|
İMAM NEVEVÎ, HAYATI ve ESERLERİ
A.
Doğumu ve Çocukluğu
Adı Ebû Zekeriyyâ Yahyâ İbni Şeref İbni Mürî en-Nevevî'dir.
631 yılı Muharrem ayının ortalarında (Ekim 1233) Suriye'nin
güneyindeki Havran bölgesinde bulunan Nevâ köyünde doğdu.
Köyüne nisbetle en-Nevevî veya en-Nevâvî, o bölgeye
nisbetle el-Havrânî, dedelerinden Hizâm'a nisbetle de el-Hizâmî diye
anıldı. Kendisinin Nevevî nisbesini kullandığı, yazılarında
görülmektedir. Adı Yahyâ olanlar, baba oğul iki peygamberin
hâtırasına hürmeten Ebû Zekeriyyâ diye künyelendikleri için, o da
geleneğe uyarak, hiç evlenmediği halde, bu künyeyi aldı. İslâm
dinine olan hizmetlerine bakarak kendisine, dini ihyâ eden kimse
anlamında Muhyiddin lakabı verilmiştir. Övülmekten
hoşlanmayan Nevevî, dinin her zaman canlı ve dipdiri olduğunu,
kimsenin ihyâsına ihtiyacı bulunmadığını belirterek, kendini tezkiye
anlamı taşıdığı için bu lakapla anılmaktan hoşlanmaz, hatta
kendisine Muhyiddin diyenlere hakkını helâl etmeyeceğini söylerdi.
Babası Şeref İbni Mürî, mütevâzi dükkânında çalışan, çevresinde
dürüstlüğü ile tanınan zâhid ve müttaki bir kimseydi.
Nevevî on yaşına basınca, babasının dükkânında çalışmaya başladı.
Fakat o ticaretle uğraşmayı sevmediği gibi, arkadaşlarıyla oynamayı
da arzu etmezdi. Erginlik çağına girerken hıfzettiği Kur'ân-ı Kerîm'i her fırsatta okumaktan büyük haz duyardı. Evliyâullahdan
mübarek bir zât diye bilinen, daha sonraları Nevevî'nin mânevî
mürşidi olan Yâsîn İbni Yûsuf el-Merâkeşî (veya Zerkeşî) o sıralarda
Nevâ'ya geldi. Çocukların birlikte oynayalım diye zorlamasına rağmen
onlardan kurtulup Kur'an okumaya çalışan Nevevî'yi pek sevdi.
Nevevî'nin Kur'an hocasına giderek, bu çocuğun ileride önemli bir
âlim ve büyük bir zâhid olacağını tahmin ettiğini, onunla özel
surette meşgul olmasını istedi. Fakat Kur'an muallimi ona "Sen
müneccim misin?"diye çıkışarak tavsiyesini dikkate almadı.
B.
Tahsili.
Nevevî babasına yardım ederek ve fırsat buldukça çevresindeki
âlimlerden temel İslâmî bilgileri öğrenerek on sekiz yaşına kadar
memleketinde kaldı. 649 (1251) yılında babası onu Dımaşk'a getirerek
Revâhiyye medresesine yerleştirdi. Medresede talebeye günde sadece
bir ekmek veriliyordu. Nevevî bu mütevâzi şartlar altında tanınmış
âlimlerden okumaya başladı. Ebû İshâk eş-Şîrâzî'nin (ö. 476/1083)
Şâfiî fıkhına dair iki mûteber eserinden (büyük boy 166 sayfa tutan)
et-Tenbîh'i dört ayda, el-Mühezzeb'in ibâdât bölümünün
dörtte birini de (bu kısım büyük boy 257 sayfa tutmaktadır) o yılın
geri kalan sekiz ayı içinde ezberledi. Nevevî, aşağıda anlatılacağı
üzere, daha sonraları bu iki eseri şerhetmiştir.
İki yıl sonra babasıyla birlikte hacca gitti. Yolda hastalandı ve
Mekke'ye varıncaya kadar sıtmadan kıvrandı. Fakat sesini çıkarıp da
hâlinden şikâyet etmedi. Medîne-i Münevvere'de bir buçuk ay kalarak
oradaki âlimlerin derslerine katıldı.
Kendisinde ilme karşı öyle bir iştiyâk vardı ki, bizzat söylediğine
göre, iki yıl boyunca yere uzanıp yatmadı. Uykusu gelince
kitaplarına yaslanarak biraz uyuklardı. Onun ilme olan düşkünlüğü
darb-ı mesel hâline geldi. Hocalarına gidip gelirken bile,
okuduklarını tekrar ederdi. Yıllar sonra yazacağı eserlerde
belirttiği gibi, ona göre "İlimle uğraşmak, Allah rızâsını
kazanmak için tutulan en iyi yol ve en üstün ibadetti. İlim tahsili
nâfile oruç, namaz ve zikirden daha faziletliydi."
Hergün on iki hocadan lugat, sarf, nahiv, fıkıh, hadis, kelâm gibi
sâhalarda on iki çeşit ders alıyordu. Hadis ilmine dair okuduğu
eserler, bu konuda bir fikir verebilir:
Kütüb-i Sitte'yi
hocalarına bizzat okuduktan başka, Mâlik'in Muvatta'ını, İmâm
Şâfiî'nin, Ahmed İbni Hanbel'in, Osman İbni Saîd ed-Dârimî'nin, Ebû
Avâne el-İsferâyînî ve Ebû Ya`lâ'nın Müsned'lerini, Dârekutnî
ve Beyhakî'nin es-Sünen'lerini, Begavî'nin Şerhu's-Sünne'si
ile Humeydî'nin el-Cem beyne's-Sahîhayn'ini ve Hatîb el-Bağdâdî'nin
el-Câmi` li ahlâkı'r-râvî ve âdâbi's-sâmi`ini
de okudu. Devamlı çalışması sebebiyle, on yıl gibi bir zamanda
parmakla gösterilen bir ilim adamı oldu. 660 yılından itibaren de
eser vermeye başladı. Nevevî'nin ilk eserini 655 yılında yazdığı da
söylenmektedir.
C.
Hocaları.
"Bir kimsenin hocaları, onun dinde babalarıdır. Allah ile irtibatını
sağlayan vâsıtalardır"diyen Nevevî, en çok fıkıh ve hadis sahalarındaki âlimlerden
faydalandı.
Hadis ilmindeki hocaları,
hadisle ilgili önemli bilgileri öğrendiği ve birçok hadis kitabını
kendisinden dinlediği Ziyâ İbni Temmâm el-Hanefî, Sahîh-i Müslim'i
okuduğu Ebû İshâk İbrâhim İbni Ömer el-Vâsıtî (ö. 662/1263-64), on yıl boyunca daha çok Buhârî ve Müslim hadislerinin şerhi konusunda
faydalandığı ve o devirde bir benzerini görmediğini söylediği
İbrâhim İbni Îsâ el-Murâdî el-Endelüsî (ö. 668/1269) ve en büyük
hocası olduğu söylenen Ebü'l-Ferec Abdurrahman İbni Muhammed İbni
Ahmed el-Makdisî (ö. 682/1283) gibi muhaddislerdir.
Fıkıh ilmindeki hocaları
arasında, kendisinden en çok faydalandığı ve ilk hocam dediği zühd
ve takvâ sahibi mükemmel insan İshâk İbni Ahmed el-Mağribî (ö.
650/1252), o devirde Şâfiî fıkhını en iyi bilen Dımaşk müftüsü Ebû
Muhammed Abdurrahman İbni Nûh İbni Muhammed el-Makdisî (ö.
654/1256), Şâfiî fıkhının en önde gelen âlimlerinden Ebü'l-Hasan
Sellâr İbni Hasan el-İrbîlî (ö. 670/1271-72) ve fıkıh usûlü okuduğu
kâdî Ebü'l-Feth Ömer İbni Bündâr et-Tiflîsî (ö. 672/1273-74) gibi
fakihler vardır.
Nahiv ilmi
tahsil ettiği âlimler arasında, nahivcilerin imâmı İbni Mâlik et-Tâî'nin (ö. 672/1274) adı zikredilebilir.
D.
Talebeleri.
