|
TEREDDÜTSÜZ İMAN
VE ALLAH'A TAM GÜVEN
(YAKÎN VE TEVEKKÜL)
Âyetler
1.
"Mü'minler Hendek Harbi için toplanıp gelmiş düşmanı gördükleri
zaman, "Allah'ın ve Resûlünün bize va'dettiği işte budur, Allah ve
Resûlü doğru söyledi" dediler. Bu onların iman ve teslimiyetlerini
artırıp (pekiştirdi)."
Ahzâb sûresi (33), 22
Hendek Harbi öncesinde yıkıcı propagandalarla dirençleri kırılmaya
çalışılan Medineli müslümanlar, Kureyş ordusunun geldiğini görünce,
Allah'ın ve Resûlü'nün zafer va'dini hatırlamış, güvenleri artmış ve
zaferi gözleriyle görüyormuşcasına tereddütsüz ve kesin bir
teslimiyetle düşmanı karşılamışlardı. Gelen ordu, müslümanların
korkularını değil, imân ve teslimiyetlerini, yakîn ve tevekküllerini
arttırmıştı. Zira Allah Teâlâ:
"Ey mü'minler, yoksa siz, sizden önce yaşamış olan kavimlerin başına
gelenler size gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Yoksulluk
ve sıkıntı onlara öylesine dokundu ve onlar öylesine sarsıldılar ki,
Peygamber ve onunla birlikte iman edenler en sonunda "Allah'ın
yardımı nerde kaldı?" dediler. İşte o zaman
(onlara): 'Bilesiniz Allah'ın yardımı çok yakın!' (denildi.)"
[Bakara sûresi (2), 214] buyurmuştu. Hz. Peygamber de önce zor
anlar yaşanacağını ama sonuçta Arap kabilelerinin dağılıp gideceğini
ve zaferin mü'minlerin olacağını önceden müjdelemişti. Mü'minlerin
bu ilâhî ve peygamberî va'adlere olan güveni, gözleriyle gördükleri
düşman ordusundan daha kesindi. O yüzden de aslâ korkmadılar,
sarsılmadılar. Âyet bu gerçeği anlatmakta, candan iman ve Allah'a
güvenin, inananları tehlikeler karşısında nasıl güçlendireceğini
göstermektedir.
2.
"Bazı münâfık kişilerin müslümanlara 'düşmanlarınız size hücum için
hazırlandılar; aman onlardan sakının!' demeleri, onların imanlarını
bir kat daha arttırdı ve 'Allah bize yeter, ne güzel vekildir O!' dediler. Bunun üzerine onlara hiç bir zarar dokunmadan, Allah'ın
nimet ve ikrâmlarıyla döndüler. Böylece Allah'ın rızâsına tâlip
oldular. Allah büyük kerem sahibidir."
Âl-i İmrân sûresi (3), 173-174
Rivâyetlere göre Küçük Bedir Gazvesi demek olan Bedr-i suğrâ'da
Ebû Süfyân komutasındaki müşriklerle karşılaşmaya hazırlanan İslâm
askerlerine bazı münâfıklar, Kureyş ve yandaşlarının büyük bir güç
oluşturduklarını söyleyerek onları caydırmaya çalışmışlardı. Ne var
ki bu haber, mü'minlerin Allah'a güvenlerini ve zafere olan
inançlarını iyice pekiştirmiş ve kuvvetlendirmişti. "Allah bize
yeter, düşmanın sayısı önemli değil!" şeklindeki teslimiyetleri
Allah'ın rızâsını her şeyden önde tutmaları, en küçük bir sıkıntıya
düşmeden başarılı olmalarını sağlamıştı. Zira Allah Teâlâ kendisine
güvenenlerin güvenini asla boşa çıkarmaz.
Mü'minlerde bulunması gerekli olan, inançta tereddütsüzlük ve
Allah'a sarsılmaz itimad, onların en büyük gücü ve başarılarının
sırrıdır.
3.
"Ölümsüz ve daima diri olan Allah'a güvenip sığın!"
Furkân sûresi (25), 58
Güven ve sığınma duygusunun insana gerçekten güven verebilmesi için
sığınılacak kimsenin fânî olmaması gerekir. Bu duygu hiç ölmeyene,
yokluğu düşünülmeyecek olana yönelik olmalıdır ki, kişiyi güçlü ve
diri tutsun. İşte bu âyette Allah Teâlâ, habîbine ve onun şahsında
müslümanlara hitâben kendisini, ölümsüzlüğü ve sürekli diriliği ile
tanıtmaktadır.
4.
"Mü'minler Allah'a güvenip dayansınlar!"
İbrâhim sûresi (14), 11
Önceki âyette Hz. Peygamber'e asıl güveneceği yeri gösteren Allah
Teâlâ, bu âyette de mü'minleri sadece kendisine dayanmaya
çağırmaktadır. Tevekkül Allah'a yönelik olursa, bir anlam
ifade eder. Aksi halde o, sadece aldanmak demek olur. İslâm dışında
kalmış olan insanlar değişik varlıklara bel bağlayabilirler. Ama
mü'minler sadece Allah'a bel bağlamalıdırlar. Onlara bu yakışır.
5.
"Bir işe azmettiğinde artık Allah'a güven!"
Âl-i İmrân sûresi (3), 159
Tereddüt, güvensizlik işareti ve sonucudur. Oysa mü'min, nasıl
imanında tereddütsüz olmak zorunda ise, ön araştırmasını usûlüne
uygun olarak yaptığı bir konuda belli bir şekilde harekete karar
verdi mi, ötesini Allah'a bırakmalıdır. Kararsızlık göstermemelidir.
Sonuç, görünürde olumsuz da olsa, hareket kurala uygun yapılmış olur
ve bu başlı başına bir başarıdır. Çünkü mü'mine yakışan, tedbiri
alıp takdire rıza göstermektir. Nitekim bir başka âyette Allah Teâlâ
şöyle buyurmuştur:
6.
"Allah'a güvenene, Allah kâfidir!"
Talak sûresi (65), 3
Allah Teâlâ, kendisine güveneni başkasına muhtaç etmez. Yardım
tevekküle bağlıdır. Özellikle bir işe karar verdikten sonra
gösterilecek teslimiyet ve tevekküle... "Allah bize yeter, o ne
güzel vekildir" âyetinde ifade edilen tevekküle...
7.
"Gerçek mü'minler o kişilerdir ki, Allah anıldığı zaman yürekleri
titrer. Allah'ın âyetleri okunduğunda bu âyetler onların imanlarını
pekiştirir de sadece Rab'lerine güvenip
dayanırlar."
Enfâl sûresi (8), 2
Yakîn ve tevekkülün mü'minde meydana getireceği kemâlin iki
belirtisi bu âyette açıklanmaktadır:
1.
Sadece "Allah" ismi söylendiği, başkaca hiç bir sıfatından
bahsedilmediği zaman bile "yüreklerin titremesi."
2.
Allah'ın âyetleri okunduğunda "imanların artması" yani iyice
pekişmesi, Allah'a güven ve itimadın devamı.
Bunlar imanın kalitesini, yakîn ve tevekkül seviyesini
göstermektedir. Âdeta mü'min ile Allah arasındaki duygusal mesâfe ve
iletişimin ölçüsünü ortaya koymaktadır. Bahis konusu titreme ve
imanda pekişme, alınan mesâfenin son derece ileri ve iyi bir noktada
olduğuna işaret sayılmaktadır. Tabiî aksi de o ölçüde uzaklığın
işaretidir. Allah korusun.
Hadisler
75.
Abdullah İbni Abbas radıyallahu anhümâ'dan rivayet edildiğine
göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"(Geçmiş) ümmetler bana gösterildi. Peygamber gördüm, yanın-da
üç-beş kişilik küçük bir grup vardı. Peygamber gördüm, yanında bir
iki kişi bulunuyordu. Ve peygamber gördüm, yanında kimsecikler
yoktu. Bu arada önüme büyük bir kalabalık çıktı. Kendi ümmetim
sandım. Bana 'Bunlar Mûsâ'nın ümmetidir, sen ufka bak!' dediler.
