|
SÜNNETİ KORUMAK
SÜNNETİ VE SÜNNETİN ORTAYA KOYDUĞU EDEPLERİ KORUMAK
Âyetler
1.
"Peygamber size ne verirse onu alın, neyi yasaklarsa ondan da
sakının."
Haşr sûresi (59), 7
Bu
âyet-i kerîmenin baş tarafında ganimetlerden bahsedilir. Bunu
dikkate alan bazı âlimler, Resûl-i Ekrem'in verdiği şeyden maksadın
ganimet olduğunu söylerler. Ancak pek çok müfessir, âyetteki hükmün
umûmî olduğunu, ganimetlerin de bu umûmî hükmün bir parçasını teşkil
ettiğini ifade ederler. Bu durumda, âyetten Hz. Peygamber'in bütün
emir ve nehiylerine uymanın farz olduğu anlaşılır. Çünkü
Resûlullah'ın emrettiği ve yasakladığı şeyler, Allah'ın emredip
yasakladıklarıdır. Bu durum aşağıdaki âyetlerden de açık bir şekilde
anlaşılmaktadır.
2.
"Resûlullah, nefsinin arzû ve istekleri doğrultusunda konuşmaz. Onun
söyledikleri kendisine vahyedilenlerden başka bir şey değildir."
Necm sûresi (53), 3-4
Kureyşliler, Resûl-i Ekrem'in üstün niteliklerini, ahlâkî
güzelliklerini, faydalı işler yaptığını biliyorlardı. Bu niteliklere
sahip bir peygamber, nefsinin arzu ve istekleri doğrultusunda
konuşmaz, söyledikleri vahiy eseridir. Dolayısıyla bu âyetin
muhtevası öncelikle Kur'ân-ı Kerîm'e yöneliktir. Çünkü o gün
kâfirlerin, inkârcıların itirazı Kur'ân-ı Kerîm'e idi. Hz. Peygamber
hakkında fazla söz söyleyemiyorlar, fakat onun şâir ya da cinnet
getirmiş veya cinlerin ve şeytanların kendisine musallat olmuş biri,
yahut kâhin olabileceğini söylemekle yetiniyorlardı.
Bu
âyetle kastedilen ikinci mâna, Hz. Peygamber'in sahih sünnetidir.
Dârimî'nin Sünen'inde nakledilen bir rivayete göre, Cebrâil
aleyhisselâm Resûlullah'a Kur'an'ı getirdiği gibi sünneti de
getiriyordu (Dârimî, Sünen, Mukkadime 49). Bu sebeple bazı âlimler
sünnetin de vahiy eseri olduğunu söylerler. Bütün mezhepler,
Kur'an'dan sonra dinin ikinci kaynağı olarak sünneti kabul ederler.
Hangi çeşit hadislerin delil olarak alınacağı münakaşa konusu
yapılmış, bu hususta farklı görüşler ortaya atılmıştır. Ancak
sünnetin dinde ikinci delil kabul edilmesinin münakaşa edilmediği
bir gerçektir. Bir kaide olarak şu söylenebilir: Sünneti kabul
etmeyen fertler görülmüş, ancak böyle bir hak mezhep bugüne kadar
görülmemiştir.
3.
"De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyunuz ki, Allah da sizi
sevsin ve günahlarınızı bağışlasın."
Âl-i İmrân sûresi (3), 31
Yahudilerin, "Biz Allah'ın oğulları ve sevdikleriyiz",
Hristiyanların "Biz Allah'a sevgimiz sebebi ile Mesih'i mâbud
tanıyoruz", müşriklerin de, "Biz putlara sadece Allah'ı
sevdiğimiz ve bizi Allah'a yaklaştırdığı için kulluk ediyoruz"
demeleri üzerine bu âyet nâzil oldu. Allah Teâla kendisini sevdiğini
iddia edenlere, eğer bu sözlerinde samimi iseler, Resûlullah'a
uymalarını ve ona muhalefet etmemelerini emretti. Peygamber'e uymak
demek onun emrettiklerini yapmak, yasakladıklarından kaçmak, her
konuda onu örnek almak demektir. Bunun aksi, ben Allah'ı severim,
ama O'nun emrini dinlemem, O'nun sevdiğini, O'nu sevenleri, O'nun
yolunu göstermek için gönderdiklerini sevmem, onlara benzemek
istemem demektir ki, bu da kendimden başkasını sevmem, tevhid
yolunda yürümem demektir.
Bu
âyet nâzil olduğu zaman münafık Abdullah İbni Übey:
"Muhammed kendine itaat ve ibadeti Allah'a itaat yerine koyu-yor.
Hıristiyanların İsâ'yı sevdikleri gibi, bizim de kendisini sevme-
mizi istiyor"
dedi. Bunun üzerine şu âyet nâzil oldu:
"De ki: Allah'a ve Peygamber'e itaat edin, eğer dönerlerse muhakkak
ki, Allah kâfirleri sevmez"
[Âli İmrân sûresi (3), 32].
Allah, kendisine ibadet ve tâatin en doğru ölçüsünün, Peygamber'e
uymak olduğunu bildirdi. Çünkü Allah'ın emir ve yasaklarını en iyi
bilip uygulayanlar peygamberlerdir. Onlar, uyulması gereken yolu
eksiksiz uyguladılar. İfrat ve tefrite düşmediler. Dinin bütün
emirlerinin itidal yolu, orta yol ve ölçülü davranış olduğunun en
mükemmel örneğini gösterdi-ler. Son peygamber Hz. Muhammed, kıyamete
kadar hükmü devam edecek olan İslâm dini'nin aydınlık yolunu,
Kur'an'ı her planda hayata uygulayarak çizdi. İşte Peygamberimiz'in
sınırlarını çizdiği bu ferdî ve ictimâî hayat tarzı, sözleri,
davranışları, başkalarının davranışlarını tasvibi ya da tasvip
etmeyişi sünnet olarak adlandırıldı. O halde sünneti ve sünnetin
ortaya koyduğu edebleri koruma, İslâm'ı koruma ve yaşama anlamına
gelir.
4.
"Sizin için, Allah'ı ve âhiret gününü umanlar, Allah'ı çokça ananlar
için Allah'ın peygamberinde en mükemmel örnek vardır."
Ahzâb sûresi (33), 21
Bu
âyet-i kerîme, çok büyük bir hakikati, Peygamberimiz'in en önemli
vasfını ifade eder. Hz. Peygamber, mü'minler için en mükemmel örnek
ve yegâne önderdir. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in
örnek ve önderliği hayatın her alanını kapsayıcı niteliktedir. Hz.
Peygamber bu dünyada yaşayan insanlara pratik kaideler öğretti.
Kendi yaşayışı ile bu pratik kaideleri hayata geçirdi, izah etti ve
tanıttı. Ordulara kumanda ederek komutanlara, bizzat muharebe ederek
hak, adalet, hürriyet, nâmus gibi kutsal duygular için canını feda
eden askerlere, kanunlar vaz ederek ve hükümler vererek kanun
yapanlara, kendisine gelen davaları hallederek hâkimlere, aile reisi
olarak kocalara ve babalara mükemmel bir örnek ve önder oldu. Hz.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, zâlimleri, cânileri,
mütecâvizleri, haksızları cezalandırarak adalet timsali oldu.
Kazandığı savaşlarda esir düşenleri affederek, kendisine karşı son
derece kötü davrananlara iyi davranarak merhamet, şefkat ve
âlicenaplık örneği verdi.
Hz. Peygamber, ahlâkî yaşayışıyla, davranışlarıyla, sıkıntılara
göğüs germesi, güçlüklere ve belâlara sabretmesiyle de eşsiz bir
örnek sergiledi.
Onun hayatının bütün safhaları, mü'minler için takip edilecek yegâne
örnek olma özelliğini kıyamete kadar sürdürecektir. Ancak o, âyetten
açıkça anlaşıldığı üzere, mü'minler, Allah'ı ve âhiret gününü uman
ve Allah'ı çokça ananlar için örnektir.
5.
"Hayır, Rabbine yemin olsun ki, onlar aralarında çıkan
anlaşmazlıklarda seni hakem yapıp, sonra da senin verdiğin hükme
karşı içlerinde bir burukluk duymadan tam anlamıyla teslim olmadıkça
iman etmiş olmazlar."
Nisâ sûresi (4), 65
Allah Teâlâ bu âyette sahâbîlere, dolayısıyle bütün müslümanlara,
aralarında ihtilâfa düştükleri işlerde, içinden çıkamadıkları
problemlerde Resûlullah'ın hakemliğine başvurmaları gerektiğini
emreder. Onun hakemliğine başvuran müslümanlara düşen en önemli
görev, verdiği hükme tam ve gönülden razı ve teslim olmaktır. Ancak
bu sayede hakiki mü'min olunabilir.