Nevevî'ye pek çok âlim talebelik etmiştir. Bunların en meşhuru
İbnü'l-Attâr Alâeddin Ebü'l-Hasan Ali İbni İbrâhim ed-Dımaşkî'dir. Bu âlim Nevevî'nin ömrünün son altı yılında ondan
hiç ayrılmadığı, devamlı hizmetinde bulunduğu için kendisine
"Muhtasaru'n-Nevevî"lakabı verilmiştir. İbnü'l-Attâr, aşağıda
belirtileceği üzere, Nevevî'nin hayatını kaleme almış ve yazdığı
tercüme-i hâli hocasına kontrol ve tashih ettirmiştir. Hadis usûlüne
dair Garâmî sahîh adlı manzûmenin müellifi İbni Ferah el-İşbîlî (ö. 699/1300);
el-Menhelü'r-revî adlı usûl-i
hadis kitabının müellifi, Mısır ve Şam kadısı Bedreddin İbni Cemâ`a
(ö. 733/1333), Şâfiî âlimlerinden kâdî Ziyâüddin Ali İbni Selîm el-Ezrü`î (ö. 731/1330-31), Tehzîbü'l-Kemâl müellifi Yûsuf
İbni Abdurrahman el-Mizzî (ö. 742/1341), kâdılkudât Şemseddin
İbnü'n-Nakîb Muhammed İbni İbrâhim (ö. 745/1345) ve muhaddis târihçi
İbni Kesîr'in babası Ebû Hafs Ömer İbni Kesîr gibi önemli
şahsiyetler ona talebelik etmiştir. Bunlardan başka bazı âlimler de
Nevevî'den icâzet yoluyla rivayette bulunmuşlardır.
E.
İlmi.
Muhtelif devirlerde hadis ilmini yeniden canlandıran âlimler
gelmiştir. Nevevî'nin yaşadığı yüzyılda İbnü's-Salâh ile Nevevî,
bir sonraki asırda Zehebî, müteâkip asırda İbni Hacer el-Askalânî gibi âlimler hadis ilmine büyük hizmet etmişlerdir.
Zehebî'nin "hadis âlimlerinin efendisi"diye andığı Nevevî,
bir hadis hâfızı, aynı zamanda hadis ilimlerinde tanınmış bir
otoriteydi. Sahîh hadisleri olduğu kadar zayıf ve uydurma
rivayetleri, râvilerin hâllerini bilirdi. Hadislerde geçen garîb
kelimeleri anlamada ve hadislerden fıkhî hüküm elde etmede pek
mâhirdi.
Şâfiî fıkhında devrinin en büyük âlimi o idi. Bu mezhebin
esaslarını, usûl ve fürûunu, bir meseleye dâir sahâbe ve tâbiîn
âlimlerinin neler söylediklerini, hangi noktada birleşip hangi
noktada birbirinden ayrıldıklarını ezbere bilirdi. Birgün İmâm
Gazzâlî'nin el-Vasît'inden yapılan bir nakil hakkında
kendisiyle münakaşa ettiler. Halbuki Nevevî münakaşa etmekten hiç
hoşlanmadığı gibi, münakaşa edenleri de sevmezdi. Şöyle dedi:
"Benimle el-Vasît hakkında münakaşa ediyorlar. Ben o eseri dört yüz
defa okudum.”
Tahsil için geldiği Dımaşk'ta kendisinden ilk faydalandığı hocası
Şam müftüsü Firkâh ile aralarında daha sonraki yıllarda ganimetlerin
taksimi konusunda görüş ayrılığı çıktı. Hocalarına aşırı derecede
saygı duymakla beraber, onların Şâfiî mezhebine veya sünnetin açık
hükmüne aykırı görüşleri karşısında hiç mütevâzi davranmayan Nevevî,
devrin şartlarını dikkate alarak fetvâ veren hocasını tasvip etmedi;
bu sebeple araları açıldı.
Mezhepte imâmı olan eş-Şâfi`î'nin "Helâl ve haram bilgisinden sonra
en değerli ilim tıb ilmidir"demesi sebebiyle olmalı ki, öğrencilik
yıllarında bir ara tıp tahsil etmek istedi. Bu sebeple İbni Sînâ'nın
el-Kânûn adlı eserini satın aldı. Fakat o günden itibaren pek
bunalıp sıkılmaya başladı. Sonunda bu hâlin kendisine tıpla
uğraşmaktan geldiğini anlayarak el-Kânûn'u sattı ve odasında
tıpla ilgili ne varsa elinden çıkarmak suretiyle rahatladı.
Nevevî muhtelif medreselerde hocalık yaptı. 665 (1267) yılında Ebû
Şâme el-Makdisî'nin vefatıyla boşalan Suriye'nin en tanınmış öğretim
müessesesi olan Eşrefiyye Dârülhadisi şeyhliğine getirildi.
Vefâtına kadar on bir sene müddetle bu görevi devam ettirdi.
F.
Görünüşü ve Yaşayışı.
Nevevî orta boylu, kara yağız bir kimseydi. Bir kaç teli ağarmış sık
ve siyah sakalı heybetli görünüşüne ayrı bir ağırlık verirdi. Ciddi
yüzünde tebessüm az görülürdü. Kılığı kıyafeti devrinin âlimlerinin
özel giyim kuşamına hiç benzemezdi. Sırtındaki kaba dokunmuş pamuk
elbise ve başındaki küçük sarığıyla onu gören, Dımaşk'ı gezmeye
gelmiş Nevâlı bir köylü zannederdi.
Ömrünü ilme nikâhlayan Nevevî hiç evlenmedi. Belki evliliğin
kendisini meşgul edeceği, belki de kendisine muhtelif sorumluluklar
yükleyeceği kanaatıyla evlenmeyi hiç düşünmedi.
Âhirete duyduğu özlem sebebiyle dünya zevklerine, yiyip içmeye,
giyinip kuşanmaya, kısaca söylemek gerekirse rahat yaşamaya değer
vermezdi. Günde bir defa geceleyin, sadece bir çeşit yemek yerdi.
Sofrasında iki çeşit yiyecek nâdiren bulunurdu. Eti, köyüne gideceği
zamanlar yerdi. Sadece seher vakti su içerdi. Karla soğutulmuş suyu
içmez; rutubeti uyku getirir diye salatalık bile yemezdi. Kebap ve
tatlıya zâlimlerin yiyeceği diye iltifat etmezdi. Talebeliğinden
itibaren kazandığı az uyuma alışkanlığını, fânî ömrü, yeterince
değerlendirebilmek için hayatı boyunca uyguladı.
Onun hayatını yazanların hemen hepsinin belirttiğine göre, Dımaşk'ta
yetişen meyvaları yemezdi. Bunun sebebini soran talebesi
İbnü'l-Attâr'a, Dımaşk'ta pek çok vakıf arazi bulunduğunu, bunların
titizlikle idare edilmediğini, ortaklığın meşrû bir şekilde
yapılmadığını, dolayısıyla bu meyvalara haram karıştığını söyledi.
Babasının getirdiği yiyeceklerle geçimini sağlar, sadece onun
getirdiği incirleri yerdi. Bütün bu hâller onun iradesinin ne kadar
güçlü olduğunu göstermektedir.
En
büyük ibadetin samimi bir niyetle helâl ve haramları öğrenmek
olduğunu söyleyen Nevevî, hayatı boyunca kimseden bir kuruş almadı.
Görev yaptığı medreselerden kendisine verilen aylıkla kitap alır,
sonra da bunları o medreseye vakfederdi. Eşrefiyye dârülhadisinden
hiç maaş almadı. Onun bu hâli, hak mefhumuna ne büyük önem
verdiğini göstermektedir. Nevevî'yi yakından tanıyan bazı âlimler
onun bir sahâbî gibi, bazıları ise bir tâbiî gibi yaşadığını
söylemişlerdir.
İlimle bu kadar çok meşgul olmasına rağmen ibadete, Kur'an okumaya
ve Allah Teâlâ'yı zikretmeye geniş zaman ayırırdı. Bir gece sabaha
doğru Dımaşk Câmii'nde bir direğe yönelmiş karanlıkta namaz
kılıyordu. Allah Teâlâ'nın, zâlimler ile onların arkadaşı olan
günahkârları cehenneme götürmeleri için meleklere verdiği "Onları
tutuklayın; çünkü onlar sorguya çekileceklerdir"[Sâffât sûresi
(37), 24] emrini, hesâba çekilen kendisiymiş gibi derin bir hüzün ve
huşû içinde dakikalarca tekrarlayıp durmuştu.
