|
BİD'ATLARDAN SAKINMAK
BİD'ATLARDAN VE TEMELİ DİNE DAYALI OLMAKSIZIN
SONRADAN ORTAYA ÇIKAN İŞLERDEN SAKINMAK
Âyetler
1.
"Gerçeğin ötesinde sapıklıktan başka ne var ki?"
Yûnus sûresi (10), 32
Bu
âyet-i kerîme, hak ile dalâlet arasında bir bağ olmadığını ortaya
koymaktadır. Haktan ayrılan mutlaka dalâlete düşer, sapıklık
batağına saplanır. Allah'dan başka rab arayan, bâtıl yollara dalar,
uydurma ilahlara inanır, tevhid akidesinden ayrılarak şirke sapar.
Gerçeği gören, bilen ve tanıyan kimse, nasıl olur da sapıklığa değer
verip onu tercih eder? İnsana yakışan hakkın yanında ve hakta
olmaktır. Her çeşit bid'at ve temeli dine dayanmayan, sonradan
uydurulmuş her şey sapıklıktır. Sapıklığın her türü reddedilmiştir,
makbul değildir.
2.
"Biz kitabda hiçbir şeyi eksik bırakmadık."
En'âm sûresi (6), 38
Âlimler ve müfessirler, burada geçen "kitab" dan maksadın ne
olduğunu farklı şekilde anlayıp yorumlamışlardır. Bir kısmı, her
şeyin yazılı olduğu "kitab"dan maksadın levh-i mahfûz
olduğunu, çünkü bütün mahlûkatın ahvâlinin yalnızca orada yazılı
bulunduğunu söylemişlerdir. Her şeyi bilen Allah Teâlâ'nın
yarattıklarından bir tanesinin bile rızkını ve yönetimini unutması
söz konusu değildir. Âlemde cereyan edecek olan herşeyin hali,
durumu ve bilgisi tamamen ve bütün ayrıntılarıyla levh-i mahfûz'da
yazılı olup Allah katında bilinmektedir.
Bir kısım âlimler de "kitab"dan maksadın Kur'ân-ı Kerîm
olduğunu söylemiştir. Çünkü Kur'an'da insanlığın ihtiyacı olan delil
ve tekliflerden hiçbiri ihmal edilmemiştir; hepsi ya kısaca veya
tafsilâtlı olarak bildirilmiştir. Tabii ki şu anda cerayan eden veya
ilerde meydana gelecek her hâdiseyi, tek başına düşünmek ve bizzat
kendileri fiilen yaşamak isteyenler, hiçbir âyeti okuyamaz,
anlayamazlar. Ancak bu yönde başkalarına ibret olurlar. Meselâ bir
kimsenin başına taş yağmasını, bir insanı yıldırım çarpmasını tek
başına bir olay olarak görmekte hiçbir fayda söz konusu olamaz.
Kur'ân-ı Kerîm'deki bütün ferdî vak'aları buna kıyas edebiliriz.
Bunun bir âyet olması veya bir kıymet ifade etmesi, benzer olayların
kendi başına da gelebileceğini düşünerek, ondan sakınma ve korunma
yolları aramasına bağlıdır.
İşte bu anlamda olmak üzere, Kur'an bize her şeyi saymış, herhangi
bir şeyi eksik bırakmamıştır. Her şeyin bilgisi, delâleti veya
işareti Kur'an'da mevcuttur.
Kâinatı bir kitap kabul edip, bütün varlıkları o kitabın kelime ve
delâletleri, nakış ve hatları olarak görenler de vardır. Buna da
"kâinat kitabı" denilmiştir. O halde kâinattaki her şeyden
alınacak bir ders, bir ibret vardır.
Neticede biz bunların her birini yine Kur'an'dan öğreniyoruz.
3.
"Bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, çözüm için, Allah'a ve Resûlüne
başvurun."
Nisâ sûresi (4), 59
Allah ve Resûlü'nün ölçülerine, Kur'an ve Sünnet'in hakikatlerine
uymayan çözümler, insanı ve toplumu çözümsüzlüğe götürür. Kişiler ve
hattâ toplumlar bazı kere en mükemmel çözümün kendi buldukları ve
uyguladıkları yollar, yöntemler ve sistemler olduğuna inanırlar.
