|
DOĞRU SÖZLÜLÜK
(SIDK)
Âyetler
1.
"Ey inananlar! Allah'a karşı saygılı olun ve özü-sözü doğru
olanlarla beraber bulunun."
Tevbe sûresi (9), 119
Âyet-i kerîme, Tebük Savaşı'na katılmayan fakat sonra tövbeleri
kabul buyurulan üç sahâbî ile ilgili âyetlerden hemen sonra
gelmektedir. Müslümanları, imanlarında, verdikleri sözlerinde ve
dinlerinde, gerek niyet, gerek söz, gerekse davranış bakımından
dürüst kimselerle birlikte olmaya çağırmaktadır.
Sıdk,
sözde ve özde doğruluk demektir. "Sâdıklar" bu âyette, - önü sonu
dikkate alınınca- öncelikle "Hz. Peygamber ve ashâbı" anlamına
gelmektedir. Muhammed aleyhisselâm ve ashâbının yolunu
izlemeye gayret eden has müslümanlarla beraber olmak, kulun Allah
saygısını arttıracak ve dolayısıyla ona dünya-âhiret mutluluğunu
kazandıracaktır.
"Doğrularla beraber olmak", netice itibâriyle "doğruya destek
vermek" demektir.
2.
"Doğru sözlü, doğru özlü erkek ve kadınlara Allah, bağışlanma ve
büyük ecir hazırlamıştır."
Ahzâb sûresi (33), 35
Âyet, özünde, sözünde ve işinde doğru olmanın iki önemli neticesini
açıklamaktadır: Geçmişteki hataların bağışlanması (mağfiret) ..
Gelecekte büyük ecir (mükâfat)... Bu, geçmişi ve geleceğiyle en
büyük güvenceye sahip olmak demektir.
3.
"Allah'a karşı dürüst ve samimi davransalardı, elbette kendileri
için çok daha iyi olurdu."
Muhammed sûresi (47), 21
Hicretten sonra Medine'de müslümanlar güçlenmeye başlayınca
içlerinden bir kısmı, "düşmanla harbetmeye izin verilse, bu konuda
bir âyet gelse" diye temennide bulunmuşlardı. Savaşa izin verilince
"kalplerinde hastalık bulunan" münâfıklar böyle bir durumu kendileri
istememişler gibi baygın baygın bakakalmışlardı. Halbuki onlara
düşen itaat etmekten ibâret idi. Çünkü bunu kendileri istemişlerdi.
Durum kesinleştikten sonra Allah'a karşı dürüst ve samimi davranmak,
herkesten önce kendileri için hayırlı ve iyi olacaktı.
Dürüstlük özellikle önceden temenni edilen şeylerin bedeline
katlanmakla isbat edilebilir. Faydasını da ancak bu bedeli ödemeye
hazır olanlar görür.
Müslümana özünde, sözünde ve işinde dürüst olmak yaraşır.
Hadisler
55.
Abdullah İbni Mes'ud radıyallahu anh'den rivâyet edildiğine
göre Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Şüphesiz ki sözde ve işde doğruluk hayra ve üstün iyiliğe yöneltir.
İyilik de cennete iletir. Kişi doğru söyleye söyleye Allah katında
sıddîk (doğrucu) diye kaydedilir. Yalancılık, yoldan çıkmaya (fücûr)
sürükler. Fücûr da cehenneme götürür. Kişi yalancılığı meslek
edinince Allah katında çok yalancı (kezzâb) diye yazılır."
Buhâri, Edeb 69; Müslim, Birr 103-105. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Edeb
80; Tirmizi, Birr 46; İbni Mâce, Mukaddime 7; Duâ 5
Açıklamalar
1545 numarada tekrar karşılaşacağımız hadîs-i şerîfte dört önemli
tâbir, iki grup halinde birbirlerinin zıddı olarak zikredilmektedir.
Sıdk-Kizb, birr-fücûr. Ayrıca bunlara bağlı olarak da sıddîk
ile kezzâb aynı şekilde birbirinin karşıtı iki nitelik ve
sonuç olarak yer almaktadır.