Nevevî'yi yakından tanıyan bazı âlimler onun kerâmetlerinden
sözederler.
G.
Yöneticileri Uyarması.
Nevevî, emir bi'l-ma`rûf nehiy ani'l-münker görevini yerine getirme
konusunda benzeri pek az bulunan bir insandı. Haksızlığa boyun
eğmez, doğru bildiğini söylemekten, yöneticileri sözlü veya yazılı
olarak uyarmaktan çekinmezdi.
I.
Baybars
diye bilinen, Mısır ve Suriye'de Memlûk Devleti'ni kurarak on yedi
yıl saltanat süren el-Melikü'z-Zâhir Rüknüddin el-Bundukdârî'ye
Nevevî'nin muhtelif mektuplar yazdığı, hatta bu mektupların bir
kısmını ileri gelen âlimlere de imzalatarak müşterek bir dilekçe
halinde sunduğu ve kıtlık sebebiyle maddî sıkıntı içinde bulunan
Dımaşk halkına kolaylık göstermesini, ağır vergilerle onları zor
durumda bırakmamasını istediği bilinmektedir. Dileği yerine
getirilmediği veya isteklerinin aksi yapıldığı zaman bu mektupların
sertlik dozunun daha da arttığı, hiçbir tehdidin ve hatta ölümün
kendisini yıldırmayacağını sultana hatırlattığı görülmektedir. Fakat
bu mektuplarında sultana karşı hiçbir zaman saygısızlık
göstermemiştir. Onun dindar bir kimse olduğunu bildiği için, âyet ve
hadislerden pek çok örnekler vererek kendisini iknâ etmeye
çalışmıştır.
Nevevî'nin asıl hedefi sultanın halka iyi davranmasını temin etmek
olduğu için yumuşak ve yapıcı bir üslûp kullanmayı tercih etti. Bu
mektuplarında Allah Teâlâ'nın sultana kısa zamanda büyük zaferler,
geniş topraklar nasip ettiğini, din düşmanlarını bozguna uğrattığını
söyledikten sonra, Cenâb-ı Hakk'ın kendisini dinine hizmet
etmesi, müslümanların haklarını gözetmesi, halka şefkat göstermesi,
onların zayıflarına sahip çıkması ve tebaasını her türlü zarardan
koruması için bu makama getirdiğini, bunları yapmayıp halkın hakkını
çiğnediği takdirde Allah'ın huzurunda zor durumda kalacağını
hatırlattı. Halkın toprağını elinden almanın dinen câiz olmadığını,
bu uygulamayla yetim, dul, yoksul bir çok zavallıya büyük zararlar
vereceğini, o güne kadar dinin emirlerinden ayrılmayan sultanın,
kendi halkının malını zorla ellerinden almasının doğru olmayacağını
belirtti.
Nevevî'nin sultanı bu tarzda uyarması bazı kimseleri telaşa düşürdü.
Ona, bu tavrını bırakmadığı takdirde hizmetlerinin
engellenebileceğini söylediler. Sultana karşı direnmekten
vazgeçmesini istediler. Hiçbir mevkide gözü olmayan Nevevî, bu
kimselere de zehir zemberek denen cinsten mektuplar yazarak uyardı,
onları dinin buyruklarına uygun yaşamaya dâvet etti.
Haçlılara karşı verdiği savaşlarla ünlü melik Baybars,
aslında samimi bir müslümandı. Bu Kıpçak asıllı Türk sultanı,
Moğolların Suriye'ye saldırdığı sıralarda halkın münbit
topraklarını, bahçelerini hazineye katmak istemiş, bunun için de
Suriyeli âlimlerin fetvasına başvurmuştu. Bazı âlimler korktukları
için, bazıları dünyalık elde etmek için sultanın istediği fetvâyı
vermişti. Baybars Nevevî'den de fetva istemiş, fakat bu uygulamanın
haksızlık olduğuna inanan Nevevî fetvâ vermeye yanaşmamıştı.
Anlatıldığına göre Sultan'ın bu konudaki ısrarları üzerine Nevevî
ona şunları söylemişti:
- İyi biliyorum ki, sen bir zamanlar Emîr Bunduktâr'ın kölesiydin.
Hiçbir şeyin yokken Allah lutfedip seni melik yaptı. Duyduğuma göre
sarayında, eğerlerinin kayışları altından mâmul bin kölen, çeşit
çeşit zinet eşyalarına sahip iki yüz câriyen varmış. Bütün bunları
onlardan alıp savaş hazırlığı için kullandığın hâlde devlet hazinesi
yetersiz kalırsa, halkın malına el koyman için o zaman sana fetvâ
veririm. Daha sonra Suriye'lilere yüklenen savaş vergilerinin
ağırlığından söz ederek bu ver-gilerin kaldırılmasını, müderrislerin
maaşlarının azaltılmamasını istedi.
Nevevî'nin bu pervâsız sözlerine ve istediği fetvâyı vermemesine çok
kızan melik:
- Şehrimden çık git! dedi. Nevevî:
- Baş üstüne! diyerek Dımaşk'ı terk etti ve Nevâ'ya gitti.
Nevevî huzurundan çıkınca sultan Baybars onun vazifesine son
verilmesini ve maaşının kesilmesini emretti. Adamları ona Nevevî'nin
bir vazifesi bulunmadığını, dolayısıyla maaş da almadığını,
söylediler. Bunun üzerine Baybars:
- Öyleyse ne ile geçiniyor? diye sordu.
- Babasının gönderdikleriyle, dediler.
Söylendiğine göre melike Nevevî'yi niçin öldürtmediğini
sordukla-rında:
- Bunu istemedim değil. Fakat onu öldürtmeyi her arzu ettiğimde,
ikimizin arasında ağzını kocaman açmış bir arslan buna engel
oldu. Öldürülmesini emretseydim beni parçalayacaktı, dedi. Nevevî
ile birkaç defa görüşen el-Melikü'z-zâhir, ondan çekindiğini
yakınlarına itiraf etmiştir. Nevevî 665 (1266-67) yılında, 34
yaşında Eşrefiyye dârülhadisi şeyhi olduğuna göre, bu hâdisenin daha
önce meydana geldiği anlaşılmaktadır.
Nevevî'nin melik Baybars'a karşı gösterdiği bu yiğit tavrından sonra
ünü yayıldı. Eserlerine büyük rağbet gösterildi.
H.
Vefatı.
Talebesi İbnü'l-Attâr'ın söylediğine göre, vefatından iki ay kadar
önce ziyaretine gelen bir fakir, köylülerden birinin hediye ettiği
ibriği Nevevî'ye teslim etti. Hayatı boyunca hiç kimseden bir şey
kabul etmeyen Nevevî, ibriğin bir sefer âleti olduğunu söyleyerek
aldı.
Vefât edeceğini sezmiş olmalı ki, kendisine sefer izni çıktığını
söyleyerek hocalarının kabirlerini, şehirdeki tanıdıklarını ziyaret
etti ve kitaplarını medreseye vakfetti.
Daha sonra Kudüs'e gitti. Ziyâretini tamamlayıp Nevâ'ya döndü.
Birkaç gün sonra babasının evinde hastalanarak 676 yılının 24 Receb
(22 Aralık 1277) çarşamba günü seher vakti Mevlâ'sına kavuştu.
Cenâb-ı Hak şefaatına nâil eylesin.
I.
Hakkında Söylenenler.
Ashâb-ı kirâmı andıran bu örnek şahsiyeti tanıtırken Zehebî,
zühd ü takvâ bakımından eşsiz, iyiliği tavsiye edip kötülükten
sakındırma hususunda benzersiz bir kimse dedikten sonra, onun azla
yetindiğini, basitçe giyindiğini, yemeye içmeye değer vermediğini,
bununla beraber vakur ve heybetli olduğunu, kısaca onun Allah'dan,
Allah'ın da ondan memnun kaldığını, bu sebeple kendisini cennetinde
ağırlayacağını söylemektedir.
