|
ALLAH'IN EMİRLERİNE UYMADA ÖLÇÜLÜ OLMAK
Âyetler
1.
"Tâhâ. Biz bu Kur'an'ı sana güçlük çekesin diye indirmedik."
Tâhâ sûresi (20), 1-2
Tâhâ sûresi, Mekke'de nâzil oldu. Çok bilinen bir rivayete göre, Hz.
Ömer'in müslüman oluşunun hemen öncesinde indirilmişti. Ömer'in
müslüman olması, bu sûrenin ilk âyetlerini okumasıyla gerçekleşti.
Mekke, Hz.Peygamber'e ilk vahyin geldiği ve İslâm'ın ilk ortaya
çıktığı yerdir. Peygamber Efendimiz insanları hak dine dâvet
vazifesine burada başladı. Fakat ilk yıllar bu dâveti gizli olarak
yaptı. Allah Teâlâ'nın emri üzerine dâveti açıkça yapmaya
başlayınca, Mekke müşrikleri, özellikle yönetici ve zengin
kapitalist kesim, yeni dine şiddetle karşı çıktılar. Peygamber
Efendimiz başta olmak üzere, İslâm'ı kabul edenlere akla hayâle
gelmedik işkenceler yaptılar. Bu baskılar ve eziyetler yüzünden yeni
dini kabul edenler çok değildi. Resûl-i Ekrem Efendimiz,
müslümanların işkence görmesine olduğu kadar, insanların hakikatı
kabul etmemelerine de üzülüyordu. İşte bu âyet, Allah Resûlü'nü
teselli için nâzil oldu. Cenâb-ı Hak, peygamberine Kur'an'ın iniş
gayesinin kendisini yormak, harap etmek, güçlük çekmek olmadığını
hatırlattı ve dinin aydınlık istikbalini müjdeledi. Peygamber'e
düşen görev, inen Kur'an sûre ve âyetlerini insanlara tebliğ etmek,
hakikatı onlara açıklamak ve kendilerini hakka dâvet etmekten
ibaretti. Bundan ötesi âlemlerin Rabbi olan Allah'a aittir. Çünkü
hiç kimseyi mü'min yapmak, hiç kimsenin elinde değildir. İnsanlar
hidâyete sadece vesile olabilirler. Bu âyet, yeryüzünde İslâm'ı
tebliğ görevi yapanlara da Allah katından bir tesellidir.
2.
"Allah sizin için kolaylık ister, güçlük istemez."
Bakara sûresi (2), 185
Dinde kolaylık genel prensiptir. Allah'a karşı kulluk görevimiz olan
ibadetlerde de kolaylık yolunu seçmek esastır. Allah'ın kulları için
kolaylaştırdığı dini, kulların Allah adına zorlaştırma yetkisi
yoktur. Peygamber Efendimiz dini tebliğde daima kolaylık yolunu
tutmuş ve ashâbına da bunu sıkça tavsiye etmiştir.
"Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız; müjdeleyiniz nefret
ettirmeyiniz" (Buhârî, İlim 11; Müslim, Cihâd 5) emri onun ana
prensibi idi. Dine davet için gönderdiği görevlilere bunu daima
hatırlatırdı.
Burada sadece bir bölümü anılan Bakara sûresinin bu âyeti, oruçla
ilgili olup, hasta veya yolcu olduğu için oruç tutamayanların,
iyileştikleri ve yolculukları bittiği zaman oruçlarını
tutabileceklerini haber vermektedir. İşte bu, mü'minler için büyük
bir kolaylıktır.
Resûl-i Ekrem Efendimiz "Din kolaylıktan ibarettir" (Buhârî,
Îmân 29) buyurmuştur. Bir başka hadislerinde " Allah beni
zorlaştırıcı ve şaşırtıcı değil, öğretici ve kolaylaştırıcı olarak
gönderdi" (Müslim, Talak 29) buyururlar.
Kur'an'ın pek çok âyeti ile Peygamber Efendimiz'in bu âyetlerin
tefsiri ve hayata uygulaması anlamına gelen sünnet ve hadislerinde,
dinin kolaylık olduğu sıkça hatırlatılır. Bu hatırlatmanın sayısız
hikmetleri vardır. Çünkü dinin tebliği ve insanların İslâm'ı kabul
etmesinde kolaylık prensibi esastır. Kıyamete kadar yegâne hak din
olarak devam edecek olan İslâm'ı bütün zaman ve mekânlarda insanlara
ulaştıracak ve emirlerini onlara duyuracak olan tebliğcilerin
bilmesi ve uyması gereken ilk prensip kolaylık yolu olacaktır. Bu,
hayatın bütün alanlarında geçerli bir prensiptir.
Hadisler
144.
Âişe radıyallahu anhâ'nın bildirdiğine göre, bir kadınla
birlikte otururlarken, yanlarına Peygamber sallallahu aleyhi ve
sellem girdi ve:
-
"Bu kadın kim?"
diye sordu. Âişe validemiz:
-
Bu filan hanımdır, dedikten sonra, onun çok namaz kıldığından
bahsetti. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem:
-
"Bütün bunları sayıp dökmeyi bırak; gücünüzün yettiği nisbette
ibadet etmeniz size yeter. Allah'a yemin ederim ki, siz bıkıp
usanmadıkça, Allah bıkıp usanmaz" buyurdu.
Resûl-i Ekrem'in en çok sevdiği ibadet, sâhibinin devamlı yaptığı
idi.
Buhârî, Îmân 32, Teheccüd 18; Müslim, Müsâfirîn 221. Ayrıca bk.
Nesâî, Kıyâmü'l-leyl 17; Îmân 29
Açıklamalar
Peygamber hanımları validelerimizin misafiri eksik olmazdı. Sahâbî
hanımlar, çoğu kere, dini bilgilerini ve yaşama tarzlarını onlardan
öğrenirlerdi. İslâmî tebliğin geniş kitlelere ulaşmasında, Peygamber
hanımlarının rolü asla gözardı edilemez. Çünkü, toplumun erkekleri
kadar kadınları da tebliğe muhataptır.
Efendimiz, evine gelen sahâbe hanımlarından tanımadıklarının kim
olduklarını sorardı. Peygamberimiz'in eşleri, sahâbe hanımlarını
evlerinde misafir edebilmek için kendisinin iznini almışlardır.
Çünkü bir hanımın evine misafir kabul edebilmesi için kocasının
iznini alması gerektiğini en iyi onlar biliyordu.
Hz. Âişe'nin yanındaki kadının, Havlâ binti Tüveyt olduğunu
Müslim'in rivayetinden öğrenmekteyiz (bk. Müsafirîn 220).
Ümmü'l-mü'minîn Hz. Âişe, Peygamber Efendimiz'e, Havlâ'nın
ibadetlerine son derece düşkün, çok namaz kılan bir kadın olduğunu
söylemişti. Her vesileyle insanlara en güzeli ve en doğruyu öğreten
Efendimiz, hayatın başka alanlarını ihmal edecek derecede ibadete
yönelmenin doğru olmadığını onlara hatırlattı.
Hadiste anılan ibadetler, farzlar dışındaki nâfilelerdir.
Erkek-kadın her müslüman fert, farzları yerine getirmekle
yükümlüdür. Nâfile ibadetler ise, herkesin gücü yettiği nisbette ve
zorlanmaksızın yapabileceği ibadetlerdir. Peygamberimiz, nâfile
ibadetlerin insanın istekli olduğu anlarda yapılmasının uygun ve
doğru olacağını bildirmişlerdir.
Hadiste dikkat çeken bir başka nokta, bir kimseyi tanıtırken onun
ibadet ve namazlarını sayıp dökmenin Peygamberimiz tarafından uygun
görülmemesidir. Çünkü, özellikle nâfile ibadetler, kişilere göre
değişebilir. Herkesin işi, yaşı, geçim şartı, cinsiyeti gibi çeşitli
özellikler buna tesir eder. Dolayısıyla, insanları bu alanda
yarışmaya teşvik etmek, olumsuz sonuçlar doğurabilir. Bu sebeple
Peygamberimiz nâfile ibadetleri "güç yetirebilme" ölçüsü ile tarif
edip sınırlamıştır. Bu tavsiye, herkes için bir teşviktir.
