|
İHLÂS ve NİYET
GİZLİ VE AÇIK BÜTÜN İŞLERDE,
SÖZLERDE VE HALLERDE İYİ NİYET VE İHLÂS
Âyetler
1. "Onlara sadece şu emredilmişti: Bâtıl dinleri bırakarak yalnız
Allah'a yönelip ona itaat etsinler, namazı kılsınlar, zekâtı
versinler. İşte doğru din budur."
Beyyine sûresi (98), 5
Yahudi ve hıristiyanlara tıpkı İbrâhim aleyhisselâm gibi
olmaları, Allaha hiçbir şeyi ortak koşmamaları, ona kayıtsız şartsız
boyun eğmeleri, mütevâzi ve saygılı davranmaları emrolunmuştu.
Kendilerinden sapık fikirleri bırakmaları, yalnızca Allah'a ibadet
edip namaz kılmaları, zekât vermeleri istenmişti. Zaten Allah
tarafından gönderilen bütün kitaplarda yazılan budur. Diğer bir
ifadeyle söylemek gerekirse ilâhî dinlerde değişmeyen üç esas vardır:
Allah'a imân etmek, namaz kılmak ve zekât vermek. Fakat onlar bu
emirlere uymadılar. İşte bu sebeple müslümanların ihlâs, samimiyet
ve dürüst bir niyetle Allah'ın buyruklarını yerine getirmeye
çalışmaları şarttır. Cenâb-ı Hakk'ın emirlerine uymayan yahudi ve
hıristiyanlara hiçbir şekilde benzememeleri gerekmektedir.
2. "Kurbanların ne etleri, ne de kanları Allah'a ulaşır. Allah'a
sadece sizin ihlâs ve samimiyetiniz ulaşır."
Hac sûresi (22), 37
Kurbanın akıtılan kandan ve dağıtılan etten ibaret olduğu zannedilir.
İnsanlar için durum böyle olabilir. Allah Teâlâ kurbanın ne etine,
ne de kanına bakar. Onun için önemli olan, hayvanın sırf Allah
rızâsı için kesilmesidir. Kurban edilen hayvan Allah rızâsı için
kesilmiyorsa, o kurbanın hiçbir değeri yoktur. Cenâb-ı Hakk'ın değer
verdiği, karşılığında mükâfat yazdığı şey insanın ihlâsı, iyi niyeti
ve samimiyetidir.
3. "De ki, gönlünüzdeki duyguları saklasanız da, açıklasanız da
Allah hepsini bilir."
Âl-i
İmrân sûresi (3), 29
Gizlilik veya açıklık insanlar için söz konusudur. Allah Teâlâ
insanların gözlerden uzakta gizlice yaptığı şeyleri bildiği gibi,
kalblerinden geçen duygu ve düşünceleri de bilir. Allah'a inanan,
onun gönderdiği dini benimseyen bir kimse bütün davranışlarını,
hatta gönlünden geçen duyguları bile kontrol etmelidir.
Hadisler
1.
Mü'minlerin emîri Ebû Hafs Ömer ibni Hattâb radıyallahu anh,
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'i şöyle buyururken
dinledim, dedi:
"Yapılan işler niyetlere göre değerlenir. Herkes yaptığı işin
karşılığını niyetine göre alır. Kimin niyeti Allah'a ve Resûlü'ne
varmak, onlara hicret etmekse, eline geçecek sevap da Allah'a ve
Resûlü'ne hicret sevabıdır. Kim de elde edeceği bir dünyalığa veya
evleneceği bir kadına kavuşmak için yola çıkmışsa, onun hicreti de
hicret ettiği şeye göre değerlenir."
Buhârî, Bed'ü'l-vahy 1, Îmân 41, Nikâh 5, Menâkıbu'l-ensâr 45, İtk
6, Eymân 23, Hiyel 1; Müslim, İmâret 155. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd,
Talâk 11; Tirmizî, Fezâilü'l-cihâd 16; Nesâî, Tahâret 60; Talâk 24,
Eymân 19; İbni Mâce, Zühd 26
Hz.
Ömer
Hz. Ömer Kureyş kabilesinin Benû Adî kolundan olup soyu Peygamber
Efendimiz'in soyu ile birleşir. Hadisimizin başında Nevevî'nin
zikrettiği bu nesep zinciri şöyledir:
Ömer - Hattâb - Nüfeyl- Abdüluzzâ - Riyâh - Abdullah - Kurt - Rezâh
- Adî - Ka`b - Lüey - Gâlib
Hz. Ömer Resûl-i Ekrem'den 10 yaş kadar küçüktü. İslâmiyet ile
şereflenmeden önce müslümanlara pek eziyet ederdi. Nüfuzuyla, güç ve
kuvvetiyle tanınmış bir yiğit olduğu için, onun müslüman olması
diğer müslümanları güçlendirdi. İslâm ile şereflendiği gün Kâbe'ye
giderek namaz kıldı. Diğer müslümanlar da ilk defa o gün Kâbe'de
namaz kıldılar.
Medine'ye hicret edince, şehir merkezine bugün 3 km. uzaklıkta
bulunan Kuba'ya yerleşti. Gün aşırı Resûl-i Ekrem'i ziyaret ederek,
bütün gün onun yanında kalırdı. Medine'de Hz. Ebû Bekir'le birlikte
Resûlullah'ın en büyük yardımcısı oldu. Onun katıldığı bütün
savaşlarda bulundu. Kızı Hafsa'yı onunla evlendirerek Hz.
Peygamber'in kayın pederi olma şerefini elde etti. Resûlullah
Efendimiz'i o kadar derin bir muhabbetle severdi ki, onun vefat
ettiğini duyunca büyük bir şoka girdi. Kılıcını çekerek, Peygamber
öldü diyenleri ikiye biçeceğini söyledi.
Son derece doğru ve isabetli düşünürdü. Henüz hakkında vahiy
gelmeyen 15-20 önemli konuda Hz. Peygamber'e başvurarak o hususlarda
âyet indirmesi için Allah Teâlâ'ya dua etmesini istedi. Bazan da o
konulardaki kanaatini Hz. Peygamber'e arzetti. Hz. Ömer'in açıklık
getirilmesini istediği hususlarda âyetler nâzil oldu. Hakkında âyet
nâzil olan bu konulara, Ömer'in âyete uygun görüşleri anlamında
"Muvâfakât-i Ömer" denmiştir (Bu konuda geniş bilgi için bk.
Tecrîd Tercemesi, II, 349-353).
Hz. Ebû Bekir'in vefâtından sonra İslâm'ın ikinci halifesi oldu.
İran, Irak, Suriye, Mısır topraklarını İslâm ülkesine kattı. Kudüs,
Azerbaycan, Ermenistan, Horasan, İskenderiye onun zamanında
fethedildi. Basra, Kûfe, Musul gibi büyük şehirleri kurdu. Eşsiz
adalet anlayışıyla, dünya tarihinde benzeri görülmeyen adalet
örnekleri verdi. Yardıma muhtaç olan herkese maaş bağladı. Devlet
idâresinde önemli yenilikler yaptı. İdârî, adlî, mâlî ve askerî
teşkilât kurdu. İslâm'ın, Kur'ân-ı Kerîm'in ve İslâmî ilimlerin daha
geniş muhitlere yayılması için faaliyet gösterdi. İslâmiyet'i uzun
yıllar boyu bizzat Resûlullah Efendimiz'den öğrenmesi sebebiyle
İslâm Hukuku'nun birçok meselesinde şahsî görüşleri vardı.
Hz. Ömer sert tabiatına rağmen pek mütevâzi bir insandı. Yamalı
gömlek giyer, dul kadınların evine sırtında su taşır, çıplak
döşemede yatıp uyur, develeri kendi eliyle kaşağılayıp temizlerdi.
Halifeliği süresince geceleri sokak sokak dolaşır, herkesin
şikâyetini dinler, halkın dertlerine çözüm getirirdi. Çok güzel
konuşur, hikmetli sözler söylerdi. Mert ve doğru sözlü olanları
sever, kendini tenkid etseler bile onlara gücenmezdi. Halka hitap
ettiği birgün, yanlış işler yaparsa, kendisine nasıl
davranacaklarını sormuştu.
Cemaatten biri hemen ayağa kalkarak:
-
Seni kılıcımızla doğrulturuz, demişti.
Hz. Ömer adamın cesaretini denemek için:
-
Benim hakkımda böyle konuşmaya nasıl cüret ediyorsun? diye sormuş, o
adamın gözünü kırpmadan:
-
Evet, bu sözleri senin hakkında söylüyorum, demesine pek sevinmiş ve:
-
Allah'a şükürler olsun ki, yanlış yola sapacak olursam, halkımın
içinde beni kılıcıyla doğrultacak kimseler var, demişti.
Hz. Ömer hicretin 24. yılında Zerdüşt bir köle tarafından şehid
edildi ve Hz. Peygamber'in ayakları dibine gömüldü.
Allah ondan razı olsun.
Açıklamalar
"Yapılan işler niyetlere göre değerlenir"
hadisi, insanın kazanacağı sevap ve günahlar ile yakından ilgili ve
son derece önemlidir. Ahmed İbni Hanbel, Ebû Dâvûd, Tirmizî,
Dârekutnî gibi büyük âlimler, bu hadisle, İslâmiyet'in üçte
birini anlamanın mümkün olduğunu söylemişlerdir. İmâm Şâfiî,
bu hadisin yetmiş ayrı konuyla ilgisi bulunduğunu, bu sebeple de
onu din ilminin yarısı saymak gerektiğini belirtmiştir. İmâm
Buhârî ise, kitap yazanlara bir nasihatte bulunarak, eserlerine bu
hadisle başlamalarını tavsiye etmiştir.
Şimdi niyetin ne olduğunu görelim:
Niyet, bir işi Allah rızâsı için yapmayı kalbden geçirmektir.
İş
ya kalble, ya dille veya diğer organlarla
yapılır.
Kalbimizle yaptığımız işler, niyet ve düşüncelerimizdir.
Dilimizle yaptıklarımız konuşmalarımızdır.
Organlarımızla yaptığımız işler de fiil ve davranışlarımızdır.
Sözler ve davranışlar çoğu zaman niyete bağlı olduğu için, iyi niyet
bazan başlı başına bir ibadet olur.
Ameller yâni yapılan işler niyete göre değer kazanır sözü, çoğu
zaman organlarımızla yaptığımız işleri kapsar. Yoldaki bir taşı,
insanlara zarar vermesin düşüncesiyle ve sevap kazanmak ümidiyle
kaldırıp atmak bir ibadet sayılır. Birinin malını meşrû olmayan
yollardan elde etmeye karar vermişken, Allah korkusuyla bu
düşünceden vazgeçmek de aynı şekilde sevap kazanmaya vesile olur.
Kalbden geçen düşünceler, iyi niyete dayandığı zaman Allah katında
değer kazanır. Bu esnada kalbin uyanık ve şuurlu olması gerekir.
Dil bir şeye niyet ederken kalb bu düşünceye katılmazsa, niyet
makbul olmaz.
7. hadîs-i şerîfte görüleceği üzere Allah Teâlâ bizim şeklimize,
kalıbımıza değil, kalblerimize bakar, niyetlerimize değer verir.
Abdullah İbni Ömer'in âlim ve zâhid oğlu Medine'nin yedi fakihinden
biri olan Sâlim, halife Ömer İbni Abdülazîz'e yazdığı mektupta şöyle
demişti:
"Şunu iyi bil ki, Allah Teâlâ'nın kuluna yardımı, kulun niyeti
kadardır. Kimin niyeti tam olursa, Allah'ın ona yardımı da tam olur.
Niyeti ne kadar azalırsa, Allah'ın yardımı da o kadar azalır."
Herkesin yaptığı işin karşılığını niyetine göre alması şu gerçeği
vurguluyor: Yapılan bir ibadet ve herkesin takdirini kazanan bir
hizmet görünüş bakımından kusursuz olabilir; ancak o ibadet ve güzel
hizmetin samimi bir niyetle ve sadece Allah'ın rızasını kazanmak
maksadıyla yapılması şarttır. İnsanların takdir ve teveccühünü
kazanmak veya hem Allah rızasını hem de insanların takdirini
kazanmak düşüncesiyle yapılan ibadet ve hizmetlerin Allah katında
hiçbir kıymeti yoktur. Yapılan işleri Allah katında değerli kılan
bizim ihlâs ve samimiyetimiz, yani o işleri sadece Allah rızası için
yapmış olmamızdır. Meselâ insanlar beni görsün ve takdir etsin diye
namaz kılmak, zekât vermek şirk derecesinde büyük bir günahtır.
Fakat gösterişi aklından geçirmeyen bir mü'minin, başkalarını o
ibadeti yapmaya teşvik etmek niyetiyle herkesin göreceği bir yerde
namaz kılıp zekât vermesi faziletli bir davranıştır. Böyle bir
mü'min hem görevini yapmış hem de iyi niyetinden dolayı ayrıca sevap
kazanmış olur.
İyi
niyete dayanmayan, sadece gösteriş için yapılan ibadetlerin ve güzel
davranışların Allah katında hiçbir değeri bulunmadığını Peygamber
Efendimiz ibretli bir misâlle ortaya koymuştur. Bu hadîs-i şerîfe
göre kıyamet gününde ilk defa bir şehid hakkında hüküm verilecek.
Allah Teâlâ ona ne yaptığını sorduğunda:
-
Senin uğrunda çarpıştım,
şehid edildim, diyecek. Fakat Cenâb-ı Hak ona:
-
Yalan söyledin. Sana cesur adam desinler diye çarpıştın, buyuracak
ve o adam yüz üstü sürüklenerek cehenneme atılacak.
Daha sonra ilim öğrenip öğreten ve Kur'an okuyan bir kimse
getirilecek. Ona da ne yaptığı sorulacak.
-
İlmi öğrendim ve öğrettim. Senin rızânı kazanmak için Kur'an okudum,
diyecek. Allah Teâlâ ona:
-
Yalan söyledin. İlmi, sana âlim desinler diye öğrendin. Kur'an'ı ise,
güzel okuyor desinler diye okudun. Nitekim öyle de denildi,
buyuracak. O adam da yüz üstü sürüklenerek cehenneme atılacak.