Nevevî'nin talebelerinden fakih ve muhaddis İbni Ferah el-İşbîlî
(ö. 699/1300), onun üç önemli özelliği bulunduğunu söyledikten
sonra, bir kimsede bu özelliklerden sadece biri bulunsa, insanlar
ondan faydalanmak üzere, ona dünyanın dört bucağından kalkıp
gelirler, diyerek bu üç özelliği şöyle sayar:
*
İlim ve görev sorumluluğu,
*
Dünyaya ve dünya menfaatlerine değer vermemek,
*
İyiliği tavsiye edip kötülükten sakındırmak.
Tâceddin es-Sübkî'nin
naklettiğine göre babası Takiyyüddin es-Sübkî (ö. 756/1355),
Nevevî'ye derin hayranlık duyardı. Eşrefiyye dârülhadisine
Nevevî'den sonra büyük muhaddis Mizzî (ö. 742/1341), onun vefâtı
üzerine de Takiyyüddin es-Sübkî şeyh olmuştu. Fıkıh ve hadis
sahalarında değerli eserler vermiş ve Şam kadılığı yapmış olan bu
âlim, Nevevî'nin Eşrefiyye dârülhadîsinde ders verdiği yerde
geceleri ibadet ederken yanağını yere koyar ve "Nevevî'nin ayak
bastığı yere belki yüzüm temas eder"diye duygulanırdı.
Yine Tâceddin es-Sübkî'nin anlattığına göre, babası birgün binitiyle
giderken yolda halktan câhil, yaşlı bir adama rastladı. Bu ihtiyar,
bir zamanlar Nevevî'yi gördüğünü söyleyince, Takiyyüddin es-Sübkî
binitinden inerek adamın elini öptü, duasını istedi. Sonra da "Nevevî'yi gören biri benim önümde yürürken ben hayvana binemem"diyerek onu terkisine aldı. Takiyyüddin es-Sübkî, Nevevî'nin
evliyâullahdan olduğunu söylerdi.
J.
Hakkında Yazılan Eserler.
1.
Alâeddin İbnü'l-Attâr Ali İbni İbrâhim eş-Şâfi`î (ö. 724/1324),
Tuhfetü't-tâlibîn fî tercemeti şeyhine'l-imâm Muhyiddîn.
İbnü'l-Attar yazdığı bu tercüme-i hâli Nevevî'ye sunmuş, Nevevî de
okuyarak düzeltmeler yapmış ve bu eser Nevevî'ye dair yazılan
biyografilere kaynak olmuştur.
2.
Muhammed İbni Muhammed İbni Ahmed en-Nüveyrî (ö. 873/1469),
Tuhfetü't-tâlib ve'l-müntehî fî tercemeti'l-imâm en-Nevâvî.
3.
İbni İmâmü'l-Kâmiliyye Muhammed İbni Muhammed İbni Abdurrahman el-Kâhirî (ö.874/1470), Buğyetü'r-râvî fî tercemeti'l-imâm
en-Nevâvî.
4.
Muhammed İbni Abdurrahman es-Sehâvî (ö. 902/1497),
el-Menhelü'l-azbi'r-ravî fî tercemeti kutbi'l-evliyâi'l-kirâm şeyhi
meşâyihi'l-İslâm Muhyiddîn İbni Zekeriyyâ en-Nevâvî (nşr. Mahmûd
Hasan Rebî`, Kahire 1354/1935).
5.
Süyûtî, el-Minhâcü's-sevî fî tercemeti'l-imâm en-Nevevî (nşr.
Ahmed Şefîk Demc, Beyrut 1408/1988).
6.
Abdülganî ed-Dakr, el-İmâm en-Nevevî (Dımaşk 1407/1987).
7.
Ahmed Abdülaziz Kasım el-Haddâd, el-İmâm en-Nevevî ve eseruhû
fi'l-hadîs ve `ulûmihî (Beyrut 1413/1992).
K.
Eserleri.
Nevevî'nin yazdığı kitapları üç grupta toplamak mümkündür.
Kitaplarının bir kısmını tamamlamış, bir kısmını tamamlamaya ömrü
yetmemiş, söylendiğine göre on bin sayfa (bin kürrâse) kadarını da
yazdıktan sonra o devrin usûllerine göre yıkatmış yani sildirmiştir.
Aşırı titizliği sebebiyle yeterli bulmayıp imhâ etmek istediği
eserleri yakmak yerine yıkatması, kâğıdı tekrar kullanma ihtiyacı
sebebiyledir. Birçok kitabının yarım kalması, Nevevî'nin muhtelif
çalışmaları aynı zamanda yürüttüğünü göstermektedir. Hacimli
kitapların okunma şansının fazla olmadığı düşüncesiyle kısa ve özlü
yazmaya çalıştığı eserleri şunlardır:
1.
Hadisle İlgili Eserleri
a)
Riyâzü's-sâlihîn. Bu çalışmanın konusu olan eser, Nevevî'nin
hayatından sonra müstakil olarak tanıtılacaktır.
b)
el-Minhâc fî şerhi Sahîhi Müslim İbni Haccâc.
Sahîh-i Müslim şerhlerinin en önemlilerinden biridir. Her bir hadisi
tek tek ele almamış, şerh edilmesini gerekli gördüğü kısımları
açıklamıştır. Muhtasar bir şerh olmasına rağmen, hadislerin
senedindeki râvileri tanıtmış, metinlerdeki garîb kelimeleri
açıklamış, birbirine zıt gibi görünen hadisler hakkında açıklayıcı
bilgi vermiş ve mânanın kolayca anlaşılıp hadisten hüküm elde
edilmesini sağlamıştır.
Mâzerî'nin el-Mu`lim adlı Sahîh-i Müslim şerhi ile onu
tamamlamak üzere Kâdî İyâz'ın yazdığı İkmâlü'l-Mu`lim'den
çokca faydalandığı anlaşılmaktadır. Mufassal şerhlere fazla rağbet
edilmediği için eserini kısa tuttuğunu, şayet öyle olmasaydı, hiçbir
tekrara düşmeden ve faydasız söz söylemeden bu kitabı yüz ciltten
fazla yazabileceğini belirtmiştir.
Nevevî ömrünün son iki senesinde yazdığı bu eserle Sahîh-i Müslim'e
büyük hizmet etmiştir. Onun Sahîh-i Müslim'e yaptığı önemli
bir hizmet de, bab başlıklarını yazmasıdır. Daha önce eseri şerh
eden bazı âlimler kendilerine göre bab başlıkları koymakla beraber,
hiç biri bu konuda Nevevî kadar başarılı olmamıştır. Bugün matbû
Sahîh-i Müslim'lerdeki bab başlıkları Nevevî'ye aittir.
Eser Kahire'de (I-IV, 1271; I-V, 1283), Leknev'de (1285) ve Delhi'de
(1304, 1309), dokuz ciltte on sekiz cüz hâlinde Kahire'de
(1929-1930) müstakil olarak, İrşâdü's-sârî'nin kenarında on
cilt halinde Bulak'ta (1267, 1275, 1276, 1285, 1288, 1292,
1304-1306) ve yine Kahire'de (1276, 1306, 1307, 1325-1326) yayımlanmıştır.
c)
el-Ezkâr. Kısaca el-Ezkâr diye tanınan bu eserin tam adı
Hilyetü'l-ebrâr ve şi`ârü'l-ahyâr fî telhîsi'd-de`avâti ve'l-ezkâr
el-müstehabbeti fi'l-leyli ve'n-nehâr'dır. Nevevî, bir
müslümanın hayatında karşılaşabileceği olayları, yapacağı ibadetleri
ve davranışları göz önünde bulundurarak bunlarla ilgili dua ve
zikirleri bir araya getirmiştir. 667 (1268) yılı başında tamamladığı
bu eseri 19 bölüm ve 356 bab hâlinde tasnif etmiştir. Ayrıca eserin
sonuna yaygın dualarla ilgili 30 kadar hadis toplamıştır.
Riyâzü's-sâlihîn'de yaptığı gibi, bu eserde de, okuyucuya
kolaylık olması için hadisleri senedsiz olarak vermiştir.
