|
ALLAH'IN KULLARI DENETLEMESİ
(
MURÂKABE )
Âyetler
1.
"O (öyle Allah'tır) ki, gece namaza kalktığında ve secde edenler
arasında dolaştığında seni görüyor."
Şuarâ sûresi (26), 218-219
Âyet Hz. Peygamber'e hitâbetmekte, Allah seni ayakta, rükûda ve
secdede iken her halinde görmekte, sürekli izlemektedir. Aynı
denetim ve gözetim her müslüman için de aynen geçerlidir.
2.
"Nerede olursanız olunuz, Allah sizinledir."
Hadîd sûresi (57), 4
Önceki âyette Hz. Peygamber'e hitâben hangi halde olursa olsun
Allah'ın onu gördüğü bildirilmişken, bu âyette tüm mü'minlere hitap
edilerek ve "nerede olursanız olunuz" diye mekân bakımından
da Allah'ın denetim ve gözetiminden kimsenin kurtulamayacağı
hatırlatılmaktadır. Allah'tan uzak bir yerde bulunmak mümkün
olmadığı ve dolayısıyla "denetim dışı" anlamında bir "özel hayat"ın
bulunmadığı açık şekilde bildirilmektedir. Ebû'l-Meâlî ne güzel
ifâde etmiştir: "Mi'rac gecesi Muhammed sallallahu aleyhi ve
sellem Allah'a, balığın karnında bulunduğu sırada Hz. Yûnus'tan
daha yakın olmamıştır" [bk. Kurtubî, Câmi, XVII, 237].
3.
"Yerde ve gökte hiç bir şey, aslâ Allah'a gizli kalmaz."
Âl-i İmrân sûresi (3), 5
Bu
âyette de "nerede"ye açıklık getirilmekte, "yerde ve gökte" yani evrende hiç bir şeyin Allah'a asla gizli kalmayacağı kesin bir
dille ifâde buyurulmaktadır.
4.
"Doğrusu senin Rabbin hep gözetlemektedir."
Fecr sûresi (89), 14
Bu
âyette ise, ilâhi denetim ve gözetimin kesintisiz ve sürekli
olduğu belirtilmektedir. Ne zaman, ne de yer bakımından,
"denetim" dışı kalma imkânının bulunmadığına dikkat çekilmektedir.
5.
"Allah, gözlerin sinsi bakışlarını ve kalblerin saklayageldiklerini
bilir."
Mü'min sûresi (40), 19
Âyet, ilâhî denetim ve murâkabeden, kalblerin bile kurtulamadığını,
onların insanlara açıklamayıp kendilerine sakladıklarını Allah'ın
bildiğini haber vermektedir. Gözlerin sinsi sinsi bakışlarına
varıncaya kadar her çeşit hareketin, Allah'ın malûmu olduğunu
bildirmektedir.
Hadisler
61.
Ömer İbnü'l-Hattâb radıyallahu anh şöyle dedi:
Bir gün Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in huzurunda
bulunduğumuz sırada, elbisesi beyaz mı beyaz, saçları siyah mı
siyah, yoldan gelmiş bir hali olmayan ve içimizden kimsenin
tanımadığı bir adam çıkageldi. Peygamber'in yanına sokuldu, önüne
oturdu, dizlerini Peygamber'in dizlerine dayadı, ellerini (kendi)
dizlerinin üstüne koydu ve:
-
Ey Muhammed, bana İslâm'ı anlat! dedi.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:
-
"İslâm, Allah'tan başka ilah olmadığına ve Muhammed'in Allah'ın
resûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı
(tastamam) vermen, ramazan orucunu (eksiksiz) tutman, yoluna güç
yetirebilirsen Kâbe'yi ziyâret (hac) etmendir" buyurdu. Adam:
-
Doğru söyledin dedi. Onun hem sorup hem de tasdik etmesi tuhafımıza
gitti. Adam:
-
Şimdi de imanı anlat bana, dedi. Resûlullah sallallahu aleyhi ve
sellem:
-
"Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gü-nüne
inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine iman etmendir" buyurdu.
Adam tekrar:
-
Doğru söyledin, diye tasdik etti ve:
-
Peki ihsan nedir, onu da anlat, dedi. Resûlullah sallallahu
aleyhi ve sellem:
-
"İhsan, Allah'a onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu
görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor"
buyurdu.
Adam yine:
-
Doğru söyledin dedi, sonra da:
-
Kıyâmet ne zaman kopacak? diye sordu.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem:
-
"Kendisine soru yöneltilen, bu konuda sorandan daha bilgili
değildir" cevabını verdi.
Adam:
-
O halde alâmetlerini söyle, dedi.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:
-
"Annelerin, kendilerine câriye muamelesi yapacak çocuklar
doğurması, yalın ayak, başı kabak, çıplak koyun çobanlarının, yüksek
ve mükemmel binalarda birbirleriyle yarışmalarıdır " buyurdu.
Adam, (sessizce) çekip gitti. Ben bir süre öylece kalakaldım. Daha
sonra Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem:
-
"Ey Ömer, soru soran kişi kimdi, biliyor musun?" buyurdu.
Ben:
-
Allah ve Resûlü bilir, dedim.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:
-
"O Cebrâil'di, size dininizi öğretmeye geldi" buyurdu.
Müslim, Îmân 1, 5. Ayrıca bk. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû
Dâvûd, Sünnet 16; Nesâi, Mevâkît 6; İbni Mâce, Mukaddime, 9
Açıklamalar
Kurtubî'ye göre sünnetin esası (ümmü's-sünne) denilmeye lâyık ve "Cibril Hadisi" diye meşhur olan hadisin konumuzu doğrudan
ilgilendiren kısmı, "Sen Allah'ı görmüyorsan da O seni mutlaka
görüyor" cümlesidir. Bu ise, yukarıdaki âyetlerde yer alan ilâhî
gözetim ve denetimin tasdik ve itirafıdır. Kullukta kalite işte bu
noktanın bilincine varmakla gerçekleşebilecektir.
Dinimizin temel kavramları hakkında önemli tarifler ihtivâ eden
hadis üzerinde, konuyu dağıtmayacak ve fakat merak giderecek kadar
durmakta fayda görüyoruz.
Öncelikle Cebrâil aleyhisselâm'ın farklı bir şekilde gelip
Hz. Peygamber'e sokulması ve sonra ismiyle hitâbetmesi, talebe gibi
soru sorup hoca gibi cevapları doğrulaması oradaki müslümanların
dikkatlerini tam olarak çekmek, öğrenimlerini kolaylaştırmak
içindir. Çok medeni görünüşüne rağmen bedevi Araplar gibi Hz.