Allah'a kulluğun ve O'na ibadetin bir sınırı ve sonu yoktur. İnsan
ibadet etmekten bitkin düşebilir; bıkıp usanabilir. Fakat Allah
Teâlâ o kula ecir ve sevap vermekten bıkıp usanmaz. Peygamberimiz
özellikle bunu belirterek, ölçülü davranmayı öğütlemişlerdir. Çünkü,
ölçüyü kaçıranlar, zamanla güç ve kuvvetten düşüp ibadetlerine devam
edemeyebilirler. Oysa, az da olsa devamlı yapılan ibadetlerin ecir
ve sevabı da devamlı olup kesilmez. Zaman zaman terkedilen çok
ibadetten, devamlı yapılan az ibadet daha faziletli sayılmıştır.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Bıkıp usanma, ara verme ve zamanla terketme tehlikesi olduğu için,
aşırı nâfile ibadet hoş karşılanmamıştır.
2.
Her işte olduğu gibi, ibadetlerde de itidal, ölçülü davranma teşvik
edilmiştir.
3.
Sevabı çok olan ibadetler, az da olsa devamlı yapılanlardır.
4.
İbadetlerin devamlılığında, her an Allah'ı hatırlama, gözetiminde
bulunduğunu hissetme, hayatın akışını buna göre düzenleme gibi güzel
hasletler vardır.
`
145.
Enes ibni Mâlik radıyallahu anh şöyle dedi:
Peygamber Efendimizin nâfile ibadetlerini öğrenmek üzere, sahâbeden
üç kişilik bir grup, Peygamber hanımlarının evlerine geldiler.
Kendilerine Efendimiz'in ibadetleri bildirilince, onlar bunu
azımsadılar ve
-
Allah'ın Resûlü nerede biz neredeyiz? Onun geçmişteki ve gelecekteki
günahları bağışlanmıştır, dediler. İçlerinden biri:
-
Ben ömrümün sonuna kadar, bütün gece uyumaksızın namaz kılacağım,
dedi. Bir diğeri:
-
Ben de hayatım boyunca gündüzleri oruç tutacağım ve oruçsuz gün
geçirmeyeceğim, dedi. Üçüncü sahâbî de:
-
Ben de sağ olduğum sürece kadınlardan uzak kalacak, asla
evlenmeyeceğim, diye söz verdi. Bir müddet sonra Peygamberimiz
onların yanına geldi ve kendilerine şunları söyledi:
-
"Şöyle şöyle diyen sizler misiniz? Sizi uyarıyorum! Allah'a yemin
ederim ki, ben sizin Allah'tan en çok korkanınız ve O'na en saygılı
olanınızım. Fakat ben bazan oruç tutuyor, bazan tutmuyorum. Gece hem
namaz kılıyor, hem de uyuyorum. Kadınlarla da evleniyorum. Benim
sünnetimden yüz çeviren kimse benden değildir."
Buhârî, Nikâh 1; Müslim, Nikâh 5. Ayrıca bk. Nesâî, Nikâh 4
Açıklamalar
Sahâbe, Hz. Peygamber'in her türlü halini, yaşayışını ve davranışını
öğrenmek, bilmek istiyordu. Çünkü onu kendilerine yegâne önder ve
örnek kabul ediyorlardı. Allah Teâlâ, dünya ve âhirette mutlu olmak
isteyen mü'minlerin, Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem'i
örnek edinmelerini emir ve tavsiye etmişti. Bunu en iyi anlayan ve
ilk olarak uygulayan "örnek nesil" sahâbe toplumu oldu.
Bilindiği gibi Enes ibni Mâlik, Peygamber Efendimiz'in Medine'ye
hicretinden vefat ettiği zamana kadar ona hizmet etmiş bir
sahâbîdir. Enes, Resûlullah'ın evi ve aile çevresinde cereyan eden
olayları en iyi bilen sahâbîlerden biriydi. Nitekim, bu konularla
ilgili pek çok rivayetleri bulunmaktadır. Bu hadiste adları
zikredilmeyen üç kişi, Ali İbni Ebû Tâlib, Abdullah İbn Amr ve Osman
İbni Maz'ûn'dur. Bu sahâbîler, Peygamberimiz'in farz ibadetler
dışında evinde yaptığı nâfile ibadetleri öğrenmek üzere gelmişlerdi.
Onların gayesi, Resûl-i Ekrem'in nâfile ibadetlerinin mikdarını
öğrenip aynını yapmak, böylece onun fiilî sünnetine uymaktı. Çünkü
farz ibadetler, hem bütün ashâb tarafından bilini-yor, hem de
Peygamberimiz farz namazları mescidde kılıyordu.
Hz. Peygamber'in nâfile ibadetlerini öğrenen sahâbîler, bunları
kendileri açısından az buldular. Bunun sebebini de, onun geçmiş ve
gelecek günahlarının Allah tarafından affedilmiş olmasına
bağladılar. Hz. Peygamber ile kendileri arasında çok fark olduğunu,
onun mâsum ve günahsız, kendilerinin ise günahkâr olduğunu
düşündüler. Sahâbîlerin böyle düşünmesi, mükemmel bir edep
örneğidir. Çünkü onlar, Peygamber'in nâfile ibadetlerinin
beklediklerinden daha az olmasını onun kemâline, günahsızlığına
bağlamışlar, onda noksanlık arama gibi bir düşünceyi akıllarından
geçirmemişlerdir.
Gerçekte Peygamberimiz'in nâfile ibadetlerinin azlığı da ümmet için
bir rahmet vesilesidir. Bu yönde kendisini örnek alanlar, herhangi
bir kayba ve zarara uğramadıkları gibi kimse tarafından da
kınanmazlar. Daha önce de ifade edildiği gibi, az da olsa sürekli
olan ibadetler makbuldür. Çünkü herkesin her zaman çok ibadet
etmeye gücü yetmez. Ayrıca, azlığın ve çokluğun bir ölçüsünü bulmak
da mümkün değildir. Bu sebeple her fert, gücünün yettiği kadar
nâfile ibadet yapmakta serbest bırakılmıştır. Her konuda olduğu gibi
ibadetlerde de haddi aşmak doğru görülmemiştir. Çünkü insan yalnız
kendisinden ibaret değildir. Kendi nefsimizin olduğu kadar, eş ve
çocuklarımızın, yakınlarımızın, komşularımızın ve bütün insanların
bizim üzerimizde hakları vardır. İnsan, güç ve kuvvetini devam
ettirebilmek için yiyip içmek, neslini devam ettirebilmek için
evlenip çoğalmak zorundadır. Bu sebeple Peygamber Efendimiz, her üç
sahâbenin hadisimizde geçen davranışlarını uygun bulmamışlardır.
Ayrıca bu şekildeki bir davranışın Allah'a daha saygılı olma, O'ndan
daha çok korkma ve daha iyi dindarlık sayılmayacağını da ifade
buyurmuştur. Kendisinin, insanların Allah'tan en çok korkanı,
takvâda en ileri olanı ve Allah'a karşı en saygılı davrananı
olduğunu da sahâbîlere açıkça söylemiştir. Hem gece ibadet ettiğini,
hem uyuduğunu, bazı kere oruç tuttuğunu, çoğu kez yiyip içtiğini,
kadınlarla evlendiğini ve birlikte olduğunu onlara bildirmiştir. Bu
şekilde davranmanın, kendisinin yolu, sünneti olduğunu anlatarak,
sünnetinden yüz çevirenin Peygamber'in izinde sayılmayacağını da
onlara hatırlatarak, kendilerini uyarmıştır.
Hz. Peygamber'in engel olmak istediği şey, dinde haddi aşma ve
İslâm'ın câiz görmediği bir nevi ruhbanlığa yönelmedir. Oysa Allah
Teâlâ "Ey iman edenler! Allah'ın size helâl kıldığı güzel ve
temiz şeyleri kendinize haram etmeyin, sınırı aşmayın. Çünkü Allah
sınırı aşanları sevmez" [Mâide sûresi (5), 87] buyurur. Bu
âyetin iniş sebebini hatırlamamız bu konuyu daha iyi anlayıp
kavramamıza yardımcı olacaktır. Peygamberimiz bir gün sahâbeye
kıyametten bahsetmişti. Sahâbe çok duygulanmış ve ağlamışlardı.