Sahâbeden sonraki müslümanlar ve dolayısıyla bizler, Peygamber'in
hakemliğine nasıl başvuracağız? Allah Resulû, bir
hadislerinde şöyle buyurur:
"Size iki şey bıraktım. Onlara sımsıkı sarıldığınız sürece sapıklığa
düşmezsiniz. Allah'ın Kitabı Kur'an ve Resûlü'nün sünneti"
(Muvatta', Kader 3).
O
halde problemlerimizi Kur'an ve Sünnet'in ışığında çözmek
zorundayız. Bu şu demektir: Hükmü Kur'an ve Sünnet'te bulunan
meseleleri bu iki kaynağa göre halledeceğiz. Şayet aradığımız konu,
Kur'an ve Sünnet'te bulunmuyorsa, onu nasıl halledeceğimizi Kur'an
ve Sünnet'in emir ve tavsiye ettiği doğrultuda karara bağlayacağız.
Zübeyr İbni Avvâm, Medine dışındaki bir arazinin sulanması konusunda
ensardan bir kişi ile münakaşa etmişti. Konu Hz. Peygamber'e
arzedildi. Allah Resûlü'nün verdiği hüküm ensardan olan müslümanın
hoşuna gitmedi, hatta Peygamber Efendimiz'i taraf tutmakla itham
etti. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu (Bilgi için bk.
Buhârî, Tefsîru sûre (4), 12, Müsâkât 8, Sulh 12).
Bu
âyette dikkat çeken bir kaç noktaya açıklık getirmemiz, konunun
önemini ve daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır. Şöyle ki:
Allah Teâlâ, gerçek mü'min olmayı birtakım şartlara bağlamıştır:
1.
Mü'minler, aralarında çıkan problemlerde, Resûlullah sallallahu
aleyhi ve sellem'in hakemliğine başvurmak zorundadırlar. Onun
hükmünü kabul etmeyen kimse, mü'min olamaz.
2.
Mü'minlerin, Resûl-i Ekrem'in verdiği hükme karşı içlerinde bir
burukluk duymamaları gerekir. Bu hükme rızâ gösteren kişi, kalben
değil de zâhirde razı olmuş görünebilir. Âyet, rızânın mutlaka
kalben olması gerektiğini açıkça ortaya koymaktadır.
3.
Mü'minler, Resûlullah Efendimiz'in verdiği hükme tam anlamıyla
teslim olmalıdırlar. Hükmün hak ve doğru olduğuna kalben inanan bir
kimse, bazan hakkı kabul etmemekte ayak diretir veya tereddüt eder.
İşte Allah Teâlâ, iman konusunda kalbde mutlaka yakînin hasıl
olmasını, bununla birlikte, zâhirde de teslimiyetin mutlaka
bulunmasını açıkça beyan eder. Bu sebeble âyette hem "içlerinde
bir burukluk duymamayı" hem de "tam anlamıyla teslim olmayı"
ayrı ayrı zikretmişdir. Birincisi kalben teslimiyeti, ikincisi de
görünürde hükmün gereğini yerine getirmeyi ifade eder.
Bu
mânasıyla âyet Resûlullah'dan gelen her sahih hadise şamildir.
Sahih sünnetin bulunduğu bir konuda, sünnetteki ahkâmın dışında bir
yol takip etmek câiz olmaz. Şayet bilmeyerek böyle yapılmışsa,
sahih sünnet veya hadise vakıf olununca onlara dönülür. Sahâbe
zamanından itibaren, bunun pek çok misali görülmüştür. Ömer ibni
Hattâb, Ömer ibni Abdülaziz başta olmak üzere sahâbe, tâbiûn ve
onlardan sonraki nesillerden seçkin ulemânın tavrı bu idi.
Müctehid bir hâkimin hükmü, Kitab ve Sünnet'in nassına muhalif
olduğunda, o hükmü ortadan kaldırmak ve yürürlükte kalmasına engel
olmak vâcip olur. Kitab'ın ve sahih sünnetin nasları, aklî
ihtimaller, nefsânî ve şeytânî yorumlarla birbiriyle çelişkili
gösterilemez.
Abdullah İbni Ömer, Resûl-i Ekrem'in:
"Sizden izin istediklerinde kadınların camiye gitmesine engel
olmayınız"
buyurduğunu rivâyet etmişti. Bunun üzerine oğlu Bilâl:
"Vallahi biz onları engelliyoruz" dedi. Babası Abdullah;
"Ben Resûlullah şöyle buyurdu diyorum; sen, biz onları engelliyoruz
diyorsun" diye oğlunu azarladı ve hatta rivâyet edildiğine göre
onunla ölünceye kadar konuşmadı (Ahmed İbni Hanbel, Müsned,
II, 90; Ali el-Kârî, el-Mirkât, I, 339).
Nevevî, fâsık ve bid'atçılarla hayat boyunca konuşmamanın câiz
olduğunu söyler. Üç günden fazla konuşmamanın yasaklanmış olması,
bid'atçi ve fâsıklarla ilgili değildir.
Katâde'nin naklettiğine göre, İbni Sîrîn, bir adama Resûlullah
Efendimiz'den bir hadis rivâyet etmişti. Bunun üzerine adam: "Filan ve filan da şöyle dediler" deyince, İbni Sîrîn:
"Ben sana Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'den
bahsediyorum, sen filan ve filan da şöyle dedi diyorsun, seninle
ebediyen konuşmayacağım" diye karşılık verdi.
Mâlik İbni Enes'in yanına bir adam geldi ve kendisinden bir mesele
sordu. Mâlik ona: "Resûlullah şöyle şöyle buyurdu, deyince, adam:
Senin görüşün ne? dedi. Bunun üzerine Mâlik, "Peygamberin emrine
muhalefet edenler, fitneye ve can yakıcı azaba uğramaktan,
korksunlar" [Nûr sûresi (24), 63] âyetini okudu.
İbni Teymiye'ye göre: Allah Teâlâ'nın kendisine ve Resûlü'ne itaatı,
kulları üzerine farz kıldığı, kitap, sünnet ve icmâ ile sabittir.
Resûlullah Efendimiz dışında, emrettiği ve nehyettiği her konuda,
bir kimseye, ümmetin itaat etmesi vâcip değildir. Ümmetin sıddîki ve
en faziletlisi olan Hz. Ebû Bekr şöyle der: "Allah'a itaat
ettiğim sürece bana itaat edin. Şâyet Allah'a isyan edersem, bana
itaat etmeniz söz konusu olamaz." Resûlullah sallallahu
aleyhi ve sellem hariç, emrettiği ve nehyettiğinde masum olan
bir tek fert yoktur. Bu sebepledir ki, bütün imamlar, Resûlullah
Efendimiz dışında her insanın sözü alınır da terk de edilir
demişlerdir.
Dört büyük mezhep imamı, söyledikleri her şeyde insanların
kendilerini taklid etmesini yasaklamışlardır. Vâcip olan budur. Ebû
Hanîfe: Bu benim görüşümdür ve gördüğümün en iyisidir. Kim benim
görüşümden daha iyisini getirirse, onu kabul ediniz, demiştir. Ebû
Hanîfe'nin önde gelen talebesi Ebû Yûsuf, Medine'li büyük muhaddis
Mâlik İbni Enes'le bir araya gelince, ona bazı konular hakkında
kanaatini sordu. Mâlik de ona bu konudaki hadisleri okudu. O zaman
Ebû Yûsuf dedi ki:
"Kendi görüşümden vazgeçip senin söylediklerine döndüm. Şayet
üstadım Ebû Hanîfe benim gördüklerimi görseydi, o da benim gibi
görüşünden vazgeçip okuduğun rivâyetlere dönerdi."
İmam Mâlik şöyle derdi:
"Ben bir beşerim, isabet de ederim, hatâ da edebilirim. Benim
sözlerimi Kur'an ve Sünnet'e arz ediniz."
İmam Şâfiî: "Benim sözümün aksini ifade eden sahih bir hadis
bulunca, benim sözümü duvara çalın. Yolunca vaz olunmuş bir hüccet
gördüğüm zaman, benim sözüm odur" der.
Demek oluyor ki, Allah ve Resûlü bir konuda hüküm vermişse, bir
başka seçenek yoktur. Başka sözler ve görüşler, Resûlullah'ın hadis
ve sünnetine uymazsa, onları terketmek vâcip olur.
6.
"Eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, Allah'a ve âhiret
gününe gerçekten inanıyorsanız, onu Allah'a ve Resûlüne götürün."
Nisâ sûresi (4), 59
Bir önceki âyetin açıklamasında da belirtildiği gibi, mü'minler,
herhangi bir konunun hükmü hakkında görüş ayrılığına düştüklerinde,
problemin çözümü için Allah'ın kitabı Kur'an'a ve O'nun Resûlü'nün
sünnetine baş vurmak zorundadırlar. Resûl-i Ekrem hayatta iken,
sahâbe-i kirâm, ihtilafa düştükleri her meseleyi Peygamberimiz'e
sorarlardı. Onun vefatından sonra sahâbe ve daha sonraki nesiller,
meselelerini Kur'an ve Sünnet'in ışığında çözdüler.
