|
HAYRA ÖNCÜLÜK ETMEK
DOĞRULUK VEYA SAPIKLIĞA ÇAĞRIDA BULUNMAK
Âyetler
1.
"Sen Rabbine davet et."
Kasas sûresi (28), 87
Âyet-i kerîmenin tamamının anlamı şöyledir: "Allah'ın âyetleri
sana indirildikten sonra, o inkârcılar seni tebliğden alıkoymasın.
Sen Rabbine çağır, sakın Allah'a ortak koşanlardan olma."
Bütün peygamberlerin birinci derecedeki görevi, dâvet, yani
insanları Allah'ın yoluna çağırma olarak kabul edilir. Mü'minlerin
vazifesi, dine dâveti her zaman ve her şartta yerine getirmek
sûretiyle peygamberlerin görevlerini sürekli kılmaktır. Ümmet,
kıyamete kadar bu sorumluluğun altındadır. Değişen ve gelişen dünya
şartları içinde, tebliğ vazifesinin ihmali söz konusu olamaz.
İslâm'ı bütün çağlarda ve dünya coğrafyasının her köşesinde tebliğ
etmenin şartları, usül ve üslûbu, insanların içinde yaşadığı yeni
durumlar muvâcehesinde değişse de, duraklaması, vazgeçilmesi veya
geçiştirilmesi düşünülemez. Bugün, İslâm toplumlarının en büyük
eksikliği, düzenli ve sistemli bir tebliğ teşkilâtından mahrum
oluşları, ferdî gayretlerle yetinerek, toplu tebliğ yollarını
aramayışlarıdır. Fakat Allah'a dâvet, gücünün yettiği ölçüde, her
mü'minin görevidir.
2.
"Sen, Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et."
Nahl sûresi (16), 125
Âyet-i kerîmenin devamında şöyle buyurulur: "Onlarla mücadeleni
en güzel bir usul ile yap. Şüphesiz ki Rabbin, yolundan sapanları en
iyi bilendir, doğru yolda olanları da en iyi O bilir."
Bu
âyet-i kerîme, dine dâvetin usül ve üslûbu ile ilgili temel düsturun
nasıl olması gerektiğini bize öğretmektedir. İnsanlara güzel söz ve
güler yüzle yaklaşmak dinimizin temel prensibidir. "Tatlı dil
yılanı deliğinden çıkarır" atasözümüz bu gerçeği ne kadar veciz
bir şekilde ortaya koyar! Dine dâvet ve Allah'a çağırma metodumuz,
Kur'an'ın emir ve tavsiyeleri, Resûl-i Ekrem Efendimiz'in
uygulamaları doğrultusunda olursa gerçekçi yaklaşımı sağlayabiliriz.
Genel strateji budur; ancak îkazın, uyarının ve bazı kere sertliğin
hiç olmayacağı söylenemez. Bunun da yeri, ölçüsü ve şekli Kur'an ve
Sünnet sınırları içinde belirlenir.
Hikmet,
öncelikle Kur'an ve Sünnet'in şaşmaz hakikatleridir. Bunların
açıklanmasına yardımcı olan her doğru söz, hak ve hakikati açıklayan
her delil, şüpheleri ortadan kaldıran her gerçek, hikmetin içine
girer. O halde, öncelikle İslâm'ı iyi öğrenmek, kavramak ve hayata
yansıtmak gerekir.
Güzel öğüt (mev'ıze-i hasene), olaylardan çıkarılan güzel
dersler, ibretler; endişe ve korku verici sonuçlardan sakındırmadır.
Kur'an ve Sünnet'te bunun pek çok örneklerine rastlarız. Kişi,
kendisine anlatılanların, lehine ve kendi faydasına olduğunu kabul
etmek zorunda kalır. Hangi çeşit hareketin ve davranışın, nasıl bir
sonuç doğuracağını görür ve bilir. Bu sebeple Kur'ân-ı Kerîm, doğru
ve yanlışın neler olduğunu bize öğretir. Doğrunun karşılığının
mükâfat, yanlışın karşılığının da ceza olduğunu haber verir.
Bütün bunları bilerek Allah'a dâvet, en iyi mücâdele tarzıdır.
3.
"İyilik ve takvada yardımlaşın."
Mâide sûresi (5), 2
İslâm'ın emrettiği her şey ve hayrın her türlüsü iyiliktir.