Sonra aralarında on kişi Osman İbn Maz'ûn'un evinde toplandılar.
Onların içinde Ebû Bekir ve Ali İbni Ebû Tâlib de vardı. Yaptıkları
istişâre neticesinde, bundan böyle dünyadan el etek çekmeye,
kendilerini hadım ettirmek suretiyle erkeklik duygularından
kesilmeye, gündüzleri oruçlu, geceleri de yatakta yatmaksızın uyanık
ve ibadetle geçirmeye, et ve et ürünleri yememeye, kadınlara yakın
olmamaya, güzel koku sürmemeye, yeryüzünde gezip dolaşmamaya karar
verdiler. Bu haber Peygamber Efendimiz'e ulaşınca, kalkıp Osman İbni
Maz'ûn'un evine geldi, fakat kendisini evde bulamadı. Hanımına,
Osman ve arkadaşlarının kendisine gelmeleri için haber bıraktı.
Sonra onlar da Peygamber Efendimiz'in yanına geldiler. Efendimiz,
karar aldıkları hususları kendilerine sayarak:
--
"Bu konularda ittifak etmişsiniz öyle mi?"
dedi. Onlar:
-- Evet ya Resûlallah! Bizim bunlarda hayırdan başka bir gayemiz, arzu
ve isteğimiz yoktur, dediler. Bunun üzerine Efendimiz:
--
"Şüphesiz ki ben bunlarla emrolunmuş değilim. Elbette sizin
üzerinizde nefislerinizin hakkı vardır. Bazan oruç tutun, bazan
tutmayın. Gece hem ibadet edin hem uyuyun. Ben hem ibadet ederim hem
de uyurum. Oruç tuttuğum günler de olur, tutmadığım günler de. Et ve
et ürünlerini yediğim gibi hanımlarımla da beraber olurum. Kim benim
sünnetimden yüz çevirirse benden değildir."
Sonra sahâbeyi toplayıp onlara bir konuşma yaptı ve şunları söyledi:
"Birtakım kimselere ne oluyor ki, hanımlarla evlenmeyi, yeme içmeyi,
güzel koku sürmeyi, uyumayı ve meşrû sayılan dünya zevklerini
kendilerine haram kılıyorlar. Şüphesiz ki ben size keşiş ve ruhban
olmanızı emretmiyorum. Benim dinimde et yemeyi terketmek,
kadınlardan uzaklaşmak bulunmadığı gibi, dünyadan el etek çekip
manastırlara sığınmak da yoktur. Ümmetimin seyahatı oruç,
ruhbanlıkları ise cihaddır. Allah'a ibadet ediniz, O'na hiçbir şeyi
ortak koşmayınız, hac ve umre yapınız, namazlarınızı kılınız,
zekâtınızı veriniz, ramazan orucunu tutunuz. Dosdoğru olunuz ki,
başkaları da öyle olsun. Sizden önceki ümmetler, aşırılıkları
yüzünden helâk oldular. Dini kendilerine zorlaştırdılar, Allah da
onlara zorlaştırdı. Bugün kilise ve manastırlarda bulunanlar,
onların artıklarıdır." (Ali el-Kârî, el-Mirkat,
I,
182-183).
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Allah'ın emirlerini yerine getirmek ve ibadetlerde ölçülü davranmak
gerekir.
2.
Sahâbe, daima faziletli ameller peşinde koşmuştur. Her müslüman,
haddi aşmaksızın, daha faziletli ameller peşinde koşup dinde kemâl
mertebesine ulaşmaya gayret etmelidir.
3.
Dinimiz evlenmeyi teşvik eder.
4.
Sürekli oruçlu olmayı, dinimiz doğru bulmamıştır. Aynı şekilde,
ibadet maksadıyla bütün geceyi uykusuz geçirmek de hoş
karşılanmamıştır. Bu davranışlar, takvâdan sayılmaz.
5.
Allah'a yakın olmak isteyenler, orta yolu tutmalı, ölçülü olmalı ve
Hz. Peygamber'i kendilerine örnek almalıdırlar.
6.
Takvâda Hz. Peygamberle yarışmak söz konusu olamaz.
7.
Peygamber'in sünnetinden yüz çeviren, bid'ata ve sapıklığa düşer.
`
146.
Abdullah İbni Mes'ûd radıyallahu anh'den rivayet edildiğine
göre, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Söz ve davranışlarında ileri gidip haddi aşanlar helâk oldular."
Resûl-i Ekrem bu sözü üç defa tekrarladı.
Müslim, İlim 7. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Sünnet 5
Açıklamalar
Peygamberimiz, önemli gördüğü bir konuyu, yasaklanan veya uygun
olmayan bir davranışı, çoğu kere tekrar tekrar anlatır, böylece
dinleyenlerin o konuya dikkatini çekerdi. Söz olarak kısa, fakat
mâna ve mahiyeti geniş olan bu hadiste de öyle yapmıştır.
İyi bir müslüman, ölçülü ve dengeli bir insan, her türlü
davranışında, işinde ve sözünde haddi aşmaktan, taşkınlık yapmaktan
sakınır. Bu prensiplere uymayanlar, dünyada birtakım belâ ve
musibetlere uğrar, âhirette de cezayı hak ederler. Böyle kimseler,
başka insanlar tarafından sevilmez-ler. Kendilerinden uzak durulmak
istenen kişiler konumuna düşerler.
Bilgiçlik taslayanlar, insanların anlayamayacağı kelime ve
tabirlerle konuşanlar, lugat parçalama meraklıları da bu hadisin
kapsamına girerler. Çünkü böyle davranışlar dinimizde hoş görülmemiş
ve hatta yasaklanmıştır. Toplumun içinde yaşadığı halde, onlardan
çok farklı davranışlarıyla dikkat çekenler, büyüklük taslayanlar,
haddinden fazla kibarlık ve nezaket gösterisinde bulunanlar, ya da
haddinden fazla ince eleyip sık dokuyanlar başkalarını rahatsız
ederler.
İnsanlar, sadece sözlerden değil, hareket ve davranış biçimlerinden
de rahatsızlık duyarlar. Bütün bunlardan kurtulmak için toplumun
eğitilip öğretilmesi ve terbiye edilmesi gerekir. Herkes, nasıl
istersem öyle hareket ederim düşüncesinden kurtulabilmelidir. Çünkü
toplumun yaptırım gücü sosyal bir hakikattır ve aklı başında olan
insan buna uyum sağlamaya çalışır. Aksi takdirde insanlar yalnızlığa
itilir. Yalnızlık, bir bakıma yok olup gitmektir. Kalabalık içinde
yalnız kalmaktan daha büyük bir belâ düşünülebilir mi? Fakat günümüz
dünyasında çok rastlanan olumsuzluklardan biri de ne yazıkki bu
gerçektir. Bu sebeple, İslâm bütün insanları hedef alan,
aşırılıkları izâle etmeye yönelik bir öğretim ve eğitim usûlü
geliştirilmesini öğütler. Birçok hadiste bunun örneklerini
göreceğiz.
Bu
hadis, 1740 numara ile bir kere daha gelecektir.
Hadisten öğrendiklerimiz
1.
Kişi, yaptığı her işten olduğu gibi, konuştuğu her sözden de
sorumludur. İş ve söz, kurtuluşun veya helâkin sebebi olabilir.
2.
Sözde, işte ve davranışlarda ileri gitmek, haddi aşmak dinimizde
yasaklanmıştır.
3.
Aşırılıklarda hayır ve fayda yoktur.
4.
İslâm orta yolu takip etmeyi ve ölçülü olmayı tavsiye eder.
`
147.
