|
GİRİŞ
HADÎS - SÜNNET, NEVEVÎ VE RİYÂZÜ'S-SÂLİHÎN
H
A D İ S - S Ü N N E T
Güzel dinimizin iki temel kaynağı vardır. Bunlar yüce kitabımız
Kur'ân-ı Kerîm ve Peygamber Efendimiz'in Sünneti'dir.
Ashâb-ı kirâm, İslâm dinini, Kur'ân-ı Kerîm, Hz. Peygamber'in şahsı
ve onun sözlü veya fiilî tebliğ ve tâlimâtı demek olan sünnetinden
meydana gelen bir bütün olarak tanıdı.
Hz. Peygamber'in vefatından sonra İslâm dini, Kitap ve
Sünnet'in ortaya koyduğu esaslar çerçevesinde anlaşıldı ve
yaşanmaya çalışıldı.
Daha ilk halîfe Hz. Ebû Bekir zamanında Kur'an âyetleri bir araya
toplandı. Bizzat Hz. Peygamber'in izniyle kendi devrinde başlayan
sünneti ezberleme ve yazarak derleme çalışmaları ise, zaman içinde
giderek hız ve yaygınlık kazandı. İlk bir buçuk asırda tamamen
yazılı hale getirilmiş olan sünnet bilgi ve belgeleri, ikinci ve
özellikle üçüncü hicrî yüzyılda büyük hadis kitaplarında toplandı.
Bugün bizim hadis kitaplarında gördüğümüz bu yazılı metinler,
birer sünnet belgesi olarak hadis adıyla anılageldi.
A.
Tarifler
l.
Hadis
Hadisin terim anlamı, Hz. Peygamber'in sözü, fiili,
ashâbının yaptığını görüp de reddetmediği davranışlar (takrir) ve
onun yaratılışı veya huyu ile ilgili her türlü bilgi demektir.
Hadis, Hz. Peygamber'i dinleyen sahâbîden başlayarak onu
rivâyet edenlerin adlarının yazılı olduğu sened ile Hz.
Peygamber'in söz, fiil veya takrîrinin yazıldığı metin'den
meydana gelir. Yani hadis deyince, sened ve metinden
oluşan bir yazılı yapı anlaşılır. Ancak Riyâzü's-sâlihîn'de
hadis metinlerinin kolay okunup öğrenilmesi için sahâbî dışındaki
râviler yâni sened kısmı müellif tarafından çıkarılmıştır.
Hadis İlmi
iki ana bölüme ayrılır:
a.
Rivâyetü'l-hadîs ilmi.
Hz.Peygamber'in sözü, fiili,takriri, halleri ve bunların rivayet ve
zabt edilişi ile alâkalı bir bilim dalıdır. Hadis metinlerini ihtiva
eden kitaplar, bu dala ait kaynaklardır. Bu ilim dalı "hadis
naklinde hatadan uzak kalma" temeli üzerinde yapılmış
çalışmaları yansıtır.
b.
Dirâyetü'l-hadîs ilmi.
Hadis Istılahları İlmi diye de anılır. Hadisin yapısını
meydana getiren sened ve metni anlamaya imkân veren birtakım
kaideler ilmidir. Bu kaideler yardımıyla bir hadisi kabul veya
reddetmek mümkün olur. Hadis usûlü ile ilgili eserler bu
ilmin kaynaklarıdır.
Bu
ilmin hedefi, Hz. Peygamber'in hadislerini başka sözlerle
karıştırılmaktan, değiştirilmekten, bozulmaktan ve iftiraya
uğramaktan ilmî yollarla korumaktır. Hz. Peygamber'e nisbet edilen
sözün gerçekten ona ait olup olmadığı bu ilmin kurallarıyla
anlaşılır.
Hadis ilminin gayesi,
rivayetlerin sahih ve doğru olanlarını sahih ve doğru
olmayanlarından ayırmaktır. Bir başka ifade ile Hz. Peygamber'in
söylemediği bir sözü ona söyletmemek, yapmadığı bir işi ona
yaptırmamak, yani sünneti aslî berraklığı içinde korumaktır.
Her iki dalıyla birlikte hadis ilminin gelişmesi, "Hz.
Peygamber'e yalan isnad etmeme dikkati" ve "tebliğ görevi"nin
yerine getirilmesi sâyesinde gerçekleşmiştir. Bu konuda ilk ve en
değerli gayret, sevgili Peygamberimiz'in en hayırlı nesil olarak
takdir ve takdim buyurduğu ashâb-ı kirâm'a aittir. Rivayetü'l-hadîs
ilminin kurucuları oldukları gibi, dirâyetü'l-hadîs ilminin
temellerini atanlar da onlardır. Allah kendilerinden razı olsun.
Ashâb,
sahâbî kelimesinin çoğuludur. Sahâbî, müslüman olarak Hz.
Peygamber'i gören ve o iman üzere ölen kimseye denir. Herhangi bir
sahâbî ile görüşme imkânı bulan kimseye de tâbiî adı verilir.
2.
Sünnet
Sünnet,
sözlükte yol demektir. Yolun iyisine de kötüsüne de sünnet
denir. Yalın halde söylendiği zaman "güzel yol" anlamındadır.
Kur'ân-ı Kerîm'de bu kelime, devamlı âdet, kâinâtın düzeninde
geçerli olan tabiî kanunlar, gidilen yol gibi anlamlarda kullanılır.
Bir de sünnetullah terimi vardır. Bu, Allah'ın koyduğu
kurallar, toplumların hayatlarında görülen ilerleme, gerileme ve
hatta yok olmada geçerli olan ilâhî kanunlar demektir.
Terim olarak sünnet, söz, fiil ve takrirleri ile Hz.
Peygamber'in İslâm'ı yaşayarak yorumlaması demektir. Bu anlamda
sünnet, hadisten daha kapsamlıdır. Nitekim "Size iki şey
bırakıyorum. Onlara sıkı sarıldığınız sürece yolunuzu şaşırmazsınız:
Allah'ın kitabı ve Resûlü'nün sünneti.."(Mâlik, Muvatta', Kader 3) hadisinde bu anlam açıkca görülmektedir. Hz. Peygamber'e
nisbet edilen her şeyin yazılı metni mânasında hadis, günümüzde
sünnet yerine de kullanılmaktadır. Artık bugün hadis deyince
sünnet, sünnet deyince hadis anlaşılmaktadır. Sünnetin çoğulu sünen
olduğu gibi Hz. Peygamber'in söz, fiil ve takrirlerine ait
hadisleri içeren kitaplardan bir kısmının adı da Sünen'dir.
Başlangıçta hadisin, Hz. Peygamber'in sözlerini, sünnetin ise,
fiil ve uygulamalarını ifade etmek için kullanılması, hadisi
sünnetten ayrı düşünmek için yeterli değildir. Bu birlik, sünnete,
kendine ait olmayan bir unsuru yamamak, ona kendisinden olmayan bir
şeyi katmak mânasına asla gelmez. Bu yöndeki müsteşrik iddialarına
kulak asmamak gerekir. Zaten sünnet, hadis kitaplarında
gördüğümüz hadis metinleri değil, onların ifade ettiği mânalardır.
Sünnet,
Kur'ân'ın açıklayıcısı olduğu için Kur'ân-ı Kerîm'den hemen sonraki
ikinci delildir. Kur'an, okunan vahiy; sünnet, rivayet
olunan vahiy (Şâfiî, Risâle, s. 91-92); hadis ise,
"rivayet edilen sünnet" (Kâsımî, Kavâidü't-tahdîs, s.
35-38; Cezâirî, Tevcîhü'n-nazar, s. 2) demektir.
