|
S
A B I R
Âyetler
1.
"Ey iman edenler! Sabredin, sabır yarışında (düşmanlarınızı)
geçin!"
Âl-i İmrân sûresi (3), 200
Felah ve kurtuluşun temel şartlarını açıklayan âyet-i kerîme, ilk
olarak, sabırlı olmayı sabır yarışında düşmanları geçecek bir
dayanıklılık göstermeyi istemektedir. Devamında da sürekli uyanık
bir şekilde sınır bekçiliği yapmayı ve Allah'a karşı daima saygılı
bulunmayı tavsiye etmektedir.
Âyet-i kerîme, kurtuluş ve mutluluğun en başta gelen şartının sabır
olduğunu, imtihan ve sıkıntılara sabırla göğüs germesini
bilmeyenlerin başarıya ulaşamayacaklarını açıklamaktadır.
Kısaca "Zafer ve başarı, gösterilecek sabra bağlıdır" mesajını
vermektedir. Elmalılı merhum Âl-i İmrân sûresinin son âyetinde,
Allah'tan, kâfirlere karşı yardım ve zafer isteyen mü'minlere Allah
Teâlâ'nın bu âyetle cevap verdiğini belirtmektedir.
2.
"Sizi korku, açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz
eksiltmekle elbette deneriz. Sabredenleri müjdele!"
Bakara sûresi (2), 155
Bu
âyette, korku, açlık, mal, can ve ürün kaybı gibi müslümanların tâbi
tutulacağı imtihan çeşitleri sayılmaktadır. Bütün bunlar karşısında
sabırlı davranan ve Allah'a karşı güvenini kaybetmeyen,
teslimiyetini bozmayan mü'min kazanacaktır. Bu kazancın niteliğini
aşağıdaki âyet haber vermektedir.
3.
"Sabredenlere, felâketlere karşı dişlerini sıkıp göğüs gerenlere,
mükâfatları hesapsız ödenecektir."
Zümer sûresi (39), 10
Ödülün hesapsız olması, sabrın ehemmiyetini göstermektedir.
Felâketler karşısında gösterilecek sabır, pek büyük bir meziyet
olmasaydı, hesapsız mükâfat vadedilmezdi.
4.
"Fakat sabredip (kendisine yapılan kötülüğü) bağışlayanın işi, işte
bu, benimsenmeye değer işlerdendir."
Şûrâ sûresi (42), 43
Sabretmek ve affedici olmak kolay bir iş değildir. Kendilerine
benzemeye ve yaptıklarını izlemeye değer kişiler böyle insanlardır.
Çünkü onlar gerçekten zoru başarmış, güzeli ortaya koymuşlardır.
Sıkıntılara sabretmek ve başkalarının hatalarını bağışlamak
gerçekten önemli ve sebep-sonuç açısından birbiriyle yakından ilgili
iki tavırdır. Bu iki davranışta bulunan kişi örnek alınmaya lâyıktır
5.
"Ey iman edenler! Başınıza gelecek her şeye sabretmekle ve namaz
kılmakla Allah'tan yardım isteyin. Allah sabredenlerle bera-
berdir."
Bakara sûresi (2), 153
Güçlükler ve zorluklar karşısında yardım isteme durumunda kalan
müslümanlar, sabırlı davranmak ve dua etmek suretiyle Allahtan
yardım dileyeceklerdir. Dayanmadan, göğüs germeden hemen başarılı
olmayı beklemeyeceklerdir. Namaz, nasıl öteki ibadetlerin başı ise,
sabır da bütün ahlâkî davranışların başıdır. Bu sebeple Allah'ın
yardımı ancak bu iki üstün halde istenmelidir. İslâmî hedeflere,
devamlı kulluk yapmakla ve bu uğurda karşılaşılacak güçlük ve
felâketlere göğüs germekle varılabilir. Çünkü kulluk ve sabırla
Allah'tan yardım dilemek, başarının iki önemli şartıdır.
6.
"İçinizdeki mücâhidlerle sabredenleri ortaya çıkarıncaya kadar
elbette sizi deneyeceğiz."
Muhammed sûresi (47), 31
Bu
âyet, mücâhidler ile sabırlı davrananların birbirlerine çok yakın
olduklarını, yani sabrın da bir nevi cihad demek
olduğunu anlatmaktadır. O halde cihad ne ölçüde babayiğit işi ise,
sabır da aynı şekilde yiğitçe bir tavırdır. Hele cihadın
güçlüklerine sabretmek ise, başlı başına ayrıca bir cihad
anlamındadır. Hayattaki imtihanların hikmeti de bu mücâhidler ile
sabredenlerin ötekilerden ayrılıp ortaya çıkarılması,
belirlenmesidir.
Hadisler
26.
Ebû Mâlik Hâris İbni Âsım el-Eş'arî radıyallahu anh'den
rivâyet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem
şöyle buyurdu:
"Temizlik imanın yarısıdır. Elhamdülillah duası mizânı, sübhânellah
ve elhamdülillah sözleri ise yer ile gökler arasını sevap ile
doldurur. Namaz nurdur; sadaka burhandır; sabır ziyâdır. Kur'an
senin ya lehinde ya da aleyhinde delildir. Herkes sabahtan (pazara
çıkar) nefsini satar; kimi onu âzâd kimi de helâk eder."
Müslim,Tahâret 1. Ayrıca bk.Tirmizî, Daavât 86
Ebû Mâlik Hâris İbni Âsım el-Eş'arî
Hadisimizin râvisi Hâris İbni Âsım el-Eş'arî, Ebû Mâlik künyesiyle
meşhur bir sahâbîdir. Uhud harbi gazilerinden olup Hz. Peygamber'in
duasını almıştır. Peygamberimiz'den 27 hadîs rivâyet etmiştir. Ebû
Mâlik, Hz. Ömer devrinde tâûn hastalığından vefat etmiştir.
Allah ondan razı olsun.
Açıklamalar
1033 ve 1416 numaralarda da gelecek olan bu hadîs-i şerîf, her biri
önemli bir gerçeğe işaret eden bir çok konuyu ihtivâ etmektedir.
Sırasıyla bunları ele alalım:
Temizlik diye tercüme ettiğimiz tuhûr kelimesi, hadisin bazı
rivâyetlerinde abdest anlamında vudû' olarak geçmektedir. Bu
sebeple buradaki temizlik, şer'î temizlik yani abdest mânasındadır.
Müslüman olmak ve iman etmek, büyük-küçük bütün geçmiş günahları yok
eder. Abdest de önceki küçük günahları temizler. Bu se-
beple abdest almak, mü'mini günahlarından temizlemek bakımından
imanın yarısı gibi olur.
İman, insanı tevhid dışı her türlü inanç kirlerinden temizler.
Abdest de bu gönül temizliğinin, organlara yansıyan görüntüsü olarak
imana delâlet eder. Bu yönüyle, "Mü'minin içi gibi dışı da temizdir" mesajını vermek bakımından imanın yarısıdır.
"Allah
sizin imanınızı boşa çıkaracak değildir" [Bakara sûresi (2),
143] âyetinde görüldüğü gibi, hadisteki iman kelimesi
namaz anlamında olabilir. Bu takdirde, abdestsiz namaz
kılınamayacağı, kılınsa bile sahih olmayacağı için abdest, namazın
yarısı demek olur.
Öte yandan iman, kalbin tasdiki ve organların o tasdike boyun eğmesi
demektir. Namaz, organların boyun eğdiğinin delili, abdest de
namazın sıhhatının şartı olduğu için, bu mânada imanın yarısı
sayılabilir. Ancak bu cümle, "Abdestin sevabı, imanın sevabının
yarısıdır" anlamına gelmez. Yine bazı mezheplerin iddia ettiği gibi,
amelin imandan bir cüz olduğunu da göstermez.
