
|
|
NASİHAT
Âyetler
1.
"Mü'minler ancak kardeştirler."
Hucurât sûresi (49), 10
Bu
âyetin devamında "Öyle ise dargın olan kardeşlerinizin arasını
düzeltin, Allah'dan sakının ki size acısın" buyurulur.
Kardeşlik, karşılıklı birbirlerine hayırlı ve faydalı olmayı,
birbirine yardım etmeyi, birbirinin sevinç ve kederine ortak olmayı
gerektirir. Bunlar ise, aşağıda gelecek olan ilk hadisin
açıklamasında görüleceği gibi nasihatten sayılır.
Bu
âyette anılan din kardeşliği, İslâm nazarında neseb ve kan
kardeşliğinden daha önemli ve sağlam görülerek öne geçirilmiştir.
Dinin bir prensibi olmak üzere, nesep kardeşliği, dini, İslâm'ı
inkâr halinde bir kıymet ifade etmez ve kopar. Ama din kardeşliği
neseben kardeşi olan birini reddetmekle sona ermez, devam eder.
Burada kardeş tabirinin kullanılması beliğ bir teşbihtir. Çünkü,
insanların birbirine en yakın olanları, bir anne ve babadan meydana
gelen kardeşlerdir. Doğum hayatın kaynağıdır. İman ise, ebediyyen
bâkî olmanın kaynağıdır. O halde ebedî olan, geçici olandan daha
üstün olacaktır.
Din kardeşliği ile ilgili âyet ve hadisler, bu kitapta bir çok
vesile ile tekrar edilir. Yeri geldikçe her biri hakkında, bulunduğu
konuya uygun açıklamaları vermeye çalışacağız.
Dinde kardeşliğin gereği, iki fert ve veya iki mü'min cemaat
birbirlerine darıldıkları veya araları bozulduğu takdirde, hemen
aralarını bulup barıştırmaktır. Aksi takdirde kardeşlikleri
zayıflar, kuvvetleri kaybolur, kâfirlere karşı mücâdele güçleri
kalmaz.
2.
"Ben size öğüt veriyor, sizin iyiliğinizi istiyorum."
A'râf sûresi (7), 62
Bu
âyet-i kerîme, Nuh aleyhisselâm'dan haber vermekte olup
tamamının anlamı şöyledir: "Size Rabbimin gönderdiği gerçekleri
duyuruyorum, size öğüt veriyorum ve Allah tarafından gelen vahyile
sizin bilemeyeceklerinizi biliyorum."
Bütün peygamberlerin risâleti birdir. Bütün peygamberler Allah'dan
aldıkları vahyi insanlara tebliğ edip, ulaştırmışlardır.
"Size nasihat ediyorum"
demek, size olgunluk ve kemâl yolunu gösteriyorum, iyiliğinizi ve
hayrınızı arzu ediyorum, samimiyetle kurtuluşunuzu istiyorum
demektir. Nasihatın üç şartı olduğu söylenir:
*Müslümanların uğradığı musibetlere kalben üzülmek,
*Müslümanlara nasihat etmekte bıkıp usanmamak,
*İnsanlar gerçekleri bilmeseler ve hatırlatmayı hoş görmeseler bile,
onlara kurtuluş yollarını göstermek.
3.
"Ben sizin için emin bir nasihatçıyım."
A'râf sûresi (7), 68
Bundan önceki âyetle aynı mâhiyette olup, peygamberlerin ümmetleri
ve insanlık için birer nasihatçı olduklarını ve onların Allah'ın
birliğine, tevhîd akidesine davet ettiklerini bu defa Hûd
aleyhisselâm' ın dilinden bildirmektedir. Peygamberler "emîn"
yani kendilerine çok güvenilen kimselerdir. Onlar, her şeyden önce
risâletin tebliğinde emin olup, asla yalan söylemezler. Bu durum
istisnasız bütün peygamberler için böyledir.
Hadisler
183.
Ebû Rukayye Temîm İbni Evs ed-Dârî radıyallahu anh' den
rivayet edildiğine göre, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem :
"Din nasihattır"
buyurdu. Biz kendisine:
-- Kimin için nasihattır? dedik. Peygamber Efendimiz:
-
"Allah, Kitabı, Resûlü, mü'minlerin yöneticileri ve tüm müslümanlar
için nasihattır"
buyurdu.
