|
DOĞRULUK
(İSTİKAMET)
Âyetler
1.
"Emrolunduğun gibi dosdoğru olmaya devam et!"
Hûd sûresi (11), 112
Âyetin muhâtabı sevgili Peygamberimiz'dir. O, doğru yolda, dürüst
bir yaşayışa sahipti. Zaten doğru yolda olan Peygamber'e "doğru ol!" emrini vermek,
"doğrulukta devam et!" anlamındadır. Bu sebeple
tercümeyi buna göre yaptık.
Emrolunan sınırlar içinde, emrolunan şekilde dürüst bir yaşayışı
sürdürmek, takdir edileceği gibi büyük bir ciddiyet, hassasiyet ve
gayret ister. Bu ise zor bir iştir. Nitekim Peygamber Efendimiz de
bu âyetten ötürü, "Beni Hûd sûresi kocalttı" buyurmuştur (bk.
Tirmizî,
Tefsîru
sûre (56),
6).
Şu
kadar var ki, dosdoğru olmak, zorluğuna rağmen, imkânsız değildir.
Zira dinimizde güç yetirilmeyecek bir yükümlülük yoktur. Allah hiç
kimseye güç yetiremeyeceği yükü yüklemez [bk. Bakara sûresi (2),
286].
2.
"Rabbimiz Allah'tır deyip sonra da dosdoğru yaşayanlara melekler
gelerek: ‘Korkmayın, üzülmeyin, size vadedilen cennetle sevinin.
Biz, dünya hayatında da âhirette de sizlere dostuz. Esirgeyip
bağışlayan Allah'ın ikrâmı olarak
(cennette) canınızın çektiği ve dilediğiniz her şey sizindir' derler."
Fussilet sûresi (41), 30-32
Allah'a inanan, sonra da bu inanca uygun olarak dosdoğru yaşayan,
söz ve hareketinde dürüst davranan, hilekârlığa sapmayan insanlara
zaman zaman melekler gelirler; "Gelecekten endişe etmeyin, geçmişe
üzülmeyin, size söz verilen cennetle sevinin, neşelenin" derler.
Zira bir başka âyette belirtildiği gibi zaten "Allah'ın dostları
için ne korku ne de hüzün vardır" [bk. Yûnus sûresi (10), 62].
Ölüm anında, kabirde, yeniden dirilme sırasında, hâsılı korkulu her
zamanda dürüst mü'minlere gelen melekler, kendilerine dünya ve
âhiret hayatında dost olduklarını da söylerler. Yalnız olmadıkları
müjdesini verirler. Sonra da gafûr ve rahîm olan Allah'tan bir lutuf
ve ikrâm olarak cennette canlarının çekeceği, isteyecekleri her
şeyin kendilerini beklediğini, bununla sevinmeleri gerektiğini
hatırlatırlar. Bunca nimet, ikrâm ve iltifat, "rabbimiz Allah'tır
diyen, sonra da dosdoğru gidenler" içindir. Yani iman ve
doğruluk (istikamet) sebebiyledir. Bütün bunlar iman ve
istikametin insan hayatında ne kadar önemli iki esas olduğunu
göstermektedir. Zira büyük ikrâmlar, kıymeti yüksek olanlar içindir.
3.
"Rabbimiz Allah'tır diyenler sonra da dosdoğru olanlar için ne korku
vardır ne de hüzün. Onlar cennetliktir. İşlediklerinin karşılığı
olarak cennette temelli kalacaklardır."
Ahkâf sûresi (46), 13-14
Tek Allah'a inanan ve doğruluğu hayat prensibi edinenler için korku
ve hüzün söz konusu değildir. Böylesi insanlar cennetliktir.
Gösterdikleri üstün başarının ödülü olarak cennette temelli
kalacaklar, oradan çıkarılmayacaklardır. Bir önceki âyette melekler
vasıtasıyla müjdelenen gerçekler, bu âyette doğrudan Allah Teâlâ
tarafından duyurulmaktadır. Ayrıca da "cennette ebedî kalacakları" ilâve edilmektedir. Bu, devamlı mutluluk garantisidir. Bitip
tükenmeyecek bir mutluluktan sonra, geriye ne kalır ki?..
O
halde bir kere daha söylemekte fayda vardır; iman ve
istikamet ebedî mutluluktur. Rabbim cümlemize nasip etsin.
