
|
|
İBADETLERİ VE HAYIRLI İŞLERİ SÜREKLİ YAPMAK
Âyetler
1.
"İnananların gönüllerinin Allah'ı anması ve O'ndan inen gerçeğe
içten bağlanması zamanı daha gelmedi mi? Mü'minler, daha önce
kendilerine kitap verilip de, üzerlerinden uzun zaman geçmesi
yüzünden kalbleri katılaşan kimseler gibi olmasınlar."
Hadîd sûresi (57), 16
Allah katından inen gerçek, Kur'ân-ı Kerîm ve onun ihtivâ ettiği
hükümlerdir. Kur'an ve onun hükümleri, gönülden kabullenip sonra da
samimiyetle bağlanmak içindir. Kur'an'ı okumak, ahkâmını ve
hakikatlerini düşünmek, içindeki dua âyetleriyle Allah'a yakarmak,
kalbleri Allah'a karşı saygı duymaya, neticede emirlerine ve
nehiylerine uymaya sevk eder.
Bir insan, çocukluk, gençlik, olgunluk ve yaşlılık dönemleri yaşar.
Bu dönemlerin her birinin hissiyat ve neşesi, düşünce ve davranışı
aynı değildir. Dönemler arasına giren uzun zaman, hisleri ve
düşünceleri, tavır ve davranışları etkiler. Toplumlar da insanlar
gibidir. Onların da çeşitli dönemleri vardır. Kocamış ve
hayatiyetinin farkında olmayan toplumları canlandırmanın ve yeniden
ayağa kaldırmanın yolu, onların hissiyatını diriltmek, varlıklarını
ve sorumluluklarını kendilerine hatırlatmaktır. Bu canlılığı
getirecek ruh ve sorumluluğu hatırlatacak mesaj, ilâhî kelâmdan
başkası olamaz. İşte İslâm dini, onun kitabı, getirdiği tevhid
inancı, cihad aşkı, hem ferdi hem toplumu sürekli canlı ve uyanık
tutar. Ancak, fertler ve toplumlar, İslâm ve Kur'an'la alâkalarını
keserlerse, kalbleri katılaşır; Kur'an onlardan uzaklaşır. Çünkü
Kur'an canlıdır, sıcak davranmayana yaklaşmaz.
Bu
âyet, mü'minlerin, kendilerinden önce kitap verilip de o kitaplara
ve peygamberlerine uymayı terkeden, Allah'ın emir ve yasaklarını
çiğneyen, kitaplarını tahrif eden, haham ve rahiplerinin
sapıklıklarına uyan yahudi ve hıristiyanlar gibi olmamalarını
öğütlemektedir. Çünkü onların kalbleri katılaşmış, Allah'ın
gönderdiği dinin aslıyla ilgileri kalmamıştır.
2.
"Meryem oğlu İsâ'yı öteki peygamberlerin peşinden gönderdik. Ona
İncil'i verdik. Ona uyanların kalblerine şefkat ve rahmet duyguları
koyduk. İcâd ettikleri ruhbanlığı biz onlara yazmamış, farz
kılmamıştık. Bunu sadece Allah'ın rızasını kazanmak için
yapmışlardı. Fakat ona gerektiği şekilde de uymadılar."
Hadîd sûresi (57), 27
İsâ aleyhisselâm'a indirilmiş olan İncil, bugün
hıristiyanların ellerinde bulunan İncil değildir. Bugün elde mevcut
incillerin hepsi tahrif olunmuş, bozulmuş, sonradan yazılmıştır.
Ancak bu incillerde, Hz. İsâ'ya indirilen gerçek İncil'den birtakım
âyetler lafzan veya mâna olarak yer almış bulunmaktadır. İncil'deki
tahrifatın boyutu, elde mevcut incillerin incelenmesinden bile
anlaşılabilir. Kur'ân-ı Kerîm de sıkça bu tahrifata işaret eder.
Hz. İsâ'nın peygamber olarak geldiği sırada iki büyük toplum vardı.
Bunlar yahudi ve Rum toplumlarıydı. Her ikisi de katı, kaba,
sevgisiz ve merhametsiz topluluklar halindeydi. İsâ aleyhisselâm,
kendisine uyanlara şefkat, merhamet, yumuşaklık, alçak gönüllülük ve
insan sevgisi gibi yüce duyguları telkin etmekteydi. Çünkü bu
duygulardan yoksun olan fertler ve onların oluşturduğu cemiyetler,
zulüm, işkence ve kaba kuvvetin hakim olduğu bir yapı arzeder.