Sıdk,
sözünde ve işinde dürüst olmaktır. Kizb ise, bunun tam aksi
davranmaktır.
Birr,
bütün hayr ve iyilikleri ihtivâ eder. Fücûr ise, kötülüğe
meyl ve muhabbet etmek, yoldan çı+kmak demek olup her çeşit şer ve
fesâdı ifade eder.
Sıddîk,
doğruculuğu; kezzâb yalancılığı âdet edinmiş kişi demektir.
Her iki kelime de mübâlağa ifâde etmektedir.
Dürüstlük, üstün iyilik demek olan birr'e; birr ise, cennet'e uzanan
bir çizgidir. Sözünde ve işinde doğru olmaya gayret edenler, Nisâ
sûresi'nin 69. âyetinde belirtildiği üzere, peygamberlikten sonraki
en yüksek mertebeye (sıddîkıyet) ereceklerdir. Doğruluğu âdet
edinmenin yolunu yüce Allah Tevbe sûresi'nin 119. âyetinde, "Ey
iman edenler! Allah'a karşı saygılı bulunun ve sâdıklarla beraber
olun" fermânıyla göstermektedir.
Yalan ve yalancılık her türlü kötülüğün başı olan fücûra sebep
olacaktır. Fücûr ise cehenneme götürür. Yalancılığı âdet edinenler
Allah katında kezzâb diye tescil edilecektir. Bu önemli bir tesbit
ve büyük bir uyarıdır. Bu demektir ki, sahteciliğin İslâm'da yeri
yoktur.
Hadisin Müslim'deki rivayetlerinde doğruluğu düstur edinenlerin
sıddîk, yalancılığı meslek edinenlerin ise kezzâb diye yazıldığı
kaydedilmektedir. Bu kayıt, hadisteki teşvik ve tehdidin, bilerek ve
isteyerek doğrunun veya yalanın peşine düşenlere yönelik olduğunu
göstermektedir. O halde daima doğruyu aramak, doğru söylemek
gerekmekte, yalana ve yalancılığa asla müsâmaha göstermemek lâzım
gelmektedir. Zira alışkanlıklar, bilinçsiz hoşgörüler sonucu
oluşurlar.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Her hayrın sebebi olan doğruluk teşvik edilmekte, her kötülüğün
sebebi olan yalandan uzak kalınması istenmektedir.
2.
Mükâfat ve cezâ, kulun yaptığı iyi ve kötü amellere göre söz konusu
olur.
3.
Doğrularla beraber olmak insanda "takvâ" duygusunu geliştirir.
`
56.
Ebû Muhammed Hasan İbni Ali İbni Ebû Tâlib radıyallahu anhümâ
şöyle dedi:
Ben Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'den:
"Şüpheliyi
bırak, şüphe vermeyene bak. Zira gönül, (sözde ve işde) doğrudan
huzur, yalandan kuşku duyar" buyurduğunu belledim.
Tirmizî, Kıyâmet 60
Hasan İbni Ali İbni Ebû Tâlib
Resûl-i Ekrem Efendimiz'in sevgili torunu Hz. Hasan, hicretin üçüncü
yılı ramazanında doğdu. Kendisine Hasan ismini ve Ebû Muhammed
künyesini Hz. Peygamber verdi. Efendimiz'in yakın alâkası, şefkati
ve terbiyesi altında büyüdü. Râşid halifelerin beşincisidir.
Halifelik hakkından Muâviye lehine vaz geçmek suretiyle müslümanlar
arasındaki birliği temin etmeye çalıştı. Cömert ve hakîm bir zattı.
Hz. Peygamber'den 13 hadîs rivayet etti. Rivayetleri Sünen'lerde yer
aldı.
50
(670) yılında vefat eden Hz. Hasan'ın kabri Bakî'dedir.
Allah ondan razı olsun.
Açıklamalar
Ahmed İbni Hanbel'in Müsned'inde yer alan rivayete göre Hz.
