|
HAYIR YOLLARININ SAYISIZLIĞI
Âyetler
1.
"Her ne hayır işlerseniz, Allah onu mutlaka bilir."
Bakara sûresi (2), 215
2.
"Ne iyilik ederseniz Allah onu bilir."
Bakara sûresi (2), 197
Bu
iki âyet, yapılacak herhangi bir hayır ve iyiliğin asla meçhul
kalmayacağını, onların Allah Teâlâ tarafından bilindiğini haber
vermektedir. Bu âyetler, iyiliklerin kayıt ve zabt garantisidir.
Çünkü insan, yaptığı iyiliğin zayi olmasını istemez. Bu sebeple
âyetler büyük bir teşvik unsurudur. Nasıl mı?
3.
"Kim zerre kadar hayır işlerse, onu(n karşılığını) görür."
Zilzâl sûresi (99), 7
4.
"İyilik işleyenin faydası kendisinedir."
Câsiye sûresi (45), 15
İyiliğin zerresinin bile karşılığı görülecektir. Zira her yapılan
iyiliği Allah bildiğine göre, artık ortada en küçük bir kayıp
ihtimali yoktur. Bu kesinlik içinde bir başka gerçek de, "hayrın faydasının onu işleyene ait olduğudur." O halde kendi kendisine
iyilik etmek isteyen, öz nefsinin hayrını isteyen, küçük-büyük
demeden iyilik yapmalı, hayır işlemelidir. Zira iyiliğin peşin
faydasını başkaları görse de, nihâî faydası, mânevî kazancı onu
işleyene aittir. Bu noktada da herhangi bir yanlışlık ve haksızlık
söz konusu değildir. Kimsenin hayır ve iyiliğinin sevabı baş-kasına
yazılmaz.
Konuyu değişik açılardan aydınlatan âyetler, konu başlığında da
belirtildiği üzere pek çoktur. Hadisler de oldukça fazladır. Burada
onlardan bir demet sunulacaktır.
Hadisler
118.
Ebû Zer Cündeb İbni Cünâde radıyallahu anh şöyle dedi:
-
Ey Allah'ın Resûlü! Hangi amel daha üstündür? dedim.
-
"Allah'a iman ve Allah yolunda cihaddır" buyurdu. Ben:
-
Hangi (esir veya) köle (yi âzat etmek) daha faziletlidir? dedim.
-
"Sahiplerine göre en kıymetli ve bedeli en yüksek olanı" buyurdu.
-
(Cihad ve köle âzâdını) yapamazsam? dedim.
-
"(Bir) iş yapana yardım edersin veya işini beceremeyenin işini
görürsün" buyurdu.
-
Ey Allah'ın Resûlü! Bunlardan hiçbirini yapamazsam? dedim.
-
"İnsanlara zarar vermezsin. Zira bu da kendi kendine iyilik etmen
demektir" buyurdu.
Buhârî, Itk 2; Müslim, Îmân 136
Açıklamalar
İnsana en büyük sevabı kazandıracak amel, hiç şüphesiz merak
edilecek bir konudur. Ebû Zer hazretleri bu merâkını Resûlullah'a
arzetmiş, aldığı cevap "Allah'a iman ve Allah yolunda cihad"
olmuştur. Allah'a iman, her hayrın başıdır. O olmadan hiç bir işin
kıymeti yoktur. İman, "kalb ile tasdik" anlamında kalbin; "dil ile
ikrar" anlamında da dil'in amelidir. Bu sebeple imana amel
denilebilir. Hadisimiz bunun delilidir.
"Allah yolunda cihad"ın iman ile birlikte zikredilmesi, onun,
hayırlı işlerin ve amellerin en başında, imandan hemen sonra
geldiğini göstermektedir. "İ'lây-ı kelimetullah" (İslâm'ı yaymak)
niyetiyle yapılacak her türlü faaliyet bir nevi cihad olduğuna göre,
bu en üstün amelden herkesin nasip alma imkânı bulunduğu anlaşılır.
Âzat etmek, hürriyetine kavuşturmak için hangi esir, köle ve
câriyenin daha üstün olduğu sorusuna Hz. Peygamber'in verdiği,
"sahiplerine göre en değerli ve fiat olarak en pahalı olanı"
cevabı, "Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe büyük hayra
ulaşamazsınız" [Âl-i İmrân sûresi (3), 92] âyetini
hatırlatmaktadır. "Her işin en kıymetlisi, en kalitelisidir" mesajını vermektedir. Nitekim
"efdalü'l-a'mâl ahmezühâ" yani
"Nefse en ağır gelen amel, amellerin en üstünüdür"
buyurulmuştur. Değerli ve fiyatı yüksek olan köle veya esiri âzat
etmek pek öyle kolay iş değildir. Bu yapılırsa üstün nitelikli bir
iş yapılmış olur. İnsanları hürriyetlerine kavuşturmak, haklarına
sahip kılmak aslında başlı başına büyük bir hayırdır. 1290 ve 1362
numaralarda kısmen tekrarlanacak olan hadisimiz, en üstün hayrın
hangisi olduğunu bize öğretmektedir. Bugün belki köle-câriye yok
ama, esir ve esir muamelesine tabi tutulan hür görünümlü insanlar
hatta milletler vardır. O halde onların gerçek hürriyet ve haklarına
kavuşturulmaları en kıymetli hayırlardandır.
Hürriyete kavuşturmada sayı mı, kalite mi önde gelir? Bu
tartışılmıştır. Bu biraz da duruma göre değişir. Zira bir insan
vardır, bir kabileye veya bir alaya bedeldir. Onun kurtarılması bir
topluluğu kurtarmak yerine geçer. Normal halde ise ne kadar fazla
insan, hak ve hürriyetlerine kavuşturulursa, o kadar büyük hayır
işlenmiş olur.
Cihada, köle veya esir âzadına gücü yetmeyenler için de bir
san'atkâra yardım etmek veya beceriksiz bir kimsenin işini görmek
bir başka hayır yoludur. Hadiste geçen sâni', zâyi' (fakir,
garip) olarak kaydedilmektedir. Her iki halde de böylesi kişilere
yardımcı olmak elbette bir hayırdır. Ancak hadisin bu ifadesinden,
belli bir mesleği ve sanatı olanlara yardımın, sanat sahibi
olmayanlara yardım etmekten daha önde geldiği, daha üstün bir iyilik
olduğu anlaşılmaktadır. Bu da Hz. Peygamber'in sanat ve meslek
sahibi olmaya teşvik ettiğini gösterir.
Son olarak hadisimiz insanlara ve topluma zarar vermemeyi, hiçbir
iyilik yapamayanlar için başlı başına bir iyilik olarak önümüze
koymaktadır. İnsan iyilik yapamıyorsa, bâri kötülük yapmamalıdır. Bu
da ne-ticede kendisi için bir iyiliktir. Kötülük yapmamayı bile bir
iyilik olarak değerlendiren dinimiz, hayır ve iyilik idealine ne
kadar önem verdiğini ortaya koymaktadır. Bütün bunlar gösteriyor ki,
müslüman toplumu iyi-ler ve iyilikler toplumudur. Ondan da önce
zararsızlar toplumudur. Artık hem iyilik yapmayıp hem de kötülük
işlemekten geri durmayanlar düşünsünler...
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Dinimizde Allah'a imandan, insanlara kötülük yapmamaya kadar uzanan
binlerce hayır ve iyilik yolu bulunmaktadır.
2.
Yardıma muhtaç olan herkesin yardımına koşmak iyilik ve hayırdır.
3.
Her türlü amel ve iyiliğin temeli Allah'a imandır. İman olmadan
yapılacak hiçbir işin kıymeti yoktur.
4.
İslâm toplumu iyiler ve iyilikler toplumudur.
5.
Hadiste sayılan hususların her biri "iyilik" olarak başlı başına
birer değerdir. Herkes durumuna göre bu iyiliklerden bir veya bir
kaçını yapmaya çalışmalıdır.
119.
Yine Ebû Zer radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Her
birinizin her bir eklemi (ve kemiği) için bir sadaka gerekir.
Binaenaleyh her tesbih sadakadır, her hamd sadakadır, her tehlil
sadakadır, her tekbir sadakadır. İyiliği tavsiye etmek sadakadır,
kötülükten sakındırmak sadakadır. Kulun kuşluk vakti kılacağı iki
rek'at namaz bütün bunları karşılar."
Müslim, Müsâfirîn 84, Zekât 56. Ayrıca bk. Buhârî Sulh 11, Cihâd 72,
128; Ebû Dâvûd, Tatavvu' 12, Edeb 160
Açıklamalar
İnsan vücudundaki her mafsal (eklem) için bir sadaka vardır. Bir
başka hadise göre de vücutta 360 eklem bulunmaktadır. O halde
herkesin hergün bu kadar sadaka vermesi gerekmektedir. İlk bakışta,
çok yüklü gözüken bu sadaka borcu, hadisimizdeki açıklama ile
oldukça kolaylaşmaktadır. Söylenecek her sübhânellah
(tesbih), elhamdülillah (tahmid), lâ ilâhe illallah
(tehlil) ve Allahu ekber (tekbir) kelimeleri ayrı ayrı birer
sadakadır. İyiliği emretmek, bir kötülükten nehyetmek, evet bunların
her biri birer sadakadır. Görüldüğü üzere dinimizde hayır yolları
pek çok olup sayılamayacak kadar sınırsızdır.
Hele böyle tek tek hayır ve iyilik olan konuların yanında bir de
toptan hayır olanlar vardır ki, bunlar işi daha kolaylaştırmaktadır.
Hadisimizde işte bunlardan biri, kuşluk (duhâ) vakti kılınan namaz
olarak bildirilmiştir. Halkımızın "Kuşluk Namazı" dediği bu
ibadet, iki rekât ile sekiz rekât arasında değişen nâfile bir
ibadettir. Bu namaz, hadiste sayılan sadakaları topluca ödeme
imkânıdır. Çünkü namaz, bedenin bütün organlarıyla yapılan bir
ibadettir. Namaz kılmakla her organ kendi şükrünü yerine getirmiş
olur. Öte yandan her türlü tesbih ve tahmid, tehlil ve tekbir
namazda bir arada bulunmaktadır. Namaz, nefse hayrı emretmek ve onu
münkerden nehyetmektir. Nitekim bir âyet-i kerîmede, "Namaz her türlü kötülük (fahşâ ve münkerden) alıkor" [Ankebût sûresi (29),
45] buyurulmuştur.
1142 ve 1435 numaralarda tekrarlanacak olan hadisimizde insan
vücûdundaki mafsalların sayılmaması, maksadın anatomi dersi vermek
olmadığındandır. Öte yandan "sadakadır" diye belirtilenlerin tamamı,
"maddî" yönü olmayan hususlardır. "Sadaka" deyince, akla hemen mâlî
iyilikler gelir. Oysa hadisimiz her hayırlı işin sadaka olduğunu
bize öğretmektedir. Oturup kalkarken, uzanıp yatarken bile insanın "sadaka" niteliğinde iyilikler yapabileceğini bildirmektedir.
"Kuşluk Namazı",
güneşin doğuşundan yaklaşık kırk beş dakika sonra başlayıp zevâl
vaktine yarım saat kalıncaya kadar devam eden zaman içinde kılınır.
Gündüzün dörtte biri geçtikten sonra kılınması daha uygundur. Bu
namazın bu kadar faziletli oluşu, muhtemelen, bu zaman kesiminin
herhangi bir namazın vakti olmaması dolayısıyla çoğu kişinin ibadeti
düşünmemesindendir. Zira bizim gibi ılıman iklim kuşağında bulunan
ülkelerde öğle öncesi yoğun iş saatleridir. Meşgale veya gaflet
zamanında yapılan ibadetlerin fazileti daima farklıdır. Bu sebeple
gecenin seher vakti de aynı üstünlüğe sahiptir (Kuşluk namazı
hakkında geniş bilgi için bk. 1141-1145 numaralı hadisler).
Hadisten Öğendiklerimiz
1.
İyilik ve hayır yapmaya gayret gösterilmeli, mâlî ve fiilî olarak
yapılamazsa, tesbih, tekbir gibi sözlü olarak yapılmalıdır. Sadaka
ve hayır yollarının çeşitli olduğu unutulmamalıdır.
2.
"Kuşluk Namazı" önemli, şükür ve sadaka niteliği yüksek bir nâfile
ibadettir. Hz. Peygamber bu namazı hem kılmış hem de kılınmasını
teşvik etmiştir. İki rek'at olarak kılınması da yeterli olmaktadır.