Hadîs-i şerîfin devamında zengin bir kimsenin huzura getirileceği,
onun da malını Allah rızası için harcadığını söyleyeceği, ona, "cömert
adam" desinler diye malını sarfettiği söyleneceği ve diğerleri gibi
onun da cehenneme atılacağı belirtilmektedir
(Müslim, İmâre 152).
Bu
niyet hadisinden şöyle bir sonuç da çıkmaktadır:
Aslında ibadet olmayan bazı işler, iyi niyetle yapıldığı takdirde
ibadete dönüşebilir. Meselâ yemek yiyen kimse, bu gıdalardan elde
edeceği kuvvetle ibadet edeceğini düşünürse, yemek yerken bile sevap
kazanmış olur. Normal ticaretini yapan kimse, işini en iyi şekilde
yaparak insanlara hizmet etmeyi, onları aldatmamayı düşünürse, hem
para hem de sevap kazanabilir.
Hadîs-i şerîfimizde "Kimin niyeti Allah'a ve Resûlü'ne varmak,
onlara hicret etmekse, eline geçecek sevap da Allah'a ve Resûlü'ne
hicret sevabıdır" buyuruluyor. Hicret, bir şeyi terketmek
demektir. Allah Teâlâ'nın yasak ettiği şeyleri terkedip yapmamak da
genel mânâda hicret sayılmaktadır. Bu sebeple Peygamber Efendimiz:
"Muhâcir, Allah'ın yasakladığı şeyleri bırakan kimsedir"
buyurur (bk. 1569 nolu hadis).
Hadiste sözü edilen hicretten maksat, kâfirlerin elinde bulunan
vatanı bırakıp İslâm yurduna göçmek demektir. Hz. Peygamber ile
ashâbı, Mekke'den Medine'ye bu maksatla göçmüşlerdir. Resûl-i Ekrem
sallallahu aleyhi ve sellem'in söylemek istediği şudur:
Bir
adam hicret ederken dünyevî bir çıkar düşünmemiş, sadece Allah'ın
rızasını kazanmayı ve Resûlullah'ı hoşnut etmeyi hedef almışsa,
hicreti makbûl olmuştur; Allah ve Resûlü'ne hicret etme sevabını
elde etmiştir. Kim de hicret ediyor görünse bile, aslında bir
dünyalık elde etme veya bir kadınla evlenme arzusuyla yola çıkmışsa,
onun hicreti makbul sayılmaz ve hiçbir sevap kazanamaz. Bu gerçeği
Allah Teâlâ şöyle belirtmiştir:
"Kim âhiret kazancını istiyorsa, onun kazancını çoğaltırız. Dünya
kazancını isteyene de dünyalık veririz; ama onun âhirette bir nasibi
olmaz"
[Şûrâ sûresi (42), 20].
Bu
hadîs-i şerîfin söylenmesine şöyle bir olayın sebep olduğu anlatılır:
Sahâbîlerden biri, Ümmü Kays adlı bir hanımla evlenmek ister. Fakat
o günlerde Ümmü Kays Medine'ye hicret etmeyi düşünmektedir.
Kendisiyle evlenmek isteyen sahâbîye, niyeti ciddî ise Medine'ye
hicret etmeyi ve orada evlenmeyi teklif eder. Mekke'deki kurulu
düzenini terketmeyi henüz düşünmeyen o sahâbî Ümmü Kays'la evlenmek
arzusuyla Medine'ye hicret etmek zorunda kalır. Bu durumu bilen
sahâbîler, Ümmü Kays'ın muhâciri anlamında "Muhâciru Ümmü Kays" diye
takıldıkları o zâtın, hicret sevabı kazanıp kazanmadığını tartışmaya
başlarlar. İşte o zaman Peygamber Efendimiz, bu hadîs-i şerîfle
meseleye açıklık getirerek herkesin niyetine göre sevap kazanacağını
belirtir.
Hadisten Öğrendiklerimiz:
1.
Yapılan işlerden sevap kazanabilmek için o işlere iyi niyetle
başlamak gerekir.
2.
Niyetin kalben yapılması önemli olduğu için, bunu ayrıca dille
söylemek şart değildir.
3.
Allah rızası gözetilmeden yapılan işlerden sevap kazanılamaz.
4.
İnsan göründüğü gibi olmalı, dünyevî bir çıkar için dini
kullanmamalıdır.
5.
İhlâs, niyet sağlamlığı demektir.
2.
Mü'minlerin annesi Ümmü Abdullah Âişe radıyallahu anhâ'dan
rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem
şöyle buyurdu:
-
"Bir ordu Kâbe'ye saldırmak üzere yola çıkacak; bir çöle
geldiklerinde baştan sona bütün ordu yere batacaktır."
Hz.
Âişe der ki, bunun üzerine ben, Yâ Resûlallah, onların arasında
ticaret için yola çıkanlar ve kötü niyetli olmayanlar varken niçin
hepsi birden yere batacaktır? diye sordum.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:
-
"Hepsi birden yere batacak, âhirette yeniden diriltilip niyetlerine
göre hesaba çekileceklerdir"
buyurdu.
Buhârî, Büyû` 49; Hac 49, Müslim, Fiten 4-8. Ayrıca bk. Tirmizî,
Fiten 21; Nesâî, Menâsik 112; İbni Mâce, Fiten 30
Hz.
Âişe
Hz. Âişe, Peygamber Efendimiz'in eşi ve onun en yakın arkadaşı Hz.
Ebû Bekir'in kızıydı. Âişe-i sıddîka diye tanındı. Annesi
Ümmü Rûmân, Peygamber Efendimiz'in çok değer verdiği bir hanımdı.
Hz. Âişe, Efendimiz'e peygamberlik geldikten 4 yıl sonra Mekke'de
doğdu. Peygamber Efendimiz'e rüyasında bir meleğin 2-3 defa "Bu
senin hanımındır" diye Hz. Âişe'yi göstermesi üzerine, Efendimiz
onunla Medine'de, hicretin ikinci yılında evlendi.
Hz. Âişe Mescid-i Nebevî'ye bitişik 6 arşın genişliğindeki küçücük
bir eve gelin geldi. Evinin kapısı Mescid'e açıldığı için Peygamber
Efendimiz'in bütün sohbetlerini, vaaz ve hutbelerini dinlerdi.
Mükemmel zekâsı, kuvvetli hâfızası ve güzel konuşmasıyla Peygamber
Efendimiz'in takdirini kazanmıştı. Bu sebeple Efendimiz onunla
konuşmaktan, bitip tükenmeyen sorularına cevap vermekten zevk
duyardı.
Peygamber Efendimiz'in evlendiği hanımlardan bâkire olan sadece Hz.
Âişe'ydi. Hanımları içinde Hz. Hatice'den sonra en fazla onu severdi.
Resûl-i Ekrem ile 8 yıl evli kalan Hz. Âişe'nin hiç çocuğu olmadı.
Hadisimizde geçen Abdullah'ın annesi anlamındaki Ümmü Abdullah
künyesini ona Peygamber Efendimiz verdi. Zira Araplarda kadın, erkek
herkes bir künye alırdı. "Teyze anne sayılır" buyuran
Nebiyy-i Muhterem Efendimiz, ona kız kardeşi Esmâ'nın oğlu Abdullah
İbni Zübeyr'den dolayı bu künyeyi verdi. Peygamber Efendimiz onun
odasında vefat ettiğinde Hz. Âişe daha 18 yaşındaydı.
Geceleri namaz kılar, çoğu zaman oruç tutardı. Öksüz ve yetimleri
himâye edip yetiştirir, sonra da onları evlendirirdi.
Tekrarlarıyla birlikte 2210 hadis rivayet etmiş olan Hz. Âişe,
sahâbe arasında en çok hadis bilen yedi kişiden biriydi. Kur'ân-ı
Kerîm'i bütün incelikleriyle anlar ve tefsir ederdi. Arap şiirini ve
soy bilgisi demek olan ensâp ilmini de çok iyi bilirdi. Kur'ân-ı
Kerîm'i, hadîs-i şerîfleri, kısaca İslâmiyet'i pek çok insana
öğretti.
Hz. Peygamber'in vefatından sonra 47 yıl daha yaşadı. Hicretin 58.
yılında, tıpkı Peygamber Efendimiz gibi 63 yaşında iken Medine'de
vefat etti.
Allah ondan razı olsun.
Açıklamalar
Hadîs-i şerîfte, Kâbe'yi yıkma niyetiyle yola çıkan bir ordunun
başına gelecek felâket haber verilmektedir. Bu çirkin olay, hamd
olsun henüz meydana gelmedi; fakat Beytullah dediğimiz bu
Allah Evi, bugüne kadar birçok defa saldırıya uğradı. Bu olaylardan
biri Emevîlerin ilk yıllarında cereyan etti:
Hz.
Âişe'nin yeğeni Abdullah İbni Zübeyr, hicretin 72. yılında
Emevîlere karşı halifeliğini ilân ederek Harem-i şerîfe sığındı.
Emevîlerin vali ve kumandanlarından Haccâc-ı Zâlim Mekke'yi kuşattı
ve Kâbe'yi mancınıkla taşa tuttu. Abdullah İbni Zübeyr
arkadaşlarıyla birlikte onlara karşı kahramanca savaşarak hicretin
73. yılında şehid düştü.
Bir
diğer Kâbe tahribi olayı, hicretin dördüncü asrında Karmatîler
tarafından yapıldı. Suûdî Arabistan'daki Ahsâ'da müstakil bir devlet
kurmuş olan bu insafsız insanlar, 317 (929) yılında Kâbe'yi tavaf
eden birçok müslümanı kılıçtan geçirerek Hacer-i esved'i yerinden
söktüler ve alıp memleketlerine götürdüler. Yirmi yıl sonra tekrar
getirip yerine koydular.
Allah Teâlâ'nın Kâbe'ye fillerle saldıran Ebrehe ordusunu nasıl
perişan ettiği Fil sûresinde anlatılmakta, ileride meydana geleceği
anlaşılan bu olayda da Kâbe'yi koruyacağı görülmektedir. Fakat
kıyamet yaklaştığı zaman bu mübarek binanın artık korunmayacağı,
"Habeşlilerden ince bacaklı bir adamın Kâbe'yi harap edeceği"
güvenilir hadîs-i şerîflerde belirtilmektedir (Buhârî, Hac 47, 49;
Müslim, Fiten 57-59).
Kâbe'yi yıkmaya gelen ordunun batacağı yer belli değildir.
Hâtıra bir soru gelmektedir: Kâbe'ye bir kötülük düşünmeyen bazı
suçsuz insanlar niçin yere batırılacaktır?
Bunun cevabı şudur: Öyle günâhlar vardır ki, onların cezası sadece
yapanlara değil, o günâhın yapılmasına göz yuman kimselere de erişir.
Şu hâlde her koyun kendi bacağından asılır, diye düşünmemeli,
hadîs-i şerîfte haber verilen cinsten bir belâ ile karşılaşmamak
için kötülüklere aslâ göz yummamalı, meydan kötülere
bırakılmamalıdır. Şayet kötülere engel olunamıyorsa, onlardan
süratle uzaklaşılmalıdır.
Hadisimizin hatırlattığı önemli konulardan biri, kötülerin
yanında bulunmanın sakıncalarıdır. Bu sakıncaların en önemlisi,
onların fenalıklarının tıpkı bir hastalık gibi etraftakilere
bulaşmasıdır.
Ayrıca iyi kimseleri kötülerle birlikte görenler, kötülerin yaptığı
fenalığın önemsiz olduğunu zannederler. Daha da beteri, fenaların
başına gelecek ceza, hadiste belirtildiği gibi, onların yanında
bulunanları da yakıp kavuracaktır. Şu âyet-i kerîme zâlimlerden uzak
durma gereğine işaret etmektedir:
"Aranızdan sadece zâlimlere erişmekle kalmayacak fitneden sakının!"
[Enfâl sûresi (8), 25].
Ne
var ki, kötüleri uyarmak da bir görevdir. Ahlâkı güzel, dinî bilgisi
mükemmel olan kimseler onların yanına gitmeli ve kendilerine iyiyi,
doğruyu ve güzeli anlatmalıdır.
Hâtıra gelen sorulardan biri de şudur:
İleride olacak hâdiseleri yâni gaybı yalnız Allah bildiği hâlde,
kıyamete yakın meydana gelecek bu olayı Hz. Peygamber acaba nereden
öğrendi?
Bu
sorunun cevabı bir âyet-i kerîmede şöyle verilmektedir:
"Görünmeyeni
(gaybı) bilen Allah'tır. O sırlarını kimseye bildirmez. Ancak bu
sırları dilediği peygamberine haber verir" [Cin sûresi (72),
26-27].
Demekki bu hâdiseyi Peygamber Efendimiz'e Allah Teâlâ bildirmiştir.
Hadisimizin bize öğrettiği hususlardan biri de mâbed düşmanlarının
hiç bir zaman eksik olmayacağı, her devirde değişik tahrip
silahlarıyla ve değişik görünümlerde ortaya çıkacağıdır. Biz bütün
mescidlere, câmilere Allah'ın evi deriz. Bütün mâbedlerin kıblegâhı
olan Kâbe ise en büyük Beytullah'tır. Onu yok etmeyi aklına koyanlar
eksik olmadığına göre, diğer mâbedlerin düşmanları her devirde
çıkacaktır.
Hadîs-i şerîfte asıl anlatılmak istenen husus, niyetin önemidir.
Kâbe'yi yıkmaya gidenlerin arasında mâsum kimseler bulunabilir.
Bunların bir kısmı savaşa zorla götürülmüş olabilir. Bir kısmı da
başka bir yere giderken onlara rastlamış olabilir. Kötülük yapmayı
düşünmediği hâlde kötülerin arasında bulunan kimselerin dünyadaki
cezası, onlarla birlikte yok olmaktır. Âhirette ise niyetlerine göre
hesaba çekileceklerdir. Şayet niyetleri kötü ise cehenneme, iyi ise
cennete gideceklerdir.
Hadisten Öğrendiklerimiz:
1.