Baktım; (çok) büyük bir karaltı. 'İşte bunlar senin ümmetindir.
İçlerinden hesapsız-azabsız cennete girecek yetmiş bin kişi vardır' dediler."
(İbni Abbas diyor ki) Söz buraya gelince Peygamber aleyhisselâm
kalkıp evine gitti. Oradaki sahâbîler bu hesapsız-azabsız cennete
girecek yetmiş bin kişinin kimler olabileceği hakkında konuşmaya
başladılar: Kimileri, "Bunlar peygamberin sohbetinde bulunanlar
olmalıdır" derken, kimileri, "Bunlar İslâm geldikten sonra doğup,
şirki tanımamış olanlardır" dediler. Daha başka birçok görüş ileri
sürenler oldu.
Onlar bu meseleyi tartışırken Peygamber aleyhisselâm
çıkageldi.
-
"Ne hakkında konuşuyorsunuz?" diye sordu.
-
Hesapsız-azabsız cennete gireceklerin kim oldukları hakkında
konuşuyoruz, dediler.
Bunun üzerine Nebi sallallahu aleyhi ve sellem:
-
"Onlar büyü yapmayan, yaptırmayan, uğursuzluğa inanmayan ve
Rablerine güvenenlerdir"
buyurdu.
Ukkâşe İbni Mihsan yerinden fırladı ve:
-
Beni de onlardan kılması için Allah'a dua et (Yâ Resûlallah)! dedi.
Peygamber aleyhisselâm da:
-
"Sen onlardansın!"
buyurdu. Sonra bir başka kişi daha kalktı ve:
-
Beni de onlardan kılması için dua buyur, dedi.
Peygamber aleyhisselâm bu defa:
-
"Fırsatı değerlendirmekte Ukkâşe senden önce davrandı"
buyurdu.
Buhârî, Tıb 1, Rikak 50, Libâs 18; Müslim, Îmân 374. Ayrıca bk.
Tirmizî, Kıyâmet 16
Açıklamalar
Hadisin Allah'a tam güven (tevekkül) ve tereddetsüz imân (yakîn) ile
ilgili kısmı, son tarafıdır. Baş tarafında Peygamber Efendimiz'in bu
anlattıklarını rüyada mı yoksa Mi'rac'da mı görmüş olduğuna dair bir
açıklama bulunmamaktadır. İşin bu yönü yani nerede, ne zaman ve
nasıl gördüğü aslında hiç de önemli değildir. Efendimiz, "gördüm" veya
"bana gösterildi" dedikten sonra, bizim için olayın kendisi
ehemmiyet kazanır.
Ancak burada çok önemli bir nokta daha vardır. Efendimiz'in "Bana
arzolundu, gösterildi (urizat aleyye)" beyânı, vahiy dışında
daha başka yollarla kendisinin bilgilendirildiğini ortaya
koymaktadır. Bu ise, sünnetin - en azından bir bölümünün-
ilâhi menşeli olduğuna nassî delildir. İfâde ve olay, özellikle
günümüzde bu yönüyle son derece önemlidir.
Peygamberlerin ümmetten yana nasipleri farklı farklıdır. Kimine
bir-iki kişi iman ederken, kimine de sayılamayacak kadar insan iman
etmektedir. Ümmeti en çok olan Peygamber, Efendimiz'dir. Bu büyük
ümmet içinde hesapsız-azabsız doğrudan cennete girecek bahtiyarlar,
yetmiş bin kişidir. İşte bu müjdeli haber, duyulduğu anda, orada
bulunan sahâbîlerin ilgisini çekmiş, Hz. Peygamber'in yanlarından
ayrılmasını fırsat bilerek, bu bahtiyarların kimler olabileceğini
araştırmaya, aralarında konuyu tartışmaya başlamışlar.
Konu yeterince tartışılıp zihinlerinde tam bir uyanıklık belirince
Hz. Peygamber yanlarına çıkagelmiş ve onların tahminlerinin çok
dışında ve ümmetin her neslini kucaklayan bir açıklamada
bulunmuştur:
"Onlar, büyü yapmayanlar, yaptırmayanlar, uğursuzluğa inanmayanlar
ve sadece Rablerine güvenenlerdir!"
Bazı âyet ve sûreleri ve Hz. Peygamber'den nakledilen duaları
okuyarak Allah'a sığınmak ve ondan şifa dilemek câiz ve meşrûdur.
Gayr-i meşrû olan ise, birtakım tılsımlı ifadelerle hastalık ve
şerlerden kurtulmayı düşlemektir. Bu hareket, Allah inancına ters
düşer. Bu sebeple de Allah'a güvensizlik anlamına gelir.
Hadisin Müslim'deki bir rivayetinde, "vücutlarını (kızgın
demirlerle) dağlamayanlar (döğme yapmayanlar) ve büyü (efsun)
yaptırmayanlar..." ifadesi yer almaktadır. Gerek dağlama yoluyla
yapılan döğmeler, gerekse büyü, kendini fenalıklardan korumak
niyetiyle yapılır. Bu sebeple o işler Allah'a güveni sarsan anlayış
ve uygulamalardır. Gerçek ve olgun mü'minin tavrı değildir. Hadiste
"tetayyür" veya "teşe'üm" diye ifade buyurulan kuşların
uçuşundan "uğursuzluk anlamı çıkarmak" ve ona göre davranmak da
imanın nezâket ve kalitesine sığmamaktadır.
Bu
tür saplantılardan yakasını kurtarmak ve "sadece Allah'a güvenmek", sonuçta hesapsız ve azabsız cennete girmektir. Bu tür bir yakîn ve
tevekkül, daha dünyada iken sahibini asılsız kuşku ve korkuların
azab ve sitresinden kurtarır. Bu, mü'minin olumsuz his ve
anlayışlara karşı özgürlüğünü ilan etmesi, her şeyi Allah'ın irade
ve takdirine havâle etmesi demektir. Yani son derece yüksek bir
seviyedir.
Bu
hadisi, tıbbî tedâvî'nin gereksizliğine delil saymak doğru değildir.
Hz. Peygamber hem bizzat tedâvî olmuş hem de hastalıklardan tedâvî
olmayı emir ve tavsiye buyurmuştur. Burada söz konusu olan, Allah'ın
kaza ve kaderinin önüne geçebileceği inancıyla bazı anlamsız
davranışlara başvurulmamasıdır. Allah'a güveni zedeleyici
tavırlardan uzak kalınmasıdır.
Konu ile doğrudan bir ilgisi olmamakla birlikte, Ukkâşe İbni Mihsan
radıyallahu anh'ın uyanıklığına dikkat edilmelidir. İstek ve
temennide zamanlamayı bilmek, isteğine kavuşmak için birebirdir. Hz.
Peygamber'in ikinci kişinin isteğine cevap vermeyip onu "Fırsatı
Ukkâşe değerlendirdi" diye nazikçe reddetmesi, ardı arkası
kesilmeyecek bir istek zincirine fırsat vermemek içindir.
Bu
metod, eğitim ve öğretimde, fırsatların değerlendirilmesini
öğretmekte pek güzel bir örnektir. Hatib Bağdâdî, bu ikinci zât'ın
Sa'd İbni Ubâde radıyallahu anh olduğunu
nakletmektedir. O takdirde bu nakil "Münâfıklardan olduğu için Hz.
Peygamber o şahsa dua etmedi" şeklindeki yorumları geçersiz
kılmaktadır. Şayet bu zât Sa'd İbni Ubâde değil de Sa'd İbni
Umâre ise, bahis konusu yorum doğru olur ve rivayette, hadis
usûlü terimiyle tashîf yapılmış sayılır.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Hz. Peygamber'in ümmeti, önceki peygamberlerin ümmetlerin-den daha
fazladır.