120.
Yine Ebû Zer radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Nebî
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Ümmetimin iyi-kötü bütün amelleri bana gösterildi. İyi işlerinin
içinde, gelip geçenlere eziyet veren şeylerin yollardan
kaldırılmasını da buldum. Kötü amelleri arasında da mescidde
temizlenmeden bırakılmış balgamı gördüm."
Müslim, Mesâcid 57. Ayrıca bk. İbni Mâce, Edeb 7
Açıklamalar
Ümmetin bütün amelleri konusunda Hz. Peygamber'in bilgilendirilmesi
onun bir özelliğidir. Peygamber Efendimiz burada belki bir çok
insanın iyilik ve kötülük olduğu hakkında herhangi bir fikre sahip
bulunmadığı iki konuyu dikkatlere sunmaktadır. Gelip geçenleri
rahatsız eden, yani yaya ve vasıta trafiğini şu veya bu şekilde
sıkıştıran, engelleyen sebeplerin yollardan uzaklaştırılmasını,
iyilik ve hayır olarak öğütlemektedir. Yollardaki çer-çöp,
taş-toprak, tükrük-balgam gibi tabiî; afiş, reklam, yazı, resim,
yaya kaldırımına park edilmiş otomobil gibi sun'î rahatsızlık
âmillerinin tümünün yollardan temizlenmesi tam bir iyiliktir.
Şehirleşme anarşisinin yaşandığı günümüzde ve özellikle de büyük
şehirlerde bunun ne kadar büyük bir anlam taşıdığını bu şehirlerde
yaşayanlar pek iyi bilirler.
Bu
ikazın trafik yoğunluğunun olmadığı bir dönemde ve bölgede
yapıldığını düşünecek olursak, İslâm'daki iyilik ve hayır idealinin
ne kadar köklü ve toplumları ne ölçüde kuşatıcı olduğunu anlamakta
güçlük çekmeyiz. O halde yolları temizlemek başlı başına bir
iyiliktir. Yürürken ayağın ucuyla yol ortasından kenara atılacak bir
taş bile, bir iyilik olarak değerlendirilmektedir. Yeter ki iyilik
düşünce ve bilincine sahip olunsun.
Mescidlerin temizliği elbette çok daha önem arzetmektedir. Hz.
Peygamber devrinde olduğu gibi zemini kumlu-çakıllı mescidlerde
tükürük ve balgam gibi şeylerin meydanda bırakılması bir "kötü
amel"dir. Bizim memleketimizde câmî ve mescidlerin zemini genellikle
betondur ve halı-kilim kaplıdır. Böyle olunca buralara tükürülmesi
ve balgam atılması aslâ düşünülemez. Herkesin yanında bir mendil
taşıması, ihtiyaç duyması halinde bu mendili kullanması gerekir.
Aksi halde mâbed nezâhetine aykırı davranılmış olur ki, bu da
günahtır. İbadet edelim derken günah işlemenin hiçbir anlamı yoktur.
Özellikle kırsal kesimlerde cami görevlilerinin mescid temizliği
konusunda cemaati iyice eğitmesi gerekir.
İnsanları rahatsız eden bu şeylerin mescid dışında da meydanda
bırakılması, sokak ve yollara tükürülmesi aynı şekilde birer
kötülük, çirkinlik ve günahtır. Böyle şeylere rastlayanların onları
gidermesi de bir toplum hizmeti ve iyiliktir. Müslüman sadece
kapısının önünün temizliğinden değil, geçtiği her yerin
temizliğinden sorumludur.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Hayır işleri pek çeşitlidir. Gelip geçenlere sıkıntı veren şeyleri
yollardan; tükürük ve benzerlerini de mescidlerden gidermek birer
iyiliktir.
2.
İnsanlara faydası olan işler yapılmalıdır.
3.
Mescidlere saygı gösterilmeli, mescid edeblerine uyulmalıdır.
4.
Müslüman geçtiği yerde pislik bırakmayan insandır.
121.
Ebû Zer radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre bazı
insanlar:
-
Ey Allah'ın Resûlü! Zenginler bütün sevapları alıp götürüyorlar.
Zira bizler gibi namaz kılıyor, bizler gibi oruç tutuyor ve ayrıca
mallarının fazlasından da sadaka veriyorlar, dediler. Peygamber
sallallahu aleyhi ve sellem:
-
"Allah size sadaka verme imkânı bahşetmedi mi (sanıyorsunuz)? Her
tesbih sadaka, her tekbir sadaka, her tahmid sadaka, her tehlil
sadakadır. İyiliği emretmek sadaka, kötülükten sakındırmak
sadakadır. Hatta (her) birinizin eşiyle yatması bile sadakadır" buyurdu.
-
Ey Allah'ın Resûlü, cinsel arzusunu tatmin eden birine bundan da mı
sevap var? dediler. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem:
-
"Bu istek ve ihtiyacını haram yoldan giderseydi, günah olmayacak
mıydı? Helâl ve meşrû yoldan gidermesinde de elbette sevap vardır" buyurdu. Müslim, Zekât 53, Mesâcid 142
Açıklamalar
Hayır yollarının çok çeşitli olduğunu bu hadîs-i şerîften pek
dikkat çekici şekilde öğrenmekteyiz. Para sarfederek hayır ve iyilik
yapmak imkânından mahrum fakir sahâbîlerin zenginlere imrenmeleri ve
kendileri için hayıflanmaları karşısında Resûl-i Ekrem Efendimiz,
"sadaka" deyince sadece "infak" değil, daha başka konuların da akla
gelmesi gerektiğini açıklamıştır. Allah Teâlâ herkes için hayır
yolları yaratmıştır. Hiç kimseyi hayır işlemekten alıkoymamıştır.
İşte meselâ her tesbih (sübhânellah), her tekbir (Allahü
ekber), her tahmid (elhamdülillah) ve her tehlil (lâ
ilâhe illallah) demek, ayrı ayrı birer sadaka sevabı kazandıran
iyiliklerdir. Yine aynı şekilde her iyiliği emretmek ve her
kötülükten sakındırmak birer sadakadır. Bu son iki "sadaka"nın
değeri öncekilerden daha büyüktür. Zira emir bil'l-ma'ruf ve nehiy
ani'l-münker, farz-ı kifâye hükmünde bir görevdir. Bazı hallerde
farz-ı ayn bile olur. Halbuki tesbih, tekbir, tahmid ve tehlil birer
zikir ve dolayısıyla "nâfile" birer ibadettir.
Peygamber Efendimiz, bir müslümanın eşiyle cinsel ilişkide
bulunmasının bile "sadaka" olduğunu beyan etmiştir. Mübah olan ve
günlük beşerî işler ve ilişkilerden de sevap kazanılacağını haber
vermiştir. Olayın garipsenmesi üzerine de "aynı cinsel ihtiyacın
haram yoldan giderilmesinin günah olduğunu" hatırlatmış ve
"helâl yoldan tatmin"in sevap olduğunu kıyâsü'l-aks
usûlüyle açıklamıştır. Bir başka hadîs-i şerîfte de sevgili
Peygamberimiz "sofrada hanımın ağzına verilen lokma"nın bile
bir sadaka olduğunu bildirmiştir.
Bu
beyanlar, iyilik ve hayır işlemek isteyenlerin, günlük yaşantısının
tabiî uzantıları gibi görünen konularda bile hayır işleme
imkânlarına sahip olduklarını göstermektedir. Uyanık olmaya, İslâm
çizgisini takip etmeye çağırmaktadır. İyi bir niyet, âdetleri
ibadetleştirir. Kötü niyetler de en hâlis ibadetleri, hayır ve
iyilikleri bile işe yaramaz hale getirir. Yaygın ve engin bir hayır
ve iyilik ortamında bulunduğumuz açıktır. O halde herkes kendi
durumuna göre yapabileceği iyilik ve hayra dikkat etmeli,
başkalarının yaptığı iyilik ve hayrın büyüklüğüne veya çokluğuna
bakıp ümitsizliğe düşmemelidir. Hangi kuluna neyi ikrâm edeceğini
Allah bilir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Tesbih, tekbir, tahmid ve tehlil gibi zikirler, emir bi'l-ma'ruf,
nehiy ani'l-münker gibi fiiller, ailevî ilişkiler, iyi niyetle
yapılan mübah işler ayrı ayrı birer hayır ve iyiliktir.
2.
Edebine uymak şartıyla, söylenen sözü anlamayanın soru sorması,
tekrar açıklama istemesi mümkündür.
3.
Kıyas câizdir. Zira Peygamber Efendimiz helâl ve haram cinsel
temaslar arasında bir kıyaslama yapmıştır. "Haram olanına ceza varsa
helâl olanına da sevap vardır" demeye getirmiş, ashâbından bu iki
durumu biribirleriyle ölçmelerini istemiştir. İslâm mezheplerine
göre kıyâs câizdir. Kıyas'a sadece zâhirîler karşı çıkarlar. Onların
bu aykırı görüşlerine itibar edilmez.
122.
Ebû Zer radıyallahu anh şöyle dedi:
Nebî sallallahu aleyhi ve sellem bana (hitaben) buyurdu ki:
"Din
kardeşini güler yüzle karşılamak gibi (tabiî) bir iyiliği bile sakın
küçük görme!"
Müslim, Birr 144. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Libâs 24; Tirmizî, Et'ime 30
Açıklamalar
İyiliği iyilik olarak takdir etmek ve yerine getirmek lâzımdır.
İyiliği küçük görmek, önemsememek, iyilik bilincine sahip olmamaktan
ileri gelir. Burada Resûl-i Ekrem Efendimiz, büyük sahâbî Ebû Zer
hazretlerine hitâben hiçbir "ma'rûf"un yani Allah'a itaat ve
insanlara iyilik ve ihsan olarak bilinen hiçbir şeyin küçük
görülmemesini, azımsanmamasını tenbih etmektedir. "Din kardeşini
güler yüzle karşılamak gibi tabiî bir davranış olsa bile" diye
çok çarpıcı bir örnek vermektedir. Tirmizî'deki bir rivayette (Birr
36) "Din kardeşinin yüzüne gülümsemen sadakadır", bir başka
hadiste de "Her ma'rûf sadakadır. Din kardeşini güler yüzle
karşılaman da ma'rûftandır" (Tirmizî, Birr 45) buyurulmaktadır.
Din kardeşini güler yüzle neş'eli bir şekilde karşılamak onu
sevindirir ve içini rahatlatır. Bir mü'mini sevindirmek ise, hiç
şüphesiz başlı başına bir iyiliktir.
Gerçekten bir çoğumuz, küçük şeyleri "iyilik" olarak
değerlendirmemek yanılgısına düşeriz ve böylece dindeki iyilik
imkânlarını kullanamayız. Bu ise, giderek yozlaşan bir günlük
yaşantıyı gündemimize getirmektedir. Oysa iman uyanıklığı ve şuuru
içinde yaşayanlar, kimsenin tahmin etmediği bir çok noktada iyilik
ve hayır işleme fırsatı bulurlar.
İyiliksever olmak, mutlaka büyük iyilikler yapmak demek değildir.
Küçük olsun büyük olsun iyiliğe tam bir iyilik nazarıyla bakmak
gerekmektedir. Nitekim 696, 797 ve 894 numaralarda tekrarlanacak
olan hadi-simiz de bize bu önemli noktayı hatırlatmaktadır.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Dinimizde iyilik düşünce ve uygulaması, fevkalâde önemli, yaygın ve
köklüdür.
2.
Hiçbir iyilik küçük görülmemelidir.
3.
Geleni güler yüzle karşılamak başlı başına bir iyiliktir.
123.
Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"İnsanların
her bir eklemi için her gün bir sadaka gerekir. İki kişi arasında
adâletle hükmetmen sadakadır. Bineğine binmek isteyene yardım ederek
bindirmen yahut yükünü bineğine yüklemen sadakadır. Güzel söz
sadakadır. Namaz için mescide giderken attığın her adım bir
sadakadır. Gelip geçenlere eziyet veren şeyleri yoldan gidermen de
sadakadır."
Buhârî, Sulh 11, Cihâd 72, 128; Müslim, Zekât 56. Ayrıca bk. Ebû
Dâvûd, Tatavvu' 12, Edeb 160
Açıklamalar
Biraz yukarıda geçen 119 nolu hadiste her eklem (ve kemik) için bir
sadaka gerektiğini öğrenmiştik. Bu hadîs-i şerîften de sadaka
borcunun "güneşin doğduğu her gün için bir sadaka" olduğunu
öğrenmekteyiz.