Peygamber'e ismiyle hitabetmesi, meleklerin, müminlerle aynı
yükümlülükleri taşımadıklarını göstermektedir. Aralarındaki özel
dostluktan kaynaklanmış olması da düşünülebilir.
Cebrâil aleyhisselâm'ın sırasıyla İslâm, iman, ihsân ve
kıyameti sorması da Hz. Peygamber'e yöneltilecek soruların temel
meselelerle ilgili olması gerektiğini göstermektedir.
İslâm'ın beş şartının ve imanın altı esasının tam olarak sayılması
ve kadere imanın ayrıca vurgulanması, dindeki bütünlüğü ve en çok
tartışma konusu olacak noktayı işâret anlamı taşımaktadır.
"İhsan"ın
"Allah'ı görüyormuşcasına kulluk etmek" şeklinde tarifi "müslüman kişi"nin kalitesini pek veciz olarak ortaya koymaktadır.
Allah tarafından görülmek, O'nu görüyormuş gibi davranmak için
yeterli sayılmıştır. Bu mü'minde sürekli bir kendi kendini denetim
(murâkabe) şuuru geliştirecektir. Merkezinde ihsanın
bulunduğu bir iman ve İslâm anlayışı ve hayatı herhalde ideal
hayattır.
"Kıyametin ne zaman kopacağı" müşterek merak konusudur. Önceki
sorulara kolaylıkla cevab veren Hz. Peygamber, bu konu sorulunca
Allah'tan başka herkesin bilemeyeceği bir şeylerin olacağını da
belgeleyen o tatlı cevabını veriyor:
"Kendisine soru yöneltilen (ben), bu konuda soru soran senden daha
bilgili değilim."
Hz. Peygamber "bilmiyorum" demenin ayıp olmadığını böylece biz
ümmetine öğretmiş olmaktadır. Peygamberler ancak Allah'ın bildirdiği
kadar gaybı bilebilirler.
Kıyametin ne zaman kopacağı kadar, alâmetlerinin de merak konusu
olduğu açıktır. Bu sebeple Cebrâil'in "bari alâmetlerini söyle" diye
istekte bulunması pek tabiîdir. Bu suâle Hz. Peygamber, toplumun
ahlâk ve ekonomik yapısındaki iki olumsuz gelişmeyi haber vermekle
yetinmiştir. Câriyenin hanımefendisini (bir başka rivayete göre,
efendisini) doğurması ki, bunu "anaların kendilerine câriye
muamelesini revâ görecek âsî çocuklar doğurması" olarak anlamak
lâzımdır. Nitekim bir rivayette "câriye" yerine "kadın" kelimesi yer
almaktadır. Tercümeyi buna göre yaptık. Kölelik kurumunun resmen
kaldırılmış olması, şerhlerde yer alan câriye-köle merkezli
açıklamaları bugün için geçersiz kılmaktadır.
Kıyâmetin bir başka alâmeti de lüks ve refâhın, dünün fakirlerini
büyük ve lüks binalar yapmakta yarışa sokacak kadar artmasıdır.
Dünyanın, bütün zenginliklerini insanlara sunmasıdır. Bunun anlamı,
servet ve paranın yegâne değer ölçüsü hâline gelmesi, hizmete değil,
tüketim ve gösterişe son derece düşkünlük gösterilmesi demektir.
"Size dininizi öğretmek için gelmişti"
cümlesi, yerinde soru sormanın bir çeşit öğretim anlamı taşıdığını
göstermektedir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Melekler insan kılığına girebilirler. Konuşabilirler, konuşmalarını
insanlar da duyabilir.
2.
İman, dinin esaslarını kabullenmek, İslâm ise, şer'î fiilleri yerine
getirmektir. Binaenaleyh bu ikisi kavram olarak ayrı olmalarına
rağmen, gerçekte biribirlerinden ayrı değildir.
3.
Gücü yetenin kelime-i şehâdeti açıkca söylemesi, müslüman muamelesi
görmesi için gereklidir.
4.
Eğitim-öğretimde soru-cevap usûlü geçerli bir yoldur.
5.
İlim adamlarına ve ilim meclislerine saygı göstermek esastır.
6.
Kıyametin ne zaman kopacağını Allah'dan başka kimse bilemez. Bu
konudaki söylentilere ve tahminlere asla aldanmamak, kulak asmamak
gerekir.
7.
İşlerin, üstesinden gelemeyecek olanların eline geçmesi,
itaatsizliğin artması ve aile yapısının sarsılması kıyamet
alâmetidir.
8.
Müslümanın daima Allah'ın gözetimi (murâkabesi) altında olduğu
bilinciyle yükümlülüklerini yerine getirmesi, sorumluluklarına sahip
çıkması gerekmektedir.
9.
İhsan ve murâkabenin iki derecesi vardır: Kulun "Allah'ı görüyor
gibi" yaşaması, birinci derecedir. "Kendisini Allah'ın gördüğü
şuuruna sahip olması" ise, ikinci derecedir.
62.
Ebû Zer Cündeb İbni Cünâde ve Ebû Abdurrahman Muâz İbni Cebel
radıyallahu anhümâ'dan rivayet edildiğine göre Resûlullah
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
"Nerede
ve nasıl olursan ol, Allah'dan kork.
Kötülük işlersen, hemen arkasından iyilik yap ki, o kötülüğü silip
süpürsün.
İnsanlarla güzel geçin!"
Tirmizî, Birr 55
Ebû Zer Cündeb İbni Cünâde
Ebû Zer hazretlerinin ismi Cündeb İbni Cünâde'dir ve Gıfâr
kabilesine mensuptur. Bu sebeple Ebû Zer el-Gıfârî diye meşhur
olmuştur. Kendisi ilk müslümanlardandır. Daha doğrusu müslümanların
beşincisidir.
Uzun boylu, esmer tenli, beyaz saçlı ve geniş omuzlu olan Ebû Zerr,
zühd ve takvâ, kanaat ve istiğnâ sahibiydi. Bu sebeple Hz.
Peygamber'in kendisine "İslâm'ın İsâ'sı" (Mesîhu'l-İslâm) lakabını
verdiği kaydedilmektedir.
İslâm'ın ilk günlerinde müslümanlığın yayılmasında önemi büyük olan
dört kişiden biri de Ebû Zer hazretleridir. Ebû Zer, hemen daima Hz.
Peygamber'in huzurunda bulunur, ondan istifâde ederdi. Öğrenme
konusunda büyük arzu ve iştiyak sahibiydi. Bilmediği her şeyi Hz.
Peygamber'e sorardı. Hz. Ali onun için "ilim dağarcığı" demiştir.
