|
TÖVBE
ALLAH'TAN AF DİLEMEK
Âlimlere göre insan, yaptığı her günahdan dolayı tövbe etmelidir.
İşlenen günah sadece Allah'a karşı olup kul hakkını
ilgilendirmiyorsa, bundan tövbe etmenin üç şartı vardır:
1.
O günahı terketmek.
2.
Onu yaptığına pişman olmak.
3.
Bir daha yapmamaya karar vermek.
Şayet bu üç şarttan biri eksikse, tövbe edilmiş olmaz.
İşlenen günah kul hakkını ilgilendiriyorsa, ondan tövbe etmenin dört
şartı vardır:
Üçü yukarıda sayılan şartlardır.
Dördüncüsü de kul hakkından arınıp kurtulmaktır. Bu da şöyle
olur:
Şayet bu hak mal ve benzeri bir şeyse, onu sahibine geri verir.
Eğer "zina etti" diye iftira atmak gibi bir suçdan dolayı
ceza görmeyi gerektiyorsa, hak sahibine kendisini cezalandırma
yetkisi verir veya ondan kendini bağışlamasını ister.
Eğer bu kul hakkı birini çekiştirme suçu ise, o kimseden af
diler.
İnsanın yaptığı her günahdan dolayı tövbe etmesi gerekir.
Günahlarının bir kısmından tövbe ederse, Ehl-i sünnet'e göre, sadece
o günahları hakkında tövbe etmiş sayılır; tövbe etmediği günahları
devam eder.
Kur'ân-ı Kerîm âyetleri, hadîs-i şerîfler ve İslâm âlimleri tövbe
etmenin gerekli olduğunu göstermektedir.
`
Âyetler
1.
"Hepiniz Allah'a tövbe edin, ey mü'minler! Belki böylece
korktuğunuzdan kurtulur, umduğunuzu elde edebilirsiniz."
Nur sûresi (24), 31
Âyet-i kerîme, bütün mü'minlerin tövbe etmesini emretmekte,
günahlardan kurtulma yolunun tövbe olduğunu belirtmekte, tövbesi
kabul edilen kimsenin kurtuluşa erdiğini haber vermekte, dolayısıyla
kusursuz kul olmayacağını bildirmektedir.
Demek oluyor ki, sağlıklı bir toplumun önemli şartlarından biri,
günahlarından kurtulmayı arzu eden ve bu maksatla Allah'a yönelen
fertlerden meydana gelmesidir. Çünkü tövbe eden kimse, yaptığı
hatayı Allah Teâlâ'ya itiraf etmekte, o günahı bir daha
yapmayacağına dair söz vermekte, O'nun merhametine sığınarak affını
dilemekte ve böylece Cenâb-ı Hakk'ın yegâne bağışlayıcı olduğunu
kabul etmektedir.
2.
"Rabbinizden sizi bağışlamasını isteyiniz; sonra ona tövbe
ediniz."
Hûd sûresi (11), 3
Günahları bağışlayacak olan Allah Teâlâ'dır. Kul bunu böyle bilerek
Yüce Mevlâ'sına el açıp affını dileyecek ve yaptığı günahlardan
dolayı pişmanlık duyduğunu O'na itiraf edecektir. Bağışlanmanın tek
yolu budur.
3.
"Ey iman edenler! Allah'a samimiyetle tövbe
edin!''
Tahrîm sûresi (66), 8
Samimi tövbe, yapılan günahın çirkinliğini insanın bilmesi, bunu
vicdanının kabul etmesi ve onu işlediğine pişmanlık duymasıdır.
Allah Teâlâ "Samimiyetle tövbe edin" derken, kulunun yaptığı suçtan
dolayı üzülüp vicdan azabı çekmesini istemekte ve onun kendi kendine
"Ben artık bu suçu bir daha yapmayacağım" diye söz vermesini
beklemektedir.
İnsanı kurtaracak olan samimi tövbe (tevbe-i nasûh) işte
budur. İşlediği günahdan pişmanlık duyan kimse, tövbe ettiğini
diliyle söylerken gönlü gerçekten pişmanlık duymalı, bedeni günahtan
uzak durmalı ve o konudaki kusur ve noksanlarını gidermeye
çalışmalıdır.
Hadisler
14.
Ebû Hüreyre radıyallahu anh, Resûlullah sallallahu aleyhi
ve sellem'i şöyle buyururken işittiğini söylemiştir:
"Vallahi ben günde yetmiş defadan fazla Allah'dan beni bağışlamasını
diler, tövbe ederim."
Buhârî, Daavât 3. Ayrıca bk. Tirmizî, Tefsîru sûre (47) İbni Mâce,
Edeb 57
Açıklamalar
Tövbenin sözlük anlamı dönmek demektir. İşlenen günahtan vazgeçmek
mânasına gelir. Daha açık bir söyleyişle, yapılan bir günahı, suç
olduğunu bilerek ve onu yaptığından dolayı pişmanlık duyarak
terketmektir. Tövbede önemli olan, yapılan fiilin çirkinliğini
bilmek ve ondan iğrenerek vazgeçmektir.
Tövbe eden kimse çirkin davranışları güzelleriyle değiştirdiği,
Allah'tan uzaklaştırıp şeytana yaklaştıran yolları terkettiği için
takdire şâyandır. İnsan kötü yolu terketmekle kalmamalı, kusurlarını
telâfi etmek için ibadet ve tâatla Allah'ın rızasını kazanmaya
çalışmalıdır.
Tövbenin belli bir zamanı yoktur. İnsanın ne zaman öleceği belli
olmadığı için ilk fırsatta tövbe etmelidir. Bazı rivayetlerden
anlaşıldığına göre, en güzel ibadet zamanı olan seher vakti
kalkmalı, Allah rızası için iki rekât namaz kılmalı, sonra da tövbe
ve istiğfâr etmelidir.
Allah Teâlâ'nın emirlerine herkesten çok uyan Peygamber Efendimiz,
bahsimizin baş tarafında gördüğümüz âyet-i kerîmelerdeki tövbe
emrine uyarak, günde yetmiş defadan fazla tövbe ederdi. Bir
sonraki hadîs-i şerîfte görüleceği üzere, günde yüz defa
tövbe ettiği de olurdu.
Hadîs-i şerîflerde çoğu zaman yetmiş veya yüz rakamı çokluğu,
fazlalığı anlatmak için (kesretten kinâye olarak) kullanılır.
Peygamber Efendimiz de günde yetmiş veya yüz defa tövbe ettiğini
söylemekle Cenâb-ı Hakk'ı çok andığını belirtmiş olabilir.
Resûl-i Ekrem Efendimiz'in günah işlemekten korunduğunu, dolayısıyla
onun hiçbir günahı bulunmadığını biliyoruz. Buna rağmen onun hergün
birçok defa tövbe etmesinin sebebi, ümmetine tövbe ve istiğfârın
önemini göstermek ve hiçbir kimsenin Allah Teâlâ'ya, O'nun lâyık
olduğu şekilde ibadet edemeyeceğini belirtmektir.
Peygamberler, Cenâb-ı Hakk'ı en iyi bilen ve tanıyan kimseler
oldukları için, O'na herkesten çok ibadet ederler; herkesten çok
şükrederler ve O'na gerektiği şekilde ibadet edemediklerini itiraf
ederler. Peygamber Efendimiz de yeme, içme, yatma, uyuma, eşleriyle
beraber olma gibi mübah işlerlerle meşgul olurken veya ümmetinin
çeşitli problemleriyle uğraşırken Allah Teâlâ'yı gerektiği şekilde
zikredip düşünemediği için tövbe ve istiğfâr ederek O'ndan af
dilemektedir. Nitekim hadisimizin bir başka rivayetinde Resûl- Ekrem
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
"Benim de kalbime gaflet çöküyor. Ben de Allah'a günde yüz defa
istiğfâr ediyorum" (Müslim,
Zikir 41).
Bu
durum karşısında bizim şöyle düşünmemiz gerekmektedir:
Benim sevgili peygamberim, hiç günahı olmadığı halde hergün
bu kadar tövbe ederse, günahlara boğulmuş olan ben binlerce defa
tövbe ve istiğfâr etmeliyim. Hiç olmazsa Efendim'in bu sünnetine
uyarak hergün yüz defa tövbe ve istiğfâr etmeye çalışmalıyım.
İstiğfâr,
Allah Teâlâ'ya "Rabbim, beni bağışla!" diye dil ile yalvarırken,
bedeni günahlardan uzak tutmaktır. Kulun yapacağı budur. Allah
Teâlâ'dan umulan ise istiğfâr eden kulunu mağfiret edip bağışlaması,
daha açık bir ifadeyle, onu cehennem azâbından korumasıdır.
Hz. Ali'nin dediği gibi, dünyada Allah Teâlâ'nın azâbından
kurtulmanın iki yolu bulunmaktadır. Bu yollardan biri Resûlullah
sallallahu aleyhi ve sellem'in varlığıdır. Ne yazıkki onun
vefâtıyla bu fırsat elden kaçmıştır. Geriye sıkı sıkı tutunulması
gereken tek yol kalmıştır. O da istiğfârdır. Şu âyet-i kerîme bu
gerçeği dile getirmektedir:
"Sen onların içlerinde bulunduğun müddetçe Allah onları azaba
uğratmayacaktır. Onlar bağışlanmalarını dilerken, Allah kendilerine
azab etmez"
[Enfâl sûresi (8), 33].
Allah Teâlâ'nın kullarına olan merhametini bütün genişliğiyle ortaya
koyan bu âyet-i kerîme ne ümid verici, değil mi?! Kullarına karşı
böylesine şefkatli bir Rabbi olan insan, nasıl ümitsizliğe
kapılabilir? Bu âyet-i kerîmede, Allah'dan bizi bağışlamasını
dilediğimiz sürece azaba uğrama-yacağımız va'dedilmektedir. Elimizde
böylesine sağlam bir garanti varken niçin ümitsiz olalım ve niçin
istiğfâr etmeyelim?
İstiğfâr konusu, Riyâzü's-sâlihîn'in 1873-1883. hadislerinde
geniş bir şekilde ele alınmıştır. Bu hadis 1874 numarayla tekrar
gelecektir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
İnsan hergün kendini hesaba çekmeli, yaptığı hataları ve günahları
bulmaya çalışmalıdır. Sonra da bu günahları düşünerek Allah Teâlâ'ya
yönelmeli ve ondan kendisini bağışlamasını dilemelidir.
2.
Hz. Peygamber'in Allah Teâlâ'ya karşı ne büyük bir saygı beslediği
ve bu hususta ümmetine örnek olduğu görülmektedir.
3.
Peygamber Efendimiz günah işlemekten korunduğu, gelmiş geçmiş bütün
kusurları bağışlandığı halde günde yetmiş defadan fazla tövbe
ederse, günah çukuruna batmış olan bizlerin hergün en az onun kadar
tövbe etmemiz gerekir.
4.
Tövbe müslümanın yenilenme ve temizlenme imkânıdır. Kullar için
büyük bir nimettir. Son nefese ve kıyamet koptuğu âna kadar tövbe
kapısı açıktır.
15.
Egarr İbni Yesâr el-Müzenî radıyallahu anh'den rivayet
edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle
buyurdu:
"Ey insanlar! Allah'a tövbe edip ondan af dileyiniz. Zira ben ona
günde yüz defa tövbe ederim."
Müslim, Zikir 42. Ayrıca Ebû Dâvûd, Vitir 26; İbni Mâce, Edeb 57
Egarr İbni Yesâr el-Müzenî.
Onun Medine'ye ilk hicret edenlerden olduğu bilinmektedir. el-Cühenî
nisbesiyle de anılmaktadır. Kendisinden İbni Ömer, Muâviye İbni
Kurre ve Ebû Bürde hadis rivayet etmişlerdir. Egarr hakkında
kaynaklarda fazla bilgi bulunmamaktadır. İkisi tövbe ve istiğfâra
dair olmak üzere üç kadar rivayeti vardır.
Allah ondan razı olsun.
Açıklamalar
Hadîs-i şerîf "Ey insanlar!" diye başladığına göre bütün insanların
tövbe ve istiğfâra davet edildiği anlaşılmaktadır. Bazı âlimler
konumuzun başında geçen "Hepiniz Allah'a tövbe edin, ey mü'minler!" âyet-i kerî -mesine bakarak
"Ey insanlar!" hitabıyla yine
mü'minlerin kastedildiğini söylemişlerdir.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem tövbe ve istiğfâr
edilmesini tavsiye ederken "Ey insanlar" hitabıyla herkesi, her
mü'mini hedef aldığına göre, mânevî durumu ne olursa olsun, bütün
insanlar Cenâb-ı Hak'tan bağışlanma dilemeye mecburdur. Çünkü hiçbir
varlık ona karşı yapması gereken görevlerini ve kulluk borcunu
lâyıkıyla yapamaz. Yapamayınca da ondan kusurları sebebiyle af ve
mağfiret dilemesi bir kulluk görevi olur. Tövbe ve istiğfâr insanın
kendisini ve kusurlarını, Rabbini ve onun yüceliğini tanıması,
Rabbine muhtaç olduğunu itiraf etmesi ve böylece mânen yükselmeyi
arzu etmesi anlamına gelmektedir.
Bir önceki hadiste Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem'in
günde yetmişden fazla tövbe ve istiğfâr ettiği rivayet edilmişti. Bu
hadîs-i şerîfte tereddütsüz bir rakamla günlük tövbe ve istiğfârının
yüz olduğu belirtilmiştir. 1876 numaralı hadiste geleceği üzere
Abdullah İbni Ömer Hz. Peygamber'in bir mecliste yüz defa:
"Rabbiğfir-lî ve tüb aleyye, inneke ente't-tevvâbü'r-rahîm:
Yâ Rabbî! Beni bağışla; tövbemi kabul buyur. Şüphesiz sen tövbeleri
kabul eden merhamet sahibisin"
dediğini, kendilerinin de bunu saydıklarını söylemektedir. Bu ve
bundan önceki hadis, Ümmet-i Muhammed'in tövbe etmekle görevli
olduğunu, itiraz edilemez örneğimiz Hz. Peygamber'in tatbikatı ile
göstermektedir. Hiç kimse Peygamber'den daha üstün bir mevkide
bulunmadığına göre, herkesin tövbeye ihtiyacı vardır.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Bir önceki hadîs-i şerîf için söylenen sonuçlar, aynen bu hadis için
de geçerlidir.
2.
