|
HAYIRLI İŞLERE KOŞMAK
HAYIRLI İŞLERE KOŞMAK VE HAYRA YÖNELMİŞ
KİŞİYİ CİDDİ VE TEREDDÜTSÜZ ŞEKİLDE ONU
İŞLEMEYE TEŞVİK ETMEK
Âyetler
1.
"Hayır işlerinde yarışın!"
Bakara sûresi (2), 148
Müslüman, hayır ve hizmet adamıdır. İyilik severdir. Hayatta herkes
bir şeylerin peşinde koşup durmakta, âdeta başkalarıyla
yarışmaktadır. Müslümana hayır yarışında olmak yaraşır. Çünkü en
büyük ödül bu yarıştadır. Nitekim bir âyette yüce Rabbimiz şöyle
buyurmuştur:
2.
"Rabbinizin mağfiretine ve takvâ sahipleri için hazırlanmış olan
göklerle yer genişliğindeki cennete koşun!"
Âl-i İmrân sûresi (3), 133
Allah'ın bağışını kazanmak büyük, en büyük başarıdır. Genişliği,
yerle gökler arası kadar olan cennete ulaşmak ise, büyük
kurtuluştur. İşte bütün bu "büyük"ler, iyilik ve hayır severlikte
yarışmakla elde edilebilir. Bu sebeple de müslümanlar, her şeyde
orta yolu tutmaya davet edilirken burada yarışa çağırılmaktadırlar.
Zira mü'mine yakışan, büyük hedeflere sür'atle yönelmektir. İyilik
yarışı, en büyük yarıştır. Bu yarış cennetle sonuçlanır. Böyle bir
yarıştan geri kalmak olur mu? Herkes kendi imkânı ölçüsünde, kendi
alanında ama mutlaka bu yarışta yerini almalıdır.
Hadisler
88.
Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Yararlı işler görmekte acele ediniz. Zira yakın bir gelecekte
karanlık geceler gibi birtakım fitneler ortalığı kaplayacaktır. O
zamanda insan, mü'min olarak sabahlar, kâfir olarak geceler; mü'min
olarak geceler, kâfir olarak sabahlar. Dinini küçük bir dünyalığa
satar."
Müslim, Îmân 186. Ayrıca bk. Tirmizî, Fiten 30, Zühd 3; İbni Mâce,
İkâme 78
Açıklamalar
Faydalı işler ve hizmetlerde gözü açık davranmak, fırsatları anında
değerlendirmek, bu konuda sür'at göstermek yüce dinimizin tavsiye
ettiği yegâne aceleciliktir. Zira halkımızın isâbetle belirttiği
gibi, "Elden kalan elli gün kalır" "İyilerin tenbelliği,
kötülerin faaliyetidir." İyilik yapmayı, faydalı iş görmeyi
nefis ve şeytan istemez, bu onlara çok ağır gelir. Onun için de bu
tür işlerin daima tehir edilmesini isterler. Oysa gelecek günlerin
neler getireceği hiç belli olmaz.
Hadisimizde bu noktaya dikkat çekilmekte, her şeyi kopkoyu bir
karanlık içinde tanınmaz hale sokarak birtakım büyük fitnelerin
ortaya çıkmasından önce, iyi şeyler yapmaya bakmak gerektiği
hatırlatılmaktadır. Olumsuzluklar o noktaya varabilir, ortalık
öylesine allak-bullak olabilir ki, Allah korusun, insan mü'min
olarak sabahlamışken o günün akşamına kâfir olarak girer veya mü'min
olarak girdiği gecenin sabahına kâfir olarak çıkar. Bu, tam
anlamıyla bir fitne ve kargaşa ortamıdır. Böyle bir zeminde kimse ne
yaptığını, ne yapması lâzım geldiğini bilemez. Din gibi, iman gibi
dünyalara değişilemeyecek kutsal değerler, küçük dünyevî
karşılıklara satılır, peşkeş çekilir. Öz değerlere yabancı ve düşman
sistemlerin hükmü altında kalınabilir. İşte bu noktada iman,
işportaya düşmüş demektir; kafa, gönül ve evlerde irtidat havası
esmeye başlamış demektir. Müslümanlar böylesine acılı günleri tarih
boyu yer yer yaşayagelmişlerdir.
Hadiste haber verilen fitneler bir kaç şekilde tezâhür edebilir:
*
İki müslüman grup arasında sırf ırkçılık ve kızgınlık sebebiyle
çatışma çıkar. Karşılıklı olarak can ve mala tecâvüzü helâl
sayarlar.