Takvâ, Allah Teâlâ'nın haram kıldığı, yasakladığı
işlenilmesinden hoşnut olmadığı şeyleri terketmekle ulaşılan
mertebedir.
Bu
iyi ve güzel hasletlere sahip olma, onları daha ileriye götürme
hususunda birbirimizle yardımlaşmamız emrolunmuştur. Buna karşılık,
günah işlemek, haddi aşmak ve bir konuda aşırı gitmek hususunda
yardımlaşmaktan kaçınmamız gerektiği de âyetin devamında emredilir.
Bundan sonraki "İyilik Ve Takvâda Yardımlaşmak" bölümünde bu
konu âyetler ve hadisler ışığında etraflıca ele alınacaktır.
4.
"Aranızdan iyiliğe, hayra çağıran bir topluluk bulunsun."
Âl-i İmrân sûresi (3), 104
Âyet-i kerîmenin tamamının anlamı şöyledir: "Sizden iyiliğe
çağıran, doğruluğu emreden ve fenalıktan meneden bir topluluk olsun.
İşte başarıya erişenler yalnız onlardır."
Topluluk diye tercüme ettiğimiz "ümmet" tabiri, vasfı
itibariyle, sıradan bir topluluğu değil, insanlığın öncüsü olan,
çeşitli mezhep ve
grupları içinde toplayan, kendisine uyulan örnek bir topluluğu ifade
eder. Bu topluluğun en küçük nümûnesi câmideki cemaat olduğu için,
onların en önünde duran ve kendisine cemaatin uyduğu kişiye de, imam
denilir. İmam ve ümmet kelimeleri aynı kökten türemiştir. Camide
cemaatin önderi sayılan ve kendisine uyularak arkasında namaz
kılınana imam denildiği gibi, ümmetin başında bulunan kişiye yani
devlet başkanına da imam denilir. Ümmet, bir imam yani bir lider
etrafında şekillenmiş en büyük cemaatin adıdır.
İyilik ve hayra dâvet eden, emir bi'l-marûf ve nehiy ani'l-münker
görevi yapan bir topluluk, bir cemaat oluşturulması, bir lider,
önder çıkarılması, dinimizin, imandan sonra bizden istediği pek
önemli bir görevdir.
İyiliğe dâvet etme görevini yerine getirebilen müslümanlar, başarıya
ulaşır, kurtuluşa ererler. Bu görev, farz-ı kifâyedir. Bu
yapılmıyor ve ye-rine getirilmiyorsa, hiç bir müslüman kendini
sorumluluktan kurtaramaz. Her müslümanın görevi, böyle bir ümmeti ve
imameti teşekkül ettirme azim ve gayreti içinde olmaktır. Tevhid
nizamı bozulunca ortaya çıkan belâlar ve musibetler sadece zâlimlere
isâbet etmekle kalmayıp bütün topluma sirayet etmektedir. İslâm
ümmeti, uzun zamandan beri bu musibetleri yaşamaktadır. Ümidimiz,
musibetlerin uyanma ve şuurlanmaya vesile olmasıdır.
Hadisler
175.
Bedir ehlinden ve ensardan olan Ebû Mes'ûd Ukbe İbni Amr
radıyallahu anh' den rivayet edildiğine göre, Resûlullah
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Bir iyiliğe öncülük eden kimseye o iyiliği yapanın ecri gibi sevap
vardır."
Müslim, İmâre 133. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Edeb 115; Tirmizî, İlim 14
Açıklamalar
Nevevî'nin Müslim'den naklettiği bu hadis, bir rivayetin konumuzla
ilgili tek cümlesinden ibarettir. Bu rivayetin baş tarafı şöyledir:
Bir adam Nebî sallallahu aleyhi ve sellem' e gelerek:
-- Benim hayvanım helâk oldu, bana bineceğim bir hayvan ver, dedi.
Peygamber Efendimiz:
--
"Bende de yoktur"
dedi. Orada bulunan bir adam:
-- Ey Allah'ın Resûlü! Ben, kendisine binek hayvanı verecek bir kimseyi
gösteririm, dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz yukarıda tercümesi
geçen hadisi söyledi.