Ameller, niyetlere göre değer kazanır. Bir işi iyi niyetle yapanlar,
onun mükâfatını görürler. Kötü bir işi istemeden yapanlar ise, kötü
niyetli olmadıkları için, cezaya çarptırılmazlar.
2.
Zâlimlerin ve günahkârların arasında bulunmak, onların sayısını çok
gösterir; taraftarlarının artmasına yol açar.
3.
Zâlimlerden uzak durmayanlar, onların başına gelecek cezaya da ortak
olurlar.
3.
Âişe
radıyallahu anhâ'dan rivayet edildiğine göre Peygamber
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Mekke fethinden sonra artık hicret yok; fakat cihad ve niyet vardır.
Allah yolunda savaşa çağırıldığınız zaman hemen katılın."
Buhârî, Menâkıbü'l-ensâr 45, Cihâd 1, 27, 184; Müslim, Hac 445,
İmâret 85. Ayrıca bk. Tirmizî, Siyer 32; Nesâî, Bey`at 15
Açıklamalar
İslâmiyet'in ilk yıllarında, Mekke'de, müslümanlara hayat hakkı
tanımak istemeyen müşrikler, onlara pek ağır işkenceler yapıyorlardı.
Bu işkencelere dayanamayan bazı müslümanlar Allah'ın emirlerini
gönül huzuruyla yaşayabilmek için kendi yurtlarını, yuvalarını
terkettiler. Peygamber Efendimiz'in buyruğu üzerine
Habeşistan'a hicret ettiler. Daha sonraki yıllarda Medine,
müslümanların huzurla yaşayabileceği bir barınak hâline gelince,
Efendimiz oraya hicret edilmesini tavsiye etti. Bir müddet sonra
kendisi de oraya göçtü. Medine huzurlu bir İslâm diyarı olmakla
beraber, burada bir İslâm devletinin kurulması ve yaşatılması için
oradaki müslümanların sayısı yeterli değildi. Başka yerlerde bulunan
müslümanların Medine'ye gelmesi bu bakımdan zorunlu idi.
Hicretin 8. yılı Ramazan ayında (Aralık 630) Mekke fethedilip de
İslâm güneşinin ilk doğduğu bu mübarek şehir İslâm diyarı olunca,
artık oradan Medine'ye hicret etmenin bir mânası kalmadı. Zira
müslümanların yıllarca korkulu rüyası olan Mekkeliler Hak dini
kucaklamak zorunda kaldılar. Müslümanlara zararı dokunabilecek
kimseler ortadan kalkınca Resûl-i Kibriyâ da Mekke'den hicret etme
işini durdurdu. Böylece bu mübarek diyarın, dünya durdukça İslâm
ülkesi olarak kalacağına da işaret etmiş oldu.
Mekke'nin fethi hem İslâm tarihi hem de İslâm'ın yaşanması
bakımından önemli bir başlangıç oldu. O tarihten itibaren
müslümanlar güçlendiği için Medine'ye Hz. Peygamber'in yanına
gelerek ona destek olmaya gerek kalmadı. Hadîs-i şerîfteki "Fakat
cihad ve niyet vardır" ifadesi müslümanların hicret sonrası yeni
görevlerini belirlemektedir. Bu da İslâm'ı ve müslümanları
kalkındırmak için bir taraftan düşmanlarına karşı mücâdele vermek,
cihad arzu ve aşkını devamlı canlı tutmak, bir taraftan da İslâm'a
hizmet etme ve Allah rızasını kazanma niyetiyle, uzak diyarlara
giderek ilim tahsil etmektir. Cihad ruhuyla yetişen müslüman, "Haydin
savaşa" dendiği zaman korkup kaçmayacaktır. Allah'ın rızasını elde
etmek için bir nevi geçici hicret olan savaşa koşarak
gidecektir.
Bütün çabalara rağmen İslâm yurdundaki kötülere ve kötülüklere karşı
başarı elde edilemiyor, dinin buyrukları yaşanamıyorsa, o takdirde
hicret yine gündeme gelir. Zira Resûl-i Ekrem Efendimiz:
"Tövbe etme zamanı sona ermeden hicret etme zamanı da sona ermez.
Tövbe ise güneş battığı yerden doğuncaya kadar devam eder"
buyurmuştur (Ebû Dâvûd, Cihâd 2; Ahmed İbni Hanbel, Müsned,
IV, 99). Demek oluyor ki, hayat devam ettiği sürece ihlâs, samimiyet
ve iyi niyet devam edecektir. İnsan bu özellikleri hiçbir zaman
bırakmayacaktır. Gerektiğinde Allah uğrunda canla başla hizmet
edecektir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Mekke fethedildikten sonra Medine'ye hicret etme mecburiyeti
kalkmıştır.
2.
Bir ülke İslâm diyarı olunca, orayı bırakıp başka yere gitmemelidir.
Orada kalıp kötülerle ve kötülüklerle savaşılmalıdır. Bu da bir
fayda sağlamıyorsa, İslâmiyet'in rahatça yaşanacağı bir yere hicret
edilebilir.
3.
Müslümanların, cihad aşkını hep canlı tutmaları, savaşa çağırılınca
koşarak gitmeleri gerekir.
4.
Yaşadığı yerden ayrılarak ilim tahsil etmek için başka yerlere ve
ülkelere giden müslüman, hicret etmiş gibi sevap kazanır.
4.
Ebû Abdullah Câbir İbni Abdullah el-Ensârî radıyallahu anhümâ
şöyle dedi:
-
Bir defasında Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ile
birlikte bir gazvede bulunuyorduk. Buyurdu ki:
-
"Hastalıkları yüzünden Medine'de kalan öyle kimseler var ki, siz bir
yolda yürüdüğünüz veya bir vâdiyi geçtiğinizde, onlar da sizinle
birlikte gibidir."
Bir
başka rivayete göre:
-
"Sevap kazanmada size ortak olurlar"
buyurdu.
Müslim, İmâre 159
Câbir İbni Abdullah
Hicretten 16 yıl önce Medine'de doğdu. Babası Uhud Gazvesi'nde ilk
şehid düşen sahâbî Abdullah İbni Amr İbni Harâm'dır. Babası hayatta
iken 9 kızkardeşine bakmak için savaşlara katılamamıştı. Babasının
vefatından sonra Peygamber Efendimiz'le birlikte 19 gazvede bulundu.
Câbir radıyallahu anh, İkinci Akabe bîatına katılan 70 kişilik
heyetin en küçük üyesiydi.
Peygamber Efendimiz Câbir'i çok severdi. Zaman zaman onu devesinin
arkasına bindirir, hastalandığında ziyaretine giderdi. Babası geride
bir hayli borç bırakarak şehid olduğu zaman Câbir bu borçları
ödemekte zorluk çekti. Çoğu yahudi olan alacaklılar borcunu hemen
ödemesini istiyorlardı. Fakat onun hurma bahçelerinden başka geliri
yoktu. Üstelik o yıl mahsul de azdı. Resûl-i Ekrem Efendimiz
toplanan hurmaları öbekler halinde yığdırdı. Mübarek eline ölçeği
alarak herkese alacağını vermeye başladı. Fahr-i Cihân Efendimiz'in
bir mûcizesi olarak Câbir'in bütün borçları ödendiği gibi hurmaların
hiç eksilmediği görüldü.
Zâtürrikâ Gazvesi'nden dönerken Efendimiz onunla sohbet etti. Yeni
evlendiğini, birçok borcu bulunduğunu öğrenince devesini kendine
satmasını istedi. Uzun bir pazarlıktan sonra, Medine'ye varınca
teslim etmek şartıyla Nebiyy-i Muhterem Efendimiz Câbir'den devesini
satın aldı. Câbir deveyi teslim etmek üzere getirdiğinde, Resûlullah
Efendimiz ona olan borcunu ödedikten başka deveyi de kendisine
hediye etti. Efendimiz'in bu eşsiz yardım şekli ashâb-ı kirâmı
duygulandırdı. Bu olay daha sonraları deve gecesi anlamında
Leyletü'l-baîr
diye
anıldı. Resûl-i Kibriyâ o gece Câbir için 25 defa istiğfâr etti.
Binden fazla hadis rivayet ettikleri için "müksirûn" diye anılan
yedi sahâbîden biri olan Câbir radıyallahu anh, mükerrerleriyle
birlikte 1540 hadis rivayet etmiştir. Bizzat kendisinin Hz.
Peygamber'den duymadığı bir hadisi ashâb-ı kirâmdan Abdullah İbni
Üneys'in bildiğini haber aldı. Bu hadis, üzerinde mazlum hakkı
bulunan kimsenin cennete giremeyeceğine dairdi. Câbir bu hadisi
Peygamber Efendimiz'den duyan ilk ağızdan bizzat işitmek istedi.
Fakat bu sahâbî Şam'a yerleşmişti. Câbir yılmadı. Bir deve satın
alarak Medine'den yola çıktı. Bir ay süren uzun bir yolculuktan
sonra Şam'a vardı ve hadisi Abdullah İbni Üneys'e sorarak
öğrendi.
Hayatının sonlarına doğru gözlerini kaybetti ve 78 (697) yılında 94
yaşında Medine'de vefat etti. Medine'de en son vefat eden sahâbî
Câbir İbni Abdullah idi.
Allah ondan razı olsun.
1345
numara ile tekrar gelecek olan bu hadis bir sonraki hadisle beraber
açıklanacaktır.
5.
Enes radıyallahu anh şöyle dedi:
-
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ile Tebük Gazvesi'nden
döndüğümüz sırada şöyle buyurdu:
-
"Medine'de bizden geride kalan öyle kimseler vardır ki, bir dağ
yoluna, bir vâdiye girdiğimizde onlar da bizimle yürüyormuş gibi
sevap kazanırlar. Çünkü onları birtakım mâzeretleri alıkoymuştur."
Buhârî, Megâzî 81,
Cihâd 35. Ayrıca
bk. Ebû Dâvûd,
Cihad 19; İbni Mâce,
Cihâd 6
Enes
İbni Mâlik
Medineli olan Enes daha on yaşında bir çocukken Resûl-i Ekrem
Efendimiz bu güzel şehre hicret etti. Annesi Ümmü Süleym, onu
elinden tutarak Resûlullah Efendimiz'e getirdi. Enes'in iyi bir
çocuk olduğunu söyleyerek onu Efendimiz'in hizmetine verdi. Enes
akşama kadar Peygamber Efendimiz'in yanında bulunur, akşam olunca da
Kuba'daki evlerine giderdi. Efendimiz'in yanında pekçok savaşa
katıldı.
Peygamber Efendimiz çok zeki bir çocuk olan Enes'i pek severdi.
Enes'in söylediğine göre kendisine "oğulcuğum!" diye seslenir,
onu hiç azarlamaz, döğmez, beğenmediği bir iş yapsa bile, "Bunu
niçin yaptın?" demezdi. Zaman zaman ona "iki kulaklı" anlamında "Zül
üzüneyn" diye takılırdı.
Hz. Peygamber Enes'e uzun ömürlü, çok çocuklu ve varlıklı olması,
Allah Teâlâ'nın onu cennetine koyması için dua etti. Efendimiz'in
duası aynen gerçekleşti. Enes yüz yılı aşkın bir hayat sürdü. Pek
çok çocuğu, torunu ve serveti oldu.
Resûl-i Ekrem'den duyup öğrendiği, mükerrerleriyle birlikte 2286
rivayetle en çok hadis bilen yedi sahâbînin üçüncüsü idi. Okuma
yazması olduğu için duyduğu hadisleri yazardı. Bu rivayetleri
Medine'de ve daha sonra yerleştiği Basra'da yüzlerce talebesine
öğretti.
Peygamber Efendimiz'i en iyi tanıyanlardan biri olduğu için, tıpkı
Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem gibi yaşar, onun gibi
namaz kılardı. Resûl-i Kibriyâ Efendimiz'e ait bir çubuğu ve onun
bir saç telini hep yanında taşırdı. Öldüğü zaman bu çubuk, vasiyeti
üzerine, kabirde yanına, Efendimiz'in saç teli de dilinin altına
kondu.
Enes'in annesi Ümmü Süleym ile üvey babası Ebû Talha,
ileri gelen ashâb-ı kirâmdandı. Peygamber Efendimiz onların evine
sık sık uğrar, orada nâfile namaz kıldırır, Ümmü Süleym'in yemeğini
yer, evlerinde öğle uykusuna yatar, onlara hayır dua ederdi.
Enes hicretin 93. yılında, 103 yaşında Basra'da vefât etti.
Allah ondan razı olsun.
Açıklamalar
Resûl-i Ekrem Efendimiz'in hicretin 9. yılında yapılan Tebük
Gazvesi'nden dönerken söylediği bu hadîs-i şerîf, niyet ve
ihlâsın önemini belirtmektedir.
Asr-ı saâdette bir savaş çıktığı zaman, bütün sahâbîler o savaşa
katılmak için can atardı. Herkes kendi imkânlarıyla veya varlıklı
müslümanların yardımlarıyla savaşa hazırlanırlardı. Maddî
imkânsızlıkları yüzünden savaşa katılamayanlar, büyük bir sevaptan
mahrum kaldıklarını düşünerek üzülür, gözyaşı dökerlerdi. Bu defa da
öyle olmuştu. Resûl-i Kibriyâ'nın bu son gazvesine gidemeyenler hep
İslâm ordusunu düşünmüşler, savaşa katılan bahtiyarların arasında
olmayı hayâl etmişlerdi.
Her
iki hadîs-i şerîfte de, hastalıkları veya başka mâzeretleri yüzünden
savaşa katılamayan bazı müslümanların, savaşa katılan mücâhidler
gibi sevap kazanacakları ifade buyurulmaktadır. Zira ellerinden
gelseydi onlar da savaşa gidecekler, nice eziyetlere katlanacaklar,
hatta canlarını Allah yolunda seve seve vereceklerdi.