Hadis kitaplarımız, rivayet olunan vahiy demek olan sünnetin
yazılı belgeleri ile doludur. Bu belgelerin niteliklerine göre
farklı ve özel terimlerle ifade edilmesi ve değişik hükümlere
bağlanması ilmî bir meseledir. Bu nitelikleri ve terimleri
Hadis Usûlü İlmi tayin ve tesbit etmektedir.
B.
Peygamber ve Sünnete Olan İhtiyaç
Yüce yaratıcı insanoğlunu mükerrem ve mükemmel bir
varlık olarak yaratmıştır. Fakat bu mükemmelliğine rağmen insan,
ilâhî hitâba doğrudan muhâtap olacak yapıya sahip değildir. Bu
sebeple dünyada insan hayatının başladığı günden beri, Allah Teâlâ,
onların arasından seçtiği "Nebî" veya "Resûl" denilen peygamberleri
kendisiyle kulları arasındaki irtibâtı kurmak ve açıklamakla
görevlendirmiştir.
Bütün peygamberler, Allah'ın emir ve nehiylerini O'nun kullarına
ulaştırmak ve onlara doğru yolu göstermekle görevlendirilmiş
hidâyet elçileridir. Peygamberler bu kutsal elçilik görevlerini
hakkıyla yerine getirmeye çalışmışlardır. Bizim Peygamberimiz Hz.
Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem de ümmetine
Allah Teâlâ'nın istediği şekilde yaşamaları için gerekli bilgileri
uygulamalı olarak vermiştir. Her peygamber gibi bizim
peygamberimizin de iki temel görevi vardı: Tebliğ ve beyân.
"Ey Peygamber, Rabbinden sana indirileni tebliğ et, eğer bunu
yapmazsan, O'nun elçiliğini yerine getirmemiş olursun"
[Mâide sûresi (5), 67].
"İnsanlara, kendilerine ne indirildiğini açıkca anlatasın diye sana
da Kur'ân'ı inzâl ettik"
[Nahl sûresi (16), 44].
Peygamber Efendimiz vahiy yoluyla Allah'tan aldığı Kur'an
âyetlerini, görevi gereği, insanlara sadece ulaştırmakla kalmıyor
aynı zamanda onları açıklıyor ve anlatıyordu. Tebliğ ettiklerini
açıklamak ve anlatmak onun aslî göreviydi. Hemen işâret edelim ki
Peygamberimiz'in tebliğ görevi evrensel olduğu için,
açıklamaları da ona uygun bir çerçeve ve nitelikte gerçekleşiyordu.
Yani sünnet, Kur'ân'ın evrensel planda Hz. Peygamber tarafından
yorumlanması demek oluyordu.
Mukaddes kitabımız Kur'ân-ı Kerîm'in eksiksiz, yeterli, açık ve
her şeyi açıklayıcı olmasına ve dinimizin de ikmal edilmiş
bulunmasına rağmen, sünnetin ifade ettiği bir yorum ve anlatıma
gerçekten ihtiyaç var mıdır, şeklinde bir soru aklımıza takılabilir.
Gerçek şu ki, yüce kitabımızın yeterli, açık ve açıklayıcı oluşu
elbette bir hakikattır. Ancak onun bu niteliklerine rağmen,
muhatapları olan insanların anlayış seviyeleri farklı olduğu için
onu tek tek doğru olarak anlayıp kavramaları mümkün değildir. Öte
yandan sorumluluk için duymak değil, anlamak gerekmektedir.
İnsanları anlamadıkları şeylerden sorumlu tutmak mümkün değildir.
Bu sebeple kim, neyi anlamak ihtiyacında ise, ona onu anlatmak
lâzımdır. En iyi, en güzel, en doğru ve en doyurucu açıklamayı da
elbette Kur'an âyetlerini getirip tebliğ eden Peygamber yapacaktır.
Peygamber'in açıklamaları, hiç bir zaman Kur'an'ın eksik, yetersiz
ve kapalı olduğu anlamına gelmez. "Allah'a kul olmak"tan
başka görevi bulunmayan insanlar, ancak bu açıklamalar sayesinde
O'na nasıl kulluk edeceklerini öğrenmiş olacaklardır. Bu sebeple
sünnetsiz bir müslümanlık düşünmek mümkün değildir.
Hayatın ilâhî irâde doğrultusunda şekillenmesi konusunda Sünnet,
Kur'an ile birlikte hemen onun yanıbaşında birinci dereceden bir
görev üstlenmiş bulunmaktadır.
Bunun böyle olduğunu hem Peygamber'e itaatı emreden Kur'ân-ı Kerîm,
hem de Hz. Peygamber'in bizzat kendisi ifade ve ilân etmektedir.
Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyurulmaktadır:
"Peygamber size ne verirse onu alın, neyi yasaklarsa ondan da
kaçının!"
[Haşr sûresi (59), 7].
"De ki: Allah'ı seviyorsanız, bana uyunuz ki, Allah da sizi sevsin
ve günahlarınızı bağışlasın"
[Âl-i İmrân sûresi (3), 31].
"Allah'a ve kıyamet gününe kavuşacağını uman sizler için Allah'ın
Resûlü'nde güzel bir örnek vardır"
[Ahzâb sûresi (33), 21].
"Allah'a ve Resûlü'ne inanıyorsanız, anlaşmazlığa düştüğünüz
konuları Allah'a ve Resûlü'ne arz ediniz!"
[Nisâ sûresi (4), 59].
"Hayır Rabbine andolsun ki onlar, aralarında çıkan anlaşmazlıklarda
seni hakem tayin edip verdiğin hükmü, içlerinde hiç bir sıkıntı
duymadan kabul edip teslim olmadıkları sürece tam mü'min olamazlar"
[Nisâ sûresi (4), 65].
"Gerçekten sen, doğru yola, Allah'ın yoluna çağırıyorsun"
[Şûra sûresi (42), 52].
"Peygamber'in emrine muhâlefet edenler, fitneye ya da can yakıcı bir
azaba uğramaktan çekinsinler"
[Nûr sûresi (24), 63].
"Kim Peygamber'e itaat ederse, Allah'a itaat etmiş olur"
(Nisâ sûresi (4), 80].
Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır:
"...Kim benim sünnetimden (yaşama tarzımdan) yüz çevirirse benden
değildir"
(Buhârî, Nikâh 1; Müslim, Nikâh 5).
"Dinin elden çıkışı sünnetin terkiyle başlar. Halat nasıl lif lif
kopup parçalanırsa, din de sünnetin birer birer terkiyle ortadan
kalkar"
(Dârimî, Mukaddime 16).
Bütün bu âyet ve hadisler, müslümanların ancak sünnete sarılmak ve
ondan ayrılmamaya çalışmak suretiyle İslâmî kimliklerini
koruyabileceklerini ifade etmektedir. Zira açık bir gerçektir ki,
sünnetin terkedilmesiyle doğacak boşluk, sünnetin tam zıddı demek
olan bid'atla doldurulacaktır.
Sünnet,
en kısa ve genel anlatımıyla "İslâm kültürü" demektir.
Bid'at ise, İslâm kültürüne ters düşen, onda yeri olmayan ve
fakat ondanmış gibi görülmeye ve gösterilmeye çalışılan yabancı
unsur demektir. Muhtelif kıta ve iklimlerde yaşayan müslümanlar
arasında çağlar boyu görülegelen ortak değerler ve uygulama
benzerlikleri, sünnetin belirleyiciliği, birleştiriciliği,
bütünleştiriciliği yani evrenselliği sayesinde olmuştur. Açıkca
söyleyecek olursak, ümmet sünnetle vardır, onunla yaşar.
Yozlaşma sünnetten ayrılmakla başlar.
C.
Sünnetle İlgili Bazı Meseleler
1.