Hadisler
86.
Ebû Amr (veya Ebû Amre) Süfyân İbni Abdullah radıyallahu anh
şöyle dedi:
-
Yâ Resûlallah! Bana İslâmı öylesine tanıt ki, onu bir daha senden
başkasına sormaya ihtiyaç hissetmeyeyim, dedim.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:
-
"Allah'a inandım de, sonra da dosdoğru ol!"
buyurdu.
Müslim, İmân 62. Ayrıca bk. Tirmizî, Zühd 61; İbni Mâce, Fiten 12.
Süfyân İbni Abdullah
Künyesi Ebû Amr veya Ebû Amre olan Süfyân, Sakîf kabilesine mensup
olduğu için es-Sakafî nisbesiyle anılmaktadır. Sakîf kabilesinin
temsilcileri ile birlikte gelip müslüman olmuştur. Hz. Ömer
kendisini Tâif'e zekât memuru olarak görevlendirmiştir. Süfyân
Resûlullah'dan 5 hadis rivayet etmiştir. Rivâyetleri Müslim,
Tirmizî, İbni Mâce, Dârimî ve Ahmed İbni Hanbel tarafından
nakledilmiştir. Kendisinden çocukları Âsım, Abdullah, Alkame, Amr ve
Ebu'l-Hakem hadis rivayet etmişlerdir.
İslâm'ın en özlü tariflerinden birini, onun suali üzerine öğrenmiş
bulunmaktayız.
Allah ondan razı olsun.
Açıklamalar
Hadîs-i şerîfin râvisi Süfyân İbni Abdullah Peygamber Efendimiz'e
isteğini son derece nazik sınırlar içinde arzetmiş, "Bana İslâmiyeti
tarif et" deyip geçmemiş, "Bana İslâmiyeti öylesine özlü, açık ve
kapsamlı tarif et ki, bir daha senden başkasına sorma ihtiyacı
duymayayım" demiştir. İstek, olabildiğince güzel. Ancak cevabı,
sanıldığı kadar kolay değildir. Resûl-i Ekrem Efendimiz'in verdiği
cevabı bilmeyecek olsaydık, aynı soruya bizler ne cevap verirdik?
Bir düşünmek gerek...
Efendimiz, peygamberlik birikimi ve cevâmiü'l-kelim (az sözle
engin mânâlar dile getirme) özelliği ile bu zorlu isteği, "Allah'a inandım de, sonra dosdoğru ol" diye iki cümlecikle
cevaplamıştır. Hadisin bir rivayetinde cevap, "Rabbım
Allah'tır de, sonra dosdoğru ol!" şeklindedir. Peygamber
Efendimiz'in bu nefis ve veciz cevabı ile, konunun başında
meâllerini verdiğimiz iki âyetteki "Rabbimiz Allah'tır deyip
sonra da dosdoğru yaşayanlar..." ifadeleri arasındaki uyum pek
açıktır. Yani Efendimiz'in cevabı, bu ayetlerden alınmıştır.
Sünnet-i seniyyenin, Kur'ân-ı Kerîm kaynaklı olduğu bu
örnekte son derece net olarak görülmektedir.
1520 numarada tekrar gelecek olan hadisimiz, "Tevhid ve
istikamet, işte size İslâmiyet" mesajını vermektedir.
İstanbul'un işgali günlerinde Anglikan Kilisesi'nin "İslâmiyet,
fikre ve hayata ne getirmiştir?" sorusuna, o zamanlar "Dâru'l-hikmeti'l-İslâmiyye" âzasından olan Bedîüzzaman Said
Nursî'nin verdiği, "İslâm, fikre tevhid, hayata istikamet
vermiştir" cevabı, hadisimizin bir başka şekilde ifadesinden
ibaret olup son derece yerindedir.
Tevhid
ve
istikamet (doğruluk), İslâm'ın tanıtımında iki temel unsur
olunca, bunların tarifi de İslâmî esaslara göre yapılacaktır. Başka
düşünce ve sistemlerin tesbit ve kabullerine asla itibar edilemez.
Herşeyden önce istikamet, hâlis bir tevhid inancına
dayanmalıdır. Temelinde tevhid bulunmayan istikametten söz edilemez.
