkerden nehiy vazifesini yerine getirmektir. Bu
konuyu daha önce yaptığımız izahlarla yeterince açıklığa kavuşturmuş
bulunuyoruz.
Âyette kastedilen mâna, her fert kendi vazifesini yapar, İslâm
toplumu da geneli itibariyle iyi hal üzere bulunur, hidâyet üzere
gider, böylece fert ve toplum olarak müslümanlar doğru ve hak yolda
olurlarsa, kâfirlerin, müşriklerin yabancı din ve milletlerin
sapıklıkları onlara zarar vermez, tarzında anlaşılmalıdır. Yoksa,
ben kötülük yapmıyorum ya, başkaları ne yaparsa yapsın diyerek,
içinde yaşadığı toplumdan kopuk bir hayat süren ve onların
dertleriyle ilgilenmeyenler, bizzat kendileri doğru yolu bulamamış,
mes'uliyet hissine sahip olamamış sayılırlar. Neticede, toplumun
yönetimini şerlilerin ve sapıkların ellerine teslim ederler. Bundan
doğacak zararı da herkes çeker.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Kur'an ve Sünnet'i geneli içinde ve doğru olarak anlamak gerekir.
2.
Ferdin ve toplumun ıslahı birlikte düşünülmeli, toplum ferde, fert
topluma feda edilmemelidir.
3.
Ferdî ihmallerden doğacak zarar, toplumu da etkiler. Aynı şekilde,
sapıklığa düşmüş toplumlara gelen felâket, fertleri de kapsamı içine
alır. Fertlerin iyiliği de ona engel olamaz. Çünkü iyiler, toplumun
ıslahı için gerekeni yapmamışlardır.
|