İstiğfârın belli bir sayısı yoktur. Yetmiş ve yüz rakamları çok
istiğfâr edilmesi gerektiğini belirtmek için söylenmiştir. Bizim
için tövbe ve istiğfârın asgarî rakamı yüz olmalıdır.
16.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in hizmetkârı olan Ebû
Hamza Enes İbni Mâlik el-Ensârî radıyallahu anh'den rivayet
edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle
buyurdu:
"Kulunun tövbe etmesinden dolayı Allah Teâlâ'nın duyduğu memnuniyet,
sizden birinin ıssız çölde kaybettiği devesini bulduğu zamanki
sevincinden çok daha fazladır."
Buhârî, Daavât 4; Müslim, Tevbe 1, 7, 8
Müslim'in başka bir rivayeti şöyledir:
"Herhangi birinizin tövbe etmesinden dolayı Allah Teâlâ'nın duyduğu
hoşnutluk, ıssız çölde giderken üzerindeki yiyecek ve içeceğiyle
birlikte devesini elinden kaçıran, arayıp taramaları sonuç
vermeyince deveyi bulma ümidini büsbütün kaybederek bir ağacın
gölgesine uzanıp yatan, derken yanına devesinin geldiğini görerek
yularına yapışan ve aşırı derecede sevincinden ne söylediğini
bilmeyerek:
-
Allahım! Sen benim kulumsun; ben de senin rabbinim, diyen kimsenin
sevincinden çok daha fazladır."
Müslim, Tevbe 7. Ayrıca bk.Tirmizî, Kıyâmet 49, Daavât 99; İbni
Mâce, Zühd 30
Açıklamalar
Hadîs-i şerîf Allah Teâlâ'nın sonsuz merhametini çarpıcı bir şekilde
ortaya koymakta, günahlarla kirlenen gönülleri bağışlanma ümidiyle
serinletmektedir.
Kâinâtın sahibi olan yücelerden yüce bir varlığın, cücelerden cüce
bir insanın kendine yönelmesinden ve "beni affet" diye
yalvarmasından bu derece hoşnut olması doğrusu şaşırtıcıdır. Demek
oluyor ki insan Allah yanında basit bir varlık değildir. Tam aksine,
Rabbini tanıdığı sürece, önemli bir şahsiyettir. Şeyh Gâlib diyor
ki, ey insan, değerini iyi bil; zira sen bu âlemin özü ve kâinâtın
göz bebeğisin:
Hoşca bak zâtına kim, zübde-i âlemsin sen
Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen
Muhtelif sahâbîler tarafından bize ulaştırılan bu hadîs-i şerîfin
bazı rivayetlerinde, devesini kaybeden adamın düştüğü ümitsizlik
daha çarpıcı ifadelerle anlatılmaktadır. Devesini bulmak için
tepeden tepeye koştuğu, hiçbir yerde bulamadığı, sonunda, artık
devemi bulamayacağım, bu ıssız çölde açlık ve susuzluktan ölüp
gideceğim diye bir gölgeliğe çekildiği, elbisesiyle yüzünü örtüp
ölümü beklediği tasvir edilmektedir.
Ölümü beklerken yeniden hayata kavuşmak, insanoğlunu en fazla
sevindiren bir olaydır. Hadisimize göre insanın el açıp yalvarması,
bağışlanma dilemesi Allah Teâlâ'yı bundan da çok memnun etmektedir.
Hadislerde geçen Allah Teâlâ'nın memnuniyeti, hoşnutluğu,
sevinmesi gibi ifadeler mecâzî sözlerdir. Bu gibi sözlerle Allah
Teâlâ'nın kulundan râzı olduğu ve onun isteğini hemen yerine
getireceği anlatılmaktadır.
Hadîs-i şerîfteki misalden şunu da anlamaktayız: İnsan bir günah
işlediği zaman şeytanın eline düşer. Şeytanın eline düşen kimse ise,
çölde devesini kaybeden adam gibi, helâk olmak üzeredir. Fakat Allah
Teâlâ'ya yönelip tövbe ve istiğfâr ettiği zaman şeytanın elinden
kurtulur, Cenâb-ı Hakk'ın bağışını ve rahmetini kazanır.
Hadisin baştarafı 441. hadiste tekrar geçecektir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Allah Teâlâ kullarına karşı son derece merhametlidir. Kendisinden af
diledikleri takdirde onları bağışlamaya hazırdır.
2.
Her zorluktan sonra bir kolaylık, her sıkıntıdan sonra bir ferahlık
gelir. Bu sebeple insan Rabbi'nin rahmet ve merhametinden hiçbir
zaman ümid kesmemelidir.
3.
İnsan devamlı surette kendini hesaba çekmeli, günahlarından tövbe
etmelidir.
4.
İnsanın kasden yapmadığı hataları Allah Teâlâ bağışlar. Nitekim
devesine kavuşan adamın aşırı sevincinden dolayı "Allah'ım, sen
benim Rabbim'sin" diyecek yerde "Sen benim kulumsun" demesi günah
sayılmamıştır.
5.
Anlaşılması zor bazı konuları, Peygamber Efendimiz zaman zaman böyle
misâllerle anlatmıştır.
6.
Bu hadîs-i şerîf, günahlarının bağışlanıp bağışlanmayacağı
endişesinden insanları kurtarmakta, tövbe eden kulundan Allah
Teâlâ'nın nasıl hoşnut olduğunu açıklayarak büyük bir güvence
vermektedir. Tövbe etmeye bundan daha büyük bir teşvik düşünülemez.
17.
Ebû Mûsâ Abdullah İbni Kays el-Eş'arî radıyallahu anh'den
rivayet edildiğine göre Nebiyy-i Ekrem sallallahu aleyhi ve
sellem şöyle buyurdu:
"Allah Teâlâ gündüz günah işleyenin tövbesini kabul etmek için
geceleyin elini açar. Geceleyin günah işleyenin tövbesini kabul
etmek için de gündüzün elini açar. Güneş battığı yerden doğuncaya
kadar bu böyle devam edip gider."
Müslim, Tevbe 31
Açıklamalar
Önce şunu belirtelim:
Allah Teâlâ'nın tövbeleri kabul etmek için gece ve gündüz elini
açması demek, kuluna, haydi bana tövbeni sun da kabul edeyim,
demesidir. Bu ifadeyle Cenâb-ı Hakk'ın kullarına olan sevgi ve
merhametinin genişliği anlatılmaktadır. Kulun günahı ne kadar çok
olursa olsun, kaç defa günah işlerse işlesin, tövbe edip af dilediği
takdirde, Cenâb-ı Hakk'ın onu her zaman bağışlayacağı
açıklanmaktadır.
Geceleyin günah işleyenlerin mutlaka gündüzün tövbe etmesi veya
gündüzün günah işleyenlerin mutlaka geceleyin tövbe etmesi şart
değildir. Genellikle geceleyin günah işleyen kimse gündüz vakti
tövbeye fırsat bulur. Gündüzün günah işleyenler de geceleyin kendine
gelir; hatasını anlayarak Allah'dan affını diler.
Aslında insan tövbeye ne zaman fırsat bulursa, vakit kaybetmeden
hemen Rabbi'ne yönelmeli, günahlarının bağışlanmasını dilemelidir.
Gece ve gündüzün ayrı ayrı zikredilmesinin sebebi, tövbenin belli
bir zamanı bulunmadığını, tövbe kapısının her an açık olduğunu,
yirmi dört saat boyunca tövbe edilebileceğini göstermektir.
Şunu tekrar belirtelim ki, tövbe ve istiğfâr samimiyetle
yapılmalı, yapılan günahtan dolayı gerçekten pişmanlık
duyulmalıdır. Yoksa günah işlemeye devam ederken tövbe ve istiğfâr
etmeye kalkmak, tövbeyi küçümsemek olur. Üstelik bu yanlış tutumdan
dolayı ayrıca tövbe ve istiğfâr etmek gerekir.
Hayat devam ettiği sürece insanoğlunun hataları da devam edecektir.
Her hatadan sonra Rabbimize dönüp ondan bizi affetmesini dilememiz
bizden istenen bir kulluk görevidir. İki de bir tövbe etmenin Allah
Teâlâ'ya saygısızlık olduğu sanılmamalıdır. 422 numaralı hadiste
görüleceği üzere insan kaç defa günah işlerse işlesin, her defasında
Allah'a el açıp "Allahım günahımı bağışla!" diye yalvardığı zaman
merhametli Rabbimiz onu reddetmez; aksine "Kulum bir günah işledi
ve bildi ki, günahı affeden ve günahından dolayı kendisini hesaba
çekecek olan bir Rabbi vardır" buyurarak onu bağışlar. Hadis 438
numarayla tekrar gelecektir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Allah Teâlâ kullarına son derecede merhametlidir. Onların
günahlarından dolayı tövbe etmelerini bekler.
2.
Tövbe ve istiğfârın belli bir zamanı olmadığı gibi Allah Teâlâ'nın
tövbeleri kabul ettiği belli ve sınırlı bir zaman da yoktur.
3.
Günah yapıldıktan hemen sonra, vakit kaybetmeden tövbe etmelidir.
18.
Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Güneş batıdan doğmadan önce kim tövbe ederse, Allah onun tövbesini
kabul eder."
Müslim, Zikir 43
Açıklamalar
Güneşin batıdan doğması, kıyametin büyük alâmetlerinden biridir. Gök
cisimleri, kâinât yaratılalıberi belli bir düzen içinde seyrine
devam etmektedir. Çünkü kendilerini yaratan ilâhî kudret, onları
böyle proğramlamıştır. Kâinâtın sahibi dünya hayatına son vermek
istediği zaman, yarattığı bu hassas düzeni bozacaktır. İşte o zaman
güneş batıdan doğacak, bunu gören insanlar dünyanın sonu geldiğini
kesin olarak anlayacaklardır.
Güneşin batıdan doğduğunu gören kâfirlerin gerçeği anlayarak imân
etmeye kalkmaları onlara bir fayda vermeyecektir. Bu gerçeği âyet-i
kerî-
me şöyle ifade etmektedir:
"Rabbinin bazı alâmetleri geldiği gün, önceden inanmayan veya
imanıyla bir hayır kazanmayan kimseye, artık imânı fayda vermez"
[En`âm sûresi (6), 158]. Kıyamet alâmetleri belirdiği zaman imân
etmek fayda vermediği gibi, korkunç gerçeği artık iyice anlayan
günahkâr mü'minlerin yaptıklarına pişman olarak tövbe ve istiğfâr
etmeye kalkmaları da bir fayda getirmez. Demekki önemli olan,
herşeyi zamanında yapmaktır. Birgün kıyametin kopacağını, âhiret
hayatının başlayacağını ve insanların dünyada yaptıklarından dolayı
orada hesaba çekileceklerini daha hayat devam ederken anlamalı, kötü
davranışlarını bırakmalı ve kendisine çekidüzen vermelidir.
İnsanı tövbe etmenin gereğine inandıran hususlardan biri günaha
bakış tarzıdır. İyi bir kul günaha sempati duymaz. Onun çirkin bir
davranış olduğunu kabul eder. Günah işlemeye devam etmenin Allah'a
saygısızlık olduğunu düşünür. Günahından dolayı üzülür, vicdan azabı
çeker. Bu konuda büyük sahâbî Abdullah İbni Mes'ûd'un çok güzel bir
sözü vardır. Der ki:
"Mü'min kimse günahlarını hayalinde öylesine büyütür ki, sanki
kendisi bir dağın eteğinde oturuyormuş da dağ üzerine çökecekmiş
zanne-der. Günaha düşkün kimse ise günahlarını, burnunun üstüne
konan bir sinek gibi görür" (Buhârî, Daavât 4).
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
İnsan her fırsatta tövbe etmeli, Cenâb-ı Hakk'ın kendisine
lutfettiği "hatayı düzeltme yeteneği"ni göstermelidir.
2.
Allah Teâlâ kulunun tövbesini kıyamet kopana kadar kabul eder.
`
19.
Ebû Abdurrahman Abdullah İbni Ömer İbni'l-Hattâb radıyallahu
anhümâ'dan rivayet edildiğine göre Resûl-i Ekrem sallallahu
aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Bir kul can çekişmeye başlamadığı sürece, Allah Teâlâ onun
tövbesini kabul eder."
Tirmizî, Daavât 98. Ayrıca bk. İbni Mâce, Zühd 30
Açıklamalar
Tövbenin belli bir zamanı olmadığını, insanın her zaman tövbe
edebileceğini belirten hadîs-i şerîflerden biri de budur. Bir önceki
hadiste konuya bütün insanlık açısından bakılarak tövbenin kıyamet
kopana kadar kabul edileceği belirtilmişti. Burada ise konu şahıs
plânında ele alınmış, her ferdin kıyametinin, ölümü olduğu
gösterilmek istenmiştir.
İnsanoğlunun en büyük zaaflarından biri, uzun yaşama arzusudur. Yaşı
ne olursa olsun, önünde daha nice yıllar bulunduğunu düşünür. En
azından uzun bir süre daha yaşamayı hayâl eder. Bu sebeple de
günahlarından tövbe etmek için önünde daha zaman bulunduğunu
zanneder. Kırk yaşından, elli yaşından sonra ibadete başlayacağını
söyleyenleri aldatan ve yanıltan fikir de aynıdır. Bir saat sonra
âni bir ölümle hayata veda edecek insan da aynı yanılgının
kurbanıdır.
Tövbe konusunda insanı ihmâlci yapan hususlardan biri de, tövbesini
yeni bir günahla bozacağı yanılgısıdır. Bazıları tövbe ettikten
sonra bir daha günah işlemenin çok daha mahzurlu olduğunu
zannederler; bu sebeple de tövbe etmeyi ileri bir tarihe bırakırlar.
Bu düşünce İslâmiyet'i bilmemekten kaynaklanıyor. Bir hadîs-i
şerîfte Peygamber Efendimiz'in günde yetmişden fazla tövbe
ettiğini, diğerinde günde yüz defa tövbe ettiğini gördük. Kâinâtın
Efendisi günahlardan korunmuş bir kimse olduğu halde, günde bu kadar
tövbe etmenin gereğine inanıyor. 17. hadisin açıklamasında geçtiği
üzere, Allah Teâlâ insanın her tövbe edişinde "Kulum bir günah
işledi ve bildi ki, günahı affeden ve günahından dolayı kendisini
hesaba çekecek olan bir Rabbi vardır" diye memnun olur. O halde
tövbenin bozulması diye bir şey yoktur. Her tövbe bir önceki günahın
bağışlanması için yapılır. Günah işlendikçe de tövbe tekrarlanır.