Hayata istikâmet veren Allah'ın birliği inancıdır. Zira gerek
âyetlerde gerekse hadisimizde "rabbım Allah" dedikten sonra
"doğru olmak"tan bahsedilmektedir. Ancak hemen
işaret edelim ki, "Tevhid inancına sahip olan herkes, dürüst bir
hayata sahiptir" de denilemez. Çünkü istikâmet, tevhid'in zarûrî
neticesi değil, aksine tevhid, istikametin vazgeçilmez ön şartıdır.
İstikamet üzere yaşamak, fevkalâde dikkat ve gayret ister. Yine de
tam olarak başarılamayabilir. Nitekim Fussılet sûresi'nin 6.
âyetinde "... Hepiniz Allah'a giden doğru yolu tutun, O'ndan
bağışlanmak dileyin..." buyurulmuştur. Buradaki mağfiret isteme
tavsiyesi, istikametteki kusurlarla ilgilidir. Bir hadîs-i şerîfte
de Hz. Peygamber "Tam anlamıyla başaramazsınız ya, siz
(yine de) dosdoğru olun!" (İbni Mâce, Tahâret 4; Dârimî,
Vudû 2; Muvatta', Tahâret 36) buyurmak suretiyle doğruluğun ne kadar
zor olduğunu dile getirmiş, buna rağmen dürüstlükten asla
vazgeçilmemesi gerektiğini de bildirmiştir. Zira meşhur kâidedir;
"Tamamı elde edilemeyenin tamamı terkedilmez."
Doğrulukta kalbin ve dilin dürüstlüğü pek büyük önem
arzetmektedir. Kalp, beden ülkesindeki tüm organların reisidir. Tek
Allah'a iman edip dürüstlüğü benimseyen bir kalp, diğer organları
etkiler. Dil, kalbin tercümanıdır. Onun doğruluğu ve eğriliği de
diğer organların tavırlarına tesir eder. Nitekim bir hadis-i şerifte
"Her sabah bütün organların dil'e hitaben; bizim
hakkımızda Allah'dan kork. Biz sana bağlıyız. Sen doğru olursan biz
de doğru oluruz. Sen eğri olursan biz de eğriliriz." (bk.
1524. hadis) dedikleri bildirilmiştir. Bu, doğru sözlü olmanın
önemini göstermektedir. Hatta bir başka hadiste de Efendimiz şöyle
buyurmuşlardır: "Kalbi dürüst olmadıkça kulun imanı doğru olmaz.
Dili doğru olmadıkça da kalbi doğru olmaz" (Ahmed b.
Hanbel, Müsned III, 198). O halde özüyle sözüyle dosdoğru
olmak gerekmektedir. Peygamberimiz'in "Allah'a inandım de, sonra
da dosdoğru ol!" tavsiyesinin mânası budur. İslâm da
bundan ibarettir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
İslâmiyeti pek kısa bir şekilde tevhid ve istikamet olarak tarif
etmek mümkündür.
2.
Peygamber Efendimiz kendisine arzedilen isteklere cevap verirdi.
3.
İstikamet, imanın kemâlini gösteren bir derecedir.
4.
Sahâbe-i kirâm İslâm'ı öğrenmeye ve yaşamaya pek istekli idiler.
5.
Ne istediğini açıkca söylemek, istenilen cevabı almanın ön şartıdır.
6.
İstikamet, dünya ve âhirette mutluluk demektir.
`
87.
Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"(İşlerinizde) orta yolu tutunuz, dosdoğru olunuz. Biliniz ki, hiç
biriniz ameli sâyesinde kurtuluşa eremez." Dediler ki:
-
Sen de mi kurtulamazsın, ey Allah'ın elçisi?
-
"(Evet) ben de kurtulamam. Şu kadar var ki Allah rahmet ve keremi
ile beni bağışlamış olursa, o başka!"
Müslim, Münâfikîn 76, 78. Ayrıca bk. Buhârî, Rikak 18, Merdâ 19;
İbni Mâce, Zühd 20
Açıklamalar
Aşırıya kaçmadan, tamamen ihmal de etmeden işleri orta yolu takip
ederek mûtedil bir tarzda yürütmek, dosdoğru olmak bakımından büyük
önem taşımaktadır. İnsan, ifrat veya tefrite düşerse, istikameti de
kaybe-der. Demek oluyor ki, orta yolu tutmak, istikamettir. Mu'tedil
olmak, müstakîm olmak demektir. Hislerde, duygularda ve
davranışlarda müstakîm olmak isteyen önce mu'tedil olmaya
bakmalıdır. Zira hadisimizdeki "kâribû" tavsiyesi
"mu'tedil olunuz" demektir. Peşinden gelen "seddidû" emri
de "müstakîm olunuz" anlamındadır. Söyleniş sırası, istikamet
için i'tidalin gereğine işaret etmektedir.