Müslim, Îmân 95. Ayrıca bk. Buhârî, Îmân 42; Ebû Dâvûd, Edeb 59;
Tirmizî, Birr 17; Nesâî, Bey'at 31, 41
Temîm İbni Evs ed-Dârî
Sahâbe-i kirâmdandır. Ebû Rukayye künyesiyle anılır. Bu künyeyle
anılmasına sebeb olan Rukayye adındaki kızından başka çocuğu
olmamıştır. Temîm, İslâm ile şereflenmeden önce hıristiyandı.
Hicretin dokuzuncu senesesinde müslüman oldu. Mescidde ilk kandili o
yaktı. İlk kıssa anlatanın o olduğu ve bu konuda Hz. Ömer'den izin
istediği, onun da kendisine bu izni verdiği söylenir.
Temîm, Medine'de ikâmet etmekteydi. Hz. Osman'ın öldürülmesinden
sonra Suriye'ye göçtü. O zamanlar Suriye toprağına dahil olan
Filistin'de yerleşti. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem kendisine
Kudüs'ün yanında bir köy olan Aynûn'u iktâ arazisi olarak ayırmış ve
onun eline de yazılı bir belge vermişti.
Temîm, çok teheccüd namazı kılardı. Bir gece kalkmış, Kur'an'ın bir
âyetini okuyarak sabaha kadar rükû etmiş ve ağlamıştı. Bu âyetin
anlamı şöyledir: "Yoksa kötülük işleyen kimseler, ölümlerinde ve
diriliklerinde kendilerini, inanıp yararlı iş işleyen kimseler ile
bir mi tutacağımızı sandılar? Ne kötü hüküm veriyorlar"
[Câsiye sûresi (45), 21].
Temîm, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'den 18 hadis rivayet
etmiştir. Müslim'in Temîm'den naklettiği tek hadis budur. Buhârî'de
hiç hadisi yoktur. Fakat Sünen'lerde rivayetleri yer almaktadır.
Allah ondan razı olsun.
Açıklamalar
Nasihat,
Arap dilinin en kapsamlı kelimelerinden biridir. Bazı dil
bi-limciler, Arapçada nasihat ile felah kelimeleri kadar dünya ve
ahiret hayırlarını bünyesinde toplayan kelime olmadığını söylerler.
Nasihat
sözlükte öğüt vermek, iyi ve hayırlı işlere davet, kötü ve şer olan
şeylerden nehyetmek, bir işi sadece Allah rızası için yapmak, yırtık
olan elbiseyi dikmek, balı mumundan süzüp arındırmak gibi çok
çeşitli ve muhtevalı mânalar ifade eder.
Hadisin anlamı "Dinin direği ve dini ayakta tutan nasihattır"
demektir. Buna göre nasihat, neredeyse din ile aynı manada
kullanılmış gibi bir intibâ vermektedir. Bu, konunun önemini
anlatması açısından böyledir. Nitekim, "Hac Arafâttır"
(Tirmizî, Tefsîru sûre (2); Ebû Dâvûd, Menâsik 68) hadisi de,
haccın temelinin ve hac sayılmasının şartının Arafât'ta bulunmak
olduğunu, Arafât'ta bulunmayanın haccının olmayacağını anlatır.
Nasihat hadisi, cevâmiü'l-kelim denilen, az sözle pek çok
mânalar ifade eden hadislerden biridir. Bu sebeble İslâm âlimleri,
nasihat hadisini, İslâm'ın esasını oluşturan hadislerden biri ve en
önemlisi kabul ederler.
Bu
kısa açıklamalar, nasihatın, dilimizde çokça kullanılan, büyüğün
küçüğe verdiği sözlü öğütlerden ibaret olmadığını ortaya koymuş
oluyor.
Şimdi nasihatla kastedilen geniş ve kapsamlı mânalara ve
anlatımlara, hadiste zikredilen esaslar dahilinde açıklamalar
getirebiliriz.
a.
Dinin Allah için nasihat oluşu:
Bir mü'min için öncelikler vardır. Bunların başında Allah'a iman,
ilk sırada yer alır. Tabiî ki Allah'a iman, sadece "inandım" demekle
yerine gelmiş olmaz. Nitekim âyet-i kerîmede: "İnsanlar "inandık" demekle, imtihandan geçirilmeden bırakılacaklarını mı sandılar?"