Hattâ başkalarını da buna inandırabilirler. Fakat, fikir ve
düşünceleri, sistemleri iflas edince, herkes, ne büyük yanlışlıklar
yapıldığını, ne korkunç insanlık suçları işlendiğini görür. Heyhat!
İş işten geçmiş, binlerce, milyonlarca insan heder olmuş, milletler
dinsizleşmiş, insanlık hasletlerinden uzak-laşmış, ülkeler târ ü mâr
olmuş, yeryüzünün dengesi bozulmuştur. Onu yeniden rayına oturtmak
hakkı hakim kılmakla olur.
Yukarıda sayılan olumsuzlukların yaşanmaması için, yeryüzünde Allah
ve Resûlü'nün hükmü yürürlükte olmalı, karşısındaki bütün batıllar,
bid'atlar, sapıklıklar ve yanlışlar ortadan kaldırılmalı, iyilikler
ve güzellikler hakim kılınmalıdır.
Bu
âyetin tamamının açıklaması "Sünneti Koruma" bahsinde
geçmişti.
4.
"İşte bu benim dosdoğru yolumdur, ona uyun. Sizi Allah yo-
lundan ayırıp, parçalayacak yollara uymayın."
En'âm sûresi (6), 153
Bu
âyet-i kerimeden önce geçen âyetlerde, iman ve tevhid, emirler ve
nehiyler, bazı önemli hükümler zikredilmiştir. Dosdoğru yol diye
tavsiye edilen hususlar bunlardır. Sayılan bu esaslar semâvî
kitapların hiçbirinde nesh edilip kaldırılmamış, tam aksine bütün
dinlerde temel esaslar olarak korunmuştur. Bunlar şirkten sakınma,
ana babaya iyilik, yoksulluk yüzünden evladı öldürmemek, açık ve
gizli her türlü fuhşiyattan uzak durmak, haksız yere insan
öldürmemek, yetim malı yememek, ölçü ve tartıyı tam tutmak,
adâletten ayrılmamaktır. İşte bunlar dosdoğru yol olup, dinin
esasıdır.
Bunun dışındaki birçok yollar, muhtelif dinler, mezhepler, bid'atler
ve sapıklıklar, inananları fırka fırka, grup grup yapıp Allah
yolundan ayırır ve parçalar.
Allah'a gittiği sanılan birçok yollar vardır. Nitekim, "Allah'a giden yol, yaratılmışların sayısıncadır" denilmiştir. Fakat
bütün bunların içinde gerçekten Allah'a ulaştıran ve Allah ile
resulleri tarafından davet olunan hak yol bir tanedir. Bu yol,
kendisine girenleri toplayan, birleştiren, dağıtmayan, aldatmayan
tevhid yoludur. Hak birdir, bâtıl ise çoktur. Tebliğ ve dâvet
metodlarının değişik olması, hakkın da farklı ve değişik olduğu
şeklinde anlaşılmamalıdır. Tebliğ yollarının her birinde hakkın
hükmü bir olup, çeşit çeşit değildir. Bu ise Peygamber'in tuttuğu
yoldur. Allah'ın yolunu bulmak isteyenlerin Peygamber'e uyması
zorunludur. Peygamber'in yolu dışındaki yollar, bid'attır,
dalâlettir, sapıklıktır. Bu sebeple Peygamber'i rehber, önder ve
örnek edinmek hak yolun temelidir.
5.
"De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız, bana uyun ki, Allah da sizi
sevsin ve suçlarınızı bağışlasın."
Âl-i İmrân sûresi (3), 31
Allah sevgisi, bir mü'min için en üstün duyguların başında gelir.
İnsanoğlu, sevmekten daha çok sevilmeyi arzu eder. Bu sebeple
Allah'ın sevgisini kazanmak, ulaşılabilecek en üstün seviyedir.
Çünkü bu seviyeye ulaşandan Allah hoşnut ve razı olmuş demektir.
Allah'ın kendisinden razı olduğu kimse ise, dünya ve âhirette
saâdete nâil olur, en kıymetli nimetlere kavuşur. Cenneti ve
cemâlullahı müşâhedeyi hakeder. Bunlar hayatın gayesidir ve âhiretin
en büyük saâdetleridir. Bütün bu nimetlere nâil olmak için Allah'ın
Resûlü'ne uymamız gerektiğine bu âyet delâlet ediyor. Allah'ın
kulunu sevmesi, kulun peygambere tâbi olma, uyma, onun yolunu ve
izini takip etme şartına bağlanmış bulunmaktadır. Çünkü sevgi sadece
sözle değil seven kimsenin sevdiğinin emrine, arzu ve isteklerine
uymasıyla olur.