Nisâ
sûresinin 95. âyetinde, bütün imkânlarını ortaya koyarak Allah
yolunda savaşan kimselerle, özürleri bulunmadığı halde savaşa
gitmeyip evlerinde oturanların bir olmadığı söylenmekte,
savaşanların ötekilerden üstün sayıldığı belirtilmektedir. Bu âyet-i
kerîme, hadisimize ters düşmemektedir. Zira âyette mâzeretsiz olarak
savaşa gitmeyenlerden, burada ise mâzereti sebebiyle savaşa
gidemediği için üzülüp ağlayan mücâhid ruhlu yiğitlerden söz
edilmektedir. İki grup arasında dağlar kadar fark vardır.
Allah yolunda cihad etmek, şehâdet şerbetini kana kana içmek
arzusuyla yanıp kavrulduğu halde, maddî ve bedenî güçsüzlük yüzünden
buna imkân bulamayanları, korkaklık, tenbellik veya rahatına
düşkünlük gibi sebeplerle savaştan kaçanlardan ayıran husus,
niyet, samimiyet ve ihlâstır. İnsanı Allah katında
değerli kılan işte bu özelliklerdir.
Hadislerden Öğrendiklerimiz
1.
Allah yolunda savaşan kimsenin attığı her adım, yaptığı her davranış
ona sevap kazandırır.
2.
Allah katında makbul olan bir işi imkânsızlıkları sebebiyle
yapamayanlar, onu yapmayı ihlâs ve samimiyetle arzu ettikleri
takdirde, yapmış gibi sevap kazanırlar.
6.
Ebû
Yezîd Ma`n İbni Yezîd İbni Ahnes radıyallahu anhüm -Ma`n de,
babası Yezîd de, dedesi Ahnes de sahâbîdir- şöyle dedi:
Babam Yezîd sadaka vermek üzere yanına birkaç dinar aldı ve onları
Mescid-i Nebevî de oturan birinin yanına koydu. Ben Mescid'e
uğrayarak paraları aldım ve babama götürdüm.
Babam:
-
Vallâhi ben onları sen alasın diye bırakmamıştım deyince, Resûlullah
sallallahu aleyhi ve sellem'in yanına giderek durumu
arzettim.
Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle buyurdu:
-
"Yezîd! Sen niyet ettiğin sadaka sevabını kazandın. Ma`n! Aldığın
para da senindir."
Buhârî, Zekât 15. Ayrıca bk. Dârîmî, Zekât 14; Ahmed İbni Hanbel,
Müsned, III, 470
Ma`n
İbni Yezîd
Hadîs-i şerîfin râvisi Ebû Yezîd Ma`n gibi hem kendisi, hem babası,
hem de dedesi sahâbî olan kimseler pek azdır. Hele bunlar gibi
İslâmiyet'i kabul ettikten sonra dede - oğul - torun, üçü birden
Bedir savaşına katılan bir başka tâlihli yoktur. Bu hadîs-i şerîfin
Sahîh-i Buhârî'de bulunup da Riyâzüs-sâlihîn'e alınmayan kısmında
belirtildiğine göre, Fahr-i Cihân Efendimiz Ma`n için bir kıza dünür
olmuş ve onları evlendirmiştir. Hz. Ömer'in kendisine çok değer
verdiği Ma`n önce Kûfe'de, sonra Mısır ve Şam'da yaşamış, 64 (683)
yılında vefat etmiştir. Hz. Peygamber'den 5 hadis rivayet eden
Ma`n'ın hayatı hakkında fazla bilgi yoktur.
Allah ondan râzı olsun.
Açıklamalar
Hadîs-i şerîfte yine niyetin önemi belirtilmektedir.
Ma`n'ın babası Yezîd, Mescid'de oturan bir sahâbînin yanına,
muhtaçlara vermesi için bir miktar para bırakmıştı. Fakir olan,
üstelik o parayı kimin bıraktığını bilmeyen oğlu, böyle bir yardıma
ihtiyacı olduğu için parayı oradan almıştı. Babası durumu öğrenince,
sadakasının boşa gittiğini düşünerek "O parayı sana vermek
isteseydim, getirir verirdim. Ben onu sadaka niyetiyle Mescid'e
bıraktım. Sen almamalıydın?" diye oğluna çıkışmıştı. Bu parayı alıp
harcamasının hiçbir sakıncası olmadığını düşünen Ma'n, babasıyla
birlikte Resûl-i Ekrem'in huzûruna gelerek meseleyi arzetmiş,
Resûlullah Efendimiz de Ma`n'ı haklı bulmuştu.
Hadîs-i şerîflerde üzerinde genişçe durulan konulardan biri, aile
fertlerine verilen sadakanın son derece makbûl olduğudur. Bu tür
harcamaların değeri, önemi ve sevâbı 291 numaralı hadisten itibaren
başlayacak olan "Ailenin Geçimi" bahsinde ele alınacaktır.
Görülüyor ki, sadaka veren için önemli olan, parasını Allah yolunda
harcamaya niyet etmesidir. Yaptığı yardım, sadaka almaması gereken
birinin eline geçse bile, o, niyeti sebebiyle sevap kazanmış olur.
Sadaka nâfile bir ibadet olduğu için, bir mü'min onu, kendilerine
bakmak zorunda olduğu kimselere, meselâ babasına, dedesine, oğluna,
kızına, hatta torununa verebilir. Ancak zekâtı, kendisine bu kadar
yakın olanlara veremez.
Sadaka bizzat verilebileceği gibi, bir vekil aracılığıyla da
verilebilir. Vekil eliyle verildiği takdirde, nâfile ibadetlerde
özellikle aranan, iyiliği gizlice yapma esasına da uyulmuş olur.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Sadaka verirken, Allah rızası için vermeye niyet etmek şarttır.
2.
Sadakalar insanın en yakınına verilebilir.
3.
Sadakalar bir vekil vasıtasıyla da verilebilir.
4.
Ashâb-ı kirâmın hayatında, mescidlerin önemli yeri vardı. Sadaka
vermek için bile mescidden faydalanırlardı.
7.
Cennetle müjdelenen on sahâbîden biri olan Ebû İshâk Sa`d İbni Ebû
Vakkâs radıyallahu anh şöyle dedi:
Vedâ
Haccı yılında (Mekke'de) yakalandığım şiddetli bir hastalık
dolayısıyla Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ziyâretime
geldi. Ona:
- Yâ
Resûlallah! Gördüğün gibi çok rahatsızım. Ben zengin bir adamım. Bir
kızımdan başka mirasçım da yok. Malımın üçte ikisini sadaka olarak
dağıtayım mı? diye sordum.
Hz.
Peygamber:
-
"Hayır", dedi.
-
Yarısını dağıtayım mı? dedim. Yine:
-
"Hayır", dedi.
- Ya
üçte birine ne buyurursun, yâ Resûlallah? diye sordum.
-
"Üçte birini dağıt! Hatta o bile çok. Mirasçılarını zengin bırakman,
onları muhtaç bırakıp da halka avuç açtırmaktan hayırlıdır. Allah
rızâsını düşünerek yaptığın harcamalara, hatta yemek yerken eşinin
ağzına verdiğin lokmalara varıncaya kadar hepsinin mükâfatını
alacaksın" buyurdu.
Sa`d
İbni Ebû Vakkâs sözüne devamla dedi ki:
- Yâ
Resûlallah! Arkadaşlarım gidipte ben kalacak mıyım? (burada ölecek
miyim?) diye sordum.
-
"Hayır, sen burada kalmayacaksın. Allah rızâsı için güzel işler
yaparak yükseleceksin. Allah'tan öyle umuyorum ki, daha nice yıllar
yaşayarak kimi insanlar (mü'minler) senden fayda, kimileri de
(kâfirler) zarar görecektir.
Allahım! Ashâbımın (Mekke'den Medine'ye) hicretini tamamla! Onları
geri döndürüp hicretlerini yarım bırakma! Acınacak durumda olan Sa`d
İbni Havle'dir"
buyurdu.
Bu
sözleriyle Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, Sa`d İbni
Havle'nin Mekke'de ölmesine üzüldüğünü ifade etti.
Buhârî, Cenâiz 36, Vesâyâ 2, Nefekât 1, Merdâ 16, Daavât 43, Ferâiz
6 ; Müslim, Vasıyyet 5. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Ferâiz 3; Tirmizî,
Vesâyâ 1; Nesâî, Vesâyâ 3; İbni Mâce, Vesâyâ 5
Sa`d
İbni Ebû Vakkâs
Hazreti Sa`d, cennetlik oldukları Peygamber Efendimiz tarafından
müjdelenen on bahtiyar sahâbîden biridir. Kureyş kabilesinden ve
Benî Zühre soyundandır. Peygamber Efendimiz'in annesi Hz. Âmine de
Benî Zühre' dendi. Bu sebeple Efendimiz Sa`d İbni Ebû Vakkâs'a "Benim
dayımdır" derdi.
Onun İslâmiyet ile ilk şereflenen sahâbîlerin beşincisi veya
yedincisi olduğu söylenir. Müslüman olduğu zaman daha on
yedi yaşında bir delikanlıydı. Bu hâlini "Müslüman olduğumda
yüzümde henüz tüy yoktu" diye anlatmıştı. Onun bir özelliği de
Allah yolunda ilk ok atan ve ilk kan döken kimse
olmasıdır. İlk kan dökmesi olayı şudur:
Sa`d radıyallahu anh İslâmiyet'i kabul ettiği zaman müşriklerden
biri ona hakaret etti. O da bir devenin çene kemiğini kaptığı gibi
adamın başını yardı. Allah yolunda yere düşen ilk kan bu oldu. Uhud
Gazvesi'nde düşmana bin ok attı. Bu savaşta Resûl-i Kibriyâ
Efendimiz ona bir yandan ok veriyor, bir yandan da:
-
"Anam, babam sana fedâ olsun, ey Sa`d! At!" buyurarak
kendisini destekliyordu. Bütün savaşlarda Hz. Peygamber'in yanından
ayrılmadı ve onun daha nice hayır dualarını aldı. Onun başarılarını
artıran Fahr-i Cihan Efendimiz'in:
-
"Yâ Rabbî! Okunu doğrult ve duasını kabul et!" şeklindeki
niyâzlarıdır. Bu sebepledir ki, Hz. Sa`d attığını vurur, Cenâb-ı
Hakk'a arzettiği dualar kabul edilirdi. Bunu bilenler onun
bedduasını almaktan korkarlardı.
Resûl-i Ekrem'in hadîs-i şerîfte haber verdiği mûcize gerçekleşti ve
nice ülkeler onun eliyle fethedilerek İslâm diyârı oldu. İran
fâtihlerinin ilki, Kâdisiyye Savaşı'nın başkumandanı ve Kûfe'nin
kurucusu o idi. Daha sonra Kûfe valisi oldu.
Hz. Ömer, kendisinden sonraki halifeyi seçecek altı kişilik heyette
Sa`d'ı da görevlendirdi. Sa`d İbni Ebû Vakkâs, Hz. Osman şehid
edildikten sonra bir köşeye çekildi ve hiçbir olaya karışmadı. Onun
bu tutumunu Hz. Ali şöyle değerlendirmişti:
-
Sa`d ile Abdullah İbni Ömer'in bu tarafsız davranışları çok
yerindedir. Bu olaylarda bir köşeye çekilmekte günah varsa, herhâlde
o günah küçüktür. Sevap varsa, o da şüphesiz çok büyüktür.
Sa`d İbni Ebû Vakkâs seksen yıldan fazla bir hayat sürdü. Hadîs-i
şerîfte anlatılan olayın meydana geldiğinde sadece bir kızı olmakla
beraber, sonraları birkaç defa evlendi ve birçok çocuğu oldu.
Nihayet hicretin 55. yılında Medine'de hastalandı. Vefatının
yaklaştığını hissedince, sakladığı eski bir abayı getirterek:
-
Benim kefenim bu olsun. Zira Bedir Gazvesi'nde düşmanlarla
çarpışırken üzerim de bu cübbe vardı. Şimdiye kadar onu bu maksatla
saklamıştım, dedi. Aşere-i mübeşşere'den en son vefat eden o oldu.
Rivayet ettiği 215 hadisin 115 tanesi hem Buhârî'nin, hem de
Müslim'in Sahîh'lerinde yer aldı.
Allah ondan razı olsun.
Açıklamalar
Hadisimizde anlatılan olayın geçtiği Vedâ Haccı, hicretin onuncu
yılında yapıldı. Bundan üç ay kadar sonra da Sevgili Efendimiz
Mevlâ'sına kavuştu.
Hadîs-i şerîfte, bir kimsenin malının ne kadarını Allah rızâsı için
dağıtılmak üzere vasiyet edebileceği anlatılmaktadır. Görüldüğü
üzere çocukları ve yakın mirasçıları bulunan bir kimse, malının
üçte birinden fazlasını dağıtılmak üzere vasiyet etmeyecektir.
Uzak yakın hiçbir mirasçısı bulunmayan kimsenin, malının üçte
birinden fazlasını vasiyet edip edemeyeceği tartışmalıdır.
Hanefîler ile Mâlikîler mirasçısı bulunmayan kimsenin bütün malını
vasiyet edebileceğini söylemişler; öteki mezhep imamları da
mirasçısı olmayanın mirasçısı beytülmâldir düşüncesiyle bu görüşe
karşı çıkmışlardır. Şayet mirasçılar, malın üçte birinden fazlasının
vasiyet edilmesine itiraz etmezlerse, üçte birden fazlasını
dağıtmakta hiçbir sakınca yoktur.
Görüldüğü üzere Peygamber Efendimiz, varlıklı bir kimsenin malını
hibe ve vasiyet ederken ölçülü davranmasını tavsiye etmektedir.
Zengin bir kimsenin bütün malını fakir fukaraya dağıtması, ilk
bakışta câzip ve imrenilecek bir davranış gibi görülebilir. Fakat
bir aile servetinin tamamen elden çıkmasına yol açan bu aşırılık,
mirasa muhtaç olan birçok kimsenin zor durumda kalmasına sebep
olabilir. İşte bunun için güzel dinimiz mirasçının elini tutmuş, ona
en uygun davranışı tavsiye etmiş, geride kalanları düşünmeyi,
onları kimseye muhtaç etmemeyi öğütlemiştir.