*
Yöneticiler zâlim kimseler olur, müslümanların kanını döker,
mallarını gasbeder, içki içerler. Bazı kişiler de onların haklı
olduklarını savunurlar. Hatta bazı âlim geçinen kişiler, onların
işledikleri bu tür haramların işlenebileceğine fetvâ verirler.
*
İnsanlar arasında dine muhalif ilişkiler, alış-verişler vs. cereyan
eder. Bunları helâl sayarlar.
Bunlar ve daha sıralanabilecek diğer görüntüler, farkedileceği gibi
tamamen kişinin din ve imanına dokunur. Fitne de zâten din ve imanın
tehlikeyle yüzyüze kalmasıdır.
Sabah-akşam, iman-küfür arasında gelip gitmeye vesile olacak fitne
ortamlarına düşmemek için daha önceden iyi işler işlemeye gayret
etmek, iman uyanıklığının işareti ve tabiî bir gereğidir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Dine, imana sıkı sarılmak gerekir.
2.
Durum kötüleşmeden, müslümanlar güzel işler yapmakta birbirleriyle
yarışmalıdır.
3.
Âhir zamanda fitneler, gece karanlıkları gibi birbiri ardınca gelip
duracaktır. Gelen gün, geçeni aratacaktır.
4.
Dîni, dünyevî herhangi bir değere değişmek, bu işin en çirkin ve
kötü sonucudur.
5.
Kötüler ve kötülükler, ancak iyiler ve iyilikleri çoğaltmak ve
desteklemek suretiyle önlenebilir.
`
89.
Ebû Sirve'a (veya Serve'a) Ukbe İbni Hâris radıyallahu anh
şöyle dedi:
Bir keresinde Medine'de Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in
arkasında ikindi namazı kılmıştım. Resûlullah selâm verip namazı
bitirdi ve sür'atle yerinden kalktı, safları yararak hanımlarından
birinin odasına gitti. Cemaat, Peygamber sallallahu aleyhi ve
sellem'in bu telaşından endişe ettiler. Peygamber sallallahu
aleyhi ve sellem kısa sürede döndü, kendisinin bu acele
davranışından dolayı meraklanmış olduklarını gördü ve şöyle buyurdu:
"Odamızda birazcık altın -veya gümüş- olduğunu hatırladım da beni
hayırda acele etmekten alıkoymasını istemedim ve derhal
dağıtılmasını emrettim."
Buhârî, Ezân 158, el-Amel fi's-salât 18; Nesâî, Sehv 104
Buhârî'nin
bir başka rivayetinde bu ifade şu şekildedir:
"Odada, sadaka (olarak dağıtılacak) bir miktar altın -veya gümüş-
bırakmıştım. Onun gece evde kalmasını uygun görmedim."
Buhârî, Zekât 20
Ebû Serve'a, Ukbe İbni Hâris
Ukbe Mekke fethi günü veya fetihten önce müslüman olmuştur. İslâmı
güzel yaşayanlardandır. Ebû Serve'a Bedir Harbi sonrasında Medineli
Hubeyb İbni Adî radıyallahu anh'ı Mekke yakınlarında
öldürenlerdendir. Ancak Ebû Serve'a künyesinin Ukbe'ye mi yoksa anne
bir kardeşine mi ait olduğunda görüş ayrılığı vardır. Öyle bile
olsa, "İslâm
olmak, İslâm
öncesindeki hataları
siler-süpürür"
hadîs-i şerîfi gereği bağışlanmıştır.
Buhârî, Ebû Dâvûd ve Tirmizî kendisinden hadis rivayet etmişlerdir.
Ukbe, Abdullah İbnü'z-Zübeyr radıyallahu anh'ın hilâfetini ilân
ettiği yıllarda vefat etmiştir.
Allah ondan razı olsun.
Açıklamalar
Cami ve mescidlerde cemaatin omuzlarına basa basa gezinmek, cami
âdâbına aykırı ve yasaktır. Ancak bu yasak şu hallerde ortadan
kalkar:
*
İleride boş yer varken gerilere oturulmuş ise... Böyle yapanlar,
bizzat kendileri, omuzlarına basılmasına razı olmuşlar demektir.
Böylesi hâllerde safları doldurmak için ileriye geçmek yasak değil,
fazilettir.
*
Burnu kanayan veya abdest yenilemek durumunda kalanların,
arkalarındaki safları yararak dışarı çıkmalarında da herhangi bir
sakınca yoktur. Bu, zarûret halidir. Özellikle abdest yenileyecek
olan imam ise, hiç bir sakınca söz konusu değildir.