[Ankebût sûresi (29), 2] buyurulur. İşte dinin Allah için nasihat
oluşunun ilk basamağı Allah'a imandır. O'na şirk koşmamak, O'na
kulluk ve ibadette ihlâslı davranmak, daima Allah'a itaat üzere
olmak, O'na isyandan şiddetle kaçınmak, Allah için sevmek, Allah
için buğz etmek, Allah'a itaat edene dost, isyan edene düşman olmak,
Allah'ı inkâr edenlerle cihad etmek, nimetlerine şükretmek,
insanları bu sayılan vasıflara dâvet ve teşvik etmek, bütün
insanlara nezâket göstermek; işte bunlar Allah'a imanın gereği ve
dinin Allah için nasihat oluşunun îcabıdır. Müslümanın bütün söz ve
davranışlarında bunların gereğini yerine getirmesi, hem dünyada hem
de âhirette kendisine fayda verir.
b.
Dinin Allah'ın Kitabı için nasihat oluşu:
Allah'ın Kitabından maksat Kur'ân-ı Kerîm'dir. Bir müslüman, bütün
semavî kitapların Allah katından indirildiğine, Kur'an'ın o
kitapların sonuncusu ve onlara şahit olduğuna inanır. Bu konudaki
inanç temelleri şunları da içine alır: Kur'an'ın Allah kelâmı
olduğu, Allah tarafından gönderildiği ve yine O'nun tarafından
korunacağı, kul sözlerinden hiçbirinin ona benzemediği, kullardan
hiçbirinin onun bir benzerini getiremeyeceği gerçeklerini kabul edip
inanmak. İşte bütün bunlar, Kur'an'a yönelik inanç esaslarıdır.
Dinin Kur'an için nasihat oluşuna şu prensipleri de ilâve etmemiz
gerekir: Kur'an'ı okumak ve hıfzetmek. Çünkü Kur'an'ı okumakla ilim
ve irfan kazanılır; nefs temizliği ve gönül saflığı elde edilir;
insanın takvâsı artar. O halde Kur'an'ı okumak, sadece lafzını
okuyup sevap kazanmak değil, Kur'an bilgisine sahip olmaya gayret
etmek anlamındadır. Şunu da hemen ifade edelim ki, Kur'an okumakla
insan büyük sevap kazanır ve Kur'an kendisini okuyana şefaatçi olur.
Ancak bunların tahakkuk etmesi için bir takım şartların yerine
getirilmesi gerekir.
Kur'an okurken ona saygı ve ta'zim göstermek, tecvidine ve âdâbına
riâyet ederek okumak, harflerinin hakkını vermek, huşû içinde okumak
gerekir. Bu konu, Kur'an'ın kıraati ile ilgili kitaplarda genişçe
ele alınır.
Kur'an'ı okurken mânalarını düşünmek, âyetlerin mahiyetini anlamaya
çalışmak icab eder. Nitekim Allah Teâlâ: "Bunlar Kur'an'ı
düşünmezler mi? Yoksa kalbleri kilitli midir?" [Muhammed sûresi
(47), 24] buyurarak bizi uyarır.
Kur'ân-ı Kerîm'i müslüman nesillere öğretmek, Kur'an'ın korunması
konusunda onlara mes'uliyetlerini hissettirmek, ona dil uzatanlara
karşı müdafaa görevini yerine getirmek, her müslümanın vazifesidir.
Kur'an'ı öğrenmek ve öğretmek bizler için izzetin, şerefin ve
saadetin önemli bir vesilesidir. Peygamber Efendimiz "Sizin en hayırlınız Kur'an'ı öğrenen ve öğretenlerinizdir" (Buhârî,
Fezâilü'l-Kur'ân 21) buyurmuşlardır. Bütün müslümanların Kur'an'ı
okumayı öğrenmeleri ve ayrıca onu anlamaya çalışmaları, üzerlerine
düşen önemli görevlerden biridir. Bütün yeryüzü müslümanları, buna
özel bir ilgi ve ihtimam göstermelidirler. Çünkü bu konu,
müslümanların müştereklerinin başında gelir.
Kur'an'ı anlamak ve onunla amel etmek esastır. Anlama azmi olmadan
ve sevap kazanma duygusundan mahrum olarak sadece okumak ve amel
etmeksizin sadece anlamak bir hayır ve fazilet olarak kabul
edilemez. Amel edilmeyen bilgi fayda vermediği gibi hoş da
karşılanmaz. Allah Teâlâ: "Ey iman edenler! Niçin yapmadığınız
şeyi söylüyorsunuz? Yapmadığınız şeyi söylemeniz Allah katında büyük
gazaba sebeb olur." [Saf sûresi (61), 2-3] buyurur.