Böyle toplumlarda insânî düşünce ve duygular, güzel davranışlar,
iyilik ve hayır ortadan kalkar. İşte böyle bir zeminde insanlara
saadet yollarını göstermek için gelen İsâ aleyhisselâm,
üzerine düşen gayreti gösterdiyse de muvaffak olamadı. Kendinden
sonra gelecek gerçek kurtarıcıyı müjdeleyerek dünyadan ayrıldı. Onun
müjdelediği, Peygamber Efendimiz'den başkası değildi. Hıristiyanlığı
kendilerine uyduran ve hakikatı tahrif eden o günkü toplumların
günümüzdeki uzantısı olan batılılar, hâlâ bu sevgisizliğin, şefkat
ve merhamet yoksulluğunun, zulmün, haksızlığın, katı kalbliliğin en
acımasız örneklerini yeryüzünde sergilemeye devam etmektedirler.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, pek çok hadislerinde, İslâm'da ruhbanlığın
olmadığını ısrarla belirtmiştir (Meselâ bk. Dârimî, Nikâh 3; Müsned,
III, 82, 266; VI, 226). Ruhbanlık, büyük bir korku hissine
kapılarak, dünya lezzetlerini tamamen terketmek, kendini uzlet ve
riyâzete vererek hayatın sonunu beklemektir. Bu âyet,
Hıristiyanlığın aslında da ruhbanlığın bulunmadığını ve sonradan
uydurulduğunu açıkça belirtmektedir. Ancak hıristiyanlar,
kendilerinin belki iyi bir gâyeyle icad ettikleri ruhbanlığı da
bozmuşlardır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:
"Ey iman edenler! Hahamlardan ve rahiplerden bir çoğu, insanların
mallarını haksızlıkla yerler ve onları Allah yolundan çevirirler"
[Tevbe sûresi (9), 34]. Görüldüğü gibi haham ve ruhbanların günahı
daha da büyüktür; çünkü onlar insanları Allah'ın yoluna girmekten
alıkoymaktadırlar. Bunlar, şefkat, rahmet ve sevgi yolunu bırakarak,
tevhid akidesini terkederek, insanları bir sapıklık olan teslise
inanmaya zorlayarak ve çeşitli ahlâksızlıklar yaparak kötü örnek
olmaktadırlar. Bu âyette onların bu halleri kınanmakta, müslümanlar
da ibadet ve taatte, kullukta ölçülü olmaya, ifrat ve tefrite
sapmamaya çağırılmaktadır.
3.
"İpliğini kuvvetlice büktükten sonra çözen kadın gibi olmayınız."
Nahl sûresi (16), 92
Âyet, bir işi yapınca sağlam ama yerli yerinde yapmayı, emeği boşa
gidermemeyi emrediyor. Kur'an'ın kıssasından bahsettiği bu kadını
Mekke halkı biliyordu. Bu kadının adı Rayta Binti Sa'd idi. Gün boyu
ip büker, sonra da onu bozardı. Dolayısıyla bütün vaktini boşa
harcardı. Bundan dolayı darb-ı mesele konu olmuştur. Akıllı kimse bu
hale düşmemelidir.
4.
"Sana yakîn (ölüm) gelinceye kadar Rabbine ibadet et."
Hicr sûresi (15), 99
Daha önce "Mücâhede" bahsinde de geçen bu âyetteki yakînden maksat
ölümdür. Bazılarının zannettiği gibi yakîn, kesin bilgi veya
ken-dince gerçeğe erme değildir. Çünkü bunlar sübjektif ve nefsî
değerlendirmelerdir. Nitekim bir başka âyette, "Sağ olduğum
sürece bana namaz kılmayı, zekat vermeyi emretti" [Meryem sûresi
(19), 31) buyurulmuştur.
İnsanın aklı ve idraki yerinde olduğu sürece, namaz ve diğer
ibadetler, kişinin üzerine ömür boyu farzdır. Peygamber Efendimiz,
sahâbîlerinden İmrân İbni Husayn'a, "Ayakta namaz kıl, güç
yetiremezsen oturarak kıl, ona da gücün yetmezse yattığın yerde
kıl" (Buhârî, Taksîrü's-salât 17) tavsiyesinde bulunmuştur.
