|
37.
Ebû Abdurrahman Abdullah İbni Mes'ud radıyallahu anh şöyle
dedi:
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in, gönderildiği kavim
tarafından dövülüp yüzü kanatılan, bir taraftan yüzündeki kanı
silen bir taraftan da "Ey Allahım, halkımı bağışla, çünkü onlar
bilmiyorlar" diyen bir peygamberi anlatması hâlâ gözlerimin
önündedir.
Buhârî Enbiyâ, 54. Ayrıca bk. Buhârî, Mürteddîn 5; Müslim, Cihâd
104; İbni Mâce, Fiten 23
Abdullah İbni Mes'ud
Abdullah İbni Mes'ûd radıyallahu anh ilk müslümanlardan ve
ashâb-ı kirâmın ilim ve fazilet bakımından önde gelenlerindendir.
Künyesi Ebû Abdurrahman'dır. Müslüman olduğu günden itibaren Hz.
Peygamber'in yanından ayrılmamış ve ona hizmetten zevk almıştır.
Abdullah İbni Mes'ud zayıf, nahif bir kişi idi. Tatlı bir sesi,
sevimli bir yüzü vardı. Müslüman olduğunda müslümanların adedi çok
azdı. Açıktan Kur'an okuyamaz ve Kâbe'de namaz kılamazlardı.
Abdullah bu duruma bir son vermek istedi. Bazı müslümanların karşı
çıkmasına aldırış etmeden, müşriklerin ileri gelenlerinin Kâbe
çevresinde toplu halde bulundukları bir sırada yüksek sesle Kur'an
okumaya başladı. Görmek ve duymak istemedikleri bu hâl karşısında
müşrikler Abdullah İbni Mes'ûd'u cezalandırmak istediler ve onu
İslâm'dan dönmeye zorladılar. Ancak o direndi. Kureyş müşrikleri ilk
darbeyi bir anlamda Abdullah İbni Mes'ûd'dan yediler. Ancak ona da
Mekke'de rahat vermediler. O, Medine'ye hicret edip Muâz İbni
Cebel'in yanına sığındı. Hz. Peygamber'in hicretinden sonra,
Medine'de yerleşti ve Hz. Peygamber'in maiyyetinden hiç ayrılmadı.
Bütün harblere katıldı. Hz. Peygamber, onun Kur'an okuyuşunu
dinlemekten zevk alırdı.
Tefsir, hadis ve fıkıh ilimlerinde engin bilgisiyle kendisinden
sonraki âlimlere hocalık etmiştir. Özellikle Kûfeli âlimler onun
rivâyet ve görüşleri istikâmetinde fıkhî görüşler ortaya
koymuşlardır.
Hz. Peygamber'e yakınlığı sebebiyle elde ettiği engin hadis
bilgisine rağmen, rivâyet konusunda oldukca titiz davranırdı.
Kendisinden 848 rivâyet bize intikal etmiştir. 64 hadisi hem Sahîh-i
Buhârî hem de Sahîh-i Müslim'de yer alırken, 21 rivâyetini sadece
Buhârî, 35 hadisini de sadece Müslim kitaplarında zikretmişlerdir.
Böylece Buhârî, İbni Mes'ud'un 85; Müslim ise 99 hadisine
Sahih'lerinde yer vermişlerdir. Diğer rivâyetleri ise Ahmed İbni
Hanbel'in Müsned'inde ve öteki hadis kitaplarında bulunmaktadır.
Hz. Osman zamanında Kûfe kadılığından Medine'ye döndü ve kısa bir
süre sonra altmış yaşını geçmiş iken Medine'de vefat etti.
Allah ondan razı olsun.
Açıklamalar
Hadiste anlatılan olayı hem Peygamber Efendimiz'in hem de daha
önceki bir peygamberin yaşadığı rivâyet edilmektedir. Uhud
savaşında Hz. Peygamber bizzat yaşamıştır. Anlattığı peygamber
gibi o da mübârek dişini kıran, yüzünü yaralayanlar hakkında
"Allahım, milletimi bağışla. Çünkü onlar bilmiyorlar" diye dua
etmiştir.
Anlaşılmaktadır ki, halkın ezâ ve cefâsına sabredip onları
bağışlamak ve affedilmeleri için dua etmek peygamberlerin ortak
tavrı, yani sünnetleri olmaktadır. Bu rivâyetten anlaşıldığına göre
Peygamber Efendimiz, önceki bir peygamberin halini anlatarak, kendi
tutumuna delil getirmekte, sabrın peygamberlerce paylaşılan bir
meziyet olduğunu göstermektedir.
Sabrın peygamberlerin hayatındaki yerini gösteren bu hadis, cemâat
liderlerinin herkesten daha fazla sabır göstermesi gerektiğine
dikkat çekmektedir. Bu, aynı zamanda Efendimiz'in tavsiyeleri ile
davranışları arasındaki uyumu da ortaya koymaktadır. Zira o,
ümmetine neyi tavsiye etmişse, onu en mükemmel şekilde bizzat
kendisi yaşardı. Bu açıdan onun ümmetinden herhangi bir farkı ya da
muâfiyeti yoktu.
647 numarada bir kere daha okuyacağımız bu hadis bir bakıma hizmet
esnasında gösterilecek sabrın hangi boyutlara ulaşabileceğini
belirtmektedir. Hakka çağırdığı için hakâret ve tecâvüze uğramış bir
peygamber ve davetçi, bir eliyle yüzünden akan kanı silerken,
diliyle onu bu hâle getirenlerin bağışlanması için dua
edebilecektir. İşte bu, tam bir hizmet ve tebliğ sabrı
göstergesidir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
l.
Câhillere hoşgörü ile muamele etmek, peygamberlerin ahlâkındandır.
2.
Peygamberler, insanlara davetlerini ulaştırmak için nice sıkıntıları
göğüslemişlerdir. Başarı, sabrın ödülüdür.
`
38.
Ebû Saîd ve Ebû Hüreyre radıyallahu anhümâ'dan rivâyet
edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle
buyurdu:
"Yorgunluk, sürekli hastalık, tasa, keder, sıkıntı ve gamdan,
ayağına batan dikene varıncaya kadar müslümanın başına gelen her
şeyi, Allah, onun hatalarını bağışlamaya vesile kılar."
Buhârî, Merdâ1, 3; Müslim, Birr 49
Açıklamalar
Hadisimiz, geçici olsun sürekli olsun, fizikî olsun rûhî olsun,
geleceğe yönelik olsun, geçmişe ait olsun, gam-keder,
yorgunluk-hastalık gibi müslümanı üzen, zorlayan her çeşit sıkıntı
sebebinin, hatta ayağa batan bir dikenin bile, müslümanın hatalarına
kefâret olacağını bildirmektedir. Bu da başa gelen her belânın,
mutlaka cezâ anlamı taşımadığını göstermektedir. Önemli olan, başa
gelene sabredebilmektir.
Sıkıntılarının, günahlarına kefâret olduğunu bilen müslümanın
dayanma gücü artacak, morali düzelecektir. Hadîs-i şerîfin, sabırla
ilgili olarak burada zikredilmesinin asıl amacı da bu olmalıdır.
Hadîs-i şerîf, hastalıkların ve müslümanı üzen her şeyin müslümanı
günahlarından temizlediğine delildir.
İnsan, hem ezâ çekmek hem de onun sevâbından mahrum kalmak gibi iki
zarara katlanmamalı, başa gelene sabretmelidir. Unutulmamalıdır ki,
"Asıl belâya uğrayan, sevaptan mahrum kalandır."
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Belâ ve musibetler her zaman cezâ değildir. Bazan da rahmettir.
2.
Sabreden mümin için sıkıntıları, günahlarına kefâret olur. Bu da bir
nimettir.
39.
Abdullah İbni Mes'ûd radıyallahu anh şöyle dedi:
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in huzûruna vardım.
Kendisi sıtmaya yakalanmıştı.
-
Ey Allah'ın Resûlü! Gerçekten şiddetli bir sıtma nöbetine
tutulmuş-sunuz, dedim.
-
"Evet, sizden iki kişinin çekebileceği kadar ızdırab çekmekteyim"
buyurdu.
-
(Herhalde) bu iki kat sevap kazanmanız içindir, dedim.
-
"Evet, öyledir. Allah, ayağına batan bir diken veya başına gelen
daha büyük bir sıkıntıdan dolayı müslümanın günahlarını bağışlar. O
müslümanın günahları ağaç yaprakları gibi dökülür"
buyurdu.
Buhârî, Merdâ 3, 13, 16; Müslim, Birr 45
Açıklamalar
916 numarada tekrar edilecek olan hadîs-i şerîf başa gelene sabır
konusunda bizzat Peygamber Efendimiz'in tavrını gözlerimiz önüne
sermektedir. Bir rivâyete göre, Abdullah İbni Mes'ûd radıyallahu
anh, Hz. Peygamber'e eliyle dokunduktan sonra, ateşinin çok
fazla olduğunu söylemiştir. Efendimiz de çektiği sıkıntının iki
müslümanın ıstırabına denk bir ıstırap olduğunu ifade buyurmuştur.
İbni Mes'ûd'un, "İki kat sevap kazanmanız içindir (herhalde)" diye
açıklama istercesine söylediği söze Efendimiz olumlu cevap
vermiştir. Bilindiği gibi, kulun uğradığı belâ ve musîbetler sadece
günahların affına vesile değildir. Aynı zamanda Allah katındaki
derecesinin yükselmesine de sebeptir. Hz. Peygamber hakkında bu
ikinci mâna geçerlidir.
Efendimiz, bir önceki hadiste olduğu gibi, başına gelen sıkıntıya
sabreden müslümanın günahlarının, güz mevsiminde ağaç yapraklarının
dökülmesine benzer şekilde döküleceğini müjdelemiştir.