Ebû Hüreyre radıyallanu anh'dan rivayet edildiğine göre,
Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Din kolaylıktır. Dini aşmak isteyen kimse, ona yenik düşer. O
halde, orta yolu tutunuz, en iyiyi yapmaya çalışınız, o zaman size
müjdeler olsun; günün başlangıcından, sonundan ve bir miktar da
geceden faydalanınız."
Buhârî, Îmân 29. Ayrıca bk. Nesâî, Îmân 28
Buhârî'nin bir başka rivayeti şöyledir:
"Orta yolu tutunuz, amellerinizi mükemmelleştirmeye ve Allah'a yakın
olmaya gayret ediniz. Sabahleyin, öğle ile akşam arası çalışınız.
Bir parça da geceden faydalanınız. Aman acelesiz gidin, telaşsız
gidin ki, menzilinize, varacağınız hedefe ulaşasınız."
Buhârî, Rikâk 18
Açıklamalar
Din, Allah Teâlâ'nın, kulları için kendi katından, Cebrâil
aleyhisselam aracılığıyla peygamberlerine gönderdiği, onların da
insanlara tebliğ ettiği kurallar bütünüdür. Yani din, bir hayat
tarzıdır.
Allah'a inanan bir mü'min, hayatını bu sistem içinde şekillendirir,
onun kâide ve kurallarına uymak zorunda olduğunu bilir.
Bu
hadis, hayatımızı kendisine uydurmak zorunda olduğumuz dinin,
kolaylıktan ibaret olduğunu bildirmektedir. Bu, genel bir kâidedir.
Din, zorluk üzerine değil, kolaylık üzerine bina kılınmıştır. Allah
Teâlâ, "Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez"
[Bakara sûresi (2), 185]; "O sizi seçti ve dinde size bir güçlük
yüklemedi" [Hac sûresi (22), 78], âyetlerinde bunu beyan
buyurur. Dini zorlaştırmak, ibadet ve taatte haddi aşmak,
müsamahasız davranmak daha iyi dindarlık değil, kendi nefsine eziyet
etmek, başkalarını da dinden nefret ettirmektir. Çünkü bir insan ne
kadar çok ibadet etse, sâlih ameller işlese, dini aşamaz ve Allah'ı
da usandıramaz. Dinde hem azîmet, hem de ruhsat vardır. Azîmet
yolunu tutan da, ruhsatı seçen de dindardır. Her iki durumda da
haddi aşmamak, ifrat ve tefrite düşmemek en doğru davranıştır.
Peygamber Efendimiz, "Allah azîmeti sevdiği gibi, ruhsat yolunu
tutanı da sever" (Süyûtî, el-Câmiu's-sağîr, I, 286)
buyurur.
Hadisimiz, bütün amellerde kolaylığı teşvik ettiği gibi, en iyisini
yapacağım diye uğraşıp didinmekten sakınmayı da tavsiye etmektedir.
Allah yolunda bir iş işlerken, yalnız kolaylıkla üstesinden
gelebileceğimiz şeylerle mükellef olduğumuzu bize hatırlatır.
Birbirimize yükleyeceğimiz işlerde de, güç yetirilebilecek miktarla
yetinmemiz gerektiğini öğretir. Nâfile ibadetlere ve fazilet kabul
edilen işlere dalanlar, kendisini helâk edercesine ileri gidenler,
neticede farzları da hakkıyla yerine getiremeyecek derecede yorgun
ve güçsüz düşerler. Bu sebeple Peygamberimiz din konusunda aşırı
davrananlara izin vermemiş, onları ölçülü olmaya davet etmiştir.
Nitekim, Abdullah İbni Amr, henüz genç iken haddinden fazla ibadet
etme yönünde Resûl-i Ekrem'den aldığı ruhsat için, ihtiyarlayıp güç
ve kuvvetten düşünce "Keşke Resûlullah sallallahu aleyhi ve
sel-lem'in ruhsatını kabul etmiş olsaydım" (Buhârî, Savm 55;
Müslim, Sıyâm 182) temennisinde bulunarak, bu yolda tereddüt
edenlere örnek olmuştur.
O
halde yapılacak iş, orta yolu tutmak, ölçülü olmak, ibadet ve
taatte, hayırlı işlerde haddi aşmamaktır. Ancak, mükemmeli
yakalamaya çalışmak mü'minin görevidir. Bu konudaki ölçü, sırat-ı
müstakîmden sapmamak, ibadetleri ve birtakım hayırlara yönelik
faziletli işleri gücünün yettiği nisbette yapmak, yasaklardan ise
kesinlikle uzak durmaktır. Bu şekilde hareket edenleri cennetle,
kurtuluşa ermekle, dünya ve âhiret saâdetine kavuşmakla müjdelemek,
dinimizin âlimlere yüklediği görevler arasındadır.
Mü'minler, ibadet ve tâat için, çalışıp çabalamak için bazı
vakitleri iyi değerlendirmelidir. Bu hadiste üç vakit özellikle
tavsiye edilmiştir: Gündüzün evveli, günün sonları ve gecenin son
üçte biri. Bu vakitler, insanın en dinç olduğu anlardır. Hem ibadet,
hem de çalışma için en uygun zamanlardır. Çünkü her üç vakit uyku
zamanlarından sonraki uyanıklık anıdır.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Dinde zorluk değil kolaylık esastır.
2.
Korkutucu olmaktan çok müjdeleyici olmak gerekir.
3.
Nâfile ibadetler için rahat zamanlar ve istekli olunan anlar tercih
edilmelidir.
4.
İbadetten maksat, Allah'ın rızasını, hoşnutluğunu kazanmaktır.
5.
İbadet hayatı, az da olsa devamlı olmalıdır.
`
148.
Enes radıyallahu anh şöyle dedi:
Nebî sallallahu aleyhi ve sellem mescide girmişti. İki direk
arasına uzatılmış bir ip gözüne ilişti:
--
"Bu ip nedir?"
diye sorunca, sahâbîler:
--
Bu, Zeynep Binti Cahş'a ait bir iptir. Namazda ayakta durmaktan
yorulunca ona tutunuyor, dediler. Bunun üzerine Peygamberimiz:
--
"Onu hemen çözünüz. Sizden biriniz canlı ve istekli olunca nâfile
namaz kılsın, yorgunluk ve gevşeklik hissettiği zaman ise yatıp
uyusun"
buyurdu.
Buhârî, Teheccüd 18; Müslim, Müsâfirîn 219. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd,
Tatavvu' 18; Nesâî, Kıyâmü'l-leyl 17; İbni Mâce, İkâme 184
Açıklamalar
Peygamberimiz çevresine çok dikkat ederdi. Mescidde, evde ve
sokaktaki değişiklikleri farkeder, bazan bunların sebebini sorar,
beğendiğini ve beğenmediğini belli eder, doğru olanları tasvib,
yanlışları da tashih ederdi. Peygamber'in tasvibi başka bir kimsenin
tasvibine benzemez. Onun tasvibi veya tasvip etmeyişi ümmet için son
derece önemli bir ölçüdür. Zira Peygamber Efendimiz'in tasvipleri
ile takrirleri yani gördüğü bir davranışı yasaklamaması da bir
sünnet olup, ümmeti bağlayıcı niteliktedir.
Bu
hadisten, Resûl-i Ekrem Efendimiz'in mescidde direklere bağlanan
ipin sebebini öğrenince, bundan hoşlanmadığını ve üstelik onu
kaldırttığını öğreniyoruz. Çünkü onun şer'î açıdan doğru bulmayıp,
hoş görmediği bir şeye müsâmaha etmesi söz konusu olamazdı. Böyle
bir durum, dinin gayesine uygun olmayan şeylerin ortaya çıkmasına,
mevcut yanlışların da kalmasına sebep olurdu. Nâfile namaz kılan bir
kimse, ayakta durmaya güç yetiremez veya yorgunluk, bitkinlik
hissederse, oturarak namaz kılabilir. Fakat, bıkkınlık ve
isteksizlik gibi hallerde, nâfile namaz kılınması câiz
görülmemiştir. Bir yere dayanarak, destek alarak veya kendisini
herhangi bir yolla zorlayarak ibadete devam etmek de uygun değildir.