Sağlık herşeyin başıdır; en büyük devlettir. Vücudumuzdaki
kemik-mafsal (eklem) yapısı, yani iskelet, aynı zamanda hayatın ve
sağlığın da temel yapısıdır. Binaenaleyh bunların her biri için her
gün bir iyilik ve sadaka borcumuzun olması pek tabiîdir. Zira
aslında biz, her gün yeni bir günü, başka bir hayatı yaşamaktayız.
İşte bu görevimizin yerine getirilmesinde de "müsamaha dini" olan
İslâm imdadımıza yetişiyor. Hayır yollarının çokluğu ilkesiyle
bizleri rahatlatıyor. İşimizi kolaylaştırıyor. Bu hadîs-i şerîfte de
yeni bazı hayır yolları ve imkânları önümüze konulmaktadır. Dargın
iki müslümanın arasını bulmak, hayvanına veya arabasına binmeye
çalışana yardımcı olmak, eşyasını yüklemekte, taşımakta güçlük
çekenlere yardım etmek, camiye namaz için giderken yürümek. Bu
demektir ki, beş vakit namazını camide kılmaya özen gösteren ve en
az günde üç yüz altmış adım atan müslüman, eklem ve kemiklerinin o
günkü sadaka borcunu ödemiş olur. Sağlığına hizmet etmiş olur.
Gelip geçenleri rahatsız eden herşeyi yoldan kaldırmanın sadaka
olduğu bu hadîs-i şerîfte de tekrar edilmektedir. Bu da konunun
ehemmiyetini göstermektedir. Hadisimiz 250 numarada tekrar
gelecektir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Din kardeşlerinin arasını bulmak bir hayırdır.
2.
Namazları câmide cemaatle kılmaya özen göstermek, sadece her adıma
bir sadaka sevabı ile düşünülünce bile, büyük bir kazançtır. İhmal
etmemek gerekir.
3.
Eşyâsını taşımakta, yüklemekte güçlük çekenlere yardımcı olmak, hem
insânî hem de İslâmî bir meziyet ve iyiliktir.
4.
Müslüman, çevresine karşı duyarlı davranan insandır.
124.
Aynı hadisi Müslim'in Hz. Âişe'den rivayetine göre Âişe
radıyallahu anhâ, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in
şöyle buyurduğunu haber vermiştir:
"Gerçek şu ki, her insanın vücudunda 360 eklem (ve kemik)
bulunmaktadır. Kim bu eklem sayısı kadar Allahü ekber,
elhamdülillah, lâ ilâhe illallah der, Allah'dan bağışlanma diler,
insanların yolu üzerinden taş, diken veya kemik gibi şeyleri
kaldırır, iyiliği emreder veya kötülükten nehyeder ise, o günü
kendisini cehennemden uzaklaştırmış olarak geçirir."
Müslim, Zekât 54
Açıklamalar
Bazı Riyâzü's-sâlihîn nüshalarında önceki rivayetle birlikte
verilen bu hadîs-i şerîfte, öncekinden farklı olarak insan vücudunda
360 eklem ve oynak kemik bulunduğu, her gün için bunların karşılığı
olarak iyilik ve hayır işlemek üzere tekbir (Allah ekber), tahmid
(el-hamdülillah), tehlil (lâ ilâhe illâllah) ve tesbih'e
(sübhânallah) ilaveten istiğfâr edilebileceği
bildirilmektedir. Yine önceki hadiste "eziyet veren şeyi yoldan
gidermek" şeklinde yer almış olan prensip burada taş, diken ve
kemik gibi şeylerin yoldan uzaklaştırılması olarak açıklanmış
bulunmaktadır.
Ayrıca, sayılan bu hayır ve iyilik türlerinden bir günde 360 tane
yapılması halinde, o günün borcu ödenmiş, dolayısıyla o gün
cehennemden uzak kalma imkânı bulunmuş olmaktadır.
Hadisteki sülâmâ kelimesi aslında parmak ve eklem kemikleri
demektir. Sonradan vücudun bütün kemik ve eklemleri anlamında
kullanılagelmiştir. Bu sebeple hadisimizdeki 360 rakamı eklem ve
kemiklerin toplam sayısıdır. Yoksa tıb ilmine göre insan vücudunda
irili-ufaklı 206 kemik vardır.
Aslında burada bir hususa da işaret etmekte fayda vardır. Hz.
Peygamber bir operatör, bir biyolog değildir. O hidâyet rehberidir.
Onun maksadı, anatomi dersi vermek değil, o yapının belli bazı
özelliklerine işaret ederek insanları inanmaya, doğruya ve mutluluğa
çağırmaktır. Bu sebeple verilen rakamın kendisi değil, o yapının
mükemmelliğine dikkat çeken mânası önemlidir.
Bütün bu rivayetler, günlük hayır ve iyilik olarak müslümanların
önünde büyük imkânların bulunduğunu göstermekte ve bizleri bu
imkânlardan yararlanmaya çağırmaktadır.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Her nimetin bir külfeti, bir şükrü vardır.
2.
Allah Teâlâ kullarını kolaylıkla yapabilecekleri iyilik ve hayır
imkânlarına kavuşturmuş, böylece onlara olan rahmet ve merhametini
ortaya koymuştur.
3.
Hadiste sayılan iyilik ve hayır çeşitlerini, sayıldıkları sıra ile
yerine getirmek şart değildir. Hangisini yapmaya imkân bulunursa o
yapılır.
125.
Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Nebî
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Sabah veya akşam camiye giden kimseye, her gidişi için Allah
cennette bir ikram hazırla(tı)r."
Buhârî, Ezân 37; Müslim, Mesâcid 285
Açıklamalar
Tan yerinin ağarmasından öğle (zevâl) vaktine kadar yapılan yürüyüşe
Arapça'da gudüv; öğleden gün batımına kadar yapılan yürüyüşe
de revâh denir. Peygamber Efendimiz bu iki kelimeyi bir arada
zikretmekle sabah-akşam yani bir gün boyunca mescide gidip gelmeyi
kastetmiştir. Nitekim Allah Teâlâ bir âyette, "Cennette
sabah-akşam yiyecekleri onlara sunulur" [Meryem sûresi (19), 62]
buyurmuştur. Yani orada kaldıkları sürece devamlı olarak onlara
rızıkları verilir demektir.
Cennette sunulacak ikram, hadisimizde "nüzül" kelimesiyle
anlatılmıştır. Nüzül, ziyâfet, misâfiri ağırlamak için
yapılan hazırlık anlamındadır. Tabiatıyla bu hazırlık içine,
yiyecek-içecek şeyler ve kalacak yer ve diğer ikramlar da dahildir.
Böyle olunca, 1055 numarada tekrarlanacak olan hadisimizin anlamı
"Sabah-akşam mescide devam eden kimseye Allah Teâlâ cennette devamlı
ikramda bulunur" demek olur. Mescide her gidiş-geliş sanki
cennetteki ziyâfet ve ikrama gidip gelmek gibidir. Bu da herhalde
her müslümanın arzu edeceği bir ikramdır. O halde cemaate devam
etmek de başlı başına bir hayır ve iyiliktir. Hem de sonucu cennette
ağırlanmak olan bir hayır ve iyiliktir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Cami ve mescidlere ibadet, zikir ve ilim için devam etmek başlı
başına bir iyilik ve hayırdır.
2.
Cemaate devam eden ve ibadetleri cemaatle eda eden kimse, cennette
ağırlanmayı hakeder.
126.
Yine Ebû Hüreyre radıyallanu anh'den rivayet edildiğine göre
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Ey
müslüman hanımlar! Hiç bir komşu hanım, bir koyun paçası bile olsa,
komşusuna
vereceğini küçük gör(üp
vermemezlik et)mesin."
Buhârî, Hibe 1, Edeb 30; Müslim, Zekât 90. Ayrıca bk. Tirmizî, Velâ
6
Açıklamalar
Araplar, evde kocasına bir nevi komşuluk ettiği için evin hanımına
câre dedikleri gibi, hanımın kumasına da kinâye yoluyla
câre derler. Burada câre, "komşu kadın" anlamındadır.
Firsin,
aslında deve tabanı demektir. Koyun tırnağı anlamında da
kullanılmaktadır. Dilimizde "paça" denilir. "Koyun paçası" (veya
koyun tırnağı) hediye etmek âdet olmadığı için burada hediye
edilecek şeyin azlığı abartılı şekilde ifade edilmiştir. Yani ne
kadar küçük ve az olursa olsun, komşular arasında hediye alıp
vermenin ihmal edilmemesi istenmektedir.
Hadisteki uyarı, hediye veren komşu kadına yöneliktir. Nitekim bu
hadis Sahîh-i Müslim'de "Az bir şey de olsa sadaka vermeyi
teşvik, azımsayarak küçük bir şeyi vermekten geri durmamak"
başlığı altında yer almıştır. Müslim'in Sahîh'indeki bab
başlıklarını da Nevevî koymuştur. Bu iki hususu dikkate alarak biz
hadisi, Nevevî'nin anladığı şekilde tercüme ettik. Ayrıca Buhârî de
hadisi Hibe Bölümü'nün ilk hadisi olarak değerlendirmiştir. Şuna da
işaret edelim ki, hadisteki uyarının, kendisine bir şey hediye
edilen komşu kadına yönelik olması da muhtemeldir. Buna göre mâna,
"Hiçbir komşu kadın, bir koyun paçası bile olsa komşusunun hediye
ettiği şeyi küçümsemesin" demek olur. Nitekim hadis böyle
de tercüme edilmiştir. Biz yaptığımız tercümenin, hayır yollarının
çokluğu konusuyla olan alâkası noktasından daha isâbetli olduğu
kanaatindeyiz. Hem hediyede ölçü, verilenin ihtiyacı ya da arzusu
değil, verenin imkân ve cömertliğidir. Halkımız,"Az veren candan,
çok veren maldan" diyerek bu noktaya işaret etmektedir.
"Dostum beni ansın da isterse soğan kabuğu ile ansın"
sözü de hadisimizdeki ölçünün kültürümüze yansımasından başka bir
şey değildir.
308 numarada tekrar gelecek olan hadîs-i şerîfte doğrudan müslüman
hanımlara hitâbedilmiş olmasını iki şekilde yorumlamak mümkündür:
*
Komşular arası ilişkiler daha çok hanımlarca yürütüldüğü için
onların dikkati çekilmiştir.
*
Alınıp verilen şeyleri küçümseme, azımsama ve hatta dedi-kodu
vesilesi yapma daha çok hanımlar arasında görülür. Bu yüzden uyarı
onlara yöneltilmiştir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Hiçbir iyilik küçük görülmemelidir. Azımsandığı için ihmal edilecek
iyilik ve hayırlar sonuçta büyük kayıplara vesile olur.
2.
Çok küçük ve basit şeylerle de iyilik ve hayır işlemek mümkündür.
3.
Komşular arasındaki ikramlar başlı başına birer iyiliktir.
4.
İyiliği küçük görme daha çok hanımlarda görülen bir kusurdur. Onları
bu konuda eğitmek gerekmektedir.
127.
Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivâyet edildiğine göre Nebî
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"İman yetmiş (veya altmış) küsur özelliktir (şu'bedir). En yükseği,
'Allah'tan başka ilâh yoktur' demek; en aşağısı ise, eziyet veren
şeyleri yoldan kaldırmaktır. Hayâ da imanın bir bölümüdür."
Müslim, Îmân 58. Ayrıca bk. Buhârî, Îmân 3; Ebû Dâvûd, Sünnet 14;
Nesâî, Îmân 16; Tirmizî, Birr 80; Îmân 16; İbni Mâce, Mukaddime 9
Açıklamalar
684 numarada tekrarlanacak olan hadisimizin ifadesinden imanın bir
asıl yapısı (ki, o kalp ile tasdiktir) bir de o yapının dalları,
şubeleri olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim bazı âlimlerce işaret
edildiği gibi hadiste iman ağaca benzetilmiş gibidir. Kur'ân-ı
Kerîm'de de iman gerçeğini belirten söz, ağaca benzetilmiş ve şöyle
buyurulmuştur:
"Güzel söz, kökü (yerde) sâbit, dalları gökte olan güzel bir ağaç
gibidir. Ki o ağaç, Rabbinin izni ile her zaman yemişini verir.