Burada Peygamber Efendimiz'in, böylesine şiddetli bir hastalık
geçirirken bile tebliğ ve irşad görevini, hem fiilen hem de sözlü
olarak yürüttüğünü görmekteyiz. Bu, onun ümmetine karşı duyduğu
şefkatin ve görev şuurunun delilidir. Resûl-i Ekrem hastalığının
şiddetinden asla söz ve şikâyet etmemiş, ancak İbni Mes'ûd'un
sorması üzerine durumunu açıklamıştır.
Bu
olayda "En ağır belâ ve sıkıntılar peygamberlere gelir"
hadisinin (bk. Tirmizî, Zühd 57; İbni Mâce, Fiten 29) tecellisini de
görmekteyiz. Peygamberler her konuda olduğu gibi sıkıntılara
katlanmak ve acılara göğüs germek bakımından da ümmetlerine
örnektirler.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Hz. Peygamber ashâb-ı kirâmın çektiği sıkıntıların iki katını
çekmiştir.
2.
Belâ ve musibetler, günahların bağışlanmasına veya daha fazla sevap
kazanılmasına sebeptir.
`
40.
Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivâyet edildiğine göre
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Allah, hayrını dilediği kişiyi sıkıntıya sokar."
Buhârî, Merdâ 1
Açıklamalar
Hadisimiz, başa gelen sıkıntıların bazan lutuf ve hayır vesilesi
olacağını açıkca ortaya koymaktadır. Burada söz konusu olan belâ ve
musibetlerin neler olabileceğini ise, Bakara sûresi'nin 155. âyeti
açıklamıştır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
"..Sizi
biraz korku, biraz açlık ve mallardan, canlardan, ürünlerden
eksiltmekle sınarız. Sabredenleri müjdele!"
Önceki iki hadiste de görüldüğü gibi belâ ve musîbetler, sabır
gösterilirse ya günahların bağışlanmasına ya da, burada işâret
edildiği üzere, hayır ve ecirlere vesile olur. Nitekim İmam Gazzâlî,
konuya üç ayrı yorum getirmiştir:
1.
Münafığın başına gelen musîbet ve hastalıklar. Münafık, sıkıntıya
sabretmeyip şikâyette bulunduğu için bunlar onun hakkında tam bir
cezâ anlamı taşır.
2.
Mü'minin hastalık ve musîbeti. Mü'min, bunların Allah'dan geldiği
bilinci içinde sabreder. Böylece de sıkıntıları günahlarına kefâret
olur.
3.
Şükür ve rızâ halindeki olgun mü'minlerin hastalık ve sıkıntıları.
Bunlar belâ ve musîbet halinde de Allah'a hamd ve şükür görevlerini
ye-
rine getirirler. Öylece onların sıkıntıları, Allah katındaki
derecelerinin yükselmesine vesile olur.
Netice olarak şunu unutmamak gerekir ki, bu dünya imtihan
dünyasıdır. Allah katında derece sahibi olmanın bir yolu da belâ ve
musîbetlere uğramaktan geçmektedir. Bu durumda yapılacak iş, başa
her ne gelmişse, onu sabır ve rızâ ile karşılamaktır. Müslümanın
asıl kazancı buradadır. Bir anlamda sabır, müslüman için, her
olumsuzluğu lehine çevirmeye imkân vermektedir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Başa gelen her belâ ve sıkıntı, mutlaka bir cezâ değildir.
2.
Müslüman belâ ve musıbetlere sabretmek suretiyle Allah katındaki
derecesini yükseltebilir.
41.
Enes İbni Mâlik radıyallahu anh'den rivâyet edildiğine göre
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Başına bir musibet geldi diye hiç biriniz ölümü temenni etmesin.
Mutlaka böyle bir şey temenni etmek zorunda kalırsa: ‘Allahım, benim
için yaşamak hayırlı olduğu sürece beni yaşat, hakkımda ölüm hayırlı
olduğu zaman da beni öldür' desin."
Buhârî, Merdâ 19; Daavât 30; Müslim, Zikir 10, 13. Ayrıca bk. Ebû
Dâvûd, Cenâiz 9; Nesâî, Cenâiz 1; İbni Mâce Zühd 31
Açıklamalar
586 numarada tekrar gelecek olan hadîs-i şerîf, başa gelen dünyevî
bir belâ ya da musibetin ağırlığı karşısında ölüm istemeyi
yasaklamaktadır. Çünkü böyle bir hareket -Allah korusun- neticede
intihara kadar gidebilir. Halbuki sabır gösterip dayanmak o
sıkıntıdan kurtulmaya vesile olacaktır. Nitekim bir başka hadîs-i
şerîfte şöyle buyurulmuştur: "Hiç biriniz ölümü temenni etmesin.
Ölüm kendisine gelmeden önce onu dâvet etmesin. Çünkü ölenin ameli
son bulur. Yaşamak ise, mü'minin hayrını artırır" (Müslim, Zikir
13).
Özellikle dünyevî sıkıntı ve zorluklar karşısında ölümü temenni
etmek, âcizliktir. Fakat âcizlik de olsa, bazan ölümü temenni etme
zorunluğu doğabilir. İşte bu noktada sevgili Peygamberimiz,
yapılması İslâm esaslarına aykırı olmayan ve insan tabiatına da
uygun olan bir yolu göstermektedir: Her şeyin hayırlısını isteyerek
işi Allah Teâlâ'nın irâde ve ilmine havâle etmek. Bu, hem İslâm'ın
hem de Hz. Peygamber'in ne kadar gerçekçi olduğunu göstermektedir.
Böyle bir teslimiyet, sıkıntıdaki müslümanı hem iman ve tevekkül
çizgisinde tutacak hem de ona sabretme gücü verecektir.
İslâmı iyi bilen ve anlayan bazı âlim ve şâirlerin bile zaman zaman
ölümü temenni edecek kadar zorlandıkları olmuştur. Meselâ ilk ve
cefâkâr müslümanlardan büyük sahâbî Habbâb İbni Eret hastalandığında
kendisini ziyârete gelenlere şöyle demiştir: "Eğer Nebî
sallallahu aleyhi ve sellem yasaklamamış olsaydı, hiç şüphesiz
ben ölümü temenni ederdim"( bk. 588. hadîs). Merhum Mehmed Akif
Ersoy da vefâtından bir yıl önce 1935'te şunları yazmıştır:
Daha bir müddet emînim ki hayâtın yükünü
Dizlerim titreyerek çekmeye mahkûmum ben.
Çöz de artık yükümün kördüğüm olmuş bağını,
Bana çok görme, ilâhî, bir avuç toprağını..."
Teslimiyet ve temenni, sabır ve özlem herhalde ancak bu kadar güzel
ifâde edilebilirdi.
İslâm bilginlerinin bir kısmına göre, dînî açıdan fitneye düşme
endişesi duyan kimse, ölümü temenni edebilir. Allah yolunda şehid
olmayı temenni etmek, temiz bir beldede ölmeyi istemek nasıl güzel
görülmüş ise, İmam Nevevî'ye göre dînî bir sebeple ölümü temenni
etmek de aynen öyledir. Nitekim Hz. Ömer "Allahım, beni yolunda
şehid olmak ve Resûlü'nün beldesinde ölmekle bahtiyar kıl" diye
temennide bulunmuştur (bk. Buhârî, Fezâilü'l-Medîne 12 ). Hz. Ömer
şehid edildiği zaman kızı Hafsa, "Allah babama istediğini nasip
etti" demiştir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
l.
Allah'a kavuşmak arzusuyla ölümü temenni etmekte bir sakınca
yoktur.
2.
Ancak başa gelen bir belâ ve musibetten dolayı ölüm istemek, bir
anlamda kazâya rızâsızlık olacağı için doğru değildir.
42.
Ebû Abdullah Habbâb İbni Eret radıyallahu anh şöyle dedi:
Hırkasını başının altına yastık yapmış Kâbe'nin gölgesinde
dinlenirken Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'e
(müşriklerden gördüğümüz işkencelerden) şikâyette bulunduk ve :
-
Bize yardım dilemeyecek, Allah'a bizim için dua etmeyecek misiniz?
dedik. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle cevap
verdi:
-
"Önceki ümmetler içinde bir mü'min tutuklanır, kazılan bir çukura
konulurdu. Sonra da bir testere ile başından aşağı ikiye biçilir,
eti-kemiği demir tırmıklarla taranırdı. Fakat bütün bu yapılanlar
onu dininden döndüremezdi. Yemin ederim ki Allah mutlaka bu dini
hâkim kılacaktır. Öylesine ki, yalnız başına bir atlı, Allah'tan ve
sürüsüne kurt saldırmasından başka hiç bir şeyden endişe etmeksizin
San'a'dan Hadramut'a kadar emniyetle gidecektir. Ne var ki, siz
sabırsızlanıyorsunuz."
Buhârî'nin bir başka rivayetinde ifade, "Peygamber aleyhisselâm
hırkasına bürünmüştü. Bizler müşriklerden çok işkence görüyorduk" şeklindedir.
Buhârî, Menâkıb 25. Ayrıca bk. Buhârî, İkrâh 1, Menâkıbu'l-ensâr
29, Ebû Dâvûd, Cihâd 97
Habbâb İbni Eret
Künyesi Ebû Yahyâ veya Ebû Abdullah olan Habbâb İbni Eret
radıyallahu anh, ilk müslümanların altıncısıdır. Müşrikler
tarafından ağır işkencelere tâbi tutulmuş cefâkâr müslümanlardandır.
Mesleği demircilikti. Sipariş üzerine yaptığı kılıcın parasını almak
üzere müşriklerin ileri gelenlerinden Âs İbni Vâil'e gittiğinde
aralarında şu konuşma geçmişti.
Âs
İbni Vâil:
-
Muhammed'i inkar etmediğin sürece paranı vermeyeceğim.
Habbâb:
-
Sen ölünceye hatta yeniden dirilinceye kadar da olsa, ben Muhammed'i
inkâr etmem.