2.
Hesapsız cennete girecek olan yetmiş bin kişi, Allah'a güveni tam
olanlardır.
3.
Büyü yapmak-yaptırmak, uğursuzluğa inanmak, tevekküle aykırı ve
yasaktır.
4.
Şer'î bir delil üzerinde münâkaşa yapmak câizdir. Zira ashâb-ı kirâm
bu yetmiş bin kişinin kimler olabileceğini aralarında
tartışmışlardır.
5.
Mü'mine uhrevî ve dînî meselelerde gözü açık davranmak yaraşır.
6.
Allah'a güven ve tam i'timat, insanı dünyada birtakım yersiz kuşku
ve duygulardan, yanlış uygulamalardan, âhirette de sorgu-sualden ve
azaptan kurtarır.
`
76.
Yine Abdullah İbni Abbas radıyalluha anhümâ'dan rivayet
edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle
söylemeyi itiyat edinmişti:
"Allah'ım! Sana teslim oldum, ben sana inandım, sana dayandım.
Yüzümü gönlümü sana çevirdim, senin yardımınla düşmanlara karşı
mücâdele ettim.
Allah'ım! Beni saptırmandan yine sana, senin büyüklüğüne sığınırım,
-ki senden başka ilah yoktur-. Ölmeyecek diri yalnız sensin. Cinler
ve insanlar ise, hep ölümlüdürler!"
Müslim, Zikir 67. Ayrıca bk. Buhârî, Teheccüd 1, Tevhîd 7, 8, 24,
35; Müslim, Müsâfirîn 199; Ebû Dâvûd, Salât 119; Tirmizî, Daavât 29;
Nesâî, Kıyâmü'l-leyl 9; İbni Mâce, İkâmet 180
Açıklamalar
Hemen bütün hadis kitaplarımızda bazı farklılıklarla da olsa yer
alan ve 1483 numarada bir kere daha kısmen tekrar edilecek olan bu
hadîs-i şerîf, tevekkül ve yakînin tanıtım ve yaşanmasında gerekli
olan açıklama ve uygulamalara ışık tutmaktadır.
İslâm, iman, tevekkül, gözün-gönlün Allah'a çevirilmesi, her türlü
başarının Allah Teâlâ'nın yardımına bağlı olduğu gerçeğini daima
dile getiren Hz. Peygamber, bu ikrarından sonra kendisini
şaşırtmamasını ya da bu nimet ve ihsânlarından mahrûm etmemesini
Allah'tan dilemektedir. Bu ifade ve dua tarzıyla Efendimiz;
"Ey
Rabbimiz! Bizi hidâyete erdirdikten sonra kalbimizi kaydırma!"
[Âl-i İmrân sûresi (3), 8] âyetini hatırlatmaktadır. Ancak hadisin
"tevekkül ve yakîn" konusunda zikredilmesi, daha çok bu
dileğin önünde ve sonunda yer verilen ifadeler sebebiyledir. Zira
Peygamber Efendimiz, müslümanlardan beklenen teslimiyet ve güven'in
boyutlarını ve sebebini bu ifadelerinde açıklamaktadır. Özellikle
"Senden başka ölmeyecek diri yoktur. Cinler ve insanlar hep
ölümlüdürler" buyururken, Allah'a tevekkülün asıl
sebebini de beyân etmektedir. Tevekkül, bâki olana yönelik
olmalıdır. Tevekkül ancak bu takdirde bir anlam ifade eder. Fânilere
güvenenler ise, eninde-sonunda büyük bir nedâmeti paylaşırlar.
Nitekim âyet-i kerîmede "Ölümsüz ve daima diri olan Allah'a
güvenip dayan. Onu hamd ile tesbih et!..." [Furkân sûresi (25),
58] buyurulmuştur.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Sadece Allah'a tevekkül edip güvenmek, iman ve İslâm üzere yaşamayı
Allah'tan dilemek gerekir.
2.
Kendisine itimat ve güvenmeye lâyık kemâl sıfatlarına yalnızca Allah
Teâlâ sahiptir. Ölümlü varlıkların hiç biri bu mânada müslümanın
güvenine muhatap olamaz.
3.
Bu tür engin mânalı kelime ve cümlelerle dua etmekte Hz. Peygamber'i
izlemek, mü'minlere yakışan en akıllıca hareket olur.
4.
Tevekkül ve yakîn tam bir özgürlüktür.
77.
Yine Abdullah İbni Abbas radıyallahu anhümâ şöyle dedi:
"Allah bize yeter, o ne güzel vekildir" sözünü, ateşe atıldığında
İbrahim aleyhisselâm söylemiştir. Muhammed sallallahu
aleyhi ve sellem de bu sözü "Müşrikler size karşı toplandılar,
başınızın çaresine bakınız!" dediklerinde söylemiştir. Nitekim bu
haber müslümanların imanını arttırmıştı ve onlar hep birlikte "Allah
bize yeter, o ne güzel vekildir" demişlerdi.
Buhârî'nin Abdullah İbni Abbas radıyallahu anhümâ'dan
naklettiği bir başka rivayette Abdullah şöyle demiştir:
"Ateşe atıldığı zaman İbrahim aleyhisselâm'ın son sözü:
"Allah bana yeter, o ne güzel vekildir" demek olmuştur.
Buhârî, Tefsîrû sûre (3), 13
Açıklamalar
Büyük sahâbî Abdullah İbni Abbas'ın bu beyanlarından, tevekkülün en
kısa ve kesin ifadesi olan "hasbünallahu ve ni'mel vekîl"
sözünü Hz. İbrahim ve Hz. Peygamber'in en kritik anlarda söylemiş
olduklarını öğrenmekteyiz.
Hadiste söz konusu olan olayların ilki Hz. İbrahim'in, Nemrut
tarafından mancınıkla ateşe atılmasıdır. İkincisi de İslâm tarihinde
"Bedr-i suğra" (Küçük Bedir Savaşı) diye bilinen hadisedir. Her iki
olaya da Kur'an-ı Kerim'de işaret buyurulmaktadır.
İbrahim aleyhisselâm'ın ateşe atılma olayı Kur'an-ı Kerîm'de
tafsilatlı bir şekilde anlatılmaktadır [Enbiyâ sûresi (22), 51-70].
Ta baştan beri Allah'a tam bir güven içinde bulunan Hz. İbrahim en
son anda, ateşe fırlatılırken de aynı itmi'nan ve güven ile
"Allah bana yeter, ne güzel vekildir O!" teslimiyeti içinde
sadece Allah'tan yardım beklediğini dile getiriyordu. Sonuç ise,
gerçek tevekkülün akıllara hayret veren mutlu sonu idi: Kızgın
ateşin serinlik veren bir ortama dönüşmesi... Çünkü Allah her şeye
kâdirdir. Mesele O'na güvenmektedir.
Hz. Peygamber ile ilgili olaya ise Âl-i İmrân sûresinin 173.
âyetinde işâret buyurulmaktadır. Uhud Savaşı'ndan sonra Ebû Süfyân,
"Bir sene sonra Bedir'de buluşalım" demiş, Hz. Peygamber de
"inşaallah" diye cevap vermişti. Vakit gelince Ebû Süfyân Mekke'li
müşriklerden topladığı güçle Merru'z-zahran denilen
yere kadar gelip ordugâh kurmuştu. Ancak kalbine düşen korku sonucu
Mekke'ye geri dönmeye karar vermişti. Tam bu sırada Medine'ye
gitmekte olan Nuaym İbni Mes'ud ve adamlarıyla karşılaştı. Henüz
müslüman olmayan Nuaym'a;
-
Al sana on deve! Medine'ye gittiğinde, büyük bir kuvvetle gelmişler,
seni bekliyorlar, diye Muhammed'i korkut! demişti. Nuaym Medine'de
Hz. Peygamber'i harb hazırlıkları içinde buldu. Ebû Süfyân'ın
isteğini yerine getirerek:
-
Ebû Süfyân, Mekkelileri toplayıp gelmiş, sizi bekliyor. Giderseniz
hiçbiriniz geri dönemez! diye müslümanları korkutmak istedi. Başta
Hz. Peygamber olmak üzere ashâb-ı kirâmın Allah'a iman ve güvenleri
artmış ve "Allah bize yeter, ne güzel vekildir O!" demişler
ve sözleşilen yere hareket etmişlerdi. Bedir mevkiine gelince
düşmanın çoktan çekip gittiğini gördüler. Panayır süresinde orada
kalıp ticaret yaptılar; sonra da Medine'ye döndüler.