Yeni bir günah işlememek, elbette arzu edilen şeydir. Fakat insanın
hatalardan kurtulması, melekler gibi günahsız olması mümkün
değildir.
Şu
halde tövbe etmeyi geciktirmemeli, daha sonra yaparım diye
düşünmemelidir. Çünkü ölümün bizi ne zaman yakalayacağı belli
değildir. Ecelin kollarına düştükten, gerçekleri bütün açıklığı ile
gördükten sonra tövbe etmenin faydası yoktur. Bu gerçek Kur'ân-ı
Kerîm'de şöyle dile getirilmektedir:
"Kötülük işlemeye devam eden, ölüm gelip çatınca da "Artık tövbe
ettim" diyen kimseler ile kâfir olarak ölenlerin tövbesi
geçersizdir"
[Nisâ sûresi (4), 18]. Demekki yakayı ecele kaptırdıktan sonra tövbe
etmenin faydası yoktur.
Eli ayağı tutarken zekâtını vermeyen, fakat öleceği kesinleşince:
"Rabbim! Ne olur, ölümümü biraz geciktirsen de, sadaka verip iyilik
edenlerden olsam"
[Münâfikûn sûresi (63), 10] diyen kimsenin de aynı şekilde sözüne
değer verilmeyeceği âyet-i kerîmede belirtilmektedir. Zira
değişmeyen bir gerçek vardır: Can boğaza gelip de âhiret yolu
görününce pişmanlık duymanın ve tövbe kapısı kapandıktan sonra tövbe
etmeye kalkmanın hiçbir değeri yoktur. Çünkü: "Eceli gelen bir
kimseye Allah zaman verip geciktirmez" [Münâfikûn sûresi (63),
11].
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Allah Teâlâ, can boğaza gelmeden önce yapılan tövbeleri kabul eder.
2.
İnsan ileride nasıl olsa tövbe ederim diye düşünmemeli, aklı ve
şuuru yerinde iken tövbe etmeye bakmalıdır.
3.
Tövbe etme hususunda tenbel olmamalıdır.
`
20.
Zirr İbni Hubeyş şöyle dedi;
Mestler üzerine nasıl mesh edileceğini sormak üzere Safvân İbni
Assâl radıyallahu anh'ın yanına gitmiştim. Bana:
-
Zirr! Niçin geldin? diye sordu. Ben de:
-
İlim öğrenmek için, deyince şunları söyledi:
-
Melekler, ilim öğrenenlerden hoşlandıkları için onlara kanat
gererler.
Ben de:
-
Büyük ve küçük abdestten sonra mestler üzerine nasıl mesh edileceği
kafamı kurcaladı. Sen de Hz. Peygamber'in ashâbından olduğun için,
onun bu konuda bir şey söylediğini duydun mu diye sormaya geldim,
dedim. Safvân:
-
Evet, duydum. Resûl-i Ekrem seferde bulunduğumuz zaman mestleri üç
gün üç gece çıkarmamayı, büyük ve küçük abdest bozduktan, uyuduktan
sonra bile mestlere meshetmeyi, ancak cünüp olunca mestleri
çıkarmayı emrederdi, dedi.
-
Onun sevgiye dair bir şey söylediğini duydun mu? diye sordum.
-
Evet, duydum. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile bir
sefere çıkmıştık. Biz onun yanındayken bir bedevî kaba sesiyle:
-
Muhammed! diye bağırdı.
Hz. Peygamber de onun sesine yakın bir sesle:
-
"Gel bakalım", dedi.
Bedevîye dönerek:
-
Yazıklar olsun sana! Hz. Peygamber'in huzurunda bulunuyorsun. Kıs
sesini! Yüksek sesle bağırmanı Allah yasakladı, dedim.
Bedevî:
-
Vallahi sesimi kısmam, dedi ve Resûl-i Ekrem'e: Birilerini seven,
ama onlarla beraber olacak kadar iyiliği bulunmayan kimse hakkında
ne dersin? diye sordu.
Hz. Peygamber şöyle buyurdu:
-
"Bir kimse, kıyamet gününde, sevdikleriyle beraberdir."
Safvân İbni Assâl sözüne devamla dedi ki:
-
Hz. Peygamber bu konuda uzun uzun konuştu. Hatta bir ara batı
taraflarında bulunan bir kapıdan bahsetti. "Kapı yaya yürüyüşüyle
kırk yıl veya yetmiş yıl (yahut râvinin hatırladığına göre
süvari gidişiyle kırk veya yetmiş yıl) genişliğindedir",
buyurdu.
Şamlı muhaddislerden Süfyân İbni Uyeyne şöyle dedi:
-
Allah gökleri ve yeri yarattığı gün, bu kapıyı tövbe için açık
olarak yaratmıştır. Güneş battığı yerden doğuncaya kadar o kapı
kapanmayacaktır.
Tirmizî, Daavât 98. Ayrıca bk. Tirmizî, Tahâret, 71; Nesâî, Tahâret
97, 113; İbni Mâce, Fiten 32
Zirr İbni Hubeyş
Hadisimizi sahâbî Safvân İbni Assâl'den rivayet eden Zir, çölde
yaşayan bir bedevî idi. Hem Câhiliye hem de İslâm devrinde yaşadığı
hâlde Hz. Peygamber'i görememişti. Fakat Hz. Ömer, Hz. Ali, Hz.
Osman, Übey İbni Ka`b gibi büyük sahâbîlerle görüşmüş ve onlardan
hadis rivayet etmiştir.
Zir, ashâb-ı kirâmla görüşmek üzere Medine'ye geldiği zaman,
yukarıdaki hadisimizin râvisi olan Safvân İbni Assâl ile de görüştü
ve ona Resûl-i Ekrem'i görüp görmediğini sordu. O da Hz. Peygamberle
birlikte on iki gazveye katıldığını söyledi.
Müslüman olduktan sonra hayatı değişen Zir İbni Hubeyş, hadis ve
kırâat ilimlerinde üstaddı. Güvenilir bir muhaddisti. Rivayet ettiği
hadisler Kütüb-i Sitte'de yer almıştır.
Kaynaklarda gerek Zirr'in ve gerekse Peygamber Efendimiz'den yirmi
hadis rivayet etmiş olan Safvân İbni Assâl'in hayatları hakkında
fazla bilgi yoktur. Zirr, 82 (701) tarihinde 120 yaşında vefat etti.
Allah ondan razı olsun.
Açıklamalar
Zirr İbni Hubeyş çöl hayatını bırakıp ashâb-ı kirâmla görüşmek üzere
Medine'ye geldiği zaman, yıllarının boşa geçtiğini anladı.
Karşılaştığı sahâbîlerden ilim öğrenerek eksiklerini tamamlamaya
çalıştı. Safvân İbni Assâl'in yanına gittiğinde Safvân ona niçin
geldiğini sordu. O da ilim öğrenmek için geldiğini söyledi. Zir, "ilim" kelimesiyle mestler üzerine mesh etmeyi kasdetmişti.
Safvân onu önce bu güzel davranışından dolayı kutlamak istedi ve
ilim öğrenmenin değeri hakkında bizzat Hz. Peygamber'den duyduğu bir
hadisi haber verdi. Rivayet edildiğine göre kendisi de bir zamanlar
Resû- lullah sallallahu aleyhi ve sellem'in huzuruna
vardığında:
-
Senden ilim öğrenmeye geldim, yâ Resûlallah, demişti.
Resûl-i Ekrem de ona:
-
"Merhaba, ilim yolcusu!"
diye iltifat ettikten sonra "Melekler, ilim öğrenenlerden
hoşlandıkları için onlara kanat gererler" buyurmuştu. Şimdi de o
aynı şekilde Zirr İbni Hubeyş'i sevindirmek istemişti.
Büyüklerimizin âdeti böyleydi. İlim öğenmek isteyenleri severler ve
onları sevindirmek isterlerdi. Ebü'd-Derdâ hazretlerinin de böyle
davrandığını biliyoruz. Bu muhterem sahâbî birgün Dımaşk mescidinde
otururken bir adam çıkageldi ve ona:
-
Ben tâ Medine'den buraya, Hz. Peygamber'den rivâyet ettiğini haber
aldığım bir hadisi, senin ağzından duymak için geldim, dedi.
O
zaman Ebü'd-Derdâ radıyallahu anh ona:
-
Bir iş için mi geldin? Ticaret yapmak için mi geldin? diye defalarca
sordu. Onun gerçekten de sadece hadis öğrenmek için geldiğini
anlayınca sevindi ve bu ilim yolcusuna yaptığı işin değerini
anlatmak üzere Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'den
duyduğu şu hadîs-i şerîfi haber verdi:
-
"Kim ilim öğrenmek için yola çıkarsa, Allah Teâlâ ona cennet yolunu
kolaylaştırır. Melekler, ilim öğrenenlerden hoşlandıkları için
onlara kanat gererler. Göklerde ve yerde bulunan varlıklar, hatta
sudaki balıklar bile âlimlerin bağışlanması için Allah'a
yalvarırlar. Bir âlimin sadece ibadetle uğraşan bir kimseye
üstünlüğü, on dördüncü gecesinde ayın diğer yıldızlara üstünlüğü
gibidir. Âlimler peygamberlerin mirasçılarıdır. Peygamberler altın
gümüş değil, sadece ilmi miras bırakmışlardır. İşte bu ilim mirasına
konan kimse, çok büyük bir kısmet kazanmış olur"
(Ebû Dâvûd, İlim 1; Tirmizî, İlim 19. Ayrıca bk. 1379-1395.
hadisler).
İlim öğrenenlere meleklerin neden kanat gerdikleri, ilim
yolcularının değerini ortaya koyan bu hadîs-i şerîf ile daha iyi
öğrenilmiş oldu.
Mestler üzerine nasıl mesh edileceğini
henüz öğrenmemiş olan Zir, pek merak ettiği bu konuyu Safvân İbni
Assâl'den sorup öğreniyor. Buna göre misafir olmayan, yâni evinin
barkının bulunduğu yerde yaşayan bir kimse abdest alıp mestini
giydikten sonra, yirmi dört saat boyunca, her abdest aldığında
mestlerine mesh edebilecektir. Küçük veya büyük abdeste çıkmak
mestlere mesh etmeye engel değildir. Yalnız boy abdesti almak
gerektiğinde mestler mutlaka çıkarılacak, boy abdesti aldıktan sonra
tekrar giyilebilecektir.
Yolculukta farz namazları bile yarıya düşürmek suretiyle kullarına
kolaylık gösteren Allah Teâlâ, misafirlere, mestlere mesh etme
konusunda da kolaylık lutfetmiştir. Onlar abdest alıp mestlerini
giydikten sonra, isterlerse üç gün boyunca mestlerini hiç çıkarmadan
abdest alıp ibadet edebileceklerdir. Boy abdesti almak gerektiğinde,
onlar da mestlerini çıkaracaklardır.
Sevgi konusu
da Zirr İbni Hubeyş'in merak ettiği bir şeydir. Safvân'a bu konuda
Peygamber Efendimiz'den bir hadis duyup duymadığını soruyor. Safvân
İbni Assâl, Zirr'e Hz. Peygamber'den duyduğu hadisi söylemekle
yetinmiyor; onu Efendimiz'den nasıl duyduğunu da anlatıyor.
Buna göre, çölde yaşadığı için görgü ve nezâketten pek haberi
olmayan bir bedevî, Peygamber aleyhisselâm'a merak ettiği bir
konuyu sormak istiyor. Peygamber'e nasıl hitâb edileceğini bilmediği
için de bağırarak "Yâ Muhammed!" diye sesleniyor.
Safvân onu uyarıyor. Kur'ân-ı Kerîm'in bu nevi kaba davranışları
yasakladığını ve:
"Ey imân edenler! Seslerinizi Peygamber'in sesinden yüksek
çıkarmayın"
[Hucurât sûresi (49), 2] âyetinin geldiğini hatırlatmak istiyor.
Fakat bütün bunları anlatmaya zamanı müsait olmadığı için kısaca
sesini alçaltmasını tavsiye ediyor. Bedevî, sert mizacı sebebiyle,
öğrenmek istediği konuyu sormasına kimsenin engel olamayacağını
anlatmak için "Vallahi sesimi kısmam" diye bir de yemin ediyor.
Ümmetine son derece merhametli olan sevgili Efendimiz, sözünü
ettiğimiz âyet-i kerîmeden bedevînin haberi olmadığını anlıyor ve
günahkâr olmasını arzu etmediği için o da sesini bedevininkine
benzeterek "Gel bakalım!" diye sesleniyor. Bedevî kendi yetersiz
ibadetlerini hatırlayarak, âhirette Hz. Peygamber'le ve onun aziz
sahâbîleriyle beraber olamayacağını düşünerek problemini dile
getiriyor:
-
Birilerini seven, ama onlarla beraber olacak kadar iyiliği
bulunmayan kimse hakkında ne dersin? diye soruyor.
Resûl-i Ekrem Efendimiz'in cevabı, mü'min gönüllere derin hazlar ve
büyük ümidler verecek sıcaklıktadır:
-
"Bir kimse, kıyamet gününde, sevdikleriyle beraberdir."
369 - 371 numaralı hadislerde üç büyük sahâbîden ayrı ayrı rivayet
edildiğini göreceğimiz bu hadîs-i şerîf, Peygamber sevgisinin insanı
ne yüce makamlara çıkaracağını gösteriyor. Enes İbni Mâlik'in
rivayetine göre bedevînin biri Resûl-i Ekrem'e:
-
Kıyamet ne zaman kopacak? dedi.
Fahr-i Cihân Efendimiz de ona:
-
"Kıyamet için ne hazırladın?" diye sorunca, bedevî:
-
Allah ve Peygamber sevgisini hazırladım, cevabını verdi.
O
zaman Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:
-
"Öyleyse sevdiğinle berabersin", buyurdu.
O
bedevilerden Allah razı olsun. Şayet zihinlerine takılan bu soruları
sormasalardı, nice yanık gönüller böylesine serinlemeyecek, ümid
ışığıyla canlanmayacaktı.
Bu
hadîs-i şerîfi duydukları zaman ashâb-ı kirâm da çok sevinmişlerdi.
