|
MÜCÂHEDE
Âyetler
1.
"Uğrumuzda mücâhede edenleri yollarımıza iletiriz. Gerçekten Allah
iyilik edenlerle beraberdir."
Ankebut sûresi (29), 69
Nefse, şeytana, kötü duygulara ve din düşmanlarına bütün güçleriyle
direnenleri, Allah Teâlâ rızâsına ve cennetine ulaştıracak yollara
yöneltecektir. Önemli olan, Allah'a kulluk uğrunda var gücüyle
mücâdele etmektir. Âyet, iyi bir kul olmak için sarfedilecek
gayretlerin, aslâ sonuçsuz kalmayacağı, mutlaka hedefe götürücü
çıkış yolları bulunacağı müjdesini vermekte; mü'minleri, mücâhedenin
her türlüsünü bu güven içinde gerçekleştirmeye çağırmaktadır. Hem de
Allah Teâlâ'nın yardımının iyi davrananlarla beraber olduğu
gerçeğini hatırlatarak...
Mücâhedenin cihaddan daha genel olduğu, cihaddan önce de sonra da
yürütülmesi gerekli kulluk gayretlerini içine aldığı dikkatten
kaçırılmamalıdır. Bildikleriyle amel etmenin de mücâhede olduğunu
ileri süren ulemâ, herhalde bu genelliği ifâde etmek istemiş
olmalıdırlar. Âyeti, "Bize itaat uğrunda gayret gösterenleri
sevabımızın yollarına kılavuzlarız" şeklinde yorumlayan Abdullah
İbni Abbas radıyallahu anh de mücâhedenin Allah'a kulluğu
esas alan bir kavram olduğunu dile getirmiş olmaktadır.
2.
"Ölüm sana erişinceye kadar Rabbine kulluk et!"
Hicr sûresi (15), 99
Bu
âyetle mücâhedenin sürekliliği ortaya konulmuştur. Mücâhede
ölüme kadar süren bir kulluk bilinci ve uygulamasıdır. O halde
müslüman, yaşadığı sürece kulluğa devam etmek suretiyle mücâhede
içinde olacaktır. Bunun yolu ise, ilk vahiyler arasında yer alan şu
âyetle gösterilmiştir:
3.
"Rabbinin adını an, bütün varlığınla yalnız O'na yönel!"
Müzzemmil sûresi (73), 8
Bu
zikir ve teveccüh, şu kesin gerçekten destek almalıdır:
4.
"Zerre kadar hayır işleyen, onun karşılığını (mutlaka) görür."
Zelzele sûresi (99), 7
Maddî mânevî her iyiliğin ve hayrın, en küçük birimine kadar
karşılıksız kalmayacağı açık bir gerçektir. Bu gerçek müslümanı,
vereceği mücâhedede güçlü kılacak ve birtakım fedakârlıklara
sevkedecektir. Sürekli olması arzu edilen mücâhedeye, böylesine bir
garanti, doğrusu pek uygun düşmüştür.
İşlenen hayrın sadece karşılığı mı görülecektir? Mükâfat olarak bir
fazlalık, bir lutuf olmayacak mı? Mücâhedede teşvik etkisi yapacak
bu gerçeği de Rabbimiz ayrıca şu âyette haber vermektedir:
5.
"Hayır olarak kendiniz için önceden ne gönderirseniz, onu Al-lah
katında daha hayırlı ve mükâfatı daha büyük olarak bulursunuz."
Müzzemmil sûresi (73), 20
Bir kimse ölünce, insanlar onun geriye ne bıraktığını, melekler ise
önceden hangi hayırları gönderdiğini merak ederler. İnsanın
hayatında ve sağlığında yaptığı hayırların en küçük biriminin bile
karşılığının görüleceği garanti edilmiş ve hatta daha büyük
mükâfatla karşılanacağı müjdesi verilmiştir. Bunlar, şüphe edilemez
gerçeklerdir.
6.
"Hayır olarak ne yaparsanız Allah onu bilir."
Bakara sûresi (2), 273
Mücâhede kavramı içinde yer alacak her çeşit kulluk girişimleri
ilm-i ilâhî dâhilinde olunca, zâyî' olma, karşılık görmeme
ihtimalleri ortadan kalkmaktadır. Bu durum mücâhedeyi
güçlendirmektedir. Binaenaleyh mücâhede konusunda gösterilecek ihmal
ve tenbelliğin haklı herhangi bir gerekçesi kalmamaktadır.
Hadisler
96.
Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, "Allah Teâlâ şöyle
buyurmuştur" dedi:
"Her
kim (ihlâs ile bana kulluk eden) bir dostuma düşmanlık
ederse, ben de ona karşı harb ilân ederim. Kulum kendisine farz
kıldığım şeylerden, bence daha sevimli herhangi bir şeyle bana
yakınlık kazanamaz. Kulum bana (farzlara ilâveten işlediği)
nâfile ibadetlerle durmadan yaklaşır, nihayet ben onu severim.
Kulumu sevince de (âdetâ) ben onun işiten kulağı, gören gözü, tutan
eli ve yürüyen ayağı olurum. Benden her ne isterse, onu mutlaka
veririm; bana sığınırsa, onu korurum."
Buhârî, Rikak 38
Açıklamalar
Bütün varlığıyla Allah'a yönelmiş, Allah saygısına ters düşen bir
yaşayışa meyletmemiş, Allah'ı dost edinmiş kişilere "velî"
denir. Velî, sâlih kişi demektir. Sürekli Allah ile olduğunun
şuuruyla hareket ve amel eden insan demektir. Böyle bir kişiye bu
iyi hâlinden, ibadet ehli oluşundan, iyi müslümanlığından dolayı
düşmanlık etmek, onun, inanıp gereğince yaşadığı esaslara ve onları
koyan Allah'a düşmanlık etmek demektir. Allah Teâlâ, kendi
dostlarına düşmanlık edenlere harb ilân edeceğini bildirmektedir.
Binâenaleyh mücâhedeyi hayat tarzı olarak benimsemiş insanlara bu
hallerinden dolayı düşmanlık etmek, Allah Teâlâ'nın düşmanlığını
karşısında bulmaktır. Böyle bir durumda kimin muvaffak olacağı
bellidir.
Allah Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de sadece faiz yiyenlere harb ilân
edeceğini bildirmiştir [Bakara sûresi (2), 279]. Bu hadîs-i kudsîde
de dostlarından herhangi birine düşmanlık edenlere karşı harb
açacağını duyurmaktadır. Bu, her iki fiilin son derece büyük bir
günah olduğunu göstermektedir. Faiz yemekle, Allah dostlarına düşman
olmak dışında, işleyene Allah Teâlâ'nın harb ilân ettiği başkaca bir
günah yoktur. O halde her iki konuda da çok dikkatli olmak
gerekmektedir. Zira Allah ile harbe kalkışanın asla iflâh olmayacağı
bellidir.
Allah'a yakın olmanın Allah katında en makbul yolu, Allah'ın
emrettiği farzları yerine getirmektir. Kul, işleyegeldiği farzlara
ilâve olarak yapacağı nâfilelerle Allah'a yakınlıkta mesâfe
alabilir. Ancak farzları ihmal edip nâfilelerle meşgul olmak, insanı
kesinlikle böyle mutlu bir sonuca götürmez.
Önce farzları sonra da nâfileleri işlemeye devam eden müslüman,
sürekli mücâhede içinde olan insan demektir. Bu ısrar ve devamlılık
neticede, Allah Teâlâ'nın rızâ ve sevgisini kazandırır. Allah Teâlâ
bir kulunu sevince de artık o kul, en büyük ve yegâne desteği elde
eder. Onun her işi düzgün olur. Tüm organları, görevlerini isâbetle
yerine getirir. Allah'ın yardımı ve hidâyeti her işinde görülür.