Nevevî zikir ve dualarla ilgili hadisleri daha çok Buhârî ile
Müslim'in Sahîh'leri ile Ebû Dâvûd, Tirmizî ve Nesâî'nin
Sünen'lerinden derlemiştir. Topladığı hadislerin çoğunun sahih
olduğunu, zayıf hadisleri nâdiren aldığını ve o takdirde hadisin
za`fını belirttiğini söylemektedir. Nevevî'den önce bu konuda pek
çok âlim eser vermiştir. Fakat onların hepsinden muhtevalı olan
el-Ezkâr daha çok kabul görmüştür. Âlimlerin "evi sat, Ezkâr'ı
al"demeleri eserin ne kadar beğenildiğini
göstermektedir.
Riyâzü's-sâlihîn
şârihi İbni Allân es-Sıddîkî (ö.1057/1647) el-Ezkâr'ı
el-Fütûhâtü'r-rabbâniyye ale'l-Ezkâri'n-Neveviyye adıyla
şerhetmiştir (I-VII, Kahire 1348/1929). Şâfiî fakihlerinden Ahmed
İbni Hüseyin er-Remlî (ö. 844/1441) ve Bahrak diye tanınan Muhammed
İbni Ömer el-Himyerî (ö.930/1524) el-Ezkâr'ı hulâsa
etmişlerdir.
İbni Hacer el-Askalânî el-Ezkâr'ın hadislerinin üçte ikisini
(bâbü'l-isti'zân'a kadar Emâlî diye de anılan
Netâicü'l-efkâr fî tahrîci ehâdîsi'l-Ezkâr adlı eserinde tahric
etmiş, fakat bu çalışmasını tamamlamaya ömrü yetmemiştir. Üç cilt
olan Emâlî'nin birinci cildi Abdülmecid es-Silefî tarafından
yayımlanmıştır (Bağdat 1406). İbn Allân'ın el-Fütûhât'ı İbn
Hacer'in bu çalışmasını ihtiva etmektedir. Celâleddîn es-Süyûtî'nin
eser üzerinde Ezkârü'l-Ezkâr adlı muhtasarı, ayrıca
Tuhfetü'l-ebrâr bi nüketi'l-Ezkâr adlı ta'liki (nşr. Kemâl Yûsuf
el-Hût, Beyrut 1410/1990) bulunmaktadır. İbni Tolun diye meşhur
tarih ve fıkıh âlimi Muhammed İbni Ali ed-Dımaşkî el-Hanefî'nin (ö.
953/1546) eser üzerinde İthâfü'l-ahyâr fî nüketi'l-Ezkâr adlı
bir çalışması vardır. Muhammed Ali es-Sâbûnî el-Ezkâr'dan
seçmeler yapmış ve eserine el-Münteka'l-muhtâr fî Kitâbi'l-Ezkâr
(Kahire 1986) adını vermiştir.
el-Ezkâr
Kahire'de (1306, 1312, 1323; nşr. Mustafa Hüseyin Ahmed 1356; nşr.
Muhammed Enver Baltacî 1406) ve Dımaşk'ta (nşr. Abdülkâdir el-Arnaût
1391/1971; nşr. Ahmed Râtib Hamûş 1404/1983) neşredilmiş, Abdülhâlık
Duran tarafından da el-Ezkâr Tercümesi adıyla Türkçeye
tercüme edilmiştir (İstanbul 1973).
d)
İrşâdü tullâbi'l-hakâik ilâ ma`rifeti süneni hayri'l-halâik
sallallahu aleyhi ve sellem. İbnü's-Salâh'ın (ö. 643/1245),
İslâm dünyasında pek az esere nasip olacak şekilde ilgi gören ve
üzerinde pek çok çalışma yapılan Mukaddimetü İbni's-Salâh
diye ünlü kitabının muhtasarıdır. İbnü's-Salâh'ın hadis ilimlerini
65 bölüm hâlinde ele alıp incelediği usûl-i hadîse dair bu
çalışmasını, Nevevî, anlaşıldığına göre Eşrefiyye dârülhadisi şeyhi
olduktan sonra, kolayca ezberlenmesini sağlamak üzere sade bir
ifadeyle özetlemiş, ayrıca esere yer yer ilaveler yapmıştır.
İrşâd,
Abdülbârî Fethullah es-Selefî tarafından iki cilt hâlinde Medine'de
(1408/1987), Nûreddin Itr tarafından da bir cilt hâlinde Dımaşk'ta
(1408/1988) yayımlanmıştır.
e)
et-Takrîb ve't-teysîr li (fî) ma`rifeti süneni'l beşîri'n-nezîr.
Eser bir önceki maddede tanıttığımız İrşâdü tullâbi'l-hakâik'in
muhtasarıdır. Zâten bir özetten ibaret olan İrşâd'ı bile
okumaya üşenen kimselere kolaylık olmak üzere et-Takrîb'i
kaleme almıştır. Usûl-i hadis bilgilerini pek güzel özetlemesi
sebebiyle et-Takrîb çok rağbet görmüş, Zeynüddin el-Irâkî (ö.
806/1404), Muhammed İbni Abdurrahman es-Sehâvî (ö. 902/1496) ve
Süyûtî (ö. 911/1505) gibi âlimler tarafından şerhedilmiştir.
Süyûtî'nin Tedrîbü'r-râvî fî şerhi Takrîbi'n-Nevevî adlı
şerhi pek ünlü olup Kahire'de basılmıştır (1307; nşr. Abdüvehhâb
Abdüllatîf, I-II, Kahire 1385/1966).
William Marçais et-Takrîb'i fransızcaya tercüme etmiş ve
Journal Asiatique'de yayımlamıştır (9. seri, XVI-XVIII,
1900-1901).
et-Takrîb,
Tedrîbü'r-râvî ile muhtelif defalar basılmakla beraber,
Abdullah Ömer el-Bârûdî tarafından yeniden neşredilmiştir (Beyrut
1406/1986).
f)
el-Erbe`ûne'n-Neveviyye. Kırk hadis diye tanınan bu eser
dinin esaslarına dair çoğu Sahîh-i Buhârî ile Sahîh-i
Müslim'den seçilmiş 42 hadisi ihtiva etmektedir. Nevevî bu
çalışmayı, kırk hadis derlemeye teşvik eden zayıf rivayete dayandığı
için değil, Resûl-i Ekrem'in, huzurunda bulunanları bulunmayanlara
tebliğ etmeye ve hadisleri başkalarına öğretmeye teşvik eden
buyruğuna dayanarak yaptığını söylemektedir. 668 yılında tamamladığı
bu eserdeki hadislerin kolayca öğrenilmesi için senedlerini
zikretmemiştir.
Abdullah İbni Mübarek (ö. 181/797) ile başlayıp devam eden kırk
hadis çalışmaları içinde Nevevî'nin bu eseri hemen her devirde büyük
kabul görmüş, muhtevâsı ezberlenmiş ve başta kendisi olmak üzere
40'dan fazla âlim tarafından şerhedilmiştir.
el-Erbe`ûne'n-Neveviyye
Bulak'ta (1294), Kahire'de (1278) ve şerhleriyle birlikte daha başka
yerlerde pek çok defa basılmış ve Batı dillerine çevrilmiştir.
Bunlardan Muhammed Ali Sabri tarafından hazırlanan Arapça- İtalyanca
baskısı zikredilebilir (Roma 1982). Eserin Türkçe tercümeleri
arasında Babanzâde Ahmed Naim Bey'e ait olanı (İstanbul 1341)
anılmaya değer güzelliktedir.
g)
et-Telhîs şerhu'l-Buhârî.
Nevevî Sahîh-i Müslim gibi Sahîh-i Buhârî'yi de şerh
etmek istemiş, fakat eserin ikinci kitabı olan Kitâbü'l-Îmân'dan
sonrasını yazmaya ömrü yetmemiştir. Bu eserin müellif hattından
istinsah edilen 105 varaklık bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi'nde
(Kılıç Ali, nr. 243) bulunmaktadır. Bu yarım kalmış çalışma,
Kastallânî'nin İrşâdü's-sârî ve Sıddîk Hasan Han'ın
Avnü'l-bârî adlı Buhârî şerhlerinin bazı bölümleriyle birlikte
yayımlanmıştır (Kahire 1347).
h)
Mâ temessü ileyhi hâcetü'l-kârî li Sahîhi'l-İmâmi'l-Buhârî.