İbn Abbas'ın bu rivayeti bir taraftan tevekkül ve yakîn'in,
peygamberlerin hayatındaki yerini gösterirken, diğer taraftan onun
fevkalâde yüksek bir seviye işi olduğuna dikkat çekmiş olmakta, bu
seviyeyi kazanmaya teşvikte bulunmaktadır.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Özellikle sıkışık anlarda Allah'a tevekkülün kıymeti büyüktür.
2.
Tevekkül, telaş ve paniği önler. Soğukkanlılık, Allah'a güvenden
kaynaklanır.
3.
Propaganda ve soğuk savaşta Allah'a güven, toplumların en sağlam
güvencesidir.
4.
Kur'ân-ı Kerîm'de anlatıldığı üzere tevekkül, peygamberlerin
ha-yatlarında da önemli gelişmelere sebep olmuştur.
78.
Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Nebî
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Cennete girecek bir kısım insanlar vardır ki, onların kalpleri kuş
kalbi gibi (rakîk ve güven içinde)dir."
Müslim, Cennet 27. Ayrıca bk. Ahmed İbni Hanbel, Müsned, II,
331
Açıklamalar
Cennete girecek birtakım insanların kuş kalbli olmasını, âlimler
farklı şekillerde yorumlamışlardır. Ancak Nevevî, hadisi, tevekkül
ve yakîn konusunda zikretmek suretiyle kuş kalplilerden maksadın,
"Allah'a güvenen ve tevekkül edenler" olduğunu göstermiştir. İşin
doğrusu da budur. Zira kuşlar her sabah, her türlü endişeden uzak
olarak tam bir tevekkül içinde yeni güne başlarlar ve bütün
korkaklıklarına, çekingenliklerine rağmen karınlarını doyururlar.
Allah Teâlâ onlara da günlük rızıklarını verir. Nitekim bir âyet-i
kerîmede [Ankebut sûresi (29), 60] "Nice canlı yaratık vardır ki
rızkını (biriktirip yanında) taşımaz. Allah ona da size de
rızık verir" buyurulmuştur. Rivâyete göre, Mekke'de müşriklerden
gördükleri baskı ve işkenceler karşısında Hz. Peygamber müslümanlara
Medine'ye hicret etmelerini tavsiye etmişti. Bunun üzerine
içlerinden bazıları "Oraya nasıl gider, orada ne yer, ne içeriz?" diye endişelerini belirtmişlerdi. O zaman Allah Teâlâ böyle
düşünenleri bu âyetle uyarmış, rızkı verenin Allah olduğunu ve
dolayısıyla O'na güvenmek gerektiğini hatırlatmıştır.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Allah'a tevekkül etmenin sonu cennettir.
2.
Tevekkül, yersiz sıkıntı ve kaygıların azab ve sitresinden kişiyi
kurtarır, huzurlu bir hayata kavuşturur.
79.
Câbir İbni Abdullah radıyallahu anh'den rivayet edildiğine
göre o, Nebi sallallahu aleyhi ve sellem ile birlikte Necid
taraflarında bir gazvede bulunmuştu. Dönüşte Resûlullah ile
birlikteydi. Öğle vakti ağaçlık, çalılık bir vadiye
geldiklerinde Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem orada
mola vermiş, mücâhidler ağaçlar altında gölgelenmek üzere çevreye
dağılmışlardı. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ise,
semure denilen sık yapraklı bir ağaç altında istirahate çekilmiş
kılıcını da ağaca asmıştı.
(Câbir dedi ki:) birazcık (uyku) kestirmiştik ki, Resûlullah'ın bizi
çağırdığını işittik ve hemen yanına koştuk. Bir de baktık,
Resûlullah'ın yanında (müşriklerden) bir bedevi, Resûlullah
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
-
"Ben uyurken bu bedevi kılıcımı almış, uyandığımda kılıç kınından
sıyrılmış vaziyette bunun elindeydi.
Bana:
-
Seni benim elimden kim koruyup kurtaracak? dedi. Ben de üç defa:
–
"Allah"
cevabını verdim.
(Câbir diyor ki) Resûlullah adamı cezalandırmamıştı, yanında
oturu-yordu.
Buhârî, Cihâd 84, 87, Meğâzî 31, 32; Müslim, Fezâil 13, 14,
Müsâfirîn 311
(Buhârî'deki) bir başka rivayette (bk. Meğâzî 31) Câbir
radıyallahu anh şöyle demiştir:
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile birlikte
zâtü'r-rikâ' denilen gazvede bulunuyorduk. Gölgeli bir ağaç
bulduğumuzda onu Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'e
bırakmayı âdet edinmiştik. (Bu defa da öyle yaptık.) Ancak
müşriklerden bir adam gelerek Resûlullah'ın (ağaçta asılı olan)
kılıcını alıp çekmiş ve:
-
Benden korkuyor musun? diye seslenmiş. Nebi sallallahu aleyhi ve
sellem:
-
"Hayır"
cevabını vermiş. Adam:
-
Peki seni benim elimden kim kurtaracak? demiş. Resûlullah
sallallahu aleyhi ve sellem de
-
"Allah"
buyurmuştur.
Ebû Bekir el-İsmâîlî'nin "Sahîh"inde yer alan bir rivâyette
olayın bundan sonraki kısmı şöyle anlatılmaktadır:
Adam:
-
Seni benim elimden kim kurtarır? dedi.
Nebi sallallahu aleyhi ve sellem:
-
"Allah" cevabını verdi. Bunun üzerine adamın elinden kılıç
düştü. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem kılıcı aldı ve:
-
Peki şimdi seni benim elimden kim kurtaracak? buyurdu. Adam:
-
İyi bir cezalandırıcı ol! dedi. Resûlullah sallallahu aleyhi ve
sellem:
-
"Allah'tan başka ilâh olmadığını ve benim Allah'ın elçisi olduğu-mu
kabul ve itiraf eder misin?"
dedi.
Adam:
-
Hayır, kabul etmem. Ancak seninle çarpışmamaya, seninle savaşacak
herhangi bir topluluk içinde bulunmamaya söz veririm, dedi.
Bunun üzerine Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem adamı
serbest bıraktı. O da arkadaşlarının yanına döndü ve onlara:
-
En hayırlı kişinin yanından geliyorum, dedi.
Açıklamalar
En
umutsuz ve zor anlarda bile Allah'a olan güvenini kaybetmemek,
tereddütsüz imandan kaynaklanan tevekkülün bir başka mânasıdır.
Sonucu ise, daima olumludur. Büyük sahâbî Câbir İbni Abdullah
radıyallahu anh kendisinin şâhit olduğu ve Resûlullah
sallallahu aleyhi ve sellem'in başından geçen son derece ibretli
bir olayı anlatmaktadır.
Hicretin 6. yılında, İslâm ordusunun taş ve dikenlerden yaralanmış
olan ayaklarına çaput bağlamak zorunda kalmasından dolayı
Zâtü'r-rika' (ayağı sargılılar) adı verilen gazve dönüşünde ağaçlık
bir bölgede mola verilmişti. Peygamber Efendimiz, orijinal adı
semüre olan sakız ağacının gölgesinde istirahate çekilmişti.