*
Bir de bu hadiste görüldüğü gibi, bir hayır işlemek için acele
edilmesi hâlinde, saflar yarılıp geçilebilir. Bu, "hayırda acele
etmek" hatırına verilmiş bir müsaade olmaktadır. Resûlullah sallallahu
aleyhi ve sellem de böyle yapmıştır. Bu, dinimizde hayır
işlemekte ne kadar sür'atli davranmanın gerektiğini ortaya koyması
bakımından son derece dikkat çekici bir olay ve bir ruhsattır.
Hz. Peygamber'in bütün hal ve harekâtını son derece dikkatle izleyen
sahâbîler, onda görmeye alıştıkları sakin ve ağırbaşlı tavırlar
dışında, aceleci, telaşlı bir hâl gördüler mi, "nâhoş bir şey mi var
acaba?" diye meraklanırlardı. Bu kez de öyle olmuştu. Hz.
Peygamber'in selâm verir-vermez mihrabı hemen terkedip sür'atle
odasına gitmesi ashâb-ı kirâmı endişelendirmişti. Peygamber
Efendimiz ise, hayır işlemekte ne derece acele davranılması gereğini
hem hareketi hem de sözüyle ortaya koymak suretiyle ashâbını bir
yandan teskin ederken bir yandan da eğitiyordu.
Hz. Peygamber'in, "Beni alıkoymasından hoşlanmadım" beyanını,
"Allah'ı anmaktan, O'na yönelmekten alıkoymasından hoşlanmadım" anlamında yorumlamak ve
"Öyle babayiğitler vardır ki, onları ne
bir ticâret ne de bir alış-veriş Allah'ı anmaktan alıkor" [Nûr
Sûresi (24), 37] âyetiyle ilgi kurmak mümkündür. "Beni
alıkoymasından hoşlanmadım" sözünü, "Âhirette yoluma mâni
olmasını istemedim" şeklinde anlamak da mümkündür. Fakat hayır
işlemekte acele davranmamaktan, hele canım ne acelesi var,
dağıtırız, yaparız gibi tenbel bir duygu ve tavra
alıştırmasından hoşlanmadım, mânâsına anlamak belki konu ile ilgisi
ve müslümanların hayrı geciktirmemeyi öğrenmesi açısından daha
isâbetlidir. Zira altın-gümüş gibi kıymetlerin insana cimrilik ve
sürekli ekonomi düşüncesi telkin ettiği, ibadet esnasında bile zihni
meşgul ettiği bilinen bir gerçektir. Yapılacak hayrı, verilecek
sadakayı geciktirmemek, bu tür duygulara kapılmaktan insanı
kurtarır.
Hadisin ikinci rivayetindeki kaydı dikkate alırsak, "gündüzün
hayrını geceye bırakmamak gerek" şeklinde bir sonuç
çıkarabiliriz. Çünkü hayır, zamanında yapılması halinde hayır olur.
Gecikmiş ya da geciktirilmiş hayır, kendisinden beklenen sonucu
vermez.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Namazda, namaz dışı bir şey düşünmek, namazın sıhhatine mâni
değildir. Zira Efendimiz hadisin bir rivayetinde "Evde
dağıtılacak bir miktar altın olduğunu namazdayken hatırladım"
buyurmuştur.
2.
Sadaka dağıtımı gibi hayır işlerinde aslolan bizzat yapmak ise de,
başkalarını vekil tayin etmek de câizdir. Hadisimizde
"dağıtılmasını emrettim" buyurulması, bunu göstermektedir.
3.
Hayır işlemekte acele davranmak uygundur.
4.
Zihni ve gönlü Allah Teâlâ'yı anmaktan ve emirlerini yerine
getirmekten alıkoyacak her şeyden arındırmak lâzımdır.
5.
Bazı hâllerde safları yararak cami içinde ilerlemekte veya dışarı
çıkmakta sakınca yoktur.
6.
Ashâb-ı kirâm, Hz. Peygamber'i dikkatle ve ibretle izlerlerdi.
`
90.
Câbir radıyallahu anh şöyle dedi:
Uhud Savaşı'nda bir adam Nebi sallallahu aleyhi ve sellem'e:
-
Eğer öldürülürsem, nerede olurum? diye sordu.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemde:
-
"Cennet'te"
cevabını verdi.
Bunun üzerine adam, (yemekte olduğu) elindeki hurmaları fırlatıp
attı; harbe daldı ve şehid düşünceye kadar savaştı.
Buhârî, Meğâzî 17; Müslim, İmâre 143. Ayrıca bk. Nesâî, Cihâd 31
Açıklamalar
Hayra koşmakta Hz. Peygamber'in nasıl sür'at gösterdiğini önceki
hadiste görmüştük. Burada ise, Resûl-i Ekrem'in terbiyesiyle yetişme
bahtiyarlığına eren sahâbîlerden konuya ait canlı ve çarpıcı bir
örneği görmekteyiz. Uhud Savaşı devam ederken, hurma yiyerek Hz.