Mü'minler arasında problem olan konu, ister inanç ister günlük hayat
ile ilgili olsun, onu Kitap ve Sünnet'e göre halletme mecburiyeti
vardır. Bu Allah Teâlâ'nın emridir: "Ayrılığa düştüğünüzde
herhangi bir şey hakkında hüküm vermek, Allah'a aittir" [Şûrâ
sûresi (42), 10]. Kur'an ve Sünnet'e göre hükmeden, doğru ve
hakkaniyetli bir hüküm vermiş olur. Problemlerini Kitap ve Sünnet'e
baş vurarak halletmeyen, hükmünü o ikisine göre vermeyen kimsenin,
Allah'a ve âhiret gününe iman etmiş sayılmayacağı da böylece
anlaşılmış olur.
Bu
âyet, Abdullah İbni Huzâfe hakkında nazil oldu. Resûlullah
sallallahu aleyhi ve sellem Abdullah'ı bir orduya kumandan tayin
etti ve askerlere komutanlarını dinleyip itaât etmelerini emretti.
Abdullah bazı sebeplerle askerlere kızdı ve bir ateş yakmalarını
sonra da içine girmelerini emretti ve: "Resûlullah sallallahu
aleyhi ve sellem beni dinlemenizi ve bana itaat etmenizi size
emretmedi mi?" dedi. Askerlerden bir kısmı bu emre uymadı, bir kısmı
ise uymaya kalktı. Esasen Abdullah onların kendisine itaat edip
etmeyeceklerini denemek istemişti. Sonra gelip durumu Peygamber
Efendimiz'e sordular. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem
:
"Şâyet girseydiniz ondan artık çıkamazdınız. İtaat yalnızca dinin
uygun gördüğü konulardadır"
buyurdu (Müslim, İmâre 39-40).
Askerler, komutanın emrine uyup uymama konusunda münakaşa
etmişlerdi. İşte "Herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, onu
Allah ve Rasûlüne götürün" âyeti bunun üzerine nazil oldu.
7.
"Kim Resûle itaat ederse, Allah'a itaat etmiş olur."
Nisâ sûresi (4), 80
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, Allah Teâlâ'nın emir
ve nehiylerinin tebliğcisidir. Daha önceki âyetlerde açıklandığı
gibi, o kendiliğinden bir şey söylemez. Söyledikleri Allah'ın
kendisine bildirdiklerinden ibarettir. Dolayısıyla itaat ve
itaatsizlik sadece Allah'a karşı söz konusudur. Resûl-i Ekrem'e
itaati emreden ve ona itaati kendine itaat sayan Cenâb-ı Hak'dır.
8.
"Şüphesiz ki sen doğru yola, Allah'ın yoluna götürüyorsun."
Şûrâ sûresi (42), 52-53
Hz. Peygamber'in insanları vahiyle davet ettiği yol, doğru yol,
sırât-ı müstakîmdir. Bu yol, Allah'ın yoludur. Resûlullah
sallallahu aleyhi ve sellem insanları İslâm'a davet etti. O
halde, İslâm dininin bütün emir ve yasakları, yani Kur'an ve Sünnet,
sırat-ı müstakîm dediğimiz doğru yolu oluşturur. İslâm'a gerektiği
gibi inanıp, onu hayatına uygulayan kimse doğru yolda sayılır.
Resûl-i Ekrem Efendimiz peygamberlikle görevlendirildiği günden,
dünya hayatına veda ettiği ana kadar insanları Allah'ın yoluna
davetle meşgul oldu. Bu yola davet etmenin bütün yol ve yöntemlerini
ashâba, dolayısıyla ümmetine öğretti. Kendisinden sonra gelen
halifeleri de, aynı yolu izledi. O halde insanlığı doğru yola davet
etmenin yol ve yöntemini öncelikle öğrenmek gerekir. Bu ise İslâm'ı
bilmekle olur. Kur'an ve Sünnet bilgisi ilk temeli oluşturur. Hz.
Peygamber'in hayatını ayrıntılarıyla bilmek, öğrenmek dine davetin
en önemli merhalelerinin başında gelir. Mademki Allah Teâlâ "Sen
doğru yola, Allah'ın yoluna götürüyorsun" buyuruyor, o halde o
yolu ve o yolun önder ve örneğini iyi bilip tanımak gerekir.
9.
"Allah Resûlü'nün emrine aykırı davrananlar, kendilerine bir belânın
çarpmasından, yahut acı bir azabın uğramasından sakınsınlar."
Nûr sûresi (24), 63
Şimdiye kadar açıklamaya çalıştığımız âyetlerden, Resûlullah
sallallahu aleyhi ve sellem'in emrettiklerini yapmak,
nehyettiklerinden sakınmak gerektiğini, onun kendiliğinden
konuşmadığını, söylediklerinin vahye dayandığını, Allah'ı sevdiğini
iddia edenlerin Resûlullah'a uyacaklarını, Allah Resûlü'nün
mü'minlere en güzel örnek olduğunu, mü'minlerin aralarında çıkan
ihtilaflı meselelerde Resûlullah'ı hakem yapmalarını, ihtilafa
düştükleri konuları Allah ve Resûlü'ne götürmelerini, Resûlullah'a
itaatın Allah'a itaat olduğunu, Resûlullah'ın Allah yolunda
kılavuzluk ettiğini öğrendik. Bu âyet ise, bütün bu niteliklere
sahip bir Resûle muhalefet edilmemesi, karşı çıkılmaması gereğini
kuvvetle vurguluyor. Şâyet karşı çıkılırsa, böyle yapanlara Allah'ın
dünyada bir belâ göndereceği, onları âhirette de can yakıcı bir
azaba uğratacağı beyan edili-yor.
Esasen iyi bir mü'min, peygamberine asla muhalefet edemez. Çünkü
peygambere karşı gelmek, insanı imansızlığa götürür. Bu âyetteki
muhalefet, bu sebeple münâfıkların davranışı olarak tefsir
edilmiştir. Şâyet bir mü'min böyle davranırsa, onda nifak alâmeti
var demektir.
Allah, insana dünyada çeşit çeşit belâ ve musibetler verir. Her
türlü dünya meşakkati ve sıkıntısı bir belâ, bir musibettir.
İnsanların birbirlerini öldürmeleri, terör ve anarşi, zelzeleler,
yangınlar, seller, insanoğlunun başına gelen ve bir çoğu beşerî
tedbirlerle önlenemeyen belâ ve musibetlerdir. Bunların her birini
bir günahın, bir isyanın mutlak neticesi şeklinde anlamak veya böyle
bir sebebe bağlamak, isabetli bir yorum sayılmaz. Zira Allah, her
isyanın ve günahın cezasını anında, kişiye ve topluma yönelik bir
belâ ve musibete döndürmez. Hatta bizim inancımıza göre, Allah
kullarını cezalandırmakta acele de etmez. Günahkâr kulların tövbeye
yönelmesi ve bir daha günah işlememesi için onlara mühlet verir.
Ancak günahta ısrar edenleri bazı musibetlerle imtihan eder. Bu
imtihanda başkalarının alacağı dersler ve ibretler de bulunur. Bu
belâ imtihanı, ferdi olabileceği gibi, ictimâî de olabilir. Çünkü
günahkâr fertler gibi günaha dalmış toplumlar da vardır. Kur'ân-ı
Kerîm ve hadîs-i şe-
rîflerde bunların örneklerine rastlarız. İnsanlığın bilinen tarihi
de buna şahitlik eder. Bütün kutsal kitaplar, dinler ve örfler günah
ile musibetler arasında bir ilginin varlığından söz eder. Bazı kere
musibetler mükâfatları da beraberinde getirir. Çünkü fertlerin ve
toplumların ıslaha yönelmeleri, çoğu kere büyük musibetler sonrasına
rastlar. "Bir musibet bin nasihatten yeğdir" atasözümüz bunu çok
veciz bir şekilde ifade eder.
Toplumun başına zâlim bir yöneticinin gelmesi de dünyalık
musibetlerdendir.
10. "Evlerinizde okunan Allah'ın âyetlerini ve hikmeti hatırlayın."
Ahzâb sûresi (33), 34
Bu
âyette kastedilen mânayı daha iyi anlayabilmek için, bundan önceki
iki âyetin anlamını bilmemiz gerekir. O âyetlerde şöyle
buyurulmaktadır:
"Ey peygamber kadınları! Siz kadınlardan herhangi biri gibi
değilsiniz. Eğer (Allah'dan) korkarsanız, erkeklerle konuşmanızda
yumuşak davranmayın ki, kalbinde hastalık bulunan kimse tamah
etmesin, güzel, şüpheden uzak bir biçimde, söz söyleyin. Evlerinizde
oturun, ilk Câhiliye çağı kadınlarının açılıp saçılması gibi açılıp
saçılarak, kırıla döküle yürümeyin. Namazı kılın, zekâtı verin,
Allah'a ve Resûlü'ne itaat edin. Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden her
türlü kiri gidermek, sizi tertemiz yapmak ister"
[Ahzâb sûresi (33), 32-33].