Sünnetin Kaynağı
Kur'ân-ı Kerîm, hem lafzı hem de mânasıyla vahiy olduğu için ona
vahy-i metlüv (okunan vahiy) denilmektedir. Sünnet ise, vahyin bir
çeşit meâl ve mefhûmu olduğundan dolaylı vahiydir. Fakat lafız
olarak vahiy niteliğine sahip değildir. Bu sebeple de ona vahy-i
gayr-i metlüv denilmektedir.
Hz. Peygamber, vahiy, üstün beşerî akıl ve nebevî akıl ya da
peygamberlik birikimi (meleke-i nübüvvet) denilen üçlü bir yolla
ilim elde etme imkânına sahip bulunmaktadır. Vahiy gibi diğer
insanların ulaşması mümkün olmayan bir bilgi kaynağıyla uzun süre
temasta bulunan beşerî aklın en üst seviyesine sahip Hz.
Peygamber'de, meleke-i nübüvvet denilen bir peygamberâne ictihad
kabiliyet ve birikiminin oluşacağı muhakkaktır. Bu yetenek
sayesinde Hz. Peygamber, başkalarının intikal edemediği birtakım
ilâhî gerçekleri kavrayıp en uygun ifade ve uygulamalarla insanlara
anlatır. Sünnetin ulaşılmaz boyutu, başkalarının yorumlarından
üstün oluşu işte buradan kaynaklanmaktadır.
Hz. Peygamber'deki bu peygamberlik melekesine, diğer bir ifadeyle
nübüvvet ilmine, Kur'an-ı Kerîm değişik kelime ve tâbirlerle işaret
buyurmaktadır: Zikir, hüküm, hikmet, şerh-i sadr, tefhîm, ta'lîm
ve irâe gibi kelime ve terimler bunlardandır. Hz.
Peygamber'in ilâhî irâdenin beyânı niteliğindeki açıklamaları, ilâhî
anlatım ve denetim altındaki nebevî akıldan doğmaktadır,
denilebilir. Sünnetin bağlayıcılığı da işte bu ilâhî-nebevî
niteliğinden ileri gelmektedir.
2.
Sünnetin Dindeki Yeri
Yukarıda işaret ettiğimiz gibi sünnet, Peygamber Efendimiz'den
Kur'ân dışında sâdır olmuş her türlü söz, fiil ve takrirlerden
oluşmaktadır. Daha kısa ve fıkıh usûlü âlimlerinin anlayışına uygun
bir anlatımla "Sünnet, Allah Resûlü'nün söz, fiil ve takrirlerinden
ibarettir." Şer'î delillerin ikincisi olan sünnetin tarifinde "peygamberlik" kaydı, vaz geçilmez unsurdur. Böylece sevgili
Peygamberimiz'in, peygamberliğinin başlangıcından vefatına kadar,
Kur'an dışında söylemiş olduğu her söz veya yaptığı her fiil sünnet
içinde yerini almış olmaktadır. Bu söz ve fiillerin ümmete yönelik
genel bir hüküm getirmiş olması ile özel kişilere veya kendi zâtına
yönelik olması arasında hiç bir fark yoktur. Yine onun fiilinin
yaratılışla ilgili (cibillî) olup olmaması da neticeyi değiştirmez.
Bütün bunlar, sonuçta farklı hükümlere bağlansa bile, "Peygamber'den
sâdır olan söz ve fiiller" olarak "sünnet" kavramı ve
kapsamı içindedir. Kimine vâcip, kimine mendup, kimine mekruh v.s.
denilmesi, kiminin ümmetin tamamına yönelik, kimilerinin belli bazı
kişilere has olması ayrı bir konudur.
Yalnız burada bir kere daha işaret edelim ki, Hz. Peygamber'in
sözlerini "sünnet" kavramından ayrı düşünmek isteyenlere, buna
gerekçe olarak da başlangıçta sünnet denilince Hz. Peygamber'in
sadece fiillerinin anlaşıldığını, sözlerinin o çerçevede
düşünülmediğini ileri sürenlere iltifat edilmemelidir.
Bu
kapsamdaki sünnetin delil olduğunda bütün müslümanlar icmâ
etmişlerdir. Yani "sünnet"'in dinde delil olmadığını söyleyen hiçbir
kimse veya grup bulunmamaktadır.
Öte yandan, Kitab'ın Sünnet'e göre üstün olduğu konusunda da bir
görüş ayrılığı bulunmamaktadır. Zira Kitap, lafız olarak Allah
katından indirilmiş, ibadetlerde okunması emredilmiş, bütün bir
insanlık en küçük sûresinin benzerini getirmekten âciz kalmış ilâhî
bir beyândır. Sünnet ise bu vasıflara sahip değildir. Bu açıdan
bakıldığı zaman, delillerin sıralanmasında sünnet, elbette
Kitap'tan sonra gelmektedir.
Kur'an'da sünnetin hukûkî delil olduğunu gösteren âyetler
bulunmaktadır. Bu sebeple sünnete ait her hangi bir delilin, meselâ
çelişki halinde olduğu sanılan bir âyetin zâhirini korumak
maksadıyla dikkate alınmaması, sünnetin delilliğini gösteren
âyetlerin tamamının dikkate alınmaması anlamına gelir.
Diğer taraftan Peygamber'in mûcize göstermesi, rabbinden
tebliğ ettiği şeylerin güvenilir, doğru ve hatadan korunmuş olduğunu
isbat eder. Demek oluyor ki Kitap ve Sünnet'ten her biri yek
diğerini desteklemekte ve doğrulamaktadır. Dinde delil oldukları da
aynı derecede kesindir.
İmam Şâfiî'nin ifadesiyle Kur'ân'ın okunan, sünnetin rivayet olunan
vahiy olması, önce bu kaynak birliği içindeki iki delil arasında
herhangi bir çelişkinin bulunmamasını gerekli kılar. Buna bağlı
olarak da şayet görünürde bir çelişki varsa, bu takdirde, her ikisi
de âyet olsaydı ne yapılacak idiyse öyle hareket edilmesi lâzım
gelir. Biri sünnet delilidir, ötekisi Kitap'tır deyip hemen
birincisinden vaz geçme şeklinde bir yola gidilmemeli, gerekli ilmî
araştırma yapılmak suretiyle cem-te'lif, nesh veya tercih gibi
çözüm yollarına baş vurulmalıdır.
Sünnet, Kur'ân karşısında üç görev üstlenmiştir: Te'kid, tefsir,
teşrî'.
Te'kid:
Sünnet herhangi bir hükme Kur'an gibi delâlet eder, yani her yönüyle
Kur'an'ın hükmüne uygun bir beyânda bulunur. Meselâ,"Namazı kılın
ve zekâtı verin", "Ey inananlar, oruç size farz kılındı","Kâbe'ye
gitmeye yol bulabilene haccetmek Allah'ın insanlar üzerinde bir
hakkıdır" âyetlerinde mutlak olarak ifade buyurulan İslâm'ın
şartlarını bir de "İslâm beş temel üzerine kurulmuştur"
(Buhârî, Îmân,1, 2; Müslim, Îmân 19-22) hadisi, -uygulamaya yönelik
hiç bir açıklama getirmeksizin- sadece hüküm açısından beyân
etmektedir. Yine "Mallarınızı aranızda haksız sebeplerle
yemeyin..." [Bakara sûresi (2), 188] âyeti ile "Hiç bir
müslümanın malı, kendi gönül rızâsı bulunmadan helâl olmaz" (Ebû
Dâvûd, Menâsik 56) hadisi tam bir uyum içinde aynı mânayı ifade
etmektedirler.
Burada akla, sünnetin Kur'an'a verdiği destek ve teyid, Kur'an için
bir kıymet ifade eder mi? şeklinde bir soru takılabilir. Bu husus,
Sünnet ile Kur'an arasındaki kaynak birliğinden doğan bir uyumu
göstermesi yönüyle ele alınmalıdır. Kur'an için değilse bile,
Kur'an'ın muhâtapları açısından sünnetin teyid ve te'kidi elbette
büyük bir anlam ifade eder. Buradaki beraberlik, diğer noktalardaki
birlikteliğin ve uyumun göstergesi olarak kabul edilmelidir.
