|
İYİLİK VE TAKVÂDA YARDIMLAŞMAK
Âyetler
1.
"İyilik ve takvâda birbirinizle yardımlaşınız."
Mâide sûresi (5), 2
İmam Nevevî, bu kısmın başlığını, kısaca açıklamaya çalışacağımız bu
âyetten almıştır. Çünkü, iyilik ve takvâda yardımlaşmak İslâm'ın
temel kâidelerinden biridir.
Âyette geçen ve iyilik diye tercüme ettiğimiz " birr"
kelimesi, her türlü iyiliği, hayrı, hayırda kemâli ifade eder.
Birr'in zıddı itaatsizlik, hayrın zıddı ise şerdir. Birr
tabiri, Allah için kullanılırsa, kullarına verdiği sevap, kul için
kullanılınca Allah'a itaat anlamına gelir. Birr, itikâdî veya
amelî hükümlerle ilgili olabilir: "Yüzlerinizi doğudan yana ve
batıdan yana çevirmeniz iyi olmak demek değildir..." [Bakara
sûresi (2), 177] âyetinde, birr'in itikadî esaslarla ve amelî
hususlarla ilgili oluşunu açıkça görürüz. İman, dinin başlangıcı,
birr ise dinin gayesidir. Dinin, insanları ulaştırmak istediği
hedef, Tevhid inancı ve hayır olarak özetlenebilir.
Takvâ,
Allah'ın himayesine girmek, emrini tutup azabından kurtulmaktır.
Takvâ, mâna ve mahiyeti oldukça geniş terimlerden biridir. Dinde
iki anlamda kullanılır: Geniş anlamda, âhirette zarar verecek olan
her şeyden sakınıp korunmaktır. Dar anlamda ise, nefsi, cezayı hak
edecek her türlü günahtan korumaktır. Takvânın çeşitli dereceleri
vardır:
Takvânın en üstünü, her ne şekilde olursa olsun Allah'a itaat edip
hiç isyan etmemek, daima zikredip O'nu hiç unutmamak ve her zaman
şükredip hiç küfrân-ı nimette bulunmamaktır.
Bu mertebe, sadece büyük peygamberlere aittir.
Takvânın, kebâir denilen büyük günahları ve sagâir adı verilen küçük
günahları işlememek, bunun yanısıra mekruhlardan sakınmak, ayrıca
mübah olan şeyleri, aşırılığa kaçmadan yeterince yapmak gibi
mertebeleri vardır.
Mü'minler, ana hatlarıyla tanıtmaya çalıştığımız birr ve
takvâda birbirleriyle yardımlaşacaklar, âyetin devamında da
açıkça belirtildiği gibi, günah ve düşmanlıkta, haddi aşmakta
yardımlaşmayacaklardır.
2.
"Zamana andolsun ki, insan hiç şüphesiz hüsran içindedir. Ancak,
inanıp yararlı iş işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve
sabrı tavsiye edenler bunun dışındadır."
Asr sûresi (103), 1-3
Asr sûresi, Kur'ân-ı Kerîm'in en kısa sûrelerinden biridir.
Müfessirler, lafız itibariyle kısa olan bu sûre ile ilgili uzun
tefsirler yapmayı yeğlemişlerdir. Onların birtakım tercihlerine
burada temas etmeyeceğiz.
Sûre-i celîlede, insanların çoğunun, her asırda, her zamanda ve
özellikle son zamanda, yani Resûl-i Ekrem Efendimiz'in gelişinden
kıyamete kadar geçecek zamanda, bir hüsran içinde olacağı haber
verilir. Ancak hüsranda olmayanlar da vardır; bunlar inanan, sâlih
amel işleyen, birbirlerine hakkı tavsiye eden, sabrı tavsiye eden
kimselerdir.
Hüsrân,
kazanacak yerde zarar etmek, sermayeyi zayi etmek, ne-ticede iflâs
edip mahrumiyet içinde kalmak anlamına gelir.
İnsanın sermayesi ömrüdür. Ömür ise her gün, her saat, her an ve her
nefes tükenip gitmektedir.