Kur'an ilimlerinin her birini öğrenmek, neşretmek, muhkemini,
müteşâbihini, nâsih ve mensûhunu, umum ve hususunu bilmek de ümmet
üzerine farz olan hususlardır. Bu konularda âlim yetiştirilmezse
topyekün ümmet sorumlu olur.
Buraya kadar ana hatlarına işaret etmeye çalıştığımız hususlar,
dinin, Kur'an için nasihat oluşunun çerçevesini meydana getirir.
c.
Dinin Allah'ın Resûlü için nasihat oluşu:
İslâm, Allah katından insanlığa gönderilen son din, Kur'an son kitab
olduğu gibi, Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem de en
son peygamberdir. Bir mü'minin Peygamber Efendimiz'le ilgili inancı
şu esasları da ihtiva etmelidir. Hz. Muhammed'in Allah'ın elçisi
olduğunu kalb ile tasdik, dil ile ikrar etmek. Allah Resûlü'nün
Kur'an ve sahih sünnetle getirip bildirdiklerine iman etmek. Onu
sevip itaat etmeyi, Allah'ı sevip itaat etmek gibi kabul etmek.
"Ey Muhammed de ki: "Allah'ı seviyorsanız bana uyun, Allah da sizi
sevsin ve günahlarınızı bağışlasın" [Âl-i İmrân sûresi (3), 31];
"Peygambere itaat eden Allah'a itaat etmiş olur" [Nisâ sûresi
(4), 80] gibi Kur'an âyetleri bunun delîlidir. Allah'ın Resûlü'nü
dost edinenleri dost, düşmanlarını düşman bilmek. Ehl-i beytini ve
ashâbını sevmek, Peygamber'e inanmanın gerekleridir.
Hz. Peygamber'in sünnetini ihya edip hayata geçirmek, bid'attan ve
bid'atçılardan kaçınmak, İslâm'ın dâvetini yeryüzüne yaymak, sünnet
ilimlerini öğrenmek, bunları başkalarına da öğretmek, ilmi öğrenir
ve öğretirken edeblerine riâyet etmek, âlimlere saygı göstermek,
terbiye ve nezâket kâidelerine uymak, Peygamber sallallahu aleyhi
ve sellem' in ahlâkıyla ahlâklanıp edebiyle edeplenmek gibi
görev ve sorumluluklar, her müslümanın hassasiyetle uyması gereken
esaslardır.
Belli başlılarını sıralamaya çalıştığımız bu prensipler, dinin,
Allah'ın Resûlü için nasihat oluşunun ne anlam ifade ettiğini ortaya
koyar.
d.
Dinin mü'minlerin yöneticileri için nasihat oluşu:
Hadiste geçen "eimme" tabirini, yöneticiler diye tercüme
ettik. Esasen bu kelime, "imam" kelimesinin çoğuludur. İmam
ise, toplumun önünde bulunan ve onlara önderlik yapan, toplumun da
kendisine uyduğu kişidir. Daha özel anlamıyla imam, İslâm ümmetinin
başında bulunan liderdir. Ümmet denilmesinin sebebi de, bir imama
tabi olduklarındandır. Bu lidere imam, halife, emir, sultan ve
bunlara benzer isimler verilmiştir. Hangi adla anılırsa anılsın,
imam, ümmetin önünde onlardan sorumlu olan ve onları yöneten
kişidir. Toplum içinde devletin yöneticisi adına hüküm verme
yetkisine sahip kılınan herkes, her seviyedeki yönetici bu tabirin
kapsamına girer. Ayrıca toplumda doğruyu ve yanlışı bildirme
vazifesiyle mükellef olan âlimler, insanlara örnek olması gereken
mürşidler ve muslihler de bu tabirin muhtevasına dahildirler.
Muhteva tesbitini yaptıktan sonra, konunun esasına yönelik
açıklamalara geçebiliriz.
Müslümanları yönetenler, onların işlerinin başına geçenler,
müslümanlardan olmalıdır. Çünkü müslümanların kendilerini
yönetenlere itaat etmeleri bir farîza, bir vecîbe, bir
zorunluluktur.