Hatta Enes radıyallahu anh'ın söylediğine göre, İslâmiyet'le
şereflendikten sonra hiçbir şeye böylesine sevinmemişlerdi. Enes
sevincini şöyle dile getirmişti:
"Ben Allah'ı, Resûlünü, Ebû Bekir'i ve Ömer'i seviyorum. Onların
yaptığı ibadetleri ve güzel hareketleri yapamasam bile onlarla
beraber olmayı umuyorum."
Demekki sevgi ve muhabbet, hasta gönülleri diriltecek, ulaşılması
zor hedeflere insanı emniyetle iletecek üstün bir güce sahiptir.
Ne
mutlu Allah'ı ve Resûlullah'ı gönülden sevenlere!..
Tövbenin kabûlü ve zamanı:
Birçok müjdeyle dolu olan hadîs-i şerîfin bu bahiste yer almasının
sebebi, sonundaki tövbeyle ilgili sevindirici haberdir. Resûlullah
sallallahu aleyhi ve sellem, şimdiye kadar gördüklerimizden
farklı bir hadîs-i şerîfle, tövbeleri Allah Teâlâ'nın her zaman
kabul edeceğini anlatıyor.
Buna göre:
Allah Teâlâ, gökleri ve yeri yarattığı zaman, Efendimiz'in "batı"
diye ifade buyurduğu tarafta geniş bir kapı yaratmıştır. Bu kapının
iki kanadının arası, râvinin tereddütlü bir ifadeyle söylediğine
göre, yaya veya atlı bir yolcunun kırk yılda veya yetmiş yılda ancak
varabileceği kadar geniştir. Bu kapı tövbe kapısıdır. Günahkâr
kulların yapacağı tövbe, hiçbir engele çarpmadan Allah Teâlâ'nın
yüce huzuruna rahatlıkla varabilecektir. Bu sebeple hiçbir kimse,
acaba benim Cenâb-ı Hakk'a sunduğum tövbem ona varmış mıdır? diye
endişe etmemelidir.
Tövbenin zamanı ve süresi yoktur. "Güneş battığı yerden doğuncaya
kadar o kapı kapanmayacaktır" ifadesiyle, kıyamet kopana kadar
insanların tövbe edebileceği anlatılmak istenmiştir. Bu bir
müjdedir. Allah Teâlâ'nın kullarına olan sevgi ve merhametinin
sonsuzluğunu göstermektedir.
Tövbe süresinin bu kadar geniş tutulması, bizi hiçbir zaman
tenbelliğe sevk etmemelidir. Tövbe edebilmek için önümüzde daha nice
zaman bulunduğu aldatmacasına kapılmamalıyız. Günahlara düşkün
nefsimiz, bizi böyle aldatır. Ecelin ne zaman kapımızı çalacağını
bilmediğimizi, hiçbir zaman da bilemeyeceğimizi hatırdan
çıkarmamalı, ilk fırsatta tövbe etmeye bakmalıyız.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Allah Teâlâ'nın tövbe kapısını ardına kadar açması, kullarına olan
sonsuz merhametini, onların ebedî kurtuluşa ermesini arzu ettiğini
bütün açıklığı ile göstermektedir.
2.
İlim öğrenmek ve öğretmek Allah Teâlâ'yı memnun eden değerli bir
meşgaledir. Bu sebeple ashâb-ı kirâm ve tâbiîn ilim tahsiline büyük
önem vermişlerdir.
3.
İnsan bilmediği şeyleri öğrenmeye çalışmalı ve o konuyu iyi bilen
birini bulup sormalıdır.
4.
Mestler üzerine meshetme kolaylığı, İslâmiyet'in müsamaha dini
olduğunu göstermektedir.
5.
Kendilerinden ilim öğrenilen büyüklerin huzurunda saygılı
davranmalı, sesini gereğinden fazla yükseltmemelidir.
6.
Bilgisizliği sebebiyle hata edenlere kızmamalı, ne yapmaları
gerektiğini onlara sabırla öğretmelidir.
7.
İnsanlara karşı anlayışlı olma ve onlara seviyelerine göre davranma
hususunda Peygamber Efendimiz örnek alınmalıdır.
8.
İyi insanlarla beraber olmaya, onların sohbetinde bulunmaya gayret
etmeli, onları sevmelidir. Kötü olduğu bilinen kimselerden uzak
durmalı, onların sohbetlerine katılmamalıdır. Üzüm üzüme baka baka
kararır atasözünün ifade ettiği gerçek unutulmamalıdır.
9.
Sevginin gereği, sevilen gibi olmaya çalışmak ve davranışlarında onu
örnek almaktır.
10. İnsanlara öğüt veren kimseler, güzel vaadler ve müjdelerle
onları ümitlendirmeli, onlara kolaylıklar göstermelidir.
`
21.
Ebû Saîd Sa`d İbni Mâlik İbni Sinân el-Hudrî radıyallahu anh'den
rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem
şöyle buyurdu:
"Vaktiyle doksan dokuz kişiyi öldürmüş bir adam vardı. Bu zât
yeryüzünde en büyük âlimin kim olduğunu soruşturdu. Ona bir râhibi
gösterdiler.
Bu
adam râhibe giderek:
-
Doksan dokuz adam öldürdüm. Tövbe etsem kabul olur mu? diye sordu.
Râhip:
-
Hayır, kabul olmaz, deyince onu da öldürdü. Böylece öldürdüğü
adamların sayısını yüz'e tamamladı. Sonra yine yeryüzünde en büyük
âlimin kim olduğunu soruşturdu. Ona bir âlimi tavsiye ettiler. Onun
yanına giderek:
-
Yüz kişiyi öldürdüğünü söyledi; tövbesinin kabul olup olmayacağını
sordu.
Âlim:
-
Elbette kabul olur. İnsanla tövbe arasına kim girebilir ki! Sen
falan yere git. Orada Allah Teâlâ'ya ibadet eden insanlar var. Sen
de onlarla birlikte Allah'a ibadet et. Sakın memleketine dönme. Zira
orası fena bir yerdir, dedi.
Adam, denilen yere gitmek üzere yola çıktı. Yarı yola varınca eceli
yetti.
Rahmet melekleriyle azap melekleri o adamı kimin alıp götüreceği
konusunda tartışmaya başladılar.
Rahmet melekleri:
-
O adam tövbe ederek ve kalbiyle Allah'a yönelerek yola düştü,
dediler.
Azap melekleri ise:
-
O adam hayatında hiç iyilik yapmadı ki, dediler.
Bu
sırada insan kılığına girmiş bir melek çıkageldi. Melekler onu
aralarında hakem tayin ettiler.
Hakem olan melek:
-
Geldiği yerle gittiği yeri ölçün. Hangisine daha yakınsa, adam o
tarafa aittir, dedi.
Melekler iki mesâfeyi de ölçtüler. Gitmek istediği yerin daha yakın
olduğunu gördüler. Bunun üzerine onu rahmet melekleri alıp götürdü.
Buhârî, Enbiyâ 54; Müslim, Tevbe 46, 47, 48
Sahîh(-i Müslim)deki
bir başka rivayete göre:
"O
kimse iyi insanların yaşadığı köye bir karış daha yakın olduğundan
oralı sayıldı."
Sahîh(-i Müslim)deki
bir diğer rivayete göre:
"Allah Teâlâ öteki köye uzaklaşmasını, beriki köye yaklaşmasını,
meleklere de iki mesâfenin arasını ölçmelerini emretti. Adamın
beriki köye bir karış daha yakın olduğu görüldü. Bunun üzerine
affedildi."
Bir başka rivayette ise:
"Adam göğsünün üzerinde öteki köye doğru ilerledi" denilmektedir.
Ebû Saîd el-Hudrî
Tam adı Sa'd İbni Mâlik İbni Sinân el-Hudrî'dir. Medine'de müslüman
bir ailede büyüdü. İslâmiyet ile çocukluk yıllarında şereflendi.
Mescid-i nebevî'nin inşâsına yardım etti. Uhud savaşına katılmayı
çok istediği halde, Resûl-i Ekrem onun henüz çocuk olduğunu söyle-
yerek bu dileğini kabul etmedi. Babasının Uhud'da şehid olmasından
sonra, şiddetli geçim sıkıntısı çekti. Hatta açlıktan karnına taş
bağlamak zorunda kaldı. Yine böyle açlıktan kıvrandığı bir gün
annesinin ısrarıyla Hz. Peygamber'e durumunu anlatmak ve ondan
yardım istemek üzere huzuruna gitti. Resûl-i Ekrem ona, istemekten
sakınanı Allah'ın iffetli kılacağını, halktan bir şey beklemeden
elinde olanla yetineni zengin edeceğini, sabretmek isteyene de sabır
vereceğini söyledi. O günden sonra Ebû Saîd kimseden bir şey talep
etmedi. İşleri yoluna girdi ve Medineli müslümanlar arasında sayılı
zenginlerden oldu.
İlk defa Hendek Gazvesine daha sonra 12 gazveye iştirak etti. Bazı
seriyyelerde görev aldı, hatta seriyye komutanlığı yaptı.
Ashâb-ı kirâm'ın fakihlerinden olması sebebiyle Resûl-i Ekrem
sallallahu aleyhi ve sellem'in vefâtından sonra Medine'de fetvâ
vermekle ve öğretimle meşgul oldu. Ayrıca Ebû Saîd el-Hudrî, binden
fazla hadis rivâyet eden ve müksirûn diye anılan yedi sahâbîden
biridir.
Birgün Medine valisi Mervân İbni Hakem'in oturmakta olduğu yerden
bir cenâze götürüyorlardı. Mervân ayağa kalkmadı. Bunun üzerine Ebû
Saîd:
-
"Biz Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile oturuyorken bir
cenâze geçti. Efendimiz derhal ayağa kalktılar" diye hadisi okuyunca
Mervân ayağa kalkmak zorunda kaldı.
Ebû Saîd kendisine baş vurulan konularda Hz. Peygamber'den duyduğu
bir hadisle veya onun yaptığını gördüğü bir fiille cevap verirdi.
Böylece Peygamber Efendimiz'in sünnetinin ümmet arasında gerek bilgi
gerekse uygulama olarak yayılmasına gayret gösterirdi.
Ebû Saîd hak yanlısı bir kimse olduğu kadar cesur, pek sabırlı ve
fedâkar bir zât idi.Yoksullara, yetimlere dâima yardım eder, bakıma
muhtaç çocukları evine alarak besler, büyütür ve eğitirdi. 74 (694)
yılında, seksen küsur yaşlarında iken bir cuma günü vefât etti.
Allah ondan razı olsun.
Açıklamalar
Günahlar ne kadar çok ne kadar büyük olursa olsun, onlardan
kurtulmanın mutlaka bir yolu vardır. Adam öldürmek büyük günahlardan
biridir. Bir katil beş on kişiyi değil, yüz kişiyi bile öldürmüş
olsa, Allah'ı inkâr etmedikten sonra günahını affettirmesi
mümkündür. İşte hadisimiz bu gerçeği çarpıcı bir misalle
anlatmaktadır.
Hz. Îsâ'dan sonraki zamanlarda doksan dokuz kişiyi öldüren bir adam,
yaptığı yanlışı sonunda anlamış, günahlarından temizlenmeyi arzu
etmiş, bunun mümkün olup olmadığını öğrenmek üzere dünyanın en
bilgili adamını aramaya başlamıştı.
Ne
yazıkki ona âlim diye gösterilen kimse, gerçek bir din âlimi
değildi. Bunun için de o günah hastasına bir kurtuluş reçetesi
veremedi. Vicdanını kanatmaya başlayan günahların dayanılmaz baskısı
altında bulunan zavallı adam, derdinin bir devası bulunmadığını
duyunca eski çılgınlıkları depreşti, âlim geçinen o adamı da cinayet
listesine ekleyiverdi.
Halbuki o sözde âlim etraflıca düşünmeliydi. Öldürmeyi alışkanlık
hâline getirmiş bir cinayet makinasıyla karşı karşıya bulunduğunu
hesap etmeliydi. Arslan için parçalamak nasıl tabii bir olaysa,
böylesi kimseler için de öldürmenin aynı derecede tabii olduğunu
bilmeliydi. Ama bilemedi. Zira bunu bilecek kadar ilmi ve anlayışı
yoktu. Allah Teâlâ'nın sonsuz merhamet sahibi olduğunu bilen bir
âlim, tövbe yollarını arayan birini ümitsizlik batağına nasıl
fırlatabilirdi. Bu olacak şey değildi. Tövbe kapısına yapışan bir
günahkârı ilâhî rahmetin yıkayıp arıtacağını bilmeyen bir kimsenin
ne ilmi ne de anlayışı olabilirdi. Halk o râhibin ibadetle meşgul
olmasına bakarak kendisini âlim sanmıştı. Ne yazıkki bu câhil adam
bir şey bilmediğini de bilmiyordu. Bir kurtuluş yolu arayan katile
bu sebeple yanlış fetvâ vermiş ve böylece hem kendini mahvetmiş hem
de karşısındakini günaha sokmuştu.
Katilin ikinci arayışında, gerçek âlimi bulduğu görülmektedir. Çünkü
bu adam samimiyetle tövbe eden bir kimseyi Allah Teâlâ'nın
reddetmeyeceğini biliyordu. Bu sebeple o günahkâra ümit verdi ve bu
davranışıyla o, ilmin ibadetten üstün olduğunu ortaya koydu.
Bu
âlimin günahkâr adama "Sakın memleketine dönme! Zira orası fena bir
yerdir" şeklindeki tavsiyesi pek önemli bir gerçeği ortaya
koymaktadır. "Üzüm üzüme baka baka kararır" atasözünün de
ifade ettiği gibi, kötü insanların çoğunlukta olduğu bir yerde
yaşayan, ahlâkı bozulmuş kimselerle düşüp kalkmaya devam eden
kimsenin, onların fena tesirinden kurtulması kolay değildir. Şu
hâlde iyiye, doğruya ve güzele ulaşmak isteyen birinin, içinde
yaşadığı kötü çevreyi mutlaka terk etmesi gerekir. Kara kazanın
karasından kurtulmanın bir başka yolu yoktur.
Güzel, temiz ve mutlu bir hayatı kucaklayıp ömür boyu bahtiyar
yaşamanın ikinci şartı ise, o gerçek âlimin tavsiye ettiği gibi,
iyi kimselerle bir arada olmaktır. Onlarla düşüp kalkmak,
Allah'a giden yolda onlarla birlikte yürümektir.