Hamd,
Allah'ı kemâl sıfatlarıyla övmek demektir. Her amelin bir sevabı
olduğu ve bunların tartılacağı dinimizce bildirilmiş bir gerçektir.
O halde Allah Teâlâ'yı, kendisine lâyık kemâl sıfatlarıyla övmenin,
elhamdülillah demenin ecir ve sevabı da mizanı dolduracak
ölçüde büyüktür. Onun kısa bir cümle olduğuna bakılmamalı, tevhid
inancının ifadesi olarak, yüce yaratıcıyı tanımak ve tanıtmakta
olduğuna bakılmalıdır.
Allah'ı kemâl sıfatları ile anmak demek olan elhamdülillah
tesbihi ile O'nu noksan sıfatlardan tenzih anlamındaki
sübhânellah ifâdesi bir arada söylenince, tam olarak tevhid
inancı dile getirilmiş olmaktadır. Bu tesbih ve tenzih, kâinâtın en
büyük ve yegâne gerçeğini itiraftır. Sevabı da ona göre olup yer ile
gök arasını dolduracak kadardır.
Hadisimizdeki bu ifâdeler, elhamdülillah ve sübhânellah
cümlelerinin mü'mine kazandırdığı sevabın büyüklüğünü anlatmakta ve
dolayısıyla sık sık ve fakat bilinçli olarak bunların söylenmesini
tavsiye etmiş olmaktadır.
Namaz,
tıpkı bir ışık kaynağı gibi, insanı kötülük ve çirkinliklerden
alıkoyup, doğruya yöneltir. Çünkü o, ışığını imandan alır.
Namazlı-niyaz-lı mü'minin hem ruh hayatında hem de yüzünde bu nurun
izlerini görmek mümkündür. Günde beş defa abdest alarak yıkanan
insanın, günün yorgunluğunu, maddî-mânevî kirlerini elinden,
yüzünden temizlemesi, elbette onda bir parlaklık meydana getirecek,
hayatını güzelleştirecek, ona tatlı bir mehtap görünümü
kazandıracaktır. Namaz kılmakla kazanılan bu nur ile iyi kötüden,
helâl haramdan ayrılacaktır. Mü'min bu sâyede kazandığı irade gücü
ve temiz yaşayışının ışığı ile hem dünya hem de âhirette diğer
insanlardan farklı ve mutlu bir hayata sahip olacaktır. Kur'ân-ı
Kerîm'deki ifadesiyle "nurları önlerini aydınlatan" [Hadîd
sûresi (57), 12] mü'minler arasında yerini alacaktır.
Sadaka,
sadaka veren kişinin imanına delildir. Zira sadaka, hem zekât hem
de hayır-hasenât anlamına gelir. Bunları yerine getirmek de imandan
kaynaklanır. Şefkat, yardım, çevreye karşı duyarlılık, zayıf ve
kimsesizleri korumak hep iman alâmetidir. Merhametsizlik, haksızlık,
duyarsızlık, kabalık ve katılık dinî duygudan, sorumluluktan, ilâhî
huzurdaki hesaplaşmaya önem vermemekten, kısacası imansızlıktan
ileri gelir. "Dini yalan sayanı gördün mü? O, yetimi iter-kakar
ve asla fakir-fukaranın doyurulmasını teşvik etmez" [Mâun sûresi
(107), 3] âyeti bu durumu açıkca ortaya koymaktadır. O halde sadaka,
imana ve ondan kaynaklanan üstün İslâmî değerlerin varlığına
delildir. Öte yandan sadaka veren mü'min, kıyamette malını nereye
harcadığı sorulduğu zaman, verdiği sadakayı gösterecektir.
Hadisimiz, sabrın mâhiyetini tanıtmakta ve onu bize tarif
etmektedir.
Eğitim ve öğretimde, konunun mâhiyetini, ait olduğu sistemdeki
tarifiyle vermek en isabetli bir uygulamadır. Hadiste Peygamber
Efendimiz sabrı "ziyâ" olarak takdim etmektedir. Ziyâ, ışığı
ve ısısı kendisinden olan cisimler için, nur ise, ışığını bir
başkasından alıp yansıtan cisimler için kullanılır. "Güneşi
ziyâlı, ayı nurlu kılan...Allahtır" [Yûnus sûresi (l0), 5] âyeti
bunun en kesin delilidir. Bu demektir ki, sabır, mü'minin hem dünya
hem de âhiret saâdetini temin yolunda, kendisinde tabiî olarak
bulunan bir ışıktır. Mü'min bir yandan sabır sayesinde, yasakların
yalancı câzibesinin arkasındaki asıl sıkıntı unsurlarını görüp
onlardan sakınırken, bir yandan da emirlerin yerine getirilmesinden
dolayı ortaya çıkan güçlüklerin gerisindeki huzuru sezip
güçlükleri sabırla göğüsle-
yerek sonuçtaki mutluluğa kavuşma imkânı bulur. Mü'mine bu irade
gücünü verecek olan da ondaki sabır, dayanma, ğögüs germe melekesi
olacaktır. Kısaca mü'min, enerji kaynağı kendi içinde olan bir
varlıktır.
Âlimlerimiz, "beşerî duyguları akıl ve şeriat sınırları içinde
tutmayı" sabır olarak tarif etmişlerdir. Âyet ve hadislerde sabır
kelimesinin birkaç mânada kullanıldığı görülmektedir:
İbâdetlerin yerine getirilmesi ve yasakların terkedilmesine sabır.
Belâ ve musibetlere sabır.
Halkın ezâ ve cefâsına sabır.
Allah'a davette, emir bi'l-ma'rûf ve nehiy ani'l-münker'de sabır.
Savaş alanlarında ve kâfirlerle mücâdelede sabır.
Bunlardan her biri sabrın, mü'min için gerçekten bir "ziyâ", büyük
bir güç kaynağı olduğunu göstermektedir.
Belki bazıları sabrı, haksızlıklara boyun eğmek, tepki göstermemek
zannedebilirler. Oysa sabır, mü'minin asıl dinamizminin adıdır.
Sabır, dayanıklı olmaktır, zorlukları göğüslemektir. Bu sebeple de
Yüce Rabbimiz, mü'minlere umdukları kurtuluşa erebilmeleri için
sabretmelerini, sabır yarışında düşmanları geçmelerini açıkca
emretmektedir. Bütün zorluklara dayanmanın mü'mine daha çok
gerektiğini ve yakıştığını hatırlatmaktadır. Allah'ın yardımının
sabredenlerle beraber olmasının hikmeti de bu olsa gerektir.
Sabır, müslümanın öz sermâyesidir. Buna potansiyel güç de denebilir.
Kendilerinden yardım beklenen kimseler her zaman yardımcı
olmayabilir. Atalarımız ne güzel söylemişlerdir: "Elden gelen öğün
olmaz, o da vaktinde bulunmaz." Ama mü'min kendi aslî sabır gücü ile
ayakta durabilirse, en büyük zorlukları aşacak, ulaşmak istediği
hedeflere kavuşacaktır. Bu sebeple sabrın ziyâ olduğunu aslâ
unutmamak, daima sabır ışığını önde tutmak gerekmektedir.
"Birbirlerine sabrı tavsiye edenler"in hüsrân ve zarardan
kurtulduğunu haber veren Asr sûresi, müslümana yapılabilecek
en iyi yardımın sabır tavsiyesi olduğunu belgelemektedir.
Sabrın "ziyâ", namazın "nûr" diye tanıtılması, sabrın
insan hayatındaki herşeyi kuşattığını göstermektedir. Zira "Sabır
ve zamanın halletmediği mesele yoktur". O halde zorluklar
karşısında hemen teslim olmamak, doğruda ve hakta direnmek
gerekmektedir. Halledilmez gibi gözüken problemler bile sabır ve
zamanla çözülecektir. Bu da sabrın "ziyâ" olduğuna bir başka
delildir.