Müslüman olmayanlara nasıl itaat edilebilir? Allah Teâlâ şöyle
emreder: "Ey iman edenler, Allah'a itaat edin, Resûle itaat edin
ve sizden olan buyruk sahibi yöneticilere itaat edin" [Nisâ
sûresi (4), 59]. Bizlerin yöneticilere nasihatımız, onlara karşı
vazifemiz, kendilerinin iyi ve dürüst olmalarını, doğru yolu
bulmalarını, adaletli davranmalarını istemektir. Onlara karşı
saygımız ve sevgimiz, şahıslarını tanımamıza veya birtakım özel
işlerimizi onlar vasıtasıyla gerçekleştirmemize bağlı olamaz. Böyle
bir saygı ve sevgi dinimiz nazarında makbul de sayılmaz.
Yöneticilerin âdil idareleri altında bütün islâm ümmetinin birliğini
ister, bunun için gayret ederiz. İslâm ümmetinin parçalanmışlığı
yüreğimizi yaralar; insanların zâlim yöneticilerin zulmü altında
inlemesi, içimizi parçalar. Bu sebeble "yeryüzünü, Allah'ın hâlis
kulları, gerçek mü'minler idare etmelidir" deriz ve bunun tahakkuku
için var gücümüzle çalışmamız gerektiğine inanırız.
Dinin idareciler için nasihat oluşu, şu prensipleri de içine alır:
*Hak
üzere oldukları sürece onlara yardımcı olmak, hakdan ayrılmamaları
yönünde onları uyarmak, yaptıkları yanlışları hatırlatmak, bunları
yaparken kendilerine karşı yumuşak ve nezâket kâideleri içinde
davranmak, yöneticilerine nasihatkâr olmayan, zâlime "sen zâlimsin" demeyen, nasihatçılarının ağzı kilitlenmiş, hak söze karşı da
kulakları tıkanmış olan bir ümmette hayır olmayacağını bilmek.
*Emir
olan kişinin arkasında namaz kılmak, ona toplamakla yükümlü olduğu
zekâtı vermek, onunla birlikte cihada gitmek, kendisine hayır dua
etmek, yalancı övgülerle onu aldatmamak.
*İşaret
ettiğimiz bu noktalar, dinin imamlar yani yöneticiler için nasihat
oluşunun neler ihtiva ettiğini ortaya koyar. Bunların izahı ve
uygulama safhası ile ilgili açıklamaların yeri burası değildir.
İslâmî ilimlerin her birinde, ilgili oldukları bölümlerde konuya
gereken önem ve hassasiyet gösterilir. Ancak doğrudan doğruya devlet
yönetimiyle ilgili eserler de telif edilmiştir. Belli başlı
bilgileri bu çeşit eserlerde bir arada ve topluca bulabiliriz.
Âlimler, mürşidler ve muslihleri de toplumun önderi ve yöneticileri
olarak kabul edenler bulunduğunu söylemiştik. Buna göre, Allah'ın
Kitabı ve Resûlü'nün sünnetinin anlaşılıp hayata geçirilmesinde
âlimlerin sorumlulukları çok büyüktür. Onlar Kitap ve Sünnet'in emir
ve yasaklarını, kendi heva ve hevesleri, sapık düşünce ve
anlayışları doğrultusunda çarpıtmaya çalışanlara karşı koyma ve
onların yanlışlarını, hatalarını ilmî bir tarzda reddetme
mes'uliyeti taşımaktadırlar. O halde öncelikle âlimler, mürşid
ve muslihler dini çok iyi bilip, kendileri salah bulmuş
olmalıdırlar. Kendileri salah bulmayanların başkalarını ıslah
etmeleri mümkün olmaz.
Din âlimleri, toplumu yöneten idarecilere, Allah'ın Kitabı ve
Resûlü'nün sünneti yönünde nasihat etmeyi ve kendilerini hakka davet
etmeyi büyük ve şerefli bir görev saymalı, bu hususta görevlerini
yerine getirmezlerse, Allah katında en büyük sorumluluktan kaçmış
olmanın cezasını çekeceklerini bilmelidirler. Çünkü "En büyük
cihad, zâlim idareciye karşı hakkı haykırmaktır" (Ebû Dâvûd,
Melâhim 17; Tirmizî, Bey'at 37). Bunu yerine getirmediği gibi,
zâlimlerin zulümlerine ortak olan, onları tutan, azgınlıklarına göz
yuman, zalimlere övgüler yazanlar Allah katında nasıl makbul
olabilir ve Cenâb-ı Hakk'ın huzurunda nasıl hesap verebilirler?