İyilerin zarar etmesi mümkün değildir. Yüce Rabbimiz'in iyi
kimseleri gözetip kolladığı, günahlarını affederek onları cennetinde
ağırlamak istediği bu hadîs-i şerîfte açıkca görülmektedir. Yüz
kişiyi öldürmesine rağmen, Cenâb-ı Hak o günahkâr kulunun gönlünde
parıldayan tövbe ışığını rahmet meleklerine göstermiş ve onu azap
meleklerine karşı savunmalarını istemiştir. Anlaşıldığına göre azap
melekleri o şahsın tövbe yolunu tuttuğunu bilmiyorlardı. Bu sebeple
rahmet meleklerine "İyi ama o adam hayatında hiç iyilik yapmadı ki!"
diye diretiyorlardı.
Tövbe etmeye karar verenleri bağışlayacağını bize canlı bir misalle
göstermek isteyen Allah Teâlâ, rahmet melekleri ile azap melekleri
arasındaki çekişmeyi halletmek üzere bir başka meleğini insan
kılığında gönderdi; aralarında onu hakem tayin etmelerini diledi ve
o meleğe nasıl hakemlik yapacağını öğretti.
Hadîs-i şerîfin bir başka rivayetinde Cenâb-ı Mevlâ'nın "öteki köye
uzaklaşmasını, beriki köye de yaklaşmasını emretmesi", yüz kişiyi
bile öldürmüş olsalar tövbekâr kullarını affedeceğini ve onları
rahmetiyle kucaklayacağını ortaya koymaktadır.
Furkan sûresinin 68-70. âyetlerinde Cenâb-ı Hakk'ın has kulları
anlatılırken onların Allah Teâlâ'ya ortak koşmayacakları,
adam öldürmeyecekleri ve zina etmeyecekleri belirtilir.
Bu günahları işleyenlerin ise, yaptıklarının cezasını mutlaka
çekecekleri ve kıyamet gününde pek kötü bir duruma düşecekleri
anlatılır. Sonra da bir istisna yapılarak şöyle buyurulur:
"Ancak tövbe ve iman edip iyi işler yapanlar başkadır. Allah onların
kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok bağışlayıcıdır; engin
merhamet sahibidir."
Tövbe kapısını açık bırakarak günahkâr gönüllere soğuk sular serpen
bu âyet-i kerîmeyi Zümer sûresinin 53. âyeti pekiştirmekte ve sonsuz
merhamet sahibi Allah Teâlâ'dan asla ümit kesilmeyeceğini şöyle
ifade etmektedir:
"Ey kendilerinin aleyhinde çalışarak haddi aşan kullarım! Allah'ın
rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü Allah bütün günahları bağışlar."
Bu
kıssada anlatılan tövbekâr katilin İslâmiyet'ten önce yaşadığı, bu
sebeple de onun bize örnek olamayacağı düşünülebilir. Burada
dinimizin bir prensibini hatırlatmak faydalı olacaktır. Bu prensibe
göre Allah ve Resûlü, eski milletlerin din ve inançlarına dair bazı
bilgiler verdikten sonra o bilgilerin hükümsüz olduğunu
belirtmezlerse, bunlar bizim için de bir kaynak ve dayanak olur.
Peygamber Efendimiz bu kıssayı anlattıktan sonra onun bizim için
geçersiz olduğunu söylemediğine göre, bu olaydan ders almamızı ve
buna uygun hareket etmemizi istediği anlaşılmaktadır.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Günahım bağışlanmaz diye ümitsiz olmamalıdır. Çünkü günah ne kadar
büyük olursa olsun, Allah'ın merhameti daha büyüktür.
2.
Cenâb-ı Hakk'ın kendisine tövbe nasip ettiği ve iyiliğe kabiliyetli
olarak yarattığı kimse, büyük günahlar da işlemiş olsa, birgün gelir
Allah'a yönelir; tövbe ederek günahlarını affettirir.
3.
İyi bir âlim çok ibadet eden bilgisiz kişiden daha değerli ve
faydalıdır. Kıssamızdaki câhil âbidin hem kendisini hem de kendisine
akıl danışan kimseyi mahvetmesi, şuurlu âlimin ise hem kendisini hem
de kendisine akıl danışanı kurtuluşa götürmesi bunu göstermektedir.
4.
Halkın mânevî önderi durumunda olan kişilerin son derece anlayışlı,
ümit verici ve sevgi dolu kimseler olması gerekir.
5.
İyi kimselerle dostluk kurmalı, fena hâlleri devam ettiği sürece
kötü insanlardan uzak durmalıdır. Aksi hâlde kötülerin etkisinden
kurtulmak mümkün değildir. İyilerle bir arada olma gayreti, kişinin
doğru yolda olduğunu gösterir.
6.
Resûl-i Ekrem Efendimiz ümmetini eğitirken geçmiş milletlerin
ibretli hikâyelerine zaman zaman baş vurmuştur. Güzel dinimizin
esaslarına ters düşmemek şartıyla, insanları irşad eden kimseler bu
nevi kıssalardan faydalanabilir.
22.
Kâ'b İbni Mâlik radıyallahu anh gözlerini kaybettiği zaman
onu elinden tutup götürme görevini üstlenen oğlu Abdullah'dan
rivayet edildiğine göre şöyle demiştir:
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile birlikte Tebük
Gazvesi'ne katılmadığına dair mâcerasını Kâ`b İbni Mâlik
radıyallahu anh'den şöyle anlatırken duydum:
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in gittiği gazâlardan
sadece Tebük Gazvesi'ne katılmamıştım. Gerçi Bedir Gazvesi'nde de
bulunamamıştım. Zaten Bedir'e katılmadıkları için hiç kimse
azarlanmamıştı. O vakit Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem
ile müslümanlar (savaşmak için değil) Kureyş kervanını takibetmek
için yola çıkmışlardı. Nihayet Allah Teâlâ müslümanlarla
düşmanlarını, aralarında verilmiş herhangi bir karar olmadığı halde
bir araya getiriverdi. Halbuki ben Akabe bîatının yapıldığı gece,
İslâm'a yardım etmek üzere söz verirken Resûlullah sallallahu
aleyhi ve sellem'in yanındaydım. Her ne kadar Bedir Gazvesi halk
arasında Akabe gecesinden daha meşhursa da, ben Bedir'de bulunmayı
Akabe'de bulunmaktan daha üstün görmem.
Tebük Gazvesi'ne Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile
birlikte gitmeyişim şöyle oldu:
Ben katılmadığım bu gazve sırasındaki kadar hiçbir zaman kuvvetli ve
zengin olamamıştım. Vallahi Tebük Gazvesi'nden önce iki deveyi bir
araya getirememiştim. Bu gazvede iki tane binek devesine sahip
olmuştum. Bir de Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bir
gazveye hazırlandığı zaman asıl hedefi söylemez, bir başka yere
gittiği sanılırdı. Fakat bu gazve sıcak bir mevsimde uzak bir yere
yapılacağı ve kalabalık bir düşmanla karşı karşıya gelineceği için
Resûl-i Ekrem durumu açıkladı. Savaşın özelliğine göre
hazırlanabilmeleri için müslümanlara nereye gideceklerini söyledi.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile beraber sefe-
re gidecek müslümanların sayısı çok fazlaydı. Adlarını bir deftere
yazmak mümkün değildi.
Kâ'b sözüne şöyle devam etti:
Savaşa gitmemek için gözden kaybolunduğu takdirde, hakkında bir âyet
nâzil olmadıkça, işin gizli kalacağı zannedilebilirdi. Resûlullah
sallallahu aleyhi ve sellem bu gazveyi meyvaların olgunlaştığı,
gölgelerin arandığı sıcak bir mevsimde yapmıştı. Ben de bunlara pek
düşkündüm. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile
müslümanlar savaş hazırlığına başladılar. Ben de onlarla birlikte
savaşa hazırlanmak için çıkıyor, fakat hiçbir şey yapmadan geri
dönüyordum. Kendi kendime de "Canım, ne zaman olsa hazırlanırım"
diyordum. Günler böyle geçti. Herkes işini ciddi tuttu ve bir sabah
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile birlikte
müslümanlar erkenden yola çıktılar. Ben ise hâlâ hazırlanmamıştım.
Yine sabah evden çıktım, hiçbir şey yapamadan geri döndüm. Hep aynı
şekilde davranıyordum. Savaş henüz başlamamıştı, ama mücâhidler
hayli yol almışlardı. Yola çıkıp onlara yetişeyim dedim, keşke öyle
yapsaymışım; bunu da başaramadım. Resûlullah sallallahu aleyhi ve
sellem savaşa gittikten sonra insanların arasına çıktığımda beni
en çok üzen şey, savaşa gitmeyip geride kalanların ya münafık diye
bilinenler veya âciz oldukları için savaşa katılamayan kimseler
olmasıydı.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Tebük'e varıncaya
kadar adımı hiç anmamış. Tebük'te ashâbın arasında otururken:
-
"Kâ'b İbni Mâlik ne yaptı?"
diye sormuş. Bunun üzerine Benî Selime'den bir adam:
-
Yâ Resûlallah! Elbiselerine ve sağına soluna bakıp gururlanması onu
Medine'de alıkoydu, demiş.
Bunun üzerine Muâz İbni Cebel ona:
-
Ne fena konuştun! demiş. Sonra da Peygamber aleyhisselâm'a
dönerek, yâ Resûlallah! Biz onun hakkında hep iyi şeyler biliyoruz,
demiş. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem hiçbir şey
söylememiş. O sırada çok uzaklarda beyazlar giymiş bir adamın
gelmekte olduğunu görmüş:
-
"Bu Ebû Hayseme olaydı"
demiş. Bir de bakmışlar ki, gelen adam Ebû Hayseme el-Ensârî değil
mi!
Ebû Hayseme, (bir savaş hazırlığı sırasında) bir ölçek hurma verdiği
için münafıklara alay konusu olan zâttır.
Kâ'b sözüne şöyle devam etti:
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in Tebük'ten Medine'ye
hareket ettiğini öğrendiğim zaman beni bir üzüntü aldı. Söyleyeceğim
yalanı düşünmeye başladım. Kendi kendime "Yarın onun öfkesinden
nasıl kurtulacağım?" dedim. Yakınlarımdan görüşlerine değer verdiğim
kimselerden akıl almaya başladım. Resûlullah sallallahu aleyhi ve
sellem'in gelmek üzere olduğunu söyledikleri zaman, kafamdaki
saçma düşünceler dağılıp gitti. Onun elinden hiçbir şekilde
kurtulamayacağımı anladım. Herşeyi dosdoğru söylemeye karar verdim.
Peygamber aleyhisselâm sabahleyin Medine'ye geldi. Seferden
dönerken önce Mescid-i Nebevî'ye gelerek iki rek'at namaz kılar,
sonra halkın arasına gelip otururdu. Yine öyle yaptı. Bu sırada
savaşa katılmayanlar huzuruna geldiler; neden savaşa gidemediklerini
yemin ederek anlatmaya başladılar. Bunlar seksenden fazla kimseydi.
Hz. Peygamber onların ileri sürdüğü mâ-
zeretleri kabul etti; kendilerinden bîat aldı; Allah Teâlâ'dan
bağışlanmalarını niyâz etti ve iç yüzlerini O'na bıraktı. Sonunda
ben geldim. Selâm verdiğim zaman dargın dargın gülümsedi; sonra:
-
"Gel!", dedi. Ben de yürüyerek yanına geldim ve önüne
oturdum. Bana:
-
"Niçin savaşa katılmadın? Binek hayvanı satın almamış mıydın?"
diye sordu. Ben de:
-
Yâ Resûlallah! Allah'a yemin ederim ki, senden başka birinin yanında
bulunsaydım, ileri süreceğim mâzeretlerle onun öfkesinden
kurtulabilirdim. Çünkü insanlara fikrimi kabul ettirmeyi iyi
beceririm. Fakat yine yemin ederim ki, bugün sana yalan söyleyerek
gönlünü kazansam bile, yarın Cenâb-ı Hak işin doğrusunu sana
bidirecek ve sen bana güceneceksin. Şayet doğrusunu söylersem, bana
kızacaksın. Ama ben doğru söyleyerek Allah'dan hayırlı sonuç
bekliyorum. Vallahi savaşa gitmemek için hiçbir özürüm yoktu. Hiçbir
zaman da gazâdan geri kaldığım sıradaki kadar kuvvetli ve zengin
olamamıştım, dedim.
Kâ'b sözüne devamla dedi ki:
Bunun üzerine Hz. Peygamber:
-
"İşte bu doğru söyledi. Haydi kalk, senin hakkında Allah Teâlâ hüküm
verene kadar bekle!"
buyurdu. Ben kalkınca Benî Selime'den bazıları yanıma takılarak:
-
Vallahi senin daha önce bir suç işlediğini bilmiyoruz. Savaşa
katılmayanların ileri sürdükleri gibi bir mâzeret söyleyemedin.
Halbuki günahlarının bağışlanması için Peygamber aleyhisselâm'ın
istiğfâr etmesi yeterdi, dediler.
Kâ'b sözüne şöyle devam etti:
Beni o kadar çok ayıpladılar ki, tekrar Resûlullah'ın yanına dönüp
biraz önceki sözlerimin yalan olduğunu söylemeyi bile düşündüm.
Sonra onlara:
-
Bana verilen cezaya çarptırılan bir başka kimse var mı? diye sordum.
-
Evet. Seninle beraber bu cezaya uğrayan iki kişi daha var, dediler.
Onlar da senin gibi konuştular ve senin aldığın cevabı aldılar.
-
O iki kişi kim? diye sordum.
-
Biri Mürâre İbni Rebî` el-Amrî, diğeri de Hilâl İbni Ümeyye
el-Vâkıfî diyerek, herbiri Bedir Gazvesi'ne katılmış olan iki
mükemmel örnek şahsiyetin adını verdiler. Bunun üzerine ben geri
dönme düşüncesinden vazgeçerek yoluma devam ettim.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem savaşa
katılmayanlardan sadece üçümüzle konuşulmasını yasakladı. İnsanlar
bizimle konuşmaktan kaçındılar veya bize karşı tavırlarını
değiştirdiler. Hatta bana göre yer yüzü bile değişti. Sanki burası
benim memleketim değildi. Elli gün böyle geçti. İki arkadaşım
boyunlarını büktüler; ağlayarak evlerinde oturdular. Ben ise
onlardan daha genç ve dayanıklı idim. Dışarı çıkarak cemaatle namaz
kılar, çarşılarda dolaşırdım. Fakat kimse benimle konuşmazdı. Namaz
bittikten sonra Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem
yerinde otururken yanına gelir, kendisine selâm verirdim. Kendi
kendime "Acaba selâmımı alırken dudaklarını kıpırdattı mı
kıpırdatmadı mı" diye sorardım. Sonra ona yakın bir yerde namaz
kılar ve farkettirmeden kendisine bakardım. Ben namaza dalınca bana
doğru döner, kendisine baktığım zaman da yüzünü çeviriverirdi.