Hadis, hayra öncülük yapmanın, hayır yapana ve hayır yapılmaya layık
olana yardımda bulunmanın faziletine delil teşkil eder. Çünkü hayra,
iyiliğe delâlet etmek de bir hayırdır. Hayır yapana ecir ve sevap
verildiği gibi, o hayrın yolunu gösterene de sevap verilir. Çünkü
her insan bizzat kendisi hayır yapmaya güç yetiremeyebilir. Bundan
elde edilen sevabın mutlaka eşit olması da gerekmez. Hayra öncülük
ve delâlet, sözle, işle, işaretle veya yazmak sûretiyle olabilir.
Delâlet edene ecir verilmesi, hayır ve iyilik yapanın ecir ve
sevabından da hiç bir şey eksiltmez.
Özellikle günümüzde hayır ve iyilik yapılması gereken bir çok kişi,
bir çok islâmî ve ictimâî kuruluş vardır ki ihtiyaç içinde
kıvranmakta, çaresiz kalmaktadırlar. Aynı şekilde, hayır yapmak
isteyen ve lâyık olanı arayan hayırseverler de bulunmaktadır.
Bunlara öncülük ve aracılık yapmak, müslümanların görevleri
olmalıdır. Özellikle büyük yerleşim birimlerinde, bunu organize eden
hayır kurumları ve vakıfların bulunması kaçınılmaz hale gelmiştir.
Bu müesseseleri samimiyetle yaşatmak ve toplumun hizmetinde
kullanmak, küçümsenmeyecek hayırlardandır.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Hayra öncülük yapmak, hayrı işlemek gibi sevaptır.
2.
Hayra öncülük sözle, işle, işaret ve yazı ile olabilir.
3.
Hayra öncülük yapana verilen ecir ve sevap, hayır yapanın ecir ve
sevabından hiçbir şey eksiltmez.
4.
Hayra yönelik teşkilatlanma, günümüzün vazgeçilemeyecek
zaruretlerinden biridir.
176.
Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre,
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"İnsanları doğru yola çağıran kimseye, kendisine uyanların sevabı
gibi sevap verilir. Ona uyanların sevaplarından da hiçbir şey
eksilmez. Başkalarını sapıklığa çağıran kimseye de, kendisine
uyanların günahı gibi günah verilir. Ona uyanların günahlarından da
hiçbir şey eksilmez."
Müslim, İlim 16. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Sünnet 6;Tirmizî, İlim 15;
İbni Mâce, Mukaddime 14
Açıklamalar
Bu
hadis, öncelikle doğru ve yanlışı ifade için kullandığımız,
hidâyet ve dalâlet diye anılan birbirine zıt iki kavramı
tanımamızı sağlayacaktır.
Hidâyet,
varılmak istenen hedefe götürecek vasıtayı, yumuşak bir edâ ile
göstermekdir. Sadece yolu gösterivermek veya yola götürüvermek yahut
da gideceği yere kadar götürüvermek şekillerinden biriyle
gerçekleşebilir. Bunlardan birincisine irşad, ikincisine
tevfîk denilir. İrşad doğru yolu gösterme, uyarmadır.
Tevfîk ise, doğru olan yola koyma, ona uygun hale getirmedir.
Özellikle ilâhî yardıma, yani Allah Teâlâ'nın doğru yola iletmesine
tevfîk adı verilir. İslâmî edep sahibi büyüklerimizin "Allah
tevfîkini refîk eylesin" duası ne güzel bir temennidir!
İnsanların çağırıldığı hidâyet, Allah'ın hoşnut olduğu her hayrın ve
iyiliğin adıdır. Kur'an, müttakîler için yani Allah'a en üstün
derecede saygı duyanlar için bir hidâyettir. Allah Teâlâ'nın
hidâyeti, özellikleri itibariyle sayılamayacak kadar çok olduğu
gibi, çeşitleri itibariyle de öyledir. Kur'an insanları irşad ve
onlara hakkı göstermek için nazil olmuştur. Dolayısıyla hak ile
bâtılı, doğru ile yanlışı bize Kur'an öğretir. Hakka uymak, doğru
olanı yapmak bir hidâyet olduğu gibi, bâtıldan uzak durmak ve
yanlışın peşinden gitmemek, hataya saplanmamak da bir hidâyettir.