Bid'atlardan ve dinde aslı olmayan birtakım bâtıl ve yanlış yollara
sapmaktan kurtulmanın çaresi, örnek ve önderimiz bulunan Resûl-i
Ekrem Efendimiz'in hak ve doğru olan aydınlık yoluna uymaktan
ibarettir. Âyetin açıklaması "Sünnetin Ortaya Koyduğu Edebleri
Koruma" bahsinde de geçmişti.
Hadisler
171.
Âişe radıyallahu anhâ'dan rivâyet edildiğine göre,
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Kim bizim bu dinimizde ondan olmayan bir şey ortaya çıkarırsa, o
şey kabul edilmez."
Müslim'in bir rivayeti şöyledir:
"Kim bizim dinimizde olmayan bir şey yaparsa o merduttur, makbul
değildir."
Buhârî, Sulh 5; Müslim, Akdiye 17,18. Ayrıca bk. İbni Mâce,
Mukaddime 2
Açıklamalar
Bu
hadis, İslâm'ın en önemli temellerinden birini teşkil eder. Kitab ve
Sünnet esasına dayanmayan her şey merdut, yani kabul edilemez
niteliktedir. Böyle bir şey dinden sayılmaz ve bâtıl olarak
adlandırılır.
Riyâzü's-sâlihîn'
in başlangıcında geçen "Ameller niyetlere göredir" hadisi,
yaptığımız ibadetlerin ve işlerin sevap veya cezasında, kalbî bir
amel olan niyetin önemini bize öğretmişti. Bu hadiste ise, ibadet ve
tâatler de dahil, yaptığımız her işin görünüşte bile dine, Kur'an ve
Sünnet esaslarına uyması gerektiği bize öğretilmiştir. Allah ve
Resûlü'nün izin vermediği hiçbir şeyin dinden sayılmayacağını bu
hadisin özlü ifadesinden gayet açık bir şekilde anlamış oluyoruz.
Dinde aslı olmayan bir şeyin sonradan ortaya konulması, dinimizde
"bid'at" diye adlandırılır. Esasen bir çok âyet-i kerime ve
sahih hadis, bu veciz kelâmda ifadesini bulmuştur. Biraz önce kısa
açıklamalarını ver-meye çalıştığımız âyetler, bunlardan sadece bir
kaçıdır.
Hz. Peygamber, bu hadisleriyle, dinde haddi aşıp ileri gidenlerin
aşırılıklarını, bâtıl yollara sapıp dini tahrif edenlerin
tahrifatını din olarak kabul etmemek gerektiğine dikkatimizi
çekmektedir. Bunların her biri bid'at olarak nitelenmiştir.
Daha dindar olabilmek veya öyle görünmek için Kur'an'da ve Re-
sûl-i Ekrem'in sünnetinde bulunmayan birtakım ibadetler veya Allah'a
yakın olmaya vesile sayılabilecek bazı ameller ortaya çıkartan kimse
daha dindar değil, dine ilavelerde bulunan bir bid'atçidir. Kendisi
ve yaptığı işi asla kabul edilemez. Bunun aksine, dinde bulunup da
Kur'an ve Sünnet'e uygun olan ibadet ve amelleri yok sayan,
noksanlaştıran veya değiştiren, böylece dini tahrif eden bâtıl ehli
de bid'atçıdır. Onlar ve amelleri merdut olup, asla kabul edilemez.
Bu
husus, Peygamberimiz'in bir sonraki hadislerinden daha net bir
biçimde anlaşılmaktadır. Çünkü orada, sonradan ortaya çıkarılan her
şeyin bid'at, her bid'atın da dalâlet, sapıklık olduğu beyan
buyurulmaktadır. Bid'at, Kur'an ve Sünnet'e dayalı bir temeli
ve bu yönde ümmetin uygulaması bulunmayan şeydir. Burada ise
dinde delili olmaksızın ortaya konulan yenilikler anlamında
kullanılmaktadır.
"Her bid'at dalâlettir"
sözü bir genelleme ifade etmekte ise de, İslâm âlimleri bu sözle
ekseriyetin kastedildiği hükmüne varmışlardır. Zira onlara göre
bid'at, vâcip, mendub, haram, mekruh ve mübah kısımlarına
ayrılır.