Peygamber Efendimiz, kendi hanımları da olsa, böyle durumlarda
ibadete devam etmeleri için kimseye izin vermemiştir. Mü'mini canlı
tutacak ve güçlü kılacak kadar yeme içme ve uyuma da ibadetten
sayılmıştır.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Uygun olmayan bir davranış, el ile veya dil ile giderilmelidir.
2.
Kadınların mescidde nâfile namaz kılmaları câizdir.
3.
Namaz kılarken, bir yere dayanmak veya yaslanmak mekruhtur.
4.
İbadet ve tâatte ölçülü olmak esastır.
5.
Farzlar dışındaki nâfile ibadetlerin arzu ve istek duyulan anlarda,
gönül huzuru içinde bulunulduğu zamanlarda yapılması uygundur.
`
149.
Âişe radıyallahu anhâ' dan rivayet edildiğine göre
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Sizden biriniz namaz kılarken uyku hali bastırırsa, kendisinden bu
hal gidinceye kadar yatsın. Çünkü uykulu vaziyette namaz kılan kimse,
belki de bilmeyerek, istiğfar edip Allah'tan bağışlanma dileyeceğim
derken kendine söver, beddua eder."
Buhârî, Vüdû 53; Müslim, Müsâfirîn 222. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd,
Tatavvu' 18; Tirmizî, Mevâkît 146; Nesâî, Tahâret 116; İbni Mâce,
İkâme 184
Açıklamalar
Uyku, vücuttaki bazı faaliyetlerin durması halidir. Uykulu iken,
düşünme, konuşma, hareket etme gibi faaliyetler durur; şuur hali
kaybolur. Bu sebeple, insan uykulu halde yaptığı işlerden sorumlu
tutulmaz. Allah'a karşı yapılan ibadetlerde tam bir uyanıklık ve
şuurluluk aranır. Namaz, bir dua, bir niyâz, bir yakarış, bir huzura
varış ve nihayet Allah'la yüzyüze geliş ve O'nunla konuşmadır. Bütün
bu üstün nitelikleri taşıdığı için, gönül ve kalb uyanıklığına
olduğu kadar, vücudun zindeliğine, canlılık ve diriliğine de ihtiyaç
vardır. Oysa uyku hali, bir atasözümüzün çok güzel ifade ettiği
gibi, küçük ölümdür. Ölüden, dirinin yapması gereken şeyleri
beklemek söz konusu olamaz.
Uyuklama halindeki insan, ne söylediğinin farkında olmaz. Uykulu
vaziyetteki konuşmalar da sayıklama kabul edilir. İnsan uyuklarken
hayır yerine şer, iyi yerine kötü, güzel yerine çirkin şeyler
söyleyebilir. Şayet namaz veya ibadet halinde ise, iyilik yerine
kötülük, hayır yerine şer, dua yerine beddua temennisinde
bulunabilir. İşte bu sebeple Peygamber Efendimiz, uykulu halde namaz
kılmayı, dua etmeyi uygun bulmamış, bilakis uyku hali geçecek kadar
uyuduktan sonra ibadete devam edilmesini öğütlemiştir. Bu hadis 1188
numarada tekrar gelecektir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Yorgun ve bitkin düşünceye kadar ibadet etmek, dinde hoş
karşılanmamış, takvâdan sayılmamıştır.
2.
Uykulu halde iken ibadet yapmak, özellikle namaz kılmak, dua etmek
tavsiye edilmemiştir.
3.
İbadetler, gönül ve kalb uyanıklığı içinde ve vücudun zindelik ve
dirilik halinde yapılmalıdır.
4.
Her konuda olduğu gibi, ibadetler konusunda da orta yolu tutup haddi
aşmamak, ölçülü olmak en güzel dindarlıktır.
`
150.
Ebû Abdullah Câbir İbni Semüre rayıdallahu anhümâ şöyle
dedi:
"Namazlarımı Nebi sallallahu aleyhi ve sellemle birlikte kılardım.
Onun namazı da, hutbesi de normal uzunlukta idi."
Müslim, Cum'a 41-42. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Salât 223; Tirmizî, Cum'a
12; Nesâî, Cum'a 35; İbni Mâce, İkâme 85
Açıklamalar
Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem, insanlara namaz
kıldırdığında kesinlikle namazı uzatmazdı. Fakat kendisi tek başına
namaz kıldığında dilediği kadar uzatırdı. Hanımlarından mü'minlerin
annesi Hz. Âişe'nin anlattığına göre, o kadar uzun ayakta dururdu
ki, rükûa gitmeyeceğini düşünürlerdi. O kadar uzun rükû yapardı ki,
tekrar doğrulmayacağını zannederlerdi. Secdesi de aynı şekilde uzun
sürer, secdeden kalkmayacak sanırlardı. Peygamberimiz'in tek başına
kıldığı bu namazlar, farzlar dışındaki nâfilelerdir. Çünkü farz
namazları mutlaka mescidde cemaatle birlikte kılar ve imamlığı da
kendileri yaparlardı.
Peygamberimiz, kendi uygulamasını böylece bütün ashaba gösterir,
onların da böyle davranmalarını isterdi. İmam olan kişinin,
arkasında namaz kılan cemaatin arasında hasta, zayıf, güçsüz ve
ihtiyaç sahibi kimseler bulunabileceğini düşünmesini, namazı hafif
kıldırmasını tavsiye buyururdu. Tek başına namaz kılanın ise,
dilediği kadar uzatmasında bir sakınca olmadığını hatırlatırdı.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, insanları bıktırmaktan, usandırmaktan,
nefret ettirmekten son derece sakınırdı. Sahâbeye bu yönde sürekli
telkin ve tavsiyelerde bulunurdu. Kul için en mühim görev olan
ibadette bile buna olanca hassasiyeti gösterirdi. İtidalin, her
çeşit aşırılıktan kaçınmanın en güzel örneklerini Efendimiz'in
hayatında görmekteyiz. Onun hayatını çok iyi bilip öğrenmek,
yaşanacak hayatı daha anlamlı kılar. Çünkü o bizim yegane
örneğimiz ve rehberimizdir. Onun hayatını öğrenip örnek alanlar
ifrat ve tefritten kurtulurlar. Hz. Peygamber, uzun sûre veya
âyetler okuması sebebiyle namazı uzattığı için şikayet edilen
sahâbîyi çağırtarak, "Sen fitneci misin?" diye hesaba
çekmiştir (Buhârî, Edeb 74; Müslim, Salât 178).
Peygamberimiz, hutbelerini de ölçülü tutar, ne çok uzatır, ne de
anlaşılmayacak derecede kısaltırdı. Bu sadece cuma ve bayram
hutbeleri için değil, bütün konuşmaları için geçerli bir kâide idi.
Bu sebeple, kendisini dinleyenler, son derece canlı ve uyanıklık
içinde bulunur, söylediklerini anlar, hatta ezberleyip birbirlerine
tekrar ederdi. Az sözle çok şey ifade etme yolunu seçerdi. Ancak
bunu yaparken, insanların anlama kabiliyetini mutlaka hesaba
katardı. Anlaşılmayacak şeyler söylemezdi. Herkes söylenenden ders
alırdı. Peygamber Efendimiz'in pek çok hutbesi hadis kitaplarımızın
içinde yer almış bulunmaktadır. Onlar, bugün için de en güzel
hutbelerdir. Bugün, cami görevlilerimiz başta olmak üzere, toplumun
çeşitli kesimlerine konuşmak zorunda kalanlar, bu prensipleri iyi
değerlendirmelidir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Cemaate imam olup namaz kıldıran kimse, namazı kısa tutmalı,
uzatmamalıdır.
2.
Tek başına namaz kılan dilediği kadar uzatabilir.
3.
Cuma ve bayram namazlarının hutbeleri, insanları bıktıracak şekilde
uzun olmamalıdır.
4.
Cemaatle namazı kısa tutmak ve hutbeyi uzatmamak, Peygamber
Efendimiz'in sünnetindendir.
5.
İbadetlerde itidal, ölçüyü kaçırmamak dinin aslındandır.
`
151.