Allah, öğüt alsınlar diye insanlara böyle benzetmeler yapar"
[İbrahim sûresi (14), 24]. İman kökü kalbde, dalları ise,
insan davranışları olarak dışarıda yani hayatta olan bir tevhid
ağacıdır. Rivayetlerdeki farklılığa göre bu dallar ya yetmiş
veya altmış küsurdur. Bunları 77 olarak sayan ve her biri hakkında
detaylı bilgi veren özel kitaplar bulunmaktadır. Bu tür eserlerin en
meşhuru, muhaddis Beyhakî'nin (ö. 458/1066) Şuabü'l-İmân'ıdır.
"İmanın şubeleri" ile ilgili genel çerçeveyi belirleyen hadîs-i
şerîf, önümüze ilgi çekici bir çizgi koymaktadır. "Lâ ilâhe
illallah" demekten, yoldaki eziyet veren şeyleri gidermeye kadar
uzanan bu çizgi teori ile pratik, düşünce ile uygulama kısacası din
ile dünya ayrılmazlığıdır.
Peygamber Efendimiz, kalpteki tevhid inancının sözlü ifadesi demek
olan "Allah'tan başka ilâh yoktur" ikrarının en yüksek ve en
üstün iman görüntüsü olduğunu söylüyor. Yoldan, eziyet veren şeyleri
gidermenin de bu imanın yerine getirilmesi en kolay ve belki bir
anlamda faydası en az olan belirtisi olduğunu ifade ediyor. Biri
tamamen mânevî ve kalbi bir kabulün ifadesi; öteki, yoldan meselâ
bir taşı kenara iteklemek gibi tamamen maddî ve fevkalâde kolay bir
hareket... Ancak her ikisi de aynı iman gövdesinin dalları... İnsan
davranışlarının iman ile ilgisi, din ile dünyanın birbiriyle olan
birlikteliği ve madde-mâna kaynaşması herhalde ancak bu kadar beliğ
bir şekilde ortaya konulabilirdi..
Öte yandan "imanın şubeleri" olarak kitaplarımızda sayılan 77
özelliğin 30'u inançla, 47 tanesi ise dil ve beden ile yapılabilecek
ibadetleri ve bunlara ilaveten aile ve toplum (âmme) hukukuyla
alakalı konuları kapsamaktadır. Bunlar arasında yöneticiliği adâlet
üzere yapmak, devlet başkanına itaat etmek, cihada çıkmak... gibi
tamamen yönetim ve devlet ile alâkalı olan hususlar da
bulunmaktadır. Hatta utanma duygusunun bile imanın bir şubesi
olduğunu hadisimizden öğrenmekteyiz. O halde bütün bunların ve iman
ile ilgili diğer hadîs-i şerîflerin topluca ortaya koyduğu gerçek ve
verdiği mesaj şudur: İslâm'da iman ile şu ya da bu şekilde
alâkası olmayan herhangi bir davranış yoktur. Dolayısıyla din-devlet
ayrılığı, din-dünya ğayrılığı gibi bir anlayış da kesinlikle mevcut
değildir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
İman, birbirinden farklı değerde de olsa bir çok özellikten meydana
gelmektedir. Bu özelliklerin herbirinin doğrudan doğruya iman ile
organik alâkası bulunmaktadır.
2.
İslâm'da din ve dünya ayrılığı yoktur. Bunlar tam bir bütünlük
içindedir. Bu sebeple de "din işi ayrı, dünya işi ayrı" gibi laik
anlayışlara İslâm'da yer yoktur.
3.
İman şubelerinin her biri başlı başına bir hayır ve iyilik
vesilesidir.
4.
Hayır yollarının çokluğu, imanın şube sayısından da bellidir.
5.
Hayâ, hayırdır, hayır getirir.
128.
Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
-
"Vaktiyle bir adam yolda giderken çok susadı. Bir kuyu buldu ve
içine indi; su alıp dışarı çıktı. Bir de ne görsün, bir köpek, dili
bir karış dışarıda soluyor ve susuzluktan nemli toprağı yalayıp
duruyordu. Adam kendi kendine "bu köpek de tıpkı benim gibi pek
susamış" deyip hemen kuyuya indi, mestini su ile doldurdu ve mesti
ağzına alarak yukarıya çıktı ve köpeği suladı. Onun bu hareketinden
Allah Teâlâ hoşnut oldu ve adamı bağışladı."
Sahâbîler:
-
Ey Allah'ın Resûlü! Bizim için hayvanlardan dolayı da sevap var mı?
dediler. Resûl-i Ekrem:
–
"Her canlı sebebiyle sevap vardır" buyurdu.
Buhârî, Müsâkât 9, Mezâlim 23, Edeb 27; Müslim, Selâm 153. Ayrıca
bk. Ebû Dâvûd, Cihâd 44; İbni Mâce, Edeb 8
Buhârî'nin bir başka rivayetinde "Allah ondan memnun oldu ve onu
bağışlayıp cennetine koydu" beyânı yer almaktadır.
Buhârî ve Müslim'in diğer bir rivâyetlerinde de şöyle denilmektedir:
"Susuzluktan ölmek üzere olan bir köpek bir kuyunun etrafında
dolaşıp duruyordu. İsrailoğullarından fâhişe bir kadın onu gördü;
hemen çizmesini çıkardı ve onunla köpek için kuyudan su çekerek onu
suladı. Bu yüzden o kadın bağışlandı."
Buhârî, Enbiyâ 54; Müslim, Selâm 155
Açıklamalar
Hayır ve iyiliğin sadece insanlara yönelik olmadığını, hayvanlara
yapılacak iyiliklerin de Allah'ı hoşnut ettiğini Sevgili
Peygamberimiz verdiği bu ilgi çekici misalle ortaya koymuş
bulunmaktadır.
Hz. Peygamber'in geçmiş ümmetlerden örnekler vermesi, onun eğitim ve
öğretim yollarından biridir. Aynı türden hareketlerin ümmeti için de
geçerli olduğu açıktır. Genel bir kaide vardır: Geçmiş ümmetlere ait
herhangi bir hüküm, Allah ve Resûlü tarafından nakledilince, bizim
için de geçerlik kazanmaktadır. Bu "şer'u men kablenâ şer'un lenâ
izâ kassahu'l-lâhu ve resûlüh" şeklinde ifade edilir.
Peygamber Efendimiz'in burada verdiği örnek karşısında, sahâbîlerden
bazılarının "Hayvanlardan dolayı da sevap kazanabilir miyiz?" diye
sormaları normaldir. Çünkü bu tür bir davranış o günkü toplumda
mevcut değildi. Daha doğrusu "hayvan hakları" gibi bir kavram
pek bilinmiyordu. "Âlemlere rahmet" olarak gönderilmiş
bulunan Sevgili Peygamberimiz, bu soruyu soranları ve onlar gibi
düşünen bütün insanları ikaz ve irşad etmiş ve "her canlıdan
dolayı sevap kazanılacağını" açık-seçik ifade buyurmuştur. Hatta
bir hayvana bile iyilik etmekle, Allah'ın hoşnut edileceğini
duyurmuştur.
Hadisin öteki rivayetlerinde verilen bilgiler durumu biraz daha
aydınlatmakta, o köpeği sulayan kişinin veya günahkâr kadının
cennete konulduğunu ve bu hareketi dolayısıyla Allah'ın affını
kazandığını bildirmektedir. Demektir ki, Allah'ın yaratıklarına
yapılacak iyilikler, bir takım günahlara kefâret olmaktadır. O halde
yapılabilecek iyilik ve hayrı geri bırakmamak lâzımdır. Bizim
saadetimiz, yaptığımız iyiliklere bağlıdır. Özellikle de kimsenin
görmediği yerlerde yaptığımız iyiliklere... Zira hadisimizdeki olay,
başkalarının gözlerinden ırak bir ortamda geçmiştir. Öte yandan,
yapılan iyiliğin tam yapılması da ayrı bir özellik ve önem
taşımaktadır. Zira misâlimizde köpeğe kanıncaya kadar su
verilmiştir. Yani iyilik ve ikrâm tam yapılmıştır.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
İslâm'da hayır yolları gerçekten pek çeşitlidir. Hayvanlara
yapılacak iyilik ve gösterilecek şefkat de bu iyilikler arasında yer
almaktadır.
2.
Ciğer sahibi her canlı, sevap vesilesidir.
3.
İyiliği kim yaparsa yapsın, niyeti iyilik yapmak olduktan sonra
mutlaka onun faydasını görür.
4.
Allah iyilik yapanları sever.
5.
İnsan gibi faziletli ve üstün olanın, hayvan gibi daha aşağı
seviyede olana hizmet etmesi pek tabiîdir.
`
129.
Yine Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre
Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Müslümanları
rahatsız eden yol üstündeki bir ağacı kesen bir kişiyi cennet
nimetleri içinde yüzer gördüm."
Müslim, Birr 129
Bir başka rivayette (Müslim, Birr 128) şöyle buyurulmaktadır:
"Adamın biri, yol üzerinde bir ağaç dalı gördü ve 'Allah'a yemin
ederim ki, bunu müslümanları rahatsız etmemesi için buradan
kaldıracağım' dedi (kaldırdı ve) bu yüzden cennete konuldu."
Buhârî (Ezân 32, Mezâlim 28) ve Müslim'in (Birr 127, İmâre 164)
müşterek bir rivayetlerinde de şöyle buyurulmaktadır:
"Bir adam yolda yürürken yol üzerinde bir diken dalı buldu ve onu
yoldan uzaklaştırdı. Bu sebeple Allah ondan hoşnut oldu ve onu
bağışladı."
Açıklamalar
Her üç rivayette de gelip geçenlere sıkıntı veren şeyleri yoldan
kaldırmanın, Allah'ın rızâsını ve cennetini kazanmaya vesile olduğu
belirtilmektedir. Bu, dinimizdeki hayr ve iyilik çeşitlerinin pek
çok olduğunu göstermektedir. Aynı zamanda da Allah Teâlâ'nın rahmeti
için bahâ değil, bahâne istediğinin delilidir. Gelen geçeni rahatsız
etmesin diye yoldan bir ağaç dalını veya bir dikeni iyi niyetle
kenara çekmek, bağışlanmak için yetmektedir. Bu hadisler, yolların
temizliği konusunda büyük teşvik unsurları ihtiva etmektedir.
Burada şu noktaya da dikkat edilmelidir. Yolların temizliği ve gelen
geçeni rahatsız etmeyecek şekilde olması topluma yönelik bir hizmet
ve iyiliktir. Bugünkü ifadesiyle söylersek, bir "kamu hizmeti"dir.
Bu sebeple onun sonucu, Allah Teâlâ'nın hoşnutluğu ve cennet
olmaktadır. Bu demektir ki, dinimizde topluma yönelik iyiliklerin
karşılığı daima pek büyüktür. O halde kamu yararına olan hiçbir şeyi
küçük görmemek daha akıllıca bir davranıştır.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Müslümanların yollarının temiz tutulması gereklidir.
2.
Müslümanlara zarar veren herşeyi ortadan kaldırmak ve onlara fayda
verecek işleri yapmak, büyük hayır ve mutlu neticelere götürücü
iyiliklerdir.
3.
Samimiyetle yapılan küçük ve basit iyilikler bile insana cenneti
kazandırabilir.
4.
Müslümanlar huzur işçileridir.
`
130.
Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Bir
kişi güzelce abdest alır, cuma namazına gider, hutbeyi ses
çıkarmadan dinlerse, iki cuma arasındaki ve fazla olarak üç günlük
daha günahları bağışlanır. Kim hutbe okunurken çakıl taşlarıyla
oynarsa, abesle iştiğal etmiş olur."
Müslim, Cuma 27. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Salât 203; Tirmizî, Cuma 5;
İbni Mâce, İkâme 62, 81
Açıklamalar
"Camide çakıl taşlarıyla oynamak" bize garip gelebilir. Zira
memleketimizde genellikle cami ve mescidlerin zemini tahta veya
beton olup halı-kilim vs. ile kaplıdır. Bu ifade Arabistan gibi
sıcak iklim bölgelerinde ve özellikle de Resûlullah sallallahu
aleyhi ve sellem devrindeki mescidlerin zeminlerinin kum ve
çakıl taşları ile kaplı olduğu gerçeğiyle ilgilidir. Bizim
memleketimizde de namazgâhlar ve yaylalarda mescid yeri olarak
ayrılmış yerler için bu durum söz konusudur.