Müslümanların bana karşı olan sert tutumları uzun süre devam edince,
amcamın oğlu ve en çok sevdiğim insan Ebû Katâde'nin bahçesine gidip
duvardan içeri atladım ve selâm verdim. Vallâhi selâmımı almadı.
Ona:
-
Ebû Katâde! Allah adına and vererek soruyorum. Benim Allah'ı ve
Resûlullah'ı ne kadar sevdiğimi biliyor musun? diye sordum. Hiç
cevap vermedi. Ona and vererek bir daha sordum. Yine cevap vermedi.
Bir daha yemin verince:
-
Allah ve Resûlü daha iyi bilir, dedi. Bunun üzerine gözlerimden
yaşlar boşandı. Geri dönüp duvardan atladım.
Birgün Medine çarşısında dolaşıyordum. Medine'ye yiyecek satmak
üzere gelen Şamlı bir çiftçi:
-
Kâ'b İbni Mâlik'i bana kim gösterir? diye sordu. Halk da beni
gösterdi. Adam yanıma gelerek Gassân Meliki'nden getirdiği
bir mektup verdi. Ben okuma yazma bilirdim. Mektubu açıp okudum.
Selâmdan sonra şöyle diyordu:
-
Duyduğumuza göre Efendiniz seni üzüyormuş. Allah seni değerinin
bilinmediği ve hakkının çiğnendiği bir yerde yaşayasın diye
yaratmamıştır. Hemen yanımıza gel, sana izzet ikrâm edelim.
Mektubu okuyunca, bu da bir başka belâ, dedim. Hemen onu ateşe atıp
yaktım.
Nihayet elli gün'den kırk'ı geçmiş, fakat vahiy gelmemişti. Birgün
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in gönderdiği bir
şahıs çıkageldi.
-
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem sana eşinden ayrı
oturmanı emrediyor, dedi.
-
Onu boşayacak mıyım, yoksa ne yapacağım? diye sordum.
-
Hayır, ondan ayrı duracak, kendisine yanaşmayacaksın, dedi. Hz.
Peygamber diğer iki arkadaşıma da aynı emri gönderdi. Bunun üzerine
karıma:
-
Allah Teâlâ bu mesele hakkında hüküm verene kadar ailenin yanına git
ve onların yanında kal, dedim.
Hilâl İbni Ümeyye'nin karısı Resûlullah sallallahu aleyhi ve
sellem'e giderek:
-
Yâ Resûlallah! Hilâl İbni Ümeyye çok yaşlı bir adamdır. Kendisine
bakacak hizmetçisi de yoktur. Ona hizmet etmemde bir sakınca görür
müsün? diye sormuş. Hz. Peygamber de:
-
Hayır görmem. Ama katiyen sana yaklaşmasın, buyurmuş. Kadın da şöyle
demiş:
-
Vallahi onun kımıldayacak hâli yok. Allah'a yemin ederim ki, başına
bu iş geleliberi durmadan ağlıyor.
Kâ`b sözüne şöyle devam etti:
-
Yakınlarımdan biri bana: Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'den
eşinin sana hizmet etmesi için izin istesen olmaz mı! Baksana Hilâl
İbni Ümeyye'ye bakması için karısına izin verdi, dedi. Ben de ona:
Hayır, bu konuda Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'den
izin isteyemem. Üstelik ben genç bir adamım. İzin istesem bile
Peygamber aleyhisselâm'ın bana ne diyeceğini bilemem, dedim.
Bu
vaziyette on gün daha durdum. Bizimle konuşulması yasaklandığından
bu yana tam elli gün geçmişti. Ellinci gecenin sabahında,
evlerimizden birinin
damında sabah namazını kıldım. Allah Teâlâ'nın (Kur'ân-ı
Kerîm'de bizden) bahsettiği üzere canım iyice sıkılmış, o geniş
yeryüzü bana dar gelmiş bir vaziyette otururken, Sel Dağı'nın
tepesindeki birinin var gücüyle:
-
"Kâ`b İbni Mâlik! Müjde!" diye bağırdığını duydum. Sıkıntılardan
kurtulma gününün geldiğini anlayarak hemen secdeye kapandım.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem sabah namazını
kıldırınca, Allah Teâlâ'nın tövbelerimizi kabul ettiğini ilân etmiş.
Bunun üzerine ahâlî bize müjde vermeye koşmuş. İki arkadaşıma da
müjdeciler gitmiş. Bunlardan biri bana doğru at koşturmuş. Eslem
kabilesinden bir diğer müjdeci koşup Sel Dağı'na tırmanmış, onun
sesi atlıdan önce bana ulaşmış. Sesini duyduğum müjdeci yanıma gelip
beni tebrik edince, sırtımdaki elbiseyi de çıkarıp müjdesine
karşılık ona giydirdim. Vallahi o gün giyecek başka elbisem yoktu.
Emanet bir elbise bulup hemen giydim. Peygamber aleyhisselâm'ı
görmek üzere yola koyuldum. Beni grup grup karşılayan sahâbîler
tövbemin kabul edilmesi sebebiyle tebrik ediyor ve "Allah Teâlâ'nın
seni bağışlaması kutlu olsun" diyorlardı.
Nihayet Mescid'e girdim. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem
ashâbın ortasında oturuyordu. Talha İbni Ubeydullah hemen ayağa
kalktı, koşarak yanıma geldi, elimi sıktı ve beni tebrik etti.
Vallahi muhâcirînden ondan başka kimse ayağa kalkmadı.
Râvi der ki, Kâ'b, Talha'nın bu davranışını hiç unutmazdı.
Kâ'b sözüne şöyle devam etti:
Peygamber aleyhisselâm'a selâm verdiğimde yüzü sevinçten
parıldayarak:
-
"Dünyaya geldiğindenberi yaşadığın bu en hayırlı gün kutlu olsun!"
buyurdu. Ben de:
-
Yâ Resûlallah! Bu tebrik senin tarafından mıdır, yoksa Allah
tarafından mı? diye sordum.
-
"Benim tarafımdan değil, Yüce Allah tarafından",
buyurdu. Sevindiği zaman Peygamber aleyhisselâm'ın yüzü
parıldar, ay parçasına benzerdi. Biz de sevindiğini böyle anlardık.
Resûl-i Ekrem'in önünde oturduğumda:
-
Yâ Resûlallah! Tövbemin kabul edilmesine şükran olarak bütün malımı
Allah ve Resûlullah uğrunda fakirlere dağıtmak istiyorum, dedim.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:
-
"Malının bir kısmını dağıtmayıp elinde tutman senin için daha
hayırlı olur"
buyurdu. Ben de:
-
Hayber fethinde hisseme düşen malı elimde bırakıyorum, dedikten
sonra sözüme şöyle devam ettim. Yâ Resûlallah! Allah Teâlâ beni
doğru söylediğimden dolayı kurtardı. Tövbemin kabul edilmesi
sebebiyle, artık yaşadığım sürece sadece doğru söz söyleyeceğim.
Vallâhi bunu Peygamber aleyhisselâm'a söylediğim gündenberi
doğru sözlü olmaktan dolayı Allah Teâlâ'nın hiç kimseyi benden daha
güzel mükâfatlandırdığını bilmiyorum. Yemin ederim ki, Peygamber
aleyhisselâm'a o sözleri söylediğim günden bu yana bilerek hiç
yalan söylemedim. Kalan ömrümde de Cenâb-ı Hakk'ın beni yalan
söylemekten koruyacağını umarım.
Kâ'b sözüne devamla şöyle dedi:
Bunun üzerine Allah Teâlâ şu âyet-i kerîmeleri indirdi:
"Allah (savaşa gitmek istemeyenlere izin vermesi sebebiyle)
Peygamberini bağışladığı gibi, bir kısmının kalbi kaymak üzere iken
güçlük zamanında Peygamber'e uyan muhâcirlerle ensârın da
tövbelerini kabul etti. Çünkü Allah onlara çok şefkatli, pek
merhametlidir.
"Hani şu tövbeleri (Allah'ın emri gelene kadar) geri bırakılan üç
kişinin de tövbesini kabul etti. Bütün genişliğine rağmen yeryüzü
onlara dar gelmiş, vicdanları kendilerini iyice sıkıştırmıştı.
Nihayet Allah'dan başka sığınılacak kimse olmadığını anlamışlardı.
Eski hâllerine dönmeleri için Allah onların tövbelerini kabul etti.
Çünkü Allah tövbeleri kabuledici ve bağışlayıcıdır.
"Ey imân edenler! Allah'ın azâbından korkun ve doğrularla beraber
olun"
[Tevbe sûresi (9), 117-119].
Kâ'b şöyle devam etti:
Allah'a yemin ederim ki, beni İslâmiyet'le şereflendirdikten sonra
Cenâb-ı Hakk'ın bana verdiği en büyük nimet, Peygamber
aleyhisselâm'ın huzurunda doğruyu söylemek ve yalan söyleyip de
helâk olmamaktır. Çünkü Allah Teâlâ şu yalan söyleyenler hakkında
vahiy gönderdiği zaman, hiç kimseye söylemediği ağır sözleri söyledi
ve şöyle buyurdu:
"O
savaştan kaçanların yanına döndüğünüz zaman, kendilerini hesaba
çekmiyesiniz diye Allah adına yemin ederler. Onlardan yüz çevirin.
Çünkü onlar pistirler. Yaptıklarına ceza olmak üzere varacakları yer
cehennemdir. Kendilerinden râzı olasınız diye size yemin de ederler.
Siz onlardan râzı olsanız bile Allah fâsıklardan aslâ râzı olmaz"
[Tevbe sûresi (9), 95-96].
Kâ'b sözüne şöyle devam etti:
Biz üç arkadaşın bağışlanması, Peygamber aleyhisselâm'ın
yeminlerini kabul edip kendilerinden bîat aldığı ve Cenâb-ı Hak'dan
affedilmelerini dilediği kimselerin bağışlanmasından (elli gün) geri
kalmıştı. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, hakkımızda
Allah Teâlâ bir hüküm verene kadar bize yapacağı muameleyi tehir
etmişti. Nihayet Allah Teâlâ -anlatıldığı üzere- hükmünü verdi.
Allah Teâlâ'nın "tövbeleri geri kalan üç kişinin..." diye
bahsettiği bu geri kalış, bizim savaştan geri kalmamız değildir; bu,
Hz. Peygamber'e gelip yemin ederek mâzeretleri olduğunu
söyleyenlerin özürlerini Peygamber aleyhisselâm'ın kabul
etmesi, bize yapacağı muameleyi ise geriye bırakması olayıdır.
Buhârî, Megâzî 79; Müslim, Tevbe 53. Ayrıca bk. Tirmizî, Tefsîru
sûre (9)
Diğer bir rivayet:
"Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Tebük Gazvesi'ne
perşembe günü çıkmıştı. Sefere perşembe günü gitmeyi severdi"
şeklindedir.
Buhârî, Cihâd 103
Başka bir rivayette ise:
"Seferden mutlaka gündüzün kuşluk vakti dönerdi. Dönünce de ilk iş
olarak Mescid'e uğrar, iki rek'at namaz kılar, sonra orada otururdu"
denilmektedir.
Müslim, Müsâfirîn 74; Ebû Dâvûd, Cihad 166
Kâ'b İbni Mâlik
Bu
azîz sahâbî Resûlullah Efendimiz'in üç meşhur şâirinden biridir.
Medineli olup Hazrec kabilesindendir. İkinci Akabe bîatında
bulunarak Efendimiz'i Medine'ye dâvet eden bahtiyarlardan biri de
odur. Tebük Gazvesi'ne katılmayan üç kişiden biri olması ve elli
günlük boykottan sonra âyet-i kerîme ile aklanması onun şöhretini
daha da artırmıştır. Hicretten sonra Peygamber Efendimiz Mekkeli bir
muhâcir ile Medineli bir ensârı kardeş ilân ettiği zaman, onu
cennetle müjdelenen on kişiden (aşere-i mübeşşere'den) biri olan
Talha İbni Ubeydullah ile kardeş yapmıştı.
Hadîsi şerîfte okuduğumuz üzere, haklarında ilâhî af çıkıp da
Kâ'b Peygamber Efendimiz'in huzuruna girdiği zaman, sadece Hz.
Talha'nın ayağa kalkıp koşarak gelmesinin ve onu heyecanla tebrik
etmesinin sebebi, aralarındaki bu kardeşlikti. Kâ'b İbni Mâlik onun
bu davranışını hiç unutmadı ve her fırsatta şükranla andı.
Kâ'b sadece Bedir ve Tebük Gazveleri'nde bulunamadı. Uhud
Gazvesi'nde düşmanla yiğitçe savaştı ve on yedi yara aldı. Demekki
onun Tebük Gazvesi'ne gitmemesi, korkaklığı sebebiyle değildi.
Kendisinden seksen kadar hadis rivayet edilmiştir.
Kâ'b hicretin 54. yılında (674) vefat etti.
Allah ondan razı olsun.
Açıklamalar
Bu
hadîs-i şerîf İslâm âlimlerince çok önemli görülmüş, ondan elli
kadar hüküm çıkarılmıştır.
Bu
uzun hadiste öncelikle tövbenin önemi belirtilmekte, ikinci olarakta
genel harb ilân edildiği bir zamanda savaştan kaçmanın günâhı
gösterilmektedir.
Söze önce bu gazvenin neden bu kadar önemli olduğunu anlatarak
başlayalım:
Tebük Gazvesi hicretin dokuzuncu yılı Recep ayında (Ekim 630'da)
yapıldı. O yıl Medine'de ve diğer İslâm topraklarında büyük bir
kuraklık hüküm sürüyordu. Bunu haber alan Bizans kıralı Herakliyüs,
müslümanlara öldürücü darbeyi indirmek üzere kırk bin kişilik
bir kuvvet hazırladı. Peygamber Efendimiz bu haberi tam zamanında
aldı.
Mevsim sıcak, gidilecek yer de uzak olduğu için her zaman yaptığının
aksine bu defa seferin nereye yapılacağını açıkca söyledi.