Hidâyet, sadece, hayrı ve iyiliği istemeye mahsustur. Meselâ,
hırsıza ve uğursuza, yanlış yolda yürüyenlere delâlet ve öncülük
etmek hidâyet sayılmaz.
Dalâlet,
hidâyetin zıddıdır. Doğru yoldan kasden veya yanılarak sapmaktır.
Sapıklık, bazı kere gafletten, şaşkınlıktan doğar. Şaşkınlık devamlı
olunca bu yolu itiyat haline getiren kişi helâke, yokluğa
sürüklenir.
Dalâlet ehli yani sapıklar, kitaplı veya kitapsız olabileceği gibi,
şirke düşmüş veya düşmemiş de olabilir. Bu sapıklık çeşitleri ve
sapmadaki dereceleri Kur'ân-ı Kerîm'in pek çok âyetinde konu edilir.
Kitap ehli olan yahudi ve hıristiyanların sapıklıkları
örneklendirilerek anlatılır. Müşriklerle ilgili âyetlerde kitap
ehline kıyasla daha sert ifadelerin kullanılması dikkat çeker.
Bunların yanında, "İnkâr edenler, Allah yolundan alıko-yanlar,
şüphesiz derin bir sapıklığa sapmışlardır." [Nisâ sûresi (4),
167] âyetinde olduğu gibi, genelleme yapan Kur'an âyetleri de
vardır.
Bu
kısa açıklamalar, bir kimseyi hidâyete davet etmenin ve dalâletten
kurtuluşuna vesile olmanın ne büyük bir nimet olduğunu açıkça
göstermektedir. Çünkü hidâyete ulaşanlar, dünya ve âhiret saadetini
hak ederler. Buna vesile olanlar da onlarla birlikte sevap
kazanırlar. Fakat onların sevaplarından hiçbir şey eksilmez.
İnsanları sapıklığa çağırıp onların hidayet yolundan çıkmasına sebeb
olanlar da, onlar bu sapıklık içinde kalıp günah işledikçe onların
günahından pay alırlar.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
İyi bir çığır açana, kıyamete kadar sevap, kötü çığır açana günah
yazılır.
2.
Kötü bir çığır açmak haramdır. Çünkü günahın devamlılığı haramdan
dolayı olur.
3.
Hayırlı veya kötü bir çığır açanla, o yolda yürüyenlerin sevap ve
günahı aynıdır.
4.
Dinimiz, hayra ve iyiliğe teşvik eder, şerden ve kötülükden de
sakındırır.
5.
Hayra vesile olanın ecri, şerre vesile olanın günahı katlanarak
ve-rilir.
177.
Ebü'l-Abbâs Sehl İbn Sa'd es-Sâidî radiyallahu anh'den
rivayet edildiğine göre, Hayber Gazvesi gününde Resûlullah
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Yarın sancağı, Allah'ın kendisinin eliyle fethi nasib edeceği,
Allah'ı ve Resûlü'nü seven, Allah'ın ve Resûlü'nün de kendisini
sevdiği bir kişiye vereceğim."
Gazveye iştirak edenler, sancağın aralarından kime verileceğini
düşünüp konuşarak geceyi geçirdiler. Sabah olunca, sancağın
kendisine verileceği ümidi ile bütün sahâbîler Resûl-i Ekrem
sallallahu aleyhi ve sellem' in huzuruna koştular. Peygamber
Efendimiz:
--
"Ali İbni Ebû Tâlib nerede?"
diye sordu. Sahâbîler:
-- Ey Allah'ın Resûlü! O gözlerinden rahatsız, dediler.
Bunun üzerine Peygamberimiz:
--
"Ona haber verecek birini gönderiniz"
buyurdular. Ali derhal getirildi. Resûlullah sallallahu aleyhi ve
sellem onun gözlerini tükürüğüyle tedavi ederek kendisine dua
etti. O kadar ki, hiç ağrısı yokmuş gibi oldu. Peygamber sancağı ona
verdi. Ali:
-- Ya Resûlallah! Onlar da bizim gibi mü'min oluncaya kadar mı
savaşacağım? dedi. Resûl-i Ekrem:
"Acele etmeden, gayet sakin bir şekilde onların yanına var,
kendilerini İslâm'a davet et, uymaları gereken ilâhî yükümlülükleri
kendilerine haber ver. Allah'a yemin ederim ki, senin vasıtanla
Allah'ın bir tek kişiye hidâyet vermesi, senin için kırmızı develere
sahip olmakdan daha hayırlıdır"
buyurdu.