Demektir ki, hutbe okunurken mescidin tabanındaki taş-toprak, halı,
kilim, hasır vs. ile oynamak, onlarla meşgul olmak, yanındaki
insanların dikkatlerini de çekeceği ve hutbeyi dinleme görevini
ihlal edeceği için cumanın sevabından mahrum kalmaya vesile
olabilecek bir lüzumsuzluk ve bir abesle iştigaldir. Zira
unutulmamalıdır ki, her zaman ve zeminin kendine has bir işi vardır.
O zaman ve zeminde o işin yapılması en isabetli davranış olur. Ondan
başkasıyla meşguliyet ise, abesle iştigaldir. Hutbe okunurken
yapılacak yegâne iş de, susup hatibi dinlemekten ibarettir. Güzellik
ve hayır buradadır. Hutbe esnasında başka şeylerle meşgul olmak,
sanki hutbenin dinlenmemesini istemek gibidir ve şu âyetteki
kötülenmiş tavra benzemektedir: "Kâfirler; 'Bu Kur'an'ı
dinlemeyin, okunurken gürültü yapın, belki bastırırsınız" dediler'
[Fussilet sûresi (41), 26].
Güzelce abdest alıp camiye cuma namazı için gelen ve emre uyarak
hutbeyi dinleyen kimse, üç gün fazlasıyla iki cuma arasındaki -yani
toplam on günlük- hatalarından kurtulur. Ulemâ bu hataların "küçük
günahlar" olduğunu söylemişlerdir. Bu durum, bir iyiliğe on sevap
ölçüsünün uygulamasıdır.
İbadetlerin, gereği gibi yerine getirilmesi ayrıca bir iyilik ve
fazilettir. Hadis 1150 numarada tekrarlanacaktır.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Cuma günü yıkanmak farz değil, fazilettir.
2.
Abdesti tastamam, güzelce almak müstehabdır.
3.
Hutbe okunurken hiçbir şeyle meşgul olmadan ve konuşmadan dinlemek
gerekir.
4.
Hutbe esnasında bir başka şeyle meşgul olmak, abesle iştigaldir ve
yasaktır. Cumanın fazilet ve sevabından mahrum kalmaya sebeptir.
5.
Hutbeyi can kulağıyla dinlemek gereklidir.
6.
Hatibi duymayacak kadar uzakta veya cami dışında olanlar da susmalı,
konuşmamalıdırlar.
7.
İbadetleri, şartlarına uygun biçimde, en güzel şekilde yerine
getirmek ayrıca bir hayır ve iyiliktir.
131.
Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Bir
müslüman (veya mü'min) abdest aldığı zaman, yüzünü yıkarken
gözleriyle işlediği günahlar abdest suyu (veya suyun son damlası)
ile dökülür gider. Ellerini yıkadığında elleri ile işlediği günahlar
abdest suyu (veya suyun son damlası) ile dökülür (öyle ki kişi bütün
günahlardan arınır ve tertemiz olur). Ayaklarını yıkadığında da,
ayaklarıyla işlediği günahları abdest suyu (veya suyun son
damlaları) ile akıp gider. Nihayet o müslüman günahlarından
tamamıyla arınmış olur."
Müslim, Tahâret 32. Ayrıca bk Tirmizî, Tahâret 2
Açıklamalar
1030 numarada tekrarlanacak olan hadisteki "müslüman" veya "mü'min",
"su" veya "suyun son damlası" şeklinde görülen ihtimalli ifadeler,
râvinin tereddüdünden ileri gelmektedir. Hadis Usûlü'nde buna
şekkü'r-râvî denilir. Yani râvilerden biri bu iki kelime veya
ifadeden hangisinin söylenmiş olduğunda tereddüde düşmüştür. Bu
tereddüdünü de şu veya şu diyerek duyurmaktadır. Bu durum hadis
râvilerinin ilmî emânete ne ölçüde riâyetkâr davrandıklarının bir
göstergesidir.
Bugün elimizde bulunan Müslim'in Sahih'inde, "Nihayet o müslüman günahlarından tamamen arınır ve tertemiz olur" ifadesi,
hadisin en sonunda yer almaktadır. Ancak her nasılsa buradaki hadis
metninde iki kez geçmektedir. Bundan ötürü biz ilk geçtiği yerin
tercümesini parantez içinde verdik. Bu ya nüsha farkından veya bir
yanlışlıktan ileri gelmektedir.
Hadîs-i şerîf, ibadet hazırlıklarının da iyilik ve hayır yollarına
dahil olduğunu göstermektedir. Bu konuda kesin kanaat edinilmesi
için hadiste ayrıntılı bilgi verilmektedir. İnsan yüzünde başka
organlar da bulunmasına rağmen sadece gözlerden söz edilmesi, ya
gözlerle işlenen günahların daha çok olduğundandır veya abdestte
gözlerin içi yıkanmadığına göre, onlarla işlenen günahlar kalır mı
endişesini ortadan kaldırmak içindir. Eller ve ayaklar da
zikredilmek suretiyle, aslında abdest alan kimsenin bütün abdest
organlarıyla işlemiş olduğu günahlardan, hatta bütün vücu-duyla
işlediği küçük günahlardan arındığı anlatılmıştır. Nitekim aynı
konuda Müslim'de yer alan bir başka hadiste "Güzelce abdest alan
kimsenin, tırnak altlarına varıncaya kadar bütün vücudundan günah
izleri silinir" buyurulmaktadır.
Günahların, belli bir cisimmiş gibi dökülmesi, akıp gitmesi ya da
çıkması, mecâzî bir anlatımdır. Maksat onların affedildiğini
bildirmektir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Abdest pek faziletli bir ameldir.
2.
Abdest gerek tıbbî gerekse mânevî yönden tam bir temizlik
vesilesidir.
3.
Allah Teâlâ'nın kullarına ikrâm ve lutfu pek boldur.
132.
Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Büyük günahlardan kaçınılması halinde, beş vakit namaz, iki cuma ve
iki ramazan, aralarında (işlenecek küçük) günahlara kefârettir."
Müslim, Tahâret16
Açıklamalar
1047 ve 1151 numaralarda tekrar gelecek olan bu hadiste (ve benzeri
rivayetlerde) farz ibadetlerin, günahlardan arınma vesilesi
oldukları müjdelenmektedir. Beş vakit namazın her biri bir önceki
ile arasındaki günahların, cuma namazı bir önceki cuma ile
arasındaki günahların, ramazan orucu da bir önceki ramazan ile
arasındaki günahların bağışlanmasına sebeptir. Tabiî büyük
günahlardan sakınmak şartıyla.. Bu demektir ki, ibadetler günahları
dezenfekte etmektedir. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de de "Size yasak
edilen büyük günahlardan kaçınırsanız, kusurlarınızı örter ve sizi
bir şerefli yere yerleştiririz" [Nisâ sûresi (4), 31]
buyurulmuştur.
İbadetlerin böylesine bir hayır ve iyilik yolu olduğu unutulmamalı
ve onları sürekli işlemek suretiyle devamlı pırıl pırıl olmaya ve
öyle kalmaya gayret edilmelidir.
Geçen birkaç hadiste sayılanların tamamı, hatalara kefâret olacak
nitelikteki iyilik ve hayırlardır. Bir anlamda hataların affı için
her türlü tedbir alınmış ve kolaylıklar gösterilmiştir. İbadet ve
tâatında devamlı olan mü'min, bu ibadetleri sayesinde büyük bir
ihtimalle hatalarından kurtulma imkânını bulacaktır. Kefâret olacak
hata kalmamışsa, bu yapılanlar birer iyilik olarak kaydedilir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Büyük günahlardan uzak durmak lâzımdır.
2.
İbadetler, küçük günahlara kefârettir.
3.
Namazlı niyazlı müslümanlar, günahlarından arınma bahtiyarlığına
sahiptirler.
133.
Ebû Hüreyre radıyallanu anh'den rivayet edildiğine göre
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:
"Allah Teâlâ'nın hataları bağışlamasına ve dereceleri yükseltmesine
vesile olan iyilik ve hayırları size açıklayayım mı?" diye sordu.
Ashâb-ı kirâm:
-
Evet, (açıkla) ey Allah'ın Resûlü! dediler. Hz. Peygamber:
-
"Meşakkatli de olsa abdesti tam almak, mescidlere doğru adımları
çoğaltmak, namazdan sonra gelecek namazı beklemek... İşte sizin
ribâtınız (hudut gözcülüğünüz)" buyurdu.
Müslim, Tahâret 41. Ayrıca bk. Tirmizî, Tahâret 39; Nesâî, Tahâret
180; İbni Mâce, Tahâret 49, Mesâcid 14, Cihâd 41
Açıklamalar
Sevgili Peygamberimiz, anlattığı meseleye ashâb ve ümmetinin
dikkatlerini çekmek için bazan sorular sorarak açıklamada bulunurdu.
Bu onun eğitim usûllerindendir.
1032 ve 1061 numaralarda tekrarlanacak olan hadisimizde sözü edilen
zorluk ve güçlükler, aşırı soğuk gibi dış şartlardan
doğabilir; hastalık gibi sıhhî şartlardan ileri gelebilir
veya suyun yokluğu yahut para ile alınacaksa pahalılığından
kaynaklanabilir. Hangi şekilde olursa olsun, abdesti tam ve mükemmel
almak, yukarıda bir hadiste geçtiği gibi abdest âzâlarıyla işlenmiş
günahların bağışlanmasına vesiledir.
Mescidlere doğru adımları çoğaltmak
sözü, uzak mesafelerden namaz için mescidlere yürümeyi akla
getirmektedir. Ve bir anlamda mescidlerden uzakta ev edinmenin daha
hayırlı olduğu izlenimini vermektedir. Halbuki, mescidlere doğru
adımları çoğaltmak, mescidlere devam etmek, namazları mescidlerde
kılmak demektir. Uzakta oturmasına rağmen bu işi yapanın alacağı
sevap elbette daha fazla olur. O halde burada tavsiye edilen
mescidlere devamdır.
Hz. Peygamber, evlerinin uzaklığından dolayı Mescid-i Nebevî'nin
çevresine yerleşmek isteyenleri, yerlerinde kalmaları hususunda
uyarmış ve onların bazan namaza imamla birlikte başlayamadıklarına
üzüldüklerini görünce, her adımları için kendilerine sevap
verileceğini söyleyerek teselli etmiştir. Aksi halde şehir, mescid
çevresinde sıkışacak, belki dış mahallelerde oturan kalmayacağı için
savunma güçlükleri bile doğabilecekti. Tekrar edelim ki, fazilet
evin mescidden uzaklığında değil, mescide gelmek için atılacak
adımların çokluğunda, cemaate devamdadır. Evi caminin dibinde olduğu
halde camiye, cemaate gelmeyenlerin sırf bu yakınlıktan ötürü elde
edecekleri hayır söz konusu değildir. Camiye yakınlık, cemaate
devamı teşvik eden bir unsurdur. Böyle değerlendirilirse kazanç
büyük olur. Aksi halde sorumluluk artar.
Netice olarak, ne mescide yakınlıkla yetinip cemaate devam etmemek,
ne de mescidden uzakta kaldım diye mescid çevresine göç etmek
isabetli değildir. Herkes bulunduğu şartlarda camiye ve cemaate
devam etmelidir. Önemli olan budur. Nitekim "namazdan sonra
namazı beklemek" ifadesi de ister camide, ister dışarıda, ister
işinin başında, kalbin gelecek namaz ile meşgul olması ve mescidlere
bağlı kalması anlamındadır. Yani ibadet nöbeti tutmak
demektir.
Ribât,
nöbet tutmak ve nöbet yeri anlamlarına gelir. Düşmana en yakın
yerdeki ribât elbette en önemli olandır. Hadisin bir rivayetinde iki
defa, bir başka rivayetinde (Muvatta, Tahâret 55) üç defa tekrar
edilen "İşte sizin ribâtınız budur" tenbihi, nefisle
mücâdelede bu sayılan hususların ne kadar önemli olduğunu ortaya
koymaktadır. O halde günlük hayır ve iyiliklere ulaşmanın yolları da
çoktur. Müslüman günlük ibadetlerini usûlüne uygun şekilde, iman
uyanıklığı içinde yerine getirirse, hudud boylarında nöbet
bekliyormuş gibi cihad ve ribât sevabı kazanabilir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Her hal ve şartta abdesti tam ve güzelce almak, başlı başına bir
hayır ve fazilettir. Hadis, müslümanları bu konuda uyanık ve
dikkatli olmaya teşvik etmektedir.