Meselâ günümüz sistematiğine göre delilleri ortaya koyarak
dinsiz-lere cevap vermek, İslâm'ı savunmak, teknik imkânlardan
yararlanarak dini tebliğ etmek gibi görevler vâcip sayılır.
İlmî kitaplar yazmak, günün şartlarına uygun okullar ve hizmet
binaları yapmak menduptur.
Çeşitli yemekler, mahzuru bulunmayan yeni icad edilmiş içecekler
kullanmak mübahtır.
Haram ve mekruhların neler olduğu İslâm'ı öğreten kitaplarda,
özellikle fıkıh eserleri ve ilmihallerde etraflıca belirtilmiştir.
Dinimiz, ferdin ve toplumun yararına olan şeyleri yasaklamamıştır.
Helalleri ve haramları açıklamış, icmâ, kıyas ve ictihadı serbest
bırakarak, Kur'an ve Sünnet'in naslarına aykırı olmamak şartıyla,
kıyamete kadar ortaya çıkabilecek her konuya karar verme imkânı,
yetki ve selâhiyetini âlimlerle, onlara başvuracak yöneticilere
bırakmıştır.
Bid'at konusu, İslâm âlimlerinin her asırda ciddiyetle üzerinde
durdukları bir konu olmuştur. İ'tisam denilen, Kur'an ve
Sünnet'e bağlanma konusuyla bid'at hep bir arada mütâlaa
edilegelmiştir. Çünkü buraya kadar söylediklerimizden de
anlaşılacağı gibi, Kur'an ve Sünnet'in devreden çıkarılması veya
ihmal edilmesi, bid'atları doğurur ve onların yetişip gelişmesine
zemin hazırlar. O halde bid'atlara engel olabilmenin yegâne yolu,
Kur'an ve Sünnet kültürünü yaygınlaştırmak, bunların hayat tarzı
haline gelmesine zemin hazırlamaktır.
Din, Kur'an'a ve Allah Resûlü'nün sünnetine uymak, ortaya çıkan
problemlere Kur'an ve Sünnet'e uygun çareler bulmak ve insanları
çözümsüzlüğe mahkûm etmemek suretiyle hayatiyetini ve etkisini
sürekli kılabilir. Özellikle hadiste geçen "dinde olmayan şey"
ifadesi, Kur'an ve Sünnet'e aykırı olmayan îcadların,
yasaklanmış bid'atlardan sayılma-yacağına işaret kabul edilebilir.
Çünkü bir çok yeni icad vardır ki, bunlar fıkhen zarûrî
ihtiyaçlardan bile sayılır olmuştur.
Öyle ise bid'atı nasıl algılayacağız?
İmam Şâfiî: "Kitab'a, Sünnet'e, icmâa ve sahabenin yoluna muhalif
olan her şey, saptırıcı, kötü bir bid'at; bunlara muhalif olmayıp
hayra yönelik şeyler de iyi ve güzel bir bid'attır" demektedir.
İşte iyi bid'at (el-bid'atü'l-hasene) ve kötü bid'at
(el-bid'atü's-seyyie) denilmesinin sebebi budur. Şâfiî'nin
delili ise Hz. Ömer'in sahâbe-i kirâmın camide cemaatle teravih
namazı kılmalarını, "bu ne güzel bid'at" diyerek tasvib
etmesine dayanmaktadır.
Sahâbîler, Peygamber Efendimiz'in zamanında olmayan pek çok işler
yapmışlar, onlara cevaz vererek kabulü hususunda icmâ etmişlerdir.
Hz. Ebû Bekir zamanında Kur'an'ın bir mushaf halinde toplanması, Hz.
Osman'ın zamanında nüshaların çoğaltılarak çeşitli bölgelere
gönde-rilmesi en çok bilinen örneklerin başında gelir.
Daha sonraki dönemlerde nahiv, ferâiz, hesap, tefsir, isnada dayalı
söz ve hadis metinlerinin tamamının yazılmasına yönelik çalışmalar
da bunun örneklerinden bir kaçıdır. Bunları bid'at olarak
isimlendirsek bile, kötü ve merdut oldukları söylenemez. Çünkü ilmin
muhafazası, yayılması ve sonraki nesillere intikâli bu sayede
olmuştur.