Gerçek âlimler, her asırda ümmete yol ve yön göstermiş, toplumu
sapmaktan korumuş, yöneticileri de gerektiği şekilde îkaz etme
görevini yerine getirmişlerdir.
Bunu yapmayanların bulunuşu, bütün ulemayı, muslihleri ve mürşidleri
suçlamayı gerektirmez, gerektirmemelidir. Çünkü âlimlere her asırda
şiddetle ihtiyaç duyulmuştur. Ümmete düşen görev, gerçek âlimlere
tâbi olmaktır.
e.
Dinin tüm müslümanlar için nasihat oluşu:
Bütün müslümanların âlim olması, âlim olanlarının da her şeyi
bilmesi mümkün değildir. Her yaştan, her renkten, her ırktan, her
cinsten ve her seviyede insanıyla ümmet bir bütündür. Burada
herkesin birbirine karşı vazife ve mes'uliyetleri vardır. İşte
bunları öğrenmek, öğretmek, din ve dünyalarına ait faydalı olan
şeyleri insanlara göstermek, onlara yardımcı olmak, kusurlarını
örtmek, onlara eziyet etmemek, iyilikleri emir, kötülükleri
nehyetmek, başkalarını aldatmamak, haset etmemek, hürmet, şefkat ve
merhameti aralarında yaymak, kendisi için arzu ettiklerini onlar
için de istemek, kendi nefsi için arzu etmediklerini onlar için de
istememek, canlarını, mallarını, ırz ve namuslarını korumak ve
müdafa etmek, dinin bütün müslümanlar için nasihat oluşunun
gereğidir.
Bu
açıklamalardan sonra, nasihatın din ve İslâm anlamına kullanıldığını
söyleyebiliriz. Başlangıçta ifade ettiğimiz ve bu açıklamalarla
görüldüğü üzere nasihat, yaygın olarak anlaşıldığı gibi sadece "öğüt
vermek" anlamında kullanılmış değildir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Nasihat dinin emirlerinden olup farz-ı kifâyedir. Gücü yeten herkes,
gücünün yettiği nisbette nasihatten sorumludur.
2.
Nasihat sadece "öğüt vermek" değil, dinin bütün emir ve yasaklarını
ihtiva eden bir mâna taşır.
3.
Müslümanlar bir imamın önderliğinde Allah, Kur'an ve Resûl inancına
dayalı ümmet olma azmi, gayreti ve kararlılığı içinde bulunmak ve
neticede yeryüzünde bunu gerçekleştirmekle mükelleftirler.
4.
Nasihatı kabul edilecek kişinin nasihat etmesi vâcip olur.
5.
Nasihat edene bir kötülük geleceğinden korkulursa, onun nasihatı
terketmesine ve şartlar teşekkül edinceye kadar beklemesine ruhsat
vardır.
`
184.
Cerîr İbni Abdullah radıyallahu anh şöyle dedi:
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem' e namazı tam olarak
kılmak, zekâtı hakkıyla vermek, her müslümana nasihat etmek üzere
biat ettim.
Buhârî, Îmân 42, Mevâkît 3, Zekât 2; Müslim, Îmân 97-98. Ayrıca bk.
Nesâi, Bey'at 6,17
Açıklamalar
Burada, İslâm'da farz kılınan ibadetlerden sadece namaz ve zekât
biat esnasında söz konusu edilmiştir. Bunun sebebi, bedenî
ibadetlerin en önemlisinin namaz, mâlî ibadetlerin en önemlisinin
zekât olmasıdır. Bu ikisi, bedenî ve mâlî ibadetlerin esasıdır.
Ayrıca, kelime-i şehadetten sonra, başta gelen iki temeldir. Oruç da
namaz gibi bir bedenî ibadet olup, sadece senede bir ay olmak üzere
Ramazanda farzdır. Namazın günde beş vakit farz oluşu, onun önemini
artırmaktadır. Burada zikredilmeyen hac ibadeti ise, hem mâlî, hem
bedenî ibadet sayılır. Hac, insana ömrü boyunca bir defa farzdır.
Zekât ise, her sene maldan ve-rilmesi gereken miktar olup, her yıl
tekrar eden bir farzdır. Bu sebeble, bir mâlî ibadet olarak zekât,
hacdan daha önceliklidir.