Tefsir veya beyân:
Sünnet, Kur'an'da bulunan herhangi bir hükmü herhangi bir yönden
açıklar. Buna genellikle, kısaca temas edilmiş (mücmel)
hükümlerle, anlaşılması kolay olmayan (müşkil) hükümlerin
açıklanması, mutlak hükümlerin belli kayıtlara bağlanması (takyid),
genel hükümlerin özelleştirilmesi (tahsis) denilmektedir.
Meselâ namaz ve zekâtın uygulama biçim, ölçü ve şekillerine açıklık
getiren hadisler, yine "beyaz iplik siyah iplikten sizin için
ayırt edilinceye kadar" [Bakara sûresi ( 2),187] âyetindeki
beyaz ve siyah iplikten maksadın gündüzün aydınlığı ile gecenin
karanlığı olduğunu belirten hadisler ve yine "inanıp da
imânlarına herhangi bir zulüm bulaştırmayanlar.." [En‘am sûresi
(6), 82] âyetindeki zulümden kastın, "şirk" olduğunu
açıklayan hadis, sünnetin bu özelliğini ortaya koymaktadır.
Sünnetin en yoğun şekilde icrâ ettiği görev Kitab'ı açıklamaktır. Bu
sebeple "Sünnet Kitab'ın açıklayıcısıdır" denilmiş ve Kitap ile
Sünnet arasındaki ilişki de açıklayan- açıklanan (mübeyyin-mübeyyen)
alâkası olarak tesbit edilmiştir.
Sünnetin bu iki fonksiyonu (te'kid ve tefsir) hakkında İslâm
bilginleri arasında herhangi bir görüş ayrılığı söz konusu değildir.
Teşrî:
Kur'an'ın herhangi bir hüküm getirmediği konuda sünnetin bir hüküm
ortaya koyması demektir. Bu konu âlimler tarafından tartışılmıştır.
Bazı âlimler, "Allah Teâlâ, Peygamber'e itaatı farz kılmış ve
Peygamber'in kendi rızâsına uygun davranacağını bildiği için
Kitap'ta hükmü belirtilmeyen konularda Peygamber'e hüküm koyma
yetkisi vermiştir" dediler. Bazıları da "Hiç bir sünnet yoktur ki,
onun mutlaka Kur'an'da bir aslı bulunmasın. Namazın nasıl
kılınacağını gösteren sünnetin, namazın kılınması emrini getiren
âyete dayandığı gibi diğer konulardaki teşriî sünnetler de mutlaka
bir âyete dayanır. Peygamber neyi haram veya helâl kılmışsa, onları
Allah tarafından bir açıklama olmak üzere ortaya koymuştur" dediler.
Bir kısım âlimler de, "Peygamberin sünnet olarak ortaya koyduğu her
şey, onun kalbine Allah Teâlâ tarafından konulan hikmetten
ibârettir. Peygamber'in kalbine konulan şey, onun sünneti
olmaktadır" dediler.
Bu görüşler sünnetin müstakil olarak hüküm getireceğinde
birleşmekte, sadece Peygamber'in tek başına ortaya koyduğu hükmü,
doğrudan doğruya Allah'ın yardımına dayanarak kendiliğinden mi
ortaya koyduğu, yoksa kendisine vahiy mi edildiği, ya da kalbine
ilka ve ilham mı edildiği noktasında biribirlerinden
ayrılmaktadırlar. İhtilâf aslında işte bu değerlendirme ve
ifadelendirme noktasında yoğunlaşmaktadır.
Kitap'ta olmayan bir hükmü sünnetin belirlemesi Kitab'a muhâlefet
anlamına gelmez mi? diye sorulabilir. Buna şöyle cevap vermek
mümkündür:
Kitap üzerine yapılan ziyâde şu üç halde bulunabilir:
1.
O konu Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem tarafından
ortaya konulmamış olur.
2.
Var olan bir hükmü ortadan kaldırıcı (nâsih) olabilir. (Tabiî
sünnetin mütevâtir olması halinde bu ihtimal düşünülebilir)
3.
Hükmü bir konuya tahsis edici (muhassıs) olabilir.
Bu
demektir ki, Kitap üzerine ziyâde -eğer böyle bir şey varsa- ya
hükmü ortadan kaldırıcı (nâsih) veya bir konuya ait kılıcı
(muhassıs) olacaktır. Bu iki halde de iyi düşünüldüğü zaman iki
yönün bulunduğu anlaşılacaktır:
a.
Kitab'ın (yani âyetin) beyânı.
b.
Kitab'ın bir açıklama getirmediği konudaki hükmü tek başına
(müstakillen) açıklaması.
Muhassıs, bir taraftan genel olan nassın hükmünü, o hükme dâhil
olanların bir kısmıyla sınırlarken, diğer yandan da o genel nassın
kapsamından çıkarılanların hükmünü tek başına beyân etmiş olur.
Meselâ "Bunların dışında kalanlar size helâl kılındı" [Nisâ
sûresi (4), 24] âyetinden sonra Resûlullah
sallallahu aleyhi ve sellem
"Kadının, halası ile aynı nikah altında birleştirilmesi haram
olur. Nesep yoluyla haram olan, süt emme yoluyla da haram olur"
(Buhârî, Nikâh 27;
Müslim, Nikâh 33) buyurmuştur. Bu şu demektir: Âyetteki "bunların
dışında kalanlar" ifadesinden maksat, dışda kalanların hepsi
değil, bazılarıdır. Bu durumda âyet bu bazılarının helâlliğine
delâlet etmiş, fakat hüküm dışında kalanların hükmünü açıklamamış
olur. Resûlullah'ın beyânı muhassıs olarak hem bu bazı fertlerin o
genel hükmün dışında olduklarını, hem de hüküm dışına çıkarılmış
olanların haramlığını açıklamış olur. Yani muhassıs hem âyetin
hükmünü açıklar, hem de âyetin sükût ettiği noktanın hükmünü tek
başına (müstakillen) ortaya koyar. Bu sebeple Kitab'ı tahsis, takyid
veya nesh eden sünnete ait delillerin beyân ve müstakillik
olmak üzere iki yönü bulunduğu dikkatten uzak tutulmamalıdır.
O
halde yukarıdaki esas ve açıklamalar çerçevesinde sünnetin
müstakillen teşri kaynağı olduğu açıklık kazanmaktadır. Fıkıh
kitaplarında görülen "Bu konunun meşrûiyeti sünnetle sâbittir" ifadeleri de sünnetin müstakil teşri kaynağı kabul edildiğini
gösterir. Meselâ, mest üzerine mesh etmek, yağmur duası ve namazı,
şüf'a, lukata, içki içene verilecek ceza bu tür konulardandır.
Burada şu hususa da dikkat edilmelidir. Nebî sallallahu aleyhi ve
sellem, herhangi bir hükmün tebliği konusunda hataya düşmekten
korunmuştur. Bu hüküm ister vahy-i metlüv isterse vahy-i gayr-i
metlüv ile indirilmiş olsun; ister müstakil hüküm koyucu, ister
beyan edici veya isterse teyid edici olsun, hatadan korunmuşluk
açısından farketmemektedir. Hatta şeriatın tamamı vahy-i gayr-i
metlüv şeklinde yani sünnet olarak gönderilmiş olsaydı bile, o yine
hataya düşmekten korunur, tebliği de bağlayıcı olurdu. Nitekim
peygamber olarak gönderilmenin şartları arasında kendisine mutlaka
bir kitap indirilme kaydı bulunmamaktadır. Öte yandan Allah
Teâlâ'nın, peygamberine kitabında indirmediği bir hükmü tebliğ
etmesini emretmesine mâni herhangi bir hal de söz konusu değildir.