Bu giden ömür, insanın kendi mülkü de değildir. Allah'ın mülkü olup
onun adına güzel kullanarak, kârından faydalanması için insana
sayılı ve hesaplı olarak verilmiş ödünç bir sermaye gibidir. İnsanın
gerçek saadeti, âhireti sevmekte, dünya lezzetle-rine, elem ve
kederlerine değer vermemek ve bunlara bağlanıp kalmamaktadır. Fakat
insanların çoğu yaratılışı gereği, dünya ile meşgul ve onu istemeye
aşırı derecede düşkündür. Bundan dolayı da hüsrandadırlar. Ancak şu
vasıfları taşıyanlar hüsranda değil, kârdadırlar:
*
İman edenler:
Bunlar, Allah'a hakkıyla inanıp, indirdiğini tasdik eden, ona ihlâs
ile ibadet ve taate söz verenlerdir.
*
Sâlih ameller işleyenler:
İmanları sadece gönüllerinde ve dillerinde kalmayıp bütün hislerine,
akıllarına ve varlıklarına işleyerek iradelerine sahip olan,
yaptıkları işleri iman ve itikadlarına, Allah'ın rızasına ve
indirdiği ahkâma uygun şekilde yapanlardır.
*
Birbirlerine hakkı tavsiye edenler:
Bütün kararlılıkları ve gayretleri hakka yönelik, imanları,
amelleri, sözleri hep haktan yana olanlardır. Onun için bunlar
insanlara riyâkârlık, münafıklık yapmazlar. Başkalarına zarar
vermez, insanlarla ilişkilerini kesmezler. Başkalarına yaltaklanmaz,
dalkavukluk etmezler. Hep hakka dâvet eder, iyiliği emir, kötülükten
nehiy vazifesini yerine getirirler. İnsanları hayra çağırır ve dinin
nasihat olduğu gerçeğini bir an bile unutmazlar.
*
Birbirlerine sabrı tavsiye edenler:
İman edip gereğini yerine getirmek, sâlih ameller işlemek, hakkı
tavsiye görevini yapmak hiç de kolay değildir. Bunun için zamanın
belalarına, nefislerin yönelişlerine, hayır yapmak, hak yolda gitmek
için karşılaşılacak eziyetlere, zorluklara katlanmak gerekecektir.
Bunlar ancak sabırla mümkündür. Sabır, nefsin iyi bir iş yapmak veya
fenalıklardan kaçınmak için acıya, güçlüklere göğüs gerebilme
kuvvetidir. Sabır, ya elem ve kederlere, acı ve üzüntülere karşı
gösterilen tahammül cinsinden olur; veya dünyalık lezzetlere ve
şehvetlere karşı direnme cinsinden olur. Bütün bunlar birer iyilik
ve hayırdır.
Lafız olarak kısa, fakat mahiyeti çok geniş olan bu sûrenin burada
zikredilmesinin sebebi özetle bu sayılanlardır. İmam Şâfiî bu
sûreyle ilgili olarak:
"İnsanların tamamı veya çoğunluğu, bu sureyi düşünme hususunda
gaflettedirler" demiştir.
Hadisler
179.
Ebû Abdurrahman Zeyd İbni Hâlid el-Cühenî radıyallahu
anh'den
rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem
şöyle buyurdu:
"Kim Allah yolunda cihada gidecek bir gaziyi techiz eder, cihad için
gerekli olan ihtiyaçlarını karşılarsa, âdeta cihada gitmiş gibi
sevab kazanır. Cihada giden gazinin arkada bıraktığı ailesine
güzelce bakıp onların ihtiyaçlarını karşılayan kimse de sanki cihad
yapmış gibi sevap kazanır."
Buhârî, Cihâd 38; Müslim, İmâre 135-136. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Cihâd
20; Tirmizî, Fezâilü'l-cihâd 6; Nesâî, Cihâd 44
Zeyd İbni Hâlid el-Cühenî
Sahâbe-i kirâmdan olup, Cüheyne kabilesindendir. Ebû Abdurrahman
veya Ebû Zür'a diye künyelenir. Peygamber Efendimiz'le Hudeybiye'ye
iştirak etmiş, Mekke fethi gününde de Cüheyne'nin sancağını
taşımıştır.