İstekleri yerine getirilir. Korunmayı dilerse, tehlikenin boyutu ne
olursa olsun, Allah Teâlâ onu korur. Çünkü seven, sevdiğini
yardımsız bırakmaz.
387 numarada tekrar gelecek olan hadîsimizdeki "Onun işiten
kulağı, gören gözü... olurum" beyânları, Allah Teâlâ'nın, o
kulunun vücuduna gireceği anlamına asla gelmez. Bu, ilâhî yardımın o
kulun bütün hayatında tecelli edeceği anlamında güzel, güçlü ve
tatlı bir mecâzî anlatımdır.
Tekrar edelim ki, mücâhedenin sonucu, Allah'ın sevgisini
kazanmaktır. Bu ise, büyük mutluluktur. Ancak bütün bunlar, hiçbir
Allah dostunun mâsum olduğu, yani günah işlemeyeceği, yanılmayacağı
anlamına gelmez. Zira kul, kusursuz olmaz. Bazı câhil ve gafillerin
bu yöndeki iddialarının hiçbir kıymeti yoktur.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Mücâhede, tâat ve ibadetle yürütülür. Bunu başaran, Allah Teâlâ
hazretlerinin dostluğunu kazanır.
2.
Allah dostlarına, verdikleri mücâhededen dolayı düşman olmak, Allah
ile harbe girmek mânasında bir cür'etkârlıktır.
3.
Hukukî konularda mahkemeye müracaat etmek, veliye düşmanlık
sayılmaz.
4.
Farzları yapmak suretiyle müslüman Allah Teâlâ'ya yakınlık sağlar.
5.
Farzlara ilâveten yapılacak nâfileler, Allah katındaki yakınlığın
artmasına vesiledir.
6.
Allah Teâlâ, râzı olduğu kuluna her işinde yardım eder.
7.
Allah dostlarının duası makbûldür.
97.
Enes radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Nebî
sallallahu aleyhi ve sellem'in Rabbinden rivâyet ettiği bir
hadîs-i kudsîde Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
"Kul(um)
bana bir karış yaklaştığı zaman, ben ona bir arşın yaklaşırım; o
bana bir arşın yaklaşınca ben ona bir kulaç yaklaşırım; o bana
yürüyerek geldiği zaman, ben ona koşarak varırım."
Buhârî, Tevhîd 50. Ayrıca bk. Müslim, Zikir 2, 3, 20-22, Tevbe 1;
Tirmizî, Daavât 131; İbni Mâce, Edeb 58
Açıklamalar
Önceki hadîs-i şerîfde kulun Allah Teâlâ'ya ne ile nasıl
yaklaşabileceği ve karşılığında ne tür bir yakınlık göreceği
açıklanmıştı. Burada ise mesâfe ölçülerinin insan zihnine
kazandırdığı berraklık içinde bu yakınlığın nasıl gerçekleşeceği
anlatılmaktadır. Yakınlaşma tek taraflı ve yapılan işe aynıyla
karşılık verme esasına göre de değildir. Allah Teâlâ kuluna, kulunun
kendisine gösterdiği yakınlıktan çok daha fazlasıyla mukâbele
etmektedir. Bunu da maddî ölçülerle, karışa arşınla, arşına kulaçla;
yürümeye koşmakla karşılık verdiği şeklinde açıklamaktadır. Bütün bu
ifadeler, Allah Teâlâ hakkında mecâzî olarak kullanılmıştır.
Bunların gerçek anlamları O'nun hakkında asla düşünülemez.
Bu
beyânları iyice düşünecek olursak, onların ne kadar heyecan verici
bir iltifat ifade ettiklerini hissederiz. Önemli olan alınan mesafe
değil, samimiyetle Allah'a yönelmektir. Zira kulun aldığı yoldan
çok, onun karşılığında kendisine yöneltilen ilâhî iltifat önemlidir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Kulun az ameline Allah Teâlâ çok sevap verir.
2.
Bu uygulama Allah Teâlâ'nın kereminin ne kadar büyük olduğunu
gösterir.
3.
Mücâhede, kula bu büyük lutufdan yararlanma fırsatı kazandırr.
98.
İbni Abbas radıyallahu anhümâ'dan rivayet edildiğine göre
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"İki nimet vardır ki, insanların çoğu bu nimetleri kullanmakta
aldanmıştır: Sıhhat ve boş vakit."
Buhârî, Rikak 1. Ayrıca bk. Tirmizî, Zühd 1; İbni Mâce, Zühd 15
Açıklamalar
İbadet, tâat, iyilik ve hayır yapmak için, diğer bir ifadeyle
mücâhede için sıhhat ve vaktin önemi ortadadır. Ne var ki
insanoğlunun devam edip gideceğini sandığı, fakat günün birinde,
ansızın uçup gittiğini görerek aldandığını anladığı iki büyük nimet
de yine sıhhat ve boş vakittir. "Her işin başı sağlık", "sağlık olsun",
"Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi" sözleri,
dilimizde çokça kullandığımız ifâde ve atasözleridir ve bunlar
sıhhatin önemini yeterince anlatmaktadır. Önemli olan sıhhatin
kıymetini güzel sözlerle değil, ondan gereği gibi yararlanarak
takdir etmektir.
Boş vakit, özellikle din ve mesâî açısından giderek daha zor bulunur
bir nimet haline gelmektedir. Hele büyük şehirlerin gürültülü,
hızlı, çal-kantılı ve yorucu günlük yaşantısına mahkum olan
insanlar, boş vaktin kıymetini çok daha iyi takdir etmektedirler.
Gündüzü koşuşturma, gecesi televizyon işgali altında geçen çağın
insanı, mânevî hayatı için değerlendirebileceği boş vakte, ya da
vakitlerini bu mânevî mutluluğu için kullanmaya ne kadar
muhtaçtır?..
Sağlık ve boş vakit, mücâhede yolunda değerlendirildiği ölçüde
kazanılmış olur. Aksi halde bütünüyle kaybedilmiş demektir. Zira
geçen hiçbir saniyenin geri döndürülmesi mümkün değildir. "Vakit kılıçtır", dikkat edilmezse insanı biçer. Sağlık da değeri elden
çıktıktan sonra anlaşılan bir nimettir.
Bu
iki nimeti Allah'a yakınlık yolunda kullanmakta dikkatli ve titiz
olmak, bunları değerlendirmede başarılı olamayan çoğunluk içinden
yakayı sıyırıp mücâhedeyi kazanmak için ilk ve temel şarttır.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Sıhhat ve boş vakit akıllıca değerlendirilirse, kul için iki dünya
mutluluğu demektir.
2.
Çoğu kişi vakitlerini faydasız işlerle, sıhhatlerini de zararlı
şeylerle heder eder. Bu iki büyük nimetin kıymetini bilemez.
3.
İslâmiyet, vaktin ve sıhhatin değerlendirilmesini istemektedir.
Çünkü ömür sermayesi bir defa kullanılabilmektedir.
99.
Âişe radıyallahu anhâ'dan rivayet edildiğine göre Nebî
sallallahu aleyhi ve sellem, gece ayakları şişinceye kadar
namazı kılardı. Âişe diyor ki, kendisine:
-
Niçin böyle yapıyorsun (neden bu kadar meşakkate katlanıyorsun) ey
Allah'ın Resûlü? Oysa Allah senin geçmiş ve gelecek hatalarını
bağışlamıştır, dedim.
-
"Şükreden bir kul olmayı istemeyeyim mi?"
buyurdu.
Buhârî, Tefsîru sûre (48), 2; Müslim, Münâfikîn 81. Ayrıca bk.