2.
Cemaate devam etmek, bunun için camilere gidip gelmek hep hayır ve
iyilik olduğu gibi hataların affına, cennetteki derecelerin
yükselmesine vesiledir.
3.
Kalbi mescidlere ve ibadete bağlı olmak, düşman karşısında nöbet
beklemek gibi büyük bir fazilet ve hayırdır.
`
134.
Ebû Mûsâ el-Eş'arî radıyallahu anh'den rivayet edildiğine
göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Kim
iki serinlik namazını kılarsa, cennete girmiş demektir."
Buhârî, Mevâkîtü's-salât 26; Müslim, Mesâcid 215.
Açıklamalar
1049 numara ile de gelecek olan hadisimizdeki iki serinlik
(vaktin) namazı'ndan maksat, sabah ve ikindi namazlarıdır. Beş
vakit namaz fazilette birbirlerine eşittir. Ancak bazı namazların
daha özel birtakım meziyetlerle ötekilerden farklı olmasına da
herhangi bir mâni yoktur.
Burada sabah ve ikindi namazlarını kılanların eninde sonunda mutlaka
cennete gireceği, kesin bir ifade ile beyan buyurulmuştur. Bu beyan,
öteki namazları kılanların cennete girme şansı yoktur anlamına
gelmez. Aksine bu iki namaza daha fazla dikkat edilmesi gerektiğini
ortaya koyar. Zira daha başka hadîs-i şerîflerde de açıklandığı gibi
sabah ve ikindi namazları "şâhidli namazlar"dır. Gece ve gündüz
melekleri bu iki namaz vaktinde bir araya gelir, bir çeşit nöbet
değişimi yaparlar. Kulların amelleri bu vakitlerde Allah'a
arzolunur. Ayrıca sabah namazı için sabah uykusu; ikindi namazı için
de akşam olmadan işleri bitirme telaşı gibi pek ciddî mâniler
vardır. İşte böylesine şartları ve zorlukları bünyesinde toplamış
olan sabah ve ikindi namazlarını, bilinçli olarak vaktinde kılanlar,
diğer namazlara da titizlik gösterirlerse, böylece cennete girmeyi
sağlayacak iyilik ve hayırları işlemiş bulunurlar.
İyilik ve hayır deyince, mutlaka başkalarına yönelik yardım ve
şefkat fiilleri akla gelmemelidir. Üzerimize farz olan ibadetlere
göstereceğimiz özen de başlı başına bir hayır ve iyiliktir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Sabah ve ikindi namazı vakitleri bereketli ve faziletli vakitlerdir.
2.
Sabah ve ikindi namazları en sevaplı namazlardır.
3.
Bu iki namaza dikkat eden, öteki namazları da kaçırmaz.
135.
Yine Ebû Mûsâ el-Eş'arî radıyallahu anh'den rivayet
edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle
buyurdu:
"Bir
kimse hastalanması veya (cihad ve hayır için) yola çıkması
sebebiyle, yapageldiği nâfile ibadetlerini ifâ edemezse, ona evinde
sıhhatli iken yaptığı amellerin sevabı yazılır."
Buhârî, Cihâd 134.
Açıklamalar
Farz ibadetler hastalık ve yolculuk gibi sebeplerle düşmez. Şu halde
hadîs-i şerîfte söz konusu olan ibadetler nâfilelerdir. Buhârî'deki
rivayetten öğrendiğimize göre, yıl boyu oruç tutan Yezîd İbni Ebû
Kebşe bir seferde yine oruçlu idi. Ebû Mûsâ el-Eş'arî'nin oğlu Ebû
Bürde, Yezîd'e "Babamdan sıkça duydum" diye bu hadisi
hatırlatmıştır. Bu olay da gösteriyor ki, hadisimizdeki sevap
müjdesi farz değil, nâfile ibadetlerle ilgilidir.
Hastalık ve yolculuk gibi geçici haller, geçici olarak hayır ve
iyiliklere devam imkânı bırakmayabilir. Ne var ki bu türlü meşrû ve
tabiî haller sevap bakımından engel teşkil etmezler. Bu ise,
dinimizdeki hayır ve iyilik idealinin ve uygulama yollarının
gerçekten ne kadar köklü ve sınırsız olduğunu gösterir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Herhangi bir hayır ve iyiliği işlemeyi alışkanlık haline getirmiş
olan müslüman, hastalanır veya meşrû bir iş için yolculuğa çıkar da
önceden işlediği amelleri yapamazsa, Allah ona önceki ibadet, hayır
ve iyiliğinin sevabını aynen ihsan eder.
2.
Kılmayı âdet haline getirdiği nâfile namazı kılamadan uyku bastıran
kimse de ibadetinin sevabını alır. Aynı şekilde cemaatle namaz
kılmaya son derece dikkat eden müslüman da cemaata herhangi bir
sebeple yetişememiş olursa, o da cemaat sevabını alır. Böyle bir
alışkanlığı olmayan kimse câmiye geldiği halde cemaati kaçırırsa, o
sadece niyetinin karşılığını alır.
136.
Câbir İbni Abdullah radıyallahu anh'den rivayet edildiğine
göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Her meşrû ve güzel iş sadakadır."
Buhârî, Edeb
33; Müslim, Zekât 53.
Ayrıca bk.
Ebû Dâvûd,
Edeb
60; Tirmizî, Birr 45
Açıklamalar
Hadîs-i şerîf, mal infâkı veya güzel ahlâk ve davranış gibi hayır
türlerinden olan her şeyin bir sadaka olduğunu, yani işleyene sadaka
sevabı kazandırdığını ifâde etmektedir. Bu da İslâm'da hayr ve
iyilik yollarının gerçekten sınırsız olduğunu göstermektedir. Ancak
bu tür fiillerin sadaka sevabı kazandırabilmesi için temelinde
iyilik niyeti olması şarttır. İyilik niyetinden uzak işlerin fiilî
sonucu ne olursa olsun, sevap açısından herhangi bir kıymeti yoktur.
Gerçek iyilik, iyilik niyeti ve bilinci ile yapılandır.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Dinin ve aklın güzel gördüğü her şey sadaka niteliğine sahiptir.
2.
Sadakada "iyilik niyeti" aranır.
3.
Niyet sayesinde âdetler ibadet niteliği kazanır.
`
137.
Câbir İbni Abdullah radıyallahu anh'den rivâyet edildiğine
göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Herhangi
bir müslümanın diktiği ağaçtan yenen şey onun için sadakadır.
Çalınan şey de sadakadır; eksiltilen de onun için sadakadır."
Müslim, Müsâkât 7
Müslim'in bir başka rivâyetinde (Müsâkât 10) şöyle buyurulur:
"Müslüman bir kişi bir ağaç diker de ondan insan, hayvan veya kuş
yerse, bu yenen şey kıyamet gününe kadar o müslüman için sadaka
olur."
Yine Müslim'in bir rivâyetinde de (Müsâkât 9, 12) şöyle
buyurulmaktadır:
"Bir müslüman bir ağaç diker veya ekin eker de ondan bir insan veya
kurt-kuş yerse, bu o müslüman için sadaka olur."
Buhârî (Hars 1, Edeb 27) ve Müslim bu son hadisi Enes İbni Mâlik'ten
rivâyet etmişlerdir.
Açıklamalar
"Yeşil" ve "ağaç"ın dinimizdeki önemini en güzel şekilde belirleyen
hadîs-i şerîfler, aynı zamanda hayır ve iyilik yollarının yeşille
alâkalı yönünü göstermektedir.
Birinci hadisin Müslim'deki metninde "Yabânî hayvanların yediği
de sadakadır" cümlesi bulunmaktadır. Her ne sebeple ise burada o
cümle yer almamıştır.
Müellif Nevevî, aynı hadisin üç ayrı rivayetini bir arada vermek
suretiyle konuya ait hayır ve iyiliğin daha tam olarak anlaşılmasını
hedeflemiş gibidir. Zira dikkat edilirse, ikinci rivayette söz
konusu sadaka niteliğinin kıyamete kadar devam edeceği,
üçüncü rivayette de bu durumun sadece ağaç veya ekilen ekinden,
insanın, kurdun-kuşun yediği, çoluk çocuğun çaldığı, yine insanların
kesip kırıp eksilttiği yani olumlu-olumsuz her şey kıyamete kadar o
ağacı diken veya o ekini eken için ayrı ayrı birer sadaka
olmaktadır. Ancak burada bir ağaç ve ekinin kıyamete kadar nasıl
sadaka olacağı konusu izaha muhtaçtır. "Kıyamete kadar" sözünden
maksadın, "ağaç ve ekinden yararlanıldığı sürece" veya o ağaç ve
ekinden yeni ağaç ve ekinler üretildikçe onlar da aynı hükme
dahildir, denilmek istenmiştir. Böylece sadaka hükmü sürüp
gidecekti.
Bu
izahlardan, dikilen ağaç ve ekilen ekinin, "çok uzun bir süre" onu
ilk kez diken ve eken için sadaka olduğu anlaşılmaktadır. Buradan
hareketle, çevreyi ağaçlandırmada, yeşillendirmede, ağaç veya ekin,
meyve-sebze türlerinin ıslahında, bir yerden bir başka yere
götürülüp oralarda da üretilmesinde öncülük edenlerin, bu yeni
yörelerde o meyve veya sebze türleri üretimi yapıldığı sürece onu
getiren, o yöreye tanıtan için hep iyilik olarak yazılacaktır. Tabiî
bunun tam tersi olarak zararlı veya haram bir ekim-dikim çığırını
başlatan da vebal yükünü tutmuş olacaktır.
Ağaç dikmeye ve yeşile bunca teşvikten sonra, müslümanların oturduğu
köy, kasaba, şehir ve ülkelerin ağaçtan ve yeşilden yoksun ve
onlardan yeterince nasibini alamamasını açıklamanın, hoş görmenin
imkânı var mıdır? Çevrenin ağaçlandırılması, yeşillendirilmesi
çiçeklendirilmesi, temizliği herkesten çok müslümanlara yakışır. Bu
böyle iken bir de dikilmiş ağaçları, ekilmiş ekinleri vahşice
kesmek, çiğnemek, söküp atmak, kırmak, koparmak ve hatta yakmak gibi
cinayetlere nasıl insanın eli varır? Bunu anlamak ve hoş görmek hiç
mümkün müdür? Bağ-bahçe üretimine, çevrenin temizliğine ve
yeşilliğine hem son derece özen göstermeli hem de yeni yetişenleri
bu konuda ısrarla eğitmeliyiz. Unutmamalıyız ki çevre temizliği ve
korumacılığı dünyayı imar etmek değil, insanları hakka, hakikate,
yaratılmışlara şefkate ve hizmete çağırmak ve alıştırmaktır. Yani
başlı başına bir tebliğ görevidir. "Yaş kesen, baş keser" diyen
atalarımız işin bir başka yönünü ne güzel ifade etmişlerdir. Konuya
ilk müslüman nesil olan ashâbın nasıl yaklaştığını bir örnekle
tesbit edelim:
Asbâb-ı kirâmın ileri gelenlerinden Ebü'd-Derdâ radıyallahu anh
Şam'da ağaç dikmekteydi. Yanına birisi yaklaştı ve:
-
Sen, Hz. Peygamber'in dostu olduğun halde, ağaç dikimiyle mi meşgul
oluyorsun? diyerek gördüğü hali yadırgadığını ifade etti.
Ebü'd-Derdâ hazretleri de adama şu cevabı verdi:
-
Dur bakalım, böyle rastgele çarçabuk hakkımda hüküm verme. Ben
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'i şöyle buyururken
işittim:
"Bir kimse bir ağaç diker de o ağacın meyvesinden herhangi bir insan
veya Allah'ın yarattıklarından herhangi bir yaratık yerse bu, o
ağacı diken için sadaka olur"
(Ahmed İbni Hanbel, Müsned, VI, 444).
Kıyamet kopuyorken bile, eldeki fidanın dikilmesini tavsiye eden
bizim Peygamberimiz'dir. O halde ekim-dikim gibi işlerde hizmetin
görülmesi, neticesinden önemlidir. Olumlu hizmet ve işleri
geciktirmeden, ilk fırsatta yapmaya bakmak gerekir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Dinimizde ağaç dikmenin, çevreyi yeşillendirmenin büyük ve müstesnâ
bir kıymeti vardır. Ekim dikim işleriyle meşgul olanlar kendileri
adına sürekli ve yaygın bir hayır ve sadaka kapısı açmış
olmaktadırlar.