Nasihat hakkında bir önceki hadiste yeterli bilgi verilmişti.
Bu
hadis, 1216 numara ile tekrar gelecektir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
İbadetler müslümanın hayatında önemli bir yer tutar. Devlet başkanı,
biat esnasında ibadet etme şartını arayabilir, hatta öne
geçirebilir.
2.
Nasihat, dinin önemli emirlerinden biridir. Peygamberimiz sahâbeden
biat alırken nasihatkâr olma, yani müslümanlara karşı samimi,
gönülden ve hayırlı davranma şartını da aramıştır.
185.
Enes radıyallahu anh' den rivayet edildiğine göre, Nebî
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Sizden biriniz, kendisi için arzu edip istediği şeyi, din kardeşi
için de arzu edip istemedikçe, gerçek anlamda iman etmiş olmaz."
Buhârî, Îmân 7; Müslim, Îmân 71-72. Ayrıca bk. Tirmizî, Kıyâmet 59;
Nesâî, Îmân 19, 33; İbn Mâce, Mukaddime 9
Açıklamalar
Hadisimiz, mü'minler arasındaki kardeşlik duygularının ne kadar
ileri seviyede bulunması gerektiğinin bir sembolüdür. Gerçek mü'min,
kendisi için arzu ettiği iyilik ve hayrı, din kardeşi için de aynen
arzu eder ve ona karşı bir haset, çekememezlik duygusu içinde olmaz.
Biz hadiste geçen "mü'min olmaz" karşılığındaki lafzı,
"Gerçek anlamda iman etmiş olmaz" şeklinde mahiyetine uygun
tarzda tercüme ettik. Çünkü kastedilen budur. Şöyle ki: Falan
kimse insan değildir, dediğimizde onun insanlıktan
çıktığını kastetmediğimiz, sadece insanî niteliklerinin noksan
olduğunu anlatmak istediğimiz gibi kendisinde bu nitelik bulunmayan
kimse mümin değildir demek de, o iman dairesi dışına çıkar anlamına
gelmez. Nitekim bu hadisin bir rivayetinde "kul, gerçek imana
ulaşamaz" (İbni Hacer, Fethü'l-Bârî, I, 112) şeklindedir.
Buradaki "gerçek iman"dan maksat, imanın kemâlidir.
Mü'minin, din kardeşinde de bulunmasını istediği şey, hayırlı bir
nimet cinsinden olmalıdır. Yoksa, kendi başına gelen bir belayı, bir
kötülüğü din kardeşi için arzu etmek, asla câiz değildir. Hadisin
bir rivayetinde, (Nesâî, Îmân 19) istenen şeyin hayır olması
gerektiği tasrih edilmiştir. Çeşitli vesilelerle belirtildiği gibi
hayır, Allah'a itaatın her çeşidini, dünya ve âhiretle ilgili her
meşrû işi içine alan bir kelimedir.
Hadisten anlamamız gereken bir başka önemli husus şudur: Kişinin
kendi nefsi için dilediği bir şeyin aynısının, yani o şeyin bizzat
kendisinin, din kardeşine verilmesini arzu etmesi değil, bir
benzerinin ona da nasib olmasını dilemesidir. Çünkü bir şeyin bir
tek olan aslı iki kişide bulunmaz. O halde, kendi elinde bulunan
nimet ondan alınmadan veya noksanlaşmadan, din kardeşine de böyle
bir nimetin verilmesini istemek kastedilmektedir. Bu ise, gerçek
müminlerin gösterebileceği bir olgunluktur. Müminin, kendisi için
kötü gördüğü şeyleri, din kardeşi için de kötü görmesi aynı şekilde
imanın kemâlindendir.
Hadisin bizzat kendisi ve bu vesileyle açıklanan hususlar birer
iyilik ve hayır oldukları için nasihat kapsamına girerler.
Bu
hadis, 238 numara ile tekrar gelecektir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Kâmil iman sahibi olanlar, kendileri için arzu ettikleri şeyleri din
kardeşleri için de arzu ederler.
2.
Kişinin din kardeşi için arzu ettiği şey, iyilik ve hayır cinsinden
olmalıdır.
3.
Din kardeşimizde olmasını istediğimiz şey, sahip olduğumuzun bizzat
kendisi değil, bir benzeridir.
4.
Müminler için hayır istemek, dinde nasihatten sayılır.
|
|