Zira "Allah yaptıklarından kimseye hesap verecek değildir"
[Enbiyâ sûresi (21), 23].
3.
Sünnetin Bağlayıcılığı
Sünnetin bir bütün ve kavram olarak bağlayıcılığı kesindir.
Peygamber'e uymayı, verdiği hükme razı olmayı, onun hükmü karşısında
mü'minlere seçim hakkı tanınmadığını belirleyen âyetler, sünnetin
müslümanların hayatındaki etkin ve bağlayıcı rolünü ortaya
koymaktadır.
Ancak Hz. Peygamber'in değişik vasıflarla ortaya koyduğu sünnetin
bağlayıcılık derecesinin ve çerçevesinin aynı olmadığı da bir
gerçektir. Hz. Peygamber;
Risâlet
(peygamberlik),
İftâ
(müftilik)
Kazâ
(hâkimlik)
İmâmet
(devlet başkanlığı) vasıflarından biri ile tasarrufta bulunur.
Risâlet
yani peygamberlik vasfıyla ortaya koyduğu sünnet, genelde âyetleri
özelliklerine göre açıklama (tefsir), belli bir şarta bağlama
(takyid), muayyen fertlere özel kılma (tahsis), helâl ve haramı
açıklama, akâid ve ahkâmı beyân etme maksadını taşır. Bu çeşit
sünnet, ilâhî ahkâmın bir beyân ve tefsiri demek olduğu için, hükmü
kıyamete kadar devam edecek olan bir teşrî anlamındadır. Zira Hz.
Peygamber bu tebliğ ve beyân tasarrufunda bir tebliğci ve nakilci
durumundadır. Allah katından kendisine bildirilen gerçekleri
nakil ve beyân etmektedir. Hz. Peygamber'in bu sıfatla ortaya
koyduğu tasarrufları bütün ümmeti bağlayıcıdır.
İftâ,
Allah Teâlâ'nın hükmünü delillerden çıkararak dinî soruları
cevaplandırmak, ahkâmı Allah adına haber vermek, tebliğ ve izah
etmek demektir. Hz. Peygamber bu tasarrufunda delillere bağlıdır.
Bu yolla ortaya koydukları da ümmeti bağlayıcıdır.
Kazâ,
iki veya daha fazla kişi arasında cereyân eden anlaşmazlıklarda,
sebep ve delillerin meydana getirdiği kanaate göre, haklıyı haksızı
belirlemek (adâlet tevzii) maksadıyla verdiği hükümlerdir.
Peygamber burada yeni bir hüküm ortaya koymaktadır (münşî'dir.)
Hz. Peygamber, kendisine getirilen dâvalar konusunda genel durumu
ortaya koymak üzere şöyle buyurmuştur:
"Dâvanızı bana getiriyorsunuz, ben ancak bir beşerim. (Kimin haklı
olduğu konusunda) bana bir vahiy gelmiş değildir. Vahiy gelmeyen
konularda ben ancak re'yimle hükmediyorum. Olur ki biriniz, diğerine
nisbetle delilini daha tesirli anlatır, daha iyi ortaya koyar, ben
de onu haklı zannederek lehine hükmederim. Her kime kardeşine ait
bir hakkı hükmeder, verirsem, sakın onu almasın. Ben ona bir ateş
parçası vermiş olurum"
(Ahmed İbni Hanbel, Müsned, VI, 307, 320; Buhârî, Ahkâm 20).
Hz. Peygamber'in kazâ tasarrufu olarak ortaya koyduğu sünnet, sadece
dâvacı ve dâvalıyı bağlar. Ancak hüküm verirken takip ettiği usûl,
dikkate aldığı esaslar, kazâ ve hukuk usûlünde bize örnek oluşturur.
İmâmet
(devlet başkanlığı) tasarrufu, ilk üç vasfı ve tasarrufundan farklı
ve onlara ilâve bir selâhiyet ve tasarruftur. Bunda bir yaptırım
gücü söz konusudur. Öte yandan peygamberliğin devlet başkanlığını
gerektirmediği de ortadadır. Çünkü bazı peygamberlere hükümdarlık
verilmemiş, bazılarına ise verilmiştir. Hem hükümdar hem de
peygamber olan Efendimiz'in bu iki vasfıyla ortaya koyduğu
tasarruflar birbirinden farklıdır.
Hz. Peygamber'in devlet başkanı sıfatıyla yaptıkları hem diğer
devlet başkanlarını bağlamaz hem de zamanın devlet başkanı izin
vermedikce, benzeri haklar mü'minler tarafından re'sen elde
edilemez.
Ganimetlerin paylaştırılması, devlete ait mal varlığının uygun bir
şekilde kullanılması ve sarfı, cezâların infâzı, orduların teşkili
ve sevki, toprak, maden, su gibi kaynakların özel şahıs veya
kuruluşlarca işletilmesi gibi hususlar bu tür tasarruflardır. Başkan
veya temsilcisi hüküm ve izin vermedikçe, bunların alınması,
yapılması, icrâ ve infaz edilmesi câiz değildir. Bu konulara ait
tasarrufları, sonra gelen başkan değiştirebilir. Meselâ Hz. Osman
isyancıların üzerine asker sevketmezken Hz. Ali sevketmiştir.
Hz. Peygamber'in tasarrufları konusunda en önemli husus, onun
tasarrufunun hangi vasfının gereği ve sonucu olduğunu tesbit
edebilmektir. Âlimler, bu noktadaki farklı tesbitleri dolayısıyla
bir çok konuda değişik sonuçlara varmışlardır. Meselâ Hz. Peygamber
"Bir yeri işleyerek kullanılır hale getiren ona mâlik olur"
(Buhârî, Hars 15) buyurmuştur. Hz. Peygamber'in bu hadîs-i şerîfi
iftâ ve tebliğ sıfatıyla ortaya koyduğu kabul edilirse, bir
başkasının mülkiyetinde olmayan toprağı işleyip kullanılır hâle
getiren kişi, oraya sahip olabilecektir. Nitekim İmam Şâfiî, bu
hadisi fetvâ ve tebliğ tasarrufuna bağlamış, "Çünkü Resûlullah'ın asıl işi ve sıfatı budur, aksine delil bulunmadıkca
hadisleri buna göre yorumlamak gerekir" demiştir. Böyle olunca da bu
hakkı kullanmak hiç kimsenin iznine tâbi olmaz. Herhangi bir kişi
toprağı ıslah ederek kendiliğinden ona sahip olabilir.
Hz. Peygamber bu hadisi, devlet başkanı sıfatıyla söylemişse, bu
hüküm diğer başkanları bağlamaz, onlar kendi çağ ve ülkelerinde kamu
yararını gözeterek devlete ait topraklar üzerinde tasarrufta
bulunurlar ve toprak imarının mülkiyet sebebi olması, sürekli olarak
devletin iznine bağlı bulunur. Ebû Hanîfe bu görüştedir. Çünkü
toprak üzerinde onu birine bağışlamak (iktâ) vb. şekillerde tasarruf
hakkı ve görevi devlet başkanına aittir.
İmam Mâlik, bu konuda şehir ve mücâvir alan topraklarını birbirinden
ayırmış, şehir topraklarını devlet başkanlığı sıfatıyla ilgili
görmüştür. Çünkü buralarda oturan insanların huzur ve menfaatlarını
korumak devlet başkanının sorumluluğu altındadır (Konuya ait geniş
bilgi için bk. Karâfi, İhkâm, s. 86-l09; İbn Aşûr,
Makâsıdu'ş-şerî'a, s. 27-40).