Âs
İbni Vâil:
-
Yeniden diriltildiğimde benim mallarım olur, o zaman ben de sana
paranı öderim.
Habbâb, bir çok müşrikten aldığı cevapların bir örneği olan bu
konuşmayı Hz. Peygamber'e haber verdi. Bunun üzerine "..
Âyetlerimizi inkâr edeni ve "Bana elbette mal ve çocuk
verilecektir" diyeni gördün mü?"
[Meryem sûresi (l8), 77] âyeti nâzil oldu.
Habbâb, gördüğü işkencelerin izlerini vefât edinceye kadar sırtında
taşıdı. Kendisi Medine'ye hicret ettikten sonra Bedir'den itibâren
bütün savaşlara katıldı. Hz. Peygamber'den 32 hadis rivayet etti. Üç
hadisi Buhârî ve Müslim tarafından müştereken; iki hadisi Buhâri,
bir hadisi de Müslim tarafından ayrıca rivayet edilmiştir. Kendisi
yetmiş küsur yaşlarında iken Kûfe'de 37 (657) yılında vefât
et-miştir.
Allah ondan razı olsun.
Açıklamalar
Hadîs-i şerîf İslâm'ın ilk yıllarında Mekke'de müslümanların ne
kadar bunaldıklarını, ne ölçüde sabra zorlandıklarını
göstermektedir. Öyle ki Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'e
gelip:
"Bizim için Allah'tan yardım dilemeyecek misiniz? Biz artık
dayanamıyoruz. Oysa biz inanıyoruz ki, siz dua ederseniz bu
sıkıntılarımız biter" dediler. Bu bir bakıma son kozlarını
kullanmaya teşebbüs edecek kadar bunaldıklarını ve bir anlamda
ümitsizliğe kapıldıklarını göstermektedir.
Hz. Peygamber burada, imânları uğrunda daha ağır imtihanlardan
geçirilmiş insanlardan örnekler vermek suretiyle önce, onları "beterin daha beteri olacağı" noktasında bilgilendirmiş ve ne
yapmaları gerektiğini dolaylı olarak hatırlatmıştır. İnsan, kendi
başına gelenin başkalarının da başına gelmiş olduğunu görmek veya
duymakla biraz olsun rahatlar. Aynı kaderi birileriyle paylaşmış
olmak onu belli ölçüde rahatlatır. Bu, tabiî ve psikolojik bir
durumdur. Bu hadîs-i şerîfte de böylesi bir uygulamayı görmekteyiz.
Ayrıca, gelecekte neler olacağının, daha doğrusu, istikbaldeki
aydınlığın müjdelenmesi, o güzel günler adına sıkıntıya dayanma gücü
verecektir. Karanlık gecelerin kararıp kalmayacağını, elbette bir
aydınlık sabaha ulaşacağını hatırlatmak, istikbaldeki olumlulukları
anlatmak mevcut sıkıntıyı ve ümitsizliği kesinlikle hafifletecektir.
Modern toplumlarda da bu usûl uygulanmaktadır. Yaşanan sıkıntıların
belli bir zaman sonra ortadan kalkacağını, o günlere kavuşabilmek
için bugün bazı fedakârlıklara katlanmak gerektiğini hatırlatma
yöntemini hemen hemen her ülke yönetimi zaman zaman kullanmaktadır.
Sevgili Peygamberimiz burada, çekilen sıkıntıların bir yandan tarihî
boyutunu ve şiddetini ortaya koyarken bir taraftan da İslâm'ın
aydınlık geleceğinden en küçük bir tereddüt duymadığını kesin bir
dille ve pek çarpıcı ve güven verici bir örnekle anlatmaktadır. Zira
San'a ile Hadramut arası yayalar için on bir günlük bir mesâfedir.
Bu iki şehrin misal verilmesi, muhtemelen İslâm hâkimiyeti altına
girecek toprakların genişliğinden kinâyedir.Yemen'de bile emniyeti
temin edecek olan İslâm, Mekke-Medine gibi yörelerde asayişi daha
kolaylıkla sağlayacaktır, demek istenmiştir.
Bu
hadiste, Hz. Peygamber'in ne kadar gerçekci olduğu görülmektedir.
İslâm hâkimiyetinde müslümanların sahip olacağı yegâne korku Allah
korkusu olacaktır. Bir de olsa olsa yırtıcı hayvanların
saldırısından endişe edilebilecek, fakat insanlardan bilinçli ve
irâdî olarak gelecek herhangi bir baskı, saldırı ve tecâvüz
bulunmayacaktır. Bu İslâm'ın hâkim olduğu topraklarda beşer planında
tam bir güven ve huzur ortamının kurulacağını müjdelemektir. Hz.
Peygamber, her nimetin bir külfeti ve bedeli olduğunu, her külfetin
de mutlaka bir nimete vesile olacağını böylece ortaya koyduktan
sonra "Ama siz acele ediyor, sabırsızlık gösteriyorsunuz"
buyurmak suretiyle o günkü müslümanları sabra davet etmiş,
herşeyin, Allah'ın takdirine bağlı olarak belli bir zamanı
bulunduğu fikrini vermiştir.
O
halde nasıl sabırla koruk, üzüm olursa, her sıkıntı da sabır ve
zamanla geçer. Büyük neticeler büyük fedâkarlık ister.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Din ve imanından dolayı kişinin uğradığı azab ve işkenceye sabır,
takdire değer bir meziyettir,
2.
Hz. Peygamber'in verdiği haberler aynen gerçekleşmiştir.
3.
İslâm, sulh ve sükûn, emniyet ve selâmet dinidir.
4.
Din ve iman düşmanlığı, yeni bir olay değildir.
5.
Hz. Peygamber ashâbını geçmiş ümmetlerden misaller vererek ve
geleceğe dair açıklamalarda bulunarak eğitmiştir.
43.
Abdullah İbni Mes'ud radıyallahu anh şöyle dedi:
Huneyn Savaşı ganimetlerini taksim ederken Resûlullah sallallahu
aleyhi ve sellem bazı kişilere diğerlerinden fazla hisse verdi.
Akra' İbni Hâbis'e yüz deve, Uyeyne İbni Hısn'a da bir o kadar
verdi. Arapların ileri gelenlerine de o günkü taksimde biraz fazla
pay verdi. Bunun üzerine bir kişi:
-
Vallahi bu taksimde hakkâniyet yoktur, Allah rızâsı da
gözetilmemiştir! dedi.
Ben de:
-
Allah'a yemin ederim ki bunu ben Resûlullah'a söyleyeceğim, dedim.
Gittim, adamın söylediklerini anlattım.
Bunun üzerine, kızgınlığından Resûlullah sallallahu aleyhi ve
sel-lem'in yüzü kıpkırmızı kesildi. Sonra şöyle cevap verdi:
-
"Allah ve Resûlü de adâlet etmezse, hiç kimse adâlet etmez."
Daha sonra da şöyle buyurdu:
"Allah, Mûsâ'ya rahmet etsin. O bundan daha ağır bir ithama maruz
kalmıştı da sabretmişti."
Ben (kendi kendime), "Bundan sonra kimsenin sözünü Resûlullah'a
iletmeyeceğim" diye karar verdim.
Buhârî, Edeb 53; Müslim, Zekât 145
Açıklamalar
Huneyn, Mekke ile Tâif şehirleri arasında bir vâdidir. Huneyn
Gazvesi Mekke'nin fethinden sonra sekizinci hicrî yılda cereyan
etmiştir. İki bini Mekkeli on iki bin kişiden meydana gelen müslüman
ordusu bu harbte on dört bin kişilik Hevâzin ve Sakif kabileleriyle
savaştı. Bu savaşta, seksen kadar Mekkeli müşrik ve "tulekâ" denilen, haklarındaki ölüm cezası fetih günü kaldırılan kimseler de
sefere çıkmıştı. Bunlar biraz da kimin galib geleceğini merak
edenlerdi.
Tevbe Sûresi'nin 25-27. âyetlerinde bu harble ilgili şu ilâhî
tesbitleri bulmaktayız:
"And olsun ki Allah size birçok yerde ve çokluğunuzun sizi
böbürlendirdiği fakat bir faydası da olmadığı, yeryüzünün geniş
olmasına rağmen size dar gelip de bozularak arkanıza döndüğünüz
Huneyn Savaşında yardım etmişti. Bozgundan sonra Allah,
Peygamberine, mü'minlere güvenlik verdi ve görmediğiniz askerler
indirdi; inkar edenleri azaba uğrattı. İnkarcıların cezâsı budur.
Allah bundan sonra da dilediğinin tevbesini kabul eder. Allah
bağışlar ve merhamet eder."
Âyette de işâret buyurulduğu gibi müslümanlar Uhud Gazvesi'nden
sonra bir kez de Huneyn Gazvesi'nde bozgunla burun buruna
gelmişlerdi. Hz. Peygamber'in sebâtı, ordunun tekrar derlenip
toparlanmasına, sonuçta savaşı kazanmalarına ve büyük bir ganimet
elde etmelerine vesile olmuştur.
Ci'râne denilen yerde toplanan ve dağıtımı yapılan bu ganimet, altı
bin kadın ve çocuk, 24 bin deve, 40 bin koyun, dört bin ukıyye
gümüş para idi. Hz. Peygamber bu ganimetlerin beşte birlik
beytü'l-mâl hissesinden müellefe-i kulûb denilen,
gönülleri İslâm'a ısındırılması istenen bazı kabile ileri
gelenlerine bol bol ikramda bulunmuştu. Hadiste adı geçen üç kişi de
onlardandı. Durumun nezâketini ve hikmetini kestiremeyen bazıları şu
veya bu şekilde bu taksime karşı çıkmışlardır. Özellikle Muattib
İbni Kuşeyr, Resûlullah'ın uygulamasını hadisimizde yer alan
sözleriyle kınadı. Hz. Peygamber'i âdil davranmamakla suçladı. Bu
büyük bir cür'et ve çirkin bir suçlama idi. Abdullah İbni Mes'ud
radıyallahu anh de bu sebeple onun sözlerini Hz. Peygamber'e
duyurma ihtiyacını hissetmişti. Burada hatırlatılmasında fayda
vardır ki, Huneyn ganimetlerinin taksimi olayında daha başka
insanların da bazı itirazları ve şikâyetleri olmuştur. Ensâr
gençlerinin bazı sözleri üzerine Hz. Peygamber'in bütün Ensâr'ı
toplayıp onlarla mes'eleyi görüşmesi meşhurdur.