Buhârî, Teheccüd 6, Rikak 20; Müslim, Münâfikîn 79-80; Tirmizî,
Salât 187; Nesâî, Kıyâmü'l-leyl 17; İbni Mâce, İkâme 200
Açıklamalar
Resûl-i Ekrem Efendimiz, geçmiş ve gelecek hataları kendisine
bağışlanmış bir peygamberdir. Zaten peygamberler kasdî olarak günah
işlemezler. Onların hataları ya evlâ olanı terketmekten ya da zelle
denilen yanılgıdan ibarettir. Buna rağmen geceleri teheccüd namazı
kılmak için gösterdiği iştiyak ve arzu mübârek ayaklarının şişmesine
sebep olacak dereceye varırdı. Âişe vâlidemiz onun bu durumunu biraz
garipsemiş ve bu tavrının sebebini sormuştur. Efendimiz, sadece
bağışlanmak maksadıyla ibadet edilmeyeceğini, şükür için de kulluk
gerektiğini açıklamış ve "Allah'ın bana lutfettiği bunca nimete,
bağış ve mağfirete şükretmeyeyim mi?" buyurmuştur. Bu açıklamasıyla
Sevgili Peygamberimiz:
"Geçmiş ve geleceğin bağışlanmış olması, kulluğu azaltmaya değil,
aksine teşekkürü arttırmaya vesile kılınmalıdır" demek istemiştir.
Hz. Ali'ye nisbet edilen bir söz vardır. Demiştir ki:
"Bir grup insan bir şeyler umarak kulluk yapar; bu tüccar
kulluğudur. Bir grup insan da korkudan dolayı kulluk yapar; bu da
köle kulluğudur. Bir grup insan da vardır ki, şükür olsun diye
kulluk yapar; işte bu, tüm duygulardan yakasını kurtarmış seçkin
kimselerin kulluğudur."
Kulun Allah'a şükretmesi, Allah'ın nimet ve ihsanlarını itiraf
ederek O'na övgüde bulunmak ve kulluğa devam etmekle olur. Her
nimete şükür gerekir. O halde insan, kulluğa devam ile şükrünü ve
Allah'a yakınlığını artırır.
Sevgili Peygamberimiz'in bu tutumu ve beyanı, mücâhedenin bir
teşekkür bilinci ve uygulaması olduğunu göstermektedir.
Burada şuna da işaret edelim ki, Kur'ân-ı Kerîm'de Peygamberimiz'e
ve öteki peygamberlere nisbet edilen günah (zenb), "kasıtsız işlenen
hata" anlamındadır. Bazı âlimlere göre bu günah, "terk-i evlâ" yani
öncelikle yapılması gerekeni yapmamak anlamındadır.
Hadis 1162 numarada tekrar ele alınacaktır.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Başarılı bir mücâhede için gece ibadetinden yararlanmak lâzımdır.
2.
Nimet, şükrün arttırılmasını gerektirir, azaltılmasını değil.
3.
Peygamber Efendimiz, kendisine verilen nimet ve ikrâmlara ibadet
yaparak şükreder ve "şükreden bir kul olmayı" isterdi.
4.
Peygamber Efendimiz'in ayakları şişinceye kadar ibadet etmesi, bir
zorlama değil, konunun önemine uygun bir tavırdır.
5.
Yalnız başına yapılan ibadetler istenildiği kadar uzun tutulabilir.
Toplu ibadetlerde cemaatın durumu gözetilmelidir.
100.
Âişe radıyallahu anhâ şöyle dedi:
"Ramazan ayının son on günü gelince, Resûlullah sallallahu aleyhi
ve sellem geceleri ibadetle ihyâ eder, ailesini uyandırır,
kulluğa soyunup paçaları sıvardı."
Buhârî, Leyletü'l-kadr 5; Müslim, İ'tikâf 7. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd,
Ramazan 1; Nesâî, Kıyâmü'l-leyl 17; İbni Mâce, Sıyâm 57
Açıklamalar
Peygamber Efendimiz özellikle ramazan ayının son on gününde yani
yirmi birinci geceden itibaren, bu bereketli geceleri her
zamankinden daha fazla ibadetle geçirirdi. Bunun bir sebebi, bin
aydan hayırlı olduğu Kur'ân-ı Kerîm'de bildirilmiş olan Kadir
Gecesi'nin bu geceler arasında bulunmasıdır. Peygamber Efendimiz
bu geceleri her zamankinden biraz daha fazla ibadetle geçirirken,
Kadir Gecesini de kaçırmamak isterdi. Bu sebeple ramazanın bu son on
gününü genellikle itikâfta geçirirdi.
Hz. Peygamber'in bütün bir geceyi uyanık olarak ibadetle geçirdiği
bilinmemektedir. Bu husus Hz. Âişe'nin gözlemleriyle sabittir. O
halde geceleri ibadetle ihya etme sözü, gecelerin büyük kısmını
ibadetle geçirme şeklinde anlaşılacaktır.
Ailesini bizzat uyandırması veya uyandırılmalarını istemesi, onların
da bu konuda daha ciddi bir gayret içinde olmalarını arzu
etmesindendir.
"Paçaları sıvamak"
ifadesinden, kadınlarından uzaklaşmak anlamını çıkaranlar da
olmuştur. Her hâl ü kârda Peygamber Efendimiz'in, ramazanın son on
gününü yoğun bir ibadetle geçirdiği anlaşılmaktadır.
Hadîs-i şerîf 1196 ve 1226 numaralarda tekrar gelecektir.
Hadisten Öğrendiklerimiz.
1.
Faziletli zamanları sâlih ameller ile geçirmeyi büyük bir nimet
bilmek, ganimet saymak gerekir.
2.
Hz. Peygamber, ramazanın son on gününün ibadet için bir fırsat
olduğunu fiilen ümmetine göstermiştir.
3.
Mücâhede, yoğun ibadetle beslenmelidir.
101.
Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre,
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Kuvvetli
mü'min, (Allah katında) zayıf mü'minden daha hayırlı ve daha
sevimlidir. (Bununla beraber) her ikisinde de hayır vardır. Sen,
sana yararlı olan şeyi elde etmeye çalış. Allah'dan yardım dile ve
asla acz gösterme. Başına bir şey gelirse, "şöyle yapsaydım, böyle
olurdu" diye hayıflanıp durma. "Allah'ın takdiri bu, O, ne dilerse
yapar" de. Zira "eğer şöyle yapsaydım" sözü şeytanı memnun edecek
işlerin kapısını açar."
Müslim, Kader 34. Ayrıca bk. İbni Mâce, Mukaddime 10.
Açıklamalar
Dünya imtihan sahnesidir. İnsan da ölüm noktasına doğru hızla
ilerlemektedir. Bu gidiş esnasında çok değişik etkilerle, olaylarla
karşılaşacaktır. Olumlu-olumsuz bütün olaylar karşısında mü'min,
"Allah'a kul olma" vasfını korumakla yükümlüdür. Bunun için de
önce inanış olarak sonra da bünye olarak güçlü olmak ihtiyacındadır.
Müslümanlığı "mutluluk yarışı" diye yorumlayacak olursak, bu
yarışta güçlü, kuvvetli, eğitimli, disiplinli, istekli ve şuurlu
olmanın gereği kendiliğinden ortaya çıkar.
İman ve imana bağlı ibadetler mutlak hayırdır. Böyle olunca da
kuvvetlisi ve zayıfıyla her müslüman hayırlıdır. Ancak inanç, fikir,
niyet, âhirete meyil ve fizik olarak kuvvetli mü'min, bu açılardan
zayıf olandan elbette daha hayırlıdır. Zira verilecek mücâhede güçlü
olmayı gerektirmektedir.