Buhârî ile hocaları ve öğrencileri, sahih hadis ve Sahîhayn'in
değeri hakkında bilgi verildikten sonra bazı hadis ıstılahlarının
tanıtıldığı eser Ali Hasan Ali Abdülhamîd tarafından Beyrut'ta (ts.,
Dârü'l-kütübi'l-`ilmiyye) neşredilmiştir.
ı)
el-Hulâsa fî ehâdîsi'l-ahkâm. Eser, Hulâsatü'l-ahkâm fî
(min) mühimmâti's-süneni ve kavâidi'l-İslâm adıyla da
anılmaktadır. Nevevî'nin Kitâbü'z-Zekât'a kadar yazabildiği bu
eserin müellif nüshasını gördüğünü söyleyen İbni Mülakkın (ö.
804/1401), "Şayet tamamlanabilseydi ahkâm hadisleri konusunda
benzersiz bir kitap olurdu"demektedir. Sahih ve hasen hadislerden
meydana gelen eserde her konunun sonunda o bahisle ilgili zayıf
hadisler toplanmış ve zayıf oldukları özellikle belirtilmiştir.
Eserin Haydarâbâd el-Mektebetü's-Sa`diyye'deki nüshasından alınan
fotokopisi, Medine el-Câmiatü'l-İslâmiyye'de (mahtûtât nr. 1096)
bulunmaktadır. Muhammed İbni Suûd Üniversitesi'nde bir grup
öğrencinin eseri neşre hazırladığı söylenmektedir.
j)
el-Îcâz fî şerhi Sünen-i Ebî Dâvûd. Tıpkı Sahîh-i Buhârî
şerhi gibi yarım kalan bu eser Süleymaniye Kütüphanesi'nde
(Hekimoğlu nr. 200, 139 vr.) bulunmaktadır.
Nevevî'nin "inneme'l-a`mâlü bi'n-niyyât"hadisini el-İmlâ
adıyla hayatının son günlerinde şerhe başladığı, fakat çalışmasını
tamamlayamadığı söylenmektedir. Sehâvî, Nevevî'ye nisbet edilen
Kitâbü'l-Emâlî'nin bu çalışma olabileceğini düşünmektedir.
Câmi`u's-sünne adında bir esere daha başlamış, fakat -Sehâvî'nin
belirttiğine göre- ancak birkaç yaprak yazabilmiştir. Süyûtî onun
Sünen-i Tirmizî'yi de ihtisar ettiğini söylemektedir.
2.
Şâfiî Fıkhıyla İlgili Eserleri
a)
Ravzatü't-tâlibîn ve `umdetü'l-müttekîn. Bu eser Gazzâlî'nin
el-Vecîz adlı fıkıh kitabını şerh etmek üzere Abdülkerîm İbni
Muhammed er-Râfi`î'nin (ö. 623/1226) yazdığı eş-Şerhu'l-kebîr
diye anılan Fethu'l-`azîz'in muhtasarıdır. Nevevî bu eseri
sadece ihtisar etmemiş, aynı zamanda ona iki cilt hacminde ilaveler
yapmıştır. İki buçuk yıl süren bu çalışmasını 669 yılında
tamamlamıştır. Nevevî'nin el yazısıyla dört cilt tutan bu eser,
Şâfiî fıkhını en güzel şekilde derlemesiyle ünlüdür. er-Ravza
üzerinde 40 kadar Şâfiî âliminin şerh, hâşiye, muhtasar, ta`lîk ve
tashih nevinden çalışması vardır. Ravzatü't-tâlibîn
Delhi'de (1307) ve Beyrut'ta yayımlanmıştır (I-VIII, 1966-1970).
Nevevî bu eserdeki isim ve lugatleri açıklamak üzere el-İşârât
ilâ mâ vaka`a fi'r-Ravza mine'l-esmâi ve'l-lugât adlı bir eser
yazmaya başlamış, Sehâvî'nin pek nefis bulduğu bu eserin
Kitâbü's-Salât'tan sonraki kısmını tamamlamaya ömrü yetmemiştir.
b)
Minhâcü't-tâlibîn. Râfi`î'nin el-Muharrer adlı
kitabını tamamlayarak tashih ettiği ve kolayca ezberlenebilmesi için
yüzde elli nisbetinde özetlediği bu çalışmayı 19 Ramazan 669
tarihinde tamamlamıştır. Şâfiî âlimleriyle talebenin el kitabı
mahiyetinde olan ve Elfiyye müellifi İbni Mâlik tarafından "Bugünkü aklım olsaydı, vallahi ezberlerdim"diye medh edilen bu
eser üzerine 40'dan fazla şerh yazılmıştır. Eserin ayrıca
muhtasarları, bu muhtasarların şerhleri bulunduğu gibi, hadislerini
tahric etmek, müşkil görünen i`râbını halletmek ve manzum hâle
getirmek maksadıyla da birçok eser kaleme alınmıştır.
Minhâcü't-tâlibîn
Kahire'de (1297, 1305, 1308, 1314, 1329) ve Mekke'de (1306)
basılmış, ayrıca van den Berg tarafından fransızca tercümesiyle
birlikte yayımlanmıştır (Batavia 1882-1884).
Minhâc'ın
lafızlarını açıklamak maksadıyla kaleme aldığı Dekâiku'l-Minhâc
adlı 33 sayfadan ibaret küçük bir eseri Şerhu Dekâiki'l-Minhâc
adıyla yayımlanmıştır (Mekke 1353).
c)
el-Mecmû` şerhu'l-Mühezzeb. Ebû İshâk eş-Şîrâzî'nin
(ö.476/1083), Şâfiî fıkhını delilleriyle birlikte ortaya koyduğu
el-Mühezzeb adlı eserini, hadislerini tahkik etmek, her
mes'elede diğer mezheplerin görüşlerini delilleriyle birlikte ortaya
koymak ve tartışmak suretiyle şerhetmeye başladığı ve ancak
Kitâbü'l-Bey`i yazmakta iken vefat etmesi sebebiyle yarım bıraktığı
bir eserdir. Âlimlerin son derece mükemmel bulduğu bu büyük eseri
Takiyyüddin es-Sübkî tamamlamak istemiş, bugün 20 cilt halinde
neşredilen eserin (baskı yeri ve tarihi yok) 10 ve 11. ciltlerine
tekabül eden bölümü yazdıktan sonra vefat etmiş, fakat eser diğer
Şâfiî âlimlerince ikmâl edilmiştir.
d)
Tashîhu't-Tenbîh. Şâfiî fıkhının mûteber beş kitabından ilki
kabul edilen Ebû İshâk eş-Şîrâzî'nin et-Tenbîh'i üzerine
yazdığı bir çok kitaptan biri olan bu eser ile Nüketü't-Tenbîh'i
Nevevî'nin ilk çalışmaları arasında yer alır. et-Tenbîh `alâ mâ
fi't-Tenbîh ve el-Umde fî tashîhi't-Tenbîh diye de
bilinen birinci eser et-Tenbîh ile birlikte basılmıştır
(Kahire 1329). Yine aynı eser üzerindeki Tuhfetü't-tâlibi'n-nebîh
fî şerhi't-Tenbîh adlı geniş şerhi Kitâbu's-Salât'a kadar
yazabilmiştir (İbni Kâdî Şühbe, II, 157). et-Tenbih'in
lugatlerine dair et-Tahrîr adlı önemli çalışması, dille
ilgili eserleri kısmında tanıtılacaktır.
e)
el-Usûl ve'z-zavâbıt. Küçük bir risaleden ibaret bu çalışmada
çoğu fıkıhla ilgili bazı meseleler ele alınmıştır. Eser Muhammed
Mazhar Bekâ tarafından Mecelletü'l-bahsi'l-`ilmî
ve't-türâsi'l-İslâmî'de (III, 367-381, Mekke 1400) yayımlanmıştır.
Muhammed Hasan Heyto da eseri önce Küveyt'teki Mecelletü
Ma`hedi'l-mahtûtâti'l-Arabiyye'de neşretmiş (XXVIII, sy.2, s.