Bu
emirler, Peygamberimiz'in eşlerine yönelik ise de, bunların bütün
islâm kadınlarına şâmil olduğunda şüphe yoktur. Bu âyetler,
erkeklerle kadınlar arasında iffetin, nezâhet ve nezâketin hâkim
olması gerektiğini göstermektedir. Allah'ın âyetleri ve Resûlü'nün
sünneti, aile hayatımızın nasıl olması icab ettiğini bize
öğretmektedir. Peygamberimiz bunun en mükemmel uygulayıcısı
olmuştur. Âyette geçen "hikmet"ten maksat, Hz. Peygamber'in
sünnetidir.
Allah Teâlâ, kişilerin ve ailenin saadetinin Kur'an ve Sünne'tte
olduğunu, edebin ve ahlâkın en üstününün de bu iki kaynakta
bulunduğunu, peygamber ailesinin şahsında bütün müslümanlara, hatta
bütün insanlığa beyan etmiştir. Özellikle peygamber ailesinin
zikredilmesinin sebebi, onların evlerinin vahyin beşiği olmasından
ve en mükemmel uygulamanın onların evinde yapılmasından dolayıdır.
Dikkat edilirse, burada arka arkaya sıralanan âyetler, birbirinin
anlam ve muhtevasını tamamlayıcı bir nitelik arzeder. Bu durum, aynı
zamanda bize bir usul, üslûp ve sistemi de öğretip kavratıyor. O da,
Kur'an'ı bir bütünlük içinde ele alma, anlama ve kavrama yoludur. Bu
âyetlerin her biri çeşitli yönleri ile Peygamberimiz'i bize anlatıp
tanıtmaktadır.
Hadisler
158.
Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivâyet edildiğine göre,
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Herhangi bir konuyu size emredip yasaklamadığım sürece, siz de beni
kendi halime bırakınız. Sizden önceki ümmetleri çok sual sormaları
ve peygamberlerine karşı münakaşaya dalmaları helâk etti. Size
herhangi bir şeyi yasakladığım zaman ondan kesinlikle sakınınız, bir
şeyi emrettiğimde de onu, gücünüz yettiği ölçüde yerine getiriniz."
Buhârî, İ'tisâm 2; Müslim, Hac 412, Fezâil 130-131. Ayrıca bk.
Tirmizî, İlim 17; Nesâî, Hac 1; İbni Mâce, Mukaddime 1
Açıklamalar
Kur'ân-ı Kerim'in bazı sûre ve âyetlerinin nâzil oluş sebebi
bulunduğu gibi, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in
bazı hadislerinin de bir söyleniş (vürûd) sebebi vardır.
Açıklamaya çalıştığımız bu hadisin vürûd sebebini Ebû Hüreyre'nin şu
rivayetinden anlamak mümkündür:
Resûl-i Ekrem Efendimiz bize hitap etti ve şöyle buyurdu:
-
"Ey müslümanlar! Size hac farz kılınmıştır, o halde hac yapınız".
Bir adam:
--
Her sene mi, Ya Resûlallah? dedi.
Resûlullah cevap vermeyip sustu. Adam sorusunu üç defa tekrarladı.
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz:
--
"Şâyet "evet" desem, mutlaka farz olurdu, tabiî sizin de buna
gücünüz yetmezdi"
buyurdular (Müslim, Hac 412). Sonra da bu hadisi söylediler.
Hz. Peygamber'e bu soruyu soran sahâbî Akra İbni Hâbis'tir. O,
namazın, zekâtın, orucun tekrar tekrar yapıldığını bildiği için,
hac ibadetini de bunlara kıyas ederek bu soruyu sormuştu. Bütün
mükelleflere her sene bu ibadeti tekrar etmenin zorluğunu, hatta
imkânsızlığını düşünememişti. Peygamber Efendimiz, önce onun bu
sualine cevap vermedi. Çünkü susmak, bilgisize cevap teşkil eder.
Faydalı ve güzel soru ise, ilmin yarısıdır, denir.
Hz. Peygamber ümmete açıklanması gereken ve insanların ihtiyacı olan
bir konuda susmazdı. Şâyet sorulan soru bu çeşit bir ihtiyaçtan
kaynaklanıyorsa, onu mutlaka en açık şekilde cevaplandırırdı. Fakat,
Akra'ın sorusunu böyle değerlendirmediğini, aksine tekrar tekrar
sorduğu halde sorusunu cevaplandırmadığını görüyoruz. Ne var ki,
susmasının cevap teşkil etmediğini görünce, bu soruyu da açık bir
şekilde cevaplamıştır. Resûl-i Ekrem'in cevap tarzından soru soranı
pek hoş karşılamadığı anlaşılmaktadır. Çünkü Akra İbni Hâbis,
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem sözlerini tamamlamadan
ve ilgili açıklamaları yapmadan bu soruyu sormuş olabilir. Oysa
Allah Teâlâ, bu konudaki davranış edebini mü'minlere şöyle
bildirmişti:
"Ey inananlar! Allah'ın ve Resûlü'nün huzurunda öne geçmeyin.
Onların önüne kendiniz geçmediğiniz gibi, onlardan önce konuşmaya,
bir iş hakkında hüküm beyan etmeye de kalkmayın"
[Hucurât sûresi (49), 1].
Peygamber Efendimiz, özellikle itikat, ibadetlerin farz oluşu, helâl
ve haram gibi vahiyle tesbit edilen konularda kendisinin
bildirdikleri ile ye-tinmeyi, ince eleyip sık dokumamayı, çok ve
gereksiz soru sormaktan sakınmayı tavsiye ederlerdi. Bu sebeple:
"Benim sizin anlayış ve kavrayışınıza bıraktığım konularda siz de
beni kendi halime bırakın" buyurmuşlardır. Niçin böyle
yapılması gerektiğini de, geçmiş ümmetlerin, yahudi ve
hıristiyanların helâk oluşlarını örnek göstererek açıklamışlardır.
Çünkü onlar, peygamberlerine çok ve yersiz sorular sorarlardı.
Ayrıca peygamberlerinin verdiği cevabı kabullenmek yerine, onu
aralarında münakaşa ederler, ihtilafa düşerlerdi. Bu nitelikleri,
yani çok ve yersiz sorular sormaları, aldıkları cevapları münakaşa
konusu yapıp çok ihtilafa düşmeleri onların helâkine sebeb oldu.
Çünkü ihtilaf, ayrılıkları ve grup-laşmaları doğurur. Bunun
neticesinde toplumun birlik ve beraberliği ortadan kalkar. Birlik ve
beraberliği bünyelerinde sağlayamayan milletler ve ümmetler ise
helâke sürüklenirler. Bütün bunlar zaruret olmaksızın soru sormanın,
Allah ve Resûlü tarafından hükümleri belirtilmiş konularda ihtilaf
etmenin haram kılındığını gösterir. Çünkü, bir işin sonu helâk
olursa, o işin haram veya büyük günah olduğu âşikârdır. Özellikle
ihtilaflar, kalplerin ayrılmasına ve dinin zayıflamasına sebeb olur.
Bunlar nasıl haramsa, bunlara yol açan sebebler de aynı şekilde
haram olur.
Dinin yasak ettiği şeylerden kesinlikle sakınılması, uzak durulması
gerekir. Bu konuda müsamaha yoktur. "Gücüm yetmiyor" veya
"Alıştığım için bırakamıyorum" gibi mazeretler de geçerli
değildir. Tabii ki, ızdırar hali denilen zorunlu durumlar her zaman
istisna teşkil eder. Bu ise, zaman, mekân ve şahıslara göre
değişiklik arzeden ve geniş açıklamaları gerektiren bir konudur.
Kişinin dindarlığı ve takvâsı, yaptığı ibadetlerden çok, yasaklardan
kaçınması ile değerlendirilir. Çünkü yasaklardan uzak durmak, bir
riyâ, gösteriş ve başkalarına hoş görünme konusu olamaz.
İbadetlerde ise, bunlar şu veya bu ölçüde bulunabilir.
Yasaklardan kesin olarak kaçınılmasına karşılık, dindeki emirler
herkesin gücünün yettiği ölçüde uyması gereken bir özellik arzeder.
Çünkü bir işi yapmanın, yapabilmenin çeşitli şartları ve sebebleri
vardır. Bu şart ve sebebler, herkeste aynı oranda bulunmayabilir
veya hiç olmayabilir. O halde herkes gücünün yettiğinden sorumludur.
Çünkü Allah Teâlâ, hiç kimseye gücünün üstünde bir yük yüklememiştir
[Bakara sûresi (2), 286]. Kimileri bir işi yapmaya güç yetirirken,
kimileri yetiremeyebilir. Sorumluluk güç yettiği orandadır. Cenâb-ı
Hak da "Allah'a karşı vazifelerinize gücünüz yettiği kadar dikkat
edin. Dinleyin, itaat edin, kendi iyiliğinize olarak (mallarınızı
Allah uğrunda) harcayın" [Teğâbün sûresi (64), 16] buyurur.