Bunun aksini iddia etmek, ibadetin ölünceye kadar devam etmeyeceğine
inanmak sapıklık ve cehâlettir. Peygamberler, insanlar arasından
Allah'ın seçtiği, kendisine en yakın kullarıdır. Allah'ı en iyi
bilip tanıyanlar da onlardır. Bununla beraber, bütün peygamberler,
son nefeslerine kadar, Allah'a ibadetten geri kalmamışlar,
ümmetlerine de bunu öğretmişlerdir.
Hadisler
155.
Ömer İbni Hattâb radıyallahu anh'den rivayet
edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem
şöyle buyurdu:
"Bir kimse, geceleri okuduğu zikir ve duasını okumadan veya
tamamlayamadan uyur da, sonra onu sabah namazı ile öğle namazı
arasında okursa, gece okumuş gibi sevap kazanır."
Müslim, Müsâfirîn 142. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Tatavvu' 19; Tirmizî,
Cum'a 56; Nesâî, Kıyâmü'l-leyl 65; İbni Mâce, İkâme 177
Açıklamalar
Hadiste geçen hizbten maksat, bir mü'minin bir gündüz ve gecede
yerine getirmeyi alışkanlık haline getirdiği ibadet ve taatler, dua
ve zikirlerdir. Bunlar, farz ibadetler dışındaki nâfileler cinsinden
olur. Hizb, namaz kılmak, Kur'an kıraati, dua ve niyâz, tesbihât ve
çeşitli zikirler nev'inden olur. Bunlardan biri veya bir kaçı bir
arada da olabilir. Aslolan ve istenilen, hizbin devamlılığı ve ihmal
edilmemesidir. Şayet bu ibadetler herhangi bir sebeple yerine
getirilemezse, daha sonra vakit geçirmeden telâfi edilir. Resûl-i
Ekrem Efendimiz, bir önceki gecenin sonuna kadar yerine getirilmeyen
hizbin, bir sonraki günün öğle namazı vaktine kadar telâfisini
tavsiye buyurmuşlardır. Bu ve benzer hadisleri dikkate alan bazı
âlimlerimiz, öğleye kadar olan vakti, bir önceki geceye tabi
saymışlardır. Bu sebeple, günün orucuna vaktinde niyet etmeyenin,
zeval vaktine kadar niyetlenebileceğini kabul ederler. Bazıları bu
vakte "büyük kuşluk" adını verirler. Bu hadis, "Ve O Allah, öğüt
almak veya şükretmek isteyenler için, gece ile gündüzü birbiri
ardınca getirdi" [Furkân sûresi (25), 62] âyetiyle uyum
sağlamaktadır. Bu genel hükümden hareketle, gündüzün hizbini
yapamayan gece, gecenin hizbini yerine getiremeyen de onu gündüz
telâfi eder. Bu görüş, seleften Abdullah İbni Abbas,
Selmân, Katâde, Hasan-ı Basrî
gibi meşhurlardan nakledilmiştir. Hasan-ı Basrî:
"Geceleyin yapacağı ibadet ve taatten âciz kalana gündüzün evveli,
gündüz yapacaklarından âciz kalana da gecenin evveli yeterlidir" der. Zamanı geçirilmiş ve kazaya bırakılmış ibadetleri ölüm
gelmezden önce yerine getirmekte acele davranmak gerekir. Çünkü,
ibadetlerdeki gecikmede âfetler vardır.
Hadisi 1185 numara ile bir kere daha ele alacağız.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Âdet edinilen nâfile ibadet ve zikirleri, sürekli hale getirmek
gerekir.
2.
Nâfile ibadetlerin de kazası vardır. Herhangi bir özür sebebiyle
zamanında yapılamayan ibadet ve taatleri, zikirleri kaza etmede
acele davranmak tavsiye edilmiştir.
3.
Kaza edilerek yapılan ibadetlerin sevabı, vaktinde yerine getirilen
ibadetlerin sevabı gibi tamdır.
156.
Abdullah İbni Amr İbni Âs radıyallahu anhümâ şöyle dedi:
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bana şöyle dedi:
"Ey Abdullah! Filan kimse gibi olma, çünkü o gece ibadetine devam
ederken, sonra geceleri ibadet etmeyi terketti."