Hasan'a, "Hatırında Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'den
ezberlediğin neler var?" diye sormuşlar. O verdiği cevapta bu
hadîs-i şerîfi de zikretmiştir.
594 numarada tekrarlanacak olan hadis, genel bir kural olarak "şüphe
veren şeyi şüphe vermeyenle değiştirmeyi" öğütlemektedir. Şüphe
veren ile vermeyeni tayin işinde ölçü, müslümanın gönlüdür. Çünkü
kalp, doğrudan tatmin, yalandan tedirgin olur.
Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den zayıf bir sened ile rivayet
edilen bir başka hadiste:
-
Bir şeyin bana şüphe verip vermediğini nasıl anlayabilirim? diyen
kişiye Hz. Peygamber şu tavsiyede bulunmuştur:
-
"Elini kalbinin üzerine koy. Çünkü kalp haramdan irkilir ve
çırpınır, helalden de sükûn ve huzur bulur" (Heysemî,
Mecme'u'z-zevâid, X, 294).
Eli kalp üzerine koyup kalp atışlarını dinlemek, günümüzdeki "yalan
makinası" uygulamasını andıran psikoljik bir yöntemdir.
Diğer taraftan, iman kesinlik (yakîn) ister. İmandan kaynaklanan
söz ve davranışların da doğru ve kesin olması gerekir. Kuşkulu ve
tereddütlü işler yapmak, bir başka hadiste belirtildiği üzere (bk.
589. hadis), yasak bölge yakınında gezinmektir. Her an harama düşme
tehlikesi ile başbaşa olmak demektir.. Oysa "Korkulu rüya
görmektense uyanık durmak yeğdir." Şüpheli şeyleri terketmek, bir
çok sıkıntıdan peşinen kurtulmak demektir.
Helâl ve haram şuuru, şüphelilere karşı gösterilecek dikkatli
tavırlarla canlı tutulabilir. Özellikle haram sınırlarının hızla yok
edildiği günümüzde bu konu daha bir nezâket ve ehemmiyet
kazanmıştır. Şüphelileri terketmek, müslümanı günah işlemiş olma
ihtimalinin kahredici endişesinden kurtaracaktır.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Şüphelilerden uzak durup helâl olanlara yönelmek gerekir. Harama
düşmekten korunmak böylece sağlanmış olur.
2.
İnsan "içine sinmeyen" veya " içinin ısınmadığı" konulardan uzak
kalmalıdır. Gönül yatkınlığı herkes için özel ölçüdür. "Müftiler
fetvâ verse de sen gönlüne bak!" (Ahmed İbni Hanbel, Müsned
IV, 194) hadîs-i şerîfi daima ölçü alınmalıdır.
3.
Allah saygısı ile dolu olan müslümanlar, büyük günahlara düşme
endişesi ile küçük günahlardan uzak dururlar.
`
57.
Ebû Süfyân Sahr İbni Harb radıyallahu anh, Bizans Kralı
He-rakliyus ile aralarında geçen uzun konuşmayı naklederken şöyle
dedi:
Herakliyus:
-
O (peygamber olduğunu söyleyen) adam size neleri emrediyor? diye
sordu. Ben de:
-
Sadece Allah'a kulluk ediniz, O'na hiç bir şeyi ortak koşmayınız.
Atalarınızın iman ettiklerini söyledikleri şeyleri terkediniz, diyor
ve bize namaz kılmayı, sözde ve işde doğruluğu, iffetli yaşamayı ve
akraba ile ilgilenmeyi emrediyor, dedim.