Mü'mini güçlü kılacak her işe ve tedbire sarılmak, bu konuda
Allah'tan yardım dilemek, yılmamak, acz göstermemek Peygamber
Efendimiz'in hadisimizde yer alan tavsiyeleridir. Bu gayretleri
etkisizliğe uğratacak, "Keşke şöyle yapsaydım, böyle
yapsaydım..." gibi birtakım faydasız ve karamsar hesaplara
girmemek, "Allah'ın takdiri böyleymiş" deyip teslimiyet
göstermek ve yine mü'min olarak kulluk çizgisinde yapması
gerekenlerin peşinde olmak "kuvvetli mü'min"in tavrı olarak
öğütlenmektedir. Zira insan "eğer şöyle şöyle yapsaydım" gibi
ihtimallere yakasını kaptırırsa, rızâsızlık, kadere karşı çıkma ve
Allah'ı inkâr gibi imanla taban tabana zıt bir hale düşebilir. Bu
ise sadece şeytanı sevindirir.
Başa gelen olaylardan ders almamayı değil, bu olayları imân ve rızâ
çizgisi dışına taşıran faydasız yorumlara vesile kılmayı hadisimiz
yasaklamaktadır. Çünkü böyle bir sonuç, başa gelebilecek en büyük
felâket olur. Hem unutulmamalıdır ki, "Araba devrildikten sonra
yol gösteren çok olur." Fakat bütün bunlar, arabanın devrilmiş
olması gerçeğini değiştirmez. İmanlı ve ibadetli mü'minler,
sıkıntılar karşısında güçlü ve dayanıklı olacakları için güçsüz ve
dayanıksız kimselerden daha hayırlı ve sevimlidirler. Zira güçlülük
kadere imandan kaynaklanır. Kader inancı müslümanın potansiyel
gücüdür. İslâm'ın ve müslümanın dinamizmi kader inancında
yatmaktadır. Nihayet "Biz Allah'tan geldik yine O'na döneceğiz."
[Bakara sûresi (2), 156] teslimiyeti, mü'mine olaylar karşısında
yıkılmama, yılmama ve çizgisini koruma gücü verecektir. O halde bu
anlamda "kuvvetli mü'min" olmaya hatta mümkünse "mü'minlerin en kuvvetlisi" olmaya bakmak lazımdır. Yüce Rabbimiz bizleri
"kuvvetli" kılsın.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Gerçek kuvvet ve zaaf nefisle mücâhede noktasında kendisini
gösterir.
2.
Kadere rızâ ve teslimiyet, olaylar karşısında en büyük güç
kaynağıdır.
3.
Geçmişe hayıflanarak, geleceği gerektiği gibi değerlendirememek
zayıf insanların işidir.
4.
Din ve dünyaya faydası bulunan işleri başarmak için gayret göstermek
gerekmektedir.
`
102.
Ebû Hureyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Nebî
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Cehennem, nefse hoş gelen şeylerle kuşatılmış; cennet ise, nefsin
istemediği şeylerle çepeçevre sarılmıştır."
Buhârî, Rikak 28; Müslim, Cennet 1. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Sünnet 22;
Tirmizî, Cennet 21; Nesâî, Eymân 3
Açıklamalar
Resûl–i Ekrem Efendimiz'in cevâmiü'l-kelim nitelikli
beyanlarından olan bu hadîs-i şerîf, nefse karşı verilecek
mücâhedenin önemini ve ne-ticesini çok özlü ve düşündürücü bir
şekilde ortaya koymaktadır. Azâb yeri olan cehennem nefse hoş gelen
haramlarla sarılıp süslenmiştir. Nefsin istekleri yerine
getirilirse, gidilecek yer cehennemdir. Aşırı istekler (şehvetler),
peşine düşenleri örümcek ağı gibi cehenneme çeker götürür. Bunların
nefse hoş gelmesine aldanmamak gerekir. Çünkü arkası ateştir,
azaptır.
Cennet, ebedî mutluluk yurdudur. Ona nefis açısından bakıldığı
zaman, başlangıçta nefsin hiç de hoşlanmadığı ibadet, fazilet ve
fedâkârlıklarla perdelendiği görülür. İnsan nefsi, bu güçlüklere
katlanmak istemez. Ancak gerçek mutluluk, geçici zorluklara katlanıp
o perdeleri aralayabilmektedir. İşte nefisle mücâdele bu noktada
odaklaşmaktadır. Mücâhede de bu noktada büyük bir önem ve anlam
kazanmaktadır.
Nefis kendi başına bırakılırsa, gerisini düşünmeden hoşuna giden
şeylerin peşine düşer. Halkımız bu gidişin duygusallığını "Kızı
kendi gönlüne bırakırsan ya davulcuya varır ya da zurnacıya" sözüyle
pek güzel belirtir. Görünüşe aldanmamak gerektiğine de bir edibimiz
"Zehiri teneke kupayla sunmazlar" sözüyle dikkat çeker. Duyguları
akıl, tecrübe ve vahyin ışığında uyarmak, ciddî ve meşrû işlere
yönlendirmek gerekmektedir. Zira gerçek ve sürekli mutluluk yani
cennet böyle bir mücâhede ile kazanılabilecektir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Cennete bazı güçlüklere sabrederek ulaşılır. Nefsin hoşlanmadığı
şeyleri yapmak sonuçta sevinmek demektir.
2.
Nefsin isteklerine karşı çıkmak, sonuçta azaptan kurtulmaktır.
3.
"Mücâhede, nefsin haklarına değil, hazlarına sed çekmektir."
Bunun da sonu, nefsin cennette her istediğine kavuşması demektir.
103.
Ebû Abdullah Huzeyfe İbnü'l-Yemân radıyallahu anhümâ şöyle
dedi:
"Bir gece Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in arkasında
namaz kıldım. Bakara sûresini okumaya başladı. Ben içimden herhalde
yüz âyet okuyunca rükû eder, dedim. O yüz âyetten sonra da okumaya
devam etti. Ben yine içimden bu sûre ile namazı bitirecek, dedim. O
yine devam etti. Bu sûreyi bitirip rükû eder dedim, etmedi. Nisâ
sûresi'ne başladı; onu da okudu. Sonra Âl-i İmrân sûresi'ne başladı;
onu da okudu. Ağır ağır okuyor, tesbih âyetleri gelince tesbih
ediyor, dilek âyeti gelince dilekte bulunuyor, istiâze âyeti geçince
Allah'a sığınıyordu. Sonra rükûa gitti. "Sübhâne rabbiye'l-azîm
(büyük rabbimi tenzîh ederim)" demeye başladı. Rükûu da
aşağı-yukarı ayakta durduğu kadar uzun oldu. Sonra "semiallâhu
limen hamideh, rabbenâ leke'l-hamd (Allah, kendisine hamd edeni
duyar, hamd yalnız sanadır ey rabbimiz)" dedi ve kalktı. Hemen hemen
rükûna yakın uzunca bir süre ayakta durdu. Sonra secdeye vardı ve
"sübhâne rabbiye'l-a'lâ (yüce rabbimi tenzih ederim)" dedi.
Secdesini de aşağı-yukarı kıyâmı kadar uzattı."
Müslim, Müsâfirîn 203
Huzeyfe İbnü'l-Yemân
Sahâbî oğlu sahâbî olan Huzeyfe, Ebû Abdullah künyesiyle bilinir.
Babası ile birlikte Uhud harbine katılmış, babası yanlışlıkla
müslümanlar tarafından öldürüldüğü halde Huzeyfe, diyet talep
etmemiştir.
Huzeyfe münâfıklar ve ileride zuhur edecek fitneler konusunda
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem tarafından
bilgilendirilmişti. Bu sebeple "Resûlullah'ın sırdaşı" diye
şöhret bulmuştur. Hz. Ömer bir cenâze olunca, Huzeyfe'yi takip
ederdi. O cenâze namazına iştirâk ederse, Hz. Ömer de katılırdı.