Buhârî, Teheccüd 19; Müslim, Sıyâm 185
Açıklamalar
Gece ibadeti denilince, genellikle teheccüd namazı anlaşılır. Fakat
geceleyin okunması âdet edinilen Kur'an, sürekli hale getirilmiş
zikir ve tesbihler de birer ibadettir.
Peygamber Efendimiz, başlanılan bir ibadetin veya hayırlı bir işin
devamlı olmasını tavsiye ederdi. Bu sebeple, sürekli kılınamayacak
kadar çok ibadet ve amellerin yüklenilmemesini öğütlemiştir. Çünkü
o, az da olsa, sürekli olan ibadet ve taatlerin Allah katında daha
sevimli ve makbul olduğunu sahâbeye sıkça hatırlatırdı. Böyle
yapmak, insanın yaşayışını prensiplere bağlaması, kendi kendini
kontrol edebilmesi, hesaba çekebilmesi ve hayatını düzene sokması
anlamına gelir. Kararsız olmak kadar zararlı bir davranış yoktur.
Çünkü kararsızlar, ya hiçbir şey yapamazlar veya başladıkları bir
şeyi neticeye ulaştıramazlar. Her iki halde de zarardadırlar.
Güzel bir sünneti ihya edip ona devam eden bir insanın, daha sonra
bunu terketmesi, dinimizde hoş karşılanmamıştır. Çünkü bu durum
ibadet hayatında ve iyi işler yapmakta ilerlemiş, kemâle
yönelmişken, geri adım atmak ve mânevî yönden mertebe kaybetmektir.
Mü'minin görevi ise, geri gitmek ve kaybetmek değil, her geçen gün
daha ileri, daha mükemmel ve kazançlı olmak için çalışmaktır. Bu
hadis 693 ve 1166 numaralarda tekrar gelecektir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Âdet edinilen hayırlı işleri, sünnetleri, ibadet ve tâatleri sürekli
yapmakta kararlı olmak gerekir.
2.
Uygun olmayan davranışlarından dolayı kınanan bir kimsenin ismini
anmamak daha doğru olur.
3.
İbadet ve taatten, farz ve vâcîb cinsinden olmayan sünnet ve
nâfileleri terkedenler de hoş karşılanmaz, kınanır.
`
157.
Âişe radıyallahu anhâ şöyle dedi:
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, ağrı, sancı veya
benzer bir sebeple gece namazını geçirirse, bir sonraki günün
gündüzünde on iki rek'at namaz kılardı.
Müslim, Müsafirîn 140
Açıklamalar
Bir beşer olarak, Peygamber Efendimiz'in de hastalık anları, ağrı ve
sancıları, uyuyup uyanamadığı zamanlar olurdu. Bu gibi durumlarla
karşılaştığında beş vakit farzın dışındaki nâfile namazları bazan
zamanında kılamazdı.
Sağlığın yerinde olmayışı, ağrı ve sancılar, uyku hali ve insanın
iradesi dışında ortaya çıkan benzer sebepler, kişinin ibadet
hayatında aksaklıklar meydana getirebilir. Ancak bunlar, geçici
durumlar olup telâfisi mümkündür. Böyle zarûri mazeretlerden dolayı
itiyat edinilen ibadetlerin aksaması, onların sürekli oluşuna zarar
verici nitelikte kabul edilmez.
Hz. Âişe, Resûl-i Ekrem Efendimiz'in nâfile ibadetleri nasıl yerine
getirdiğini bir başka rivayette şöyle anlatır: "Allah Resûlü bir
iş yaptığı zaman, onu sürekli yapardı. Gece uyur veya hasta olursa,
gündüz on iki rek'at namaz kılardı. Ben, Resûlullah sallallahu
aleyhi ve sel-lem'in uyumaksızın sabaha kadar namaz kıldığını,
ramazan ayı dışında peşpeşe bir ay oruç tuttuğunu görmedim"
(Müslim, Müsâfirîn, 141).
Bu
hadisi, 1184 numara ile tekrar okuyacağız.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Hastalık, yolculuk ve uyku gibi sebeplerle geçirilen nâfile
ibadetler, daha sonra kaza edilebilir.
2.
Sünnetleri sürekli yapmak faziletlidir.
|
|