Kur'ân-ı Kerîm
hidâyet rehberidir. İslâm'ın ana kaynağıdır. İnsanlar ona inanmakla,
mü'minler de hükümlerini yaşamakla yükümlüdür. Kur'an, ona bağlı
kalmaya çalışanların lehinde, "inandım" dediği halde hükümlerine
uymayanların da aleyhinde delildir. Çünkü her şeyi açıklamış ve
kimseye bahâne bulma imkânı bırakmamıştır. Diğer taraftan mü'minler,
aralarındaki ihtilafları çözmek için Kur'an'a başvuracaklar, Kur'an
da onların ya lehinde ya da aleyhinde delil olacaktır. Yani
müslümanlar Kur'an'a göre değerlendirileceklerdir.
Her yeni gün herkes için yeni bir pazardır.
Bu pazarda, bir bakıma insanın dünya ve âhireti alınıp satılmaktadır.
Kimileri meşrû sınırlar içinde kalmaya çalışır, kendileri için kârlı
bir gün geçirmiş olurlar. Kimileri de sınırlara dikkat etmez, ne
pahasına olursa olsun arzularına ulaşmak isterler. Böylece kendileri
için hiç de iç açıcı olmayan bir gelecek hazırlamış olurlar. Bu
sebeple disiplinli bir müslüman olmaya, her gün yeniden niyet
ve gayret edilmelidir. "Nefislerini Allah'ın
satın aldığı mü'minlerden" [Tevbe sûresi (9), 111] olmaya
bakılmalıdır.
Bu hadîs-i şerîfin birbiriyle irtibatsız gibi gözüken cümlecikleri
arasında aslında tam bir uyum ve bütünlük bulunmaktadır. Tahâret ile
namaz arasında, elhamdülillâh duası ile iman ve Kur'an arasında,
sadaka ile pazardaki alış-veriş arasında ve bütün bu unsurlar ile
sabır arasında sıkı bir bağ vardır. Sonuçta hadisimiz müslümanı,
sabra dayalı bir iman, ibadet, zikir, hayır ve ticaret hayatının
sahibi olarak tanımlamakta ve bizlerden böylesi müslümanlardan
olmaya çalışmamızı istemektedir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Mü'minin hayatında sabrın yeri son derece önemlidir. Sabır mü'minin
enerji ve ışık kaynağıdır.
2.
Sabır, zafer ve başarının temel şartıdır. Zira, "Allah'ın yardımı
sabredenlerle beraberdir."
3.
Sabır, katlanmak değil, göğüs germektir.
4.
Abdest, zikir, namaz, sadaka, Kur'ân-ı Kerîm, bunların her biri
mü'minin hayatında ayrı ayrı yer ve rol sahibi değerlerdir.
5.
Günlük hayat bir pazar sahnesidir. Her müslümanın bu hayat pazarında
"iyi bir müslüman" olarak yerini alması gerekmektedir.
27.
Ebû Saîd Sa'd İbni Mâlik İbni Sinân el-Hudrî radıyallahu anhümâ'dan
nakledildiğine göre, Medineli müslümanlardan bir kısmı Resûlullah
sallallahu aleyhi ve sellem'den bir şeyler istediler. O da
verdi. Sonra yine istediler. Resûlullah sallallahu aleyhi ve
sellem, elindekiler bitinceye kadar verdi. Verebileceği şeyler
tükenince onlara şöyle hitab etti:
"Yanımda bir şeyler olsaydı, onları sizden esirgemez, verirdim. Kim
dilenmekten çekinir, iffetli davranırsa, Allah onun iffetini
arttırır. Kim tok gözlü olmak isterse, Allah onu başkalarına muhtaç
olmaktan kurtarır. Kim de sabretmeye gayret ederse, Allah ona
sabır verir. Hiç bir kimseye, sabırdan daha hayırlı ve büyük bir
lutufta bulunulmamıştır."
Buhârî, Zekât 50, Rikak 20; Müslim, Zekât 124. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd,
Zekât 28; Tirmizî, Birr 77; Nesâî, Zekât 85
Açıklamalar
Önceki hadiste sabrın bir "ziyâ" olduğuna dikkat çekilmişti.
Burada ise, maddî ihtiyaçlar karşısında sabretmenin, sabredilmesi
gereken konuların başında geldiği anlatılmaktadır.
Tarihen sabit bir gerçektir ki, Hz. Peygamber, müslümanların yegâne
sığınağı idi. Başı sıkışan, bunalan, aç kalan, herhangi bir meselesi
olan hep ona koşar, ondan medet umardı. Efendimiz de müslümanların
meselelerini çözmekten asla kaçınmaz, maddi mânevî çâreler bulurdu.
Hadiste görüldüğü gibi onun, elinde avucunda bulunan her şeyi
verdiği zamanlar da olurdu. Ancak müslümanların ihtiyaçları büyüktü.
Onlar yine istemeye devam edince de "Elimde verecek bir şey olsa,
onu sizden asla esirgemezdim" diye durumu açıklardı. Sonra da
müslümanları bilgilendirmek ve eğitmek maksadıyla, dilenerek,
isteyerek ihtiyaç gidermenin bir yol olsa bile, asıl tavrın, kimseye
ihtiyaç arzetmemek, yüz suyu dökmemek olduğunu, böyle davrananları
Allah'ın başkalarına muhtaç etmeyeceğini hatırlatırdı. Herkesin,
ihtiyâcını kendi içinde firenlemesi gerektiğini anlatırdı.
Sabretmenin, yokluğa, sıkıntıya göğüs germenin insanı, daha güçlü
kılacağını açıklardı. Sabrın, âdetâ kendi kendini yenileyen
bir özellik olduğunu öğretirdi. "Kim sabretmek için gayret
sarfederse, Allah ona sabır verir" beyanı, sabrı temin eden
gücün yine bizzat sabır olduğunu anlatmaktadır.
Unutulmamalıdır ki, istemekle de giderilemeyecek ihtiyaçlar
olabilir. Göz ve gönül tokluğu, başkalarının yardımıyla bir şeylere
kavuşmaktan çok daha sağlıklı ve şerefli bir yoldur. Mü'mine de bu
yakışır. Bu sebeple olacaktır ki, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi
ve sellem hadisin son kısmında kesin bir gerçeğe dikkat
çekmiştir: "Hiç kimseye sabırdan daha hayırlı ve engin bir
lutufta bulunulmamıştır."
Her ikrâmın bir sonu, bir sınırı vardır. Ancak sabır öyle bir nimet
ve ikrâmdır ki, hayatın her safhasını kucaklar ve her türlü şartta
sahibinin izzet ve şerefini korumasını sağlar. Bir önceki
hadiste "ziyâ"
olarak tanımlanan sabır, bu hadiste "en hayırlı ve hayatı
kucaklayan bir nimet" olarak tanıtılmakta, onun ziyâsının insan
hayatını nasıl etkilediği ortaya konulmuş olmaktadır. Hakikaten de
insanı merde, nâmerde el-avuç açmaktan müstağni kılan sabır, en
büyük ve en etkin bir nimet ve ilâhî bir lutuftur.
Sabretmesini bilmeyen kişi varlıklı da olsa, yoksul da olsa, daima
rahatsızdır, doyumsuz ve tatminsizdir. Her zaman açtır. Ancak sabır
sayesinde insan, kendi kendisini frenlemeyi başarabilir. Hem
yokluğun hem varlığın, hem acının hem neş'enin, hem belânın hem
nimetin tehlikesine karşı mü'minin en güvenli kalkanı sabırdır.
Hadisimiz bize işte bunu telkin etmektedir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Nebi sallallahu aleyhi ve sellem büyük kerem sahibiydi.
2.
Sabır, hayatın tümünü kapsayan hayırlı bir nimet ve en güzel
vasıftır.
3.
Sabretmek için gayret edeni Allah muvaffak kılar.
4.
Maddi ihtiyaçlar karşısında sabır insana şerefli bir hayat yaşama
imkânı verir.