Buhârî, Bed'u'l-vahy 6, Salât 1, Sadakât 28; Müslim,
Cihâd 74
Ebû Süfyân Sahr İbni Harb
Ebû Süfyân, Fil olayından on sene kadar önce Mekke'de doğdu. Uhud ve
Hendek savaşlarında Kureyşli müşriklerin reisi idi. Arap
dâhilerinden sayılan Ebû Süfyân, Mekke Fethi'nden önceki gece
müslüman oldu. Müellefe-i kulûbtan olduğu için kendisine Huneyn
Savaşı ganimetlerinden yüz deve ve kırk ukıyye gümüş verildi. Tâif
kuşatmasında bir gözünü , Yermük Harbi'nde de öteki gözünü kaybetti.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in kayınpederi de olan Ebû
Süfyân, oğulları Yezid ve Muaviye'nin Şam'daki emirliklerini görecek
kadar yaşadı. Riyaseti ve şöhreti severdi. Hicrî 31 yılında doksan
yaşlarında iken Medine'de vefât etti. Cenâze namazını Hz. Osman
kıldırdı.
Allah ondan razı olsun.
Açıklamalar
Hudeybiye antlaşmasından sonra Hz. Peygamber çevredeki yöneticilere
İslâm'a davet mektupları yazmıştır. Bu mektuplardan birini de Bizans
kralı Herakliyus'a göndermiştir. Mektup, o sırada Kudüs'te bulunan
Herakliyus'un ilgisini çekmiş, durumu soruşturmak istemiş ve ticâret
maksadıyla Şam'a gitmekte olan Mekkelileri sarayına getirtmiştir.
Ebû Süfyân'ı muhatap alarak ona Hz. Peygamber ile ilgili sorular
sormuştur. İşte bu sorulardan birini hadisimizde bulmaktayız. Ebû
Süfyân'ın cevabında Hz. Peygamber'in, namaz kılmayı, söz ve fiilde
doğruluğu emrettiğini söylemesi, doğruluğun ta baştan beri
Peygamberimiz tarafından tavsiye edilen bir meziyet olduğunu
göstermektedir.
Sözde ve işde doğru olmak, peygamberlerin ortak daveti ve müş-terek
özellikleridir. Her peygamber ümmetinden doğru olmalarını
istemiştir. Bizzat Hz. Peygamber de peygamber olmadan önce bile Araplar
arasında "emin (güvenilir, doğru) kişi" olarak bilinirdi.
Hadis 329 numara ile bir kez daha gelecektir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Hz. Peygamber'in doğruluğunu düşmanları bile kabul ve takdir etmek
zorunda kalmışlardır.
2.
Doğruluk ve eminlik peygamberlerin ortak özelliklerindendir.
`
58.
Ebû Sâbit, Ebû Saîd ve Ebû Velîd künyeleriyle tanınan ve Bedir
mücâhidlerinden olan Sehl İbni Huneyf radıyallahu anh'den
rivayet edildiğine göre Nebî sallallahu aleyhi ve sellem
şöyle buyurdu:
"Bütün
kalbiyle şehid olmayı isteyen kişiyi Allah, yatağında ölse bile,
şehidler mertebesine ulaştırır."
Müslim, İmâre 157. Ayrıca bk. İbni Mâce, Cihâd 15
Sehl İbni Huneyf
Sehl, Medineli olup Evs kabilesine mensuptur. Bedir Gazvesi'ne ve
ondan sonraki bütün harblere iştirak etmiştir. Cengâver bir
sahâbidir. Uhud Gazvesi'nde müslüman ordusunun bozulduğu sırada Hz.
Peygamber'in çevresinde kalmış ve ölüm üzerine Hz. Peygamber'e bîat
etmiştir. Daha sonra da Hz. Ali'nin taraftarları arasında yerini
almış, Sıffîn savaşına katılmıştır.
Sehl'in 40 rivayeti vardır. Bunlardan dört tanesini Buhârî ve Müslim
müştereken, ikisini de sadece Müslim rivayet etmiştir. Hadisleri
Sünen'lerde yer almaktadır. Hicrî 38. yılda vefât etmiş ve cenâze
namazını Hz. Ali kıldırmıştır.
Allah ondan razı olsun.
Açıklamalar
Sıdk, sadece söz ve davranışlarda doğruluk değildir. Kalbin
samimiyeti de doğruluk anlamındadır.