Sa`d
İbni Ebû Vakkâs'ın malını Allah rızâsı için harcamak istemesi,
Peygamber Efendimiz'in de buna belli şartlarda izin vermesi,
varlıklı kimselerin daha hayatta iken iyilik yapmaları gerektiğini
göstermektedir. Çünkü o serveti dişiyle tırnağıyla kazanan adamın
ölümüyle birlikte mirasçılar genellikle hayır yapmamakta, ellerine
geçirdikleri o hazır malı har vurup harman savurarak harcayıp
tüketmektedir.
İnsan aklı başındayken ve malının üzerinde istediği tasarrufu
yapmaya sahipken onu en uygun yerlere harcamalı ve âhiretini daha
dünyadayken yapmaya bakmalıdır. Bununla beraber yakın mirasçılar
daima gözetilmeli, onların iyiliği düşünülmeli ve kimseye muhtaç
olmamaları sağlanmalıdır.
Hayır ve iyilik yapmanın çok çeşitli yolları bulunduğuna işaret eden
Peygamber Efendimiz, buna bir misâl vermek istemiş, misâli de
üzerinde her zaman önemle durduğu bir konudan seçmiştir: İnsanın
hayat arkadaşı olan hanımıyla hoşca geçinmesi. Eşiyle iyi
geçinmeye çalışan kimse hem hayat arkadaşını mutlu eder, hem de
kendisi mutlu olur. 294 numaralı hadiste tekrar edileceği üzere
yemek yerken eşini sevindirmek için onun ağzına verilen lokmayla
bile hayır ve iyilik yapılmış olur.
Aile
huzurunu sağlamak için yapılan benzeri davranışlar, başkalarına ne
kadar basit ve önemsiz gelirse gelsin, Allah rızâsını kazanmak
niyetiyle yapıldığı takdirde nafile bir ibadet sayılır ve insana
sevap kazandırır. Böylece niyet ve ihlâsın önemi bir kere daha
ortaya çıkmaktadır. Aile fertlerini geçindirmek için uğraşıp didinen
kimse önemli bir görevi yapmış, bir sorumluluktan kurtulmuş olur. Bu
işi yaparken bir de Allah rızâsını kazanmayı düşünmüşse, hem
vazifesini yapmış hem de sevap kazanmış olur.
Hadîs-i şerîfin sonunda görüldüğü üzere Sa`d İbni Ebû Vakkâs
Peygamber Efendimiz'e özel bir soru sordu: Siz ashâb ile Medine'ye
döneceksiniz de ben burada ölüp kalacak mıyım? Ben bu şehirden
Medine'ye Allah rızâsı için hicret etmiştim; şimdi burada ölüp
kalırsam hicret sevabını yitirmiş olur muyum? diye durumunu öğrenmek
istedi.
Resûl-i Ekrem Efendimiz Sa`d'ın ölüp ölmeyeceğini elbette bilemezdi.
O esnâda Allah Teâlâ Resûlü'ne bu sorunun cevabını bildirdi.
Nebiyy-i Muhterem Efendimiz de Sa'd'ın bu hastalık yüzünden
ölmeyeceğini, daha nice güzel hizmetler yapacağını söyleyerek bir
mûcizeyi gerçekleştirmiş oldu. Nitekim Hz. Sa`d bu olaydan sonra 45
yıl daha yaşadı. İslâm'a ve müslümanlara pek çok hizmet etti.
Şunu
iyi bilmek gerekir ki, Peygamber Efendimiz'in geleceğe dönük haber
vermesi, onun gaybı bildiği anlamına gelmez. Cin sûresinin 26.
âyetinde belirtildiği üzere görünmeyen âlemin sırlarını sadece
Allah Teâlâ bilir ve bu sırlardan dilediği kadarını peygamberine
bildirir.
Resûlullah Efendimiz'in "Acınacak durumda olan Sa`d İbni
Havle'dir" buyurduğu bu zât, önce Habeşistan'a, sonra Medine'ye
hicret etmiş, Bedir, Uhud ve Hendek Gazveleri başta olmak üzere
birçok savaşa katılmış bir sahâbîdir. Vedâ haccı sırasında Mekke'de
vefât etmiştir. Sahâbîler, Allah rızâsı için terkedip gittikleri bir
yere geri dönüp orada ölmeyi doğru bulmazlar, hicret ettikleri yerde
ölmeyi arzu ederlerdi. Sa`d İbni Ebû Vakkâs'ın Mekke'de ölüp kalacak
mıyım? diye sorması üzerine, Efendimiz onun adaşı olan ve bir müddet
önce Mekke'de vefât eden Sa`d İbni Havle'yi hatırladı ve kaybettiği
bazı sevaplar dolayısıyla onun adına üzüldü.
Resûl-i Ekrem'in Hz. Sa'd'ı ziyareti 917 numara ile tekrar
gelecektir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
İyi niyetle yapılan işler insana sevap kazandırır. Allah rızâsı
gözetilerek aile fertlerine yapılan harcamalar ve hatta bu
düşünceyle yapılan şakalaşmalar nâfile ibadet sayılır.
2.
Peygamber Efendimiz hastalanan sahâbîlerini ziyaret ederdi.
3.
Hastalık Allah Teâlâ'nın insanı deneme yollarından biridir. Bu
sebeple hasta olan kimse hâlinden şikâyet etmemelidir.
4.
Meşrû yollarla zengin olmak, malını Allah yolunda harcamak,
mirasçılarını ve yakın akrabalarını kimseye muhtaç olmayacak durumda
bırakmak iyi bir davranıştır.
5.
Hasta iken malın üçte birinden fazlası sadaka olarak dağıtılamaz,
dağıtılması da vasiyet edilemez. Hastalanmadan önce ise üçte birle
sınırlı kalmadan istendiği kadar harcanabilir. Ölümünden sonra
geride fazla malı kalmayacak kimse hiç vasiyet etmemeli, herşeyini
mirasçılarına bırakmalıdır
6.
Allah Teâlâ Peygamber Efendimiz'e ileride olacak bazı şeyleri haber
vermiş, o da bunlardan uygun gördüklerini ashâbına bildirmiştir.
8.
Ebû Hüreyre Abdurrahman İbni Sahr radıyallahu anh'den rivayet
edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle
buyurdu:
- "Allah
Teâlâ sizin bedenlerinize ve yüzlerinize değil, kalblerinize bakar."
Müslim, Birr 33. Ayrıca bk. İbni Mâce, Zühd 9
Ebû
Hüreyre
Müslüman olmadan önceki adı Abdüşems idi. Müslüman olduktan sonra
Abdurrahman adını aldı. Birgün elbisesinin içinde bir kedi
götürüyordu. Kendisini gören Resûl- i Ekrem Efendimiz:
-
O nedir? diye sordu. Ebû Hüreyre:
-
Kedi, diye cevap verdi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz ona "Kedicik
babası" anlamında:
-
Ebû Hüreyre! diye takıldı. O günden sonra bu künye ile tanındı ve
asıl adı unutuldu. Kendisine Resûl-i Ekrem'in verdiği bu künye ile
hitâp edilmesinden pek hoşlanırdı.
Ebû Hüreyre hicretin yedinci yılında müslüman oldu. Mescid-i
Nebevî'nin sofasında yatıp kalkan ve kendilerine Ashâb-ı Suffe
denen fakir müslümanlardan biriydi. Gece gündüz Peygamber
Efendimiz'den ayrılmaz, ondan duyduğu hadisleri öğrenmeye çalışırdı.
Peygamber Efendimiz'in hayatının son üç senesinde bizzat kendisinden
ve diğer büyük sahâbîlerden duyduğu mükerrerleriyle birlikte 5374
hadîs-i şerîf rivayet etmiştir. Böylece ashâb-ı kirâmdan en çok
hadis rivayet eden o olmuştur. Rivayetlerinin 609 tanesi hem Buhârî'
nin, hem de Müslim'in Sahîh'lerinde bulunmaktadır.
Kendisine pek çok hadis rivayet ettiğini söyleyenlere:
-
Muhâcirînden olan kardeşlerimizi ticaretleri ve çarşılarda olan alış
verişleri, ensardan olan kardeşlerimizi ziraatları ve hurmalıkları
meşgul ederdi. Ben ise karın tokluğuna Hz. Peygamber'den ayrılmaz,
onların bulunmadıkları zamanlarda Resûlullah sallallahu aleyhi ve
sellem'in yanında bulunur ve onların ezberlemediklerini ezberlerdim,
cevabını vermiştir.
Ebû Hüreyre'den 800'den fazla sahâbî ve tâbiî hadis rivayet
etmiştir.
Hz. Ömer'in hilâfeti zamanında bir müddet Bahreyn valiliği yapmış,
sonra da hiçbir idârî görev kabul etmeyerek Medîne-i Münevvere'de
yaşamıştır. Hicretin 59. yılında Medine'de 78 yaşında iken Allah'ın
rahmetine kavuşmuştur.
Allah ondan razı olsun.
Açıklamalar
İnsanlar genellikle dış görünüşe önem verirler. Güzel ve yakışıklı
olanlarla varlıklı kimseler toplumda daha büyük itibar görürler.
Çirkin ve fakir olanlara pek değer verilmez. Bu ölçüler ruh ve gönül
dünyasını tanımayan sığ ve sathî kimselerin değer ölçüleridir.
Allah Teâlâ ise insanların davranışlarını iyi ve kötü olarak
değerlendirirken ne beden güzelliğine, ne de mal varlığına bakar;
çünkü bunlar gelip geçici değer ölçüleridir. Önemli olan ruh
güzelliği ve gönül zenginliğidir. Daha da önemlisi bu ruh
güzelliği ile gönül zenginliğinin iyi hâl, güzel davranış
ve samimi ibadetler olarak dışa yansımasıdır. İnsanlara
iyilik yapma heyecanıyla, Allah'a kulluk edebilme aşkıyla
yaşamaktır. Kalıcı olan, insanın gerçek değerini ortaya çıkaran işte
bu meziyetleridir.
Hadîs-i şerîfin Sahîh-i Müslim'deki bir başka rivayetinde
Allah Teâlâ'nın kalble birlikte davranışlara ve ibadetlere değer
verdiğini Peygamber Efendimiz şöyle belirtmektedir:
"
Allah Teâlâ sizin yüzlerinize ve mallarınıza değil, kalblerinize ve
amellerinize bakar"
(Müslim, Birr 34).
Allah Teâlâ'nın kalbe ve davranışlara bakması demek, kalbin ve
davranışların iyi olması hâlinde, onların sahibine sevap ve mükâfat
vermesi demektir. Bir âyet-i kerîmede Allah Teâlâ'nın maddî
görüntülere değer vermediği, insanda mânevî güzellik aradığı şöyle
ifade edilmiştir:
"Sizi yanımızda değerli kılacak olan ne mallarınız, ne de
evlatlarınızdır. Ancak imân edip güzel ve hayırlı işler yapanların
durumu başkadır. Onlara yaptıklarının kat kat fazlasıyla mükâfat
verilecektir"
[Sebe' sûresi (34), 37].
Resûl-i Ekrem Efendimiz'in, kendi mübârek göğsüne, daha doğrusu
kalbine işaret ederek üç defa: "Takvâ işte şuradadır"
(Müslim, Birr 32; Tirmizî, Birr 18) buyurması, insanın gerçek
değerinin ihlâslı bir kalbe sahip olmasıyla anlaşılacağını
göstermektedir.
Helâller ile haramların kesin surette belli olduğunu, şüpheli
görünen davranışlardan sakınmak gerektiğini açıkladığı meşhur
hadîs-i şerîfin sonunda Peygamber Efendimiz kalbin önemini şöyle
belirtir:
"
Şunu iyi bilin ki, insan vücudunda küçük bir et parçası vardır. Eğer
bu et parçası iyi olursa, bütün vücut iyi olur; bozulursa, bütün
vücut bozulur. İşte bu et parçası kalbdir"
(Buhârî, Îmân 39; Müslim, Müsâkât 107,108).
Bu
hadis 1574 numaralı hadisin içinde tekrar gelecektir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Allah Teâlâ ibadetleri ve güzel davranışları değerlendirirken
samimiyet derecesini, ihlâs ve iyi niyeti esas alır.
2.
Kalb, Allah'ın çok değer verdiği, devamlı surette bakıp kontrol
ettiği bir merkezdir. Bu sebeple onu kötü duygulardan arındırmak,
dinin tavsiye ettiği güzel hâl ve davranışlara sahip kılmak gerekir.
3.
İbadetleri makbul ve değerli kılan kalbdir. Bu sebeple öncelikle
kalbi kin ve haset gibi mânevî ve ictimâî hastalıklardan
arındırmalı, mükemmel hâle getirmeye çalışmalıdır.
9.
Ebû Mûsâ Abdullah İbni Kays el-Eş`arî radıyallahu anh
şöyle dedi:
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'e:
-
Biri cesaretini göstermek, diğeri milletini korumak, öteki kendine
yiğit adam dedirtmek için savaşan kimselerden hangisi Allah
yolundadır? diye soruldu.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şu cevabı verdi:
-
"Kim, İslâmiyet daha yüce olsun diye savaşıyorsa, o Allah
yolundadır."
Buhârî, İlim 45, Cihad, 15, Farzu'l-humüs 10, Tevhîd 28; Müslim,
İmâre 150, 151. Ayrıca bk. Tirmizî, Fezâilü'l-cihad 16; Nesâî, Cihad
21; İbni Mâce, Cihad 13
Ebû
Mûsâ el-Eş`arî
Yemen'in Zebid bölgesinde yaşayan ve güzel davranışlarıyla Hz.
Peygamber'in takdirini kazanan Eş'arîlerdendir. Hz. Peygamber'in
İslâm'a davet ettiğini duyunca, onu görmek üzere iki ağabeyi ve 52
kişiyle birlikte bir gemiye binip yola çıktılar. Fakat fırtına
onları Habeşistan'a sürükledi. Karaya çıkınca, Peygamber
Efendimiz'in amcasının oğlu Ca`fer-i Tayyâr ile birçok müslümanın
orada olduğunu öğrenip sevindiler. Hicretin 7. yılında (628)
Medine'ye döndüler. Önce Habeşistan'a sonra da Medine'ye giderek iki
hicret yaptıklarını ve bu sebeple Allah'ın rızâsını kazandıklarını
Resûl-i Ekrem Efendimiz'den duyunca çok sevindiler. Ebû Mûsâ
el-Eş`arî o tarihten sonra Peygamber Efendimiz'den hiç ayrılmadı.