Hz. Peygamber'e karşı son derece saygı ve muhabbet duyardı. Resûl-i
Ekrem'den "halîlî" (dostum) diye bahsederdi.
Kendisi hak yanlısı, hak sever bir insandı. Bu sebeple de ashâb
arasındaki ihtilaflara taraf olmadı. Fetihlerden sonra ümmetin
zengin olması, emirlerin şatafat ve saltanata meyletmeleri, mal
biriktirmeleri hoşuna gitmedi ve onları sert bir dille tenkid etti.
Ebû Zer hazretleri öğrendiği hadisleri zevkle ve şevkle anlatırdı.
Hatta o bir keresinde şöyle demişti:
"Kılıcı enseme dayasanız, ben de Resûlullah'dan duyduğum bir hadisi
başım kesilinceye kadar tebliğe vakit bulacağımı bilsem, o hadisi
elbette size yetiştirirdim" (Buhârî, İlim 10; Dârimî, Mukaddime 46).
Bu sözüne rağmen ondan bize 281 hadis intikal etmiştir. Bu biraz da
onun inzivâyı tercih etmesiyle ilgili bir netice olmalıdır.
Rivayetlerinin on ikisi hem Buhârî hem de Müslim'de, ikisi sadece
Buharî'de, yedisi sadece Müslim'de yer almıştır. Sahâbe ve
tâbiînden bir çok kişi kendisinden rivayette bulunmuşlardır.
Ebû Zer hazretleri Mekke yakınlarındaki Rebeze'de hicrî 31. yılda
vefat etmiştir. Oradan geçmekte olan küçük bir grup cenâze namazını
kılıp defnetmiştir.
Allah ondan razı olsun.
Açıklamalar
Hz. Peygamber'in özlü sözlerinden biri olan hadis, "Nerede (ve
nasıl) olursan ol, Allah'tan kork" cümlesinden dolayı, burada
zikredilmiştir.
Takvâ,
Allah'ın emirlerini yerine getirmek, yasaklarından kaçınmakla
gerçekleşen ve dinin temeli olan bir ilkedir. Buna Allah saygısı,
Allah korkusu da denir. Takvâ çeşitli derecelere ayrılmaktadır. En
alt tabakası, şirkten uzak kalmak, en üst derecesi ise, Allah'dan
başka her şeyden (mâsivâ) yüz çevirmektir. Takvânın birbirlerinden
farklı dereceleri bulunmaktadır. Ancak onun tabiî sonucu ilâhî
murâkebe altında olduğu bilinci ile hareket etmekten ibârettir.
Takvâ, yalnızlıkta, toplum içinde, belâ ve musîbet anında, bolluk ve
refahta yokluk ve darlıkta, hâsılı her durumda Allah'a karşı saygılı
olmak, sürekli uyanık, dikkatli ve şuurlu bulunmaktır.
Böyle bir duygu ve hâlin sonuçları ise, yüce kitabımızda; Allah'ın
dostluğu [bk.Yûnus sûresi (10), 62], ilâhî övgü [Âl-i İmrân sûresi
(3), 186], Allah'ın yardımına ulaşmak [Âl-i İmrân sûresi (3), 120],
sıkıntılardan kurtulmak ve beklenmedik yerlerden rızka kavuşmak
[Nahl sûresi (16), 120], amellerin ıslahı ve günahların bağışlanması
[Ahzâb sûresi (33), 70-71], ilâhî muhabbet [Al-i İmrân sûresi (3),
76], Allah katında makbûliyet [Hucurât sûresi (49), 13], ölüm anında
müjde [Yûnus sûresi (l0), 63], cehennemden kurtuluş [Leyl sûresi
(92), 17] ve nihâyet cennette temelli mutluluğu buluş [Âl-i İmrân
sûresi (3), 133] olarak belirtilmektedir.
Allah Teâlâ'nın, gazabından sakındırması [bk. Âl-i İmrân sûresi (3),
28] ve Hz. Peygamber'in, "Nerede ve nasıl olursan ol, Allah'a
karşı saygılı bulun" tavsiyesi, müslümanları bu güzel sonuçlara
davet etmektir. Böylece Hz. Peygamber mü'minleri, "Gerçekten
Allah, üzerinizde gözetleyicidir [Nisâ sûresi (4), 1] âyetinin
mânâsına uygun davranmaya çağırmış olmaktadır.
Takvâ, günah işlemeye, günah işlemek takvâ sahibi olmaya engel
olmadığı için, insanlık gereği işlenecek günahların peşinden
iyilik yapmak, o hata ve günahın sonuçlarını ve hatta bizzat
günahın kendisini ortadan kaldırmak gerekmektedir. Zira Allah Teâlâ;
iyiliklerin kötülükleri giderdiğini [bk. Hûd sûresi (11) 114] ve
hatta iyiliklere tebdil ettiğini [bk. Furkân sûresi (25), 70] haber
vermiştir. Bu da murâkabe şuurunun olumlu bir başka neticesidir.
İyiliğin hatayı iyiliğe dönüştürmesi veya hiç değilse, kötülüğün
sonuçlarının ortadan kaldırılması, hiç hata işlememenin mümkün
olmadığı dünyamızda, kötülüklere karşı müsamahasız olmayı öngörmek
ve öğütlemek demektir. Günahların ve kötülüklerin tortularını,
işlenen iyiliklerle dezenfekte edebilmek gerçekten çok büyük bir
imkân ve şanstır.
İnsanlarla güzel geçinmek,
ahlâkî olgunluğun ve murâkabe şuurunun günlük hayattaki ve beşerî
ilişkilerdeki sonucu olmaktadır. Bu uygulamanın ölçüsü de Peygamber
Efendimiz tarafından, başkalarının kendisine yapmasını istemediğini
onlara yapmamak şeklinde belirtilmiştir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
İyilikler kötülükleri ya büsbütün ortadan kaldırmak ya da iyiliğe
dönüştürmek suretiyle yok eder.
2.
Güler yüz göstermek, zarar vermemek, iyiliklerin yaygınlaşmasına
gayret etmek ve kendisine yapılmasını istemediğini başkalarına
yapmamak, insanlarla güzel geçinmek demektir.
3.
Takvâ ya da Allah'a karşı saygılı olmak, müslümanı her türlü
kötülüklerden koruyacak üstün bir meziyettir.
4.
Her yer ve şartta Allah'a karşı saygılı olmak, murâkabe şuurunun
göstergesidir.
63.