Allah'tan bir şey dilerken samimi olmak gerekir. Hadisimiz böylesine
samimi bir dilekte bulunanların yataklarında ölseler bile, sırf bu
isteklerindeki içtenlikleri sebebiyle Allah Teâlâ'nın onları şehid
sayacağını, onlara şehid sevabı vereceğini açıkca belirtmektedir. Bu
demektir ki, dürüst bir niyet ve dilek kişiyi, fiilen olmasa bile
hükmen isteklerine kavuşturur.
Dinimizde ölümü temenni etmek yasaktır. Ancak şehid olmayı temenni
etmek, güzel görülmüştür. Hayr olan şeyleri istemek güzeldir.
1324 numarada tekrarlanacak olan bu hadisin, ömrü savaş
meydanlarında geçmiş bir sahâbî olan Sehl tarafından rivayet edilmiş
olması, ayrıca dikkat çekmektedir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Bir şeyi gönülden arzu etmek, hükmen de olsa ona kavuşmak için bir
yoldur.
2.
Şehitlik, her müslümanın ulaşmak istemesi gerekli fevkalâde büyük ve
şerefli bir rütbedir. Çünkü şehidler, cennette peygamberler ve
sıddıklarla beraberdirler.
3.
Şehid olmayı temenni etmek güzel görülmüştür.
`
59.
Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre
Resû-lullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Allah'ın salât ve selâmı üzerlerine olsun,
önceki peygamberlerden biri düşmanla savaşmaya (cihada) çıktı.
(Hareketinden önce) ümmetine şöyle seslendi:
-
Bir hanımla evlenmiş olup onunla henüz gerdeğe girmemiş olan,
yaptığı evin henüz çatısını çatmamış olan, gebe koyun veya deve alıp
yavrulamasını bekleyen kimse peşime düşmesin! Bu sözleri söyledikten
sonra yola çıktı. İkindi sularında (düşman) yurduna vardı. Güneşe
hitâben:
-
Sen de ben de emir kuluyuz dedi; sonra:
Allah'ım onun batmasını geciktir, diye dua etti.
Bunun üzerine orayı fethedinceye kadar güneşin batması geciktirildi.
(Nihayet) ganimetler bir araya getirildi. Onları yakmak için gökten
ateş indi fakat yakmadı. Bunun üzerine Peygamber:
-
İçinizde ganimetten mal aşırmış olanlar var. Haydi her kabileden bir
temsilci benimle tokalaşıp bîat etsin! dedi.
Tokalaşma esnasında bir kişinin eli peygamberin eline yapıştı. O
zaman Peygamber:
-
İhânet eden sizdedir. Derhal senin kabilene mensup kişiler gelip
bana bîat etsinler! dedi.
Bîat esnasında iki ya da üç kişinin eli peygamberin eline yapıştı.
Bu defa onlara:
-
Aşırılmış olan mal sizde! dedi.
Adamlar, sığır kafasına benzer altından yapılmış bir baş
getirdiler. Peygamber onu öteki ganimetlerin içine koydu. Ateş de
hepsini yaktı, kül etti. Zira ganimet bizden önce hiç bir peygamber
(ve ümmetin)e helâl değildi. Allah Teâlâ zaaf ve aczimizi bildiği
için onu bize helâl kıldı."
Buhârî, Humus 8; Müslim, Cihâd 32
Açıklamalar
Hadiste sözü edilen peygamber -Kâdî İyâz'a göre- Yûşa'
aleyhisselâm'dır. Fethettiği şehir de Filistin'deki Erîha'dır.
Güneşin geç batması, Allah diledikten sonra olmayacak şey değildir.
"Sen de ben de emir kuluyuz" ifâdesi, her şeyi anlatmaya
yetmektedir. Biri Hendek Gazvesi'nde, diğeri İsrâ ve Mi'rac gecesi
sabahında aynı olayın Hz. Peygamber için de gerçekleştiği
kaydedilmektedir. Olayı fizik kanunları çerçevesinde tartışmak
gerçeği değiştirmez. Samimiyet, imkânsızlıklar içinde imkânların
doğmasına vesiledir. Hadisimizde verilmek istenen mesaj budur.