Huzeyfe cenâze namazını kılmazsa, Hz. Ömer ölen kimsenin
münafıklardan olduğunu anlar, cenazeye katılmazdı.
Huzeyfe radıyallahu anh savaşlara iştirak etmiş, özellikle Hendek
savaşında istihbârât ve keşif subaylığı yapmıştır. Daha sonra
Hemedân, Rey ve Dînever onun komuta ettiği ordu tarafından
fethedilmiştir. el-Cezîre fethinde de bulunmuş ve Nusaybin'e
yerleşmiş ve orada evlenmiştir. Hz. Ömer kendisini Medâyin
vâliliğine tayin etmiş, vefat edinceye kadar o görevde kalmıştır.
Huzeyfe Hz. Peygamber'den 100'den fazla hadis rivayet etmiştir. 37
hadisi Buhârî ve Müslim'de bulunmaktadır.
Vefât etmeden önce "Allahım! Sen biliyorsun ki, ben seni seviyorum.
Sana kavuşmamı mübârek kıl!" diye dua etmiştir.
Hz. Osman'ın şehîd edilmesinden 40 gün sonra hicrî 36 yılında vefat
etmiştir.
Allah ondan razı olsun.
Açıklamalar
Resûlullah'ın ayakları şişinceye kadar gece ibadetiyle meşgul
olduğunu görmüştük. (bk. 99. hadis) Hadisimizde bu ibadetin nasıl
yapıldığına dair bilgi bulmaktayız. Efendimiz'in gece namazı
kılarken çok uzun okuduğunu, Bakara, Âl-i İmrân ve Nisâ sûrelerini
bir rekatta bitirdiğini, rüku', kıyâm ve secdeleri de uzunca yapmak
suretiyle namazı tamamladığını öğrenmekteyiz. Bu, Efendimiz'in
nefisle kıyasıya mücâhede yaptığını göstermektedir.
Peygamber Efendimiz'in Bakara sûresi'nden sonra Nisâ sûresi'ne
geçmesi, ya böyle yapmanın cevâzını göstermek içindir, ya da o zaman
henüz sûrelerin sırası belirlenmediğindendir.
Hadis 1178 numara ile tekrar gelecektir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Hz. Peygamber gece namazlarını uzun kıldığı için gece namazını
uzatmak müstehabtır.
2.
Namaz içinde ve dışında tesbih âyetlerinde Allah'ı tesbih etmek,
Allah'a sığınmaya dair âyetlerde ona sığınmak, dilek âyetlerinde
dilekte bulunmak müstehaptır. Şâfiîler bu görüştedirler ve bunun
imâm, cemaat ve yalnız başına kılan için aynen geçerli olduğunu
söylerler.
104.
İbni Mes'ûd radıyallahu anh şöyle dedi:
Bir gece Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in arkasında
namaz kıldım. Ayakta o kadar uzun durdu ki, en sonunda, içimden hoş
olmayan bir şey yapmayı bile geçirdim.
-
Ne yapmayı düşündün? dediler.
-
Peygamber'i ayakta bırakıp oturmayı düşündüm, dedi.
Buhârî, Teheccüd 9; Müslim, Müsâfirîn 204
Açıklamalar
Abdullah İbni Mes'ûd'un bu rivayeti de Hz. Peygamber'in gece
ibadetinde kıyâmı uzun tuttuğunu, yani onun ibadete düşkünlüğünü
anlatmaktadır. Bu demektir ki, Hz. Peygamber gece namazında
kendisine uyan Huzeyfe ve İbni Mes'ûd gibi cemaati dikkate
almamıştır. Çünkü gece namazı onlar için nâfiledir. Bu sebeple
Efendimiz yalnız başına kılıyormuş gibi davranmıştır.
İbni Mes'ûd'un bir ara oturuvermeyi aklından geçirmesi ve bunu "hoş
olmayan bir iş" diye nitelemesi, ne kadar tabiî ve nezih değil mi?
Hz. Peygamber'i ayakta bırakıp oturmanın uygun olmayacağını biliyor,
fakat sabrının son derece zorlandığını da söylüyor. Bu hâl,
Peygamber Efendimiz'in ibadete sabretmekte ne kadar dayanıklı,
mücâhede de herkesten önde olduğunu göstermektedir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Farz olmayan namazlarda da imama uyulabilir.
2.
Cemâatin bir özrü yokken oturarak imama uyması uygun değildir.
3.
Ashâb-ı kirâm son derece edebli insanlardı.
4.
Büyüklerin yanında edebe riâyet etmek gerekir.
5.
Anlaşılmayan konularda soru sormak, kapalılığın aydınlatılmasını
istemek, kendi kendine yorum yapmaktan çok daha doğru bir
harekettir.
`
105.
Enes radıyallahu anh'den, Resûlullah sallallahu aleyhi ve
sel-lem'in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:
"Ölüyü
(kabre kadar) üç şey takip eder: Çoluk-çocuğu, malı ve ameli.
Bunlardan ikisi döner, biri kalır. Çoluk-çocuğu ve malı döner, ameli
(kendisiyle) kalır."
Buhârî, Rikak 42; Müslim, Zühd 5. Ayrıca bk.Tirmizî, Zühd 46; Nesâî,
Cenâiz 52
Açıklamalar
Her canlı ölümü tadar; eninde sonunda dünyadan ayrılır. Ölen insan
kabre kadar uğurlanır. 462 numara ile tekrar gelecek olan hadisimiz
bu mecbûrî yolculukta ölünün arkasından kabre kadar gidenleri
saymaktadır. Çoluk-çocuğu, dostları gerçek uğurlayıcı olarak;
malı-mülkü, techiz-tekfin ve defn masrafları ve geride bıraktığı
mirası hukûkî olarak ameli de sevap veya günah olarak ölüyü mânen
takip eder. Defin işinin bitirilmesiyle çoluk-çocuk ve dostlar ondan
ayrılır, mirası da taksim edilmek üzere gündeme gelir. Ameli ise,
başkasının işine yaramaz. O sadece sahibine özel olduğu için, nihâî
değerlendirmeye tâbi tutulmak üzere onunla beraber âhirete intikal
eder. Bu sebeple "Mezar amel sandığıdır" denilmiştir. Ölen
insan ne kadar büyük ve hatırlı biri olursa olsun, çoluk-çocuğu ve
dostlarından hiçbiri onunla birlikte mezara girmek istemez ve
girmez. Çok sevenleri bile, ağlaya ağlaya da olsa definden sonra
ayrılıp giderler. Ne kadar üzülüp ağlasalar bile, onu mezarında
yalnız bırakırlar. Ölen kimse dünyanın en zengini de olsa, yanında
götürdüğü şey birkaç metrelik kefen bezinden ibarettir. Şâir ne
güzel söylemiştir:
Ana rahminden geldik pazara
Bir kefen aldık döndük mezara.
Geriye kalan mal, artık ona değil mirasçılara aittir. Nitekim bir
ha-dîs-i şerîfte ifade buyurulduğu gibi, "Kişinin asıl malı,
yiyip bitirdiği, giyip eskittiği ve Allah için verip
biriktirdiğidir" (Müslim, Zühd 4).
İnsan, hayatı boyunca yaptıklarını yani amelini beraberinde götürür.
Ona göre de muameleye tâbi tutulur. "Kabir ya cennet
bahçelerinden bir bahçe yahut cehennem çukurlarından bir çukurdur"
hadisi, bu muamelenin neler olabileceğini ifade eder. Madem ki
kişiyi takip edecek olan ameldir, o halde mücâhede, ameli sevimli
bir dost, ebedî bir mutluluk vesilesi kılma gayretidir, denilebilir.