5.
Asıl zenginlik gönül tokluğudur.
`
28.
Ebû Yahyâ Suheyb İbni Sinân radıyallahu anh'den rivâyet
edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle
buyurdu:
"Mü'minin durumu gıbta ve hayranlığa değer. Çünkü her hâli kendisi
için bir hayır sebebidir. Böylesi bir özellik sadece mü'minde
vardır: Sevinecek olsa, şükreder; bu onun için hayır olur.
Başına bir belâ gelecek olsa, sabreder; bu da onun için hayır olur."
Müslim, Zühd 64
Suheyb-i Rûmî
Hadisimizin râvisi Suheyb İbni Sinân, Suheyb-i Rûmî diye
meşhur bir sahâbîdir. Çocuk yaşta önce Rumlara sonra da Araplara
esir düştü. Mekke'de İbni Ced'ân'ın müttefiği olarak bulunurken
Ammâr İbni Yâsir radıyallahu anh'den İslâmiyeti öğrenip hemen
müslüman oldu. İnancı uğruna işkenceye uğrayan ilk müslümanlardandı.
Nesi var nesi yoksa, hepsini müşriklere vererek Medine'ye bin bir
zahmetle hicret etti. Medine'de hastalandı. Hz. Peygamber Medineyi
teşrif edince Suheyb, durumunu ona arzetti. Hz. Peygamber onu, "İnsanlar
arasında öyleleri var ki, Allah rızası uğrunda kendilerini satarlar"
[Bakara sûresi (2), 207] âyetini okuduktan sonra "Ebû Yahya! Sen
bu alışverişte zarar etmiş değilsin!" buyurarak müjdeledi (Hâkim,
el-Müstedrek, III, 398). Ok atmada büyük bir mahâret sahibi olan Hz.
Suheyb, Hz. Peygamber'in maiyyetinde bütün savaşlara katıldı. Hz.
Ömer'in sûikasta uğradığı günlerde halifenin isteği üzerine yeni
halife seçilinceye kadar üç gün süre ile Hz. Ömer'e vekâleten
halifelik yaptı.
Orta boylu, kırmızı tenli, çok cömert bir insan olan Suheyb'in
dilinde hafif bir kekemelik vardı.
Birgün Hz. Ömer kendisine:
-
"Oğlun olmadığı halde Ebû Yahya künyesiyle anılıyor, Araplardan
olduğunu söylüyor ve pek çok yemek ikrâmında bulunuyorsun. İsrafçı
sayılmaz mısın?" diye takıldı.
O
şu cevabı verdi:
-
"Bana Ebû Yahya künyesini veren Resûl-i Ekrem'dir. Ben
Musul ahâlisinden Nemir İbni Kâsıt hânedânındanım. Ancak
küçük yaşta esir düşüp ailemi ve kavmimi kaybettim. Resûl-i Ekrem
"En iyileriniz, yemek yediren ve selam verendir" buyurduğu için
fazlaca yemek ikrâmında bulunuyorum" (bk. Ahmed b. Hanbel,
Müsned, I, 16).
Bütün ömrünü İslâmiyet uğrunda büyük fedâkarlıklarla geçirmiş olan
Suheyb-i Rûmî, hicretin 38. yılında 73 yaşında iken vefat etmiş ve
Medinedeki Bakî' kabristanına defnolunmuştur.
Allah ondan razı olsun.
Açıklamalar
İmanı uğrunda Mekke müşriklerinin dayanılmaz işkencelerine uğramış
olan bu çilekeş ve büyük sahâbînin rivâyet ettiği hadîs-i şerifte
sevgili Peygamber Efendimiz, mü'minin imrenilecek durumuna, onun her
hal ü kârda hayır üzere ve mutlu olduğuna dikkat çekmekte,
dolayısıyla müslümanları sabır ve şükre davet etmektedir. Bilinen
bir gerçektir ki, hayır içinde olmak, kâr etmek, mutlu yaşamak,
yarınlara umutla bakmak her insanın temel arzusudur. Şerre,
kötülüğe, mutsuzluğa, zarara râzı olacak akıllı bir kişi düşünmek
mümkün değildir. Zira böyle bir şey fıtrata aykırıdır.
Bunun yanında dünyanın meşakkatler, sıkıntılar külfetler ve tezatlar
yurdu olduğu da bir başka gerçektir. Bu sebeple tezatlar içinde
doğruyu bulmak, sıkıntılar içinde mutlu olabilmek, külfetler içinde
boğulmadan, kötülüğe kapılmadan hayr üzere hayatı sürdürebilmek
büyük bahtiyarlıktır. İşte insanı bu bahtiyarlığa ve başarıya
ulaştıran özellik tek kelime ile iman'dır. Çünkü iman duygu
ve davranışlarda orta hallilik (itidal) ve hayırda devamlılık
(istikrar) kaynağıdır. İnsanlar hatayı itidallerini kaybettikleri
anda işlerler. İman, ilâhî irâde ile irtibat kurmak demektir. Bu
irtibat kesintiye uğrarsa, insan tehlike, zarar ve şerle karşı
karşıya kalır.
Hayat sevinç-üzüntü şeridi halinde devam edip gider. Sevinç
vesileleriyle karşılaşınca şımarmak, üzüntü sebepleriyle yüz yüze
gelince ölçüsüz şekilde üzülmek, mü'minin iradesini, aşırılıktan
uzak orta halli yaşayışını etkileyip onu büyük yanlışlara
sürükleyebilir. İşte bu tehlikeli ortamdan mü'min, nimete
kavuşunca şükretmek, sıkıntıya düşünce sabır göstermekle
kurtulur.
Hadisimiz, olgun müslümanın öteki insanlardan farklı olan bu
özelliğine işâret etmekte, inananlara hayat mücâdelesinde güçlü ve
mutlu olmanın en doğru yolunu göstermektedir.
İnsanların olaylar karşısında gösterdikleri tepkiler değişiktir. Çok
büyük sevinç anlarını geçiştiriveren kişilerin yanında, her türlü
kaydı unutmuş görünerek, olmadık aşırılıklara düşenler de
görülmektedir. Büyük sıkıntıları büyük bir metânetle karşılayanlar
olduğu gibi, çok küçük sıkıntıları bile dayanılması imkânsız
felâketmiş gibi büyütüp feryâd ü figân edenler, hatta işi daha da
ileri götürüp - Allah saklasın - kendi canına kıyanlar, intihara
kalkışanlar da bulunmaktadır.
Unutulmamalıdır ki, şükür şımarıklığa, aşırılığa, dolayısıyla
nimetin zevâline engel olma irâdesidir. Sabır, belâyı daha başka
belâlara sebep kılmama, günahı günahlara gerekçe yapmama
disiplinidir. Hadisimiz, bu irade ve disiplinin sadece olgun mü'mine
has olduğunu haber vermekte, imanın, tepkilerimize olan etkisini
gözler önüne sermektedir.
Hadisimizden anladığımıza göre, mü'min olmak demek, belâ ve
sıkıntıya uğramamak demek değildir [bk. Ankebût sûresi
(28), 2]. Öteki insanlar gibi mümin de sıkıntılarla karşılaşır,
imtihan olunur. Ne var ki o, bu sıkıntı ve musibet ortamından
kurtulma imkânına, sabır gibi bir can yeleğine sahiptir.
O
halde "çekilmesi gücleşen dünya hayatı"nın, "yaşanması istenen" bir
hayat haline gelebilmesi için gerçek anlamda mü'min olma yarışına
girmek lazımdır. "Dayanıklı mü'min" olmak konusunda öteki mümin
kardeşlerimize destek olmak gerekmektedir. Hadisimizin ihtivâ ettiği
hayret karışımı takdirin ve teşvikin anlamı bu olsa gerektir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
İman, belâ ve musibete uğramaya mâni değildir.
2.