Farz olan ibadetlerin yapılmasında herkes aynı mükellefiyeti taşır.
Nâfile ibadetler ise, daha önce de geçtiği gibi, her ferdin gücü
ile, kudreti ile sınırlı ve ihtiyârîdir. Bu kâide sadece
ibadetlerimizde değil, bütün dînî emirlerde geçerlidir.
Bu
hadis 1275 numarada tekrar gelecektir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Ortaya problemler çıkaracak, şüphelerin doğmasına, münakaşalarla
ihtilafların artmasına sebep olacak sorular sormak haramdır.
2.
Birtakım ciddî boyuttaki münakaşa ve ihtilaflar, fertlerin ve
toplumların yıkılışına sebep olur.
3.
Dinin kesin olarak yasakladığı şeylerden mutlaka uzak durmak,
uyulması gereken farzlardandır.
4.
Dinî yasaklarda müsamaha ve gevşeklik câiz değildir.
5.
Dinî emirler, güç yettiği nisbette yerine getirilir.
6.
Peygamber'in sünneti üzerinde münakaşaya dalmak doğru değildir.
`
159.
Ebû Necih İrbâz İbni Sâriye radıyallahu anh şöyle dedi:
"Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bize çok tesirli bir
öğüt verdi. Bu öğütten dolayı kalpler ürperdi, gözler yaşardı.
Bizler:
-
Ey Allah'ın Resûlü! Bu öğüt, sanki ayrılmak üzere olan birinin
öğüdüne benziyor, bari bize bir tavsiyede bulun, dedik. Bunun
üzerine:
--
"Size, Allah'a çok saygı duymanızı, başınıza bir Habeşli köle bile
emir olsa, onu dinleyip itaat etmenizi tavsiye ederim. Benden sonra
sağ kalıp uzunca bir hayat sürenler pek çok ihtilaflar görecekler. O
zaman sizin üzerinize gerekli olan, benim sünnetime ve doğru yolda
olan Hulefâ-yi Râşidîn'in sünnetine sarılmanızdır. Bu sünnetlere
sımsıkı sarılınız. Sonradan ortaya çıkarılmış bid'atlardan şiddetle
kaçınınız. Çünkü her bid'at dalâlettir, sapıklıktır"
buyurdular.
Ebû Dâvûd, Sünnet 5; Tirmizi, İlim 16. Ayrıca bk. İbni Mâce,
Mukaddime 6
İrbâz İbni Sâriye
İlk müslümanlardan olan İrbâz, sahâbenin meşhurlarından ve Suffe
ehlinin önde gelenlerindendir. Künyesi Ebû Necih olup Süleym
kabilesine mensuptur. Gözü yaşlı sahâbîlerdendir. Cihada çıkmak için
binit bulamadıkları için ağlayan ve Resûlullah sallallahu aleyhi ve
sellem'e müracaat edenler arasında o da vardı. Şu âyet onlar
hakkında nâzil oldu:
"Kendilerine (binek sağlayıp) bindirmen için sana geldikleri zaman,
sen 'Sizi bindirecek bir şey bulamıyorum' deyince, harcayacak bir
şey bulamadıklarından dolayı üzüntüden gözlerinden yaş akarak dönen
kimselere de sorumluluk yoktur. Onlar da kınanmazlar"
[Tevbe sûresi (9), 92]. Dinin bir emrini yerine getirmeyen bir
kimse, şayet bunu bir özür sebebi ile yapamıyorsa ağlamanın ve hüzün
duymanın câiz olduğuna bu âyet delil teşkil eder.
İrbâz İbni Sâriye daha sonraları Suriye'de Humus'a yerleşti.
Abdullah İbni Zübeyr fitnesi diye adlandırılan hâdiseler esnasında,
hicrî 75 senesinde vefat etti. Öldüğü sırada yaşı bir hayli
ilerlemişti. Son zamanlarında ölümü arzu ediyor ve bu arzusunu şöyle
dile getiriyordu:
"Allah'ım! Yaşım ilerledi, azmim zayıfladı, beni kendi katına al."
Başına gelen bir olayı da şöyle hikaye eder:
"Bir gün Dımaşk Mescidi'nde namaz kılıyor ve ölümü arzu ederek dua
ediyordum. Ansızın, erkek güzeli bir delikanlı, üzerinde yeşil ve
kalın bir elbiseyle ortaya çıkıverdi. Bana:
-
Böyle nasıl dua ediyorsun? dedi. Ben de kendisine:
-
Nasıl dua edeyim, ey kardeşim oğlu? diye sordum. Dedi ki:
-
Allah'ım! Amelimi güzel kıl, ecelimi de ulaştır, de. Ben:
-
Allah'ın rahmetine eresin, sen kimsin? dedim.
-
Ben mü'minlerin kalplerinden hüznü alan Retbâbil adlı meleğim, dedi.
Sonra kendisine doğru yaklaşmaya çalıştım, fakat kimseyi göremedim.
İrbâz, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'den otuz bir hadis
rivâyet etmiştir.
Allah ondan razı olsun.
Açıklamalar
Hadisin bir başka rivâyetinden, Resûlullah sallallahu aleyhi ve
sel-lem'in bu konuşmayı bir sabah namazından sonra yaptığını
öğreniyoruz. Peygamber Efendimiz'in va'zları, nasihat ve öğütleri
kısa, özlü ve dikkat çekici idi. Bu sebeple sahâbe-i kirâm onu
kolayca ezberleyip akıllarında tutarlar ve birbirlerine anlatıp
aktarırlardı. Ayrıca Resûl-i Ekrem, va'z ve nasihat zamanını çok iyi
gözetir, sahâbenin halini, vaktini ve içinde bulunduğu durumu
dikkate alırdı.
Hadisin ravisi İrbâz, bu çok tesirli öğüdü dinleyen ashâbın o andaki
hislerini ve durumlarını dile getirmektedir. Sahâbeden pek çokları
Hz. Peygamber'den bir hadis naklederken, o andaki ortamı da bize
haber verirler. Bu, onların güzel âdetlerinden biridir. Böylece biz,
onların Hz. Peygamber'i ne kadar can kulağı ile dinlediklerini,
sonra ona nasıl uyduklarını, itaat ettiklerini de öğrenmiş oluruz.
Bu durum, bize aynı zamanda Peygamber Efendimiz'in hadisleri ve
sünneti karşısında nasıl bir tavır takınmamız gerektiğini de
öğretir.
Sahâbe, Resûl-i Ekrem'in sözleri karşısında ürperir, kalpleri titrer
ve gözlerinden yaş akıtarak ağlarlardı. Bütün bunlar, samimiyetle
inanmanın, itaat arzusu içinde olmanın, Allah ve Resûlü'nü sevip,
saymanın birer göstergesidir. Kur'an ve Sünnet karşısında bizlerin
de örnek almamız gereken davranışlardır.
Hz. Peygamber'in bu öğüdünün, inzâr yani uyarı niteliği taşıdığı,
kıyamet ahvalinden, ölümden ve dünyanın âkıbetinden bahsettiği
anlaşılmaktadır. Onun için, hadiste geçen "beliğ" kelimesini,
az sözle çok şey anlatmak demek olan vecize şeklinde anlamak
istemediğimizden, "çok tesirli öğüt" diye tercüme ettik.
Çünkü kalbi ürperten ve insanları ağlatan bir öğüdün beliğ ve veciz
olması yeterli sayılmaz. Aynı zamanda daha derûnî nitelikler
taşıması gerekir. Nitekim sahâbe-i kirâm bu öğütten o kadar
etkilendiler ki, bunu dünyaya vedâ eden bir insanın son sözlerine
benzetip, Resûlullah Efendimiz'den kendilerine tavsiyede bulunmasını
istediler. Yine, Peygamberimiz, o ana kadar sahâbîlerin pek alışık
olmadığı bir üslupla konuşmuştur, diyebiliriz. Sahâbîler bu
konuşmadan yakaladıkları ip uçları ile bir hükme vardılar, bunu da
açıkça Hz. Peygamber'e söylediler. "Bu öğüt, sanki veda eden bir
kimsenin sözlerine benziyor" değerlendirmesinin anlamı budur.
Sahâbe Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in bir nevi
veda konuşması yaptığını görünce:
Madem ki durum budur, o halde senden sonra ne yapacağımızı bize
emret. Kurtuluşa nasıl ereceğimizi, yaşadığımız sürece nasıl bir yol
takip edeceğimizi, senden sonraki halimizin ne olacağını bize söyle,
demek istediler. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz onlara çok kısa,
fakat gerçekten çok muhtevalı bir tavsiyede bulundu.