Onun maiyyetinde bütün savaşlara katıldı.
Hz. Ömer ve Hz. Osman devirlerinde yıllarca Basra ve Kûfe valiliği
yaptı. Birçok beldenin İslâm topraklarına katılmasını sağladı.
Ashâb-ı kirâm'ın en büyük altı âliminden biri sayılırdı. Kur'ân-ı
Kerîm'i bizzat Peygamber Efendimiz'den öğrendi, Basralılara ve
Kûfelilere yıllarca Kur'an öğretti. Çok güzel bir sesi vardı. O
Kur'an okumaya başlayınca herkes derin bir huşû ile dinlerdi. Bir
gece Resûl-i Ekrem Efendimiz Hz. Âişe'yle birlikte onun Kur'an
okuyuşunu dinledikten sonra, kendisine Hz. Dâvûd'unkine benzer
bir ses verildiğini söyledi. Hz. Ömer onun Kur'an okumasını
istediği zaman:
-
Ebû Mûsâ! Bize Rabbimizi hatırlat!
derdi.
Ebû Mûsâ uzun yıllar idarecilik yapmasına rağmen dünya malına hiç
iltifat etmedi. Herkese Hz. Peygamber zamanında yaşadıkları mütevâzi
hayattan örnekler vererek sâde yaşamanın güzelliğini anlattı.Çok
hayâlı bir insandı. Geceleri uyurken vücudunun açılabileceğini
düşünerek bir nevi pijamayla yatardı. Allah'tan utandığı için
karanlıkta iki büklüm yıkandığını söylerdi. Talebelerini yumuşak
kalbli olmaya teşvik eder, Allah korkusundan dolayı ağlamayı tavsiye
eder ve:
-
Ağlayamıyorsanız, ağlamaya gayret edin!
Zira
cehennem ehli, göz pınarları kuruyana kadar ağlayacak, sonra içinde
gemiler yüzecek kadar kanlı yaşlar dökecekler, derdi.
Ebû Mûsa el-Eş`arî 360 hadis rivayet etmiştir. 63 yıllık hayatının
çoğu İslâm'a ve insanlara hizmet etmekle geçen bu muhterem sahâbî,
hicretin 42. yılında (662) Kûfe'de, bir rivayete göre de Mekke'de
vefat etti.
Allah ondan razı olsun.
Açıklamalar
Hadîs-i şerîfin muhtelif rivayetlerinde görüldüğü üzere, cesaretini
göstermek, milletini korumak ve kendine yiğit adam dedirtmek gibi
gayelerden başka, sırf ganimet elde etmek ve öfkesini yatıştırmak
için savaşanların hâli de Peygamber Efendimiz'e sorulmuştur. Bu
düşüncelerle savaşanlardan hiçbirinin Allah yolunda cihad etmiş
olamayacağını kesin bir dille açıklayan
Resûl-i Ekrem Efendimiz, 1346 numara ile tekrar görüleceği
üzere ancak İslâmiyet'i yayıp yaşatmak (i`lâ-yi kelimetullah) için
savaşanların Allah yolunda cihad etmiş sayılacağını belirtmiştir.
Hadisin metninde geçen kelimetullah sözüyle, kelime-i tevhîd
yâni Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah kastedilmiştir.
İslâm'ı en iyi ve en kısa bir şekilde ifade eden kelime-i tevhîd
müslümanların parolası gibidir. Müslümanın en önemli görevi,
dilinden düşürmediği bu aziz kelimeyi ufukların ötesine götürmek,
başkalarının da Allah'ı tanımak suretiyle mutlu olmasını
sağlamaktır. Cihad bu demektir. O hâlde böylesine yüce bir gaye için
savaşmak varken, nefsânî duygular ve basit çıkarlar için vuruşmak
elbette yanlıştır.
Allah'ın rızâsını kazanmak için savaşmak ön planda geldiği takdirde,
zikredilen diğer hedeflerin gözetilmesi asıl maksada zarar vermez.
Meselâ milletini korumak için vuruşan kimsenin asıl gayesi Allah'ı
hoşnut etmek, İslâm yurduna düşman ayağı bastırmamak ise, kendi
milletini koruma duygusu bu hedefe ters değildir.
İnsanoğlunun yaptığı her harekette niyetine bakıldığı bu
hadiste bir kere daha ortaya konmaktadır. Demek oluyor ki, bir can
pazarı olan savaşta ölünce şehid, kalınca gâzi sayılabilmek için
Allah'a hizmet aşkının ön planda tutulması gerekmektedir. Bunu
Ebû Ümâme el-Bâhilî'nin rivayet ettiği şu hadîs-i şerîf daha açık
bir şekilde ortaya koymaktadır:
Adamın biri Resûl-i Ekrem'e gelerek:
-
Para ve şöhret için savaşan bir adam sevap kazanır mı? diye sordu.
Peygamber Efendimiz:
-
"Hiçbir şey kazanamaz",
buyurdu.
Adam
bu soruyu Resûl-i Ekrem'e üç defa sordu. Her defasında da aynı
cevabı aldı. Sonra Hz. Peygamber sözünü şöyle tamamladı:
"Allah Teâlâ sadece kendi rızâsı için yapılan ibadetleri kabul eder,
başkasını değil"
(Nesâî, Cihad 24).
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
İşler değerlendirilirken hangi maksatla yapıldığına bakılır. İyi
niyetle yapılmışsa Allah katında makbul olur.
2.
Allah'ın rızâsını kazanmak için savaşmak yerine menfaat ve nefsi
tatmin için vuruşmak doğru değildir.
3.
Dünyaya gönül bağlamak, insanı yüce hedeflere varmaktan alıkoyan
basit ve önemsiz bir uğraştır.
4.
Cihad gibi en önemli bir görev bile, ancak ihlâs ile yapılırsa bir
kıymet ifade eder.
10.
Ebû Bekre Nüfey` İbni Hâris es-Sekafî radıyallahu anh'den
rivayet edildiğine göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem
şöyle buyurdu:
"İki müslüman birbirine kılıç çektiği zaman, öldüren de, ölen de
cehennemdedir".
Bunun üzerine ben:
- Yâ
Resûlallah! Öldürenin durumu belli, ama ölen niçin cehennemdedir?
diye sordum.
Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem:
-
"Çünkü o, arkadaşını öldürmek istiyordu"
buyurdu.
Buhârî, Îmân 22, Diyât 2, Fiten 10; Müslim, Kasâme 33, Fiten 14, 15.
Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Fiten 5; Nesâî,Tahrîm 29, Kasâme 7; İbni Mâce,
Fiten 11
Ebû
Bekre es-Sekafî
Ebû Bekre Tâiflidir. Annesi ve babası köle olduğu için o da köle
sayılıyordu. Müslümanlar Tâif'i kuşattıkları zaman Peygamber
Efendimiz, gelip müslümanlara katılan hürler serbest, köleler hür
olacak diye ilân etti. Ebû Bekre Tâif kalesinden aşağı, bekre denen
bir kuyu çıkrığı ile inerek gelen 23 köleden biriydi. Bu sebeple
Peygamber Efendimiz ona Ebû Bekre diye iltifat etti. O günden sonra
hep bu künye ile anıldı.
Ebû Bekre çok ibadet etmesiyle tanınan bir sahâbî idi. Rivayet
ettiği bu hadîs-i şerîfi hayatı boyunca tatbik etti. Bu sebeple de
ashâb-ı kirâm arasında çıkan anlaşmazlıkların hiçbirine katılmadı.
Hatta onun "Bir müslüman kılıcını çekip beni öldürmeye kalksa,
ona engel olmam" dediği nakledilir. Kendisinden 132 hadis
rivayet edilmiştir.
Hicretin 51. yılında (671) Basra'da vefat etti.
Allah ondan razı olsun.
Açıklamalar
Müslümanların kardeş oldukları Allah Teâlâ tarafından açıkca
belirtilmiştir [Hucurât sûresi (49), 10]. Kardeşlerin birbirine
silah çekmesi olacak şey değildir. Onlar silahlarını din
kardeşlerine değil, İslâm düşmanlarına karşı çekmek zorundadır.
Müslümanların birbirini öldürmeye kalkması şu âyet-i kerîmeyle kesin
bir şekilde yasaklanmıştır:
"Kim bir mü'mini kasten öldürürse, cezası, içinde ebediyyen kalacağı
cehennemdir"
[Nisâ sûresi (4), 92]. Yanlışlıkla öldürme durumunda ise, ebediyyen
cehennemde kalmak söz konusu değildir. Fakat -yukarıdaki âyetin bir
öncesinde belirtildiği üzere- yanlışlıkla öldürmenin de değişik
cezaları vardır.
Hadîs-i şerîfte kılıcın zikredilmesi, o devrin kavga ve savaş
âletlerinin başında kılıcın gelmesi sebebiyledir. Bugün kılıcın
karşılığı tabanca ve benzeri öldürücü âletlerdir.
Peygamber Efendimiz'in, müslüman kardeşine silah çekip öldürenin
ve bu esnada ölenin cehennemlik olduğunu belirtmesi üzerine Ebû
Bekre, öldürenin neden cehenneme gittiğini anladığını, ama
öldürülenin niçin cehennemlik olduğunu anlamadığını söyledi. Bunun
üzerine Efendimiz, o kimseyi cehennemlik yapan şeyin, kardeşini
öldürmeye kalkması olduğunu belirtti.
Kendisine silah çekilen bir kimse, hasmını öldürmeyi düşünmeden,
sadece nefsini müdâfaa etmek için silahını çekse ve onu öldürmek
zorunda kalsa, katil sayılmaz. Çünkü o nefsini müdâfaa etmek zorunda
kalmıştır. Nefsini müdâfaa etmek ise, dinin emridir. Nitekim 1360
nolu hadiste göreceğimiz üzere sahâbîlerden biri ile Peygamber
Efendimiz arasında şöyle bir konuşma geçer:
- Yâ
Resûlallah! Adamın biri gelip malımı elimden almaya kalksa, ne
yapmalıyım?
-
"Malını ona verme!"
- Ya
adam benimle kavga etmeye kalkarsa?
-
"Sen de onunla dövüş!"
- Ya
beni öldürürse?
-
"Şehid olursun."
-
Ben onu öldürürsem?
-
"O cehennemlik olur"
(Müslim, Îmân 225).
Bir
insanın âhiret hayatını da mahvederek ebediyyen cehennemde kalmasına
yol açan şey, bir müslümanı öldürmeye niyet etmesi ve bu konuda
kararlı olmasıdır. Zira ölenin de, öldürenin de hedefi,
karşısındakinin hayatına son vermektir. Birinin ötekinden farkı,
daha atılgan davranıp muhâtabını öldürmesidir.
Haksız yere birini öldüren kimse yaptığına pişman olarak samimiyetle
tövbe ettiği takdirde, Allah Teâlâ dilerse onu affedebilir. Böyle
birinin bağışlanmayacağını söyleyen âlimler de vardır. Fakat şirk
dışındaki bütün günahları Allah Teâlâ'nın bağışlayabileceği
âyet-i kerimeyle belirlendiğine göre [Nisâ (4), 48, 116] Allah Teâlâ
dilerse bunları da bağışlar veya cezalandırır.
Hadisimizin "Kim bir mü'mini kasten öldürürse, cezası, içinde
ebediyyen kalacağı cehennemdir" âyet-i kerîmesini açıkladığı
söylenebilir. Dikkat edileceği üzere Peygamber Efendimiz hem ölen
hem de öldüren hakkında "müslüman" kelimesini kullanmıştır. Demek
oluyor ki, birbirini kasten öldürenler büyük günah işlemekle beraber
müslümanlıktan çıkmazlar. Allah'a şirk koşmayan kimsenin ebediyyen
cehennemde kalmayacağı, cezasını çektikten sonra cehennemden
çıkacağı bilindiğine göre, birbirini öldüren müslümanların da
ebediyyen cehennemde kalmayacağı anlaşılmaktadır. Demek oluyor ki,
âyet-i kerîme yapılan günahın büyüklüğünü belirtmekte, bu işe
teşebbüs edecek olanları ağır ceza ile tehdit etmektedir.
Bu
hadîs-i şerîf münasebetiyle iki büyük ashâb kitlesinin birbiriyle
yaptığı savaşlar hâtıra gelmekte ve onların durumu merak
edilmektedir. Bu konuda söylenecek en doğru ve kestirme cevap şudur:
Onlar ashâb ve müctehid kimselerdi. "Mü'minlerden iki grup
birbiriyle çarpışırlarsa, aralarını düzeltin" [Hucurât sûresi
(49), 9] âyet-i kerîmesi gereğince zan ve kanaatlerine göre bir
tarafı haklı buldular ve o tarafta yer aldılar. Maksatları
birilerini öldürmek, karışıklık çıkarmak değil, müslümanların
arasını bulmaktı. Şüphesiz bu olayların çıkmasına sebep olanlardan
biri haklıydı. Haklı olmayan tarafta yer alan sahâbîlerin niyeti
haksızı savunmak değildi. Onların düşüncesine göre de tuttukları
taraf haklı idi. İctihâdında haklı olanın iki sevap, yanılan âlimin
ise bir sevap kazandığı bilinen bir gerçektir.
Bu
olaylarda iki gruba ayrılan ashâbın birbirine bakışını, Hz. Ali'nin
karşı grup hakkında söylediği şu söz ne güzel ifade etmektedir:
"Bunlar bize karşı haksızlık eden kardeşlerimizdir."
Herşeye rağmen onlar yine de biribirlerine kardeş gözüyle
bakıyorlardı. Onların bu bakış açısına iltifat etmeyerek taraflardan
birini itham etmeye kalkmak, aradan geçen bunca yüzyıldan sonra bizi
doğruya götürmez.