Ganimet dağıtımı ve bazı itirazlar hakkında Tevbe sûresi'nin 58-59.
âyetlerinde bazı tesbitler yer almakta ve şöyle buyurulmaktadır:
"Sadakalar hakkında sana dil uzatanlar vardır. Onlara verilirse
hoşnud olurlar, verilmezse, hemen öfkeleniverirler. Eğer onlar Allah
ve Peygamber'inin kendilerine vermiş oldukları şeylere razı olsalar
ve ‘Allah bize yeter; O ve Peygamberi bol nimetinden bize
verecektir; doğrusu biz Allah'a gönül bağlayanlardanız' deselerdi,
daha hayırlı olurdu."
Hz. Peygamber, imanından emin olduğu kişiler dururken, dînî açıdan
onlardan daha aşağı seviyedeki kişilere gerektikçe ihsan ve ikrâmda
bulunurdu. Çünkü ihsan ve lutufta farklı ölçüler kullanılabilir.
Bir kez daha ifade edelim ki, Hz. Peygamber'in bu taksimde
verdikleri, ganimetin peygamberin hakkı olan beşte birlik
kısmındandı. Asla gâzilerin paylarına düşen kısımdan değildi. Buna
rağmen itiraza uğramış, adâletsizlikle suçlanmıştır. Bu suçlama
karşısında Hz. Peygamber'in öfkesi ve tepkisi çok tabiî ve gerçeğin
ortaya konması bakımından fevkalâde önemlidir.
Hz. Peygamber, en açık gerçeklerden birini dile getirerek "Eğer
Allah ve Resûlü de adâlet etmezse, dünyada adâlet edecek kimse yok
demektir. Başka kim adâlet eder?" buyurmuştur. Bu aynı zamanda
mübârek yüzlerindeki öfke belirtileriyle birleşince, pek ciddî bir
tehdid anlamı da taşımaktadır. Ancak Hz. Peygamber, çoğu kere
yaptığı gibi bu kez de Hz. Mûsâ'nın yahudilerden çektiği eziyet ve
işkenceleri genel mânada hatırlayarak, "Allah Mûsâ'ya rahmet
etsin. O, bundan daha ağır eziyetlere muhatab oldu da sabretti"
buyurmuş, kendi kendisine sabır telkin etmiştir. Hz. Mûsâ'nın,
kavminden gördüğü eziyete değişik âyetlerde işâret buyurulmuştur:
"Bize
Allah'ı apaçık göstermediğin sürece sana asla inanmayız" [Bakara
sûresi (2), 55];
"Sen
ve Rabbin gidip harbedin, biz burada bekleyeceğiz" [Mâide sûresi
(5), 24];
"Biz tek çeşit yemeğe sabredemeyiz..."
[Bakara sûresi (2), 61] âyetleri bunlardandır. Ayrıca müslümanlar, "Ey
mü'minler, Mûsâ'ya eziyet edenler gibi olmayın!.." [Ahzâb sûresi
(33), 69] âyetiyle de uyarılmışlar, Hz. Peygamber'e karşı yahudiler
gibi davranmaktan sakındırılmışlardır.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Hz. Peygamber'e eziyet eden, ona saldıran ve küfredenlerin
yahûdilere benzediğine dikkat çekilmiştir.
2.
Hz. Peygamber, kendisi hakkında böylesine çirkin sözler söyleyen
kişiyi cezalandırmamış, bu sözü, peygamberliğin inkârı olarak
değerlen-dirmemiştir.
3.
Resûlullah'a söven kimse küfre girer.
4.
Dünyada Resûlullah'ın bile sabretmekte zorlandığı çok değişik ve
ağır olaylarla karşılaşmak mümkündür. Çâre, sabretmek,
sabredebilmektir.
5.
Sahâbe-i kirâm'ın Resûlullah'a duydukları muhabbet, onun hukukunu
korumakta gösterdikleri titizlik her türlü takdirin üstündedir.
44.
Enes İbni Mâlik radıyallahu anh'den rivâyet edildiğine göre
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Allah, iyiliğini dilediği kulunun cezasını dünyada verir.
Fenalığını dilediği kulunun cezasını da, kıyamet günü günahını
yüklenip gelsin diye, dünyada vermez."
Nebî sallallahu aleyhi ve sellem (yine) şöyle buyurmuştur:
"Mükâfâtın büyüklüğü, belânın şiddetine göredir. Allah, sevdiği
topluluğu belâya uğratır. Kim başına gelene rızâ gösterirse Allah
ondan hoşnut olur. Kim de rızâ göstermezse, Allahın gazabına uğrar."
Tirmizî, Zühd 57. Ayrıca bk. İbnî Mâce, Fiten 23
Açıklamalar
Allah Teâlâ kullarını dünyada çeşitli imtihanlardan geçirir. Ancak
bu, her defasında cezalandırma anlamında değildir. Allah, hayrını
dilediği kullarını da belâ ve musibetlere uğratır. İmtihana tabi
tutulan kul eğer sabrederse, günahları bağışlanır ve âhirete
günahlarından arınmış olarak gider. Bu, kul için en büyük hayırdır.
Hadisimiz işte bu gerçeği hatırlatarak, başına belâ ve musibet
gelmiş olanları sabır göstermeye teşvik etmektedir. Bu durum
hastalık, sıkıntı ve belâya uğramayı istemek anlamına gelmez. Biz
Allah'tan sıhhat ve âfiyet istemekle emrolunduk. Ancak istemeden
başa gelen sıkıntılara da sabretmemiz gerekir.
Bu
arada aynı hataları işlediği halde dünyada cezalandırılmayan
insanlara iyilik edildiği de sanılmamalıdır. Onlar işledikleri bütün
günahlarla birlikte kıyamet gününde ilâhî huzura gelecekler ve
-şayet Allah Teâlâ bağışlamazsa- işledikleri günahların cezalarını
tam olarak çekeceklerdir. Dünyanın sıkıntısı âhiretin azabı yanında
elbette hafif kalacaktır. Bu sebeple de dünyada cezâsını çekmiş olan
kârlı çıkacaktır.
Hadisin ikinci kısmında da, çekilen sıkıntı ve geçirilen
imtihanların ağırlığı ölçüsünde büyük sonuçların bulunduğu
müjdelenmektedir. Bu da ağır ve ciddî musibetlere dayanma gücü
vermesi açısından fevkalâde önemli bir ölçüdür. O halde Allah
Teâlâ'dan gelen musibetlere rızâ göstermek gerekir. Zira böyle
davrananlardan Allah razı olur ve hesapsız sevap verir. Kim de
bunları hoş karşılamaz, kötü görürse, Allah'ın gazabına uğrar. Çünkü
"Kötülük işleyen cezalandırılır" [Nisâ sûresi (4), 123].
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Başa gelen sıkıntı ve hastalıklara sabretmek, günahlardan arınmaya
sebeptir.
2.
Musibet ve belâ her zaman ceza anlamında değildir. Allah sevdiği
kulunu da belâ ve musibetlere uğratır.
`
45.
Enes İbni Mâlik radıyallahu anh şöyle dedi:
Ebû Talha radıyallahu anh'ın hasta bir erkek çocuğu vardı.
Ebû Talha evde değilken çocuk öldü. Eve döndüğü zaman:
-
"Oğlumun durumu nedir?" diye sordu.
Çocuğun annesi Ümmü Süleym:
-
O şimdi eskisinden daha rahat, dedi. Akşam yemeğini hazırlayıp
getirdi. Ebû Talha yemeğini yedi sonra da hanımıyla yattı. Daha
sonra hanımı ona "Çocuğu defnediniz" dedi.
Ebû Talha sabahleyin Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'e
gitti ve olup biteni anlattı. Peygamber sallallahu aleyhi ve
sellem:
-
"Bu gece ilişkide bulundunuz mu?"
diye sordu.
Ebû Talha:
-
Evet, dedi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem:
-
"Allahım, bu ikisine mübârek kıl"
diye dua etti.
(Zamanı gelince) Ümmü Süleym bir erkek çocuk doğurdu. Ebû Talha
bana:
-
"Çocuğu al, Peygamber'e götür" dedi. Ümmü Süleym de bir miktar hurma
verdi, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem:
-
"Çocuğun yanında herhangi bir şey var mı?"
diye sordu. Ben:
-
Evet, bir kaç hurma var, dedim. Peygamber sallallahu aleyhi ve
sellem hurmaları ağzına alıp çiğnedi. Sonra çıkarıp çocuğun
ağzına koydu ve damağını hafifçe oğdu, adını da Abdullah koydu.
Buhâri, Cenâiz 42, Akîka 1; Müslim, Edeb 23; Fezâilü's-sahâbe 107
Buhârî'nin bir rivayetine göre Süfyân İbni Uyeyne; "Ensardan
bir kişi (İbâye İbni Rifa'a) Abdullah'ın dokuz çocuğunu
gördüğünü, hepsinin de Kur'an'ı okuyan ve mânasını anlayan kimseler
olduğunu söylemiştir."