Akıllı kişi de böyle bir gayreti kendi
kendisinden
esirgemeyendir.
Mücâhedenin gereği ve
sınırları bu
hadîs-i şerîf ile pek veciz bir şekilde dile getirilmiş
olmaktadır.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Mücâhede, amel ve ibadeti artırmakla gerçekleştirilmelidir.
2.
Çoluk-çocuk ve amel kişi ile nihâyet kabre kadar gider.
3.
Başbaşa kalınacak olan ameldir. Kişinin kabir hayatı ve âhiretteki
durumu ameline göre belirlenir.
106.
İbni Mes'ûd radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre,
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Cennet size, ayakkabınızın bağından daha yakındır. Cehennem de
öyledir."
Buhârî, Rikak 29.
Açıklamalar
446 numarada tekrar gelecek olan hadîs-i şerîfe göre cennet de
cehennem de âdetâ burnumuzun dibindedir. Atılacak adımlara,
yapılacak amellere göre cennete ve cehenneme gitmek pek kolaydır.
İbadet ve tâat kişiyi cennete, günah ise cehenneme yaklaştırır. Bu
yakınlık hadisimizde, nalın tasması ya da potin bağına, tokyo
atkılarına teşbih edilmiştir. Nitekim Buhârî'nin bir başka
rivayetinde de "Ölüm insana pabucunun atkısından daha yakındır"
(Medine 12, Menâkıbu'l-ensâr 46, Merdâ 8, 22) buyurulmuştur.
Dilimizde bu mâna "burnunun dibinde" deyimiyle anlatılır.
İnsanın cennete de cehenneme de aynı yakınlık veya uzaklıkta olduğu,
seçip benimseyeceği yaşama tarzı, atacağı adımlarla her ikisine de
ulaşmakta zorlanmayacağı, Peygamber Efendimiz'in bu özlü ifadesinden
anlaşılmaktadır. Bizden cenneti ve cehennemi ayaklarımıza temas
ediyormuş gibi düşünmemiz istenmekte ve tabiî ona göre sürekli bir
mücâhede içinde olmamız teşvik edilmektedir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Bize aynı derecede yakın olan cennet ve cehennemi devamlı
hatırlamamız, burnumuzun dibindeki cenneti kaçırmamak için tâat ve
ibadete düşkünlük göstermemiz lâzımdır.
2.
Nefis ve şeytana karşı koymak cehennemi bizden uzaklaştırır.
107.
Resûlullah'ın hizmetkârı ve Ehl-i suffe'den olan Ebû Firâs Rebîa
İbni Ka'b el-Eslemî radıyallahu anh şöyle dedi:
"Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile birlikte
gecelerdim. Abdest suyunu ve öteki ihtiyaçlarını ona getirirdim.
Buna karşılık bir keresinde bana:
-
"Dile (benden ne dilersen)" buyurdu. Ben:
-
Cennette seninle beraber olmayı isterim, dedim. Peygamber
sallallahu aleyhi ve sellem:
-
"Başka bir şey istemez misin?" buyurdu. Ben:
-
Benim dileğim bundan ibarettir, dedim. Peygamber sallallahu
aleyhi ve sellem:
-
"Öyleyse çok namaz kılıp secde ederek, kendin için bana yardımcı
ol!" buyurdu.
Müslim, Salât 226. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Tatavvu' 22; Nesâî, Tatbîk
79
Rebîa İbni Ka'b
Ebû Firâs künyesi ile bilinen Rebîa, Resûl-i Ekrem Efendimiz'in hem
hazarda hem seferde şahsî hizmetlerini görürdü. O, bununla iftihar
edecek kadar şeref duyardı. Ashâb-ı suffe'dendi. Hz. Peygamber'in
vefatından sonra Medine'den ayrılmış ve Medine'ye yaklaşık 12 mil
mesâfedeki Eslem kabilesi yurduna yerleşmiştir. Bu sebeple de Eslemî
diye nisbelenmiştir. Hz. Peygamber'den 12 hadis rivayet etmiştir.
Rivayetleri, Müslim, Tirmizî, Ebû Dâvûd, Nesâî ve İbn Mâce
tarafından rivayet edilmiştir.
Hicretin 63. yılında vefat etmiştir.
Allah ondan razı olsun.
Açıklamalar
Hadisimizin râvisi Rebîa, geceleri Resûl-i Ekrem Efendimiz'in
kapısına yakın bir yerde yattığı için gece namazlarında okuduklarını
işitebilir, seslendiğinde duyardı. Yoksa onun Hz. Peygamber ile
birlikte gece-lerdim demesi, onunla aynı odada yatardım şeklinde
anlaşılmamalıdır. Rebîa, Hz. Peygamber'in abdest suyunu, misvak vs.
gibi ihtiyaç duyacağı eşyayı temin etmekteydi. Onun hizmetlerinden
memnun kalan Hz. Peygamber, bir keresinde ona ikramda bulunmak
istemiş ve "Dile benden ne dilersen" buyurmuştur.
Ödüllendirecekleri kişiyi dilekte bulunmakta serbest bırakmak
büyüklerin özelliklerindendir. Bu, bir anlamda da imtihandır. Ne
isteyeceğini bilip bilmediğini kontrol etmektir.
Hz. Peygamber'in kendisinden istenecek her şeyi yerine getirme
yetkisi var mıydı, yok muydu? Konu tartışılmış ve Allah
Teâlâ'nın Resûl-i
Ekrem'e özel bazı ihsanlarda bulunma yetkisi verdiği ve bu durumun
Hz. Peygamber'in özelliklerinden olduğu sonucuna varılmıştır. Hz.
Huzeyfe'nin şâhitliğini iki kişinin şehâdetine denk sayması gibi
bazı farklı uygulamalara yetkisi olduğu kabul edilmiştir. Bu sebeple
Efendimiz'in, Rebîa'ya "Dile benden ne dilersen" buyurması,
sadece bir gönül alma veya sadece imtihan etme amacına yönelik bir
iltifat değil, ona ikrâmda bulunma isteğinin sonucudur.
Rebîa, işinden zevk alan, memnun olan her kişinin yapacağını yapıp
âhirette de Hz. Peygamber'e yakın olmayı istemiştir. Bu, onun dünya
ve âhiretin mutluluğuna tâlip olması demektir.
Hz. Peygamber, kulun cennete girip giremeyeceğini Allah Teâlâ'nın
bildiği gerçeğini hatırlatmak üzere, "Daha başka bir şey istemez
miydin?" buyurmuş, hemen bizzat karşılayabileceği bir dileğinin
olup olmadığını sormuştur. Rebîa'nın isteğinde bilinçli bir şekilde
ısrar etmesi üzerine de kendisine, haline münasip bir temel
tavsiyede bulunmuş ve :
"Çokca
secde (ibadet) ederek, dileğin hususunda bana yardımcı ol!"
buyurmuştur.
Hz. Peygamber'in bu tavsiyesi, cennete mücâhede ile
girilebileceğini, mücâhedenin de ibadetlerle başarıya
ulaşabileceğini göstermektedir. İbadet yerine "secde" buyurulması,
kulun Allah'a en yakın olduğu halin "secde hali" olmasından,
kulluğun en tam şekilde "secde" ile resmedilmesinden dolayıdır.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Hz. Peygamber'e cennette yakın olabilmek için çokca ibadet etmek,
nefisle mücâdelede gayretli olmak gerekmektedir.
2.
Ashâb-ı kirâm Hz. Peygamber'e yakın olmayı hep arzulayagelmişlerdir.
3.
Abdest suyunun hazırlanmasında başkasından yardım istemek câizdir.
`
108.