Ebû Cühayfe Vehb İbni Abdullah radıyallahu anh şöyle dedi:
Nebî sallallahu aleyhi ve sellem, Selmân ile Ebü'd-Derdâ'yı
kardeş yapmıştı. Bu sebeple Selmân, Ebü'd-Derdâ'yı ziyaret ederdi.
Bir ziyaret esnasında onun hanımı Ümmü'd-Derdâ'yı oldukça eskimiş
elbiseler içinde gördü. Ona:
-
Bu halin ne? diye sorunca, kadın:
-
Kardeşin Ebü'd-Derdâ dünya malı ve zevklerine önem vermez, dedi. O
esnada Ebü'd-Derdâ eve geldi ve hazırlattığı yemeği Selmân'a ikram
edip:
-
Buyurun, yemeğinizi yiyin, ben oruçluyum, dedi. Selmân:
-
Sen yemedikçe ben de yemem, diye karşılık verdi. Bunun üzerine
Ebü'd-Derdâ sofraya oturup yemek yedi. Gece olunca Ebü'd-Derdâ
teheccüd namazı kılmaya hazırlandı. Selmân ona:
-
Uyu dedi. Ebü'd-Derdâ uyudu, bir müddet sonra tekrar kalkmaya
davrandı. Selmân yine:
-
Uyu, diyerek onu kaldırmadı. Gecenin sonlarına doğru Selmân:
-
Şimdi kalk, dedi ve her ikisi birlikte namaz kıldılar. Sonra Selmân,
Ebü'd-Derdâ'ya şöyle dedi:
-
Senin üzerinde Rabbinin hakkı vardır, nefsinin hakkı vardır, ailenin
hakkı vardır. Hak sahiplerinin her birine haklarını ver.
Sonra Ebü'd-Derdâ, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem' e
gidip olup biteni anlattı. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem:
--
"Selmân doğru söylemiş"
buyurdu.
Buhârî, Savm 51, Edeb 86.
Ebu Cühayfe Vehb İbni Abdullah
Sahâbe-i kirâmın, yaşça küçük olanlarındandır. Peygamber Efendimiz
vefat ettiğinde, henüz ergenlik çağına ulaşmamıştı. Ashab arasında
sevilen bir kimseydi. Hz. Ali ona kıymet verir, kendisini sever ve
güvenirdi. Bu sebeple onu "Vehbü'l-hayr", hayır ve
iyiliklerin sahibi Vehb diye anardı. Hz. Ali Vehb'i Kûfe'de
beytü'l-mâlin, yani hazinenin başına getirmişti. Sonra Kûfe'ye
yerleşti ve orada bir ev sahibi oldu. Vefat ettiği hicri 74 senesine
kadar oradan ayrılmadı. Peygamberimiz'den rivayet ettiği hadis
sayısı 45'tir.
Allah ondan razı olsun.
Açıklamalar
Peygamberimiz Mekke'den Medine'ye hicret ettikten sonra, Medineli
müslümanlar (ensâr) ile Mekke'den gelen müslümanlar (muhâcirûn)
arasında kardeşlik ilan etti. Mekke'den gelen bir muhâcir ile
Medine'de yaşayan bir ensârîyi kardeş yaptı. Bu kardeşlik olayı,
mâna ve mahiyeti itibariyle, beşer tarihinde örneğine rastlanılmayan
bir insanlık uygulamasıdır. İşte bu sırada ensardan Ebü'd-Derdâ ile
aslen İran'lı olup Medine'ye gelen ve müslüman olan Selmân-ı
Fârisî'yi Peygamber Efendimiz kardeş yapmıştı. Esasen dinimiz,
din kardeşliğini, kan kardeşliğinden daha önemli ve üstün
saymaktadır. Çünkü din kardeşliğinde menfaatler söz konusu
değildir. Ancak ideal bir toplumu oluşturma ve ebedî saâdete ulaşma
gâyesi bu kardeşliğe temel teşkil eder. Allah'ın rızası, emir ve
yasaklarına bağlılık her şeyin üstünde bir değere sahiptir. Bu
kardeşlik, böyle üstün bir gayeyi gerçekleştirmek üzere tesis
edilmiştir.
Mü'minlerin
kardeş oldukları
gerçeği, İslâm'ın
getirdiği
temel
pren-siplerden
biridir. İman kardeşliğinin gerektirdiği, Kur'an ve Sünnet'in
sistemleştirdiği, hukûkî ve vicdânî, dünyevî ve uhrevî prensipler,
bunun her asırda geçerli olan temelini teşkil eder. Ensarla
muhacirler arasında cereyan etmiş olan kardeşlik uygulaması, sonraki
asırlara pek çok örnek alınacak özellikler bırakmıştır.
Sahâbîler, birbirini eğiten bir toplumdu. Bunu bütün fırsatları
değerlendirerek yaparlardı. Dinin nasihat oluşunu hayatın her
sahasında hatırlar ve hatırlatırlardı. Birbirlerinin noksan ve
kusurlarını en iyi şekilde tashih ederler, bu sebeple birbirlerine
teşekkür ve duayı ihmal etmezlerdi. İşte hadisimizde sahâbe
arasındaki bu uygulamanın bir örneğini görmekteyiz. Selmân, Resûl-i
Ekrem'in kendisine kardeş kıldığı Ebü'd-Derdâ'nın hanımı
Ümmü'd-Derdâ'nın çok eski elbiseler içinde oluşunun sebebini
öğrenmeyi bir vazife sayıyordu. Çünkü kardeşler, birbirinin her
halinden sorumlu idiler. Belli ki Selmân bu görüntüden rahatsız
olmuştu. İslâm, lükse düşkünlüğü hoş karşılamadığı kadar, dikkat
çekecek derecede pejmürdeliği de uygun görmez.
Farz olan ramazan orucu dışında, bazı günler nafile oruç tutmak,
Peygamber Efendimiz'in tavsiye ettiği bir harekettir. Ancak bunda
aşırı gidip ölçüyü kaçırmak hoş görülmemiştir. Burada,
Ebü'd-Derdâ'nın yemekte Selmân'ı tek başına bırakmasının uygun
bulunmadığını, ne-ticede onun da orucunu açarak Selmân'la birlikte
sofraya oturduğunu, sonra Peygamberimiz'in bunu uygun bulduğunu
görüyoruz. Böylece, nâfile oruç tutan müslümanın evine gelen misafir
sebebiyle orucunu açmasının caiz olduğunu da öğrenmiş oluyoruz.
Bunda bir zaruret yoktur. Ancak tuttuğu nâfile orucu böyle bir
sebeple bozan kimsenin bilahare bu orucu kaza etmesi onun üzerine
vâcip olur.
İbadet gâyesiyle bütün geceyi uykusuz geçirmeyi Resûlullah
sallallahu aleyhi ve sellem'in uygun bulmadığını daha önce
açıklamıştık.
Selmân, evinde kaldığı Ebü'd-Derdâ'nın geceyi uykusuz geçirmesine ve
sık sık ibadet etmek için kalkmak istemesine izin vermemiştir. Öyle
anlaşılmaktadır ki, Selmân bu yönde Peygamberimiz'in uygulama ve
tavsiyelerini daha iyi biliyordu. Nitekim vakti gelince hem kendisi
kalkmış, hem de Ebü'd-Derdâ'yı kaldırarak gece ibadetini birlikte
yerine getirmişlerdir.
Bütün bu olup bitenlerden sonra, Selmân, Ebü'd-Derdâ'ya, muhtemelen
Peygamber Efendimiz'den duyup öğrendiği tavsiyelerde bulunmuştur.
Bunlar, kişinin üzerinde Rabbinin, nefsinin ve ailesinin hakları
bulunduğu gerçeğidir. İnsanın, zühd ve takvâ gâyesiyle, ibadet ve
tâatte bunları ihmal edecek derecede ileri gitmemesi gereğini iyice
kavraması ve hayat tarzı olarak benimsemesi icab eder. Ebü'd-Derdâ,
Selmân ile aralarında geçen bu macerayı bir kere de Resûl-i Ekrem
Efendimiz'e arzetme ihtiyacı duyar. Ondan aldığı cevap da Selmân'ı
tasdik edici niteliktedir. Hatta hadisin bir başka rivayetinde
Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem Ebü'd-Derdâ'ya
asıl adıyla hitabederek:
"Uveymir! Selmân senden daha fakîhdir"
buyurmuşlardır.