Buhâri, Cenâiz 42
Müslim'in rivâyetinde ise, olay şöyle anlatılmaktadır:
Ebû Talha'nın, Ümmü Süleym'den olma bir oğlu vefat etti. Ümmü
Süleym, ev halkına:
-
Ebû Talha'ya ben haber vermedikce, oğlu hakkında hiç biriniz bir şey
söylemeyiniz! diye tenbihledi. Sonra Ebû Talha eve geldi. Ümmü
Süleym akşam yemeğini getirdi. Ebû Talha yemeğini yedi. Yemekten
sonra Ümmü Süleym, eskiden olduğundan daha güzel süslendi. O da
hanımıyla yattı. Ebû Talha'nın karnı doyup tatmin olduğunu görünce
Ümmü Süleym ona:
-
Ey Ebû Talha, bir millet, bir aileye emânet bir şey verseler de,
sonra emânetlerini isteseler, iade etmeyebilirler mi, ne dersin?
dedi.
Ebû Talha:
-
Hayır, (vermemezlik edemezler) dedi.
Ümmü Süleym:
-
O halde oğlunu geri alınmış böyle bir emânet bil, dedi.
Ebû Talha kızdı ve:
-
Mademki öyle, niçin hiç bir şey olmamış gibi davrandın? Şimdi de
tutmuş, oğlumun durumunu bana haber veriyorsun, öyle mi? dedi.
Derhal kalkıp Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'e gitti
ve olanı biteni olduğu gibi haber verdi. Resûlullah sallallahu
aleyhi ve sellem:
-
"Geçen gecenizi Allah hakkınızda bereketli kılsın"
buyurdu.
Ümmü Süleym hâmile kaldı.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bir sefere çıkmıştı.
Ümmü Süleym de bu sefere iştirak etmişti. Resûlullah sallallahu
aleyhi ve sel-lem seferden döndüğünde Medine'ye gece girmezdi.
Medine'ye yaklaştıklarında Ümmü Süleym'i doğum sancıları tuttu. Bu
sebeple Ebû Talha onun yanında kaldı, Resûlullah sallallahu
aleyhi ve sellem yoluna devam etti. Ebû Talha şöyle demeye
başladı:
-
Rabbim! Sen çok iyi bilirsin ki ben, Resûlün ile beraber Medine'den
çıkmaktan, onunla beraber Medine'ye girmekten son derece memnun
olurum. Fakat bu defa bildiğin sebepten takılıp kaldım.
Bunun üzerine Ümmü Süleym:
-
Ebû Talha! Şimdi artık sancım kalmadı. Sen git, dedi.
(Enes diyor ki) Biz yolumuza devam ettik. Medine'ye geldiklerinde
Ümmü Süleym'i yine doğum sancısı tuttu ve bir erkek çocuk doğurdu.
Annem (Ümmü Süleym) bana:
-
Enes, bu çocuğu sen sabahleyin Resûlullah'a götürmeden kimse
emzirmesin, dedi. Sabahleyin ben çocuğu alıp Resûlullah
sallallahu aleyhi ve sellem'e götürdüm. Resûlullah'ın elinde bir
dağlama âleti vardı. Beni görünce:
-
Herhalde Ümmü Süleym doğum yaptı, buyurdular.
-
Evet, dedim. Hemen elindeki dağlama âletini bıraktı. Ben de çocuğu
kucağına verdim. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem,
Medine'ye has acve hurmasından bir tane istedi. Onu ağzında iyice
çiğnedi, sonra da çocuğun ağzına çaldı. Çocuk yalanmaya başladı.
Bunun üzerine Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:
-
"Medinelilerin hurma sevgisine bakın!"
buyurdu. Çocuğun yüzünü okşadı ve ona Abdullah adını verdi.
Müslim, Fezâilü's-sahâbe 107
Açıklamalar
Hadiste söz konusu olan çocuğun adı, İbn Hibbân'ın rivayetinden
öğrendiğimize göre Ebû Umeyr'dir. Ebû Umeyr zeki bir çocuktu. Bu
sebeple babası Ebû Talha onu çok severdi. Hz. Peygamber de ona
rastladıkça, kendisine iltifat edip şakalaşırdı.
Ümmü Süleym, çocuğunun ölmesine rağmen sabırlı davranmış, bir
rivayete göre çocuğu yıkayıp kefenledikten sonra üzerini örtmüş,
evde-kilere de kendisinden başka kimsenin Ebû Talha'ya çocuktan
bahsetmemesini tenbih etmiştir. Sonra da muhtemelen oruçlu olan
kocasının akşam yemeğini hazırlamış, eve geldiğinde geciktirmeden
takdim etmiş, hatta, her zamankinden daha fazla süslenerek,
kocasına üzülecek bir şey olmadığı izlenimini vermiş, böylece onun
her türlü isteğini karşılamaya hazır olduğunu göstermiştir. Ebû
Talha'nın çocuk hakkındaki sorusuna da gayet ustaca, "o şimdi daha
rahat" cevabıyla aslında çocuğun gerçek durumunu haber vermiştir.
Onun bu sözünü çocuğun iyileştiği anlamında yorumlayan Ebû Talha
eşiyle cinsel yakınlık kuracak kadar rahatlamıştır.
Ümmü Süleym, kocasının çocuğu çok sevdiğini bildiği için böyle
davranmış ve onu ölüm haberinin acısına hazırlamış olmalıdır.
Nitekim çocuğu, geri alınmak üzere bırakılmış bir emânet olarak
vasıflandırması, emâneti sahibine geri vermemenin düşünülemeyeceğini
Ebû Talha'ya söylettikten sonra bu emânetin geri alındığını yani
çocuğun öldüğünü söylemiş olması, onun böyle bir gaye taşıdığını
göstermektedir. Bu olayda Ümmü Süleym, çocuğunu kaybeden hiç bir
annenin gösteremeyeceği bir sabır ortaya koyarak, yiğitliğini ve
olgunluğunu isbat etmiştir. Hz. Peygamber'in Ebû Talha ailesi için
yaptığı dua da bu tavrın Peygamberimiz tarafından takdir edildiğini
göstermektedir. Onun sabrı, kendisine Abdullah gibi hayırlı bir
evlat ve hepsi kurra (âlim) olan dokuz torun kazandırmıştır.
Bu
hadis, bir hanım sahâbînin ölüm olayı karşısında ne ölçüde sabır
gösterebildiğini belgelemekte, dolayısıyla bizlere sabırlı olma
konusunda güzel bir örnek sunmaktadır.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Yeni doğan bir çocuğa tatlı bir şey çiğneyerek yalatmak sünnettir.
2.
Çocuğa dindar bir kimsenin ad koyması müstehaptır.
3.
Çocuklara Abdullah, Abdurrahman ve İbrahim isimlerini koymak
güzeldir.
4.
Hadis, Ümmü Süleym'in üstün niteliklerine delildir.
46.
Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Gerçek babayiğit, güreşte rakîbini yenen değil, öfkelendiği zaman
nefsine hâkim olan kimsedir."
Buhârî, Edeb 102; Müslim, Birr 106-108
Açıklamalar
Dinimizin övüp takdir ettiği yiğit, yarışta, güreşte rakîbini yenen
kimse değil, kin ve öfkeyle dolduğu zaman nefsini kötü bir söz ve
davranıştan alıkoyabilendir. Bu sebeple bir hadîs-i şerîfte:
"Nefisle mücâdele, düşmanla mücâdeleden daha zordur"
buyurulmuştur. Bir başka hadiste ise: "En azılı düşmanın
nefsindir" denilmiştir (bk. Aclûnî, Keşfü'l-hafâ, I,
143).
Hadisimiz bir taraftan içimizdeki rakiplerle mücâdelenin,
dışımızdaki rakiplerle mücâdeleden daha zor olduğunu ortaya
koymakta, bir yandan da yiğitlik duygu ve gösterilerini inkar
etmeden onları iyiye yönlendirmektedir. Böylece inananları tehlike
ile burun buruna geldikleri kızgınlık ve öfke anlarında sabırlı
davranmaya teşvik etmektedir. Sabır, kin ve öfkeyi değilse bile,
böylesi hallerde gayr-i meşrû bir iş yapmayı önleme gücü olmaktadır.
648 numarada tekrarlanacak olan hadisimiz, özellikle yiğitlik
taslayan, kahramanlıktan hoşlanan ve bunu fizikî güç gösterisinde
sananları asıl kahramanın kim olduğu konusunda uyarmakta ve her
inanan kişiyi böyle bir kahramanlığa davet etmektedir. Bu mânada
yarış, güreş, savaş her zaman söz konusudur. O halde böyle bir
babayiğit olmaya bakmak gerekir.
Her şeye rağmen bir kere kızmış olan kimseyi teskin etmek için ne
yapılması gerekir? Bu sorunun cevabını aşağıdaki hadiste
bulmaktayız.
Hadisten Öğrendiklerimiz
l.
Nefisle mücâdele ve ona hâkim olmak, düşmanla cihad etmekten daha
zordur.
2.
Ferdî ve sosyal zararını düşünerek öfkelenmemeye çalışmak gere-kir.
47.
Süleyman İbni Surad radıyallahu anh şöyle dedi:
Bir gün Nebi sallallahu aleyhi ve sellem'in yanında
oturuyordum. İki kişi birbirine sövüp duruyordu. Bunlardan birinin
yüzü öfkeden kıpkırmızı olmuş, boyun damarları şişmiş, dışarı
fırlamıştı.
Bunu gören Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle
buyurdu:
"Ben bir söz biliyorum, eğer bu kişi onu söylerse, üzerindeki bu
kızgınlık hali geçer. Eğer o, "Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm =
İlâhi rahmetten kovulmuş şeytandan Allaha sığınırım" derse,
üzerindeki hâl kaybolur."
Oradakiler Nebî sallallahu aleyhi ve sellem'in ona
"İlâhî rahmetten kovulmuş şeytandan Allah'a sığın!" tavsiyesinde
bulunduğunu ilettiler.