Buhârî, Fezâilü's-sahâbe 9; Müslim, Fezâliü's-sahâbe 34
Sehl İbni Sa'd es-Sâidî
Sehl, ensardan yani Medine'li sahâbîlerdendir. Resûl-i Ekrem
Efendimiz vefat ettiğinde, Sehl henüz on beş yaşında idi. Uzun bir
ömür sürdü ve 88 (707) veya 91 (710) senesinde Medine'de vefat etti.
Medine'de en son vefat eden sahâbî o idi. Emsalinden kimsenin
kalmadığını anlatmak için:
Şayet ben ölürsem, "Allah ve Resûlü şöyle buyurdu" diyen hiç kimseyi
işitmeyeceksiniz, derdi.
Sehl'in ismi daha önceden Hazn idi. Allah Resûlü beğenmediği bu adı
değiştirerek kendisine Sehl ismini verdi. Künyesi Ebü'l-Abbâs veya
Ebû Yahyâ'dır.
Haccac zamanında eziyet görenlerdendi.
Kendisinden Ebû Hüreyre, Saîd İbni Müseyyeb, Zührî, Ebû Hâzim ve
oğlu Abbâs hadis rivayet ettiler. Sehl'den rivayet edilen hadis
sayısı 100'e ulaşır. Ondan naklen Buhârî ve Müslim'in kitap-larına
müştereken aldıkları hadis sayısı 28'dir.
Peygamberimiz'den rivayet ettiği bir hadisin anlamı şöyledir: "Kulun
Allah yolunda, cihad için yaptığı sabah yürüyüşü, dünyadan ve bütün
dünya varlıklarından daha hayırlıdır" (Müslim, İmâre 113).
Allah ondan razı olsun.
Açıklamalar
Hayber Gazvesi, hicretin yedinci yılında yapıldı. Hayber,
yahudilerin bulunduğu bir yerdi. En mühim kaleleri de burada idi.
Müslümanlara karşı sık sık tehdit oluşturmaya başlamışlardı.
Anlaşmalara da uymuyorlardı. Bu sebeple, Resûl-i Ekrem sallallahu
aleyhi ve sellem onlarla savaşmaya karar verdi. Hayber kuşatması
günlerce sürdü. İbni İshâk'ın rivayet ettiğine göre, Hz. Peygamber
önce Ebû Bekir'i sonra Ömer'i Hayber kalelerinin fethi için
göndermiş, her ikisi de düşmanı yıpratıcı ve teslime zorlayıcı
darbeler vurmuşlarsa da kaleler alınamamıştı. Neticede Peygamber
Efendimiz, Hz. Ali'yi komutan tayin etti. Fetih onun eliyle müyesser
oldu.
Sahâbe-i kirâm, Hz. Peygamberle cihada katılmayı vazgeçilmez bir
görev, bir ibadet bilirlerdi. Allah yolunda cihad ederken şehit
olmak onların dünyadaki en büyük arzuları idi. Çünkü cihadın ve
şehit olmanın Allah katındaki değerini ve mücahidlerle şehitlerin
cennetdeki üstün mertebelerini Kur'an ve Sünnet'ten öğrenmişlerdi.
Bu sebebledir ki, Hayber Gazvesi'nde sancağı taşımaya, komutanlık
gibi üstün bir görev üstlen-meye hepsi talip olmuş, bu bahtiyar
kişinin kim olabileceği düşüncesi bütün bir gece onları uyutmamıştı.
Onların bu samimi ve candan arzuları, kalblerinden geçirdikleri iyi
niyet bile tamamen bir hayır olup, Allah katında ecir almalarına
vesiledir.
Peygamber Efendimiz, sahâbeye ve ümmete, hastalıklıların tedavi
yollarını öğretmiş ve uygulamıştır. Hastalıkların tedavi yöntemleri
tek yönlü olmayıp, çeşitlidir. Bu yollardan biri de, okuma ve
nefes etme sûretiyle yapılan tedavi olup, buna rukye
denilmektedir. İşte burada Resûlullah'ın Hz. Ali'nin ağrıyan ve
hasta olan gözünü tedavi etmesi bu çeşit bir tedavi yönteminin
isbatıdır. Çünkü Peygamberimiz sahâbeyi de bu yönde eğitmiştir.