Ashâb-ı kirâm en koyu gölgeyi Resûlullah sallallahu aleyhi ve
sellem'e ayırmayı genel bir uygulama haline getirmişlerdi. Bu,
onların Hz. Peygamber'e karşı duydukları engin saygının bir
göstergesi idi. Bu defa da öyle yapmışlardı... Kendileri de öğle
sıcağından korunmak için ağaç gölgelerine sığınmışlardı. Bu yüzden
de Hz. Peygamber'in yakın çevresinden uzaklaşmışlardı. Bunu fırsat
bilen müşrikler, rivâyetlere göre Gavres İbni Havis adındaki bir
kâfiri kışkırtarak akıllarınca Hz. Peygamber'i öldürtmek
istemişlerdi. Atalarımız ne kadar doğru söylemişler: "Su uyur,
düşman uyumaz."
Yorgunluk ve aşırı sıcak sebebiyle İslâm ordusunun hemen uykuya
dalmasından yararlanan Gavres, Hz. Peygamber'in baş ucuna gelmiş,
ağaçta asılı olan kılıcını alıp çekmişti. Tam bu sırada Hz.
Peygamber'in mübârek gözlerini açtığını görünce, aralarında hadisin
tercümesinde yer alan konuşmalar geçmiştir. Hz. Peygamber, kendi
kılıcıyla kendisini öldürmek isteyen düşman karşısında hiç
telaşlanmadan ve korkmadan Allah'a olan güvenini dile getirmiş, onun
bu sarsılmaz irade ve güveni karşısında moralini yitiren müşriğin
elinden kılıç düşmüştü.
İnsan Allah'a dayanmasını bildikten sonra onu kim alt edebilir?
Gerçek güç ve kuvvet sadece yüce Allah'a aittir.
Hz. Peygamber'in, kendisini öldürmeyi kasteden ve tam teşebbüs
halinde bulunan bu müşriği, iman etmemesine rağmen bağışlaması, onun
böylesi bir olayı yaşamış bir kişi olarak çevresini etkilemesini
istemesinden olsa gerektir. Nitekim bu hedef, kendisini
kışkırtanların yanlarına döndüğü zaman adamın "İnsanların en hayırlısının yanından geliyorum" diye konuşmaya başlamasıyla
gerçekleşmiştir. O şahsın cezalandırılmaması, cezalandırılmasından
çok daha etkili bir propaganda vesilesi olmuştur. Zaten daha sonra
bu zat ve çevresi müslüman olacaktır.
Olayda dikkat çeken bir nokta da, Hz. Peygamber'in bu müşriği
et-kisiz hale getirdikten sonra, mücâhidleri toplayıp olayı onlara
bizzat anlatmasıdır. Efendimiz bu davranışıyla, Allah'a tevekkül
etmenin gereğini ve mutlu sonunu onlara bütün çıplaklığıyla
göstermek istemiştir. Her an uyanık ve mütevekkil olmak gerektiği
bundan daha güzel nasıl anlatılabilirdi?
Hadisin bir rivayetini nakleden Ebû Bekir el-İsmâîlî, Buhârî ve
Müslim'in Sahîh'leri üzerine müstahrecler yazmış ve hicrî 371
tarihinde vefat etmiş büyük ve güvenilir bir muhaddistir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Her konuda olduğu gibi tevekkül ve yakîn mevzuunda da Hz. Peygamber
en güzel örnektir.
2.
Hz. Peygamber kendi can düşmanlarını bile bağışlamış, intikam almaya
kalkışmamıştır.
3.
Tehlikeler karşısında Hz. Peygamber daima büyük bir şecâat
göstermiş, Allah'a güvenini asla sarsmamıştır.
4.
İnsanların İslâm'a girmelerini sağlamak için Hz. Peygamber her
olaydan yararlanmayı ihmal etmemiştir.
80.
Ömer İbnü'l-Hattâb radıyalluha anh'den rivayet edildiğine
göre "Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'i şöyle
buyururken dinledim" demiştir:
"Eğer siz Allah'a gereği gibi güvenseydiniz, (Allah), kuşları
doyurduğu gibi sizi de rızıklandırırdı. Kuşlar sabahları kursakları
boş olarak çıktıkları halde akşam dolu kursaklarla dönerler."
Tirmizî Zühd 33. Ayrıca bk. İbni Mâce, Zühd 14
Açıklamalar
Şartlar nasıl olursa olsun Allah Teâlâ'ya karşı sürekli bir güven ve
itimat halinde olmak ve rızkı veren'in sadece Allah olduğu
bilinciyle hareket etmek, Allah'a gereği gibi tevekkül anlamına
gelmektedir. Çalışmak, çabalamak, tedbir almak gibi davranışlar
rızkın gerçek sebebi değildir. Rızkı veren yalnızca Allah'tır. Ötesi
vesilelerdir. Gerçek rızık verenin Allah olduğu bilincine sahip
olduktan sonra, gösterilecek gayretler bir anlam kazanır. Rızkı,
çalışma ve gayrete bağlamak ise, sebebi, yaratıcı yerine koymak gibi
büyük bir yanlışa götürür. Çünkü âyette de beyan buyurulduğu gibi
"Yeryüzündeki bütün canlıların rızkını ancak Allah verir" [Hûd
Sûresi (11), 6]. Hadîs-i şerîf, çalışma ve rızık aramanın tevekküle
ters düştüğünü değil, tam aksine, sabahları boş kursakla fakat
endişesiz olarak rızık aramaya çıkan kuşların rahatlığı ve
teslimiyeti içinde, yersiz birtakım düşüncelere ve endişelere
kapılmadan nasibini aramayı, boş oturmamayı, tevekkülün gereği
saymaktadır. Önemli olan, âlemin rızkını vermeyi tekeffül etmiş olan
Allah'a itimadı sarsmamak, gereksiz ve yersiz duygulara
kapılmamaktadır. Zira böylesine bir güven sapması, gösterilen
gayretlere rağmen, tatmin edici sonuçlara ulaşamamanın sebebi olur.
Kulların rızık konusunda Allah'a karşı tam bir güven içinde
olmaları, bu açıdan kuşları örnek almaları ve kendilerini Allah'ın
rızıklandırdığı, "rızkını sırtında taşımayan nice canlıların
bulunduğu"nu [bk. Ankebût sûresi (29), 60] unutmamaları esastır.
Şunu bir kere daha vurgulamak gerekir ki, Allah'a güven duygusu
tevekkül, kalbte bulunur. Bu duygu kalbteki yerini koruduğu sürece
gayret ve çabalar tevekküle asla ters düşmez. Bir zorluk çıkarsa,
bu, Allah'ın takdiri iledir, bir kolaylık olursa, bu da Allah'ın
kolaylaştırması iledir. Kul kendisinde bir varlık ve güç görüp işi
zora sokmamalı, üzerine düşeni yapmakla yetinmeli, neticeyi daima
Allah'a havale etmeli, ondan bilmelidir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Rızık, Alah'ın takdirindedir. Kâinâtı besleyen O'dur.
2.
Rızkını temin için çalışmak, -kendinde bir varlık görmemek şartıyla-
tevekküle mâni değildir.
3.
Her insan rızkını temin için çalışacaktır. Ancak rızkını Allah'ın
verdiğini unutmayacaktır.
4.
Kul, Allah'a güveni nisbetinde rahat eder, huzur bulur.
`
81.
Ebû Ümâre Berâ İbni Âzib radıyallahu anhümâ'dan rivayet
edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle
buyurdu:
-
"Ey falân! Yatağına yattığında şöyle dua et:
Allah'ım! Kendimi sana teslim ettim. Yüzümü sana çevirdim. İşimi
sana ısmarladım, işimde sana güvendim. (Rızânı) isteyerek,
(azâbından) korkarak sırtımı sana dayadım, sana sığındım. Sana karşı
yine senden başka sığınak yoktur. İndirdiğin kitaba ve gönderdiğin
peygambere inandım.