Abdullah İbni Abbas radıyallahu anhümâ'dan nakledildiğine
göre şöyle demiştir:
Bir gün Hz. Peygamber'in terkisinde bulunuyordum. Bana:
"Yavrucuğum, sana bazı kaideler öğreteyim"
dedi ve şöyle buyurdu: "Allah'ın buyruklarını gözet ki, Allah da
seni gözetip korusun. Allah'ın (rızâsını) her işte önde tut, Allah'ı
önünde bulursun. Bir şey isteyeceksen Allah'tan iste. Yardım
dileyeceksen, Allah'tan dile! Ve bil ki, bütün bir ümmet toplanıp
sana fayda temin etmeye çalışsalar, ancak Allah'ın senin için takdir
ettiği faydayı temin edebilirler. Yine eğer bütün ümmet, sana zarar
vermeye kalksalar, ancak Allah'ın senin hakkında takdir ettiği
zararı verebilirler. Çünkü artık kaderi yazan kalem yazmaz olmuş,
yazıları değişmeyecek şekilde kesinleşmiştir. (Bundan sonra takdirde
herhangi bir değişiklik söz konusu
değildir.)
Tirmizî, Kıyâmet 59
Tirmizî dışında bir rivayette de (Ahmed İbni Hanbel, Müsned,
I, 307) şöyle buyurulmaktadır: "Allah'ın emir ve
yasaklarını
gözet, O'nu
önünde bulursun.
Bolluk içindeyken (emirlerine bağlı kalmakla) sen Allah'ı tanı ki O
da darlığa düşünce (kurtarmak suretiyle) seni tanısın. Bil ki senin
hakkında yazılmamış olan şey başına gelmez. Sana takdir edilen de
seni atlayıp (başkalarına) gitmez. Bil ki zafer sabırla, sevinç
üzüntüyle, kolaylık da zorlukla birliktedir."
Açıklamalar
Hz. Peygamber, zaman zaman sahâbî çocuklarını terkisine bindirirdi.
Hadisimiz, on yaşlarındaki Abdullah İbni Abbas'ın da Hz.
Peygamber'in bu tür iltifatlarına mazhar olduğunu ve ayrıca iman ve
ahlâk esaslarını ondan öğrenme şansına kavuştuğunu göstermektedir.
Hadis, "Allah'ın buyruklarını gözet ki, Allah da seni gözetip
korusun!" tavsiyesinden ötürü buraya alınmıştır. Zira bu beyân,
"Onu görüyormuşcasına Allah'a kulluk etmek" diye tarif edilen
ihsân ve ilâhî denetimin bir başka şekilde dile
getirilmesidir.
Hadisteki kaideler Allah, kader ve öteki insanlardan gelecek
fayda-zarar konularına açıklık getirmekte, takdir edilenden
başkasının kişiye ulaşmayacağını, ulaştırılamayacağını, açık-seçik
anlatmaktadır. Neticede mü'min için gözetilecek asıl noktanın,
sadece Allah'ın emir ve yasakları olduğu belirtilmiş olmaktadır.
Hadis, kaderde olmayanın başa gelmeyeceği güvencesini vermektedir.
Kaderin ise, çoktan tesbit edildiğini, artık onda bir düzeltme ya da
değiştirmenin kesinlikle olmayacağını bildirmektedir. O halde
mü'minlerin yersiz kuşkulara kapılmalarına gerek yoktur. Onlar
inançları doğrultusunda yaşamaya bakmalıdırlar.
Kulun bütün himmet ve dikkatini Allah'a çevirmesi gereği herhalde
ancak bu kadar güzel ve güçlü ifade edilebilirdi. Biz bu hadise
sünnetu'llah'a ait bazı esasların tebliği ve ta'limi de
diyebiliriz.
el-Mukadder lâ yuğayyer
(takdir olunan değişmez), nasîbuke yusîbuke (nasibin seni
bulur), "alın yazımmış" gibi sözler, sorumluluğu kadere yükleyip
sorumsuzluğa kapı açacak şekilde değil, mü'mini hayatta kendi değer
ölçüleri çerçevesinde sürekli bir güven ve faaliyet içinde tutacak
biçimde anlaşılıp yorumlanmalıdır. Yani tam teslimiyet içinde tam
faaliyet... Galiba ilk müslüman nesillerin en belirgin vasıfları da
bu idi… Başarı bu çizgide yürümektedir.
Bir konuda şartların tamamen lehte veya aleyhte gözükmesi, takdirin
önüne geçecek değildir. Bir başka deyişle görünür şartlar herkes
için aynı sonuçları doğurmaz. Bunun tabii neticesi de, herkesin
karşılaştığı sonuca razı olması isyan psikolojisi ve davranışı
göstermemesidir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Allah'ın ilminde herhangi bir değişiklik söz konusu değildir.
2.
Hadisimiz murâkabe, Allah'ın emirlerine riayet, tevekkül ve kulların
Allah'a olan ihtiyaçları gibi pek önemli konulara ışık tutmaktadır.
`
64.
Enes İbni Mâlik radıyallahu anh şöyle dedi:
"Siz kıl kadar bile önemsemediğiniz birtakım işler yapıyorsunuz ki,
biz onları, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem zamanında
helâk edici büyük hatalardan sayardık."
Buhârî, Rikak 32
Açıklamalar
Hepimizin bildiği bir gerçektir ki, her insanın dikkatli, daha
dikkatli olduğu zamanları bulunduğu gibi, önemli şeyleri bile pek
kâle almadığı anları da olur. Ümmetler, milletler de böyledir. Bazı
nesiller çok daha titiz ve dikkatli, bazıları da rahat hatta
kayıtsız olabilirler. Tabiatıyla bu durum, bazı zararların
önemsenmemesi gibi, neticede tehlikeli olabilecek gelişmelere de yol
açabilir. İşte hadisimiz, Enes İbni Mâlik hazretlerinin kanaatine
göre, tâbiîn neslinin gözünde pek küçük görülen bazı fiillerin
Resûlullah zamanında sahâbîler tarafından helâk vesilesi kabul
edildiğini, bu ilk iki nesil arasında bazı konularda bu derece
yaklaşım ve değerlendirme farkı olduğunu delillendirmektedir. Tabii
bu, genel bir gözlemdir. Örnek verilmemiştir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Ashâb-ı kirâm, Allah'a karşı duydukları derin saygıdan dolayı, küçük
günahları bile helâk sebebi sayarlardı. Çünkü onlar hatanın
küçüklüğünü değil, emrine karşı gelinen Allah'ın büyüklüğünü dikkate
alırlardı.
2.
Aslında "büyük" olmasına rağmen, zamanla insanlar tarafından
önemsenmeyen, "küçük"
görülen bazı
fiiller olabilir.