Ancak tedavinin bugün kullanılan bütün meşru usullerine de Resûl-i
Ekrem'in emir ve tavsiyelerinde, kendine has adıyla Tıbb-ı nebevî
eserlerinde, genel anlamda rastlamaktayız. Nebevî tıb çok geniş
kapsamlı bir konu olup onu burada tanıtmak mümkün değildir. Fakat
yeri geldikçe bu eserde bazı kısımlarından bahsedilecektir.
Müslüman olmayanlarla savaş, onlar müslüman oluncaya veya İslâm'ın
hâkimiyetini kabul edinceye kadardır. Onun için Hz. Ali:
-- Onlarla bizim gibi müslüman oluncaya kadar mı savaşacağım? diye
sormuştur. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve
sellem, ilk olarak onları İslâm'a dâvet etmesini, bu dâveti
kabul etmezlerse uymaları gereken ilâhî yükümlülükleri haber
vermesini istemiştir. Bu yükümlülük onların ödeyecekleri cizye, yani
müslüman olmayanların İslâm'ın hâkimiyetini kabul edip, İslâm
topraklarında emniyet içinde yaşamalarına karşılık ödeyecekleri
vergidir. Şu halde müslüman olmayanlarla savaş, onların mutlaka
müslüman olup bu dine girmeleri, kendi dinlerini terketmeleri
anlamına gelmez. İslâm'ın hâkimiyetini kabul edip, müslümanların
yönetimi altına girmek veya onlarla sulh yapmak anlamına gelir.
Burada bilinmesi gereken en önemli nokta, düşmanla harbe girişmeden
önce onların İslâm'a davet edilmeleri gereğidir. İslâm alimlerinden
pek çoğu bu davetin vâcip olduğunu söylerler. Böylece harbin,
İslâm'ın tebliğinde en son safha ve en son çare olduğu da anlaşılmış
olmaktadır. Çünkü İslâm'ın gayesi, yeryüzünde Allah'ın hükmünün
geçerli olmasını temindir. Bunun için her meşru çareye başvurulur.
Bu
hadisin bu bölümde verilmesinin esas sebebi, hadisin son kısmındaki
Peygamber sözleridir. Buna göre, bir tek kişinin bile hidâyetine
vesile olmak, bütün dünya zenginliklerine sahip olmaktan daha
önemlidir. Çünkü dünya malı bu dünyada kalır, zayi olur, yok olur,
hakkı verilmezse insanın dünyada azgınlık ve sapkınlığına, âhirette
de azabına, cehenneme girmesine sebeb olur. Oysa hidâyet, bir insanı
dünya ve ahiret saadetine kavuşturur. İnsan yaratılış gayesini
anlar, Allah'a lâyıkıyla kul olur, O'nun hoşnutluğunu kazanır ve
ebedî cenneti hak eder. Bunlar ise, Allah katında en makbul kul
olmanın yoludur.
Kırmızı deve, Araplar için, o günün şartlarında en büyük zenginlik
alâmetiydi. Bunlar zamana, şartlara ve ülkelere göre değişebilir.
Bir yerde lüks marka bir araba, bir yerde uçak, bir yerde denizdeki
yat veya başka şeyler zenginlik alâmeti sayılabilir. Bu hadisin
ifade ettiği mutlak mânadaki zenginlik ise her zaman için
geçerlidir.
Bu
hadisi, Ebû Hüreyre rivayetiyle 95 numara ile de okumuştuk.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Allah Resûlü'nün, Hayber'in Hz. Ali tarafından fethedileceğini
önceden bildirmesi ve hasta olan gözünü iyileştirmesi, onun
mucizelerinden biridir.
2.
Hadis, Hz. Ali'nin faziletine, Allah'ı ve Resûlü'nü sevdiğine Allah
ve Resûlü'nün de kendisini sevdiğine delildir.
3.
Harbden önce düşman tarafını İslâm'a davet etmek, İslâm'ın
gerektirdiği vecibelerdendir.
4.
İslâm'ın hakimiyetini kabul edenlerle harb edilmez.
5.
Bir kimsenin hidâyetine vesil olmak en üstün dünya nimetlerine sahip
olmaktan daha hayırlıdır.