Peygamber'e gelip, harbte öldürüldüğü takdirde âhirette cennette mi,
cehennemde mi olacağını soran sahâbî, "cennette" olacağı müjdesini
alır-almaz, cihada ve cennet mutluluğuna, elindeki hurmaları
bitirmeden hemen koşmuş, derhal harbe tutuşmuş ve şehid oluncaya
kadar dövüşmüştür. İşte bu tereddütsüzlük, iyiliği ve hayrı anında
yerine getirme gayreti sahâbe-i kirâmın alâmet-i fârikası olmuştur.
Onlar bu halleriyle bütün müslüman nesillere örnek olmuşlardır.
Hadis kitaplarımız benzeri bir olayın Bedir Savaşı'nda da
yaşandığını haber vermektedir.
Zamanlama her konuda önemlidir. İyiliklere koşmakta en uygun
zamanın, ele geçen "ilk fırsat" olduğu kesindir. Sahâbe-i kirâm işte
bu uygulamanın kahramanlarıdır.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Şehidler cennettedir.
2.
Hayra koşmakta acele etmek esastır.
3.
Ashâb-ı kirâm hayra koşmakta tereddüt göstermezlerdi.
4.
Bilmediğini sormak ve öğrenmek güzel bir davranıştır.
91.
Ebû Hüreyre radıyallahu anh şöyle dedi:
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'e bir adam geldi ve
şöyle dedi:
-
Ey Allah'ın elçisi! Hangi sadakanın sevabı daha büyüktür?
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de şöyle buyurdu:
-
"Güçlü-kuvvetliyken, sıhhatın yerindeyken, cimriliğin üzerinde,
fakir düşmekten endişe etmekteyken, daha büyük zengin olmayı
düşlerken verdiğin sadakanın sevabı daha büyüktür. (Bu işi) can
boğaza gelip de "falana şu kadar", "filana bu kadar" demeye bırakma.
Zaten o mal vârislerden şunun veya bunun olmuştur."
Buhârî, Zekât 11, Vasâyâ 17; Müslim, Zekât 92
Açıklamalar
Sevaptan başka herhangi bir karşılık beklemeden sırf iyilik
niyetiyle yapılan hayır çeşitlerinin dinimizdeki ortak adı sadakadır.
Sadaka deni-lince ilk anda aklımıza, çarşıda-pazarda dilenenlere
verilen küçük maddî yardımlar gelir. Bunlar sadakanın yaygın fakat
çok özel bir çeşididir. Aslında Allah rızâsı için yapılan her şey
sadakadır. Güler yüz, tatlı sözden tutunuz da aile mutluluğuna
katkıda bulunmak düşünce ve niyetiyle erkeğin sofrada hanımının
ağzına uzatacağı bir kaşık çorbaya varıncaya kadar her şey
sadakadır. Ancak hadîs-i şerîfteki sadakadan maksat, maddî
iyiliktir.
Birtakım beşerî duygu ve düşünceler, sosyal ve iktisadî beklentiler,
endişeler ve umutlar insanın iyilik yapmasını etkiler. Peygamber
Efendimiz, işte bütün bu duyguların canlı ve diri olduğu sırada
yapılan iyiliğin "en üstün sadaka" olduğunu belirtmektedir. İyilik
yapmayı hayatın son demlerine bırakmanın doğru olmadığına dikkat
çekmektedir. İyilikte acele davranmanın gereğine ve isabetine işaret
etmektedir.
Şartlar zorlaştıkça duygular aleyhte yoğunlaştıkça yapılacak iş ve
iyilik daha da kıymet kazanır. Hadisimiz en üstün sadakayı bu
çerçevede tarif etmiştir. O halde hayırda ve hayırlı işlerde acele
davranmak demek, bir anlamda bu tür amelleri en son âna tehir
etmemek demektir. Ölümünden sonra hayır yapılmasını vasiyet etmek,
hukukî bir müessese olarak bazı ihmallerin telâfisine imkân verse
bile, "üstün" nitelikli bir iş yapmış olma anlamına gelmez. "Üstün" nitelikli ameller, bizzat yükümlüsü tarafından yerine
getirilenlerdir. Başkalarının takdir ve merhametine havale edilenler
değil... Bu yüzden kim ne iyilik yapacaksa, tam bir niyet ve irade
ile yapmalıdır. "Ne verirsen elinle o gider seninle" sözü bu
açıdan oldukça yerindedir. Geridekilerin geçmişleri adına
yapacakları iyilikler, kendi iyilikleridir, geçmiştekilerin iyiliği
değildir. O halde adımıza başkalarının yapacağı iyiliklere bel
bağlamak yerine, bizzat kendimiz için nasıl bir iyiliği lâyık
görüyorsak onu kendimiz yapmalıyız.