Buhârî, Bed'ü'l-halk 11, Edeb 44, 76; Müslim, Birr 109
Süleyman İbni Surad
Hadisimizin râvisi olan Süleyman İbni Surad el-Huzâî radıyallahu
anh'ın İslâm öncesi dönemde adı Yesâr'dı. Peygamber Efendimiz bu adı
Süleyman'a çevirmiştir. Süleyman İbni Surad, üstün ahlâklı, ibadete
düşkün ve kavmi arasında saygın bir kişiliğe sahipti. Kûfe
kurulduktan sonra oraya ilk yerleşenler arasındadır. 93 yaşında iken
h. 65 yılında Aynü'l-verde harbinde öldürülmüş ve başı Mervan b.
Abdülmelik'e götürülmüştür. Resûlullah sallallahu aleyhi ve
sellem'den 15 hadis rivâyet etmiştir. Peygamber Efendimiz'in, Hendek
Harbi sonunda apar-topar kaçan müşrik ordusunun arkasından, gelecek
günlerde harekete geçme önceliğinin artık müslümanlarda olacağını
müjdeleyen "Bundan böyle biz müşriklere hücum edeceğiz, onlar bize
değil!... Sıra bizde.." (Buhârî, Meğazî 29) hadisini, yine Süleyman
İbni Surad rivayet etmiştir.
Allah ondan razı olsun.
Açıklamalar
Hadîs-i şerîfte, öfkesinden kan beynine sıçramış, hiddetinden
kıpkırmızı kesilmiş, boyun ve şakaklarındaki damarları şişmiş
birinin o sırada herhangi bir hata işlemeden sakinleşmesi için eûzü
besmele çekmesi tavsiye edilmektedir. "Efendimiz'in bu tavsiyesi,
"Şeytan seni dürtükleyecek olursa Allah'a sığın. Doğrusu o,
işitendir, bilendir." [Fussılet sûresi (41), 36] âyetindeki
ilâhi öğüdün teyid ve te'kididir.
Halkımızın "eûzü" diye bildiği istiâze, "Rahmetten uzaklaştırılmış
şeytandan ve onun şerrinden Allah'a sığınırım" anlamındadır ve
âyetteki Allah'a sığınma tavsiyesinin nasıl ifade edileceğini
öğretmektedir. Bu bi-linçle hatırlanacak ve söylenecek istiâze,
hiddet ve öfkenin yatışmasını, kişinin aklını başına devşirmesini
sağlayacaktır.
Nitekim hadiste, kavga ettiği bildirilen kızgın sahâbîye
Resûlullah'ın bu tavsiyesi ulaştırılmış, o da bunu söyleyerek
sakinleşmiştir. Hatta bir başka rivayete göre "Ben delirdim mi,
bendeki bu hâl nedir?" diyerek aklını başına toplamıştır. Kin ve
öfkeyi körükleyen şeytandır. Şeytandan Allah'a sığınmakla kin ve
öfkenin sebebi ortadan kaldırılmış olmaktadır.
Sabredip öfkesini yenebilen kişinin mükâfatı nedir? Bu sorunun
cevabını da aşağıdaki hadîs-i şerîften öğreneceğiz.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Peygamber Efendimiz ashâbına karşı son derece merhametliydi.
2.
Eûzü besmele çekmek, öfke ve kızgınlığı giderir.
48.
Muâz İbni Enes radıyallahu anh'den rivâyet edildiğine göre
Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Gereğini yapmaya gücü yettiği halde öfkesini yenen kimseyi Allah,
Kıyamet günü herkesin gözü önünde çağırır, hûriler arasından
dilediğini seçmekte serbest bırakır."
Ebû Dâvûd, Edeb 3 ; Tirmizî, Birr 74; Kıyâmet 48. Ayrıca bk. İbni
Mâce, Zühd 18
Muâz İbni Enes
Muâz İbni Enes el-Cühenî radıyallahu anh, Medineli sahâbîlerdendir.
Hz. Peygamber'den 30 kadar hadis rivâyet etmiştir. Ebü'd-Derdâ gibi
sahâbîlerden de rivâyette bulunmuştur. Kendisinden oğlu Sehl İbni
Muâz hadis rivayet etmiştir. Rivayetleri Ahmed İbni Hanbel'in
Müsned'inde
(III, 437, IV, 234) ve dört büyük Sünen'de yer almıştır.
Mısır'da yaşamış olan Muâz, Abdülmelik İbni Mervân'ın halifeliği
döneminde vefât etmiştir.
Allah ondan razı olsun.
Açıklamalar
Peygamber Efendimiz, sabırla ilgili tavsiyelerine uyan ve öfkesini
yenmeyi başaran kişilere bu hadiste bir müjde vermektedir. Nefsinin
kızgınlığını yatıştırana, yine nefsi teskin edici cinsten olmak
üzere âhirette istediği hûriyi seçme serbestisi... Bu, dünyadaki
peşin faydaları yanında sabrın âhirette de fayda vereceğini, yani
meselenin uhrevî boyutunu göstermektedir. Bu müjde inananları,
öfkelerini yenip sabretmeye ciddî bir şekilde teşvik etmektedir.
Hadiste "öfkesinin gereğini yerine getirmeye gücü yettiği halde"
kaydı önem arzetmektedir. Önemli olan da böyle gücü yettiği anda
sabredebilmektir. "Kızgınlığını yenip insanları bağışlamak"
olgun mü'minlerin özelliklerindendir [bk. Âl-i İmrân sûresi (3),
133-134].
"Gereğini yerine getirmeye gücü yettiği halde, öfkesini yenen
kimsenin kalbini, Allah emniyet ve imanla doldurur",
"Gazabını teskin edenin Allah ayıplarını örter" hadisleri de
kin, nefret ve hiddetine hâkim olanlara verilecek diğer karşılıkları
belirlemektedir.
"Gereğini yerine getirmeye gücü yettiği halde" kaydı, özellikle
yöneticileri hedef alan mesajlar ihtiva etmektedir. Onların
hiddetlerine hâkim olmaları hiç şüphesiz bir çok haksızlığa ve
telâfisi imkânsız bazı kayıplara mâni olur. Bu sebeple, iktidar
sahiplerinin kin ve öfkelerini yenmeleri ayrıca bir önem
arzetmektedir.
Kızgınlık ve öfkesini geçiştirebilmek, böylesine önemli ve faydalı
bir meziyettir. Ancak bunu başarmak oldukça zordur. Bu sebeple kin
ve öfkenin zararından kurtulabilmenin en iyi yolu baştan
kızmamaktır.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Kızgınlığı yenmek Allah Teâlâ'yı memnun eder.
2.
Sabrın en değerlisi gücü yeterken kızgınlığını bir tarafa bırakıp
insanları affedebilmektir.
3.
Sabrın sonu selâmettir.
49.
Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivâyet edildiğine göre, bir
adam Nebî sallallahu aleyhi ve sellem'e:
-
Bana öğüt ver, dedi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de
ona:
-
"Kızma!"
buyurdu.
Adam dileğini bir kaç kez tekrar etti. Peygamber sallallahu
aleyhi ve sellem de (her defasında ısrarla) :
-
"Kızma!"
buyurdu.
Buhârî, Edeb 76. Ayrıca bk. Tirmizî, Birr 73
Açıklamalar
Gazab, şeytanın dürtüklemesi sonucu insanın kendini kaybetmesi,
normal durumundan uzaklaşmasıdır. O kadar ki, bu durumda insan kötü
sözler söyler, din tarafından sakıncalı bulunmuş, çirkin görülmüş
olan işler yapar. Hatta -Allah korusun- bazı hallerde kâfir bile
olur. Halkımız böylesi durumdakiler için "Ağzından çıkanı kulağı
duymuyor" der. "Öfke ile kalkan zararla oturur" sözünün belki çok
geçerli olduğu nokta da burasıdır. Yânî imânı kaybetme noktasıdır.
Bilindiği gibi sebebin ortadan kaldırılması, sonucun da ortadan
kaldırılması demektir. Kızmamak, kızgınlık sonucu doğacak bir çok
tehlikeyi baştan önlemektir. Hz. Peygamber'in kendisinden tavsiye
isteyen sahâbîye ısrarla "kızma" buyurması bu yüzdendir.
Burada hatırlatılması gerekli bir husus vardır. Sevgili
Peygamberi-miz, öğüt vermesini isteyen insanlara, onların mizac ve
kabiliyetlerine en uygun tavsiyelerde bulunurdu. Bir başka ifade
ile onlardaki aksayan yönlere göre tedbir önerirdi. Bu hadîs-i şerîf
de bu kabil tavsiyelerdendir. Kim olduğunu bilemediğimiz bu sahâbî,
ne kadar ısrar etmişse de "kızma" sözünden başka bir tavsiye
alamamıştır. Bu, o sahâbînin çabuk sinirlenen, olur-olmaz şeylere
kızan bir mizaca sahip olduğunu hatıra getirmektedir. Bu halde
kendisinde böyle bir mizac bulunan müslümanlar, Peygamber
Efendimiz'in bu tavsiyesinin doğrudan kendilerine yönelik olduğunu
unutmamalıdırlar.
640 numarada bir kere daha karşılaşacağımız hadisin bazı
rivayetlerinde bu "kızma!" tavsiyesinin gerekçelerine de
rastlamaktayız. Mesela birinde "Kızma, çünkü kızmak duyguları ve
hareketleri bozar" buyurulmaktadır. Bir başkasında da" Kızma,
cennete gir!" buyurulmak suretiyle, kızgınlığın neye
mâlolacağını, kızmamanın ne kazandıracağını göstermektedir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Kızmak, insanı sonradan pişman olacağı söz ve fiillere sevkeder.
2.
Hz. Peygamber, Allah'ın koyduğu sınırlar çiğnendiği zaman kızmış ve
kızmakta sakınca görmemiştir.
3.
Dünya çıkarı için değil, dinî maksatla ve Allah için kızmak
hoşgörülür.
50.
Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivâyet edildiğine göre
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Erkek olsun, kadın olsun mü'min, Allah'a günahsız olarak
kavuşuncaya kadar kendisinden, çoluk çocuğundan, malından belâ eksik
olmaz."