Bu hal "…Onu önem-siz bir iş sanıyorsunuz. Oysa o, Allah katında
büyük (bir günah) tır…" [Nûr sûresi (24), 15] âyetinde de
açıklanmış bir gerçektir.
3.
Kendini kontrol etme melekesi gelişmiş müslümanlar, hataları
değerlendirmede daha titiz ve daha derin bir anlayış sahibidirler.
4.
Günahları küçümsemek, Allah saygısının azlığına delildir.
65.
Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Nebî
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
Allah Teâlâ kıskanır. Allah'ın kıskanması, haram kıldığı şeyi kulun
işlemesindendir.
Buhârî, Nikâh 107; Müslim, Tevbe 36. Ayrıca bk. Tirmizî, Radâ 4
Açıklamalar
Kıskançlık anlamına gelen "gayret" kelimesi, Allah'a nisbet
edilince, "kullarına merhamet etmesi ve saadetlerini dilemesi"
anlaşılır. Nitekim Müslim'in rivayet ettiği bir başka hadiste bu
durum şöylece açıklanmıştır:
"Allah'tan daha kıskanç kimse yoktur. Bundan dolayı kötülüklerin
açığını da kapalısını da haram kılmıştır…"
(Müslim, Tevbe 33). Nelerden razı olduğunu ve hangi fiil ve
sözlerden razı olmadığını önceden bildirmiş olması O'nun, kullarının
saadetlerini dilemesinin, azab çekmelerini istememesinin sonucudur.
Herhangi bir haksızlık ya da fenalık görülünce, "gayretullah'a (veya
gayret-i ilâhiyeye) dokunur" denilmesi de bu mânadadır.
Kıskançlık, daha çok karı-koca arasında her birinin yekdiğerini
başkalarına kaptırmaktan sakınması, bunun için tedirginlik duyması,
tepki göstermesi demektir. Aslında bu duygu ve davranışların
temelinde de eşlerin birbirlerine karşı duydukları sevgi vardır.
Birbirlerini koruma isteği vardır. Ancak eşler bu duygularını, ters
bir durumla karşılaştıklarında ortaya koyarlar. Allah Teâlâ ise,
kullarını kötülüklerden korumak için emir ve yasaklarını önceden
bildirmiştir. Âni tepki şeklindeki bir gayret ve kıskançlık Allah
hakkında düşünülemez. Allah Teâlâ koyduğu sınırlara uyulmaması
halinde gazab edeceğini de (gayretinin sonucu olarak) yine önceden
bildirmiştir.
Kaydedildiğine göre Sa'd İbni Ubâde radıyallahu anh bir gün
Resûlullah'ın huzurunda:
-
"Eğer karımın yanında yabancı bir erkek görecek olsam onu, kılıcımın
keskin tarafıyla doğrarım" demiştir. Bunun üzerine Hz. Peygamber,
çevresindekilere:
-
"Sa'd'ın bu gayret ve hamiyetine şaşmayın! Çünkü ben Sa'd'dan daha
kıskancım. Allah Teâlâ da benden daha kıskançtır"
buyurmuştur. Bir yasağın çiğnenmesine karşı Hz. Peygamber ve Allah
Teâlâ'nın tepkisi, elbette eşlerin birbirlerini kıskanmalarından çok
daha ileridir (bk. Buhârî, Nikâh 36). Allah ve Resûlü, mü'minlerin
haramlara düşmesini asla arzu etmezler.
Hadîs-i şerîf 1810 numarada tekrar gelecektir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Allah Teâlâ koyduğu sınırları, mü'minleri korumak için koymuştur. Bu
sebeple de sınırların çiğnenmesine razı değildir.
2.
Haramları işlemek, Allah'ın gazabına uğramaya sebeptir.
3.
Murâkabe bilincinin canlı tutulması, müslümanı haramları işlemekten
ve sonuçta ceza görmekten alıkor.
66.
Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre
kendisi, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem'in şöyle
buyurduğunu işitmiştir:
"İsrâil oğulları arasında biri ala tenli (abraş), biri kel, biri de
kör üç kişi vardı. Allah Teâlâ onları sınamak istedi ve kendilerine
bir melek gönderdi.
Melek ala tenliye geldi:
-
En çok istediğin şey nedir? dedi. Ala tenli:
-
Güzel (bir) renk, güzel (bir) ten ve insanların iğrendiği şu halin
benden giderilmesi, dedi. Melek onu sıvazladı ve ala tenlilik gitti,
rengi güzelleşti. Melek bu defa:
-
En çok sahip olmak istediğin mal nedir? dedi. Adam:
-
Deve (yahut da sığır)dır, dedi. Ona on aylık gebe bir deve verildi.
Melek:
-
Allah sana bu deveyi bereketli kılsın! diye dua etti.
Sonra kele gelerek:
-
En çok istediğin şey nedir? dedi. Kel:
-
Güzel (bir) saç ve insanları benden uzaklaştıran şu kelliğin
gideril-mesi dedi. Melek onu sıvazladı, kelliği kayboldu. Kendisine
gür ve güzel (bir) saç verildi. Melek sordu:
-
En çok sahip olmak istediğin mal nedir? Adam:
-
Sığır dedi. Ona da gebe bir inek verildi. Melek:
-
Allah sana bunu bereketli kılsın! diye dua ettikten sonra körün
yanına geldi ve :
-
En çok istediğin şey nedir? dedi. Kör:
-
Allah'ın gözlerimi iâde etmesini ve insanları görmeyi çok istiyorum,
dedi. Melek (onun gözlerini) sıvazladı. Allah onun gözlerini iâde
etti. Bu defa Melek:
-
En çok sahip olmak istediğin şey nedir? dedi. O da:
-
Koyun dedi. Bunun üzerine ona döl veren bir gebe koyun verildi.
Deve ve sığır yavruladı, koyun kuzuladı. Neticede birinin vâdi
dolusu develeri, diğerinin vâdi dolusu sığırı, ötekinin de bir vâdi
dolusu koyun sürüsü oldu.
Daha sonra melek ala tenliye, eski kılığında geldi ve:
-
Fakirim, yoluma devam edecek imkânım yok. Gitmek istediğim yere önce
Allah sonra senin yardımın sâyesinde ulaşabilirim. Rengini ve
cildini güzelleştiren Allah aşkına senden yolculuğumu
tamamlayabileceğim bir deve istiyorum, dedi.
Adam:
-
Mal verilecek yer çoook, dedi. Melek:
-
Ben seni tanıyor gibiyim. Sen insanların kendisinden iğrendikleri,
fakirken Allah'ın zengin ettiği abraş değil misin? dedi. Adam:
-
Bana bu mal atalarımdan miras kaldı, dedi. Melek:
-
Eğer yalan söylüyorsan, Allah seni eski haline çevirsin, dedi.