Zeyd, Medine'de yerleşmişti. Kendisinden sahâbîlerden Sâib İbni
Yezîd, Sâib İbni Hallâd ve başkaları hadis rivayet etti. Tabiun
tabakasından oğlu Hâlid ve Ebû Harb ile Saîd İbni Müseyyeb, Ebû
Seleme ve Urve de ondan hadis rivayet ettiler. Zeyd, 81 hadis
rivayet etmiştir. Uzun bir ömür sürdü ve 85 yaşında iken, 58 (678)
senesinde Medine'de vefat etti.
Allah ondan razı olsun.
Açıklamalar
Bundan önceki kısımda geçen son hadisi açıklarken, cihada giden bir
gaziyi techiz etmenin, onun savaş ihtiyaçlarını karşılamanın
faziletine işaret edilmişti. Gerekli savaş malzemelerine sahip
olmadan cihada çıkılamayacağı gerçeğini herkes kabul eder. Kabul
etmemiz gereken bir başka gerçek de, herkesin savaş malzemesi temin
etmesinin imkânsızlığıdır. Tabii ki günümüzde durum tamamen
farklıdır. Artık ülke-ler düzenli ordu bulundurmakta, bütçelerinin
büyük bir bölümünü bu ordunun ihtiyaçlarına ayırmaktadır. Bugünün
silahları da, şahısların elde edemeyeceği kadar yüksek fiyatlıdır.
Ancak devletlerini devam ettirmek kararlılığında olan milletler,
dünyanın şartlarına ayak uydurmak zorundadırlar. Burada müslüman
toplumlara düşen görev, kendi kendilerine yeterli hale gelebilmek ve
başkalarına muhtaç olmamaktır. Bunun gerçekleşebilmesi için müslüman
fertlere de önemli görevler düşmektedir. Her fert gücünün yettiği
oranda ülkesinin kalkınmasına, gelişmesine ve milletler arası
yarışta önde olmasına katkı sağlamalıdır.
Konunun özel boyutu dışında bir de genel boyutu düşünülecek olursa,
iyilik kabul edilen her hususta müslümanların birbirleriyle
yardımlaşması gerekir.
Günümüz savaşları, eski savaşlardan çok farklıdır. Savaş sadece
cephede değil, cephe gerisinde de büyük tahribatlar yapmaktadır.
Acımasız katliamlar, öldürmeler, sakatlamalar, yakmalar ve yıkmalar
meydana gelmektedir. Cepheye gidenlerin geride bıraktıkları aile
fertle-rine gereken ilgiyi göstermek, onları koruyup kollamak,
bakımlarını üstlenmek, görülecek işlerini görmek, geçimlerini
sağlamak, cephede cihad yapanın sevabı gibi sevap kazanmaya vesile
olur.
Bu
hadis 1309 numara ile tekrar gelecektir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Cihada giden bir müslümana yardımcı olmak, onun cihadda ihtiyaç
duyacağı malzemeleri temin etmek, cihada katılmış gibi sevaptır.
2.
Cepheye cihada giden bir gazinin geride kalan aile fertlerine
yardımcı olmak ve ihtiyaçlarını gidermek, cihad sevabı kazanmaya
vesile olur.
3.
Fiilen yapılan cihadın sevabı başka bir amelle kıyaslanmayacak kadar
üstündür.
`
180.
Ebû Saîd el-Hudrî radıyallahu anh'den rivayet edildiğine
göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, Hüzeyl
kabilesinin Lihyânoğulları üzerine ordu sevketmek istedi. Bu sebeple
şöyle buyurdu:
"İki kişiden biri cihada gitsin. Kazanılacak sevap ikisi arasında
ortaktır."
Müslim, İmâre 137
Açıklamalar
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem' in üzerlerine ordu
sevketmek istediği Lihyânoğulları, o sırada henüz müslüman
olmamıştı. Peygamberimiz'in onlara ordu göndermesinin sebebi, dine
dâvet edildikleri halde İslâm'ı kabul etmemeleriydi. Gönderilecek
ordu, onları son kez İslâm'a dâvet edecek, kabul etmedikleri
takdirde onlarla savaşacaktı.
Peygamberimiz, Lihyânoğulları üstüne asker sevkine karar verince,
"Her kabileden yarısı cenge çıksın" diye talimat göndermişti.