Bu
misalde de görüldüğü gibi Hz. Peygamber'in ortaya koyduğu
tasarrufların, onun hangi vasfına ait olduğunu tesbit etmek
fevkalâde önem arzetmektedir. Zira sünnetin bağlayıcılık çerçevesini
ortaya koyabilmek, bu noktanın doğru olarak tesbitiyle alâkalı
bulunmaktadır.
Sünnetin bağlayıcılığı, tartışmasız bir gerçektir. Cereyan ettiği
konuya ve dayandığı vasfa göre kapsam ve fıkhî hüküm açısından
(vâcip, mendup, müstehab gibi) farklılık göstermesi onun temel
niteliğini (bağlayıcılığını) ortadan kaldırmaz, aksine uygulama
alanı ve kıymet hükmünün açıkça belirlenmesi anlamına gelir.
4.
Sünnetin Evrensel Bütünlüğü
Sünnetin tüm hayatı ya da hayatın tüm safhalarını bütün
boyutlarıyla kucaklayıcı bir yapıya sahip olduğu açıktır. Bu durum,
sünnetin evrensel bütünlüğü demektir.
"De
ki, ey insanlar! Ben sizin hepinize göklerin ve yerin sahibi olan
Allah'ın elçisiyim" [A'râf sûresi (7), 158] âyeti ve konuya ait
diğer âyetler, bir taraftan İslâm'ın cihanşümul bir din olduğunu
ilân ederken bir taraftan da Hz. Peygamber'in elçiliğinin ve
dolayısıyla onun sünnetinin, yaşama tarzının evrensel boyut ve
karakterini ortaya koymaktadır.
İslâm tebliğine muhâtap olan insanlar arasında çeşitli açılardan
farklılıklar olacağı pek tabiîdir. Bu farklılıklara rağmen her insan
veya topluluk, yatıp kalkmak, yiyip içmek, ağlayıp gülmek, alış
veriş, hayır-hasenât yapmak, öğrenip öğretmek, hastalanıp tedâvî
olmak gibi hayatın bütün hallerinde kendilerine örnek alacakları bir
rehbere muhtaçtırlar. Bu ihtiyaç, rûhî ve hissî alanlarda ve
ilişkilerde daha büyük boyutlardadır.
İşte bütün toplum kesimlerinin bütün ihtiyaçlarını ferd, aile,
millet, ümmet ve insanlık seviyesinde ve evrensel çerçevede
karşılamak, şekillendirmek, örneklendirmek sünnetin sorumluluğu ve
özelliğidir. Allah Teâlâ'nın Hz. Peygamber'i "en güzel örnek"diye
tanıtması, onun hayatında bütün bu hayat şart ve şekillerine göre
İslâm çerçevesinde örnek alınabilecek ahenkli bir çeşitlilik,
zenginlik, seyyâliyet ve uygulanabilirlik bulunduğunu
göstermektedir. Hz. Peygamber'in hayatını ve ondaki çeşitliliği
ashâb-ı kirâm, "O bir peygamberdir, bizden farklıdır. Biz kendi
işimize bakalım" yorumu ile değil, "Onun bütün hareketlerinin bize
bakan bir yönü mutlaka bulunmaktadır. Biz onu örnek almalıyız" yaklaşımı içinde algılamışlardır. Hz. Peygamber'in hayatını ciddiyet
ve insaf ile tedkik eden herkes neticede, "tarih boyunca başka
hiçbir kimsede toplanmamış, hayatın her yönünü etkileyen,
şekillendiren üstün özelliklerin Resûl-i Ekrem'de bir arada
görüldüğünü" itiraf etmek zorunda kalmıştır.
Hz. Peygamber'in temiz bir geçmişe sahip olduğu, hem Kur'ân-ı
Kerîm'in şehâdeti hem de Mekkelilerin kendisine "el-Emîn" lakabını vermelerinden anlaşılmaktadır. Peygamberliğine karşı
çıktıkları zaman o kendisini "daha önce yıllarca aralarında
yaşamış olduğu"nu hatırlatarak savunmuştur. Bu demektir ki, Hz.
Peygamber'in, peygamberlik öncesi hayatı bile örnek alınabilecek
temizliktedir.
Onun peygamberlik günleri, hemen hemen her safhasıyla gözler
önündedir.
Örnek alınacak şahsın pratik bir hayat sahibi olması fevkalâde önem
taşımaktadır. Bu da örneğin, çok yönlü bir yaşayış deneyimine sahip
olmasıyla mümkündür. Ümmet için Hz. Peygamber'in yegâne örnek oluşu
biraz da bu açıdan ele alınmalıdır. Zira sünnet, Hz.
Peygamber'in, Allah'ın emirlerine uygun hareket etmek maksadıyla
seçip yaşadığı hayat, gittiği yol demektir. Bir anlamda sünnet,
son ilâhî kitap Kur'an'ın, "son peygamber", "âlemlere
rahmet","üsve-i hasene", "büyük ahlâk sahibi",
"mü'minlere düşkün ve onların sıkıntıya uğraması kendisine çok ağır
gelen" bir Allah elçisi olarak Resûlullah tarafından evrensel
plânda ortaya konmuş nebevî yorumudur. Bu sebeple de Kur'ân-ı
Kerîm, beşerî, coğrafî, tarihî, sosyal, meslekî ve ekonomik
farklılıklarına rağmen bütün insanları Resûlullah'ın sîretine, hayat
modeline uymaya, onun izinden gitmeye, onun yoluna koyulmaya davet
etmektedir. Çünkü onun sünneti, muhtelif toplum kesimlerinin hepsine
birden örnek olabilecek zenginliktedir. Onun hayatı, canlı Kur'an
niteliğiyle insan hayatına tam bir uygulama örneği ve ışığıdır.
Herkes onda örnek alabilecek bir yön bulabilir. Sünneti bu bütünlük,
zenginlik ve evrensellik içinde düşünmemek, Hz. Peygamber'i ve onun
şekillendirdiği İslâm hayatını kavramakta ve tabiatıyla Resûlullah'ı
anlamakta çekilen güçlüklerin ve düşülen yanlışların gerçek
sebebidir. Konuya ait bütün olumsuz ve temelsiz düşünce ve
beyânların düzeltilebilmesi, sünneti evrensel boyut ve bütünlüğü
içinde algılayabilmeye bağlıdır.
Hz. Peygamber'in sünnetinin evrensel boyutta uygulanabilir bir
bütünlüğe ve esnekliğe sahip olduğunu gösteren ashâb-ı kirâma ait
bir kaç tesbiti şöylece sıralayabiliriz:
Yapılabilecekleri
emrederdi: Hz. Âişe anlatıyor: "Resûlullah sallallahu aleyhi
ve sellem ashabına emrettiği zaman, daima kolaylıkla üstesinden
gelebilecekleri amelleri emrederdi" (bk. Buhârî, İmân 13).
Ümmetini düşünürdü:
İbni Abbas radıyallahu anhümâ, Hz. Peygamber'in, "Ümmetimi
meşakkate sokacağından endişe etmeseydim, yatsı namazını geç
saatlerde kılmalarını emrederdim" buyurduğunu (Buhârî, Mevâkît
24); Ebû Hüreyre radıyallahu anh de "Ümmetime zor
geleceğinden endişe etmeseydim, onlara her abdest alırken misvak
kullanmalarını emrederdim" buyurduğunu (Müslim, Tahâret 42)
haber vermektedirler. Yine Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ın
bildirdiğine göre Hz. Peygamber "Sizi bir şeyden menettiğim zaman
ondan kesinlikle kaçının. Bir şey emrettiğimde ise, onu gücünüz
yettiğince yerine getirin" (Buhârî, İ'tisâm 2) buyurmuştur.