Müslümanların arasındaki münafıklar moral bozmak için hem aşırı
sıcakları hem de gidilecek yerin uzak oluşunu hep ileri sürüyorlar
ve Herakliyüs'ün kalabalık ordusu karşısına çıkmanın bir intihar
olacağını söylüyorlardı. Bu propaganda bazı kimseler üzerinde
gerçekten tesirli oluyordu. İşte bu sırada müslümanları uyarmak için
Tevbe sûresinin 38-41. âyetleri nâzil oldu:
"Ey imân edenler! Size ne oldu ki, Allah yolunda sefere çıkın
dendiği zaman yere çakılıp kalıyorsunuz? Dünya hayatını âhirete
tercih mi ediyorsunuz? Fakat dünya hayatının faydası âhiretin
yanında pek azdır."
Âyet-i kerîmenin devamında Peygamber aleyhisselâm'a yardım
etmezlerse ona Allah'ın yardım edeceği söyleniyor, hicret sırasında
nasıl yardım ettiği de anlatılıyordu. Bu âyetler üzerine müslümanlar
hemen derlenip toparlandılar ve savaş hazırlığına başladılar.
Hz. Ömer'in Hz. Ebû Bekir'i hayır yarışında geçmeyi düşünerek
malının yarısını getirdiği, fakat Ebû Bekir hazretlerinin
bütün malını ortaya koyarak büyüklüğünü bir daha gösterdiği olay
bu savaş hazırlığı sırasında meydana gelmişti. Hz. Osman 950 deve
ile 100 atı yine bu sırada bağışlamıştı. Sonunda İslâm ordusu
hazırlanmış, otuz bin mücâhid Tebük yolunu tutmuştu.
İslâm tarihine Bekkâîn (ağlayanlar) diye geçecek olan yedi
fakir müslüman, maddî imkânları olmadığı ve bu sebeple savaşa
katılamadıkları için hüngür hüngür ağlıyorlardı. Münafıkların çoğu
bahâneler uydurup savaşa katılmamıştı. İşin fenası Bedir dışında Hz.
Peygamber'in yanı başında bütün savaşlara katılmış olan Kâ'b İbni
Mâlik ile diğer iki Bedir gazisi ihmâlleri sebebiyle Tebük
Gazvesi'ne katılmıyorlardı. Nefisleri onları yenmişti.
Savaş şöyle sonuçlandı: Müslümanların büyük bir kalabalıkla
geldiğini öğrenen hıristiyan ordusu, onların karşısına çıkmaya
cesaret edemedi. İslâm ordusu da geri dönüp geldi. Fakat müslümanlar
bu savaşta çok eziyet çektiler. Görüldüğü üzere Tebük savaşı
müslümanlığın kaderi açısından çok önemliydi. Ona herkesin mutlaka
katılması gerekiyordu. Kâ'b İbni Mâlik'e ve arkadaşlarına iyi bir
ders verilmesinin sebeplerinden biri de bu idi.
Tekrar başa dönerek şunu belirtelim:
Hadîs-i şerîfte samimiyetle yapılan tövbelerin Allah Teâlâ'yı son
derece memnun ettiği ortaya konmakta, günahına üzülen kullarının
kendisine yönelmelerinden pek hoşnut olduğu belirtilmektedir.
Kâ'b İbni Mâlik'e müslümanların yaptığı elli günlük boykota rağmen
onun din kardeşleriyle ilgiyi kesmemesi, Peygamber Efendimiz'in
etrafında dolaşarak ona selâm vermeye çalışması, acaba selâmımı aldı
mı diye dudaklarının hareketini gözlemesi, onun ne kadar samimi bir
müslüman olduğunu ispat etmektedir. Başta Resûl-i Ekrem
sallallahu aleyhi ve sellem olmak üzere müslümanlardan kopmanın,
onlardan ayrı kalmanın, onlar tarafından toplum dışı bırakılmanın
iyi bir müslüman için ne korkunç bir ceza olduğu bu olayda bütün
açıklığı ile görülmektedir. Şu hâlde bir müslüman din kardeşlerinin
nefretini üzerine çekecek bir iş yapmanın çok büyük bir hata
olduğunu hatırından çıkarmamalı ve onlar tarafından hor görülecek
bir işi asla yapmamalıdır.
Şu
da hiçbir zaman unutulmamalıdır ki, Peygamber Efendimiz'in bu olayda
böylesine sert davranmasının asıl sebebi, savaştan kaçmanın
şahısları değil İslâm toplumunu ve müslümanların kaderini yakından
ilgilendirmesidir. Zira Peygamber Efendimiz şahsını ilgilendiren
hiçbir olaya böyle tepki göstermemiştir. Şahsını ilgilendiren
kusurları hep hoş görmüş, hata edenleri hemen bağışlamıştır.
Neticede şunu anlıyoruz: İnsan yanılabilir, günah işleyebilir.
Yapılan suç ne kadar ağır olursa olsun, kul hatasını kabul etmeli ve
Cenâb-ı Hakk'a karşı dürüst davranmalıdır. Günahları sadece O'nun
bağışlayacağını bilerek hatasının affı için Allah Teâlâ'ya yalvarıp
yakarmalıdır. Daha da önemlisi, insan hiçbir zaman ümitsizliğe
düşmemeli, günahlarım bağışlanmaz diye düşünmemelidir. Tam aksine
benim Yüce Rabbim bağışlayıcıdır, diye hep ümitvâr olmalıdır.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Müslüman doğru sözlü olmalı; hata ettiği zaman da kusurunu, günahını
kabul etmelidir.
2.
Samimi bir mü'min günah işlediği zaman üzülmeli, pişmanlık duymalı,
ben niçin böyle davrandım diye ağlayıp sızlamalıdır.
3.
Hatayı kime karşı yapmışsa onun gönlünü almaya ve kendisini
bağışlatmaya çalışmalıdır.
4.
Bir görevi yapamadığı zaman üzüntü duymalı, ben bu görevi niçin
yapmadım diye düşünüp kendisini hesaba çekmelidir.
5.
Allah'a ve Resûlü'ne herkesten çok itâat etmeli, en üstün saygıyı
onlara karşı beslemelidir.
6.
Allah yolunda savaşa çağırıldıkları zaman, durumları ne olursa
olsun, müslümanlar gönül rızasıyla hemen bu savaşa katılmalı,
savaştan asla kaçmamalıdır.
7.
Ashâb-ı kirâmın Peygamber aleyhisselâm'a karşı ne kadar açık
sözlü olduğu, kendi aleyhlerine bir sonuç doğursa bile gerçeği
söylemekten kaçınmadıkları görülmektedir.
8.
İnsanların iç yüzleri Allah'a bırakılmalı ve bir şeyi niçin
yaptıkları kurcalanmamalıdır. Zaten samimi davranmayanlar zamanla
kendiliğinden ortaya çıkacaktır.
9.
Bir idareci, açıkca günah işlemekten çekinmeyen müslümanları yola
getirmek düşüncesiyle, diğer müslümanların onlarla olan
davranışlarını sınırlayabilir.
10. Peygamber Efendimiz'in ashâbına şefkati, onları memnun eden bir
habere onlarla birlikte sevinmesi sahip olduğu ahlâkın üstünlüğünü
göstermektedir.
11. Bir kimsenin münafık veya kâfir olduğu anlaşılırsa, mü'min bir
kadın hayatını öyle biriyle devam ettirmemelidir.
12. Birini mutlu edecek bir haber duyunca ona müjde vermek, bir
olaya sevinen birini tebrik etmek İslâmî bir âdet olduğu gibi, müjde
alan kimsenin müjdeyi getirene hediye vermesi de hoş bir gelenektir.
13. Faziletli bir kimse için ayağa kalkmayı dinimiz makbul bir
davranış kabul etmiştir.
14. Bir nimete kavuşan veya bir sıkıntıdan kurtulan kimse sadaka
vermelidir. Fakat Allah rızası için bütün malını dağıtıp da
başkalarına muhtaç duruma düşmemelidir.
15. Doğruluk ve doğru sözlülük insanı hem dünyada hem de âhirette
kurtarır.
16. Allah Teâlâ'nın bir lutfuna eren kimse, buna çok sevindiğini
belli etmeli ve bu nimetinden dolayı Cenâb-ı Hakk'a şükretmelidir.
`
23.
Ebû Nüceyd İmrân İbni Husayn el-Huzâî radıyallahu anhümâ'dan
rivayet edildiğine göre Cüheyne kabilesinden zina ederek gebe kalmış
bir kadın Peygamber aleyhisselâm'ın huzuruna geldi ve:
-
Yâ Resûlallah! Cezayı gerektiren bir suç işledim. Cezamı ver, dedi.
Bunun üzerine Peygamber aleyhisselâm kadının velisini
çağırttı. Ona:
-
"Bu kadına iyi davran! Doğum yapınca bana getir!" buyurdu.
Adam Resûl-i Ekrem'in buyurduğu gibi yaparak kadını doğumdan sonra
getirdi.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem kadının üzerine
elbisesinin iyice bağlanmasını emretti; sıkı sıkıya bağladılar.
Sonra Peygamber aleyhisselâm'ın emri üzerine taşlanarak
öldürüldü. Daha sonra Resûl-i Ekrem kadının cenaze namazını kıldı.
Hz. Ömer:
-
Yâ Resûlallah! Zina etmiş bir kadının namazını mı kılıyorsun? diye
sorunca Hz. Peygamber şunları söyledi:
-
"O kadın öyle bir tövbe etti ki, şayet onun tövbesi Medine
halkından yetmiş kişiye taksim edilseydi, hepsine yeterdi. Sen Ce-
nâb-ı Hakk'ın rızasını kazanmak için can vermekten daha üstün bir
şey biliyor musun?"
Müslim, Hudûd 24. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Hudûd 24; Nesâî, Cenâiz 64
İmrân İbni Husayn
Huzâa kabilesinden olan Ebû Nüceyd İmrân İbni Husayn, hicretin
yedinci yılında (628) babası ve Ebû Hüreyre ile birlikte müslüman
oldu. Resûl-i Ekrem ile birlikte muhtelif gazvelere katıldı.
Daha sonraları Basra kadısı oldu. Basralılara İslam hukukunu
öğretti. Hasan-ı Basrî hazretleri, Basralılara İmrân İbni Husayn'dan
daha çok
faydası dokunan
birinin bu
şehre ayak
basmadığını söylerdi.
Giyimine kuşamına pek dikkat eder ve Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi
ve sellem'in:
"Allah Teâlâ bir kuluna nimet verince, onu kulunun üzerinde
görmekten memnun olur"
buyurduğunu söylerdi.
İmrân İbni Husayn'ın Allah Teâlâ'nın huzurunda hesap vermenin
zorluğunu düşünerek:
-
"Keşke rüzgârın savurduğu kül olsaydım" dediği rivayet edilir.
Peygamber Efendimiz'den 180 hadis rivayet etmiştir.
İmrân İbni Husayn, otuz yıl süren bir karın rahatsızlığından sonra
hicretin 52. yılında (672) Basra'da vefat etti.
Allah ondan razı olsun.
Açıklamalar
Bir mü'min için önemli olan, Rabbinin huzuruna tertemiz varmaya
gayret etmektir. Rabbinin hoşnutluğunu kazanmak için canını vermesi,
rûhunu teslim etmesi gerekse bile bunu seve seve yapmalıdır. Bir
günah işleyince önce Allah'tan korkmalı, yaptığına pişman olmalı,
gözyaşları dökerek ağlamalı ve kendini bağışlaması için Rabbine
yalvarmalıdır. Samimi bir müslümanın yapacağı budur. Fakat samimiyet
ve ihlâs derece derecedir. Bu olay başından geçen hanım sahâbînin
samimiyeti ve ihlâsı, bizim takdirlerimizin çok üzerindedir. O
Cenâb-ı Hakk'a bütün varlığıyla dönmüş ve dünyalara sığmayan muazzam
imanıyla el açıp bağışlanma dilemiştir. Âhirette Mevlâ'sının
huzurunda böyle bir günahtan dolayı hesaba çekilip perişan
olmaktansa, cezasını dünyada çekip kurtulmayı tercih etmiştir.
Samimiyet ve ihlâsla
yapılan tövbenin insanı günahlarından arındıracağı kesindir. Âyetler
ve hadisler bunu ortaya koymaktadır. Fakat bu hanım sahâbî, belki de
tövbesinin samimi olamayacağını düşünmüş, vermesi gereken hesabı
kesin bir şekilde dünyada görüp bitirmek istemiştir.
Görüldüğü üzere bu bir iman meselesidir. İmanı böylesine güçlü
olanların, tövbesi de farklıdır. Nitekim Efendimiz onun tövbesinin
sadece kendisini kurtaracak bir güçte değil, yetmiş kişiye
dağıtılsa, hepsinin günahlarını bağışlatacak bir kuvvete sahip
olduğunu belirtmiştir.
İmanı güçlü olan biri, zina gibi ağır bir suç işleyebilir mi? diye
sorulabilir.
Evet, işleyebilir. Çünkü günahdan sadece peygamberler korunmuştur.
Onların dışındaki bütün insanlar hata edip büyük günah işleyebilir.
Kul daima kusurludur ve her zaman yanılabilir. Hep zayıf zamanını
kollayıp duran nefsi ile şeytanın oyununa gelebilir. Bu durumda
önemli olan, günahı işledikten sonra ne yapacağını bilmektir. Bir
kul, günah işlemeyi yasaklayan Rabbini hatırlayarak pişmanlık
duyuyor ve yaptığına üzülerek "Rabbim bağışla!" diye
inleyebiliyorsa, kurtuluş yoluna girmiş demektir. Çünkü kulunun
günahları gökleri tutsa bile, el açıp kendine yalvardığı ve affını
dilediği sürece onu bağışlayacağını vâdeden Allah Teâlâ'dır
(Tirmizî, Daavât 99).
Başından bu olay geçen hanım sahâbînin kim olduğu bilinmemektedir.
Bu
genel açıklamadan sonra şimdi de hadisimizdeki bazı hususlara ışık
tutalım:
Recm
denilen taşlanarak öldürme cezası, zina eden evli veya başından
nikâh geçmiş erkeklere ve kadınlara verilir. Evli olmayanlar
ise sopa vurularak cezalandırılır. Recm edilen bu hanımın evli
veya daha önce evlenmiş olduğu anlaşılmaktadır.