Daha dindar yaşamak ve âhirette yüksek derecelere kavuşmak gibi sırf
dinî ve uhrevî duygular bile i'tidâl ve istikametten
ayrılmayı gerektirmemelidir. "Biliniz ki, hiç biriniz amelleri
ile kurtuluşu elde edemez" gerçeği, bunu göstermektedir.
Dindarlık gayretiyle de olsa, aşırılık aslâ doğru değildir. Çünkü ne
kadar iyilik ve ibadet yaparsa yapsın, bir insan bu hareketleriyle
kurtuluşunu temin edemez. Zira kurtuluş Allah Teâlâ'nın lutfu
iledir. O halde yapılacak iş, mu'tedil ve müstakîm bir çizgide dini
yaşamaya, onun esaslarına tüm hayatında bağlı kalmaya, gücü
ölçüsünde çalışmaktan ibarettir. İşte bu tabiîlik ve i'tidal,
insanın hem dünyada huzur ve mutluluğuna hem de âhirette
kurtuluşuna sebeptir. Dinî bir maksatla bile aşırılığa gerek
olmadığına göre, artık başka hiçbir sebep ve gerekçe ile i'tidal ve
istikametten ayrılmamak lâzım gelir.
"Kurtuluşun amelle kazanılamayacağı" gerçeği, ashâb-ı kirâmı
son derece etkilemiş ve biraz da hayrete düşürmüş olmalı ki, bu
konuda Hz. Peygamber'in bir istisna teşkil edip etmediğini hemen
soruvermişler. Efendimiz kendisinin farklı bir imkâna sahip
olmadığını belirtmiş, Allah'ın kerem ve lutfu olmadıktan sonra
amellerinin kendisini kurtaramayacağını söylemiştir. O halde artık,
emir ve yasaklara uymakta gösterilecek mu'tedil bir dikkat ve
vazgeçilmez bir dürüstlükten başka hiçbir şeye gerek kalmamaktadır.
Öyle sanıyoruz ki, insanda istikamet fikri ve uygulaması işte bu
noktanın iyice hazmedilmesine bağlıdır. Sevgili Peygamberimiz bu
hadisiyle biz ümmetini, bu noktada, kendi durumunu da ortaya koyarak
uyarmış bulunmaktadır.
Netice olarak şu husus unutulmamalıdır: Ameller, kurtuluşun bir
bedeli değil, bahânesidir. Amele muvaffak kılan da, onları kabul
eden de Allah'tır. O halde neresinden bakılırsa bakılsın,
kurtuluşumuz Allah'ın lutuf ve keremi iledir. Orta halli
(mu'tedil), dürüst (müstakîm), sürekli ve kararlı
(müstekar) bir tavır, erişilmek istenen hedefe götüren en
güvenilir ve sağlıklı yoldur, eskilerin tâbiriyle "eslem tarîk"tir.
Allah cümlemizi buna muvaffak kılsın.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Allah Teâlâ hiç bir şeye mecbur değildir.
2.
Allah'ın lutuf ve ihsanı kulların amellerinden çok çok geniştir.
3.
Akıl ile ne sevap ne azab ne de şer'î bir hüküm tesbit ve tayin
edilebilir. Bunlar ancak din yani vahy tarafından belirlenir.
4.
Allah'ın rahmet ve cennetine kavuşabilmek için mü'mine düşen,
dürüstlükle amel ve duaya devam etmekten ibarettir.
5.
Olabildiğince dürüst ve mutedil bir dini yaşayış için gayret
göste-rilmeli, ifrat ve tefrite kaçılmamalıdır.
6.
Allah Teâlâ rahmet ve cenneti için bahâ değil, bahâne ister.
Kul-ların amelleri bu çerçevede bir anlam taşımaktadır.
7.
Dürüst (müstakîm) olabilmek için mu'tedil olmak ön şarttır.
|