Sabretmek suretiyle belâ nimete dönüştürülebilir.
3.
Nimete şükür, nimetin arttırılmasına sebep olduğu gibi, belâya sabır
da onun hayra dönüşmesine vesile olur.
4
Şükür ve sabır, bütün hayatı hayır üzere geçirme imkânıdır. Bunu da
Allah Teâlâ mü'minlere ihsan buyurmuştur.
29.
Enes İbni Mâlik radıyallahu anh şöyle dedi.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in hastalığı
ağırlaşınca sıkıntıları çoğaldı. Durumu gören Fâtıma radıyallahu
anhâ:
-
Vah babacığım, ne büyük sıkıntın var! dedi. Peygamber sallallahu
aleyhi ve sellem:
-
"(Kızım), bugünden sonra babanın sıkıntısı olmayacak"
buyurdu.
Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem vefat edince, bu
defa Fâtıma radıyallahu anhâ:
-
Allah'ın çağrısına icâbet eden babacığım vah, mekânı Firdevs cenneti
olan babacığım vah, kara haberini ancak dostu Cebrail'le
paylaşacağımız babacığım vah, diye ağladı.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in defninden sonra da
Hz. Fâtıma duygu ve üzüntülerini şöyle dile getirdi:
-
Resûlullah'ın üzerine (çarçabuk) toprak atmaya eliniz nasıl vardı,
gönlünüz nasıl râzı oldu?
Buhârî, Meğâzî 83. Ayrıca bk. İbni Mâce, Cenâiz 65
Açıklamalar
Bu
hadîs-i şerîfte, sabır konusunda Peygamber Efendimiz'in tavrını
görmekteyiz. "Sekerât-ı mevt" denilen, can çekişme sırasındaki
şiddetli sıkıntıları yaşamak bakımından Hz. Peygamber diğer
müslümanlardan farklı bir durumda değildi. O da sıkıntı çekiyordu.
Ancak şikâyet etmiyor, sabrediyordu. Sevgili kızı Hz. Fâtıma, durumu
görünce dayanamamış, babasına karşı duyduğu derin muhabbetin tabiî
bir sonucu olarak üzüntüsünü dile getirmiş, "Vah babacığım, ne kadar
da büyük sıkıntın var" deyivermişti. Efendimiz kızını teselli etmek
ve "her sıkıntının bir sonu olduğu"nu belirtmek maksadıyla, "Bugünden sonra baban sıkıntı çekmeyecek" buyurmuş, bu bitmek üzere
olan sıkıntıları sabırla karşıladığını duyurmuştu.
Hz. Peygamber'in bu sözleriyle vefâtını haber verdiğini Hz.
Fâtıma'nın o anda anlayıp anlamadığını bilemiyoruz. Ancak, anlamışsa
bile, sevgili babası için sıkıntısız bir gelecek müjdesi almış
olmaktan biraz teselli bulduğunu tahmin edebiliriz.
Hz. Peygamber'in vefâtından sonra Hz. Fâtıma'nın söyledikleri,
üzüntüsünün tabiî bir ifâdesidir. Bu ifâdede aşırılık yoktur. Hatta
onun, Hz. Peygamber'in âhiretteki mevki ve makamlarını anarak
kendi kendini bir anlamda teselli ettiğini bile düşünebiliriz. "Vah"
diye üzüntüsünü dile getirmesi, onun Hz. Peygamber'in vefatını
kabullenemediği mânasına gelmez. Ölüm haberini dostlara ulaştırmak
âdettendir. Hz. Fâtıma da bu geleneğin bir uzantısı olarak hâdiseyi
Cebrâil'e haber vermekten ve acıyı onunla paylaşmaktan söz
etmiştir.
Bir rivâyette, hadisimizin râvisi Hz. Enes'e hitâben söylediği
kaydedilen son cümle, Hz. Fâtıma'nın olay karşısındaki hislerini
ifade açısından fevkalâde dikkat çekicidir. "Resûlullah'ın üzerine
toprak atmaya nasıl eliniz vardı, nasıl gönlünüz razı oldu?" Bu söz
onun, Hz. Peygamber'in defnedilmesini içine sindiremediğini
göstermez. Olsa olsa bu işin bu kadar çabuk ve kısa zamanda
yapılması onu şaşırtmış olabilir. Hz. Enes'in herhangi bir cevap
vermemiş olması da bu sözlerin üzüntülü anlarda tabiî
karşılanabilecek türden olduğunu gösterir.
Hem unutulmamalıdır ki sabır, hiç üzülmemek demek değildir. Sınırı
aşmayan söz ya da fiillerle sıkıntıları geçiştirmesini
becerebilmektir. Hz. Fâtıma'nın yanık sözlerinde de bunu
görmekteyiz.
Bu
olay, bir yandan sabrın gerçekten büyük ve zor bir iş olduğunu
gösterirken, bir yandan da bizzat Hz. Peygamber ve ailesinin bu
konudaki davranışlarını gözler önüne sermekte, konuya ait
sünnetteki tabiîliği ümmete öğretmektedir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
l.
Ölmek üzere olan kişiye üzülmek ve acımak tabiî bir hâdisedir.
2.
Vefatından sonra kişiyi vasıflarıyla anmak câizdir.
3.
Peygamber Efendimiz, ölüm öncesi sıkıntılarına sabretmesiyle de
ümmetine örnek olmuştur.
`
30.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in azadlısı, dostu ve
dostunun oğlu olan Ebû Zeyd Üsâme İbni Zeyd İbni Hârise
radıyallahu anhümâ'dan nakledildiğine göre o şöyle dedi:
Kızı (Zeynep), Nebî sallallahu aleyhi ve sellem'e:
-
Oğlum ölmek üzeredir, lutfen bize kadar geliniz, diye haber
gönderdi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem:
-
"Alan da veren de Allah'tır. O'nun katında her şeyin belli bir vakti
vardır. Sabretsin ve ecrini Allah'tan beklesin",
buyurarak kızına selâm gönderdi.
Bunun üzerine Kızı, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem'e;
-
Ne olur, mutlaka gelsin, diye tekrar haber yolladı.
Bu
defa Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem yanında Sa'd İbni
Ubâde, Muâz İbni Cebel, Übeyy İbni Kâ'b, Zeyd İbni Sâbit ve başka
bazı sahâbîler olduğu halde kalkıp kızına gitti. Çocuğu Hz.
Peygamber'e verdiler, kucağına aldı. Yavrucak pek zor nefes
almaktaydı. Resûlullah'ın gözlerinden yaşlar boşandı.
Durumu gören Sa'd İbni Ubâde:
-
Ey Allah'ın Resûlü, bu ne haldir? dedi. Nebî sallallahu aleyhi
ve sellem de:
-
"Bu, Allah'ın, kullarının kalbine koymuş olduğu merhamet
duygusudur" buyurdu.
Hadisin bir başka rivâyetinde Hz. Peygamber, "Bu, dilediği
kulla-rının kalbine Allah'ın koyduğu bir rahmettir. Zaten
Allah ancak, merhametli kullarına rahmet eder" buyurmuştur.
Buhârî, Cenâiz 33, Müslim, Cenâiz, 9, 11. Ayrıca bk. Buhârî, Eymân
9, Merdâ 9, Tevhîd 25; Ebû Dâvûd, Cenâiz 24, Edeb 58; Nesâî, Cenâiz
22; İbni Mâce, Cenâiz 53
Üsâme İbni Zeyd
Hadisimizin râvîsi Üsâme İbni Zeyd radıyallahu anhümâ "hibbu
Resûlullah" (Resûlullah'ın sevgilisi) lakabı ile bilinmektedir.
Resûlullah'ın onu ve torunu Hasan'ı kucağına alıp
"Allahım, ben bu ikisini seviyorum, sen de sev onları!"
buyurduğunu rivayet etmektedir.