6.
Sahâbe-i kirâm, Allah ve Resûlü'nü sevme ve onların sevgisini
kazanmada birbirleriyle yarışırlardı.
7.
İslâmî savaşların gayesi, insanları dalâletten kurtarmak, hidâyete
kavuşturmaktır.
`
178.
Enes radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre, Eslem
kabilesinden bir delikanlı şöyle dedi:
--E
y Allah'ın Resûlü! Ben gazveye katılmak istiyorum, fakat harb için
gerekli olan malzemelerim yok. Hz. Peygamber:
--
"Filan kişiye git; o harbe gitmek üzere hazırlanmıştı, fakat
hastalandı"
buyurdu. Delikanlı o kişiye gitti ve:
--
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem sana selam ediyor ve
harb için hazırladığın malzemeleri bana vermeni söylüyor, dedi.
Bunun üzerine adam hanımına:
--
Hanım! Hazırladığım harb malzemelerinin hepsini bu delikanlıya ver;
onlardan hiçbir şey geriye bırakma. Allah hakkı için, onlardan
hiçbir şey bırakma ki, berekete nâil olalım, dedi.
Müslim, İmâre 134
Açıklamalar
Medine İslâm Devleti'nde, Peygamber Efendimiz zamanında, özellikle
ilk yıllarda, sahâbe-i kirâmın pek çoğu fakir kimselerdi. Mekke'den
gelen muhacirler bütün servetlerini orada bırakmışlardı. Medineli
ensar ise, ziraatla meşgul olup geçimlerini temin edecek kadar mülke
sahiplerdi. Daha sonraları gelişen ticari hayat, savaşlardan elde
edilen ganimet, İslâm coğrafyasının genişlemesi sonucu başka
bölgelere göç edip yerleşmeler, onların sosyal hayatlarında büyük
değişiklikler meydana getirdi.
O
zamanlar, cihada katılacak olanlar bütün harp hazırlıklarını kendi
imkânları ile yaparlardı. Çünkü devletin bu yönde yeterli bir
bütçesi teşekkül etmiş değildi. Zaman içinde bütün bunlar
sistemleştirildi ve her şey yerli yerine oturdu.
Ashâbın zenginleri, her gazve öncesinde, İslâm ordusunu
teşkilatlandırmak üzere yardıma çağırılırdı. Bu, en büyük
sevaplardan biriydi. Herkes gücünün yettiği nisbette bu katkıyı
sağlardı. Herhangi bir meşrû mazeret sebebiyle savaşa katılamayacak
kimseler, Allah yolunda bir mü-cahidi, bir gaziyi techiz etmeyi,
yani bütün yol ve cihad masraflarını karşılamayı, cihada sanki
kendisi iştirak ediyormuş gibi sevap kazandıracak sâlih bir amel
olarak kabul ederlerdi.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, cihada iştirak etmek
isteyip de gerekli malzemeyi hazırlamaya güç yetiremeyen fakir
müslümanları, ashâbın gücü yeten zenginlerine veya burada olduğu
gibi hazırlığını yapıp cihada katılamayacak derecede hastalığı ya da
başka mazereti olanlara gönderirdi. Böylece hem onların sevap
kazanmalarına imkân hazırlar, hem de kendisi hayra vesile olurdu.
Bir hayra niyetlenen, fakat bunu çeşitli imkânsızlıklar sebebiyle
yapamayan kimseler arasında vasıta olmak, büyük sevaplardandır.
Burada vasıta olanla birlikte, her üçü de sevap kazanırlar ve
herhangi birinin sevabından bir şey noksanlaşmaz.
Hadisi 1311 numara ile tekrar ele alacağız.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Müslüman, daima cihad arzusuyla yaşamalı ve cihaddan geri kalmayı
düşünmemelidir.
2.
Hayır yapılmasına aracı olmak ve hayrı elde etmeye çalışmak
faziletli işlerdendir.
3.
Bir insan, bir hayra harcama yapmaya niyet edip onu yerine getirmeye
güç yetiremezse, o harcamayı başka bir hayra sarfetmesi müstehabdır.
Adaklar bunun kapsamı dışındadır.
4.
Allah yolunda harcamada ve hayra yönelik harcamalarda cimri
davranmak, malın bereketini giderir.
|