İlk tavsiye ettiği şey takvâ oldu. Takvâ çok geniş
anlamlı bir terimdir. Kısaca belirtmek gerekirse Allah'tan korkmayı,
Allah'a karşı günah işlemekten sakınmayı, O'na son derece saygılı
olmayı, dinin emrettiği her şeye gücü ölçüsünde sarılmayı,
yasakladıklarından da uzak durmayı ifade eder.
Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Sizden önce kitap verilenlere
de, size de 'Allah'dan korkun' diye tavsiye ettik" [Nisâ sûresi
(4), 131].
Bu
âyet takvânın üç kısmını da kapsamaktadır. Bunlar:
*Şirkten ve Allah'a karşı isyandan sakınmak,
*Allah'dan başka kimseden korkmamak,
*Emredilenleri yapmak, yasak kılınanlardan uzak durmaktır.
Takvâ
âhiret azığıdır. İnsanı ebedî azabdan o kurtarır, cennete o
ulaştırır, Allah'ın hoşnutluğuna o nâil kılar. Kısaca takvâ,
iyi ve üstün mü'min olmanın adıdır. Bu ise yukarıdan beri ifade
etmeye çalıştığımız gibi, ferdi kendi iç bünyesinde nefis
muhasebesine, kendi kendini kontrole sevkeder. Böylece fert
olgunlaşır ve kendi dışındakilerle münasebetlerini düzene koyma
imkânına kavuşur. Bu, toplumda düzeni sağlamanın da ilk basamağıdır.
Takvâ sahibi olmak, insanların elinde olan ve birbirleri ile
yarışabilecekleri bir alandır. Onun için Allah Teâlâ:
"Allah katında en üstün olanınız, Allah'dan en çok korkanlarınız,
takvâda en ileri olanlarınızdır"
[Hucurât sûresi (49), 13] buyurur.
Hz. Peygamber'in takvâdan sonra tavsiye ettiği ikinci önemli
konu, emîri yani devleti yöneteni dinlemek ve ona itaat etmektir.
Hatta bu yönetici, toplumun en alt tabakası içinden çıkmış biri de
olsa, ona itaat mecburiyeti vardır.
Nitekim hadiste "Habeşli bir köle bile başınıza emir olsa"
denilmektedir ki, İslâm hukukuna göre kölelerin emirliği câiz
değildir. Bu bir faraziye, bir varsayımdır. İtaatin önemini
kavratmak, fitneden korunmanın yolunu öğretmek, başsızlığın felaket
olduğuna dikkat çekmek içindir. Ancak yöneticiyi dinlemek ve ona
itaat etmek, her hâl ü kârda mutlak bir emir şeklinde anlaşılagelmiş
değildir. Dinleme ve itaatin boyutlarını, şartlarını ve
niteliklerini de Kur'an ve Sünnet açıklığa kavuşturmuştur. Hz.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem: "İtaat, dinin uygun
gördüğü hususlardadır" buyurmuşlardır. Yöneticilerin, günah
olan emirlerine itaat edilmez. Fakat bu sebeble onlara karşı
ayaklanmak ve harp ilan etmek de câiz görülmemiştir. Çünkü itaatin
zıddı her zaman isyan ve başkaldırma değildir. İsyanda toplumun
fitneye sürüklenmesi ve daha büyük musibetlere uğraması
sözkonusudur. İslâm, fitneyi önlemek ve ortadan kaldırmak için
meşrû sayılan her yola başvurur. Kur'ân-ı Kerîm, "fitne
çıkarmanın adam öldürmekten daha büyük bir günah olduğunu"
bildirir [Bakara sûresi (2), 191, 217].
Bir emîre, devlet başkanına itaat etmenin şartı ise, onun soyu sopu
ve nesebi değildir. Burada aranan şart, emîrin İslâm'a uygun
davranıp davranmadığıdır. Yönetici âdil de olsa, zâlim de olsa,
onun emirlerinin İslâmî olup olmadığına bakılır. Kişinin kendi hali
ve yaşama biçimine göre karar verilmez. Çünkü onun hali gizli
kaldığı sürece kendi şahsını ilgilendirir. Takvâ nasıl
insanın iç düzenini sağlar ve kişiyi başkaları ile ilişkilerinde
iyiliğe sevkederse, emîrler yani devleti yönetenler de dış düzeni
sağlamak ve toplumun birliğini, beraberliğini temin etmek ve
korumakla yükümlüdürler. İnsan bazan nasıl nefsinin arzularıyla
çelişkiye düşer ve sabrederse, yöneticilerle de çelişkiye düşebilir.
O zaman da sabretmesi gerekir. İslâm nasıl kişinin kendi iç düzenini
ve şahsî varlığını korumaya önem vermişse, toplum düzenini ve
birliğini korumaya da aynı şekilde, belki de daha çok önem verir.
Bütün bunlar, her şeye rağmen kötülüklere ve kötülere göz yummak
veya sessiz ve tepkisiz kalmak anlamına gelmez. Tam aksine hangi
durumlarda nasıl hareket edilmesi gerektiğini iyi tayin etmek
anlamına gelir.
Bu
hadiste, Peygamber Efendimiz'in işaret ettiği üçüncü husus,
kendisinden sonra pek çok ihtilâfların ortaya çıkacağı gerçeğidir
ki, o zaman kendisinin ve Râşid Halîfelerin yaşayış tarzına sımsıkı
bağlanma zarureti vardır. Doğruya ulaşmak ve kurtuluşa ermek, ancak
bu şekilde mümkün olur.
Peygamber Efendimiz, bu hadislerinde kendisinden sonra ortaya
çıkacak olan pek çok ihtilaf ve fitneyi haber vermiştir. Bu, onun
mûcizelerinden biri sayılır. Çünkü, Resûlullah sallallahu aleyhi
ve sellem ileride ortaya çıkacak durumları toplu bir şekilde ve
tafsilatiyle bilmekteydi. Zira ona bu bilgileri, Allah Teâlâ haber
vermişti. Ancak Resûl-i Ekrem Efendimiz bu konudaki bilgileri zaman,
mekân gibi belirleyici unsurları ile haber vermemiştir. Hatta genel
anlamda bile herkese söylememiştir. Sadece Huzeyfe İbni Yemân gibi,
Ebû Hüreyre gibi bazı özellikli sahâbilere söylemiştir. Onlar da
kendilerine haber verilen bu özel bilgileri müsaade edildiği
nisbette açıklamışlar ve başkalarına nakletmişlerdir. Hadis
kitaplarımızın "fiten" bahisleri bu nevi rivâyetleri ihtiva
eder ki, Riyazü's-sâlihîn'in son kısımlarında da bunlara yer
verilmiştir.
Ümmetin içinde fitneler ve ihtilâflar çoğalınca, görüş ayrılıkları
da artar. O zaman insanlar hangi fikrin yanında olacaklar, nasıl
hareket edeceklerdir? İşte Resûlullah Efendimiz bunun hal çaresini
de göstermektedir. Kendisinin ve Râşid halifelerin sünnetlerine
sımsıkı sarılmak, yegâne çıkış yoludur. Çünkü onların takip
ettikleri yol hak yoldur.
Ortaya çıkacak ihtilâflar ifadesiyle, İslâm ümmeti içinde yer alacak
olan bid'at fırkaları kastedilmiş olmalıdır. Çünkü
ihtilâf, küfür veya dinsizlik demek değildir. Fakat ciddi
boyuttaki ihtilâflar, ümmeti fitnelere, büyük günahlara sevkeder.
Hatta insan, farkında olmaksızın kendini dinin hudutları dışında
bulabilir. Nitekim, Hz. Peygamber'in vefatından kısa bir süre sonra
Hz. Osman ve Hz. Ali zamanında ortaya çıkan ihtilaflar, daha sonra
fitneye dönüştü ve pek çok sahâbî henüz hayatta iken ümmet
imtihandan geçti. Halifelerden sonraki dönemde ihtilâflar ve fitne
artarak devam etti. Bu fitneler ve zararlı ihtilâflar, İslâm
ümmetinin güçlenip kuvvetlenmesini önlemiş, bölünüp
parçalanmalarına sebep olmuştur.
İslâm ümmeti içindeki ihtilâfların, bölünme ve parçalanmanın,
grupçuluk ve hizipçiliğin, itaatsizlik ve baş tanımazlığın müslüman
toplumları ne hale getirdiğini, günümüzde de gözlerimizle görüyor ve
bunun ızdırabını hep birlikte çekiyoruz.
Ümmet olma vasfına sahip bulunmadığımız gibi, ayrı milletlere ve pek
çok ülkelere bölünmüş hali-mizle, kendi milli hudutlarımız ve
coğrafyamız içinde de birlik, beraberlik ve kardeşliğimizi
sağlayabilmiş değiliz.
İslâm toplumlarının fitneden kurtulabilmesi, ihtilâflara düşmemesi
için müşterek bir düşünce ve hareket tarzına sahip olmaları gerekir.