Üsâme, küfür, şirk ve Câhiliye pisliklerine hiç bulaşmadı. Hicretten
sonra savaşlar başlayınca, yaşı küçük olduğu için ilk harblere
katılamadı . Fakat kısa zamanda seriyyelerde er ve komutan olarak
görev aldı. Mekke fethinde ve sonraki harblerde bulundu.
Üsâme bir harbte başından geçen olayı şöyle anlatır:
Medineli bir müslüman ile birlikte bir müşriki takibe başladık.
Yakalanacağını anlayınca Lâ ilâhe illallah deyiverdi. Medineli
müslüman derhal silahını geri çekti. Ben ise, onun canını kurtarmak
maksadıyla kelime-i tevhîd'i söylediğini düşünerek aman vermeyip
adamı öldürdüm. Dönüşte durumu Resûlullah'a haber verdiğimizde:
-
"Ey Üsâme!, Lâ ilâhe illallah diyen birini mi öldürdün?"
diye o kadar çok tekrar etti ki, ben o gün müslüman olmayı ve o
adamı öldürmemiş olmayı temenni ettim.
-
"Bundan böyle asla Lâ ilâhe illallah diyen kimseyi öldürmeyeceğim"
dedim. Resûlullah:
-
"Benden sonra da mı Ey Üsâme?"
buyurdu.
Ben de:
-
"Evet, sizden sonra da" dedim.
Hz. Üsâme'nin, Hz. Osman'ın şehid edilmesiyle başlayan olaylarda
hiçbir tarafı tutmayıp olaylara karışmamasında muhtemelen bu kararı
etkili olmuştur.
Üsâme, Hz. Peygamber tarafından daha 18 yaşında bir delikanlıyken,
büyük sahâbilerden bir çoğunun er olarak bulunduğu orduya komutan
tayin edilmiştir. Ne var ki, Resûlullah'ın hastalığı sebebiyle
Medine'den ayrılmayan Üsâme ordusu, Efendimiz'in defninden sonra
Halife Hz. Ebû Bekir'in emriyle göreve çıkmıştır. Görevini başarı
ile tamamlamış ve Medine'de büyük sevinç gösterileri ile
karşılanmıştır.
Hz. Ömer, Üsâme ile karşılaştığında ona şöyle derdi:
-
Selâm sana ey emîr! Resûlullah vefat ettiğinde sen bizim emiri-
mizdin.
Ömrünün 20 yılını Hz. Peygamber'in çok yakınında geçirmiş bulunan
Hz. Üsâme, Hz. Peygamber'den 128 hadis rivayet etmiştir. Bunlardan
on beşini Buhârî ve Müslim birlikte rivayet etmişlerdir.
Hz. Peygamber'in "Allah ve Resûlünü seven, Üsâmeyi sevsin!"
buyruğunun muhatabı bu yiğit sahâbî, 60 yaşındayken hicrî 54. yılda
vefat etti.
Allah ondan razı olsun.
Açıklamalar
925 ve 928 numaralarda tekrarlanacak olan hadîs-i şerîfte Peygamber
Efendimiz'in sözü edilen kızı, Zeyneb'tir. Bu durum, Musannef
adlı büyük hadis kitabıyla tanınan İbni Ebû Şeybe'nin bir
rivâyetinde açıkca görülmektedir.
Can çekişen yavrunun adı, Ali İbni Ebü'l-Âs'tır. Ebü'l-Âs, Hz.
Zeyneb'in ilk kocasıdır.
Kızının çağırdığını duyunca Hz. Peygamber'in kalkıp gitmemesi, ancak
Hz. Zeyneb'in yemin vererek gönderdiği son haber üzerine gitmesi,
bir kaç ihtimalle açıklanabilir:
Hz. Peygamber o anda ya önemli bir işle meşgul bulunuyordu; ya da
Hz. Zeyneb'i eğitmek, Allah'a tam teslim olmak gerektiği fikrini ona
vermek istemişti veya bu tür çağrıları alınca hemen gitmenin
gerekli olmadığını beyan etmek istemişti.
Hadisin râvîsi Üsâme İbni Zeyd, haberi Hz. Peygamber'e verdikleri
zaman çocuğun can çekişmekte olduğunu, zor nefes aldığını Buhârî'nin
bir başka rivâyetinde daha açık ve duygulu ifâdelerle anlatmaktadır.
İşte bu manzara karşısında rahmet peygamberi Efendimiz'in gözleri
yaşarmıştır.
Hazrec Kabilesi reisi büyük sahâbî Sa'd İbni Ubâde'nin:
-
Ölüye ağlamayı yasakladığın halde bu göz yaşları nedir, ya
Resûlallah? diye sorması, onun her türlü üzüntü ve göz yaşını, yasak
edilen yaka-paça yırtarak ve bağırıp çağırarak ağlamak (niyâha)
hükmünde sanmasındandır. Efendimiz ise, sessiz ve ılık göz yaşı
dökmenin, Allah Teâlâ'nın, kullarına verdiği merhamet ve acıma
hissinin tabiî ve güzel bir neticesi olduğunu söylemiş; Allah'ın,
ancak merhamet sahiplerine rahmet edeceğini bildirmek suretiyle
böylesi üzüntünün hem yasak olmadığını hem de mertliğe ve yiğitliğe
aykırı bulunmadığını anlatmıştır.
Hz. Peygamber'in, kızı Zeyneb'e haberci ile ulaştırdığı
sözleri, tam bir tâziye ve teselli örneğidir: "Alan da veren de Allah'tır.
Her canlının belli bir ömrü vardır. Sabretsin ve ecrini Allah'tan
beklesin." İşte bu hâl, başa gelene rızâ çizgisidir. Sabır da
zaten her zamankinden çok böyle yerde gereklidir.
Burada üç ayrı senedle gelmesine rağmen, iki senedinin tenkid
edilmiş olması sebebiyle "zayıf" sayılan bir rivâyeti, Hz.
Peygamber'in Muâz İbni Cebel'e yazdığı mektubun tercümesini, bir
tâziye örneği olarak kaydetmek istiyoruz.
"
Bismillahirrahmanirrahim
Allah'ın resûlü Muhammed'den Muâz İbni Cebel'e...
Allah'ın selâmı üzerine olsun...
Kendisinden başka ilah bulunmayan Allah'a hamdettiğimi sana iletmek
isterim. İmdi; Allah ecrini artırsın, sana sabretme gücü versin.
Bizi ve seni şükre muvaffak kılsın. Zira canlarımız, mallarımız,
evlâd ü iyâlimiz, azîz ve celîl olan Allah'ın bize tatlı hibeleri,
geçici bir süre için yanımıza bıraktığı emânetleri cümlesindendir.
Allah sana o çocuğu vermekle seni sevindirdi. Şimdi de onu büyük
bir ecir karşılığında senden aldı. Onun karşılığında Allah'tan
rahmet, mağfiret ve hidâyet bekliyorsan, sabret.. Üzüntü ve kederin,
ecrini yok etmesin, sonra pişman olursun.
Bil ki, ağlayıp sızlamak hiç bir şeyi geri getirmez, hüzün ve kederi
de defedemez; başa gelecek olan zaten gelmiştir
(Hâkim, el-Müstedrek, III, 273. Hadisin durumu hakkında bilgi
için bk. İbni Arrâk,Tenzîhu'ş-şerî'a, II, 368).
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Feryâd ü figân etmeksizin ölüye ağlamak câizdir.
2.
Fazilet sahibi kişileri ölmek üzere olan hastanın yanına getirmek,
gelmek istemezlerse, gerekiyorsa ısrar etmek câizdir.
3.
Ölüm olayından önce ölünün yakınlarına sabır tavsiye edilir.
4.
Çocuk da olsa hasta ziyâreti meşrûdur ve bu ziyârete izinsiz de
gidilebilir.
31.