Tirmizi, Zühd 57
Açıklamalar
Sabrın gereği, faydası, sabır göstermenin en çok zorlaştığı gazap ve
kızgınlık anlarında ne yapılması gerektiği anlatıldıktan sonra,
bütün bunların belâ ve musîbetleri tamamen önlemek gibi bir maksada
yönelik olmadıkları bu hadisle anlatılmaktadır. İnsanın, bizzat
kendisinin hastalanması, ihtiyaçlarını giderememesi, işsizliği,
çocuklarının ölümü, itaat-
sizliği gibi anne-babaya elem ve üzüntü veren halleri, yangın ve
hırsızlık gibi sebeplerle mal ve servetinin bir kısmının veya
tamamının telef olması ve benzeri hallerin her müslüman kadın ve
erkeğin başına geleceği, ancak sabredilmesi halinde, bunların
günahlardan arınma vesilesi olacağı bildirilmektedir. Bu da belâ ve
musibetlerin, hata ve günahlara kefâret olma özelliğini bir daha
ortaya koymak demektir.
Hadisteki "Allah'a kavuşuncaya kadar" ifadesi, "ölüm"den kinâyedir.
O halde, ölünceye kadar her müslüman belâ ve musîbetlere muhatab
olacaktır. Buna hazır olmak gerekir. Bu, hayatın tabiî gereğidir.
Sabre-derek bütün bu halleri lehine çevirmek, mü'minin asıl
görevidir. Zira şâirin dediği gibi:
"Meydana gelen kurtulamaz seng-i kazâdan!..".
Hadisten Öğrendiklerimiz
l.
Dünya, imtihan dünyasıdır.
2.
İnsan dünyada çeşitli şekillerde imtihan edilir. Bu imtihanlarda
gösterilecek olan tavır, sabırdan ibârettir.
`
51.
Abdullah İbni Abbâs radıyallahu anhümâ şöyle dedi:
Uyeyne İbni Hısn (Medine'ye) geldi ve yeğeni Hurr İbni Kays'a
mi-safir oldu. Hurr, Hz. Ömer'in danışma meclisi üyelerindendi.
Zaten genç olsun yaşlı olsun âlimler (kurrâ), Hz. Ömer'in danışma
meclisinde bulunurlardı. Bu sebeple Uyeyne, yeğeni Hurr İbni Kays'a:
-
Yeğenim, senin devlet başkanı yanında önemli bir yerin vardır. Beni
kendisiyle görüştür, dedi.
Hurr, Ömer'den izin aldı. Uyeyne Ömer'in yanına girince:
-
Ey Hattâb oğlu, Allah'a yemin ederim ki, bize fazla bir şey
vermi-yorsun. Aramızda adâletle de hükmetmiyorsun, dedi.
Ömer hiddetlendi, Uyeyne'ye ceza vermek istedi.
Bunun üzerine Hurr:
-
Ey Müminlerin emiri, Allah, Peygamberine "Affı seç, iyiliği
emret, cahilleri cezalandırmaktan vazgeç!" buyurdu. Benim bu
amcam da câhillerdendir, dedi.
Allah'a yemin ederim ki, Hurr bu âyeti okuyunca Ömer, Uyeyne'yi
cezalandırmaktan vazgeçti. Zaten Ömer, Allah'ın kitabına son derece
bağlı idi. Buhârî, Tefsîru sûre
(7), 5, İ'tisâm 2
Açıklamalar
İslam, devlet dinidir, disiplindir, nizamdır. Sabır ve ilkelere
bağlılık, en yüksek düzeyde herkesten çok yöneticilere düşmektedir.
Câhillerin cefâsına sabır, kendisini Allah'a karşı sorumlu
hissetmekle mümkündür.
Devlet başkanlarının nelere sabretmesi gerekebileceğini gösteren
hadisimiz, aynı zamanda sahâbîlerin meseleye yaklaşımlarını da
yansıtmaktadır.
Uyeyne İbni Hısn, Huneyn Savaşı ganimetlerinin dağıtımıyla ilgili
hadiste de gördüğümüz gibi kaba saba bir kabile reisi idi. Aynı
zamanda müellefe-i kulûbtandı. Uyeyne bir ara İslam'dan çıkmış
(irtidat etmiş) daha sonra da tövbe edip İslâm'a dönmüştü.
Halife Hz. Ömer'e hitap tarzı ve ona söyledikleri, bu bedevînin ne
kadar kaba olduğunu göstermektedir. Ondan başka kimse Hz. Ömer'i
adâletsizlikle suçlamamıştır. Uyeyne, Hz. Peygamber devrinde elde
ettiği gibi bol bol ihsan ve ikrâma nâil olacağını umuyordu. Halbuki
Hz. Ömer, Allah Teâlâ İslâm'ı güçlendirdi, Uyeyne gibilerin dîne
ısındırılmasına ihtiyaç kalmadı diyerek müellefe-i kulûba farklı
muâmele yapmadı. Muhtemelen Uyeyne'nin, "Bize bol bol pay
vermiyorsun, âdil de davranmıyorsun!" demesi bundan dolayı idi.
Hilâfet makâmında kendisine böylesine laflar söyleyen Uyeyne'ye Hz.
Ömer'in kızması ve onu cezalandırmak istemesi pek tabiîdir. Ancak
durumu kavrayan ve Hz. Ömer'in en hassas olduğu noktaları bilen
Hurr İbni Kays, "Cahillerin kusuruna bakma" anlamına gelen "Cahillerden
yüz çevir" âyetini hatırlatarak, amcasının da bu âyette işâret
edilen cahillerden olduğunu söylemiştir. Hz. Ömer, Kur'ân-ı Kerîm'e
çok bağlı bir müslüman olduğu için, kendisine hatırlatılan âyetin
çizdiği hudûdu aşmamış, sabretmiş ve Uyeyne'yi cezalandırmamıştır.
358 numarada hadîs-i şerîfi bir kere daha okuyacağız.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
İlim yaşta değil, baştadır.
2.
Bilen insan, çevresindekileri zulüm ve kötülüklerden korur.
3.
Yöneticiler, yönettikleri insanlardan gördükleri kabalıkları sabır
ve hoşgörü ile karşılamalıdır.
4.
Yöneticiler, danışmanlarının görüşlerine itibar etmelidir.
5.
Sabır, herkesten çok yöneticiler için gerekli bir haslettir.
`
52.
Abdullah İbni Mes'ûd radıyallahu anh'den rivâyet edildiğine
göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:
-
"Hiç şüphesiz, benden sonra, adam kayırmalar ve
yadırgayacağınız bazı işler olacaktır"
buyurdu. Ashâb-ı kirâm:
-
Ey Allahın Resûlü! O zaman nasıl davranmamızı tavsiye edersiniz?
dediler.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de:
-
"Siz üzerinize düşen görevleri yapar, kendi hakkınızı ise,
Allah'
tan beklersiniz"
buyurdu.
Buhâri, Menâkıbu'l-enbiyâ 8; Fiten 2 ; Müslim, İmâre 45, 48
Açıklamalar
Bu
ve bundan önceki hadîs-i şerîf sabrın, toplum ve idâre yani
sistemle ilgili yönünü ortaya koymaktadır. Şu halde sabır, tek
taraflı değildir. Yöneticiler için ne kadar gerekli ise,
yönetilenler için de en az onun kadar gereklidir. Zira, sadece
yöneticiler, yönetilenlerin kabalık ve cahilliklerine muhatab
olmazlar. Yönetilenler de yöneticilerin birtakım haksızlıklarına,
adam kayırmalarına, yersiz tercihlerine mâruz kalırlar. Nevevî, bu
iki hadisi peşpeşe getirmek suretiyle sabrın yönetici-yönetilen
münasebetlerinde aynı derecede gerekeceğine dikkat çekmekte, bu
noktalardaki muhtemel soruları bu hadislerle cevaplandırmaktadır.
Devlet imkânlarıyla adam kayırmaların, müslümanların hoş görmesi
mümkün olmayan bazı iş ve uygulamaların görüleceğini Hz. Peygamber
haber verince, ashâb-ı kirâm o takdirde ne yapmaları, nasıl
davranmaları gerektiğini sormuşlar, sevgili Peygamberimiz de:
-
"Siz, (zekât vermek, cihâda katılmak gibi) size düşen görevleri
yerine getirin. Mahrum bırakıldığınız hakkınızı da Allah'tan
isteyin"
buyurmuş, idâreye baş kaldırarak, kargaşa çıkararak hak almaya
kalkışmayınız. Yani yöneticilerinizin size yaptıkları haksızlığa
sabır ve tahammül gösteriniz. Onları ıslah etmesini,
haklarınızı ödemelerini sağlamasını Allah'tan dileyin, tavsiyesinde
bulunmuştur.
Hemen işâret edelim ki bu tutum, yöneticilerin haksızlığını haklı
görmek ve göstermek değildir. Elbette itâatın bir sınırı vardır. O
da Allah'a karşı gelmemektir. Efendimiz, "Allah'a isyan
olan yerde kula itaat yoktur" buyurmuştur. 671 numarada da tekrar
edilen hadisimizde, her haksızlık için hemen ayaklanmaya
kalkılmaması, sabırlı davranılması, anarşiye yol açılmaması
istenmektedir. Konuyu İmam Müslim'in rivâyet ettiği bir hadis daha
da açıklamaktadır:
Seleme İbni Yezîd el-Cu'fî, Resûlullah sallallahu aleyhi ve
sellem'e:
-
Ey Allahın Nebîsi! Kendi haklarını bizden isteyen, fakat bizim
haklarımızı vermeyen yöneticiler başımıza geçerse, bize nasıl
davranmamızı tavsiye edersiniz? diye sordu. Hz. Peygamber yüzünü
çevirdi. O tekrar sordu. Hz. Peygamber yine yüzünü çevirdi. Sonra
tekrar sordu. Bu arada Eş'as İbni Kays, Seleme'yi çekti. Nebi
sallallahu aleyhi ve sellem tam o sırada şöyle buyurdu:
"Dinleyin, itaat edin. Onlar kendi yüklendiklerinden, siz de kendi
yüklendiklerinizden sorumlusunuz"
(Müslim, İmâre 49).