Sadaka ve iyiliklerin önündeki en büyük engel, "fakir düşme
endişesidir." Onu da insana telkin eden şeytandır [bk. Bakara sûresi
(2), 268].
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Hayatta, sıhhat ve âfiyette iken verilen sadaka, yapılan iyilik;
hastalıkta ve hele hele ölüm döşeğinde yapılacak iyilikten üstündür.
2.
Hayır işlerinde acele etmeli, işi yarınlara bırakmamalıdır.
3.
Halkımızın ifadesiyle "elin ermediği, gözün görmediği" bir zamanda
iyilik yapmaya kalkmak, isâbetli bir hareket değildir.
92.
Enes radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Resûlullah
sallallahu aleyhi ve sellem Uhud Savaşı'nda eline bir kılıç
alıp:
-
"Bunu benden kim almak ister?"
diye sordu.
Mücahidlerin her biri ellerini uzatıp:
-
"Ben, ben" diye cevap verdiler.
Nebi sallallahu aleyhi ve sellem bu defa:
-
"Hakkını vermek şartıyla onu kim alır?"
buyurdu.
Bunun üzerine hemen herkes duraladı; fakat Ebû Dücâne radıyallahu
anh:
-
Hakkını vermek şartıyla ben alıyorum! dedi, aldı ve onunla
müşriklerin kellelerini ikiye ayırdı.
Müslim, Fezâilü's-sahâbe 128
Açıklamalar
Mücâhidler, "hakkını vermek şartıyla" ifadesinden Resûlullah
sallallahu aleyhi ve sellem'in "Zafer kazanılıncaya veya şehid
oluncaya kadar savaşmak üzere onu benden kim alır?" demek istediğini
anlamışlar ve kılıcın hakkını gereği gibi ödeyememek endişesiyle bir
an duraklamışlardır. Ebû Dücâne hazretleri ise, hiç tereddüt etmeden
kılıcı almak istemiş ve almıştır.
Sahâbîler zaten cihad meydanında idiler. Bu kılıcı alanın daha fazla
fedâkârlık yapması gerektiği ortadaydı. İşte Ebû Dücâne bu
fedakârlığı üstlendi. Kılıcı aldığı gibi gözünü kırpmadan savaşa
daldı ve müşrik kellelerini ortadan ikiye bölü bölüverdi.
Bu, Ebû Dücâne'nin zafer veya şehitlik konusuna gösterdiği şevk ve
iştiyâkın delili, bu iki hayırdan birine kavuşmak için nasıl acele
ettiğinin belgesidir.
İbni Seyyidinnâs es-Sîre adlı eserinde Hz. Zübeyr'in şöyle
dediğini nakletmektedir:
"Resûlullah'dan kılıcı istediğimde, bana vermeyip de Ebû Dücâne'ye
verince, bunu içime sindiremedim ve kendi kendime, Allah'a yemin
olsun ki, Ebû Dücâne'nin ne yapacağını gözetleyeceğim, dedim ve onu
takip ettim. Ebû Dücâne kırmızı bir bez aldı ve onu başına bağladı.
Medineli müslümanlar "Ebû Dücâne ölüm bandıyla harb meydanına çıktı" dediler. Ebû Dücâne rastladığı müşriği yakalayıp öldürdü.
Ebû Dücâne hazretleri, künyesiyle meşhur olmuş sahâbîlerdendir. Adı
Simâk İbni Hareşe'dir. Uhud Savaşı'nda Mus'ab İbni Umeyr
radıyallahu anh ile birlikte Resûlullah'ı korumuş ve bir çok
yara almıştır. Ebû Dücâne Yemâme harbinde şehid düşmüştür. Allah
ondan razı olsun...
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Hayra koşmakta Ebû Dücâne gibi ölümü bile göze almak gerekir.
2.
Ebû Dücâne kahraman ve fedâî sahâbîlerdendi.
3.
Hz. Peygamber ashâbını daha fazla fedakârlığa ve düşmana karşı
durmaya teşvik ederdi.
93.
Zübeyr İbni Adî şöyle dedi:
Enes İbni Mâlik radıyallahu anh'e gittik ve Haccâc'ın
zulmünden şikâyet ettik. Enes şöyle dedi:
-
"Rabbinize kavuşana kadar sabredin; zira her gelen gün, geçmiş
günden daha kötü olacaktır. Ben bunu Peygamberimiz'den duydum."
Buhârî, Fiten 6
Zübeyr İbni Adî
Rey kadısı olan Zübeyr el-Hemedâni, el-Yânî nisbesiyle bilinir.