Bu ise belli bir şahsın veya bir grubun düşünce ve hareket tarzı
olamaz. Çünkü başka şahıslar ve gruplar da vardır; onlar da
kendilerinin haklı ve doğru olduklarını iddia edebilirler. İşte
Peygamber Efendimiz, bunu da açıkça tesbit ve tayin etmiş, "Sizin
üzerinize gerekli olan benim sünnetime, yoluma ve doğru yola
ulaştırılmış Hulefâ-yi Râşidîn'in sünnetine sımsıkı sarılmanızdır"
buyurarak, ortak hareket noktasını göstermiştir.
Bilindiği gibi, Hulefâ-yi Râşidîn, Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz.
Osman ve Hz. Ali'dir. Peygamberimiz, başka bir çok hadislerinde
olduğu gibi, bu hadiste de onların hidâyet, hak ve doğru yol üzere
bulunacaklarını, kendilerine uyulması gerektiğini ifade
buyurmuşlardır. Ehl-i sünnet'in bütün mezhepleri, Hulefâ-yi
Râşidîn'e uyulması gerektiği konusunda görüş birliği içindedirler.
Bundan sonra, Peygamber Efendimiz bir noktaya daha dikkat çekmekte,
bid'atlerden mutlaka sakınılması gerektiğini
hatırlatmaktadır. Çünkü sünnete uygun olmayan davranışlar
bid'attır. Bid'at dinde yeri bulunmayan, sonradan ortaya
çıkarılmış olan inanç ve ibadetlerdir. Kur'an ve Sünnet'te yeri
bulunmadığı ve bu iki asla aykırı olduğu için, her bid'at dalâlet
(sapıklık) diye nitelendirilmiştir. Burada "bid'at" veya
"muhdes" kelimelerinin "sonradan ortaya çıkan
şey"
anlamındaki sözlük mânası kastedilmiş değildir. Kastedilen esas mâna
ise, Kur'an ve Sünnet'e aykırı olarak ortaya çıkan itikat, ibadet ve
dinden sayılan şeylerdir. Çünkü sonradan olan bazı işler ve icadlar
vardır ki, bunlar hayâtî ihtiyaç ve zaruretlerdir. Bu nevi şeyleri
bid'attır diye reddetmek mümkün değildir. Bu ihtiyaç ve
zaruretlerin, sapıklıkla da bir alâkası yoktur. Bu sebepledir ki,
sonradan ortaya çıkıp itikad, ibadet ve amelle ilgili olmayan
şeyleri yani icatları bid'at olarak nitelemek doğru bir anlayış ve
yaklaşım sayılmaz.
Bu
hadis 703 numarada tekrar gelecektir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
İslâm toplumunu yönetenler, idareciler, âlimler va'z ve nasihat ve
sohbet gibi yollarla insanları aydınlatmalı ve yetiştirmelidirler.
2.
Takvâ dediğimiz Allah korkusu ve Allah'a saygı, müslümanın
temel özelliği olmalıdır. Dinin emrettiklerine uyup
neyhettiklerinden uzak durmak takvâdır.
3.
Allah'a itaati emrettikleri sürece, devleti yönetenlerin emirlerine
itaat gerekir. Onların şahsî özelliklerine bakılmaz; çünkü bu durum
sadece kendilerini ilgilendirir.
4.
Hz. Peygamber, bir mûcize olarak gelecekteki bazı şeyleri haber
vermiştir. Nitekim müslümanlar dört halifeden sonra pek çok ihtilafa
düşmüşler ve çeşitli fırkalara ayrılmışlardır.
5.
Hz. Peygamber'in sünnetinden sonra takip edilecek yol, Râşid
Halifelerin yoludur. Çünkü onlar sahâbenin en bilgili olanları ve
takvâ cihetinden de önde bulunanlarıdır.
6.
Yöneten ve yönetilenlerin, Hz. Peygamber'in sünnet ve yaşama
tarzını, Râşid Halifelerin uygulamalarını öğrenmeleri, kendilerini
sapıklığa düşmekten korur.
7.
Kur'an ve Sünnet'in zıddı ve karşıtı olan her çeşit bid'at sapıklık
olup bunlardan sakınmak gerekir.
`
160.
Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivâyet edildiğine göre
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:
"İstemeyenler dışında, ümmetimin tamamı cennete girer"
buyurdu. Bunun üzerine:
-
Ey Allah'ın elçisi, cennete girmeyi kim istemez ki? denildi.
Peygamber Efendimiz:
--
"Bana itaat edenler cennete girer, bana karşı gelenler cenneti
istememiş demektir"
buyurdu.
Buhârî, İ'tisâm 2
Açıklamalar
Cennete girmeyi istemeyenleri iki sınıfta toplamak veya iki şekilde
anlamak mümkündür. Adına "ümmet-i dâvet" denilen ve
kendilerine İslâm tebliği ulaştırılan kimseler, şâyet bu daveti
kabul etmezler, yani müslüman olmazlarsa, kâfir diye
adlandırılırlar. Bir diğer grup ise, "ümmet-i icâbet" denilen
ve İslâm'ı kabul etmiş olanlardır. Bunlar, örnek nitelikte olması
gereken insanlardır. Fakat bunlar arasında Peygamber'in tebliğ
ettiklerine uymayanlar ve dinin emirlerini gerektiği şekilde yerine
getirmeyenler de vardır ki, bunlar da âsî yani günahkâr kabul
edilirler. Kâfir olanlar hiçbir şekilde cennete giremezler. Âsi,
günahkâr kabul edilenler ise, cehennemde cezalarını çektikten sonra
cennete girerler. Demek oluyor ki, günah imanı gidermez, fakat
sahibini cehenneme sokar. Ancak bu cehennemde kalış, kâfirlerde
olduğu gibi sürekli ve ebedî değildir.
Sahâbe-i kirâm, cenneti istemeyenlerin kimler olabileceğini merak
edip şaşırdılar ve Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem'den
bunu öğrenmek istediler. Allah Resûlü'nün cevabı kısa, ama son
derece muhtevalı oldu. Buna göre kendisine itaat eden cennete
girecek, isyan eden ise cehenneme girmeyi istemiş olacaktır.
Peygamber'e itaat, Kur'an ve Sünnet'e sımsıkı sarılıp bağlanmayı
içine alır ki, böyle hareket edenler mü'min olarak cennete girerler.
Peygamber'e isyan ise, ya tamamen İslâm'ı kabul etmemeyi ifade eder
ki, o zaman bu âsi kişi kâfir olarak kalıp ebediyyen cehenneme girer
veya müslüman olduğu halde Allah'a ve Resûlü'nün emirlerine uygun
hareket etmeyerek günahkâr olur, günahının cezasını çektikten sonra
cennete girer.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Peygamber'e itaat etmek, cennete girmeye vesiledir.
2.
Peygamber'e isyân, dini kabul etmemek anlamına geleceği için
böyleleri ebediyyen cehennemde kalır. İslâm'ı kabul ettiği halde
günah işlemeye devam eden kimse cehenneme girer, ancak orada temelli
kalmaz.
`
161.
Ebû Müslim (veya Ebû İyâs) Seleme İbni Amr İbni Ekvâ radıyallahu
anh'ın naklettiğine göre, bir adam Resûl-i Ekrem sallallahu
aleyhi ve sellem' in yanında sol eliyle yemek yedi. Peygamber
Efendimiz adama:
--
"Sağ elinle ye"
buyurdu. Adam:
--
Bir türlü yapamıyorum, dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz:
--
"Yapamaz ol"
diye beddua etti.
Çünkü adamın Resûl-i Ekrem'i dinlememesi, kibrinden dolayı idi. Bu
beddua üzerine, adam elini ağzına götüremez oldu.
Müslim, Eşribe 107. Ayrıca bk. Buhârî, Et'ime 2; Ebû Dâvûd, Et'ime
19; Tirmizî, Et'ime 47; İbni Mâce, Et'ime 8
Seleme İbni Amr İbni Ekvâ
Seleme, Medine'li ve Eslemoğullarından bir sahâbîdir.
Bey'atür-rıdvân'da bulunmuştur. Künyesi Ebû Âmir veya Ebû Müslim ya
da Ebû İyâs'dır.
Yolunda ölmeye hazır olduğunu belirterek, Allah Resûlü'ne biat
etti. Peygamberimiz'le birlikte yedi gazveye katıldı. Gözü pek,
kahraman ve ölümden korkmayan bir sahâbî idi. İyi bir atıcı, güzel
ahlâk sahibi, fazilet timsali, hayır ehli bir kimseydi.
Peygamberimiz'den yetmiş yedi hadis rivayet etti. Seleme, şöyle
diyerek övünür ve sevinirdi:
-
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem beni defalarca
terkisine (binitinin arkasına) aldı, defalarca başımı okşadı, bana
ve soyuma defalarca Allah'tan bağışlanma diledi.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, onun hakkında: "Bizim en iyi süvari-miz Ebû
Katâde, en iyi piyademiz ise Seleme İbni Ekvâ'dır" derdi.