Konuyu zamanımıza kadar getirmek, basın yayın organlarını, bunların
basıldığı modern baskı tesislerini, diğer iletişim vasıtaları ile,
askerî ve sivil alandaki bütün gelişmeleri bu tavır ve tarz içinde
ele almak zorundayız. Bunların bulunduğu bir dünyaya ayak
uydurmayanların yaşama şansı ve hayat hakkı da olmaz.
Aynı şekilde, evlerimizin yapı tarzından, içinde ihtiyaç duyduğumuz
malzemeye varıncaya kadar bir çok eşya, zamana, mekâna ve coğrafyaya
göre farklılıklar gösterir.
O
halde bid'atlerin alanı, yani kötü karşılanan, yasaklanan ve haram
olan, sahibini bazı kere iman dairesinin dışına çıkartan bid'atların
alanı, itikad, amel ve muamelât gibi sınırları Allah ve Resûlü
tarafından çizilmiş, helal ve haramlığı belirlenmiş sahalardır. Bu
hudutları aşanlar ve bunlara aykırı davrananlar bid'at çıkarmış
olurlar. Bu tür bid'at ise merduttur, yani kesinlikle kabul edilmez.
İşte bu sebeblerden dolayı, itikâdî mezhepleri Ehl-i Sünnet
ve'l-cemaat ve Ehl-i bid'at ve'd dalâlet olarak
adlandırmışlardır. Akâid kitap-larımız, hangi inanç sapmalarının
bid'at ve dalâlet olduklarını delilleriyle birlikte açıklar. Fıkıh
kitaplarında da bid'at sayılan ibadet ve muamelât türlerine işaret
edilir.
O
halde bid'atları, günlük hayatımızda kullandığımız basit anlamıyla
algılamak doğru bir yaklaşım ve anlayış sayılmaz.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Bu hadis, İslâm'ın en büyük temellerinden birini teşkil eder. Bu
temel, Kur'an ve Sünnet'e aykırı olarak sonradan ortaya çıkan her
inanç, ibadet ve muamelâtın kabul edilemez oluşudur.
2.
Sonradan ortaya çıkan bir takım îcadlar ve ihtiyaçlar, Kur'an ve
Sünnet'e aykırı bir ciheti olmadıkça, merdut olan bid'atlar
sınıfından sayılmaz.
3.
Bid'at, hasene (iyi) ve seyyie (kötü) olmak üzere ikiye ayrılır.
Kur'an, Sünnet, icmâ ve sahabe yoluna aykırı olmayanlar iyi, aksi
olanlar kötü diye adlandırılır.
4.
İslâm âlimleri bid'atları, vâcip, mendup, mübah, haram ve mekruh
olmak üzere beş kısımda ele almışlardır. Savaş aletleri îcadı,
zamanın şartlarına uygun kuvvet hazırlamak vâciptir. Üniversiteler,
enstitüler kurmak, ilmî kitaplar hazırlayıp basmak, ilmi yaymak,
insanlara öğretmek, okul binaları yapmak gibi şeyler mendup ve
makbuldür. Helal olan şeyleri yeyip içmek mübahtır. Haram ve mekruh
ise dinimizce tayin ve tesbit edilmiştir.
5.
Bid'atı îcat eden de, onun yolunda ve izinde giden de aynı şekilde
günahkârdır.
`
172.
Câbir radıyallahu anh şöyle dedi:
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem hutbe irad ettiği
zaman gözleri kızarır, sesi yükselir, "Düşman sabah ve akşam
üzerinize hücum edecek, kendinizi koruyunuz" diye ordusunu
uyaran kumandan gibi öfkesi artar ve şehadet parmağı ile orta
parmağını bir araya getirerek:
"Benimle kıyametin arası şu iki parmağın arası kadar yaklaştığı
sırada ben peygamber olarak gönderildim"
derdi. Sonra da sözlerine şöyle devam ederdi:
"Bundan sonra söyleyeceğim şudur ki: Sözün en hayırlısı Allah'ın
kitabıdır. Yolların en hayırlısı Muhammed sallallahu aleyhi ve
sel-lem' in yoludur. İşlerin en kötüsü, sonradan ortaya
çıkarılmış olan bid'atlardır. Her bid'at dalâlettir, sapıklıktır."