Güvenilir bir muhaddis ve fakih bir tâbiîdir. Kendisinin Enes İbni
Mâlik'ten rivayetleri vardır. Rivayetleri Kütüb-i Sitte'de yer
almıştır. Hicri 131 yılında vefat etmiştir.
Allah ondan razı olsun.
Açıklamalar
Haccâc-ı zâlim, Emevî halifesi Abdülmelik İbni Mervân'ın Hicaz ve
Irak valisiydi. Hicaz'da halifeliğini ilân etmiş olan Abdullah İbni
Zübeyr radıyallahu anh'ı şehid ederek Mekke ve Medine'yi kana
buladı. Böylece Abdülmelik'in gözüne girdi ve kendisine Hicaz
valiliği yanında Irak valiliği de verildi. Aynı zulmü Irak'ta da
gerçekleştiren Haccâc, tepki almaya başladı. Kufe'li Zübeyr İbni
Adî, taraftarlarıyla birlikte Basra'da ikamet etmekte olan büyük
sahâbî Enes İbni Mâlik'e gitmiş ve çektiklerinden şikâyet etmişti.
Öyle görülüyor ki bu şikâyetin altında bir başkaldırma niyeti
yatmaktaydı. Enes İbni Mâlik hazretlerinin de herhangi bir siyasî
gücü ve idarî görevi yoktu. Muhtemel bir karşı harekât için fikrini
yoklamak anlamında bir şikâyet, bir yakınma karşısında olduğunu,
böyle bir teşebbüste daha büyük bir fitne kapısının açılacağını
hissedince şikâyetçilere hadisimizdeki tavsiyeyi hatırlatmıştır.
Belki de böylece yeni bir fitnenin önünü almıştır.
"Gelen günün, geçen günü aratacak kadar kötü olacağı" tesbiti genel
bir değerlendirmedir. Genelde bu böyle olacaktır, demektir. Yoksa
geçmişten çok daha iyi günler, zamanlar ve idareler olmuştur,
olacaktır da. Haccâc'dan kısa süre sonra yaşanan Ömer İbni Abdülaziz
zamanı gibi dönemler için Hasan-ı Basrî hazretleri "halkın nefes
alma zamanı" der. Hadiste genel gidişin daha iyiye değil, daha
kötüye olduğu hatırlatılmaktadır. Çağımızda yaşanan teknolojik
gelişme, bir yandan da kitle imha silahlarıyla insanlık için
tehlikeyi arttırmaktadır. Daha kısa zamanda daha çok insanı imha
etmek hedefine yönelik teknoloji, dünyanın kötüye gittiğinin
belgesidir.
Hz. Enes'in şikâyetçilere, Hz. Peygamber'den duyduğunu vurgulayarak
bu genel gerçeğe dikkat çekmesi ve sabır tavsiye etmesi, aslında
sıkıntısız gün olmayacağını belirtmekte, binaenaleyh iyi ve hayırlı
işler yapmaya her hâl-ü kârda devam etmenin daha isabetli ve
müslümanca bir hareket olduğunu göstermektedir. Zaman daha
kötüleşmeden yapılacak iyilik ve hayırlar yapılmalıdır. Zira
müslüman, müsbet adamdır; hayır ve hizmet adamıdır.
"Ümmetim yağmura benzer, önü mü sonu mu hayırlıdır, bilinmez"
(Tirmizî, Edeb 81) hadisi ile bu hadis arasında çelişki yoktur. Zira
hadisimiz bütün zamanı içine alan genel bir değerlendirmeyi,
Tirmizî'nin rivayet ettiği hadis ise, değişik zamanlarda yaşayacak
olan müslüman fertler noktasından bir değerlendirmeyi ifade
etmektedir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Sıkıntılara göğüs gerip sabretmek, iyi işleri yapmaya gayret etmek
gerekir.
2.
Gelecek, şimdiki zamandan daha çetin olacaktır.
3.
Kıyamete yaklaştıkça fesat yaygınlaşacaktır. Bu sebeple her devirde
hizmete koşmaktan başka çıkar yol yoktur.
94.
Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Yedi (engelleyici) şey(gelme)den önce iyi işler yapmakta acele
ediniz. Yoksa gerçekten siz, unutturan fakirlik, azdıran zenginlik,
(her şeyi) bozup perişan eden hastalık, saçma-sapan konuşturan
ihtiyarlık, ansızın geliveren ölüm, gelmesi beklenen şeylerin en
şerlisi Deccâl, belâsı en müthiş ve en acı olan kıyametten başka bir
şey mi beklediğinizi sanıyorsunuz?"
Tirmizî, Zühd 3
Açıklamalar
Fertler ve toplumlar için hayat, bir düz çizgiden ibaret değildir.