Hadiste geçen "her iki erkekten biri" denilmesinden maksat
budur.
Cihadda kazanılacak sevabın, gazaya gidenle yerine kalacak kimse
arasında ortak oluşu, yukarıda da açıklandığı gibi, mücahid askerin
bakmakla yükümlü olduğu geride kalan aile fertlerinin ihtiyaçlarını
giderme şartıyladır. Bu en büyük sevaplardan biri olduğu için,
cihadla neredeyse hükmen eşit sayılmıştır. Bu durum cephede savaşan
mücahidin psikolojisi açısından ehemmiyet arzeder. Psikolojik
rahatlık ve güven cihadda başarının en önemli şartlarından biridir.
O halde mü'minlerin görevi, bu konularda birbirleriyle yardımlaşmak
ve Allah'ın dinini yeryüzüne hakim kılmak için bütün gayretlerini
sarfetmektir.
Hadisimiz, 1312 numara ile tekrar gelecektir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Hayâtî bir zaruret olmadıkça, bütün insanların cepheye gitmesi şart
olmadığı gibi bu doğru da değildir.
2.
Cepheye gitmeyenler, gidenlerin çoluk çocuğuna bakıp ihtiyaçlarını
karşıladığı takdirde cihada katılmış gibi sevap kazanırlar.
`
181.
İbni Abbas radıyallahu anhümâ'dan rivayet edildiğine göre,
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, Ravha
mevkiinde bir deve kervanına rastladı ve:
--
"Sizler kimlersiniz?"
dedi. Onlar:
--
Biz müslümanlarız, sen kimsin? diye sordular.
Peygamber efendimiz:
--
"Ben Allah'ın Resulüyüm"
dedi. İçlerinden bir kadın, küçük bir çocuğu Peygamberimiz'e doğru
kaldırarak:
--
Bu çocuğun haccı olur mu? diye sordu. Resûlullah Efendimiz:
--
"Evet, ayrıca sana da sevap vardır"
buyurdu.
Müslim, Hac 409. Ayrıca bk. Ebu Dâvûd, Menâsik 7
Açıklamalar
Hadiste adı geçen Ravha, Medine yakınlarında bir yerdir. Burada
kendileriyle karşılaşılan kişilerin hacca gittikleri
anlaşılmaktadır. Karşılaşma ya geceleyin olmuş veya bu kimseler
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'i daha önce hiç
görmemişler. Çünkü onların Hz. Peygamber'i tanıyamadıkları
anlaşılmaktadır. Hadisin Ebû Dâvûd rivayeti biraz daha detaylıdır.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, herhangi bir topluluk veya kişiyle
karşılaştığında, şayet onları tanımıyorsa, Ebû Dâvûd rivayetinde
görüldüğü üzere, önce onlara selam verir, sonra da kim olduklarını
sorar, kendilerini tanıtmalarını isterdi. Kendisini de onlara
tanıtırdı. Onun bu uygulaması, bizim için de bir örnek teşkil eder.
İslâm âlimleri, bu hadisi delil göstererek büluğ çağına gelmemiş
çocuğun haccının sahih olduğuna hükmetmişlerdir. İmam Mâlik, İmam
Şâfiî, Ahmed İbni Hanbel ve âlimlerin büyük çoğunluğu çocuğun
haccının sahih olduğu görüşündedirler. İmam Ebû Hanîfe ise, çocuğun
haccının bir vâcibin yerine getirilmesi anlamında sahih olmayacağı
kanaatindedir. Onun bu kanaatinin ve diğer görüşlere muhalif
oluşunun temelinde, çocuğun haccının makbul olup üzerine hac ahkâmı,
fidye, ceza kurbanı gibi, mükelleflere mahsus başka hükümlerin
gerekmemesi hususu vardır. O, çocuk için bunların hiç birini kabul
etmemekte ve dolayısıyla çocuğun haccının, hac ibadetinin öğretimi
olduğu görüşünü benimsemektedir. Çünkü çocuk haccın icablarından
herhangi birini ye-rine getirmese, bir şey gerekmez. Zira çocuğa hac
vâcip değildir.
Âlimlerin bu konuda görüş birliğine vardıkları bir başka nokta
şudur: Bu hac çocuk için nâfile bir ibadettir. Büluğ çağına
girdikten sonra üze-rine hac farz olursa tekrar haccedecektir.