Sonra melek, eski kılığına girip kelin yanına geldi. Ona da abraşa
söylediklerini söyledi. Kel de abraş gibi cevap verdi. Melek ona da:
-
Yalan söylüyorsan, Allah seni eski haline çevirsin! dedi.
Körün kılığına girip bu defa da onun yanına gitti ve:
-
Fakir ve yolcuyum. Yoluma devam edecek imkânım kalmadı. Bugün önce
Allah'ın sonra senin sâyende yoluma devam edebileceğim. Sana
gözlerini geri veren Allah aşkına senden bir koyun istiyorum ki,
onunla yoluma devam edebileyim, dedi. Bunun üzerine (eski) kör:
-
Ben gerçekten kördüm. Allah gözlerimi iâde etti. İstediğini al,
istediğini bırak. Allah'a yemin ederim ki, bugün alacağın hiçbir
şeyde sana zorluk çıkarmayacağım, dedi. Melek:
-
Malın senin olsun. Bu sizin için bir imtihandı. Allah senden razı
oldu, arkadaşlarına gazap etti, cevabını verdi (ve oradan ayrıldı).
Buhârî, Enbiyâ 51; Müslim, Zühd 10
Açıklamalar
Fahr-i Kâinât Efendimiz'in verdiği bu örnekte, insanoğlunun darlık
ve bolluk, felâket ve saadet, hastalık ve sağlık gibi farklı hal ve
zamanlarında nasıl farklı davranabildiği görülmektedir.
Davranışlardaki bu farklılık, her şeyden önce, murâkabe şuurundan
uzaklaşmaktan ileri gelmektedir. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de de bu
tutarsız davranışlara işaret buyurulmuştur. Meselâ Lokman sûresinin
32. âyetinin meali şöyledir:
"Onları, gölgeler salan dağlar gibi dalgalar sardığı zaman, bütün
samimiyetleriyle Allah'a yönelerek O'na yalvarırlar. Fakat Allah,
onları kurtarıp karaya çıkarınca içlerinden bir kısmı orta yolu
tutar (bir çoğu da inkâr eder); zaten bizim âyetlerimizi (öyle)
nankör gaddarlardan başkası inkâr etmez."
Hadiste sözü edilen abraşlık (alatenlilik), kellik ve körlük
başkalarınca görülen hastalıklar olduğu için özellikle eski
toplumlarda bu tür hastalar ayıplanır, kınanır ve hatta toplumdan
dışlanırdı. Tabiatıyla böyle bir muamele onlar için daha da büyük
bir felâket olurdu. Bu tür hastalıklardan kurtulmak da hiç şüphesiz
hastalara büyük mutluluk verirdi. Zira onlar hem hastalıktan, hem de
toplumun dışlamasından kurtulmuş olurlardı. Böylece her nimete bir
şükür hesabından bunlara iki şükür gerekirdi.
Hadiste zikredilen şükür imtihanını ancak üç kişiden birinin
kazandığı görülmektedir. Bu ölçü ve oran belki de insanoğlunun,
ilâhî nimetlere karşı tavrını ortaya koymaktaydı. Yani ilâhî denetim
altında yaşadığını her hâl ü kârda farkedebilenler ancak üçte bir
oranındaydı. Nitekim Allah Teâlâ "Şükreden kullarım gerçekten pek
azdır" [Sebe' sûresi (34), 13] buyurmamış mıydı?
Hadis şerhlerinde işin psikolojik tarafına da dikkat çekilmektedir.
Şöyle ki, alatenlilik ve kellik kişinin bünyesi, fizik yapısı,
mizacı, tabiatı ile ilgilidir. Yani bu hastalıkların sebebi,
dâhîlidir. Dolayısıyla hastanın psikolojisini de etkilemektedir.
Körlük ise, böyle değildir. Haricî sebeplerle de insan kör olabilir.
Netice itibariyle de insan psikolojisini diğerleri kadar olumsuz
etkilemez. Hadiste de bunun örneği görülmektedir. Ala tenli ve kel,
mizaclarına bağlı olarak huyları da bozulmuş olduğu için kendilerine
yapılan ikram ve iyiliği ve onun sahibi olan Allah'ı unutmuşlar ve
imtihanı böylece kaybetmişlerdir. Kör ise, böylesi kötü bir sonuçtan
kendisini kurtarabilmiştir.
Meleğin bu üç kişiden her birine onların eski hallerine bürünerek
gelmesi, onlara eski durumlarını hatırlatmak, istemedikleri o
halleri gözlerinin önüne getirmekle ve onlara herhangi bir mâzeret
ileri sürme imkânı bırakmamak içindir.
Ayrıca olayda mal ve servetin insanı nasıl azdıracağına da dikkat
çe-kilmiştir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
En kötü huy, nankörlük ve cimriliktir. Çünkü bu huylar insana
Allah'ı ve O'nun nimetlerini unutturur, hatta inkâr ettirir.
2.
Cimrilik ve yalancılık Allah'ın gazabına uğramaya sebeptir.
3.
Doğruluk ve cömertlik güzel huylardır.
4.
İsrailoğullarının başından geçenleri anlatmak câizdir. Özellikle
ibret alınacak olayların eğitim maksadıyla naklinde hiçbir sakınca
yoktur.
5.
Eğitim ve irşadda kıssalardan yararlanmak faydalıdır.
6.
Mü'mine doğruluk ve cömertlik yakışır.
7.
Allah'ın verdiği nimetlere söz ve fiil olarak şükürde bulunmak
lâzımdır. Nimetin devamı ve artması buna bağlıdır.
8.
"Ne oldum delisi" olmamak, geçmişi unutmamak gerekir.
67.
Ebû Ya'lâ Şeddâd İbni Evs radıyallahu anh'den rivayet
edildiğine göre Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle
buyurdu:
"Akıllı kişi, nefsine hâkim olan ve ölüm sonrası için çalışandır.
Âciz kişi de, nefsini duygularına tâbi kılan ve Allah'tan dileklerde
bulunup duran (bunu yeterli gören) dır"
Tirmizî, Kıyâmet 25. Ayrıca bk. İbni Mace, Zühd 31
Şeddâd İbni Evs
Konuştuğu zaman güzel konuşan ve kızdığı zaman gayzına hâkim olan
Şeddâd, müslüman bir ailenin çocuğudur. Künyesi Ebû Ya'lâ veya Ebû
Abdurrahman'dır. İlim ve hilm yönünden pek üstündü. Âbid, zâhid,
yufka yürekli, temiz kalbli kâmil bir müslümandı.