Zik-zakları, pürüzleri, yazı-kışı, hastalığı-sağlığı,
gençliği-ihtiyarlığı vardır. Pek karmaşık bir yapıya sahiptir. Bu
sebeple fırsat elde iken yapılabilecek faydalı işleri ertelemek,
akıllıca bir davranış değildir. Zira hadîs-i şerîfte sayılan yedi
engelleyiciden birine veya birkaçına birden takılmak kaçınılmazdır.
O halde bunca engelleyici hayat sahnesinde ilk fırsatta iyi işler
yapmaya çalışmak bilinçli bir uyanıklık ve akıllılıktır.
Hayat gerçekleri göz önüne alınınca, 579 numarada tekrar gelecek
olan hadisimizin ne kadar gerçekçi olduğu anlaşılacaktır. Hadiste
sayılan yedi engelleyicinin özellikleri pek dikkat çekicidir:
Bir çok şey gibi haram-helâl sınırlarını da unutturan fakirlik.
Sınır tanımaz bir azgınlığa sürükleyen zenginlik.
Hayatın, normal akışını bozan ve duyguları alt üst eden hastalık.
İleri-geri, saçma-sapan konuşturan ihtiyarlık.
Ansızın gelen ölüm.
En
şerli ve tehlikeli kıyâmet alâmeti olan Deccâl.
Sıkıntısı ve acısı dayanılmaz kıyamet.
Bütün bunlar üzerinde yeterince düşününce, insanın kötülük yapmak
şöyle dursun; iyiliklere, hayırlara koşması pek tabiî değil midir?
Hayra koşmakta, bu tür ihtimalleri daima hesap etmek gerekir.
İstesen de bir şey yapamayacağın günler gelmeden, iş işten geçmeden
önce, birşeyler yapmak lâzımdır.
"İnsanların çoğu iki nimetin kıymetini takdirde yanılmışlardır:
Sıhhat ve boş vakit"
(bk. 98. hadis).
"Yarıncılar helâk olmuştur"
(bk. 146. ve 1739. hadis).
Bu
beyanlar, müslümanların nasıl bir gayret ve canlılık içinde olması
gerektiğini ortaya koymaktadır. Ne yazık ki "sonra yaparım; daha
yaşım ne, başım ne!" diye diye hep kendimizi aldatmaktayız.
İyilikleri, hayırları hep ertelemekte nefsimizin isteklerini saniye
sektirmeden işlemekteyiz. Zararımız kendimize, toplumumuza,
müslümanlara ve bütün insanlaradır.
Resûl-i Ekrem Efendimiz'in iyilikleri geciktirmeden sür'atle işlemek
konusundaki böylesine ciddi uyarılarda bulunması, ümmetin bu
mevzudaki kusurunun ciddi boyutlarda olduğunu göstermektedir. İslâm
ülkelerinin ve müslümanların günümüz dünyasındaki durumları,
Peygamber Efendimiz'in ne kadar haklı olduğunu açık bir şekilde
ortaya koymaktadır.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Birtakım engeller çıkmadan önce iyi işler yapmaya gayret etmek
lâzımdır.
2.
İnsanı hayır yapmaktan alıkoyan engellerin başında fakirlik,
zenginlik, hastalık ve ihtiyarlık gelmektedir.
3.
Deccâl'ın ortaya çıkışı, kıyamet alâmetlerindendir.
4.
Kıyametteki elem ve acı, dünyadakilerden çok çok şiddetlidir.
5.
Faydalı işlere karşı tembel davranmamak ve sonunda da pişman olmamak
için, "hayra koşma"yı bir alışkanlık haline getirmek lâzımdır. Bu
hem fertlerin hem de ümmetin kalkınma ve kurtulma çaresidir.
95.
Yine Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Hayber Savaşı'nda
şöyle buyurdu:
"Bu sancağı, Allah'ı ve Resûlünü seven, Allah'ın fethi kendisine
nasip edeceği bir yiğide vereceğim."
Ömer
radıyallahu anh demiştir ki, "Emirliği o günkü kadar hiçbir
zaman arzu etmedim. Beni çağırır ümidiyle Resûlullah'a kendimi
göstermeye çalıştım durdum. Resûlullah sallallahu aleyhi ve
sellem Ali İbni Ebû Tâlib'i çağırdı, sancağı ona teslim etti ve
şöyle buyurdu:
-
"Yürü, Allah fethi müyesser kılıncaya kadar sağa-sola bakın-ma!"
Ali derhal hareket etti, sonra durdu ve arkasına dönmeden (gözlerini
hedeften ayırmadan) seslendi:
-
Ey Allah'ın elçisi, onlarla ne (yapmaları) için savaşayım?