425-455), sonra da kitap olarak yayımlamıştır (Beyrut 1407/1986).
f)
el-Îzâh fi'l-menâsik. Haccın ifâsına dair Nevevî'nin yazdığı
altı kitabın en genişidir. Nevevî'nin bu konuda dört veya beş kitap
yazdığını, bunlardan birinin el-Îcâz fi'l-menâsik adını
taşıdığını söyleyenler de vardır. Eser Nûreddin es-Semhûdî (ö.
911/1505) tarafından şerh edilmiş, İbni Hacer el-Heytemî (ö.
974/1566) tarafından da üzerine bir hâşiye yazılmıştır. el-Îzâh
Kahire'de (1282, 1316), Bombay'da (1291), Mekke'de (1316, 1329),
Metnü'l-Îzâh fi'l-menâsik adıyla da Beyrut'ta (1406/1985)
yayımlanmıştır. Ayrıca İbni Hacer el-Heytemî'nin hâşiyesiyle
birlikte yine Kahire'de (1294, 1323, 1329, 1344) basılmıştır.
Kadınların haccına dair olan Menâsikü'l-mer'e, Sâlih İbni
Abdurrahman el-Atram tarafından "Edvâu'ş-şerî`a"dergisinde
yayımlanmıştır (XV, 25-75, Riyad 1404).
g)
el-Mensûrât ve `uyûnü'l-mesâili'l-mühimmât. Kaynaklarda
el-Mesâilü'l-mensûre ve `Uyûnü'l-mesâili'l-mühimme
adlarıyla da zikredilen eser, Nevevî'nin verdiği bazı fetvâlar ile
ders esnasında açıkladığı fıkıh, tefsir ve hadise dair 362 meselenin
talebesi Alâeddin İbnü'l-Attâr (ö. 724/1324) tarafından derlenerek
bablara göre tertip edilmesiyle meydana gelmiştir. Meselelerin 310'u
fıkha, 6'sı tefsire, 37'si hadise, 3'ü imân'a, 6 tanesi de zühde
dairdir. 1352 yılında Kahire'de yayımlanan eser, daha sonra
Abdülkâdir Ahmed Atâ tarafından yine Kahire'de (1982), Muhammed
Haccâr tarafından da Fetâvâ'l-İmâm en-Nevevî adıyla Medine'de
(1405/1985) yayımlanmıştır.
h)
et-Tahkîk. Nevevî'nin daha çok el-Mecmû` Şerhü'l-Mühezzeb'den
faydalanarak "salâtü'l-müsâfir"bahsine kadar yazabildiği bu eser,
müteahhirîn âlimlerince onun en güzel fıkıh kitabı kabul
edilmektedir. İbnü'l-Mülakkin günümüze geldiği bilinmeyen bu eserin,
yukarıda tanıttığımız el-Mecmû`un muhtasarı olduğunu tahmin
etmektedir. Ayrıca ele aldığı konular bakımından et-Tahkîk'e
çok benzeyen Mühimmâtü'l-ahkâm da yarım kalmış olup beden ve
elbise temizliği bahsine kadar yazılabilmiştir.
3.
Kur'anla İlgili Eserleri
a)
et-Tibyân fî âdâbi hameleti'l-Kur'ân. Dımaşk halkının
Kur'ân-ı Kerîm okumaya ve okutmaya olan aşırı ilgisi, Nevevî'yi bu
konuda onlara yardım etmek üzere bu hacmi küçük fakat faydası büyük
eseri kaleme almaya sevketmiştir.
On
babdan meydana gelen eserde Kur'an okuyup ezberlemenin fazileti,
Kur'an ile meşgul olan kimselere değer vermenin önemi, Kur'an
öğreten ve öğrenen kimselerin uyması gereken esaslar, İnsanların
Kur'an'a karşı görevleri, belli zamanlarda ve durumlarda okunması
sevap olan âyet ve sûreler gibi konular işlenmiştir. Sehâvî'nin
dediği gibi, et-Tibyân, hem Kur'an okuyanların hem de
öğretenlerin mutlaka okuması gereken önemli bir eserdir.
Nevevî bir çok kitabında yaptığı gibi, halkın ilgisini artırmak için
bu eseri Muhtâru't-Tibyân adıyla ihtisar etmiş, Ahmed İbni
İmâd el-Akfehsî (ö. 808/1405) Tuhfetü'l-ihvân fî nazmi't-Tibyân
fî âdâbi hameleti'l-Kur'ân adıyla manzum hâle getirmiş, Muhammed
İbni Muhammed İbni Muhammed İbni Ebû Saîd el-Îcî de
Hadîkatü'l-beyân adıyla Farsça'ya tercüme etmiştir.
et-Tibyân
Kahire'de (1286, 1307, 1353; nşr. Muhammed Haccâr 1985), Dımaşk'ta
(1965), Beyrut'ta (nşr. Abdülaziz İzzeddin Seyrevân 1984) ve
Küveyt'te (nşr. Mansûr İbni Ya`kûb el-Besâre 1407) basılmıştır.
Ahmet İnce tarafından yapılan Türkçe tercümesi Kur'an Ehline
Rehber adıyla yayımlanmıştır (İstanbul 1973).
et-Tibyân
Ahmed İbni Muhammed İbni Abdülkerim el-Üşmûnî'nin (ö. XI/XVII.yy.)
Menârü'l-hüdâ fi'l-vakfi ve'l-ibtidâ adlı eseriyle birlikte
basıldığı için (Bulak 1286) olmalı ki, Ziriklî Nevevî'nin ilm-i
kırâat konusunda Menârü'l-hüdâ adlı matbû bir eseri
bulunduğunu ileri sürmüştür.
b)
Gaysü'n-nef` fi'l-kırââti's-seb'. Nevevî'nin böyle bir eseri
bulunduğunu Bağdatlı İsmâil Paşa söylemektedir (Îzâhu'l-meknûn,
II, 152).
4.
Dille İlgili Eserleri
a)
Tehzîbü'l-esmâ ve'l-lugât. Nevevî et-Tahrîr adlı
eserini sadece et-Tenbîh'deki lugatleri ve fıkhî terimleri
açıklamak maksadıyla yazdığı hâlde, bu eserini et-Tenbîh'de,
şerh ettiği el-Mühezzeb'de, ihtisar ettiği
Ravdatü't-tâlibîn'de, Şâfiî fıkhında önemli yeri olan İmâm
Şâfiî'nin talebesi Müzenî'nin (ö. 264/878) el-Muhtasar'ı ile
Gazzâlî'nin el-Vasît ve el-Vecîz adlı eserlerinde
geçen isimleri, lugat, ıstılah ve fıkhî lafızları açıklamak
üzere kaleme almıştır. Kitabını daha faydalı hâle getirmek
düşüncesiyle bu altı esere bağlı kalmak istemeyen Nevevî, başka
eserlerde geçen bazı şahıs, melek ve cin adlarını da kitabına almış,
fakat onu temize çekmeye fırsat bulamamıştır.
Muhammed adlı şahıslar başta olmak üzere diğer isim ve lugatlerin
alfabetik sırayla ele alındığı Tehzîbü'l-esmâ'nın isimlere
dair birinci cildi Wüstenfeld tarafından Göttingen'de (1842-1847),
lugatlere dair ikinci kısmı da Kahire'de (tarihsiz) neşredilmiştir.
b)
el-İşârât ilâ beyâni'l-esmâi'l-mübhemât. Hadis ilimlerinin
elli dokuzuncusu olarak bilinen "ma`rifetü'l-mübhemât"konusunda
Hatîb el-Bağdâdî, müphem isimlerin sahiplerini alfabetik olarak
sıralayarak el-Esmâü'l-mübheme fi'l-enbâi'l-muhkeme adlı
eserini yazmış, bu eseri ihtisar eden Nevevî eserin tertip tarzını
değiştirerek daha kullanışlı olacağı düşüncesiyle rivayetleri sahâbe
adlarına göre alfabetik hâle getirmiş ve birçok ismin okunuşunda
farklı kanaatini ortaya koymuştur. el-Mübhem `alâ hurûfi'l-mu`cem
diye de anılan eser, Lahor'da basılmış (1341), daha sonra Hatîb'in
el-Esmâü'l-mübheme'sinin son kısmında (s. 531-622)
neşredilmiştir (nşr. İzzeddin Ali es-Seyyid, Kahire 1405/1984).
c)
Tahrîru elfâzi't-Tenbîh. et-Tahrîr fî şerhi elfâzı't-Tenbîh
ve
Tahrîru't-Tenbîh adlarıyla da bilinen eseri, Ebû İshâk
eş-Şîrâzî'nin, et-Tenbîh'indeki lugatleri ve fıkhî
terimleri açıklamak maksadıyla yazmıştır. Bir fıkıh lugati
olan eserde, kelimeleri kitapta geçtiği sıraya göre şerh etmiş ve
671 yılı Zilhicce ayında (Haziran 1273) tamamlamıştır. Şâfiî fakihi
Hamza İbni Ahmed İbni Ali el-Hüseynî'nin (ö.874/1469) bu eser
üzerinde el-Îzâh alâ tahrîri't-Tenbîh adlı bir çalışması
vardır. Abdülganî Dakr eseri tahkik ederek Tahrîru
elfâzi't-Tenbîh ev Lugatü'l-fıkh adıyla yayımlamıştır (Dımaşk
1408/1988).