Hz. Peygamber'den 50 kadar hadis rivayet etmiştir. Rivayetleri
Kütüb-i Sitte'de yer almıştır. Hicrî 58. yılda 75 yaşlarındayken
Kudüs'te vefat etmiştir.
Allah ondan razı olsun.
Açıklamalar
Sonlu bir dünyada sorumlu ve belli bir ömre sahip olan insanoğlu,
dünyayı ve sonrasını değerlendirirken bazı güç odaklarının tesiri
altında kalmıştır. Bunlar iman, dünya, nefis, öteki insanlar ve
şeytandır.
"Nefse hakimiyet"
ve "ölüm sonrası için gayret" şeklinde belirlenmiş olan
akıllılık göstergeleri, büyük ölçüde kâmil, yani etkili bir iman
ile alâkalıdır. "Nefse hakimiyet", aklı hayata egemen kılmak
demektir. "Âhiret" ise, akıllılıkta dikkate alınacak çok önemli ve
temelli bir unsurdur. Davranışlarını âhiretteki sonuçlarını dikkate
alarak ayarlamak gerçek anlamda "akıllı kişi"lerin tavrıdır.
"Herkes yarın için önceden neler gönderdiğine dikkat etsin"
[Haşr sûresi (59), 18] âyeti, "ölüm sonrası için denetimli
çalışan"ların ne kadar isâbetli ve akıllı işler yaptıklarını
belgelemektedir. Nitekim İmam Tirmizî, bizim "nefsine hâkim olan"
diye tercüme ettiğimiz ifadenin "kıyamette hesaba çekilmeden önce öz
nefsini hesaba çeken kişi" demek olduğuna işâret etmektedir. Sonra
da bunu desteklemek üzere iki görüş nakletmektedir.
Hz. Ömer demiş ki:
"Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekin. Büyük duruşma için
hazırlık yapın. Âhiretteki hesap, ancak dünyada nefsini hesaba
çekmiş olanlar için hafif ve kolay olacaktır."
Meymûn İbni Mihrân'da şöyle der:
"Kul, yediğini ve giydiğini nereden karşılıyor?" diye ortağını
gözetleyip durduğu gibi, kendi öz nefsini denetlemedikçe asla takvâ
sahibi olamaz."
Sevgili Peygamberimiz bir başka hadîs-i şerîflerinde:
"İşlerin asıl değeri sonuçlarına göre ölçülür"
(Buhârî, Kader 5; Rikâk 33; Tirmizî, Kader 4) buyurmuştur. İnsanın
akıllısı ve hası da âhirette belli olur. Orada, hayatının hesabını
yüz akıyla verebilen kişi, dünyayı iyi yönleriyle âhirete taşımayı
başarmış demektir. Hadisimizdeki "akıllı kişi" ta-rifine
uymuştur. Başkalarının onun hakkında şöyle veya böyle konuşmalarının
hiçbir kıymeti yoktur.
Âcizliğin alâmeti olarak hadiste "nefsini hevâ ve heveslerine tâbi
kılmak" sonra da "Allah'tan dileklerde bulunmak" sayılmıştır. His ve
hevesleri peşinde ömür tüketen insanlar, zaman zaman kapıldıkları
hesap verme kaygısı sonucu boş ümitlere ve temennilere kucak
açarlar. Kuruntulara kapılırlar. Tabiî bunlar neticeyi değiştirmez.
Nefsine uymuş kişilerin belki de tek çareleri kuruntularıyla
avunmaktır. Şu âyetler ne kadar ciddi uyarıdır:
"Ey insanoğlu, seni yaratıp sonra şekil veren, düzenleyen, mütenâsib
kılan, istediği şekilde terkib eden, çok cömert olan Rabbine karşı
seni aldatan nedir?"
[İnfitâr sûresi (82), 6-8].
"Kullarıma benim, bağışlayan, merhamet eden olduğumu, azabımın can
yakıcı bir azab olduğunu haber ver!"
[Hıcr sûresi (15), 49-50].
Allah Teâlâ'dan dilekte bulunmak dinimizde teşvik edilmiştir. Ancak
böylesi bir ümit için kendine düşeni yapmış olmak da gereklidir.
Bakara sûresi'nin 218. âyetinde Allah'ın rahmetini umut etmek için
iman, hicret ve cihad gibi dinin temel gereklerini
yerine getirmiş olmak lâzım geldiği anlatılmaktadır. Herhangi bir iş
yapmadan kuru kuru ümitte ve dilekte bulunmaya "temennî"
denilmektedir. Böylesi kuru bir temenni ile yetinen kişi, elbette
kendisinden beklenen akıllılığı gösterememiş, en ciddi konuda en
anlamsız bir davranış sergilemiş demektir. Böyle bir davranış ise,
bir âyet-i kerîmeye göre -Allah korusun- dini eğlence-oyun yerine
koyan kâfirler ile aynı durumu paylaşmak olur. Bu durumda Allah'ın
mağfiretini ummak, bazı cahiller gibi, "Allah beni de affetmeyecekse
kimi affedecek" şeklinde ciddiyetten uzak sözler sarfetmek tam
anlamıyla "Allah ile aldanmak" olur. Nitekim "Allah ile aldanmak,
günah işleyip dururken bağışlanma ummak"tır. (bk. Aclûnî,
Keşfü'l-hafâ, II, 136.) Bu durumdakiler şu âyeti
hatırlamalıdırlar:
"İşte Rabbinize karşı beslediğiniz bu zannınız, sizi helâk etti,
ziyâna uğrayanlar olup çıktınız"
[Fussılet sûresi (41), 23].
Bir de unutulmamalıdır ki kuruntu, şeytanın insanları yanıltma
taktiklerindendir [bk. Nisâ sûresi (4), 120].
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Akıllılık ve ileri görüşlülük, davranışlardan belli olur.
2.
Akıllı-akılsız tesbiti ve tarifi, dünya ve âhireti algılama ve
değerlendirme, dünyada iken âhirete hazırlanma durumuna göre
yapılır. İddialara veya temennîlere göre değil.
3.
Allah Teâlâ'nın "gazabını aşkın rahmeti"nden yararlanabilmek için,
iman ve İslâm çerçevesinde kendine düşeni yapma gayreti içinde
bulunmak gerekir. Zira, "Allah'ın rahmeti, iyilik edenlere
yakındır" [Â'raf sûresi (7), 56].
4.
Nefsi her zaman denetleyip hesaba çekmek gerekir.
5.
Allah amellere sevap verir, amelsiz temennilere değil.
68.
Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Kendisini (doğrudan) ilgilendirmeyen şeyi terketmesi, kişinin iyi
müslüman oluşundandır."