2.
Çevrenin ağaçlandırılması bazı cahillerin sandığı gibi ne dünyaya
meyildir, ne de zühd ve takvâya mânidir.
3.
Hz. Peygamber ashâb ve ümmetini ekim-dikime ısrarla teşvik etmiştir.
138.
Câbir İbni Abdullah radıyallahu anh şöyle dedi:
Selime oğulları oymağı Mescid-i Nebevî'nin yakınına taşınmak
istediler. Durum, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'e
ulaşınca onlara:
-
"Duyduğuma göre mescidin yakınına göçetmek istiyormuş-sunuz,
(öyle mi?)" diye sordu. Onlar:
-
Evet, ey Allah'ın Resûlü, buna gerçekten niyet ettik, dediler.
Bunun üzerine Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem:
-
Ey Selime oğulları! Yerinizde kalın ki, adımlarınız(ın sevabı)
yazılsın. Yerinizde kalın ki, adımlarınız(ın sevabı) yazılsın!" buyurdu.
Müslim, Mesâcid 280. Ayrıca bk. Tirmizî, Tefsîru sûre (36), 1
Bir başka rivayette (Müslim, Mesâcid 279) Resûlullah sallallahu
aleyhi ve sellem "Her adım karşılığında size bir derece
vardır" buyurmuştur.
Buhârî bu hadisi Enes İbni Mâlik'ten bu mânaya gelecek şekilde
rivâyet etmiştir (bk. Ezân 33; Medîne 11).
Açıklamalar
Benî Selime, Medineli müslüman kabilelerden biridir. Bu isimle
bilinen tek Arap kabilesidir. Müslim'in bir rivayetinden (Mesâcid
279) öğrendiğimize göre hadisin râvisi Câbir İbni Abdullah
radıyallahu anh da bu kabileye mensuptur. Mahalleleri Mescid'e
(bir mil kadar) uzak olduğu için evlerini satıp Mescid'e yakın
yerlere yerleşmek istemişlerdir.
Peygamber Efendimiz, onların bu niyetlerini öğrenince, bulundukları
yörede âdeta Medine'nin muhâfızlığını yapan Selime oğullarına,
yerlerinde kalmalarını ve Mescid'e gelmek için atacakları her adımın
kendileri için ayrı bir sevap ve bir derece kazandıracağını
hatırlatmıştır. Yani mescidlere ve cemaate gitmek için atılacak her
adımın bir hayır ve iyilik olduğunu haber vermiştir.
Dikkat edilirse burada Hz. Peygamber Selime oğullarının niyet ve
maksatlarını beğenmemezlik etmemiş, ancak Medine'nin civarını
boşaltmak istememiş, bir çeşit güvenlik tedbiri olarak onların
yerlerinde kalmalarını uygun görmüştür. Böylece Mescid'e yakınlığın
arzu edilecek bir şey olmakla beraber, sevabın da bir başka fazilet
olduğuna dikkat çekmiştir. Yani her hâl ü kârda müslüman için bir
hayır ve iyilik kazanma imkânının bulunduğunu göstermiştir. Nitekim
Buhârî'nin bir rivayetinde Hz. Peygamber "Namaz konusunda en
büyük ecir ve sevap mescide derece derece en uzaktan yürüyüp
gelenlere aittir" (Ezân 31) buyurmuştur. Zira nimet,
külfete göredir. Meşakkat ve zorluk, ecir ve sevabın artmasına
vesiledir. "Ecir yorgunluğa göredir" buyurulmuştur
(Keşfü'l-hafâ, I, 155). Burada özellikle güçlüğü ve zor şartları
tercih etmek değil, içinde bulunulan zor şartları sevap ve ecir
olarak değerlendirmeyi bilmek teşvik edilmiş olmaktadır. Durumu
iyice kavramış olan Selime oğulları, "Göçmüş olsaydık bu kadar
sevinmezdik" (Müslim, Mesâcid 281) itirafında bulunmuşlardır.
1058 numarada tekrar gelecek olan bu hadîs-i şerîf'e 133 nolu
hadisin izahında da atıfta bulunulmuştu. Aslında bu iki hadisin
yanyana zikredil-mesi çok daha uygun olurdu.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Sarfedilen emek ve güç ölçüsünde amellerden sevap ve ecir alınır.
2.
Uzak mesâfelerden de olsa cemaat ve camilere devama gayret
edilmelidir. Zira bu maksatla atılacak her adım başlı başına bir
hayırdır.
3.
Mescidlere yakın oturmak müstehaptır.
`
139.
Ebü'l-Münzir Übey İbni Kâ'b radıyallahu anh şöyle dedi:
Bir adam vardı -ki ben mescide ondan daha uzak(ta oturan) bir
başkasını tanımıyorum-. Bu kişi cemaatle namazı hiç kaçırmazdı.
Kendisine:
-
Bir eşek alsan da hava karanlık ve sıcak olduğunda ona binsen!
dediler (veya ben dedim).
Adam şöyle cevap verdi:
-
Evimin, mescidin yanıbaşında olması beni hiç de memnun etmez. Çünkü
ben mescide gidiş ve evime dönüşümün adıma (ecir olarak) yazılmasını
diliyorum.
Bunun üzerine Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de ona;
-
"Bunların hepsinin sevabını Allah, senin için derleyip topladı" buyurdu.
Müslim, Mesâcid 278
Aynı hadisin bir başka rivayetinde Hz. Peygamber:
-
"Allah'tan beklediğin, sana verilmiştir" buyurdu.
Übey İbni Kâ'b
Ebü'l-Münzir ve Ebü't-Tufeyl künyeleriyle bilinen Übey radıyallahu
anh, âlim, fakîh ve güzel Kur'an okuyan Medineli sahâbîlerdendir.
Akabe bey'atinde bulunmuş ve Bedir'den itibaren bütün gazvelere
iştirak etmiştir. Zekât âmilliği ve vahiy kâtipliği yapmıştır. Hâfız
olan Übey, Kur'an'ı bir araya toplayan heyette bulunmuştur. Hz.
Ömer'in danışma meclisi üyelerindendir. Hz. Ömer'in emri ile teravih
namazlarını cemaatle kıldırmıştır.
Orta boylu, güzel yüzlü ve kırmızı tenli olan Übey, doğru sözlü, hak
yanlısı ve medenî cesareti çok yüksek bir sahâbî idi. Mukaddes
kitaplara da vâkıftı. Übey radıyallahu anh, özellikle kırâat ilminde
yegâne müracaat kaynağı olmuştur. Tefsir ile ilgili görüşleri bir
kitap hacmindedir. Asr-ı saâdette fetvâ verme yetkisine sahip 14
sahâbî arasındadır. O, Hz. Peygamber'i pek yakından izlemiş, bu
sebeple de hadis bilgisinde ashâbın önde gelenlerinden olmuştur.
Birçok sahâbî onun ilim meclislerine devam etmiştir. Kendisi hadis
rivayetinde pek ihtiyatlı olduğundan bize ancak 164 rivayeti intikal
etmiştir. Übey İbni Kâ'b, hicrî 19 (veya 22) yılında Medine'de vefat
etmiştir.
Allah ondan razı olsun.
Açıklamalar
Mescid-i Nebevî'ye en uzak yerde oturmasına rağmen bütün namaz-ları
cemaatle kılan ve mescide yaya gelip giden bu sahâbî, haklı olarak
diğer müslümanların dikkatini çekmiş ve takdirlerini kazanmıştır.
Hadisin bir başka rivayetinden öğrendiğimize göre, kendisine bir
merkep almasını tavsiye eden Übey İbni Kâ'b'tır. Burada "denildi" veya
"ben dedim" şeklindeki tereddüt, Übey'den sonraki râvilerden
birine aittir.
Übey İbni Kâ'b radıyallahu anh'ın bu teklifine "Bırak merkep
almayı, evimin mescide yakın olmasını bile istemem. Çünkü Mescid'e
gelip giderken attığım adımların, sevap olarak hesabıma
geçirilmesini diliyorum" şeklinde cevap vermesi gösteriyor ki, o
sahâbî mescide yaya gitmenin, binekle gitmekten daha faziletli
olduğunu biliyordu.
1057 numarada tekrar gelecek olan hadisin diğer rivayetlerinden
öğrendiğimize göre bu sahâbî: "Evimin Muhammed'in evine çadır ipiyle
bağlı olmasını bile istemem" demiş; bu söz Übey radıyallahu anh'ın
zoruna gitmiş ve olayı Hz. Peygamber'e haber vermiştir. Hz.
Peygamber'in kendisine neden böyle söylediğini sorması üzerine de,
"mescide gidiş ve dönüşte adımlarının sevabını beklediği" için böyle
davrandığını ifade etmiş, yoksa peygambere komşu olmayı istememek
gibi bir niyeti olmadığını bildirmiştir. Bunun üzerine Peygamber
Efendimiz, "Allah senin için, kendisinden umduğun sevabı
yazdırmış, geliş ve dönüşünün sevabını toplamıştır" buyurmak
suretiyle, mescide gidişte olduğu gibi mescidden dönüşte de her
adıma sevap verildiğini beyan etmiştir (bk. Müslim, Mesâcid 278; Ebû
Dâvûd, Salât 48, 50; İbni Mâce, Mesâcid 15).
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
İnsan yaptığı işlerden niyetine göre sevap ve ecir alır.
2.
Camilere giderken olduğu gibi camiden dönerken atılacak adımlar için
de sevap vardır.
3.
Sahâbîler, sevap hesabını herşeyin önünde tutarlardı.
140.
Ebû Muhammed Abdullah İbni Amr İbni'l-Âs radıyallahu anhümâ'dan
rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem
şöyle buyurdu:
"Kırk
sevap vardır ki bunların en üstünü, birisine sağması için ödünç
olarak sütlü bir keçi vermektir. Kim, sevabını umarak ve hakkındaki
vaadlere inanarak bu kırk hayırdan birini işlerse, Allah onu, bu
sebeple cennete koyar."
Buhârî, Hibe 35. Ayrıca bk, Ebû Dâvûd, Zekât 42
Abdullah İbni Amr İbni'l-Âs
Babası Amr ile birlikte hicretin yedinci yılında Medine'ye göç eden
Abdullah, eski kültüre vâkıf, okur-yazar bir sahâbî idi. Hz.
Peygamber'den duyduğu hadisleri yazardı. Bu konuda Resûl-i Ekrem'den
özel izin almıştı. Hadis İlmi tarihi bakımından önemi büyük olan
es-Sahîfetü's-sâdıka onun bizzat Resûlullah'dan duyarak yazdığı
bin kadar hadisten oluşan bir eserdir. Onun, çok sevdiği bu eserinde
bulunan hadislerden 700 kadarı, torunu Amr İbni Şuayb'ın rivayetiyle
Ahmed İbni Hanbel'in Müsned'inde (II, 158-226) yer alır.
Abdullah, geniş hadis ve fıkıh bilgisi sebebiyle sahâbe arasında
abâdile diye meşhur olan dört Abdullah'dan biri olarak tanınır.
Aile hayatını ihmal edecek ölçüde ibadete düşkünlüğü ve çok Kur'an
okumasıyla bilinen Abdullah, babasının şikâyeti üzerine Hz.
Peygamber tarafından uyarıldı. İhtiyarlayıp gözleri de görmez
olunca, vaktiyle Resûlullah'ın gösterdiği kolaylıklar çerçevesinde
yaşamayı kabullenmediği için pişman olduğunu itiraf etti.
Babası Amr İbni'l-Âs ile birlikte Şam'ın fethinde ve Yermük harbinde
bulundu ve bu savaşta babasının sancaktarlığını yaptı. Mısır'ın
fethi üzerine babası ile birlikte Mısır'a yerleşip orada yaşadı.
Babasının ısrarı ile devrin siyâsî olaylarında Muaviye tarafında
bulundu. Ancak hiç bir savaşa fiilen katılıp silah kullanmadı. Kısa
süre Kûfe ve Mısır'da vâlilik yaptı.
Babasından önce müslüman olan Abdullah, 72 yaşında iken Mısır'da
vefat etti. Kabri, babasının yaptırdığı Amr İbni'l-Âs Câmiinde olup
günümüz Kâhire'sinde önemli bir ziyâret yeridir.
Allah ondan razı olsun.