Resûl-i Ekrem Efendimiz gösterdiği yolda, dinî gayretle de olsa,
aşırı davranılmasını aslâ tasvip etmemiştir. "Bazılarına ne
oluyor ki, benim yaptığım bir şeyi yapmaktan çekiniyorlar. Allah'a
yemin ederim ki, içlerinde Allah'ı en iyi tanıyan ve O'ndan en çok
korkan benim" (Buhârî, İ'tisâm 5) buyurarak kendisinden daha
ileri bir müslüman olma imkânının bulunmadığını dile
getirmiştir.
"Yapılabilecekleri emretmiş" olmasına rağmen, onun emirlerini
önemsemeyerek karşı çıkanları da aslâ hoş karşılamamıştır. Seleme
İbni Ekvâ anlatıyor: Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem
sol eliyle yemek yiyen Büsr İbni Râi'l-ayr'i gördü ve kendisine:
-
"Sağ elinle ye!" buyurdu. Büsr:
-
Yapamıyorum, dedi. (Müslim'in rivayetinde onun, bu sözü kibirlenerek
söylediğine işaret edilmektedir). Hz. Peygamber:
-
"Yapamaz ol!" buyurdu.
Râvî Seleme İbni Ekvâ diyor ki, "Bundan sonra adamın sağ eli ağzına
ulaşamaz oldu" (bk. 161, 614, 742 numaralı hadisler).
Hz. Peygamber çevresine karşı duyarlıydı, cemaatini gözetirdi.
Enes ibni Mâlik radıyallahu anh'ın şu müşâhedeleri bunu
göstermektedir:
"Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, hiç bir şeyi eksik
bırakmaksızın, insanların en hafif namaz kıldıranıydı."
"Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem namazdayken,
annesinin yanında mescide gelmiş bir çocuğun ağlamasını işitir de
kısa bir sûre okuyuverirdi" (Buhârî, Ezân 65; Müslim, Salât 37, 187)
Kolaylaştırma onun temel prensibiydi.
Hz. Peygamber bu prensibi "Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız.
Müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz!" (Buhârî, İlim 11) şeklinde
tesbit ve ilân etmiştir.
Bütün bu nakillerden çok açık bir şekilde anlaşılacağı gibi
sünnet, kolaylaştırma ve sevdirme çizgisinde İslâm'ın uygulanışından
ibarettir. Bu sebeple de her insan ve toplum Hz. Peygamber'in
hayatında ve sünnetinde kendilerine örnek olacak bir çok yön ve olay
bulabilir. Çünkü bütün insanlığı bir şahsiyette toplayıp
misallendirmek Allah Teâlâ için asla zor değildir. Bu sebeple Hz.
Peygamberin sîreti, hayatın her safhasını kapsayan bir bütünlük
içindedir. O Allah'ın kendisine verdiği yetki ile, ülkelerinde
krallara, devlet başkanlarına; yollarda, yaylaklarda çobanlara;
mekteplerde hocalara; sınıflarda öğrencilere; obalarda fakirlere;
köşklerde zenginlere; otağlarda, kışlalarda ordulara, komutanlara;
yuvalarda analara-babalara, yavrulara kısaca bütün insanlara aynı
çağrıyı yapmakta, kendisini izlemeye davet etmektedir. Çünkü onun
sîreti, bütün insanlık için en güzel örnektir. Çünkü onun sünneti,
dünyayı kucaklayıcı bir zenginlik, çeşitlilik, pratiklik, bütünlük
ve âhenk manzûmesidir.
Hz. Peygamber'in harb-sulh, ibadet-ticaret, hak ve adâlet, suç-cezâ
gibi ciddî ve önemli konularla meşgul olması hemen herkes tarafından
pek tabiî karşılandığı halde, onun, günlük insan hareketlerinin
biçim ve şekilleriyle de meşgul olmasını bazıları akıllarına
sığdıramayabilirler. Nitekim Selmân-ı Fârisî'ye bir müşrik biraz da
alaylı bir edâ ile şöyle dedi:
-
Görüyorum ki dostunuz Muhammed, size her şeyi, ama her şeyi, hatta
helâya nasıl oturacağınızı bile öğretiyor?
Selmân, gayet ciddî bir edâ ile:
-
Evet, gerçekten de öyle, diye onu tasdik ettikten sonra Hz.
Peygamber'in tuvalet âdâbıyla ilgili tavsiyelerini sıraladı (bk.
Müslim, Tahâre 57-58).
Hiç kuşkusuz işlerin ve konuların önemlerine göre sıralanması
esastır. Ancak insan hayatındaki her şeyin belli şekillerle ıslah
edilmesi, inanç sisteminin gereklerine uygun hâle getirilmesi de
aynı derecede önemlidir. Hz. Peygamber ümmetine bir baba gibi her
konuyu öğretmiş, onların izzet ve şerefine yaraşır davranışları
göstermiştir. Bunda "küçük işlerle meşgûliyet" gibi bir basitlik
değil, "en küçük ayrıntıyı bile ihmal etmeme derecesinde bir
ciddiyet, sorumluluk ve insanı bir bütün olarak değerlendirme" gibi
derin ve anlamlı bir hassâsiyet yatmaktadır. İşte Selmân, bunun
farkındaydı ve aklınca alay etmek isteyen "bir peygamber de böyle
şeylerle uğraşır mıymış?" demeye getiren devrin çağdaş müşrik
kafasına gerçeği bütün safiyeti ve açıklığı ile haykırıyordu: "Evet,
herşeyi bize o öğretiyor!."
Abdullah İbni Ömer radıyallahu anhümâ da kendisine:
-
Biz hazar namazı ile, korku (havf) namazını Kur'an'da buluyoruz.
Fakat sefer (yolculuk) namazını Kur'an'da bulamıyoruz. Nasıl oluyor
bu? diyen Ümeyye İbni Abdullah İbni Hâlid'e;
-
Bak yeğenim! Biz hiçbir şey bilmezken Allah bize Muhammed'i
peygamber olarak gönderdi. Biz, Muhammed'i neyi, nasıl yaparken
görmüşsek, onu öylece yaparız" (Nesâî, Taksîru's-salât 1) diyor,
ashâbın bilgi kaynağının ve her sâhada örneğinin Hz. Peygamber
olduğunu açıkca ifade ediyordu.
Hz. Peygamber'in sünnetinin, evrensel karakteri, onun ashâb-ı kirâm
tarafından değiştirilmesine mâni olmuştur. Nitekim Hz. Âişe: "Eğer
kadınların yeni yeni icad ettikleri halleri Resûlullah görseydi,
-İs-railoğullarının kadınlarının men olunduğu gibi- onları
mescidlere gitmekten menederdi" (Buhârî, Ezân 163; Müslim, Salât
144) demekle beraber, böyle bir yasaklama yoluna ne kendisi gidiyor,
ne de halifelerden böyle bir yasak getirmelerini istiyordu. Çünkü
"Allah'ın hanım kullarını, Allah'ın mescidlerinden men etmeyiniz!" (Buhârî, Cum'a 13) hadîs-i şerîfi ona bu yetkiyi
vermiyordu.
Sünneti evrensel bütünlüğü içinde düşünmek ve onu her hareketimizde
çıkış noktası olarak benimsemek, kendi içimizde tatmin edici bir
yoruma kavuşturamadığımız sünnet verilerini hemencecik
reddedivermekten bizi kurtaracaktır. Hatta onların da geçerli
olacağı yöre ve dönemlerin bulunabileceği fikrine ve rahatlığına
ulaştıracaktır. Bu ise İslâm kültürü olduğunu belirttiğimiz sünnete
dair hiçbir bilgi ve belgenin zâyi olmamasını gerektirir. Hz.
Peygamber bütün hayatı boyunca, söz ve davranışları ile Kur'an'da
bildirilen hakikatların izahını yapmıştır. Bu sebeple Zührî'nin
dediği gibi, "Peygamberlik Allah vergisidir. Resûl'e tebliğ, bize
de teslimiyet düşmektedir" (bk. Beğavî, Şerhu's-sünne, I,
217).