Ebû Abdullah (veya Ebû Abdurrahman) Sevbân radıyallahu anh'den
-ki kendisi Resûlullah'ın azadlı kölesidir- rivayet edildiğine göre
o "Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'i şöyle buyururken
işittim" demiştir:
"Çok
secde etmeye bak! Zira senin Allah için yaptığın her secde
karşılığında Allah seni bir derece yükseltir ve bir hatânı siler."
Müslim, Salât 225. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Tatavvu' 22; Tirmizî, Salât
169; Nesâî, Tatbîk 80, 89
Sevbân İbni Bücdüd
Resûl-i Ekrem Efendimiz'in mevlâsı (âzad ettiği kölesi) olan Sevbân,
Yemen'in Himyer kabilesindendi. Künyesi Ebû Abdullah'tır. Hz.
Peygamber kendisini, memleketine dönmek veya ehl-i beyt arasında
kalmak konusunda muhayyer bıraktı. O, Medine'de kalmayı yeğledi. Hz.
Peygamber vefat edinceye kadar hazarda ve seferde onun maiyyetinde
bulundu. Peygamber Efendimiz'in vefatından sonra Şam'a gitti.
Mısır'ın fethine katıldı.
Hz. Peygamber'den 128 hadis rivayet etti. İmam Müslim onun
rivayetlerinden 10 tanesini Sahih'ine aldı.
Sevbân Humus'ta hicrî 54 yılında vefat etti.
Allah ondan razı olsun.
Açıklamalar
Önceki hadiste Resûl-i Ekrem Efendimiz'in Rebîa İbni Ka'b'a yaptığı
çok ibadet tavsiyesinin burada açıklık kazandığını görmekteyiz. Her
secde karşılığında bir derece yükselmek ve bir hatadan kurtulmak
suretiyle kul mesafe katetmektedir. Yani kul için yücelik ve
mutluluk, kulluk ile mümkündür. Nitekim Allah Teâlâ, "Secde et,
yaklaş" [Alak sûresi (96),19] buyurmuştur. Peygamber
Efendimiz'in bu tavsiyeyi, şahsî hizmetinde bulunan fakir
müslümanlara yapmış olması da dikkatten uzak tutulmamalıdır.
Derecesini yükseltmek ve günahından kurtulmak isteyenler için başka
yollar da olabilir. Ancak bilhassa fakir müslümanlar bu sonucu daha
çok ibadet etmek suretiyle temin edebilirler.
Hadisin Müslim ve Tirmizî'deki rivayetlerinden öğrenildiğine göre
Sevbân'dan "insanı cennete götürecek bir amel söylemesi" istenmiş ve
bu istek üç defa tekrarlanmış, bunun üzerine Hz. Sevbân bu hadisi
rivayet etmiştir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Kul, secde ve ibadetle yücelir.
2.
Nefse en ağır gelen şey "secde" etmektir. Şeytan da "secde" emrine
karşı çıktığı için ebediyyen lânetlenmiştir.
3.
Nefisle mücâhede, secdenin çoğaltılmasıyla mümkündür. Bu se-beple
ibadeti arttırmak gerekir.
4.
Ashâb-ı kirâm, kendilerine yöneltilen suallere, Hz. Peygamber'den
duydukları, ondan öğrendikleri ile karşılık verirlerdi. Kişisel
kanaatlarıyla fetvâ vermezlerdi.
109.
Ebû Safvân Abdullah İbni Büsr el-Eslemî radıyallahu anh'den
rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem
şöyle buyurdu:
"İnsanların
en kârlısı, ömrü uzun, ameli güzel olandır."
Tirmizî, Zühd 21, 22
Abdullah İbni Büsr el-Eslemî
Ebû Safvân künyesiyle meşhur olan Abdullah, iki kıbleye (Kudüs ve
Kâbe) yönelerek namaz kılanlardandır. Hz. Peygamber mübârek elini
onun başına koyup "Bu genç, bir asır yaşar" buyurmuştu. Abdullah
gerçekten yüz yıl yaşadı.
Kendisi, anası, babası ve kardeşi sahâbî olan Abdullah,
Resûlullah'tan 50 hadis rivayet etti. Buhârî ve Müslim birer
hadisini rivayet ettiler.
Abdullah, Humus'ta yüz yaşında iken hicrî 96 yılında vefât etti.
Humus yöresinde en son vefât eden sahâbîdir.
Allah ondan razı olsun.
Açıklamalar
Ömür, her birimizin dünya pazarında kalma süresidir. Onu takdir eden
de Yüce Rabbimizdir. Bizim bu süreyi ne tayin etme ne de bilme
imkânımız vardır. Görüntü ne olursa olsun, bu dünyadaki
davranışların bir tek adı vardır: Amel. Her birimiz hakkında tutulan
zabıtların tümüne de amel defteri denilmektedir. Kârlılık,
zararlılık; hayırlılık veya şerlilik işte bu defterdeki kayıtlara
göre tesbit edilmektedir. Hadisimiz de kâr ve zararı ömür-amel
ilişkisi noktasından değerlendirmektedir. Zira hadisin bir başka
rivayetinde "İnsanların en zararlısı da ömrü uzun, ameli kötü
olandır" ilâvesi bulunmaktadır.
Bu
duruma göre asıl önem taşıyan amelin vasfıdır. Yani güzel mi, yoksa
kötü mü olduğudur. Ömrün uzunluğu kâr ve zarar hesâbında ikinci
unsurdur.
Aslında her birimiz uzun bir hayatı isteriz. "Tûl-i ömr ile muammer
olma" duasına "âmin" demeyecek olanımız bulunmaz. Zira ilgi
duyduğumuz her şeyin farkına yaşarken varırız. Bu sebeple de bizi
kendilerine bağlayanlar arasında uzun süre kalmak isteriz. Hem de bu
işin bizim isteğimize bağlı olmadığını bile bile...
Hadisimiz uzunluğu istenen ömrün güzel amel ile değerlendirilmiş
olması gereğini bize hatırlatmaktadır. Zira herkes, âhiretteki
hayatını bu dünyada hazırlamaktadır. Buradaki güzel ameller, oradaki
güzelliklerin çekirdekleridir. Bu sebeple Peygamber Efendimiz bir
başka hadisinde "Mü'minin ömrü uzarsa, hayrı artar"
(Ahmed İbni Hanbel, Müsned, III, 27) buyurmuştur.
Amelin güzelliği, öncelikle meşrû olması, sonra da ihsan kalitesine
sahip bulunması ile mümkündür. Bu ise, müslümanca yaşama sorumluluğu
ve mutluluğuna sahip çıkmak demektir. Böyle bir gayretle geçecek
ömrün uzun olması, elbette en büyük kârlılık ve saadettir. Bunun
temini yani amelin güzelliğinin sağlanması, hiç şüphesiz nefsin
arzularına uyarak değil, onunla mücâhede ederek mümkün olacaktır. O
halde yaşadığımız sürece nefisle mücâhedeye devam etmek
durumundayız. Hadisimizin mesajı budur.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Yalnız başına uzun yaşamış olmak bir fazilet değildir. Ömrün
uzunluğuna amelin güzelliği eklenirse bir kıymet ifade eder.
2.
Güzel amel sahibi olmak için mücâhedeyi sürdürmek gerekmektedir.
`
110.
Enes radıyallahu anh şöyle dedi:
Amcam Enes İbni Nadr radıyallahu anh Bedir Savaşı'na
katılmamıştı. Bu ona çok ağır geldi. Bu sebeple:
-
"Ey Allah'ın Resûlü! Müşriklerle yaptığın ilk savaşta bulunamadım.
Eğer Allah Teâlâ müşriklerle yapılacak bir savaşta beni
bulundurursa, neler yapacağımı elbette Allah Teâlâ görecektir" dedi.