Eğer bu duayı yapıp yattığın gece ölürsen, iman üzere ölürsün, ölmez
de sabaha çıkarsan hayra kavuşursun."
Buhârî, Vudû 75, Daavât 6; Müslim, Zikr 56-58. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd,
Edeb 98.
Buhârî ve Müslim'in Sahîh'lerinde (gösterilen yerlerde) yine
Berâ İbni Âzib'den rivayet edildiğine göre Berâ, "Resûlullah
sallallahu aleyhi ve sellem bana şöyle buyurdu" demiştir:
-
"Yatağına yatacağın zaman, namaz kılmak için abdest alıyor gibi
abdest al, sonra sağ tarafına yat ve
-yukarıdaki duayı aynen zikrederek- böyle dua et!" Sonra da
şunu ilâve etti:
-
"En son sözün bu dua olsun!"
Ebû Ümâre Berâ İbni Âzib
Sahâbî oğlu sahâbî olan Berâ, Medine'li ve Evs kabilesindendir.
Hicretten evvel Medine'de müslüman olmuştur. Hz. Peygamber'e derin
muhabbeti ve bağlılığı ile tanınmaktadır. Onun tavır ve
davranışlarını nakletmeye özel bir önem verir, hep Hz. Peygamber'i
örnek gösterirdi. Meselâ namazda safların düzgün tutulmasına pek
dikkat eder, bunun gereğinden ve faziletinden sık sık bahseder ve
derdi ki:
"Cemaatla namaz kılmaya kalktığımız zaman, Hz. Peygamber elleriyle
göğüslerimize bazen de sırtlarımıza değer, böylece safları düzeltir:
"Saflarınız bozuk olmasın, sonra o bozukluk kalblerinize sirayet
eder" buyururdu
(Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV 304).
Bir keresinde de Resûlullah'tan bahseden biri "Hz. Peygamber'in yüzü
kılıç gibi parlardı" demişti. Bu benzetmeyi yerinde ve zarif
bulmayan Berâ hazretleri, derhal müdâhale etmiş ve:
"Hayır, Resûlullah'ın mübârek yüzü ay gibi ışıldardı," diye
ger-çeği, gereken şekilde dile getirmişti.
Hz. Peygamber'den 305 hadis rivayet etmiştir. Bunlardan yirmi
ikisini Buhârî ve Müslim müştereken nakletmişlerdir.
Hz. Berâ yaşı küçük olduğu için Bedir Gazvesi'ne katılamamışsa da
Uhud'dan itibaren savaşlara iştirak etmiştir. Hatta o, Hz. Ömer
zamanında Rey fethine ve Tüster savaşına da katılmıştır. Hz. Ali'nin
hilafetinde Kûfe'ye yerleşmiş ve hicrî 72 yılında orada vefat
etmiştir.
Allah ondan razı olsun.
Açıklamalar
Allah'a tam güven (tevekkül) ve tereddütsüz iman (yakîn), müslümanın
yirmi dört saatini kuşatan bir uyanıklığı gerektirir. Hadîs-i şerîf
bunun delilidir. Zira sevgili Peygamberimiz uykudan önce yapılacak
işleri ve sözleri belirlerken, Allah'a güven ve teslimiyeti
ağırlıklı şekilde vurgulamıştır. Sonucu da çok açık şekilde "Eğer
ölürsen, fıtrat (iman) üzere ölürsün; sabaha ulaşırsan, geceyi
tevekkül ve yakîn üzere geçirmiş olmanın hayrına ulaşırsın"
sözleriyle belirtmiştir.
"Yatak duası"
olarak her akşam okunması tavsiye edilen hadîs-i şerîf, görüldüğü
gibi tam bir teslimiyet andıdır. Kulun Allah karşısındaki durumunu
pek net şekilde belirlemektedir. Tam bir emniyet çemberi
çizmektedir.
Namaz kılacakmış gibi abdest almak, sağ yanına yatmak ve hadiste yer
alan ifadelerle Allah'ı anmak, müslümanı tam bir ibadet havasına
sokacak ve uykuyu da ibadetleştirecek üç sünnettir. Her an yaşanması
istenen "kulluk", bundan daha güzel nasıl gündeme getirilebilir?
Abdestli olanın, yatacağı zaman tekrar abdest almasına elbette gerek
yoktur. 816 numarada tekrar edecek olan hadisimizde yer alan dua ve
zikir cümlelerinin, uykudan önceki son sözler olması ayrıca
tavsiye edilmiştir.
Hadisin bazı rivayetlerinde Berâ hazretlerinin son cümledeki Nebî
kelimesini Resûl diye söylediği fakat Hz. Peygamber'in
bunu kabul etmeyip Nebî demesinde ısrar ettiği görülmektedir.
Resûl-i Ekrem'in bu titizliği, o duânın bu lafızlarla Hz.
Peygamber'e öğretilmiş olmasındandır. Ulemâdan bazıları bu titizliği
dikkate alarak, hadislerin kelimesi kelimesine aynen, yani lafzan
rivayet edilmesi gerektiğini, mâna ile hadis rivayetinin câiz
olmadığını ileri sürmüşlerdir. Ancak mâna ile hadis rivayeti, mânayı
tersine çevirmemek şartıyla ve daha başka kayıtlarla câizdir ve bu
ruhsat, hadis rivayetinde kullanılmıştır. Ezan ve tahiyyât duası
gibi kendisi ile ibadet olunan hadisler ve aynı kelimelerle edâ
olunması gereken rivayetler, mâna ile nakledilmezler. Bunlarda
lafzan rivayet esastır.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in bu düzeltmesi,
hadisimizdeki duanın bu lafızlarla okunması gereğine işarettir.
Teslimiyet ve tevekkül andının seçilmiş kelime ve cümlelerle
yapılması da pek tabiîdir. Tevekkül ve yakîn konusu gibi, onu dile
getiren kelimeler de son derece önem arzetmektedir.
"Tevekkeltü alellah",
işlerimi Allah'a ısmarladım, demektir. Ayrılma zamanlarında "Allaha
ısmarladık" diyerek vedâlaşmak, herhalde buradan kaynaklanmakta ve
her işi Allah'a emanet etmenin Türkçe söylenişi olmaktadır. Bu
durumu günlük muâşeret kuralı olarak uygulamamız, sünnet-i
seniyyenin kültürümüzdeki müsbet izlerindendir. Bu, bilinçle ve
ısrarla sürdürülmeli, "çav" veya "bay bay" gibi yabancı kelime ve
ifadelerle asla değiştirilmemelidir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Abdestli olarak ve sağ tarafına yatarak uyumak tavsiye edilmektedir.
2.
Hadisimizdeki dua cümleleri ile Allah'ı anmak sünnettir.
3.
Resûlullah'ın yaptığı ve öğrettiği dualara (me'sûr dualar) önem
ve-rilmelidir.
4.
Müslüman günlük hayatının her safhasında Allah'a iltica edip, tam
bir güven ve teslimiyet içinde olmalıdır.
`
82.
Ebû Bekir es-Sıddîk, Abdullah İbni Osman İbni Âmir İbni Ömer İbni
Kâ'b İbni Sa'd İbni Teym İbni Mürre İbni Kâ'b İbni Lüey İbni Galib
el-Kureşî et-Teymî radıyallahu anh'den rivayet edildiğine
göre -ki Allah kendilerinden razı olsun, kendisi, babası ve annesi
sahâbîdir- o şöyle demiştir:
(Hicret yolculuğunda) biz Resûlullah ile mağaradayken, tepemizde
dolaşıp duran müşriklerin ayaklarını gördüm ve:
-
Ey Allah'ın elçisi! Eğer şunlardan biri eğilip aşağıya bakacak olsa
mutlaka bizi görür, dedim. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem
şöyle buyurdu:
-
"Üçüncüleri Allah olan iki kişiyi sen ne zannediyor (ve haklarında
neler düşünüyor)sun, Ebû Bekr?"