Böylece, din işlerinde fakîh, yani anlayış sahibi âlimlere itibar
edilmesi gerektiğine işaret etmiştir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Allah yolunda ve Allah rızası için birbiriyle kardeş olmak câizdir.
2.
Din kardeşi olan müslümanların birbirlerini ziyareti ve birbirlerine
yatılı misafir olmaları câizdir.
3.
İhtiyaç halinde, kadının kocasının izin verdiği yabancı bir erkekle
konuşması câizdir.
4.
Müslümana nasihat, bilmeyene öğretme, habersiz olanı uyarma din
kardeşliği görevidir.
5.
Teheccüd namazını gecenin sonlarında kılmak daha faziletlidir.
6.
Kadının kocası için süslenmesi câizdir.
7.
Kocaya düşen önemli görevlerin başında, hanımının geçimini en iyi
şekilde temin etmek gelir.
8.
Şayet bıkıp usanma, kendisinden istenilen ve üzerine vâcip olan
görevleri veya tercih edilen nâfileleri yerine getirmeme korkusu
varsa, bir kimseyi müstehap olan amellerden nehy etmek câizdir.
9.
Gücün yetmeyeceği derecede ibadet ve tâati nefse yüklemek hoş
karşılanmaz.
10. Nâfile orucu herhangi bir meşrû sebeple bozmak câizdir. Bu,
âlimlerin büyük çoğunluğunun görüşü olup sonra kaza edilmesi
gerekir.
152.
Ebû Muhammed Abdullah İbni Amr İbni Âs radıyallahu anhümâ
şöyle dedi:
Nebî sallallahu aleyhi ve sellem'e benim şöyle dediğim haber
ve-rilmiş:
Allah'a yemin ederim ki, yaşadığım sürece gündüzleri muhakkak oruç
tutup, geceleri de ibâdet ve tâatle uyanık geçireceğim. Bunun
üze-rine Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bana:
--
"Bunları söyleyen sen misin?"
diye sordu. Ben de kendisine:
-- Anam babam sana feda olsun, ya Resûlallah! Evet, ben böyle
söylemiştim, dedim. Buyurdular ki:
--
"Sen buna güç yetiremezsin. Hem oruç tut, hem iftar et; hem uykunu
al, hem ibadet et; her aydan üç gün oruç tut; çünkü her iyiliğe on
misli ecir ve sevap vardır. Bu ise bütün zamanını oruçlu geçirmek
gibidir."
Bunun üzerine ben:
-- Bunun daha çoğunu yapmaya gücüm yeter, dedim. Peygamber Efendimiz:
--
"O halde bir gün oruç tut, iki gün tutma"
buyurdu. Ben:
-
Ama ben bundan daha fazlasını yapabilirim, deyince Resûl-i Ekrem:
--
"Öyleyse
bir gün oruç tut, bir gün tutma; bu Dâvûd aleyhisselâm'ın
orucu olup, oruçların en ölçülü olanıdır"
buyurdular.
Bir başka rivayette: "Bu, oruçların en faziletlisidir"
şeklindedir. Ben:
-
Bundan daha faziletlisine de gücüm yeter, dedim. Peygamberimiz:
--
"Bundan daha faziletlisi yoktur"
buyurdu.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in tavsiye etmiş
olduğu, ayda üç gün orucu kabul etmem, bana ehlimden ve malımdan
daha sevimli olacakmış.
Bir rivayete göre:
"Senin gündüzleri oruçlu, geceleri uyanık geçirdiğin bana haber
verilmedi mi sanıyorsun?"
buyurmuştu. Ben de:
-- Elbette haber verilmiştir, yâ Resûlallah! dedim. Bunun üzerine:
--
"Böyle yapma, bazı kere oruç tut, bazan tutma; gece hem uyu, hem de
teheccüde kalk. Şüphesiz senin üzerinde vücudunun hakkı vardır, iki
gözünün hakkı vardır, hanımının hakkı vardır, ziyaretçilerinin hakkı
vardır. Şüphesiz her aydan üç gün oruç tutman sana yeter. Çünkü
senin için her iyiliğin on misli karşılığı vardır; bu da bütün
zamanının oruçlu olması demektir."
Abdullah der ki:
--
Ben artırdıkça iş aleyhime döndü. Sonra ben:
-- Yâ Resûlallah! Ben kendimde güç ve kuvvet buluyorum, dedim.
Buyurdular ki:
--
"O halde Allah'ın Nebisi Dâvûd'un orucunu tut, daha fazlasını yapma."
-- Dâvûd orucu nedir? diye sordum.
--
"Senenin yarısını oruçlu geçirmektir"
buyurdu.
Abdullah yaşlandıktan sonra:
-- Keşke Allah'ın Resûlü'nün ruhsatını kabul etmiş olsaydım, der
dururdu.
Bir başka rivayet şöyledir:
--
"Senin bütün günleri oruçlu geçirdiğinden ve her gece Kur'an'ı
okuduğundan haberdar olmadığımı mı sanıyorsun?"
Bunun üzerine ben:
-- Elbette haberdarsındır, yâ Resûlallah! Fakat ben bununla sadece
hayra ulaşmayı diliyorum, dedim. Peygamber Efendimiz:
--
"Allah'ın Nebîsi Dâvûd'un orucunu tut, çünkü o insanların en çok
ibadet edeni idi. Ayda bir defa da Kur'an'ı hatmet"
buyurdu.
Ben ise:
-
Ya Resûlallah! Benim bundan daha fazlasına gücüm yeter, dedim.
Peygamberimiz:
--
"O halde yirmi günde bir hatmet"
buyurdu. Ben yine:
-- Ya Resûlallah! Bundan daha fazlasını yapabilirim, dedim. O:
--
"Öyleyse on günde bir hatmet"
buyurdu. Ben tekrar:
-- Bundan daha fazlasına gücüm yeter, yâ Nebîyyallah! diye ısrar
edince:
--
"Şu halde yedi günde bir hatim yap, artık bunun üzerine artırma"
buyurdular. Ben artırdıkça, aleyhime artırıldı. Nebî sallallahu
aleyhi ve sellem bana dedi ki:
--
"Şüphesiz ki sen bilmiyorsun, belki ömrün uzun olur?"
Abdullah İbni Amr der ki:
-- Nebî sallallahu aleyhi ve sellem' in bana söylediği hale
döndüm. İhtiyarlayınca, onun ruhsatını kabul etmiş olmayı çok arzu
ettim.
Bir başka rivayette ise şöyledir:
"Senin çocuklarının da senin üzerinde hakları vardır."
Bir diğer rivayette:
"Bütün zamanını oruçlu geçirenin orucu yoktur."
Bu
sözünü üç defa tekrarladı.
Bir diğer rivayette:
"Allah'a en sevimli olan oruç, Dâvûd aleyhisselâm'ın
orucudur. Allah'a en sevimli namaz da Dâvûd aleyhisselâm'ın
namazıdır. Dâvûd aleyhisselâm gecenin yarısını uyuyarak
geçirir, sonra üçte birinde namaz için kalkar, altıda birinde yine
uyurdu. Bir gün oruç tutar, bir gün tutmazdı. Düşmanla
karşılaştığında kaçmazdı."
Başka bir rivayet de şu şekildedir:
Abdullah şöyle demiştir:
Babam beni soyca üstün bir hanımla evlendirdi. Zaman zaman
geli-ninin yanına gelir gider, ona beni sorarmış. O da dermiş ki:
-
O ne iyi erkektir, evine geldiğimden beri yatağıma ayak basmadı, ne
halde olduğumu da araştırmadı.
Vaziyet böyle devam edip gidince, babam durumu Nebî sallallahu
aleyhi ve sellem'e anlatmış, Peygamberimiz:
--
"Onu benimle görüştür"
buyurmuş. Daha sonra ben Resûl-i Ekrem ile karşılaştım. Bana:
--
"Nasıl oruç tutuyorsun?"
diye sordu. Ben de:
--
Her gün, dedim. Sonra:
--
"Nasıl hatim yapıyorsun?"
dedi. Ben:
--
Her gece, diye cevap verdim.