Hiçbir zaman unutulmamalıdır ki, Allah Teâlâ onları: "Siz
insanların arasına çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz" [Âl-i İmrân
(3), 110] diye methetmiştir. "En hayırlıları" eleştirme yetkisini
kendisinde bulanların onlardan da hayırlı olması, değilse susması
gerekir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Günah işlemeye niyet edilerek kesin karar verilir, bu kararı kalb de
onaylarsa, artık o günah işlenmiş sayılır (12. hadiste bu konu ele
alınacaktır).
2.
Allah'ın verdiği canı haksız yere alma yetkisi kimseye
verilmemiştir. Bu sebeple birini öldürmeye kalkmak, Allah'a ait
yetkiye müdâhale etmek olduğundan cezası cehennemdir.
3.
İyiliklerde olduğu gibi kötülüklerde de niyete bakılır.
11.
Ebû
Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Bir kimsenin câmide cemaatle kıldığı namaz, işyerinde ve evinde
kıldığı namazdan yirmi küsur derece daha sevaptır. Şöyleki bir kişi
güzelce abdest alır, sonra başka hiçbir maksatla değil, sadece namaz
kılmak üzere câmiye gelirse, câmiye girinceye kadar attığı her adım
sebebiyle bir derece yükseltilir ve bir günahı bağışlanır. Câmiye
girince de, namaz kılmak için orada durduğu sürece, tıpkı namaz
kılıyormuş gibi sevap kazanır. Biriniz namaz kıldığı yerden
ayrılmadığı, kimseye eziyet etmediği ve abdestini bozmadığı müddetçe
melekler:
Allahım! Ona merhamet et!
Allahım! Onu bağışla!
Allahım! Onun tövbesini kabul et! diye ona dua ederler."
Buhârî, Salât 87, Ezân 30, Büyû` 49; Müslim, Tahâret 12, Mesâcid
272. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Salât 48; İbni Mâce, Tahâret 6, Mesâcid
14
Açıklamalar
İslâmiyet birlik ve beraberliği vazgeçilmez görmüş, bunu sağlayacak
hususlardan biri olan cemaatle namaz kılmaya büyük önem vermiştir.
Bu sebeple evde ve işyerinde yalnız başına kılınan namaza nisbetle
câmide diğer mü'minlerle birlikte kılınan namazı çok daha üstün
görmüştür. Burada zikredildiği gibi cemaatle kılınan namaza, tek
başına kılınan namazdan yirmi küsur, bazı rivayetlerde yirmi beş,
hatta yirmi yedi misli sevap verilmesinin sebebi de budur.
Evde
ve işyerinde cemaatle kılınan namaz, câmide cemaatle kılınan namaz
gibi değerli olmamakla beraber, tek başına kılınan namazdan elbette
daha sevaptır. İşyerinde, daha yaygın ifadesiyle çarşı pazarda
kılınan namaz o kadar makbul görülmemiştir. Zira işyerlerinde mal
alınıp satılırken genellikle yalan söylenir, insanlar aldatılır,
çeşitli haksızlıklar yapılır. Bunlara bir de müşteriyi kaçırmama
telâşı, malını satma arzusu eklenince, işyerlerinde gönül huzuruyla
namaz kılmak iyice zorlaşır.
Hadîs-i şerîfimizde, namaz kılmak üzere câmiye gidecek kimsenin önce
güzelce abdest alması istenmektedir. Güzelce abdest almak
ifadesiyle, abdest organlarının iyice yıkanması, abdestin
sünnetlerine ve âdâbına uyulması kastedilmektedir. Sonra da o
kimsenin bir başka iş için değil, sadece cemaatle namaz kılmak için
yola çıkması gerekmektedir. Yani ihlâs ve niyeti tam
olmalıdır.
Evin
câmiye uzak olması, câmiye girinceye kadar atılan her adım sebebiyle
bir derece yükseltilmek ve bir günahı bağışlanmak imkânı verir.
Resûl-i Ekrem Efendimiz bu konuya şöyle açıklık getirmektedir:
"Namaz sebebiyle en çok sevap elde edenler, cemaate en uzak
yerlerden yürüyerek gelenlerdir"
(Buhârî, Ezân 31).
Cemaatle kılınacak namazı beklemenin de ayrı bir sevabı vardır.
İster câmide, ister bir başka yerde namaz vaktinin gelmesini
bekleyen kimse, ibadet hâlindedir. Câmide bekleyenlerin kârı, hem
ibadet ediyormuş gibi sevap kazanmak, hem de meleklerin duasını
almaktır. Yalnız bu esnada bir inceliğe uymak gerekmektedir ki, o da
kimseye eziyet etmemek ve abdestini bozmamaktır. Eziyetten maksat
dedi kodu yapmamak, eliyle ve diliyle birilerini incitmemektir.
Rûhânî birer varlık olan melekler, mescidde abdestsiz durulmasından
rahatsız olurlar. İşte bu sebeple mescid de namazı beklerken
abdestini bozmamak şartı ileri sürülmüştür.
Böylesi güzel duygularla, yani ihlâsla ve Allah'ın rızâsını kazanma
düşüncesiyle kılınan namazın pek çok karşılığından biri 20 küsûr
derece fazla sevap almaktır. Bu miktar bazı hadislerde 25, daha
sahih olan bazılarında ise 27 derece olarak belirtilmiştir (bk.
1066. hadis). Derecelerin farklı olmasında, namaz kılan kimsenin
ihlâsının, duyduğu huzur ve huşûun tesiri olduğu muhakkaktır. Mânevî
bir huzur içinde kılınan namazın bir diğer karşılığı ise
meleklerin duasını kazanmaktır. Dua eden bu melekler bizi
koruyup gözeten hafaza melekleri olduğu gibi başka nevi melekler de
olabilir. Meleklerin salâtı demek, onların mü'mine istiğfar
etmesi, yani günahlarının affını dilemesi demektir. Şu halde
melekler, namaz kılan kimseye hem istiğfâr hem de dua ederler.
Allah Teâlâ'nın
meleklerin dua ve niyazlarını kabul ederek kulunu mağfiret etmesi
demek, onun günahlarını bağışlaması demektir; kuluna
rahmet etmesi ise ona bol bol ihsanda bulunması demektir. Bu
hadis 1067 numara ile tekrar gelecektir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Her işte olduğu gibi, namaz kılarken ve cemaatle namaza giderken
ihlâslı olmak, sadece Allah rızâsını düşünmek gerekir.
2.
Cemaatle kılınan namaz, yalnız başına kılınan namazdan 27 derece
daha faziletlidir.
3.
Cemaatle namaz kılmak üzere mescide gitmek ve orada namaz vaktini
beklemek, insana büyük sevaplar kazandırır.
4.
Mescidde abdestsiz durmak melekleri incittiği için, böyle yapanlar
meleklerin duasından mahrum olurlar.
5.
Mescitte veya başka bir yerde namaz vaktinin girmesini beklemek
sevaptır.
6.
İşyerlerinde namaz kılmak, diğer yerlere nisbetle daha az sevap
kazandırmakla beraber câizdir.
7.
Usûlüne uyarak abdest alanlar, büyük sevap kazanırlar.
12.
Ebü'l-Abbâs Abdullah İbni Abbâs İbni Abdülmuttalib
radıyal-lahu anhümâ'dan nakledildiğine göre, Resûlullah
sallallahu aleyhi ve sellem Allah Teâlâ'dan rivayet ettiği bir
hadiste şöyle buyurdu:
"Allah Teâlâ iyilik ve kötülükleri takdir edip yazdıktan sonra
bunların iyi ve kötü oluşunu şöyle açıkladı:
Kim bir iyilik yapmak ister de yapamazsa, Cenâb-ı Hak bunu yapılmış
mükemmel bir iyilik olarak kaydeder.
Şayet bir kimse iyilik yapmak ister sonra da onu yaparsa, Cenâb-ı
Hak o iyiliği on mislinden başlayıp yedi yüz misliyle, hatta kat kat
fazlasıyla yazar.
Kim bir kötülük yapmak ister de vazgeçerse, Cenâb-ı Hak bunu
mükemmel bir iyilik olarak kaydeder.
Şayet insan bir kötülük yapmak ister sonra da onu yaparsa, Cenâb-ı
Hak o fenalığı sadece bir günah olarak yazar."
Buhârî, Rikâk 31; Müslim, Îmân 207, 259. Ayrıca bk. Buhârî, Tevhîd
35; Tirmizî, Tefsîru sûre (6),10
Abdullah İbni Abbas
Hz. Peygamber'in amcası Abbas radıyallahu anh'ın oğludur. Annesi Hz.
Hatice'den hemen sonra müslüman olan Ümmü'l-Fazl Lübâbe'dir.
İbni Abbas hicretten üç yıl önce Mekke'de doğunca, onu getirip
Resûl-i Ekrem'in kucağına verdiler. Efendimiz mübarek ağzında
çiğnediği bir hurmayı onun damağına çaldı. İbni Abbas tahnik
denilen bu hâdise sebebiyle ashâb arasında pek üstün meziyetlere
sahip olmuştur.
Daha sonraları Hz. Peygamber ona iki defa dua etmiş, bu dualarından
birinde "Allahım! Onu büyük din âlimi (fakîh) yap ve ona Kur'an'ı
öğret!" buyurmuştur. Bu sebeple İbni Abbas Kur'ân-ı Kerîm'i en
iyi bilen sahâbî olmuş, kendisine Tercümânü'l-Kur'ân unvânı
verilmiştir. Ümmetin en âlimi anlamında Hibrü'l-ümme diye de
anılmıştır.
Hz. Peygamber'in hanımlarından Meymûne annemiz onun teyzesi
idi. Bu sebeple bazı geceler Resûl-i Ekrem'in yanında kalır, onun
fiil ve hareketlerini, ibadetlerini tâkip ederdi. Efendimiz'in
vefatında henüz 13 yaşında olan İbni Abbas, zekâ ve anlayışı
sebebiyle birçok defa Hz. Peygamber'in takdirini kazanmıştır.
Talebelerine birgün tefsir, birgün siyer ve megâzî, birgün edebiyat,
bir başka gün Arapların meşhur savaşları demek olan Eyyâmü'l-arab
okuturdu.
Abdullah İbni Abbas'ı çok seven Hz. Ömer, onun görüşlerine pek değer
verirdi. Hz. Ali devrinde Basra valiliği yaptı. Bir kısmını bizzat
Hz. Peygamber'den duyduğu mükerrerleriyle birlikte 1660 hadis
rivayet etmiştir.
İbni Abbas hayatının son yıllarında gözlerini kaybetti. Bazı
kaynaklar onun Kerbelâ Fâciası'na çok üzülüp ağladığını ve gözlerini
bu yüzden yitirdiğini belirtirler.
Tefsir ve fıkıh ilimlerinde otorite, verdiği fetvâlarla meşhur ve
abâdile diye anılan dört Abdullah'tan biri olan İbni Abbas,
hicretin 68. yılında (687) Tâif'te 71 yaşında vefat etti.
Allah ondan razı olsun.
Açıklamalar
Bu
hadîs-i şerîf, Riyâzü's-sâlihîn'de geçecek olan kudsî
hadislerin ilkidir. Bu tür hadisleri Peygamber Efendimiz ya arada
hiçbir vasıta olmadan doğrudan doğruya Allah Teâlâ'dan almıştır veya
Cenâb-ı Hak bu bilgileri Cebrâil aleyhisselâm aracılığıyla
Peygamber Efendimiz'in kalbine iletmiştir.
Allah Teâlâ insanları yaratmadan önce nelerin iyi, nelerin kötü
olduğunu tesbit ve takdir etmiş, sonra hafaza meleklerine emrederek
bunları -herşeyin yazılı olduğu- levh-i mahfûza
kaydettirmiştir. Daha sonra da iyi ve güzel dediği şeylerin neden
iyi ve güzel olduğunu anlamamız, kötü ve çirkin dediği şeylerin
neden kötü ve çirkin olduğunu kavramamız için bunları bize
açıklamıştır.
Buna
göre bir insan iyilik yapmaya niyet eder, sonra da herhangi bir
engel sebebiyle bu iyiliği yapamazsa, Allah Teâlâ o kimseyi iyi
niyeti sebebiyle ödüllendirmek ister ve yapmayı düşündüğü iyiliği
yapmış sayarak ona bir sevap yazdırır. Buna göre iyi bir şeyi
düşünmek bile iyilik sayılmaktadır. Bir düşüncenin ve hareketin
iyilik olarak değerlendirilmesi için de, onu yapmaya niyet etmek
şarttır.
Şayet insan düşünüp yapmaya niyet ettiği o güzel hareketi yapacak
olursa, mükâfâtı on mislinden başlar. En az bire on kazanır. Bu
mükâfât 700 misline kadar çıkar. Eğer yapılan iyilik Allah Teâlâ'nın
çok değer verdiği davranışlardan biriyse, kul da o işi ihlâs ve
samimiyetle yapmışsa, mükâfâtı 700 misliyle de kalmaz; hesabını
sadece Cenâb-ı Hakk'ın bileceği daha yüksek ölçeklerle
değerlendirilir. Kur'ân-ı Kerîm'deki:
"Yaptıklarına karşılık olmak üzere kendilerine nice sevindirici ve
göz aydınlatıcı nimetler saklandığını hiç kimse bilmez"
[Secde sûresi (32), 17] âyeti bu sayısız mükâfâta işaret etmektedir.
Bir
hadîs-i kudsîde bu hadsiz hesapsız mükâfât şöyle açıklanmıştır:
"İyi kullarım için hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın duymadığı,
hiçbir kimsenin de hatırından geçiremediği nimetler hazırladım"
(Buhârî, Tevhîd 35).
Bir kötülük yapmak isteyip de sonra bundan vazgeçen
kimseye tam bir sevap yazılmasının sebebi, o kötülüğü yapabilecek
güçte olduğu halde, Allah'dan korkarak vazgeçmesidir. Düşündüğü
fenalığı yapmaya gücü yetmediği veya buna imkân bulamadığı için
yapamayan kimseye ise hiçbir sevap yoktur. Çünkü o tasarladığı
kötülükten vazgeçmek için kendisini zorlamamış, bu yolda bir gayret
sarfetmemiştir.