Buhârî, Tefsîru sûre (9), 9; Fezâilü'l-ashâb 2; Müslim,
Fezâilüs-sahâbe 1
Ebû Bekir es-Sıddîk
Adı ve nesebi hadisin baş kısmında zikredilmiş olan Hz. Ebû Bekir,
Peygamber Efendimiz'den iki sene sonra Mekke'de doğmuştur. Nesebi
Mürre İbni Kâ'b'da Resûl-i Ekrem Efendimiz'in nesebiyle birleşir.
İslâm'dan önceki 38 yıllık hayatında içki kullanmamış, putlara
tapmamış, nezih yaşayışıyla tanınmıştır. Efendimiz, peygamber
olduğunu söylediği zaman, ona hemen iman etmiştir. Erkeklerden ilk
müslüman odur. Annesi, babası, evlâdı ve torunları sahâbîdir. Babası
Ebû Kuhâfe Osman İbni Âmir, Ebû Bekir hazretlerinden fazla
yaşamıştır. Ne var ki, Ebû Kuhâfe, ancak Mekke'nin fethinden sonra
İslâmiyeti kabul etmiştir.
Hz. Ebû Bekir, Peygamber Efendimiz'in en samimi dostu, mağara
arkadaşı, kayınpederi, veziri, danışmanı ve ilk halifesi olmuştur.
Hz. Peygamber'e tam güveni ve bağlılığı sebebiyle "Sıddîk"
unvanını almıştır.
Mâlî imkânları ve sosyal itibarı oldukça yüksek olan Hz. Ebû Bekir,
müslümanların dar zamanlarında özellikle Mekke döneminin ilk
yıllarında müslüman olan köleleri sahiplerinden büyük paralarla
satın alıp âzâd etmiştir. İslâm harblerinde de en büyük mâlî yardım
daima Hz. Ebû Bekir tarafından yapılmıştır.
Hz. Peygamber son hastalığında, imamlığa, Hz. Ebû Bekir'i geçirmiş
ve kendisi de arkasında namaz kılmıştır. Resûl-i Ekrem'in vefatında
soğukkanlılığıyla ashâbı yatıştıran odur.
İslâm'ın ilk halifesi olan ve iki yılı biraz aşkın bir süre bu
görevi sürdüren Hz. Ebû Bekir, ridde olayları denilen dinden
dönme teşebbüslerini fevkalâde dirâyetle engellemiş, İslâm
devletinin dağılmasını önlediği gibi fetihlerin devamını da
sağlamıştır. Kur'ân-ı Kerîm onun hilafeti döneminde toplanıp bir
araya getirilmiştir.
Hz. Peygamber'e uymakta ve onu izlemekteki hassasiyeti ile ashâb
arasında temâyüz etmiş olan Hz. Ebû Bekir hicri 13 yılında Medine'de
vefat etmiş ve pek sevdiği Resûl-i Ekrem'in yanına defnedilmiştir.
Allah ondan razı olsun.
Açıklamalar
Hz. Peygamber, hicret esnasında yol arkadaşı Ebû Bekir ile birlikte
Mekke'den çıkıp bir kaç günlüğüne Sevr mağarasına sığınmıştı.
Müşrikler ise her tarafta onları arıyordu. İşte onlardan bir grup
mağaranın üzerinde gezinip dururken, içeriden Hz. Ebû Bekir onların
ayaklarını görmüş ve endişesini "Şöyle eğilip ayaklarının dibine
bakacak olsalar, bizi görecekler" sözüyle dile getirmişti. Allah'a
karşı her an tam bir güven ve tevekkül içinde bulunan Hz. Peygamber,
"Üçüncüsü Allah olan iki kişiyi sen ne sanıyorsun? Onlar hiç ele
geçer mi?" diye onu teselli etmiş, Allah'ın kendilerini
koruyacağına olan güvenini açıklamıştır. Kur'ân-ı Kerîm olayı
anlatırken bu birliktelik mazhariyetini "Üzülme, endişelenme,
Allah bizimledir" [Tevbe sûresi (9), 40] tesbitiyle vermektedir.
Tevekkül ve yakîn duygusu, kemâl noktasını bulduğu zaman kul, Allah
Teâlâ'nın yardım ve korumasını sanki gözleriyle görüyormuş gibi bir
huzur ve tatmine ulaşır. Bu noktadan sonra da hiçbir şeyin kaygısı
söz konusu olamaz. Kendisi bu noktada bulunan Efendimiz, Hz. Ebû
Bekir'i de aynı noktaya çağırmaktadır. Nitekim Allah Teâlâ
"Şüphesiz biz Peygamberimize ve mü'minlere bu dünya hayatında da,
şahitlerin şahitlik edecekleri günde de yardım ederiz" [Mü'min
sûresi (40), 51] buyurmuş, Peygamber ve inananları yalnız
bırakmayacağını duyurmuştur.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Allah'a güvenmek gerekir.
2.
Tedbir almak, güvensizlik anlamına gelmez.
3.
Hz. Ebû Bekir, Hz. Peygamber'e küçük bir zararın gelmesini bile
istemiyordu.
4.
Hz. Peygamber, çevresindekiler için güven kaynağıydı.
83.
Asıl adı Hind Binti Ebû Ümeyye Huzeyfe el-Mahzûmiyye olan Ümmü
Seleme radıyallahu anhâ'dan rivayet edildiğine göre Nebî
sallallahu aleyhi ve sellem evinden çıkacağı zaman şöyle dua
ederdi:
"Allah'ın adıyla çıkıyorum, Allah'a güveniyorum. Allah'ım sapmaktan,
saptırılmaktan, kaymaktan kaydırılmaktan, haksızlık yapmaktan,
haksızlığa uğramaktan, câhilce davranmaktan ve câhillerin
davranışlarına muhatap olmaktan sana sığınırım."
Ebû Dâvûd, Edeb 103; Tirmizî, Daavât 34; İbni Mâce, Duâ 18
Ümmü Seleme
Kureyş'ten Ebû Ümeyye Huzeyfe'nin kızı ve asıl adı Hind olan Ümmü
Seleme, ilk eşi Abdullah İbni Esed ile Habeşistan'a hicret etti.
Oğlu Seleme orada dünyaya geldi. Ailece Medine'ye döndüler. Kocası
Abdullah, Uhud Gazvesi'nde yaralandı ve vefat etti. Bunun üzerine
Hz. Peygamber ile evlenip mü'minlerin anaları arasına girdi.
Ümmü Seleme vâlidemiz, sahâbîler arasında bilgisi, güzel konuşması
ve faziletiyle bilinir. Resûl-i Ekrem Efendimiz'den 378 hadîs
rivayet etti. Rivayetleri Kütüb-i Sitte'de yer aldı.
Doksan yaşlarında iken hicri 62 yılında Medine'de vefat etti. Hz.
Peygamber'in eşlerinden en son vefat eden odur. Bakî mezarlığına
defnedildi.
Allah ondan razı olsun.
Açıklamalar
Tevekkül ve yakîn, her an Allah ile beraber olma şuurudur. Sürekli
güven, bu şuurun sonucudur. Annemiz Ümmü Seleme radıyallahu anhâ
bu rivayetinde, sevgili Peygamberimiz'in evinden çıkacağı zaman -bir
rivayete göre, mübarek gözlerini gökyüzüne çevirerek- yaptığı dua ve
güven yenilemesini haber vermektedir. Hz. Peygamber'in bu duayı
yapmadan evinden çıkmadığını da yine Ümmü Seleme vâlidemizin bir
başka rivayetinden öğrenmekteyiz.
Evden çıkıp topluma karışmak, günlük işlere dalmak yani insanlarla
değişik boyutlu temaslarda bulunmak demektir. Efendimiz, yalnızken
de evindeyken de, sokakta, çarşıda, pazarda iken de tüm işlerinde
Allah'a güvendiğini, O'na sığındığını ifade etmektedir.