Abdullah İbni Amr daha önce geçen konuşmalarının benzerini anlattı.
O, geceleyin rahat etmek için, okuduğu Kur'an'ın yedide birini,
gündüz aile fertlerinden birine okuyup dinletirdi. Güçlü ve kuvvetli
olmak istediğinde, bir kaç gün oruç tutmazdı. Sonra oruç tutmadığı
günleri sayar, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem'e verdiği
sözden caymış olmamak için, tutamadığı günler kadar orucu kazâ
ederdi.
Buhârî, Savm 55, 56, 57, Teheccüd 7, Enbiyâ 37, Nikâh 89; Müslim,
Sıyâm 181-193
Açıklamalar
İmam Nevevî, bu hadiste Buhârî ve Müslim'in kitaplarında yer alan
farklı rivayetleri bir araya getirmek suretiyle, bir bütünü ortaya
çıkarmayı hedeflemiştir. Aynı zamanda, rivayetler arasındaki
tutarlılığı, küçük bir ayrıntıyı bile ihmal etmeme titizliğini de
göstermiştir.
Bu
rivayetlerde, bir sahâbînin, Allah katında sevgili bir kul olabilmek
için, samimi niyetle ibadet ve tâate yönelişinin serüveni
sergilenmektedir. Aynı zamanda, Resûl-i Ekrem Efendimiz'in,
yönetimini üstlendiği toplumda yaşayan fertlerin maddî ihtiyaçları
kadar, mânevî hayatlarını tanzim ile de yakından ilgilendiğinin
güzel örneklerinden birine şahit oluyoruz. Peygamberimiz insanı
yetiştirmeyi ve yönlendirmeyi bu derece önemli görmeseydi, onlarla
bu kadar yakından ilgilenmeseydi, belki de ashâb-ı kirâm gibi ölçülü
ve mutedil bir toplum meydana getiremezdi. Onların, kendilerinden
sonraki nesilleri, hem öğretip eğiterek hem de dini bizzat yaşayarak
yetiştirmeleri, dinimizin o günden bu yana en doğru şekilde
gelmesini, her türlü sapıklık ve bid'atten arınmış olarak günümüze
ulaşmasını sağlamıştır.
Burada en büyük fazilet, ecir ve sevap, sahâbe neslinindir. Daha
sonraki nesillerin ve ümmetin sâlih âlimlerinin büyük gayretleri ve
örnek davranışları, Allah'ın müslümanlara en büyük lutfudur. Onların
da bu yönde sayısız ecre ve sevaba nail olacakları tabiidir.
Abdullah İbni Amr, daha çok ecir kazanma ve daha iyi bir kul
olabilme arzusuyla, Peygamber Efendimiz'le âdeta pazarlığa girmiş
gibidir. Resûl-i Ekrem ise, en mükemmel örnek olduğunu burada da
gösterir; büyük bir sabırla ve gerekçelerini söyleyerek onu ikna
eder. Allah'ın elçilerinden Dâvûd aleyhisselâm'ı örnek
şahsiyet olarak gösterir. Onun en çok ibadet eden kul olduğunu
hatırlatır. Ondan daha ileri gitmesinin söz konusu olamayacağını
öğretir. Yaptığı itaat, ibadet ve sâlih amellerin karşılığında on
misliyle karşılık göreceğini bildirir. Böylece konunun Allah Teâlâ
ile ilgili yanını açıkladıktan sonra, dünyalık haklar yönünden de
ona hatırlatmalar yapar. Kişinin üzerinde bedeninin, uzuvlarının,
eşinin ve çocuklarının, misafirlerinin hakları olduğunu ve her hak
sahibine hakkını vermek gerektiğini, bunun da Allah'ın emri olduğunu
kendisine güzelce bildirip anlatır.
Bu
hakları yerine getirebilmek ve sorumluluktan kurtulabilmek için,
insanın yiyip içmesi, uyuması, çalışıp kazanması gerekir. Aksi
takdirde gücü kuvveti tükenir, Allah'a karşı yerine getirmesi
gereken farzları bile yapamaz hale gelebilir. Böyle bir davranıştan
Allah da hoşnut olmaz. Oysa İslâm, Allah'ın rızâsına uygun tarzda
geçirilen bir hayatın her ânını ibadet sayar. Sağlıklı fert ve
sağlıklı toplum, dinimizin gerçekleştirmek istediği en önemli
hedeflerin başında gelir. Aksi takdirde gelişmesini ve ilerlemesini
sağlayamamış, üretemeyen, bu sebeple de hep başkasına muhtaç durumda
kalan bir toplum ortaya çıkar. İşte dinimizin hiç istemediği ve
müslümalara âdetâ haram kıldığı hayat tarzı budur. Müslüman asla
zillete düşmeyen, daima izzetli olan kimsedir. Bütün bunları
sağlamanın yolu, itidali elden bırakmamak ve ölçülü olmaktır. İşte
Peygamber Efendimiz'in ferde ve topluma kazandırmayı hedeflediği
ölçü budur.
Abdullah İbni Amr'ın ömrünün sonlarında bu davranışlarından duyduğu
pişmanlık hissi, başkalarına örnek olacak niteliktedir. Çünkü o,
Peygamber Efendimiz'e söz verdiği ibadetleri hayatının sonuna kadar
aynı şekilde devam ettirmek gerektiğini çok iyi biliyordu. Fakat
buna güç yetiremez olduğu dönemlerde Hz. Peygamber'in teklif ettiği
kolaylıkları kabul etmediğine hayıflanıyordu. Bütün bunlar, insanın
nâfile ibadetlerde gücünün yettiği kadarıyla yetinmesi gerektiğini
ve az da olsa devamlı yapılan ibadetleri tercih etmenin doğru
olacağını ortaya koymaktadır.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Peygamberimiz'in tavsiyelerine uymak, insana dünya ve âhiret
saadetini kazandırır.
2.
İbadet ve tâatte itidal yolunu tercih edip, ifrat ve tefritten
kaçınmak gerekir.
3.
Kişiyi bedenen bitkin düşürecek ve neticede bıkkınlık getirecek
derecede nâfile ibadet hoş görülmemiştir.
4.
Gecenin tamamını uykuyla geçirmek tavsiye edilmemiştir. Belli bir
kısmını ibadetlere ayırmak faziletlidir.
5.
İslâm'da, dünyadan tamamen el etek çekmek câiz değildir.
6.
İbadetler, insanı cihaddan ve helâl yoldan rızık kazanmaktan
alıkoymaz.
7.
İnsanın bedeninin kendi üzerinde hakkı vardır. Onu yıpratıp zayıf
düşürecek şeylerden korumak gerekir.
8.
İslâma göre, yapılan iyiliklere Allah katında on kat ecir verilir.
9.
İslâm, dünyayı âhirete, âhireti de dünyaya feda etmez. Her ikisini
dengeli götürmeyi esas alır.
`
153.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in kâtiplerinden Ebû
Rib'î Hanzala İbni Rebî' el-Üseydî şöyle demiştir:
Ebû Bekir benimle karşılaştı ve bana:
-
Nasılsın, ey Hanzala? diye sordu. Ben de:
-
Hanzala münafık oldu, dedim. Ebû Bekir:
-
Sübhânellah, sen ne diyorsun? dedi. Ben cevaben dedim ki:
-
Bizler, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in yanında
bulunu-yoruz. Bize cennet ve cehennemden bahsediyor, sanki
gözlerimizle görüyormuşuz gibi oluyoruz. Onun huzurundan ayrılıp
çoluk çocuğumuzun yanına ve işlerimizin başına dönünce, çok şeyi
unutuyoruz.
Ebû Bekir radıyallahu anh dedi ki:
-
Allah'a yemin ederim ki, biz de benzeri şeylerle karşı karşıyayız.
Ben ve Ebû Bekir birlikte yola düştük ve Resûlullah sallallahu
aleyhi ve sellem' in huzuruna girdik. Ben:
|