Ayrıca hadisteki "evlendiği hanımla henüz gerdeğe girmemiş,
yaptığı evin çatısını çatmamış ve aldığı hayvanlar henüz
yavrulamamış olanlar"ın, yani kafası ve gönlü bir şeylere takılı
bulunanların harbe çıkmaması emri, bu haller yapılan işe sıkı
sarılmayı yani sıdkı ve sadâkatı önleyeceği içindir. Niyet ve
uygulama bütünlüğü yani dürüstlük olmayınca başarı da söz konusu
olamaz. Hele savaş gibi çok önemli ve tehlikeli bir iş, tam
anlamıyla kendini vermek ister. Azim ve sebat ister. Zafer de ancak
böyle sağlanır. O halde ciddi işler, tam anlamıyla o iş için hazır
olanlara verilmelidir. Ganimetin geçmiş ümmetlere haram kılınması,
savaşın sırf savaş olarak yapılmasını sağlamaya yöneliktir.
Hadisin açık anlamına biraz ters gibi görünse de ganimetin sadece
Muhammed ümmetine helâl kılınmış olmasını, sıdk ve ihlâs konusunda
bu ümmetin, öteki ümmetlerden üstün ve önde olduğuyla izah
mümkündür. Ganimet, harbe ganimet elde etmek sevdasıyla gitmesinler
diye önceki ümmetlere helâl kılınmamıştır.
"Bizdeki zaaf ve aczi bilen Allah onu bize helâl kıldı"
beyânı, yasak olması halinde geçmişte birkaç kişinin tevessül
ettiği, ganimetten mal aşırma fiilinin, müslümanlar arasında daha
yoğun şekilde görüleceği için helâl kılındığını anlatmakta olsa
gerektir. Eğer böyle ise, ganimetin helâl kılınması, müslümanları
niyet açısından dürüstlüğe sevketmek amacına yönelik olmalıdır.
Eskiden kurbanları ve ganimetleri gökten inen bir ateş yakardı. Bu,
kurbanın ve ganimetin kabul edildiğini gösterirdi. Eğer yakmazsa,
hadiste görüldüğü gibi, bir ihânetin veya kusurun bulunduğuna
hükmolunurdu.
Biat esnasında kabile temsilcisinin ve bizzat hırsızların ellerinin
peygamberin eline yapışmasını bugün psikolojik yöntemlerle suçluyu
tesbit çalışmalarına benzetebiliriz. Suçlunun telaşlanıp kendisini
belli etmesine yardımcı olan metodlar pek eskiden beri değişik
şekillerde uygulanagelmektedir. Hadisimizdeki uygulama da onlardan
biridir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Hz. Peygamber, geçmiş peygamber ve ümmetlerden misaller ve-rerek
ümmetini eğitir.
2.
Hâlis olmayan amelleri Allah kabul etmez.
3.
Harbte elde edilen ganimet helâldir.
4.
Taksimden önce ganimetten bir şey almak haramdır.
5.
Yapılan işe gönülden yönelmek gerekir. Zira atalarımız ne güzel
söylemişlerdir: "Gönülsüz yenen aş, ya karın ağrıtır ya da baş!"
`
60.
Ebû Hâlid Hakîm İbni Hizâm radıyallahu anh'den rivayet
edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle
buyurdu:
"Satıcı
ve alıcı (söz kesip) pazarlığı bitirdikten sonra birbirlerinden
ayrılmadıkça alış-verişi bozup bozmamakta serbesttirler. Eğer
onların her biri karşılıklı olarak doğru söyler (mal ile paranın
durumunu olduğu gibi) açıklar ise, alış-verişleri bereketli olur.
Yok eğer gizler ve yalan beyânda bulunurlarsa, alış-verişlerinin
bereketi kalmaz."