Suheyb (-i Rûmî) radıyallâhü anh'den rivâyet edildiğine göre
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Sizden önceki ümmetler içinde bir padişah, bir de onun sihirbazı
vardı. Bu sihirbaz yaşlanınca, padişaha:
-
"Ben yaşlandım, bana genç birini göndersen de ona sihirbazlığı
öğretsem" dedi.
Padişah da ona bir genç gönderdi. Gencin yolu üzerinde bir rahip
bulunmaktaydı. Genç ona uğradı, yanında oturdu ve konuşmalarını
dinledi, beğendi. Sihirbaza her gittiğinde rahibe uğrar ve yanında
bir süre kalırdı. Sihirbaz ona "niçin geç kaldın?" diye kızar ve
döğerdi. Delikanlı bu durumu rahibe şikâyet etti. O da şöyle dedi:
-
Sihirbazdan korktuğunda, "evdekiler alıkoydular"de; âilenden
çekindiğinde de "sihirbaz alıkoydu" de.
Genç, durumu böylece idare edip giderken, bir gün yolda insanların
gelip geçmesine engel olan büyük ve yırtıcı bir hayvana rastladı ve
kendi kendine "Sihirbazın mı yoksa râhibin mi daha üstün olduğunu
işte şimdi öğreneceğim" diyerek bir taş aldı ve "Ey Allahım, rahibin
yaptıklarını sihirbazın yaptıklarından daha çok seviyorsan, şu
hayvanı öldür ki insanlar yollarına devam etsinler" dedi ve taşı
hayvana doğru fırlatıp onu öldürdü. Halk da geçip gitti. Daha sonra
delikanlı râhibe gelip olayı anlattı. Râhip ona:
-
Delikanlı! Şimdi artık sen benden daha üstünsün. Zira, sen bu
gördüğüm mertebeye erişmişsin. Öyle sanıyorum ki, sen yakında bir
belâya uğratılacaksın. Böyle bir şey olursa, sakın benim bulunduğum
yeri kimseye gösterme! dedi.
Delikanlı, körleri, alaca hastalığına tutulmuş olanları kurtarır ve
diğer hastalıkları da tedâvî ederdi. Padişahın o sıralarda kör
olmuş bir yakını bunu duydu, değerli hediyelerle birlikte
delikanlıya gitti ve:
-
Eğer beni tedâvî edersen, bütün bunlar senin olacak dedi.
Delikanlı:
-
Ben kendiliğimden kimseye şifâ veremem. Şifayı ancak Allah Teâlâ
verir. Eğer sen Yüce Allah'a inanırsan, ben ona dua ederim, o da
(dilerse) sana şifa verir, dedi.
Adam iman etti. Allah Teâlâ da ona şifa verdi. Adam eskiden olduğu
gibi padişahın yanına gelip meclisteki yerini aldı.
Padişah:
-
Senin gözünü kim iyi etti? diye sordu. O da:
-
Rabbim, dedi.
Bu
defa Padişah:
-
Senin benden başka rabbin mi var? diye gürledi.
Adam:
-
Benim de senin de rabbin Allah Teâlâ'dır, dedi.
Bunun üzerine sinirlenen padişah adamı tutuklattı ve gencin yerini
gösterinceye kadar ona işkence ettirdi. Sonuçta adam gencin yerini
söyledi. Delikanlı getirildi. Padişah ona:
-
Delikanlı, demek senin sihirbazlığın körleri ve alacaları iyi edecek
dereceye ulaşmış. Duydum ki sen epeyce işler yapıyormuşsun, öyle mi?
diye sordu.
Delikanlı:
-
Hayır, ben kimseye şifa veremem. Şifa veren Allah Teâlâ'dır dedi.
Padişah delikanlıyı tutuklattı ve rahibin yerini gösterinceye kadar
ona işkence ettirdi. Neticede râhip getirildi ve kendisine "dininden
dön!" denildi. Râhip bu teklife yanaşmadı. Bunun üzerine padişah
bir testere getirtip başının tam ortasından rahibi ikiye biçtirdi.
Rahibin parçalarının her biri bir yana düştü. Sonra Padişahın
adamı getirildi ona da "dininden dön!" denildi. Ancak o da kabul
etmedi. Padişah onu da parçalarının her biri bir tarafa düşünceye
kadar testere ile başının ortasından ikiye biçtirdi. Daha sonra
delikanlı getirildi ve "dininden dön (yoksa öleceksin)" diye tehdid
edildi, fakat delikanlı direndi. Padişah delikanlıyı adamlarından
bir gruba teslim etti ve onlara şu tâlimatı verdi:
-
Bunu şu dağın tepesine çıkarın, dininden dönerse ne âlâ, değilse,
aşağıya yuvarlayın gitsin.
Delikanlıyı götürdüler, dağın tepesine çıkardılar.
Delikanlı:
"Allahım, beni bunların elinden nasıl dilersen öylece kurtar!" diye
dua etti. Bunun üzerine dağ sarsıldı ve onlar aşağı yuvarlandılar.
Delikanlı sapasağlam yürüyerek padişahın yanına döndü. Padişah ona:
-
Yanındakiler ne oldu? dedi.
Delikanlı da :
-
Allah beni onların elinden kurtardı, dedi.
Bunun üzerine padişah, delikanlıyı adamlarından bir başka gruba
teslim etti ve:
-
Bunu Kurkur denilen bir gemiye bindirip denizin ortasına götürün.
Dininden dönerse ne âlâ, değilse, denize atın gitsin, dedi.
Delikanlıyı alıp götürdüler. O:
"Allahım, beni bunların elinden dilediğin şekilde kurtar!" diye dua
etti.
Gemi içindekilerle beraber ala-bora oldu, hepsi boğuldu. Delikanlı
sağ-sâlim padişahın yanına döndü.
Padişah onu görünce:
-
Yanındakiler ne oldu? diye sordu.
Delikanlı da:
-
Allah beni onların elinden kurtardı, dedi ve ilâve etti:
-
Benim sana söyleyeceklerimi yapmadıkça beni öldüremezsin.
Padişah:
-
Neymiş onlar? dedi.
Delikanlı :
-
Halkı geniş bir meydanda topla. Beni de bir hurma kütüğüne bağla.
Okdanlığımdan bir ok al, yayın tam ortasına koy. Sonra da
"Delikanlının rabbinin adıyla de ve at. İşte ancak bunu yaparsan
beni öldürebilirsin" dedi.
Padişah halkı geniş bir meydanda topladı. Delikanlıyı hurma kütüğüne
bağladı. Sonra delikanlının sadağından bir ok aldı, yayına
yerleştirdi. "Delikanlının rabbi olan Allah adıyla" deyip oku
fırlattı. Ok, delikanlının şakağına isabet etti. Delikanlı elini
şakağına koydu ve oracıkta öldü.
Bunun üzerine halk:
-
Biz, delikanlının rabbine iman ettik, dediler.
Daha sonra durumu padişaha ileterek:
-
Gördün mü çekindiğin şey nihâyet başına geldi; halk iman etti,
dediler.
Bunun üzerine padişah, sokak başlarına büyük hendekler kazılmasını
emretti. Hendekler ateşle doldurulmuştu.
Padişah:
-
Bu yeni dinden dönmeyen herkesi, zorla ateşe atın, (yahut "onları
ateşe girmeye zorlayın") dedi.
Emri yerine getirdiler. En sonunda kucağında çocuğu ile bir kadın
geldi, bir ara ateşe girmemek ister gibi yaptı, sendeledi. Çocuk:
-
"Anneciğim, sık dişini, sabret, çünkü sen hak din üzeresin!" de(mek
suretiyle annesini cesaretlendir)di.
Müslim, Zühd 73
Açıklamalar
Hadisimiz, sabır gerektiren büyük imtihanlara sadece müslümanların
değil, önceki ümmetlerden bazı mü'minlerin de tâbi tutulduğunu
göstermektedir. Onların inançları uğrunda katlandıkları işkenceleri
hatırlatarak, müslümanların, karşılaştıkları sıkıntılara
sabretmelerini, dinlerine olan bağlılık ve güvenlerini
yitirmemelerini anlatmaktadır.