Münasebetlerde, haklara riayet etmekte doğru yoldan ayrılmaktan,
saptırılmaktan, kasıtlı-kasıtsız haktan uzaklaşmaktan, başkalarının
kendisini yanıltmasından, muamelelerinde zulüm yapmaktan, kendisine
başkalarının zulmetmesinden, insanlara karşı câhilce davranmaktan
câhillerin kaba ve kasıtlı davranışlarına muhatap olmaktan Allah'a
sığınmak, tam bir güven duygusuyla güne başlamaktır. Dünya işlerine
dalıp Allah'ı unutmak, insanların telkinlerine kanıp doğrudan
ayrılmak hiç şüphesizdir ki, insanı bir çok yanlışa itecektir. Böyle
bir tehlikeyi daha ilk adımda, Allah'ın yardımını ve korumasını
talep ederek önlemeye çalışmak, bizzat kendi kendisine uyanıklığı
telkin etmek demektir.
Hadiste Peygamber Efendimiz sapıklıktan, zilletten, ayağının
kaymasından, zulümden ve cahilce davranışlardan Allah'a sığınırken
bu noktaların toplum içinde son derece önemli olduğuna dikkat
çekmiş, bu tür tehlikelerden uzak kalabilmek için Allah'tan yardım
dilemek gerektiğine ısrarla işaret etmiş olmaktadır.
Hadîs-i şerîften Allah'a tam güven ve tereddütsüz imanın dualara da
yansıması gereği anlaşılmaktadır.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Hz. Peygamber daima Allah'a sığınır ve O'ndan yardım dilerdi.
2.
Evden dışarı
çıkarken bu
hadîsi şerîfteki
gibi dua
etmek
müstehabdır.
3.
Sapıklık, zillet, zulüm ve cehâletten sürekli uzak kalmaya gayret
etmek lâzımdır.
84.
Enes radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Resûlullah
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Kim, evinden çıkarken:
"Allah'ın adıyla çıkıyor, Allah'a güveniyorum. Günahlardan korunmaya
güç yetirmek ve taate kuvvet bulmak, ancak Allah'ın tevfik ve
yardımıyladır" derse kendisine:
"Doğruya iletildin, ihtiyaçların karşılandı, düşmanlarından
korundun, diye cevap verilir. Şeytan da kendisinden uzaklaşır."
Ebû Dâvûd'un rivayetinde şu ilâve vardır:
Şeytan, diğer şeytana: Hidâyet edilmiş, ihtiyaçları karşılanmış ve
korunmuş kişiye sen ne yapabilirsin ki? der.
Ebû Dâvûd, Edeb 103; Tirmizî, Daavât 34
Açıklamalar
Hadîs-i şerîf, bir önceki hadisin âdeta bir parçası veya devamı
gibidir. Evinden çıkarken "bismillah, tevekkeltü alellah ve lâ
havle ve lâ kuvvete illâ billah" diyenin, Allah'a güven
tazeleyip, işlerini, hatadan korunmasını, tâat ve hayırlara muvaffak
kılınmasını Allah'ın yardımına bağlayan yani inancını böylece ortaya
koyan kişinin, umduklarına kavuşacağını haber vermektedir. Üstelik
şeytanın kendisini yanıltmaktan ümidini kesip uzaklaşacağını
bildirmektedir.
Tevekkül etmesini bilen, tam bir güvenceye kavuşmuş demektir. Kulun
Alah'a tevekkül ettiğini bilmediği için onu yanıltmaya çalışan
şeytanı, durumu bilen şeytanın, "Boşuna uğraşma, o sigortalandı" diye uyarması, Allah'a tevekkülün gücünü gösterir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Allah'a güvenip sığınmak, en sağlam barınakta korunmak demektir.
2.
Evden çıkarken hadisteki cümlelerle dua etmek müstehabtır. Bunu
alışkanlık haline getirmek, çocuklara da öğretmek gerekir.
85.
Enes radıyallahu anh şöyle dedi:
"Nebî sallallahu aleyhi ve sellem zamanında iki kardeş vardı.
Bunlardan biri (ilim öğrenmek için) Peygamber sallallahu aleyhi
ve sellem'e gelir, diğeri de (geçimlerini temin için) çalışırdı.
(Bir gün) çalışan kardeş, ötekini Nebi sallallahu aleyhi ve
sellem'e şikâyet etti. Peygamber aleyhisselâm da:
-
"Belki de sen, onun yüzünden iş buluyor, rızıklandırılıyorsun"
buyurdu. Tirmizî, Zühd 33
Açıklamalar
Birlikte yaşayan iki kardeşten biri, ötekine işinde ve sanatında
yardım edeceği yerde Hz. Peygamber'in meclislerine devam ederek ilim
öğrenmeyi yeğlemişti. Bu durum, bir süre sonra öteki kardeşin
şikâyetlenmesine, bu şikâyetini Resûl-i Ekrem'e kadar iletmesine
sebep oldu. Bu zat, kardeşinin de kendisi gibi çalışmasını,
geçimlerine katkıda bulunmasını istiyordu. Bütün yükün kendisine
kalmış olmasından yakınıyordu. Görünüşe göre de haklıydı.
Durumu öğrenen Hz. Peygamber, işin farklı bir yönüne dikkat çekerek:
-
"Kimbilir, belki de sen, ilim peşinde olan o kardeşine de baktığın
için iş buluyor, san'atını icrâ ediyor, böylece kazancın
kolaylaşıyor, belki de sen ona değil, o sana bakıyor"
buyurdu. Bu ifadesiyle Hz. Peygamber çalışmayı terketmeyi tavsiye
etmiyor, aksine, ilmin geçime katkısının olmadığını sanmanın
yanlışlığına dikkat çekiyor. Nitekim bir başka hadîs-i şerîfte de
Resûl-i Ekrem Efendimiz:
"İlim öğrenen kişinin rızkını Allah Teâlâ üstlenmiştir"
buyurmaktadır. Bir başkasında da:
"Kardeşinin yardımında bulunduğu sürece, Allah da kuluna yardım
eder"
denilmektedir.
Netice olarak, Allah kendisine güvenen kulunu mahrum bırakmaz, onu
değişik şekillerde rızıklandırır. Tevekkülün karşılığı, sebepler
dünyasında herhangi bir yolla, herhangi bir şekilde mutlaka görülür.
Hadîs-i şerîfte bu yollardan birine işaret edilmektedir.
Durumun nezâketine uygun bir düşünceye sahip olmak gerek. Eskilerin
"iyi düşün" diye yaptıkları ikazları, böylesi yerlerde insan,
daha iyi algılayabilmektedir. "Güçsüz ve zayıflarınız sebebiyle
rızıklandırılıyor ve destekleniyorsunuz." hadîs-i şerîfi
de [bk. 273 ve 274. hadisler] bu noktada daha bir netleşiyor. İlâhî
yardım ve tecellinin bir çok yolu vardır. "Allah, akla hayâle
gelmeyen yer ve yönlerden kullarını rızıklandırır."
İlim öğrenmek, günlük geçim yönünden bir mahrûmiyet sebebi gibi
görünse de, eninde sonunda onun bereketi kendisini gösterecektir.
Hele bizler gibi "bilgi ve enformasyon (danışma) çağı"nı
yaşayanlar, ilmin ne ölçüde bir rızık ve hâkimiyet vesilesi olduğunu
çok daha iyi görecek ve anlayacaklardır.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Dini öğrenmek, dine ve insanlara hizmet etmek için ilim yoluna
düşenlerin geçimini Allah kolaylaştırır.
2.
İlim ehline yardımcı olanlar, bunun karşılığını mutlaka görürler.
3.
Kişi, bakımını üstlendikleri sebebiyle rızıklandırılır.
|