Seleme İbni Ekva', Medine'de yaşadı. Hz. Osman'ın katli olayından
sonra Rebeze'ye yerleşti. Fakat ölmeden bir süre önce tekrar
Medine'ye döndü ve seksen yaşında iken hicrî 74 senesinde orada
vefat etti.
Oğlu İyâs, babasının hiç bir şekilde ve asla yalan söylemediğini
anlatırdı.
Seleme İbni Ekva'dan rivayet edilen hadislerin bir çoğu Buhârî ve
Müslim'in Sahih'lerinde yer alır. Bu rivâyetlerde onun kahramanlığı,
samimiyeti ve peygamber sevgisinin güzel örneklerine rastlanır
(mesela bk. Müslim, Cihâd 132).
Allah ondan razı olsun.
Açıklamalar
Hz. Peygamber'in yanında sol eliyle yemek yiyen kişi, Büsr İbni Râî
idi. Büsr, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in
yasaklayıp hoş görmediği bir davranışta bulunmuş, onun ikazına
rağmen kibri, büyüklenmesi sebebi ile bu halini terketmemişti.
Halbuki, Peygamber Efendimiz: "Sol el ile yemeyin, çünkü şeytan
sol eliyle yer" (Müslim, Eşribe 105) buyurmuşlardır.
Büsr gibilerin bu tarzdaki davranışları, Allah'ın elçisine muhalefet
veya en azından onu önemsememek kabul edilir. Her iki hal ise Kur'an
ve sahih sünnetle yasaklanmıştır.
Bu
durumda, kendisini düzeltmesi, hakkı ve doğruyu kabul edip ona
yönelmesi, özür dilemesi gerekirken, o inatlaştı. Efendimiz bu
sebeble ona beddua etti. Hz. Peygamber'in duasının olduğu gibi,
bedduasının da Allah tarafından reddolunmadığını hem ashâb hem de
kendisine beddua edilen Büsr gördüler.
Peygamber Efendimiz'in bedduasının sebebi, bu sahâbînin yemeği sol
eliyle yemesi değil, kibir ve inadıdır. Çünkü sağ elle yeyip içmek
müstehabdır; farz veya vâcip değildir. Günah veya beddua farz, vâcip
gibi emirleri terketmekden kaynaklanır. Kibir ve hakka karşı inat
ise, büyük günahtır.
Bazıları bu davranışın bir münafıklık alâmeti olduğunu söylemişlerse
de, İslâm âlimleri bunu doğru bulmazlar. Sadece kibirden dolayı
yapılan böyle bir davranışın münafık olmayı gerektirmediğini
belirtirler.
Hadisi, 614 ve 742 numaralar ile tekrar okuyacağız.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Sağ elle yeyip içmek müstehap, özürsüz olarak sol elle yeyip içmek
ise mekruhtur.
2.
Kibir ve inat büyük günahtır.
3.
Peygamberimiz'in duası ve bedduası makbuldür.
4.
Peygamber'e muhalefet, ona karşı kibirli davranmak ve uyarılarına
aldırmayarak inat etmek câiz değildir.
`
162.
Ebû Abdullah Nu'mân İbni Beşîr radıyallahu anhümâ'dan
rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem
şöyle buyurdu:
"Ya saflarınızı düzeltirsiniz, ya da Allah Teâlâ sizin aranıza
düşmanlık, buğz ve kalblerinize ihtilâf koyar da birbirinizden yüz
çevirirsiniz."
Buhârî, Ezân 71; Müslim, Salât 127. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Salât 93;
Tirmizî, Mevâkît 53; İbn Mace, İkâme 50
Müslim'in bir başka rivâyeti şöyledir:
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem sanki okları düzeltir
gibi saflarımızı düzeltirdi. Bizim buna alıştığımızı görünceye kadar
böyle yapmaya devam etti. Kendisi bir gün namaza çıktı ve namaz
kıldıracağı yerde durdu. Tam tekbir almak üzere iken göğsü saf
hizasından dışarı çıkmış bir adam gördü. Bunun üzerine şöyle
buyurdu:
"Ey Allah'ın kulları! Ya saflarınızı düzeltirsiniz, ya da Allah
Teâlâ sizin aranıza düşmanlık, buğz ve kalblerinize ihtilâf koyar da
birbirinize yüz çevirirsiniz."
Müslim, Salât 128
Nu'mân İbni Beşîr
Künyesi Ebû Abdullah olan Nu'mân, hicrî ikinci yılda doğdu. Küçük
yaşta İslâm'ı kabul etti. Medine'li olup, Hazrec kabilesindendi.
Babası ve annesi de sahâbî idi. Sahâbeden Abdullah İbni Revâha da
Nu'mân'ın dayısıdır.
Babası Beşîr, İkinci Akabe Biatı'nda bulundu. Resûl-i Ekrem'in bütün
gazvelerine iştirak etti. Ebû Bekir halife olduğunda, ona ilk biat
eden Medine'li, Beşir oldu. Böyle bir babanın oğlu oluşu, Nu'mân'ın
yetişmesi ve şöhretinde etkili oldu.
Nu'mân'ın rivayet ettiği 114 hadisin bir çoğu Kütüb-i Sitte'de yer
almaktadır.
Nu'mân, elinin açıklığı, cömertliği, şâirlik ve kahramanlığı ile
meşhurdu. Muâviye kendisini önce Kûfe'ye sonra Humus'a vali tayin
etti. Muâviye'nin ölümünden sonra, Humus halkını Abdullah İbni
Zübeyr'e biat etmeye davet etti. Bunun üzerine halk kendisine karşı
çıktı ve baş kaldırdı. Numân, Humus'tan ayrıldıysa da peşine düşüp
onu takip ettiler ve hicrî 64 yılında Bîrîn kasabasında öldürdüler.
Allah ondan razı olsun.
Açıklamalar
Peygamber Efendimiz, namazda safların düzgün olmasına büyük önem
verirdi. Bu konudaki hadisler, insanı şaşırtacak kadar çoktur.
İslâm, insanın iç dünyasında olmasını arzuladığı âhenk ve düzeni,
dış dünyada da meydana getirmeyi veya dış dünyasına da yansıtmayı
hedeflemiştir diyebiliriz. Düzgün bir saf, aynı zamanda doğruluğun,
dürüstlüğün, birlikteliğin, hedef ve gaye birliğinin alâmeti
sayılır. Çünkü Allah Teâlâ bu nitelikleri sever. Eğriliği,
yalancılığı, bölünmüş ve parçalanmışlığı, dağınıklığı, arzu ve
emellerin çeşitliliğini ve bunlardan doğan gayesizliği ise sevmez.
Nitekim bir âyet-i kerîmede: "Allah, kendi yolunda kurşunla
kaynatılmış binalar gibi saf bağlayarak çarpışanları sever" [Saf
sûresi (61), 4] buyurulur. Namaz, müslümanları günde beş defa
Allah'ın huzurunda bir araya getiren bir eylem, bir cihad kabul
edilebilir. Cephedeki cihad gibi, namazda da saflar oluşur. Namazda
müslümanlar birlik ve beraberliklerini, nizam ve intizamlarını,
disiplinlerini hem kendileri görüp moral kazanırlar, hem de bu
hallerini düşmanlarına göstererek onların kalblerine korku salarlar.
Sanki safların düzenli olmayışı, ruh ve düşüncenin, niyetin doğru
olmayışının bir göstergesidir. Çünkü Peygamber Efendimiz, safların
düzgün olmayışının sonucunu, kalblerin uyuşmaması ve neticede
müslümanların birbirlerinden yüz çevirmeleri ile açıklamaktadır.
Peygamber Efendimiz'in safların düzgünlüğüne gösterdiği bu
hassasiyet, aynı zamanda onun estetiğe verdiği önemin de bir delili
sayılabilir. Çünkü gelişi güzel bir saf, insanın göz zevkine,
dolayısıyla gönül zevkine zarar verir. Bu sebeble Peygamber
Efendimiz, toplumda göze ve gönle hoş gelmeyen, insan zevkini
okşamayan çirkinlikleri de ortadan kaldırmayı hedeflemiştir.
Bir başka yönden baktığımızda bu bir eğitimdir. Hz. Peygamber,
öğrettiği ve emrettiği şeylerin bizzat eğitimi ve tatbikatıyla da
meşgul olmuşlardır. İnsanlara hem fert, hem de toplum boyutunda bunu
göstermiş ve örnek olmuştur.
Hadisimiz, 1091 numara ile tekrar gelecektir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Namazda safları düzgün tutmaya teşvik vardır.
2.
Kâmetle namaza başlama arasındaki konuşma, namaza engel teşkil etmez
ve kâmetin tekrarı da gerekmez. Ancak bir kısım âlimler, bu
konuşmanın namazı ilgilendiren bir konuda olması gerektiğini
belirtmişlerdir. Namazla ve ibadetle alâkalı olmayan konuşmaların,
kâmetin tekrarını gerektireceğini söylemişlerdir.
3.
Sünnetle konulan edebe |