Hz. Peygamber, bu hadisiyle "Yöneticiler kendi yüklendiklerinden,
yani adâlet etmek ve halkın haklarını gözetmekten sorumludurlar.
Yapmazlarsa vebâli onlaradır. Siz de dinleyip itaat etmek ve
başkalarının haklarına riâyet etmekten sorumlusunuz. Siz üzerinize
düşeni yaparsanız, Allah mükâfâtınızı verir" buyurmuştur.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Zulmediyorlar diye yöneticilere itaat etmemek gerekmez.
2.
Görülen haksızlıklara sabır ve tahammül etmek, müslümanların toplum
huzurunu kaçırmamak gerekir.
3.
Haksızlığa uğradık diye haksızlık yapmak doğru değildir.
4.
Allah'a isyan etmeyi emretmedikleri sürece âmirlere itaat edilir.
`
53.
Ebû Yahyâ Üseyd İbni Hudayr radıyallahu anh'den rivâyet
edildiğine göre Medinelilerden bir adam:
-
Ey Allahın Resûlü, falan kişi gibi beni de vâli tayin etmez
misiniz? dedi.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem:
-
"Siz, benden sonra adam kayırma olayları göreceksiniz. Havuz başında
bana kavuşuncaya kadar sabrediniz!"
buyurdu.
Buhârî, Fiten 2, Menâkıbü'l-ensâr 8; Müslim, İmâre 48, Fedâil 27,28
Üseyd İbni Hudayr
Üseyd
İbni Hudayr, Medineli müslümanlardan olup Evs kabilesinin
Eşheloğulları kolundandır. Mus'ab İbni Umeyr'in Medine'deki
çalışmaları sonucu müslüman olmuştur. Güzel Kur'an okuyan
sahâbîlerdendi. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'den 18 hadis
rivâyet etmiştir. Buhârî ve Müslim onun sadece bu hadisini
müştereken rivâyet etmişlerdir.
Hz. Peygamber tarafından "Üseyd İbni Hudayr ne güzel bir kul" diye
takdir edilen Üseyd, hicri 20 yılında vefat etmiş ve Bakî'
kabristanına defnedilmiştir.
Allah ondan razı olsun.
Açıklamalar
Bazı mevki ve makamlar insana câzip gelir. Bu tür meyillere karşı
koyup sabretmek gerekir. Bu hadis bunu tesbit etmektedir. Hz.
Peygamber'in, valilik isteyen müslümana, kendisinden sonra adam
kayırma olayları görüleceğini haber vermesi, böylesi isteklerle veya
desteklerle bir yerlere gelen ehliyetsiz kimselerden olmamak lâzım
geldiğini anlatmaktadır. Lâyık olmadığı mevki ve makamlar için aracı
koyma isteğine sabretmek de bir fazilettir. İnsanlar birtakım
usûlsüzlükleri görerek, kendilerinin haklılıklarına bunları gerekçe
yapmaya kalkmamalıdırlar.
Aslında mevki ve makam, içtimaî kimlik, kişilik ve şöhret arzusu bir
çok insanı gayr-i meşrû yollara zorlayabilir. Bunlara sabretmek de
belâ ve musibete sabretmekle eş değerdedir. Bize göre hadisimiz bu
mesajı vermektedir.
Hz. Peygamber hadisteki bu cevabıyla, anılan vâlinin tayininde
kayırma söz konusu olmadığını anlatmak istemiş, böylesi
uygulamaların sonraki dönemlerde görülebileceğini haber vermiştir.
Herhalde bu tür uygulamalar tarih boyunca binlerce misaliyle
görülegelmiştir.
Hadiste "falan kişi" ifâdesiyle vâli tayin olunduğundan bahsedilen
kimsenin Amr İbni Âs olduğu sanılmaktadır. Sözü edilen "havuz" da
Hz. Peygamberin ahiretteki Kevser havuzudur.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Mevki ve makamın çekiciliğine karşı sabretmek, sabrın önemli bir
boyutudur.
2.
İşler ehil olmayanların eline geçip birtakım yanlışlıklar yapıldığı
zaman, doğruda sabır göstermek gerekir.
`
54.
Ebû İbrahim Abdullah İbni Ebû Evfâ radıyallahu anhümâ'dan
rivayet edildiğine göre, düşmanla karşılaştığı gazalardan birinde
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem güneş tepe noktasından
batıya doğru meyledinceye kadar bekledi, sonra kalktı ve:
-
"Ey müslümanlar! Düşmanla karşılaşmayı arzu etmeyiniz; Allahtan
âfiyet dileyiniz. Fakat düşmanla karşılaşınca da sabrediniz ve
biliniz ki, cennet kılıçların gölgesi altındadır"
buyurdu. Sonra Nebi sallallahu aleyhi ve sellem şöyle dua
etti:
"Ey kitab'ı (Kur'an'ı) indiren, bulutları gökyüzünde gezdiren ve
düşman saflarını darmadağın eden Allahım, şu düşmanı
perişan et ve bizi onlara karşı muzaffer kıl!"
Buhârî, Cihâd 112; Müslim, Cihâd 20
Abdullah İbni Ebû Evfâ
Abdullah İbni Ebû Evfâ'nın hem kendisi hem de babası sahâbîdir.
Bey'aturrıdvân'da bulunmuş,
Huneyn'e ve daha sonraki savaşlara iştirak etmiştir. Künyesi
Ebû İbrahim'dir. Hz. Peygamber'in vefatına kadar Medine'den
ayrılmayan Abdullah, Resûlullah'ın vefâtından sonra Kûfe'ye gitti.
Kendisinin 95 rivayeti vardır. Bunlardan on tanesini Buhârî ve
Müslim müştereken; beş tanesini sadece Buhârî, bir tanesini de
sadece Müslim rivâyet etmiştir. Ömrünün sonlarında gözlerini
kaybeden Abdullah, Kûfe'de en son vefat eden sahâbî oldu.
Allah ondan razı olsun.
Açıklamalar
Sabrın en son ve en çok lâzım olduğu yeri yani cihadı dikkatlerimize
sunmak üzere Nevevî, bu hadisi sabır konusunun sonunda
zikretmektedir. Resûlullah'ın düşmanla savaşmak için güneşin tepe
noktasından batıya kaymasını beklemesi, havanın biraz serinlemesini
ve duaların makbul olduğu namaz vaktinin girmesini istemesinden olsa
gerektir.
Düşmanla karşılaşmayı temenni etmek, bir anlamda kendine aşırı
güvenmek ve düşmanı küçümsemek demektir. Düşmanla karşılaşmayı
istemek ahlâkî bir zaaf, kendisine aşırı güvenmek ise, çok büyük
taktik hatasıdır. Her ikisi de insanın başarısını değil, yenilgi ve
perişanlığını hazırlar. 1327 ve 1354 numaralarda tekrarlanacak olan
bu hadis ile şu âyetler arasında tam bir uyum ve paralellik
bulunmaktadır:
"Ey
iman edenler! Bir bölükle karşılaşırsanız sebat edin ve Allah'ı çok
anın ki başarıya ulaşasınız. Allah'a ve Peygamber'ine itaat edin;
çekişmeyin, yoksa korkar başarısızlığa düşersiniz ve kuvvetiniz
gider. Sabredin, doğrusu Allah sabredenlerle beraberdir.
Yurtlarından şımararak, insanlara gösteriş yaparak çıkan ve Allah
yolundan men edenler gibi olmayın" [Enfâl sûresi (8),45-47].
Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem'in buyurduğu
gibi asıl yapılacak iş, Allah'tan âfiyet dilemektir. Dünya ve
âhirette âfiyet, belâsız ve sıkıntısız bir hayat istemek elbette en
tabiî iştir. Akıllı insan, durduğu yerde başına iş açmak istemez.
Ancak, kendi iradesi dışında düşmanla karşılaşan mü'min, müslümana
yakışan bir tavır sergileyerek sabredecektir. Zira cennete giden
yollardan biri de cihaddır. Yani "Cennet kılıçların gölgesi
altındadır". Savaşın tahmini ve tahammülü güç sıkıntılarına,
acılarına sabretmek, hem zaferi hem de Allah rızasını kazandırır.
Hz. Peygamber hadisimizin sonundaki duayı -Buhârî'nin bir
rivâyetinden öğrendiğimize göre- Hendek Gazvesi'nde yapmıştır.
Belâya, musibete ve düşmana sabretmekte duanın büyük bir yardımcı
olduğu da böylece ortaya çıkmaktadır. Nitekim yukarıda meâlini
verdiğimiz âyette de "Düşmanla karşılaşırsanız sebat edin ve
Allah'ı çok anın ki başarıya ulaşasınız" buyurulmuş, sabır ile
Allah'ı anmak ve O'na yalvarmak arasında sıkı bir bağın bulunduğuna
dikkat çekilmiştir.
O
halde şöyle diyebiliriz: İlk hadiste " nûrdur" diye tarif edilen
sabrı ve o nûrun insana vereceği dayanma gücünü, Allah'ı anmak ve
O'na yalvarmak arttırmaktadır. Sabrımıza dualarımızla, kendimize de
sabrımızla yardımcı olmak, dolayısıyla güçlü ve dayanıklı birer
müslüman olarak yaşamak biz müslümanlara düşmektedir. Allah
yardımcımız olsun.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Savaşta sabır, zafere ulaşmanın temel şartıdır.
2.
Sabrın en çok gerekli olduğu yer, düşman karşısıdır.
3.
Sabır, Allah'a güven ve güçlü bir imanın göstergesidir.
|