Sonra da şöyle buyurdu:
"Ben
her mü'mine kendi nefsinden daha ileriyim, daha üstünüm. Bir kimse
ölürken mal bırakırsa o mal kendi yakınlarına aittir. Fakat borç
veya yetimler bırakırsa, o borç bana aittir; yetimlere bakmak da
benim görevimdir."
Müslim, Cum'a 43. Ayrıca bk. İbni Mâce, Mukaddime 7
Açıklamalar
Peygamber Efendimiz çok çeşitli vesilelerle ashâba hitap eder, o
andaki duruma, toplumun psikolojisine uygun konuşmalar yapardı.
Arabçada "hutbe" denen, dilimizde de aynen kullanılan kelime,
bizde olduğu gibi, sadece cuma günü hatibin minberden yaptığı
konuşma anlamına gelmez. Bir hatibin, topluluğa hitaben yaptığı her
konuşma hutbe olarak isimlendirilir.
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem' in konuşma yaparken
gözlerinin kızarması, sesinin yükselmesi, kızması gibi burada
anlatılan fiz-yolojik durumlar, bütün konuşmalarında görülmez. O,
bir kötülükten sakındırdığı, bir yasaktan kaçınılmasını istediği
veya kötü bir sonuçtan korkuttuğu zaman böyle bir görünüme sahip
olurdu. Tehdid eden ve korkutan insanın tavrı elbette böyle olur. Bu
şekilde hareket etmesi, şeriata muhalif bir hareketi yasaklamak için
de olabilir.
Peygamberimiz, insanların tehlikelere karşı duyarsızlıklarını, bazı
hakikatlerden habersiz oluşlarını, ihmalkârlık ve
vurdumduymazlıklarını görünce kızmış, öfkelenmiş ve onları ciddi bir
biçimde uyarmıştır. Bu uyarı, sadece sahâbeye has değil, ümmetin her
ferdini ve her zamanı kapsayıcı niteliktedir. Ayrıca toplumu
bilgilendirmekle, irşad ve îkaz göreviyle sorumlu kişiler, vâizler
ve hatibler için de yol ve yön gösterici, örnek olucu özellikler
taşır.
Peygamber Efendimiz, Allah Teâlâ'nın insanlığa gönderdiği son
elçidir. Kur'ân-ı Kerîm bunu açıkça beyan ettiği gibi, kendisi de
sık sık hatırlatır. Kıyamete kadar başka bir din, başka bir
peygamber, başka bir ilâhî kitap gelmeyecektir. Dünyada yaşanan
geçmiş zaman dilimine göre, kalan sürenin çok kısa olduğuna,
Resûlullah Efendimiz şehadet parmağıyla orta parmağını birbirine
yaklaştırarak dikkat çekmiştir. Ancak bu geri kalan zaman süresinin
ne kadar olduğu ve hangi tarihte sona ereceği konusunda kimseye
bilgi verilmemiştir. Ayrıca bu ifadeyle Efendimiz, şehadet
parmağıyla orta parmak arasında başka parmak olmadığı gibi, benimle
kıyamet arasında da başka peygamber yoktur, demek istemiştir.
Burada Peygamberimiz önce Allah'ın kitabı Kur'an'a sonra da
kendisinin sünnetine dikkatimizi çekmektedir. Dinin bu iki temeline
işaret ettikten sonra, bunlara önem verilmemesi durumunda ortaya
çıkacak iki olumsuz noktaya da işaret ederek bizi uyarmaktadır.
Bunlar da, sonradan ortaya çıkarılan sapıklıklar ve bid'atlardır.
Sözün en hayırlısının Kur'an oluşu, birkaç açıdan ele alınabilir.
Kur'an, fesâhat ve belâgatin bütün inceliklerini kapsayıcı niteliği
ile insanlığa en mükemmel hitaptır. Bu ilâhî kitap, her hakikati,
doğruyu ve yanlışı apaçık ortaya koyar. "Sana bu kitabı her şeyi
açıklayan ve müslümanlara yol gösteren bir rahmet ve müjde olarak
indirdik" [Nahl sûresi (16), 89]. Böyle olduğuna göre,
müslümanların dünya ve âhiret işleriyle ilgili her konuda Kur'an'a
baş vurmaları gerekir. Çünkü Kur'an, gerçeği ve kurtuluşu arayan
herkesin, kendisine yönelince aradığını bulacağı bir hazinedir.