Buhârî, Büyû' 19, 22, 44, 46; Müslim, Büyû' 47. Ayrıca bk. Ebû
Dâvûd, Büyû' 1; Tirmizî, Büyû' 6, 26; Nesâî, Büyû' 4, 8, 11
Hakîm İbni Hizâm
Hakîm, Hz. Peygamber'in ilk hanımı Hz. Hatice'nin kardeşinin
oğludur. Fil yılından önce Kâbe'nin içinde doğdu. Kureyşin ileri
gelenlerindendir. Peygamberliğinden önce Hz. Peygamber'in yakın
dostu idi. Ne var ki kendisinin müslüman olması, Mekke fethine kadar
gecikti. Ebû Hâlid künyesiyle meşhur olan Hakîm, müellefe-i
kulûbdandır. Huneyn Gazvesi'nde kendisine yüz deve verilmiştir. Daha
sonra iyi bir müslüman olmuştur. Câhiliye devrinde yaptığı iyi
davranışlarını müslüman olduktan sonra da sürdürmüştür. Çok cömert
bir insan olan Hakîm, Hz. Peygamber'e müslüman olmadan önce yaptığı
iyiliklerden kendisine bir fayda olup olmadığını sormuş ve "Sen
geçmişteki hayırlarından ötürü müslüman oldun" cevabını almıştır.
Kendisinden rivayet edilen 40 kadar hadis, Kütüb-i Sitte'de yer
almıştır. Bunlardan dört tanesini Buhârî ve Müslim Sahih'lerinde
ortaklaşa zikretmişlerdir.
Hakîm İbni Hizâm 120 yıllık uzun ömrünün yarısını Câhiliye'de,
yarısını da İslâm döneminde yaşamış ve hicrî 58 veya 60 yılında
vefat etmiştir.
Allah ondan razı olsun.
Açıklamalar
Alış-verişte malın ve paranın durumunu olduğu gibi söylemek, varsa
kusurlarını gizlememek veya yalan beyânda bulunmamak temel ilkedir.
Doğru sözlülük, ticârette ve kazançta bereket vesilesidir. Aksi ise,
alış-verişte hayır ve bereket bırakmaz. Doğruluğun ekonomiye bu
açıdan etkisi inkâr edilemez.
Hadis, kazanma ve kâr kavramına ahlâkî ve mânevî boyut
getirmektedir. Demek ki kazanma sadece rakamla ifâde edilecek bir
konu değildir. Onda bir de "bereket ve hayırlılık yönü" yani
"meşrûiyet" tarafı vardır. Bu da dürüstlük ile sağlanabilmektedir.
Yalan söyleyerek veya malın ayıbını gizleyerek, daha doğrusu
karşısındakini aldatarak para kazanmak mümkün ise de bu, müslümanca
bir tavır değildir. Zira Hz. Peygamber bir başka hadîs-i şerîfinde
"Bizi aldatan bizden değildir" buyurmuştur (bk. Müslim, Îmân
164). O halde müslümanın gerçek kazancı, bütün muame-lelerinde
müslümanca yani dürüst davranmaktadır. Doğru sözlülük, özellikle kul
haklarıyla ilgili konularda çok daha büyük önem arzetmektedir.
Bu
açıdan bakıldığı zaman ticârî reklâmların çığırtkanlığa varmaması,
yalan ihtivâ etmemesi, malın vasıflarını dosdoğru aksettirmesi
gerekmektedir. Aksi halde büyük ölçüde bir aldatma söz konusu olur.
Yalana dayalı reklâmlarla elde edilen servetlerin, eninde-sonunda
elden çıkacağı, kimseye hayretmeyeceği açıktır. Bu durum, sayısız
misalleriyle ortadadır.
"Haksız kazanç", "kara para" gibi kavramlar, müslümanın dürüstlük
vasfına terstir. Az da kazansa müslümana doğruluk yakışır. Çünkü
bereket dürüstlüktedir. Allah'ın bereket verdiği kazanç ise, asla
küçük değildir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Alış-verişe konu olan malın ve paranın ayıbını açıklamak
gereklidir. Gizlemek haramdır. Kusurun sonradan ortaya çıkması
pazarlığın feshine sebeptir.
2.
Yalan berekete mânidir.
3.
Doğru tâcir az kâr etse de kazancının bereketini görür.
|