Bir önceki hadiste bizzat Hz. Peygamber'in hayatından bir örnek ve-
rilmişti. Şimdi de geçmiş ümmetlere ait bir misal verilmek
suretiyle, imtihanın eskiden beri var olduğuna dikkat çekilmektedir.
Şâirin dediği gibi;
"
Fazilet ehline dâim tahakkümü cühelâ
Cihanda kaidedir, tâ cihan cihan olalı."
Hadisimiz, Bürûc sûresinde anlatılan olaydan bir sahneyi
canlandırmaktadır. Orada şöyle buyurulmaktadır:
"Hazırladıkları hendekleri, tutuşturulmuş ateşle doldurarak onun
çevresinde oturup, inanmış kimselere dinlerinden dönmeleri için
yaptıkları işkenceleri seyredenlerin canı çıksın. Bu inkârcıların,
inananlara kızmaları, onların sadece göklerin ve yerin
hükümranlığına sahip, güçlü ve övülmeye lâyık olan Allah'a inanmış
olmalarındandır. Allah her şeye şâhiddir. Ama inanmış erkek ve
kadınlara işkence ederek onları dinlerinden çevirmeye uğraşanlar,
eğer tövbe etmezlerse, onlara cehennem azabı vardır. Yakıcı azab da
onlaradır. İnanıp yararlı işler işleyenlere, onlara, içlerinden
ırmaklar akan cennetler vardır. Bu, büyük kurtuluştur"
(Bürûc sûresi (85), 4-11).
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Eğitim ve öğretimde geçmişten misaller vermek, kıssalar anlatmak,
geçerli ve etkili bir yoldur. Peygamberimiz'in uygulaması da budur.
2.
Allah Teâlâ hakkı ve hak yanlılarını üstün kılar, bâtıl ve bâtılın
taraftarlarını eninde sonunda perişan eder.
4.
Harbte ve benzeri olaylarda yalan söylemek câizdir. İnsan canını
kurtarmak için de yalan söyleyebilir.
4.
Mü'min, imanındaki samimiyeti, sadâkatı açısından imtihana tâbi
tutulur.
5.
Mazlûmu ve kurbanı olmayan dâvâ yoktur.
6.
Dînî ve umûmî bir fayda söz konusu ise, kişinin canını fedâ etmesi
câizdir.
32.
Enes İbni Mâlik radıyallahu anh'den rivâyet edildiğine göre
Nebî sallallahu aleyhi ve sellem, (çocuğunun) mezarı başında
(bağıra-çağıra) ağlayan bir kadının yanından geçti.
Ona:
-
"Allah'dan kork ve sabret!"
buyurdu.
Kadın:
-
Çek git başımdan; zira benim başıma gelen felâket, senin başına
gelmemiştir, dedi.
Kadın Hz. Peygamber'i tanıyamamıştı. Kendisine, onun Peygamber
sallallahu aleyhi ve sellem olduğunu söylediler. Bunu duyar
duymaz Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in kapısına
koştu, orada kapıcılar yoktu. (Özür beyân etmek üzere Hz.
Peygamber'e):
-
Sizi tanıyamadım, dedi.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de:
-
"Sabır dediğin, felâketle karşılaştığın ilk anda dayanmaktır"
buyurdu.
Buhârî, Cenâiz 32, 43; Ahkâm 11; Müslim, Cenâiz l4-l5. Ayrıca bk.
Ebû Dâvûd, Cenâiz 23; Tirmizî, Cenâiz 13; Nesâî, Cenâiz 22
Açıklamalar
Hadiste sözü edilen kadının ismi tesbit edilememiştir.
Rivayetlerden anlaşıldığına göre bu kadın, kaybettiği çocuğuna
ağlıyordu. Hem de bağıra-çağıra ağlıyordu. Bu durum, Hz.
Peygamber'in, kendisini Allah'a karşı saygılı olmaya ve sabra davet
etmesinden anlaşılmaktadır.
Zavallı kadın, o kendinden geçmiş hali ile, kiminle konuştuğuna
bakmadan:
-
"Çekil git, başımdan. Benim uğradığım felâkete sen uğramış değilsin"
diye oldukca sert cevap verdi.. Aksi halde Hz. Peygamber'i
tanımasına rağmen bir müslümanın böyle bir söz söyleyeceği
düşünülemez. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem daha
fazla üstelemeyip, yo-
luna devam etti. Zira tavsiyesini tekrar edecek olsaydı, muhtemelen
kadın daha ağır ve aşırı sözler söyleyecekti. Bu ise kadını içinde
bulunduğu sakıncalı halden çok daha büyük ve tehlikeli bir duruma
düşürecekti.
Kimliği açıklanmayan bir sahâbî, kadının bu hareketinin
bilgisizlikten kaynaklandığını düşünmüş olacak ki:
-
Sana takvâ ve sabır tavsiye edenin kim olduğunu biliyor musun?"
diye sordu. Kadın bilmediğini söyleyince, onun Hz. Peygamber
olduğunu haber verdi. Üzüntüden kendini kaybetmiş olan kadın,
beyninden vurulmuşa döndü. Çocuğunun acısını unutup, Hz.
Peygamber'den af dilemek için yollara düştü.
Öyle anlaşılmaktadır ki, kadıncağız, Hz. Peygamber'in kapısında
birtakım nöbetçilerin bulunacağını ve kendisinin belki de
Peygamber'e ulaşmaya imkân bulamayacağını düşünüyordu.
Bir rivayete göre kadın yemin ederek "Ben seni tanımamıştım"
diye özür beyan etmiştir. İki cihan güneşi ve büyük eğitimci
Peygamber Efendimiz, hemen oracıkta, gerçek sabrın ne demek
olduğunu ona ve dolayısıyla biz ümmetine tarif etmiş, "Asıl
sabır, belâ ile ilk karşılaşma anında ona tahammül
edebilmektir"
buyurmuştur. Kadının kendisine karşı söylediği söz ve kaba davranışı
üzerinde hiç durmamıştır. Zira önemli olan, müslümanların gerçeği
öğrenmesidir.
Bilinen bir gerçektir ki, insan zamanla her şeye alışır ve dayanır.
Zor ve önemli olan, belâ ve musibetle ilk karşılaşıldığı anda ona
daya-
nabilmektir. İlk sadme ânını geçiştirdikten sonra felâketin etkisi
yavaş yavaş azalır. Fakat o anda boş bulunmak, Allah korusun, aklını
kaçırmaktan, intihara kadar uzanan çok büyük ve acı sonuçlara vesile
olabilir. Bu sebeple istenmeyen hallerle ilk karşılaşma anlarında
sabırlı davranmak, o ânı geçiştirmeye bakmak gerekmektedir. Sabır,
en çok ölüm olayı karşısında gereklidir. Müslümanın imandaki
olgunluğu biraz da ölüm olaylarında gösterdiği sabırla ölçülür.
Halkın, özellikle de kadınların ölene ağıtlar yakarak ağlamaları,
sanıldığının aksine bir hüner ve mârifet değildir. Asıl mârifet o
acılı ânı, kadere rızâ göstererek atlatmaktır. Böyle anlarda insanı
bekleyen tehlike, hadisimizde de görüldüğü gibi, Peygamber'i ve
hatta Allah Teâlâ'yı red anlamına gelecek sözler sarfetmektir. Zira
üzüntü anında insanın direnci kırık olduğu için ağzından çıkan
sözleri kontrol etmesi fevkalâde güçtür. Böylesi hallerde, olgun
mü'minler, "İnna lillâh ve innâ ileyhi râci'ûn: Biz Allah'tan
geldik yine O'na döneceğiz" diyerek teslimiyet gösterir ve
sabrederler.
|