Hazineye kavuşmak bazan ne kadar zor ise, Kur'an'ın ilâhî
hakikatlerini kavramak, esrârına erişebilmek de kolay değildir. Ama
bir hazinenin insanı cezbetmesi ve kişinin bu arayışla meşgul olması
da işin başlangıç ve ilk adımıdır. Kur'an bir rehber olması
sebebiyle, her an kendisiyle olmamız gereken bir kitaptır.
Yolların en hayırlısı ise, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve
sellem' in yolu, yani sünnetidir. Çünkü onun yolu, Kur'an'ın
rehberlik ettiği dosdoğru yoldur. Hayatını Kur'an'a uydurmak ve
hayat programını Kur'an'dan almak isteyenler Peygamber'e tabi olur,
onun izinde yürürler. "Yemin ederim ki, sizin için, Allah'ın
huzuruna çıkmayı umanlar, âhiret gününe inananlar ve Allah'ı çok
ananlar için Allah'ın Resûlü güzel bir örnektir" [Ahzâb sûresi
(33), 21].
Allah ve Resûlü'nün yolundan ayrılanlar, birtakım farklı ve aykırı
yollar îcat edenler, bid'ate, sapıklık ve yanlışlığa düşerler.
Bundan önceki hadisin açıklamasında bu konu genişçe ele alınmıştır.
Peygamber Efendimiz'in "Ben her müslümana kendi nefsinden daha
ileriyim" sözü, "Peygamber, mü'minlere kendi canlarından bile
üstün olmak gerekir" [Ahzâb sûresi (33), 6] âyetine uymaktadır.
Çünkü, Peygamber'in emrettiği konular, mü'minleri dünya ve âhirette
saadete kavuşturacak şeylerdir. İnsan tabiatı şerre, kötülüklere
yönelmeye daha müsaittir. Nitekim Yûsuf aleyhisselâm: :
"Ben, nefsimi temize çıkarmak istemiyorum. Çünkü nefis, daima
kötülüğü emredicidir" [Yûsuf sûresi (12), 53] demişti.
Sahâbe-i kirâm, Resûl-i Ekrem Efendimiz'i kendi nefislerinden ileri
ve önde tutarlardı. Onların Allah Resûlü ile iştirak ettikleri
gazvelerdeki tutum ve davranışları, bunun canlı örneklerini teşkil
eder.
Peygamberimiz'in "Her kim geride bir borç veya yetimler
bırakırsa, bunlar bana aittir" sözü, kendisinin her mü'mine
kendi nefsinden daha ileri olduğuna dair beyanını açıklayıcı
niteliktedir. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem,
İslâm'ın ilk yıllarında borçlu ölen ve borcunu ödeyecek mal
bırakmayanların cenaze namazını kılmazdı. Böylece sahâbe-i kirâmı
ihmalkârlıktan ve borçlanmaktan sakındırmayı hedeflemişti. Sonraları
fetihler sayesinde hazinenin mâlî durumu düzelince, böylelerin
borçlarını Peygamberimiz bizzat ödemeye başladı. Fakat bu,
Peygamber'e has bir durumdu. Daha sonraları halifelerin bu yönde bir
uygulama geliştirdiklerini görmüyoruz. Şu kadar var ki, yetim kalan
çocuklara beytülmalden yani devlet hazinesinden nafaka ödendiğini
görüyoruz. Hattâ Hz. Ebû Bekir'in, müslümanlar arasında ayırım
yapmaksızın bu nafakayı ödediği, Hz. Ömer'in ise, bunun aksine,
müslümanlar arasında tercihde bulunduğu söylenmektedir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Haramdan sakındırma, şeriata muhalif bir hareketi kınama gibi
sebeplerle kızmak, sesi yükselterek konuşmak câizdir.
2.
Peygamberimiz'le kıyamet arasındaki zamanda başka bir peygamber
gelmeyecektir.
3.
Allah'ın kitabı ve Resûlü'nün sünnetiyle meşgul olmak, en hayırlı
amellerden sayılır.
4.
Bid'atlarla mücadele etmek müslümanlar için bir görevdir. Bunun
yolu, Kur'an ve Sünnet'i öğrenmek ve hayata uygulamaktan ibarettir.
5.
Yetimlere ve kimsesiz çocuklara beytülmalden yardım etmek gerekir.
6.
Miras haktır ve helaldir.
|