Tirmizî, Zühd 11. Ayrıca bk. İbni Mâce, Fiten 12
Açıklamalar
Dünyada lüzumsuz, boş ve faydasız hiçbir şey yoktur. Allah Teâlâ her
yarattığını bir hikmete dayalı ve bir hizmete uygun yaratmıştır.
Ancak herşeyin herkes için her zaman gerekli olması da hiç şüphesiz
düşünülemez. İşte hadiste işaret buyurulan mâlâyânî, "kişinin
dinine ve dünyasına faydası olmayan şey" anlamındadır.
İnsanı doğrudan ilgilendirmeyen şeylere bu anlamda "lüzumsuz" veya "gereksiz" denilebilir. Halkımız
"üstüne elzem olmayan işe karışma"
derken, işte bu mânâyı dile getirmektedir.
Neyin mâlâyânî, neyin gerekli olduğunu ayırabilmek için, öncelikle
sağlam değer ölçülerine sahip olmak lâzımdır. Hiç şüphesiz
müslümanlar için müslümanlığın değer ölçüleri esastır. O halde olgun
mü'min, müslümanlığın ölçülerine göre yaşayan ve çevresini bunlara
göre değerlendiren kişidir. Mâlâyânînin terkedilmesi, müslümanın
sürekli uyanık olduğunu gösterir. Murâkabe fikri ile yaşadığını
belgeler.
Mâlâyânîyi terketmek, gerekli olanı icabeden yerde gerektiği ölçüde
yerine getirmek demektir. Toplumda olumsuz gelişmelerin önlenmesi,
büyük ölçüde gereksizlerin terkedilmesiyle mümkün olacaktır. Bu
sebepledir ki, İslâm âlimleri bu hadisi "medâr-ı İslâm" olan dört
hadisten biri kabul ve ilân etmişlerdir.
Gereksizi terketmek, lüzumluları önem sırasına koyma fikrini de
beraberinde getirir. Böylece müslüman, her konuda en lüzumlu olanı
işlemek, en gerekli olanı ortaya koymak başarısını ve basiretini
yani olgunluğunu gösterir. Bu da onun güzel müslüman olduğunun
delili olur.
Mâlâyânî ile meşgul olmak, lüzumluları ihmal etmeye götürür. Çünkü
gerekli-gereksiz herşeyle meşgul olmak insanı, kolayı tercihe
sevkeder. Bütün bunlar ise, sonuçta müslümanı fuzûlî işlerin adamı
durumuna düşürür. Bu bakımdan hadis, fevkalâde önemli bir tesbit
yapmakta, iyi müslüman olabilmek için her şeyden önce kendisini
ilgilendirmeyen fuzûlî işlerle meşgul olmamak gerektiğine dikkat
çekmektedir. Çünkü ömür kısadır ve hızla geçmektedir.
Gerekli-gereksiz herşeyin harman olduğu günümüzde sadece lüzumlu
işlerle meşgul olabilmek, ancak gerçekten olgun bir iman ile
mümkündür.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Kendisini doğrudan ilgilendirmeyen söz ve işlerle meşgul olmamak,
müslümanın iyi bir seçim bilincine sahip olduğuna ve imanının
olgunluğuna işarettir.
2.
İnsan, dünya ve âhireti için gerekli ve lüzumlu olan işlerle meşgul
olmalıdır.
3.
Mâlâyânîyi terk, sürekli ilâhî denetim altında bulunduğu şuurunun
bir sonucudur. Murâkabe'nin en büyük pratik faydası budur.
69.
Ömer radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Nebî
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Kişiye, hanımını neden dövdüğü sorulmaz!"
Ebû Dâvûd, Nikâh 42. Ayrıca bk. İbni Mace, Nikâh 51
Açıklamalar
İmam Nevevî'nin bu hadisi murâkabe konusunda niçin zikrettiği ilk
bakışta anlaşılamamaktadır. Oysa İslâm'ı bilen bir aile reisinin,
hanımını neden dövdüğünü sormak onun dindarlığı, yani Allah'ın
gözetimi altında bulunduğu şuurundan ve dolayısıyla yetkilerini
kullanmakta haddi aştığından şüphe etmek anlamına gelir. Aile, ilâhî
murâkabe şuurunun en çok işleyeceği kurumdur. Zira ailenin
mahremiyeti vardır. O sebeple teftişe müsait değildir. Olay,
açıklanması utanç verici veya çok özel bir sebebe bağlı olabilir. Bu
mahremiyeti ifade için "Kol kırılır yen içinde kalır", "Kirli çamaşırlar sokakta yıkanmaz" denilmiştir. Karı-koca arasındaki
ilişkiler, onlara bırakılmıştır. Kendileri açmadıkça başkaları aile
sırlarını öğrenemezler. Halkımız ne güzel söylemiş: "Karı-koca dövüşmüş, aklı olmayan karışmış.!"
Hadiste, kocanın karısını dövmekten mutlak mânada sorumlu
olma-yacağı söylenmiyor. "Uhrevî sorumluluğu da yoktur" denilmiyor.
İslâm şeriatının müsaade ettiği hal, şekil ve şartlarda olması
halinde dövme işi sorumluluk getirmez. Aksi ise, tam bir
sorumluluktur.
Mısırlı âlim Muhammed Gazzalî gibi bu hadise sırf "hukûkî açıdan" yaklaşarak, onu kadın haklarına aykırı görüp tenkid etmeye
kalkanlar, işi yeterince düşünüp değerlendirmeyenlerdir. Nevevî gibi
"ahlâkî açıdan" ve "aile mahremiyeti" noktasından yaklaşılması
gerekir. Mesele hukûkî bir zemine kaydırıldığı takdirde elbette
kimin haklı kimin haksız olduğu adlî mercilerce araştırılacak ve
koca da sorgulanacaktır.
Tekrar edelim ki, "sorulmama" keyfiyeti, hâkim ya da kâdıya gelmemiş
olaylar için geçerlidir. Yetkili makamlara ulaştırılan bir dövme
olayı varsa, elbette haklının ortaya çıkması için o soruşturulacak
ve araştırılacaktır.
(M. Akif Ersoy, Safahat'ında "Köse İmam" başlıklı manzumesini
bu hadîs-i şerîfin yorumuna yardımcı olacak bir olayla başlatır.
Merak edenler o manzumeyi okuyabilirler.)
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Terbiye etmek için -gerektiğinde- koca hanımını dövebilir. Bu bir
ruhsattır.
2.
Aile içi ilişkiler, eşlerin dindarlığına ve özellikle murâkabe
şuuruna bırakılmıştır.
3.
Aile mahremiyeti sonuna kadar korunmalıdır.
|