Peygamber Efendimiz'in çocuğun annesine "sana da sevap var"
demesi, çocuğunu taşıdığı, ihramlının kaçınması gereken şeylerden
onu da koruyarak ihramlı muamelesi yaptırdığı içindir. Çünkü bu
davranış bir iyilik ve hayır olup karşılığında sevap vardır. Hadisin
burada getiriliş sebebi de budur.
Bu
rivayet 1285 numara ile tekrar gelecektir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Tanınmayan bir topluluk veya kişiyle karşılaşınca, onları tanımalı,
kendimizi de onlara tanıtmalıyız.
2.
Büluğ çağına ulaşmamış küçük çocuklara hac yaptırılması, alimlerin
çoğuna (cumhûra) göre câizdir. Ebû Hanîfe çocuğun haccını vâcibin
yerine getirilmesi anlamında sahih görmez. Çocuğun yaptığı hac
nâfile hactır. Büluğ çağından sonra kendisine farz olacak haccın
yerini tutmaz.
3.
Çocuğa yaptırılan hactan ebeveynine de sevap verilir.
`
182.
Ebû Mûsâ el-Eş'arî radıyallahu anh'den rivayet edildiğine
göre Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Kendisine emredileni tamı tamına, eksiksiz olarak ve gönül hoşluğu
ile yerine getirip verilmesi istenilen kişiye veren güvenilir
müslüman kasadar, sadaka veren iki kişiden biridir."
Buhârî, Vekâlet 16; Müslim, Zekât 79. Ayrıca bk. Buhârî, Zekât 25,
İcâre 1; Nesâî, Zekât 57, 67
Bir rivayette: "Emredileni veren" şeklindedir.
Açıklamalar
Hadiste geçen ve bizim "kasadar" diye tercüme ettiğimiz
"hâzin" kelimesi, bir şahsın işlerini onun namına takip edip
gerekli ödemeleri yapan kimse demektir. Eskilerin tabiriyle vekîl-i
harçtır.
Bu
gibi durumlarda verilen sevabın birbirine tam eşit olması gerekmez.
Allah'a itaat ve yapılan hayır hususunda bir kimseye ortak olan,
sevapta da ortak olur demektir. Birinin sevabı ötekilerden daha çok
olabilir.
Vekîl-i harç için dört şart olduğu anlaşılmaktadır:
*
Malın esas sahibinin izninin bulunması,
*
Yapılması istenilen şeyin noksansız yerine getirilmesi,
*
Yapılan iyiliğin gönül hoşluğuyla yapılması,
*
Ödemenin yapılması istenen kimseye verilip bir başkasına
ve-rilmemesi.
Sevap kazanmak isteyen kasadar veya vekîl-i harç bu şartlara
uymalıdır. Sevap, Allah'ın bir fazlı ve ihsanı olup onu dilediğine
verir.
Görüldüğü gibi burada hem iyilik ve hayır, hem de takvâ hususunda
bir yardımlaşma vardır.
Veren kimsenin, gönül rahatlığı içinde vermesi, cimri davranmaması,
verdiğine karşı güleryüzlü olması, onu mahcup duruma düşürmemesi,
başa kakmaması gibi temel ahlâkî kurallara riâyet etmesi gerekir.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, özellikle başkası namına veren vekîl-i harç
için bir takım önemli hatırlatmalar yapmıştır. Çünkü başkası namına
verenlerde cimri davranışlar çok görülür. Başkasının malında
cimrilik ise, cimriliğin en kötüsü ve en sevilmeyenidir. Çünkü
böyleleri cimriliği tabiat haline getirir, kendi mallarında hiç
cömertlik yapmazlar. Bu durum, başkasının malını harcamada hassas
davranmak gibi ahlâkî bir tavırla karıştırılmamalıdır. Çünkü bu
ikinci tutum fazilettir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Kasadar, mal sahibinin verdiği yetkileri kullanma hakkına sahiptir.
2.
Allah'a itaat ve hayırda ortak olanlar, sevapta da ortakdırlar.
3.
Sevapta ortaklık, mutlak eşitliği gerektirmez. Sevabın aslında
ortaklık esastır.
|