Peygamber Efendimiz'in, kadının en yakın akrabasını çağırarak ona
iyi davranmasını tenbih etmesinin sebebi, bu ayıbı nasıl işledin
diye onu üzmelerine engel olmaktır. Zira günahının büyüklüğünü
böylesine anlamış ve ondan arınmak için canını vermeyi göze almış
birini tekrar utandırmaya kalkmak insânî bir davranış değildir.
Taşlama cezasının doğumdan sonra verilmesinin sebebi, karnındaki
mâsum yavruyu ölümden kurtarmaktır. Bâkire iken zina ederek gebe
kalan bir kadın, sopa vurulma cezasına çarptırılsa bile, doğum
yapması beklenir, ondan sonra cezası uygulanır.
Ceza verilmeden önce elbisenin bedene iyice bağlanmasının sebebi,
ceza uygulanırken vücudun açılarak mahrem yerlerin görünmesine engel
olmaktır. Hz. Ömer'in sorusu ile Peygamber Efendimiz'in ona verdiği
cevap da üzerinde çokca düşünülmesi gereken bir konudur. Olay
şöyledir:
O
aziz tövbekârın mübarek rûhu günah kirini dünyada bırakarak Yüce
Mevlâ'sına uçup gittikten sonra cenazesi yıkanmış, kefenlenmişti.
Peygamber Efendimiz cenaze namazını kıldırmaya kalkınca, Hz. Ömer
hayret etti. Çünkü birinin cenaze namazını kılmak, ona değer vermek
ve bağışlanmasını Cenâb-ı Hak'tan istemekti.
Hz. Ömer sadece işlenen günahın büyüklüğüne bakıyor, o günahtan
sonra yapılan tövbenin büyüklüğünü görmüyordu. Bu sebeple Resûl-i
Ekrem'in öyle bir günahkârın cenaze namazını niçin kıldığını
öğrenmek istedi.
Efendimiz de ona verdiği cevapta; o kadın öyle bir tövbe etti ki,
şayet onun tövbesi Medineli yetmiş günahkâra dağıtılsa, herbirinin
günahlarını affettirir ve kendilerini temize çıkarır, demek
suretiyle ihlâs ve samimiyetin kurtarıcı ve yüceltici
özelliğini belirtmiş oldu.
Bu
hadîs-i şerîfte, Peygamberler Sultanı Efendimiz'in büyüklüğü bir
kere daha görüldü. İnsana verdiği üstün değer daha iyi anlaşıldı.
Bu
olayın Sahîh-i Müslim'deki bir diğer rivayeti daha geniştir.
Buna göre Peygamber aleyhisselâm'a o kadın gelip de, cezamı
ve-
rerek beni temizle, dediği zaman Resûl-i Ekrem onun sözüne önem
vermek istememişti. Fakat kadın ısrar etti. Zina ettiğini, hatta
karnında bu zinanın mahsûlünü taşıdığını, mutlaka cezalandırılması
gerektiğini ısrarla belirtti. Resûl-i Ekrem de ona doğum yaptıktan
sonra gelmesini söyledi. Aradan aylar geçti. Belki kadın itirafından
vazgeçebilirdi. Çünkü can tatlıydı.
Ama o, doğurduğu
çocuğu bir beze sararak getirdi. Bu defa Resûl-i Ekrem
Efendimiz:
-
"Git, çocuğu sütten kesilinceye kadar emzir!" diyerek onu
geri gönderdi. Kadın çocuğuyla birlikte dönüp gitti. Aradan yıllar
geçmiş, çocuk sütten kesilmişti. Kadın elindeki ekmeği kemirmeye
çalışan çocuğuyla çıkageldi.
-
Ey Allah'ın elçisi! Onu memeden ayırdım. Yemek yemeye de başladı,
diyerek cezasının uygulanmasını istedi. Sonunda göğsüne kadar bir
çukura gömüldü ve taşlanarak cezalandırıldı.
Peygamber Efendimiz'in hayatında bir de Mâiz adlı sahâbînin
taşlanarak öldürülmesi olayı vardır. Mâiz Peygamber aleyhisselâm'a
gelip zina ettiğini söylediği ve cezasının verilmesini istediği
zaman Efendimiz onu dinlemek istememiş, oradan çekip gitmesini
söylemişti. Fakat Mâiz ısrarlıydı. Sözünü dinlemek istemeyen ve
kendisine arkasını dönüp oturan Resûl-i Ekrem'in karşısına geçerek
günah işlediğini dört defa tekrarlamıştı. Zina cezasının
verilebilmesi için bu olayı ya dört şahidin görmesi veya başından
olay geçen kimsenin dört defa itiraf etmesi gerekiyordu. Mâiz olayı
dört defa tekrarlayınca, kendisine recm cezası uygulandı.
Asr-ı saâdetteki bu nevi olayların ikiyi üçü geçmediği
bilinmektedir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Müslüman bir günah işleyince üzülmeli, ıstırap duymalı, yaptığına
pişman olmalıdır.
2.
İnsan yaptığına pişman olup tövbe ettiği takdirde, kendisine veri-
len dünyevî cezalar o suçların karşılığı olur. Âhirette o günahtan
bir daha sorguya çekilmez.
3.
Hâmile kadın doğum yapıp temizlenme süresi sona erene kadar
cezalandırılmaz. Çocuğu varsa, onu kendi emzirmese bile, çocuk
sütten kesilene kadar cezası tehir edilir.
4.
Tövbe, zina suçunun bile affedilmesini sağlayacak bir güce sahiptir.
24.
İbni Abbas ve Enes İbni Mâlik radıyallahu anhüm'den rivayet
edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle
buyurdu:
"İnsanoğlunun bir dere dolusu altını olsa, bir dere daha ister. Onun
ağzını topraktan başka bir şey doldurmaz. Ama Allah, tövbe edenin
tövbesini kabul eder."
Buhârî, Rikak 10; Müslim, Zekât 116-119. Ayrıca bk. Tirmizî, Zühd
27, Menâkıb 32, 64; İbni Mâce, Zühd 27
Açıklamalar
İnsanın tövbe etmesini gerektiren kabahatleri, herkesin günah diye
bildiği bazı aşırı ve Allah'a karşı saygısızca yapılmış
davranışlardan ibaret değildir. Açgözlülük ve kanaatsizlik de diğer
günahlar kadar çirkindir. Hadîs-i şerîf, bunlardan dolayı da Allah'a
tövbe edilmesi gerektiğini belirtmektedir.
Günahlar insanın mânevî dünyasını nasıl hırpalarsa, dünya malına
duyulan aşırı hırs da tıpkı günahlar gibi insanın geleceğini
tehlikeye sokar. Zira insanın tabiatında doyumsuzluk vardır. Elde
ettiği ile yetinmeme, daha çoğunu isteme duygusu ona hâkimdir. Bir
dere dolusu altınla yetinmeyip bir o kadar daha istemesi, diğer bir
rivayette görüldüğü üzere "iki dere dolusu altını olsa bir
üçüncüyü arzu etmesi", onun bu huyu sebebiyledir.
Peygamber Efendimiz şu hadisiyle bu doyumsuzluğun asıl sebebini gün
ışığına çıkarmıştır:
"İnsan ihtiyarlasa bile, onun iki duygusu hep genç kalır: Biri çok
kazanma hırsı, öteki çok yaşama arzusu"
(Buhârî, Rikak 5; Müslim, Zekât 115).
Resûl-i Ekrem Efendimiz insanın "ağzını", bir diğer rivayete
göre "karnını sadece toprak doyurur" buyururken, onu bu
açgözlülük derdinden ancak ölüm kurtarabilir; ölmeden onun gözü
doymaz demek istemiştir. İnsanoğlunun bu doyumsuzluğu cimriliğinden
kaynaklanmaktadır. Harcamadan biriktirmek cimriliğin en belirgin
özelliğidir. Bu açığımızı Allah Teâlâ şöyle sergilemektedir:
"De ki, Rabbimin rahmet hazineleri sizin elinizde olsaydı, onu
harcayıp tüketmekten korkar, cimrilik ederdiniz. Zaten insan da pek
cimridir"
[İsrâ sûresi (17), 100].
Çok kazanma duygusu ölçülü olduğu, insanı yaratılış gayesinden uzaklaştırmadığı
sürece faydalı olabilir. Zira çok kazanan bir müslümanın, elde
ettiği servetle daha çok hayır ve iyilik yapması arzu edilir.
İslâmiyet'in verilmesini emrettiği zekât ve sadakayı verebilmek,
Allah yolunda sarfedilmesini istediği harcamaları yapabilmek için
zengin olmak lâzımdır. Zengin olabilmek için de, insanda çok kazanma
arzusu bulunmalıdır. Ama gönüldeki bu çok kazanma duygusu ona âhiret
hayatını unutturuyorsa, dünya sevgisi onu esir alarak bütün gönlüne
el koyuyorsa, o takdirde bu duygu son derecede tehlikeli bir hâle
gelmiş demektir.
Şükürler olsun ki, Allah Teâlâ insana zararlı duyguları ve aşırı
istekleri frenleme gücü vermiştir. İradesine hâkim olan kimsenin bu
nevi zaaflarını kontrol altına alması her zaman mümkündür. Dünya
malına, dünya zevkine aşırı bağlandığını hissettiği anda Rabbine
dönen ve el açıp O'ndan yardım isteyen kuluna Cenâb-ı Hakk'ın yardım
edeceği de hadisi-
mizde müjdelenmiştir.
Bu
hadîs-i şerîfte şöyle bir incelik de sezilmektedir. İnsanoğlu
topraktan yaratıldığı için onun tabiatında toprağın özellikleri
vardır. Toprak zaman zaman kurur, sıcaktan kavrulur, suya hasret
çeker. Onu ancak Allah Teâlâ'nın lutfedeceği bol yağmurlar
canlandırabilir. İşte o zaman yeniden hayat bulan toprak, gönül
okşayan binbir güzelliğini ortaya çıkarır. İnsan da böyledir. Onu
nefsi ve bitip tükenmeyen hırsı esir alıp da insânî özelliklerini
kaybettirince, yeniden kendine gelebilmesinin yegâne yolu Allah'a
dönmesi ve O'ndan yardım istemesidir. Yoksa dünya malına olan açlığı
artarak devam eder. O zaman da topraktan yaratılan bu varlığın
gözünü ancak kabir toprağı doyurur.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Kanaatkâr olmak, Allah Teâlâ'nın verdikleriyle yetinmek güzel bir
huydur.
2.
Açgözlülük insanı dünyada huzursuz ettiği gibi, onu haksızlığa
yönelteceği için âhiretini de perişan eder.
3.
Açgözlülük derdinden kurtulmanın yegâne çaresi, önce bu dertten
kurtarması için Allah'a yalvarmak ve açgözlülük sebebiyle yaptığı
günahları bağışlaması için ona yönelmektir.
4.
Allah Teâlâ kötü huylarından dolayı tövbe eden kulunun tövbesini
kabul eder.
25.
Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Biri diğerini öldüren ve her ikisi de cennete giren iki kişiden
Allah Teâlâ hoşnut olur. Bunlardan biri Allah yolunda savaş ederken
diğeri tarafından öldürülür. Katil olan da daha sonra tövbe eder,
müslüman olur, o da Allah yolunda savaşırken şehid düşer."
Buhârî, Cihâd 28; Müslim, İmâre 128, 129. Ayrıca bk. Nesâî, Cihâd
38; İbni Mâce, Mukaddime 13
Açıklamalar
Bütün kullarını rahmet ve şefkatiyle kucaklayan Cenâb-ı Hakk'ın,
kâfirleri de tövbe yoluyla temize çıkarıp cennetine alabileceği bu
hadîs-i şerîfle ortaya konmaktadır.
Günahlarına tövbe etmek,
bütün insanlık için bir kurtuluş yoludur. Bitmeyen bir bahtiyarlığı,
ebedî âhiret saadetini isteyen herkes tövbe ederek geleceğini
garantiye alabilir. Hatta bir insan, Allah'ın yüce dinini daha
ötelere götürmek ve cihana yaymak için savaşan bir mücahidi şehid
etse, böylece günah çukuruna daha çok batsa, ama birgün yanlış yolda
gittiğini anlayarak İslâm'a dönse ve böylece bütün günahlarına tövbe
etmiş olsa, o da şehid ettiği kimseyle beraber cennete girecek ve
Allah'ın cemâlini görecektir. İşte Efendimiz biri diğerini öldüren,
sonra da ikisi birden cennete girecek olan iki şahsın bu garip
hâllerinin Allah Teâlâ'yı pek memnun edeceğini haber vermektedir.
Hadisimizin metninde, Cenâb-ı Hakk'ın bu iki kulunun durumuna memnun
olması hâli, "Allah Teâlâ iki kulunun durumuna güler" diye
istiâre yoluyla anlatılmıştır. Gülmek, ağlamak gibi hâller Cenâb-ı
Hak için düşünülemeyeceğine göre, bu sözle onun kullarından hoşnut
ve razı olması ve onlara sevap yazması anlatılmak istenmiştir.
Görüldüğü üzere Allah Teâlâ'nın rahmeti ve şefkati pek büyüktür.
"Rabbinin affı çok geniştir" [Necm sûresi (53), 32] âyet-i
kerîmesi de bunu göstermektedir. Allah Teâlâ'nın rahmeti geniş
olduğu gibi, rahmetinin eseri olan cenneti de son derece geniştir.
Bütün insanlığı alacak ve
-hadîs-i şerîflerde belirtildiği üzere- cennete en son girecek
kimseye dünya kadar, hatta dünyanın on misli büyüklüğünde bir yer
ikram edilecek kadar geniştir (bk. 1887-1888. hadisler).
Allah Teâlâ'nın hem rahmetinin hem de cennetinin böylesine büyük
olduğunu öğrendikten sonra O'nun gösterdiği tövbe yolunu tutarak
rahmetini ve cennetini elde etmeye çalışmamak ne büyük gaflettir!...
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Allah Teâlâ'nın rahmeti ve lutfu son derece geniştir.
2.
İşlenen günah ne kadar büyük olursa olsun, insan ümitsizliğe
düşmemeli ve günahlarına mutlaka tövbe etmelidir.
3.
Müslüman olmak, insanı dinsizliğin bütün kirlerinden arındırdığı
gibi, tövbe de daha önce yapılan bütün günahları bağışlatır.
4.
Allah yolunda can veren herkes cennete girecektir.
5.
Kimin nasıl öleceği bilinemez. Bir kâfir hidâyete ererek müslüman
olabilir. Cenneti ve cemâlullahı kazanabilir.
|