Açıklamalar
Hicreti takip eden günlerde Medineli müslümanların Mekke'den gelmiş
muhâcirlere bağ ve bahçelerini, hurmalıklarını açmış olmaları,
hadiste işaret edilen yardımlaşmanın en yoğun ve etkili biçimde
yaşandığı günler olarak İslâm tarihindeki müstesnâ yerini almıştır.
Eskiden düğün ve sünnet gibi merâsimlerde, düğün veya sünnet
yapanlara destek olmak maksadıyla emâneten sağmal inek veya koyun
verilirdi. Fakir fukaraya da sağıp sütünü içmesi için sağmal hayvan
vermek âdettendi.
552 numarada tekrar gelecek olan hadisimiz, sevabını Allah'dan
bekleyerek ve mükafatına inanarak yapanların cennete konulacağı kırk
iyilikten en faziletlisinin sağmal bir keçinin ödünç verilmesi
olduğunu bildirmekte ve bu tür yardımlaşmayı teşvik etmektedir.
Tabiî ki bu, hayvan bakımına imkân bulunabilen ortamlar için
geçerlidir. Hadiste söz konusu olan 40 iyilik tek tek sayılmamıştır.
Bu konuda bir araştırma yapılarak bu kırk iyiliğin neler olduğunu
tesbit etmiş olan herhangi bir âlim de bilinmemektedir. Buhârî
şârihlerinden İbni Battal, bu kırk iyiliğin tek tek sayılmamış
olmasını, onlardan başka hayırlara iltifat edilmeyebileceği endişesi
noktasından daha isabetli bulmakta ve kendi zamanında bazı âlimlerin
cennete girmeye sebep olduğu bildirilen bu iyilik ve hasletleri
araştırdıklarını söylemekte fakat isim vermemektedir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Allah Teâlâ, bizleri iyilik ve hayır işleme mutululuğuna kavuşturmak
için bu tür amel çeşitlerini arttırmıştır. Bu, O'nun biz kullarına
bir ikramı ve ihsanıdır.
2.
Sevabı Allah'tan beklenen ve inanılarak yerine getirilen iyilik ve
hayırlar, insana cennet kapılarını açar.
3.
Hayır ve iyilik yollarının sayısızlığı, bu konudaki en büyük teşvik
unsurunu oluşturmaktadır.
141.
Adî İbni Hâtim radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre "Nebi sallallahu aleyhi ve sellem'i şöyle buyururken
dinledim" demiştir:
"Yarım
hurma ile de olsa, cehennemden korunmaya bakın!"
Buhârî, Edeb 34, Zekât 10, Rikak 51, Tevhîd 36; Müslim, Zekât 66-70.
Ayrıca bk. Tirmizî, Kıyâmet 1, Zühd 37; Nesâî, Zekât 63-64; İbni
Mâce, Mukaddime 13, Zekât 28
Buhârî (Zekât 10, Rikak 31, Tevhid 36) ve Müslim'in (Zekât 97) Adî
İbni Hâtim'den bir başka rivayetlerinde, Resûlullah sallallahu
aleyhi ve sel-lem şöyle buyurdu:
"Allah, sizin her biriniz ile tercümansız konuşacaktır. Kişi sağ
tarafına bakacak, âhirete gönderdiklerinden başka bir şey
göremeyecektir. Soluna bakacak, âhirete gönderdiklerinden başka bir
şey göremeyecektir. Önüne bakacak, karşısında cehennemden başka bir
şey göremeyecektir. O halde artık bir hurmanın yarısı ile de olsa,
kendinizi cehennem ateşinden koruyun. Bunu da bulamayan, güzel bir
söz ile kendisini korusun."
Açıklamalar
Âhirette, Allah Teâlâ'nın huzurunda hesaba çekileceğimiz
muhakkaktır. 406, 547 ve 694 numaralarda tekrarlanacak olan hadîs-i
şerîf, bu gerçeği hatırlatmaktadır. Allah ile kul arasında tercüman
veya bir perde bulunmadan gerçekleşecek olan bu olayda herkes sağına
soluna bakarak, işe yarayacak bir şeyler arayacaktır. Ancak önceden
ne gönderdiyse ondan başkasını göremeyecektir. Önünde ise, cehennemi
bulacaktır.
Bu
sahne bilindikten sonra, alınması gereken tedbir ortadadır.
Cehennemden korunmak... Bunun yolunu da Efendimiz, "Bir tek
hurmanın yarısı da olsa sadaka vermek suretiyle kendinizi koruyun"
tavsiyesiyle göstermektedir. Zira sadaka, cehennem ateşini söndürür.
Sadaka cehenneme karşı kalkan ve cennete girmeye vesiledir. "Yarım hurma",
"pek az bir şey" anlamındadır. Son derece basit görülecek
bir iyiliğin bile sadaka olarak değerlendirileceği bildirilmektedir.
Bunu bulamayacak olanların da güzel söz söyleyerek sevap
kazanabileceği hatırlatılmaktadır. Hadisimizde kişiyi cehennemden
koruyacak iyilik ve hayır yollarının gerçekten pek çok olduğu
anlatılmaktadır.
Sadaka, İslâm'daki iyilik idealinin adı olmaktadır. "Sadaka" niteliğindeki her şey, isterse bu, yarım hurma veya güzel bir söz
olsun, aynı neticeyi sağlayacaktır. Çünkü sadakanın miktar ve
cinsinden önce, onun temelinde yatan iyilik ve hayır niyeti önem
arzetmektedir. O halde herkes, durumuna göre bir hayır ve iyilik
yaparak, âhiretteki hesapta kendisine yardımcı olmalıdır.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
İmkânlar ölçüsünde sadaka vermeye çalışmak, âhiret azığı hazırlamak
demektir. Bunu yarım hurma, bir bardak su ile bile sağlamak
mümkündür.
2.
Amellerimizi güzelleştirmeye çalışarak sorumluluğumuzu hafifletmeye
bakmalıyız. Zira bize ancak sâlih amellerimiz fayda verecektir.
3.
Allah Teâlâ, arada perde veya tercüman olmaksızın âhirette kullarına
hitab ve tecellî edecektir. O halde O'na muhâlefetten sakınmak
gerekir.
`
142.
Enes İbni Mâlik radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Allah Teâlâ, yemek yedikten veya bir şey içtikten sonra kendisine
hamdeden kuldan hoşnut olur."
Müslim, Zikir 89. Ayrıca bk, Tirmizî, Et'ime 18
Açıklamalar
Yemek-içmek gibi günlük ve tabiî işlerden sonra Allah'a bu nimetleri
verdiği için hamdetmek, O'nun hoşnutluğunu kazanmaya vesile olan bir
hayır ve iyiliktir. Yüce Rabbimiz'in müslümanlara lutuf ve ihsanının
sınırsızlığı bundan da anlaşılmaktadır. Verdiği nimete teşekkür
edilmesini başlı başına bir iyilik olarak kabul buyurmaktadır. Bu
O'nun bize olan rahmetinin tam bir göstergesi değil midir? O halde
artık gafletin anlamı yoktur. Bir şey yiyip içtikten sonra "elhamdülillah" diyerek hem şükrünü yerine getirmeli hem de
Rabbimiz'in rızâ kapısını çalmalıyız.
Bunca rahmet ve kolaylık karşısında gâfil ve tenbel davranmanın
mazereti olamaz.
Hadisimiz 437 ve 1399 numaralarda tekrarlanmaktadır.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Allah Teâlâ verdiği nimetlere karşı hamd ve şükredilmesinden hoşnut
olur.
2.
Hamd başlı başına bir iyilik ve hayırdır.
3.
"Elhamdülillah" demek suretiyle, hamd sünneti yerine getirilmiş
olur.
143.
Ebû Mûsâ (el-Eş'arî) radıyallahu anh'den rivayet edildiğine
göre Nebi sallallahu aleyhi ve sellem (bir keresinde):
-
"Sadaka vermek her müslümanın görevidir" buyurdu.
-
Sadaka verecek bir şey bulamazsa? dediler.
-
"Amelelik yapar, hem kendisine faydalı olur, hem de tasadduk eder" buyurdu.
-
Buna gücü yetmez (veya iş bulamaz) ise? dediler.
-
"Darda kalana, ihtiyaç sahibine yardım eder" buyurdu.
-
Buna da gücü yetmezse? dediler.
-
"İyilik yapmayı tavsiye eder" buyurdu.
-
Bunu da yapamazsa? dediler.
-
"Kötülük yapmaktan uzak durur. Bu da onun için sadakadır" buyurdu.
Buhârî, Zekât 30, Edeb 33; Müslim, Zekât 55
Açıklamalar
"Her müslümanın sadaka vermesi şarttır"
anlamına da gelen ilk cümle, konuya ait temel prensibi ortaya
koymaktadır. Sonraki soru ve cevapları dikkate aldığımızda bu
cümleyi, "Her müslümanın verebileceği bir sadaka, yapabileceği
bir iyilik ve hayır türü mutlaka vardır" şeklinde anlamamız
mümkün olmaktadır. Bu da hayır ve iyilik yollarının, herkesin
durumuna uygun düşecek ölçüde çok olduğunu göstermektedir. Nevevî
merhum, herhalde bu sonucu vurgulamak için konuyu bu hadîs-i şerîf
ile bitirmiş olmalıdır. Böyle bir bitiriş gerçekten pek güzel
düşmüştür.
Hadisin buradaki metninde görülen kâle kelimeleri, Buhârî'de
kâlû (dediler) şeklindedir. Biz de tercümeyi Buhârî"deki
şekli dikkate alarak yaptık. Aslında hadisin Müslim'deki metninde de
"kâle kîle lehû (Ebû Mûsâ dedi ki, ona denildi ki...) kelimeleri
bulunmaktadır. Burada ise sadece "kâle" kelimelerine yer verilmiş.
"Amelelik etmek", gündelikle çalışmak, günü birlik kazanıp bir kısmı
ile kendisinin ve ailesinin ihtiyaçlarını karşılamak bir kısmını da
sadaka vermek, sadaka verecek hazır parası olmayanlara tavsiye
edilen ilk yoldur.
İşçilik yapamayan veya yapacak iş bulamayanlar için de, darda
kalmış, bunalmış, güçsüz, zavallı, yaşlı, mağdur ve mazlumlara
durumlarına göre yardımcı olma yolu vardır. Yükünü taşıyamayan
kimseye yardım etmekten tutun da, gideceği adresi bilemeyen birine
yol göstermeye varıncaya kadar sıkıntı içindeki insanlara sözle veya
fiilen yardım etmek de tam bir sadakadır.
Fiilen iyilik yapmak, sadaka verme imkânı bulamayanlar için dinin
meşrû ve güzel gördüğü şeyleri tavsiye etmek bunu da yapamayan için
"kimseye kötülük yapmamak" suretiyle iyilikte bulunma yolları
açıktır.
"İyilik yapamayanın, hiç değilse kötülük yapmaması"nı da başlı
başına bir "sadaka" kabul eden dinimizin değerini anlamamız ve
bundan dolayı yüce Rabbimiz'e hamdetmemiz gerekmektedir. Bir ârifin
şu sözü ne kadar mânalıdır: "Eski müslümanlar, düşmanlarına bile
iyilik ederlerdi. Siz bunu yapamazsanız, bâri dostlarınıza kötülük
etmeyin!" İyiliği hiç olmazsa bu noktada yakalamak gerek... Nitekim
bu konunun ilk hadisinde de "insanlara zarar vermemek" iyilik
olarak belirtilmiştir (bk. hadis no: 118).
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Gücü yetenlerin sadaka vermesi öteki hayırlardan önde gelir.
2.
Hadiste zikredilenleri, buradaki sırayla yapmak şart değildir.
Bunlardan herhangi birini yapmaya gücü yeten onu bırakıp ötekini
yapabilir.
3.
Helâlinden mal kazanmak güzel bir iştir. Kişiyi başkalarına yardım
etme imkânına kavuşturur.
4.
Yardım ederken önce insanın kendisi, sonra yakınları daha sonra
diğer insanlar gözetilmelidir.
5.
Allah Teâlâ, kullarına yardım edenlere yardımcı olur.
6.
"Sadaka" kötülükten sakınmayı da kapsayan pek geniş bir iyilik ve
hayır kavramıdır.
7.
Başkalarına iyilik yapan, sonuçta kendisine iyilik yapmış olur. Zira
sadaka cehenneme karşı en güvenli sığınaktır.
|