Sonra Uhud Savaşı'nda müslüman safları dağılınca, -arkadaşlarını
kastederek- "Rabbim, bunların yaptıklarından dolayı özür beyan
ederim" dedi. Müşrikleri kastederek de "Bunların yaptıklarından da
uzak olduğumu sana arzederim" deyip ilerledi. Sa'd İbni Muâz ile
karşılaştı ve:
-
Ey Sa'd! istediğim cennettir. Kâbe'nin Rabbine yemin ederim ki,
Uhud'un eteklerinden beri hep o cennetin kokusunu alıyorum, dedi.
Sa'd (olayı anlatırken) "Ben onun yaptığını yapamadım, ya
Resûlallah" dedi.
Enes radıyallahu anh devamla şöyle dedi:
Amcamı şehid edilmiş olarak bulduk. Vücudunda seksenden fazla kılıç,
süngü ve ok yarası vardı. Müşrikler müsle yapmış, uzuvlarını
kesmiş-lerdi. Bu sebeple onu kimse tanıyamadı. Sadece kızkardeşi
parmak uçlarından tanıdı.
Enes dedi ki, biz şu âyetin amcam ve amcam gibiler hakkında inmiş
olduğunu düşünmekteyiz:
"Mü'minler içinde öyle yiğit erkekler vardır ki, Allah'a verdikleri
sözlerinde durdular. Onlardan kimi ahdini yerine getirdi (çarpıştı,
şehid düştü), kimi de sırasını bekliyor. Bunlar aslâ sözlerini
değiştirmemişlerdir"
[Ahzâb sûresi (33), 23].
Buhârî, Cihâd 12; Müslim, İmâre 148
Açıklamalar
Enes İbni Nadr radıyallahu anh, Hz. Peygamber'in "Allah'ın
öyle kulları vardır ki, Allah adına yemin etseler, Allah onların
yeminlerini yerine getirir" (Buhârî, Sulh 8; Cihâd 12; Müslim,
Kasâme 24, Fezâilü's-sahâbe, 225) diye tebrik ve takdir ettiği bir
yiğit sahâbîdir. Bedir Savaşı'nda bulunamayışı yüreğine dert
olmuştu. Onun için, iştirâk edeceği ilk harpte, müşriklerin
analarından emdikleri sütü burunlarından getireceği mânasına gelen
sözler söylemiş, onlarla kahramanca savaşmaya and içmişti. "Bu
söylediklerimin doğruluğunu Allah teâlâ görecek ve âleme
gösterecektir" diye de Allah'ı şâhit tutmuştu.
Uhud Harbi esnasında o bu sözünü yerine getirmiş, önce Resûlullah'ın
yakın çevresinden ayrılmayan sahâbîlerden olarak çarpışmıştı. Sonra
da bozulan mücâhidlerin o durumuna üzülmüş, "Bunların yaptıklarından
özür diliyorum" deyip ileri atılmış, müşriklerle kıyasıya
çarpışmıştır. "Cennetin kokusunu Uhud'da alıyorum" diye şehitliğe
koştuğunu anlatmıştır. Onun bu ifâdesi mecâz da olabilir hakikat
de... Burnuna gelen herhangi bir güzel kokuyu, cennet kokusu diye
nitelemiş de olabilir. "Şehitliğin sonu cennettir" anlamında da
söylemiş olabilir.
Hâsılı Enes İbni Nadr radıyallahu anh nefisle öylesine bir
mücâhede örneği vermiştir ki, herkes onu takdir etmiştir. Üzerindeki
seksen küsur ok, mızrak ve kılıç yarası onun nasıl bir cihad eri
olduğunun delilidir. Müşriklerin onun organlarını kesmiş olmaları,
ondan yedikleri darbelerin ağırlığını gösterir. Ona karşı duydukları
hıncı ancak böyle tatmin etmiş olmalıdırlar.
Kızkardeşinin, kendisini parmak uçlarından tanıyabilmesi, uğradığı
işkencenin boyutlarını göstermektedir. Ayrıca parmak uçlarının ve
parmak izinin, kişilerin kimliklerinin belirlenmesinde ölçü olduğu
da anlaşılmaktadır.
Hadisin râvisi Enes İbni Mâlik radıyallahu anh hazretleri,
Ahzâb sûresi'nin 23. âyetinin Enes İbni Nadr gibi, verdikleri sözü
canları pahası-na yerine getiren yiğitler hakkında nâzil olduğunu
söylemekte, âyetteki övgüye böylesi müslümanların lâyık olduğunu
belirlemektedir.
Bu
olayda mücâhede, verdiği sözde canı pahasına durmuş olmak şeklinde
tezâhür etmiştir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Güzel ve meşrû şeyleri vaadetmek câizdir. Nefsi, va'dinde durmaya
zorlamak da mücâhededir.
2.
Sahâbe-i kirâmın şehitlik istemekteki samimiyeti herşeyin üstünde ve
önünde gelmektedir.
3.
Ahdine vefâ gösterenlerden Allah Teâlâ razı olur. Mü'minlere de
verdikleri sözü yerine getirmek yakışır.
111.
Ebû Mes'ûd Ukbe İbni Amr el-Ensârî el-Bedrî radıyallahu anh
şöyle dedi:
Sadaka âyeti inince, biz sırtımızla yük taşıyarak, (hammallık
yaparak) sadaka vermeye başladık. Derken bir adam geldi çokca sadaka
verdi. Münâfıklar, "Gösteriş yapıyor" dediler. Bir başkası geldi,
bir ölçek hurma getirdi. Yine münâfıklar, "Allah'ın, bunun bir ölçek
hurmasına ihtiyacı yoktur" dediler. Bunun üzerine, "Sadakalar
hususunda gönülden veren mü'minleri çekiştiren ve güçlerinin
yettiğinden başkasını bulamayanlarla alay edenler yok mu, Allah
onları maskaraya çevirmiştir. Onlar için acı bir azab vardır"
[Tevbe sûresi (9), 79] âyeti indi.
Buhârî, Zekât 10; Müslim, Zekât 72
Ukbe İbni Amr
Ebû Mes'ûd el-Ensârî diye meşhur olan Ukbe İbni Amr, genç yaşlarında
İkinci Akabe bey'atine katıldığı için bu nisbeyi aldığını
söyleyenlerin yanında, onun Bedir'de ikâmet ettiğinden dolayı
el-Ensârî nisbesini aldığını söyleyenler daha çoktur. Kendisinin
Uhud ve daha sonraki harblere katıldığı kesindir. 102 hadis rivayet
etmiştir. Rivayetleri Kütüb-i Sitte'de yer almaktadır.
Kûfe'ye yerleşen Ukbe İbni Amr, Hz. Ali taraftarıydı. Hatta Hz. Ali,
Sıffîn'e giderken Kûfe'de onu vekil bırakmıştır. Hicrî 40 yılından
sonra vefât etmiştir.
Allah ondan razı olsun.
Açıklamalar
"Onların mallarından sadaka al"
[Tevbe sûresi (9), 103] âyeti inince ve Hz. Peygamber de kendilerini
sadaka vermeye teşvik edince, sadaka olarak verecek bir şeyi
bulunmayan fakat her ilâhî emre sarılmayı mücâhede olarak
değerlendiren sahâbîler, hammallık, amelelik yapmaya ve
kazandıklarından sadaka vermeye başlamışlardır. Anlaşıldığına göre
zenginiyle fakiriyle sahâbîler diğer ibadet ve emirlere olduğu gibi
sadaka emrine de büyük bir heyecan, gayret ve özveri ile
katılmışlardır. Onların bu heyecanlı mücâhedeleri, münâfıklar
tarafından şevk kırıcı sözlerle karşılanmıştır.
|