Bir kötülük yapana sadece bir günah yazılması,
Allah Teâlâ'nın kullarına karşı ne kadar âdil ve ne kadar geniş bir
merhamete sahip olduğunu göstermektedir. Kötülüklerin âzamî
karşılığının bir misli ceza, iyiliklerin asgarî karşılığının on
misli mükâfât olması âyet-i kerîmeyle de belirtilmiştir:
"İyilik edene, yaptığı iyiliğin on misli mükâfât verilir. Kötülük
yapan da yaptığının dengiyle cezalandırılır"
[En`âm sûresi (6), 160].
Yapılan bir kötülüğe sadece bir günah yazılmasından önemli bir sonuç
çıkmaktadır: İnsan kötülük yapmayı aklından geçirdiği için günahkâr
olmaz ve bundan dolayı hesaba çekilmez. Çünkü bir kötülüğü aklından
geçirmek, onu yapmaya kararlı olmak değildir. Şayet insan aklından
geçirdiği bir kötülüğü yapmak ister ve buna karar verirse, işte o
zaman iradesi ve kararı yüzünden hesaba çekilir. Mi`râc hadisinde
görüldüğü üzere Allah Teâlâ beş vakit namazı farz kıldıktan sonra bu
konuya bir daha temas ederek Peygamber Efendimiz'e şöyle
buyurmuştur:
"Kim bir hayır işlemek ister de onu yapamazsa, kendisine bir sevap
yazılır. Yaparsa on sevap yazılır.
Kim de bir kötülük yapmak ister de yapmazsa, ona hiçbir şey
yazılmaz. Yaparsa bir tek günah yazılır"
(Müslim, Îmân 259).
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Bir iyilik yapmak isteyip de yapamayana bir iyilik sevabı yazılır.
Çünkü bir iyiliği yapmayı arzu etmek, onu yapmak için ilk adımı
atmak demektir.
2.
Bir kötülük yapmak isteyip de Allah'tan korktuğu için bundan
vazgeçene bir iyilik yapmış gibi sevap yazılır. Çünkü yapmaya karar
verdiği kötülükten dönmek iyi bir şeydir. Zira iyiliğin karşılığı
iyiliktir.
3.
Allah Teâlâ hatırdan geçen kötü bir düşünce yüzünden kulunu hesaba
çekmez. Önemli olan bu düşüncenin bir karar ve kesin niyet haline
dönüşmemesidir.
4.
Bir iyiliğe kat kat sevap verildiği halde, bir kötülüğe sadece bir
günah yazılır. Böyle bir imkân İslâm'dan başka hiçbir din ve
sistemde yoktur.
13.
Ebû
Abdurrahman Abdullah İbni Ömer İbni'l-Hattâb radıyallahu anhümâ'dan
rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'i
şöyle buyururken dinlediğini söylemiştir:
"Sizden önce yaşayanlardan üç kişi bir yolculuğa çıktılar. Akşam
olunca, yatıp uyumak üzere bir mağaraya girdiler. Fakat dağdan kopan
bir kaya mağaranın ağzını kapattı. Bunun üzerine birbirlerine:
-
Yaptığınız iyilikleri anlatarak Allah'a dua etmekten başka sizi bu
kayadan hiçbir şey kurtaramaz, dediler.
İçlerinden biri söze başlayarak:
-
Allahım! Benim çok yaşlı bir annemle babam vardı. Onlar yemeklerini
yemeden çoluk çocuğuma ve hizmetçilerime bir şey yedirip içirmezdim.
Birgün hayvanlara yem bulmak üzere evden ayrıldım; onlar uyumadan
önce de dönemedim. Eve gelir gelmez hayvanları sağıp sütlerini
annemle babama götürdüğümde, baktım ki ikisi de uyumuş. Onları
uyandırmak istemediğim gibi, onlardan önce ev halkının ve
hizmetkârların bir şey yiyip içmesini de uygun görmedim. Süt kabı
elimde şafak atana kadar uyanmalarını bekledim. Çocuklar etrafımda
açlıktan sızlanıp duruyorlardı. Nihayet uyanıp sütlerini içtiler.
Rabbim! Şayet ben bunu senin rızânı kazanmak için yapmışsam, şu kaya
sıkıntısını başımızdan al! diye yalvardı. Kaya biraz aralandı; fakat
çıkılacak gibi değildi.
Bir
diğeri söze başladı:
-
Allahım! Amcamın bir kızı vardı. Onu herkesten çok seviyordum. (Bir
başka rivayete göre: Bir erkek bir kadını ne kadar severse, ben de
onu o kadar seviyordum). Ona sahip olmak istedim. Fakat o arzu
etmedi. Bir yıl kıtlık olmuştu. Amcamın kızı çıkıp geldi. Kendisini
bana teslim etmek şartıyla ona 120 altın verdim. Kabul etti. Ona
sahip olacağım zaman (bir başka rivâyete göre: Cinsî münasebete
başlayacağım zaman) dedi ki: Allah'tan kork! Dinin uygun görmediği
bir yolla beni elde etme! En çok sevip arzu ettiğim o olduğu halde
kendisinden uzaklaştım, verdiğim altınları da geri almadım.
Allahım! Eğer ben bu işi senin rızânı kazanmak için yapmışsam,
başımızdaki sıkıntıyı uzaklaştır, diye yalvardı. Kaya biraz daha
açıldı; fakat yine çıkılacak gibi değildi.
Üçüncü adam da:
-
Allahım! Vaktiyle ben birçok işçi tuttum. Parasını almadan giden
biri dışında hepsinin ücretini verdim. Ücretini almadan giden adamın
parasını çalıştırdım. Bu paradan büyük bir servet türedi. Birgün bu
adam çıkageldi. Bana:
- Ey
Allah kulu! Ücretimi ver, dedi. Ben de ona:
- Şu
gördüğün develer, sığırlar, koyunlar ve köleler senin ücretinden
türedi, dedim. Adamcağız:
- Ey
Allah kulu! Benimle alay etme, deyince, seninle alay etmiyorum, diye
cevap verdim. Bunun üzerine o, geride bir tek şey bırakmadan hepsini
önüne katıp götürdü.
Rabbim! Eğer bu işi sırf senin rızânı kazanmak için yapmışsam,
içinde bulunduğumuz sıkıntıdan bizi kurtar, diye yalvardı. Mağaranın
ağzını tıkayan kaya iyice açıldı; onlar da çıkıp gittiler.
Buhârî, Büyû` 98, İcâre 12, Hars ve'l-müzârea 13, Enbiyâ' 53, Edeb
5; Müslim, Zikir 100
Abdullah İbni Ömer
Hicretten on yıl önce Mekke'de doğdu. Babası Hz. Ömer'le birlikte
müslüman oldu ve onunla birlikte hicret etti. On üç yaşında iken
Uhud Savaşı'na katılmak istedi; fakat Hz. Peygamber onun henüz çok
genç olduğunu söyleyerek buna izin vermedi. Hayatının ileriki
dönemlerinde birçok savaşlara ve fetihlere iştirak etti. Ebû Eyyûb
el-Ensârî'nin de bulunduğu İstanbul seferine katıldı.
Hz. Osman'ın şehid edilmesinden sonra halife olması istenen
adaylardan biri de İbni Ömer'di. Fakat o bu teklifi benimsemedi.
Müslümanlar arasındaki anlaşmazlıklara katılmadı. Dinî konularda
ihmâllerini gördüğü idarecileri hemen uyarırdı.
Ablası Hz. Hafsa
Resûl-i Ekrem'in hanımı olduğu için, Efendimiz'in yakın çevresinde
bulunma imkânına sahipti. Bu sebeple sahâbîlerin görüp duyma
imkânını bulamadığı birçok hadisin müslümanlara ulaşmasını sağladı.
Rivayet ettiği, mükerrerleriyle birlikte 2630 hadis ile Ebû
Hüreyre'den sonra en çok hadis rivayet eden yedi sahâbînin
(müksirûnun) ikincisi oldu.
İbni Ömer aynı zamanda en çok fetvâ veren yedi sahâbîden biriydi.
Altmış yıl boyunca fetvâ verdi.
Hz. Peygamber'in hayat tarzına harfi harfine uyma ve onun emirlerini
aynen yerine getirme konusunda bir benzeri daha yoktu. İbni Ömer
birgün gördüğü bir rüyayı ablası Hz. Hafsa aracılığıyla Peygamber
Efendimiz'e arzetti. Efendimiz'in:
"Abdullah ne iyi insan, bir de gece namazı kılsa!"
buyurması üzerine, o günden itibaren gece namazını hiç terketmedi.
Resûl-i Ekrem'in vefatından sonra ona olan sevgisinden dolayı,
Fahr-i Cihân Efendimiz'in namaz kıldığı yerleri öğrenip oralarda
namaz kılar, yürüdüğü yollarda yürür, gölgelendiği ağaçların altında
oturur, kurumasınlar diye onları sulardı. Hele Efendimiz'in
selâmlaşma konusundaki buyruklarını yerine getirme hususunda pek
titiz davranırdı. Hiçbir işi olmadığı halde sadece müslümanlarla
selâmlaşmak için sokağa çıkar, büyük küçük karşılaştığı herkese
selâm verirdi.
Abdullah İbni Ömer ashâb-ı kirâmın ileri gelen zenginlerindendi.
Servetinin fazla birikmesine meydan vermez, eline geçeni yoksullara
dağıtırdı. Sahip olduğu şeyler içinde en çok beğendiklerini, Allah
yolunda kurban edilmek veya sadaka olarak verilmek üzere ayırırdı.
Bir defasında câriyelerinden birine aşırı sevgi duymaya başlamış,
onu hemen âzâd ederek diğer âzadlılarından biriyle evlendirmişti.
İyi halini gördüğü ve bilhassa namaz kıldığını öğrendiği bütün
kölelerini âzâd etmeye başlamıştı. Dostlarından biri onu uyarma
gereğini duydu. Kölelerinden bir kısmının sırf âzâd edilmek için
câmiye gittiğini söyleyince ona:
Bizi
Allah ile aldatmak isteyenlere aldanmaya razıyız,
karşılığını verdi. Çeşitli sebeplerle 1000'den fazla köle âzâd etti.
Kibir duygusuna kapılma endişesiyle sade giyinirdi. Sağlıklı
olmasına rağmen az yemek yerdi.
Saçları omuzlarına dökülecek kadar uzundu. Sakalını kına ve ketem
denilen çivit boyasıyla sarıya boyar, bu sebeple sakalı kumral bir
renk alırdı. Hz. Peygamber'in de öyle yaptığını söylerdi.
Abdullah İbni Ömer 73 (692) yılında seksen beş yaşında iken Mekke'de
vefat etti.
Allah ondan razı olsun.
Açıklamalar
Hadîs-i şerîfte iyi niyetle, ihlâs ve samimiyetle yapılan
davranışların Allah Teâlâ'yı hoşnut ettiği belirtilmektedir. Cenâb-ı
Hak kendi rızâsını elde etmek için yapılan güzel hareketlerden ve
azâbından korkularak terkedilen kötü işlerden dolayı kulundan memnun
olmaktadır. O'nun bu hoşnutluğu insanı hem dünyadaki hem de
âhiretteki birçok sıkıntılardan kurtarmakta, her iki dünyada
bahtiyar olmasını sağlamaktadır.
Efendimiz'in anlattığı bu kıssada ana babaya hizmet, nefse
hâkimiyet ve insan hakkına hürmetin önemi
belirtilmektedir. Birinci kıssa, ana babaya yapılan iyiliğin,
onların gönlünü hoş tutmanın değerli bir hareket olduğunu
göstermektedir. Aslına bakılırsa, insan ana babasına iyilik yapmaya
mecburdur. Çünkü onlar vaktiyle kendisine birçok iyilik
yapmışlardır. Şimdi ise iyilik yapma sırası evlâda gelmiştir.
Buradaki güzel davranış sadece ana babayı içine aldığı, öteki
kıssalarda ise başkalarına iyilik söz konusu olduğu için, onlar daha
değerli görünmektedir.
Bu
üç güzel hareketin en değerlisi, amcasının kızına sahip
olmasına hiçbir engel yokken sadece Allah'tan korktuğu için nefsinin
isteklerine meydan vermeyen kimsenin davranışıdır. Böyle birinin
cennetlik olduğunu şu âyet-i kerîme de göstermektedir:
"Rabbinin huzurunda (suçlu) durmaktan korkarak nefsini kötü
arzulardan uzaklaştıranlar için şüphesiz varılacak yurt cennettir"
[Nâzi`ât sûresi (79), 40-41].
İnsan sıkıntıya düşünce, kendisini bu sıkıntılardan kurtarması için
Allah Teâlâ'ya dua ve niyaz etmelidir. Bu esnada samimiyetle
yaptığından emin olduğu bazı güzel hareketlerini anarak, onların
hâtırına kendisine yardım etmesini söyleyip Allah Teâlâ'ya
yalvarabilir. Bu hiçbir zaman başa kakma anlamına gelmez. İnsanın
sıkıştığı zamanlarda dua vesilesi yapabileceği ihlâslı işlerinin
olması ne güzeldir.
İhlâs ve iyi niyetle yapılan güzel davranışların hayırlı neticeleri
daha dünyada iken, hatta herşeyin bittiği sanılan bir zamanda
görülüverir. Bu da ihlâs ve iyi niyetin insan hayatındaki yerini
gösterir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.
Anne ve babaya herkesten çok itaat ve hürmet etmeli, onları bütün
sevdiklerine tercih etmelidir.
2.
Nefsin arzu ettiği şeyleri yapabilecek imkâna sahip olduğu halde,
sırf Allah'tan korkarak ve onun rızâsını kazanmak isteyerek bunları
terketmek insana büyük faziletler kazandırır.
3.
İnsanlarla yapılan işlerde dürüst, anlayışlı ve fedakâr davranmak,
emanete riâyet etmek Allah Teâlâ'yı memnun eden güzel hareketlerdir.
4.
Allah Teâlâ yapılan hiçbir iyiliği zâyi etmez; zamanı gelince onu
değerlendirir.
5.
İnsan ihlâs ve iyi niyetinin karşılığını hem dünyada hem de âhirette
görür.
|