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
-
"Onlarla, Allah'tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed'in Al-lah'ın
Resûlü olduğuna şehâdet getirmelerine kadar savaş. Bunu yaptıkları
an, -dinin yasaklarını çiğnemedikçe- kanlarını ve mallarını senden
korumuş olurlar. Asıl hesapları(nı görmek ise) Allah'a aittir."
Müslim, Fezâilü's-sahâbe 33. Ayrıca bk. Buharî, Fezâilü'l-ashâb 9
Açıklamalar
Hayber'in fethi, zorlu savaşlardan sonra hicrî yedinci yılda
gerçekleştirilmiştir. Zira Hayber, o devre göre pek sağlam kalelere
sahipti. Medine civarından sürülen yahudilerden bir kısmı da buraya
gelip yerleşmişlerdi. Bu haliyle Hayber müslümanlar için büyük bir
tehdit oluşturmaktaydı. Bu tehlikeyi ortadan kaldırmak için Hayber
üzerine yürünmüştü. Hudeybiye Antlaşması'ndan yaklaşık bir ay sonra
gerçekleştirilen Hayber Savaşı sırasında Kamûs Kalesi şiddetle
direnmişti. Fetihten ümit kesilmeye başlandığı bir günün akşamında
Hz. Peygamber, hadisimizde yer alan açıklamada bulunmuş ve fethi
müjdelemiştir.
Hz. Ömer'in emirliği o gün çok arzu ettiğini belirtmesi, hem fetih
şerefine ermek istemesi hem de sancağı alacak kişinin "Allah ve
Resûlü'nü sevdiği", bir başka rivayete göre de, "Allah ve
Resûlü'nün de kendisini sevdiği" bildirilmiş olmasındandır.
Böyle bir mazhariyete ulaşmayı kim istemez ki?..
Konuya ait rivayetlerden öğrendiğimize göre, Hz. Ali'nin o günlerde
gözleri ağrıyormuş. Hz. Peygamber, kendisini çağırmış, tedâvî etmiş,
sancağı teslim etmiş ve hadisimizdeki emri vermiştir. Hz. Ali, emre
uygun olarak derhal yola çıkmış, "sağa-sola bakınma"
tâlimatını da zâhirî mânâda anlamış, dönüp sorması gereken soruyu
bile talimata aykırı davranmamak için yönünü değiştirmeden ve gözünü
hedeften ayırmadan, yüksek sesle sormuştur. Hz. Ali'nin, fethi
gerçekleştirmek maksadıyla ne kadar sür'atli ve dikkatli
davrandığını gösterdiği için hadis burada zikredilmiş olmaktadır.
Bu
demektir ki, hayra koşmak, uluslararası ilişkilerde de aynen
geçerlidir. Yani müslüman her yerde, her seviyede, her meşrû görevde
tereddüt göstermeden, görevini sür'atle yapar.
İslâmda savaş, kelime-i şehâdet getirilinceye kadardır.
Müslüman olanlar, can ve mallarını güvence altına almış olurlar.
Müslüman olmayan fakat cizye vermeyi kabul edenler de aynı sonuca
ulaşırlar. Müslüman olduktan sonra, İslâm esaslarına göre sorumlu
tutulmaları gerekli bir suçları varsa ve bu sebeple can ve mal
emniyetlerini ortadan kaldırmışlarsa, bunun hesabını vereceklerdir.
Başkalarından gizledikleri hesaplarını ise, zaten Allah Teâlâ
görecek, dilerse hesaba çekecek, dilerse affedecektir. Zira
kalplerdekini bilen sadece Allah Teâlâ'dır.
Hadis 177 numarada tekrar gelecektir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Ashâb-ı kirâm hayra koşmakta tereddüt etmezlerdi. Hz. Ali'nin
davranışı bunun örneklerindendir.
2.
Hz. Ali'nin Allah ve Resûlü'nü sevdiği, Allah ve Resûlü'nün de Hz.
Ali'yi sevdiği Hz. Peygamber tarafından bildirilmiştir.
3.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bazan olacakları
önceden bildirirdi. Hayberin Fethi'ne dair müjdesi bunun
örneklerindendir.
4.
Harbte düşman, önce müslüman olmaya davet edilir. Özellikle
İslâm'dan haberi olmayan düşmana bu davet mutlaka yapılır.
5.
Müslüman olmak için kelime-i şehâdeti söylemek
yeterlidir. Dil-sizlerin inandıklarını işaretle belirtmeleri
kâfidir.
6.
Hayırlı işlerde sür'at göstermek tavsiye edilmiştir.
7.
Allah Teâlâ hiç bir şeyi yapmaya mecbur değildir.
|