5.
Muhtelif Konulara Dair Eserleri
a)
Mekâsıdü'l-İmâm en-Nevevî. Mekâsıdu'l-İmâm en-Nevevî
fi't-tevhîd ve'l-ibâdât ve usûli't-tasavvuf ve
Mekâsıdu'n-Neveviyyeti's-seb`a adlarıyla da anılan eser akâid,
ibadet ve tasavvuf ile ilgili küçük bir risâle olup Beyrut'ta (1280,
1324), Bağdat'ta (ts., Mektebetü'l-Müsennâ) ve Dârü'l-îmân'ın yayın
komisyonu tarafından bazı not ve açıklamalarla Beyrut-Dımaşk'ta
(1406/1985) yayımlanmıştır.
b)
Büstânü'l-ârifîn. Zühd, ihlâs, dünyanın değersizliği gibi
konuları âyet, hadis, İslâm âlimlerinin sözleri, güzel hikâye ve
şiirlerle ele alan küçük hacimli bir eserdir (Kahire 1348; nşr.
Muhammed Haccâr, Beyrut 1412).
c)
et-Terhîs fi'l-ikrâmi bi'l-kıyâm li zevi'l-fazli ve'l-meziyyeti
min ehli'l-İslâm `alâ ciheti'l-birri ve't-tevkîr ve'l-ihtirâm lâ
`alâ ciheti'r-riyâ ve'l-i`zâm. Riyâkârlık ve değerinden fazla
büyütme düşüncesi olmadan sırf hürmet etmek maksadıyla faziletli ve
değerli müslümanlar için ayağa kalkılabileceği konusunu işleyen bu
eseri Nevevî 666 (1267) yılında tamamlamıştır. Ahmed Râtib Hammûş
tarafından Dımaşk'ta (1402/1982), Keylânî Muhammed Halîfe tarafından
da Beyrut'ta (1409/1988) yayımlanmıştır.
d)
Müntehabü (veya muhtasaru) Tabakâti'ş-Şâfi`iyye
li'bni's-Salâh. İbnü's-Salâh'ın Tabakâtü'ş-Şâfi`iyye'sini,
ona bazı şahıslar ilave etmek suretiyle ihtisar ettiği eser 180
kadar âlimin tercüme-i hâlini ihtiva etmektedir. Muhammed ve Ahmed
adını taşıyanlar başa alınmış, öteki şahıslar alfabetik olarak
sıralanmıştır. Eserin Muhyiddin Necîb tarafından neşre hazırlandığı
söylenmektedir (Ayrıca bk. Müneccid,
Mu`cemü'l-müerrihîne'd-Dımaşkıyyîn, s. 114).
e)
Hizb. Hizbü'l-hıfz ve'l-evrâd ve Hizbü'l-İmâmi'n-Nevevî
adlarıyla da anılan risale, akşam sabah okunmak üzere Nevevî
tarafından tertip edilen bir duadan ibarettir. Bir kısmı hadislerde
geçen bu dua talebeleri tarafından kaleme alınmış, âlimlerin büyük
ilgi göstermesi sebebiyle geniş muhitlere yayılmış, İstanbul'da
(1298, 1302, 1309), Bombay'da (1299) ve Bulak'ta (1303) basılmıştır.
Hizb'i
şerh eden Faslı muhaddis Ebû Abdullah Muhammed İbni Tayyib eş-Şerakî
(ö.1175/1761), giriş mâhiyetinde yazdığı on küçük mukaddimede hizbin
vird, devamlı okunan dualar ve zikirler anlamına geldiğini,
hizblerin ne zaman başladığını, buna niçin ihtiyaç duyulduğunu, İbni
Teymiye'nin hizbe karşı olduğunu, fakat âlimlerin hizb ve evrâd
okumayı câiz gördüğünü, hizb ve evrâd okumanın şartlarını, her
hizbin ayrı bir özelliği ve tesiri bulunduğunu açıklamış, daha sonra
da bu hizbi şerh etmiştir. Eseri Bessâm Abdülvehhâb el-Câbî
yayımlamıştır(Beyrut 1408/1988). Hizb'i daha başka âlimler de
şerhetmişlerdir.
`
Nevevî bunlardan başka tefsir, hadis, fıkıh, lugat ve Arap diliyle
ilgili bazı konuları ele aldığı Tuhfetü tullâbi'l-fezâil,
fetvâ usûlüne dair Edebü'l-müftî ve'l-müsteftî, Mesâilü
(Muhtasaru) tahmîsi'l-ganâim, Muhtasaru
âdâbi'l-istiskâ, Rü'ûsü'l-(rûhu'l-(?) (`uyûnü'l-(?)mesâil,
ed-Dekâik, amelü'l-yevm ve'l-leyle, Risâle fî
me`âni'l-esmâi'l-hüsnâ, Risâle fî ehâdîsi'l-hayâ adlı eserleri
kaleme almış, Gazzâlî'nin el-Vasît adlı eserine iki cilt
hacmindeki Nüket `ale'l-Vasît'i yazmış, İbnü'l-Esîr'in
Üsdü'l-gâbe'sini, Râfi`î'nin et-Teznîb'ini, Beyhakî'nin
Menâkıbü'ş-Şâfi`î'sini ihtisar etmiştir.
Kâtip Çelebi onun Mir'âtü'z-zemân fî târîhi'l-a`yân adlı bir
çalışması bulunduğunu, eserde dünyanın yaratılışından başlamak üzere
önemli olayların muhtasar bir şekilde sıralandığını söylemekte (II,
1648), Selâhaddin Müneccid de bu bilgiyi tekrarlamaktadır (bk.
Mu`cemü'l-müerrihîne'd-Dımaşkıyyîn s.114). Eserin
günümüze geldiği bilinmediği için, Sıbt İbnü'l-Cevzî'nin
(ö.654/1256) aynı adı taşıyan meşhur eseriyle karıştırılmış
olabileceği hatıra gelmektedir.
`
Nevevî'nin tahsil hayatından sonra kitap te'lifinin yanısıra bir
taraftan talebe okuttuğu, öte yandan ibadet ve zikirden derin haz
duyduğu dikkate alınırsa, 45 yıllık ömrünün 20 (İbni Attâr'a
göre 16) yıllık bir diliminde bu kadar eseri vücuda getirmesi, ancak
Cenâb-ı Hakk'ın lutfu ve sevdiği kulunun ömrünü bereketlendirmesiyle
açıklanabilir.
Nevevî ile iftihar eden ve onun şefaatını uman yakınları birgün
kendisine:
- Kıyamet günü Arasât meydanında bizi unutma, demişlerdi. Nevevî de:
- Şayet o gün ayağım yer tutarsa, bütün tanıdıklarım benden önce
girmeden vallâhi cennete girmem, diyerek onların gönlünü almıştı.
Yüzyılları aşıp gelen ve şimdi geniş bir şekilde tanıtacağımız ünlü
eseri Riyâzü's-sâlihîn'in mütercim ve şarihleri
sıfatıyla biz de tanıdıkları arasına girmeyi ümit ve niyâz ederiz.
|