Netice itibâriyle bir kere daha vurgulamamız gerekirse,
sünnetin temel özelliğini gerçekçilik, evrensellik ve
esneklik yani uygulanabilirlik olarak tesbit etmemiz
mümkündür. Aslında bunlar, bizzat İslâm'ın temel özellikleridir.
İslâm, en son ve en mükemmel din, Hz. Muhammed de en son
peygamberdir. Kıyamete kadar geçerli olan Kur'an ve onun birinci
dereceden açıklaması ve uygulama biçimi demek olan sünnet, her türlü
şart altındaki insanların meselelerine çözüm getirmek ve müslümanlar
arasında inanç ve davranış birliğini sağlamakla yükümlüdür. Böyle
olunca da sünnetin gerçekleri esas alması, insanı tanıması, ona her
türlü imkân ve şartta yaşayabileceği genel esasları tedricî olarak
öğretmesi, aynı konuda uygulanabilir farklı şekil ve biçimleri
sunması pek tabiîdir. Bu söylediklerimiz, cihanşümullüğün yani
evrenselliğin bir sonucudur.
Aynı konuda farklı bilgiler ve değişik uygulama imkânları sunan
hadislerin, bu açıdan bakıldığı zaman tabiîlikler manzumesi
oldukları, bu bahis konusu farklılıkların ya da seçenek imkânlarının
ümmet için tam bir rahmet vesilesi olduğu açıktır. Zira İslâm belli
bir yöre veya şehir halkına gelmiş değildir. Eğer öyle olsaydı, daha
net ve değişmeyen uygulamalar teklif ederdi. Halbuki İslâm, bütün
insanlara gelmiş bir dindir. Bu yüzden de getirdiği esasların
kıyamete kadar dünyanın her tarafında uygulanabilir olması,
kendisine inananların hidâyetlerini temin edebilmesi açısından
hayâtî bir zorunluluktur.
5.
Sünnetin Korunmuşluğu
Allah Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de, kâfirler istemeseler de nûrunu
tamamlayacağını açıklamaktadır [bk.Tevbe sûresi (9), 32]. "Allah'ın
nuru", kulları için seçtiği, onları kendisinden sorumlu tuttuğu ve
Resûlü'ne vahyettiği şeriatıdır. Bu hem Kur'ân'ı hem de Sünnet'i
içine alır.
Allah Teâlâ "Gerçekten Zikr'i biz indirdik; onun koruyucusu da
elbette biziz" [Hicr sûresi (15), 9] buyurmuştur. Bu âyette
geçen zikri, Kitap ve Sünnet olarak anlamak mümkündür. Zikir
kelimesi Kur'ân ile tefsir edilecek olursa, bu takdirde âyetteki
hasr ifadesinden, Kur'ân'ın dışında hiçbir şeyin korunmayacağı,
koruma hükmünün sadece Kur'ân'ı içine aldığı anlamı çıkmaz. Çünkü
Allah Teâlâ, Kur'ân'da Kur'ân dışında başka şeyleri de meselâ,
Resûlullah'ı insanların vereceği zararlardan koruyacağını bildirmiş
ve korumuştur. Yine arşı, gökleri ve yeri kıyamete kadar yok
olmaktan koruyacaktır. Sonra âyetteki "lehû" kelimesinin öne alınmış
olması, hasr için değil, âyet sonlarındaki uyuma riâyet içindir.
Kur'ân'ın korunması, sünnetin korunmasını da içine alır. Çünkü
Sünnet, Kur'ân'ın açıklayıcısı, güvenilir bekçisidir; keyfî
yorumlara tâbi tutulmasını önler. O halde sünnetin korunması,
Kur'ân'ın korunması için gerekli önlemlerden biridir. Bu sebeple de
Kur'ân'ın korunması, sünnetin de korunması demektir.
Sünnetin korunması ümmete, ümmetin âlimlerine havâle edilmiş
gözükmektedir. Yani sadece Kur'an ile sünnetin korunma şekillerinde
farklılık vardır. Bu da İslâm bilginlerinin hadis ilimlerinin bütün
branşlarında gerçekleştirdikleri her türlü takdirin üstünde değer
arzeden ilmî mesâiler ile gözler önüne serilmiş bir gerçektir.
Sünnetin tamamı ümmet tarafından korunmuştur. Tek tek fertler ele
alındığı zaman, elbette onların bütün sünneti ihata edemedikleri
görülürse de, ümmetin bütünü ele alındığı zaman sünnetten hiçbir
şeyin kayıp olmadığı anlaşılacaktır. Tıpkı herhangi bir dili, bir
dil âliminin bütünüyle bilmesi mümkün olmasa bile, o dili konuşan
milletin o dilin bütün kelimelerini bilmesinin pek normal olduğu
gibi. Hatta İmam Mâlik'e, devrin halifesi, Muvatta'ı yegâne
hadis kitabı olarak ilân etme teklifini iletince, büyük imam "Bizim
muttali olmadığımıza başkaları muttalî olmuş olabilir" diyerek karşı
çıkmış, sünneti, ümmetin bütünü çerçevesinde düşünmek gerektiğini
hatırlatmıştır. Yani fert olarak bilgileri sınırlı da olsa âlimlerin
tümü, sünnetin tümünü ihâta etmişlerdir. Bu da sünnetin
korunmuşluğunu gösterir.
6.
Sünnetin Kurtarıcılığı
Sünnetten yararlanabilmek için her şeyden önce onun "en güzel
örnek" olduğuna, yaşanabilirliğine, insan özüne ve ihtiyaçlarına
en üst seviyeden cevaplar ve alternatifler getirdiğine inanmak
gerekir. Sonra da bu inanca dayalı olarak sünneti kendi özellikleri
içinde iyi tanımak lâzımdır. Zira Hz. Peygamber âlemlere rahmet ve
hidâyet rehberi olarak gönderilmiştir. Onun sünneti, hidâyette
olabilmenin çarelerini göstermektedir. Sünnetin kurtarıcılığından
şüphe etmek Hz. Peygamber'in risâletine karşı çıkmak anlamına gelir.
Nitekim Abdullah İbni Mes'ûd bir defasında "Nebinizin sünnetini
terkettiniz mi saptınız gitti demektir" tenbihinde bulunmuştur.
"Gerçekten
sen doğru yola çağırıyorsun" [Mü'minûn sûresi (23), 73; ayrıca
bk. Şûra sûresi (42), 52] ve "Eğer o peygambere itaat ederseniz
doğru yolu bulmuş olursunuz" [Nûr sûresi (24), 54] âyetleri,
sünnetin kurtarıcılığını ortaya koyan Kur'ânî delillerdendir.
Hz. Peygamber de muhtelif hadîs-i şerîflerinde bir yandan kendi
konumunu anlatırken bir yandan da ümmetin kurtuluşuna olan katkısını
açıkca gözler önüne sermiştir. Ateşe düşmeye çalışan kelebek ve
pervâneleri kovalamaya çalışan kişi durumunda olduğunu hatırlatarak
"Ben sizi bel bağınızdan tutmuş ateşe düşmekten kurtarmaya
çalışıyorum; siz ise, elimden kurtulup ateşe girmeye çalışıyorsunuz"
buyurmuştur. O kendisinin ümmet için kurtuluş vesilesi
olduğunu daha başka hadislerinde de yine böyle temsillerle
açıklamıştır. Kendisini, düşmanı görüp koşarak gelen ve milletini
uyaran bir haberciye benzettiği hadis de bu hususta tam bir kanaat
verecek açıklıktadır:
"Benim ve Allah'ın benimle gönderdiği İslâm'ın durumu, bir topluluğa
gelip şöyle diyen kişinin durumuna benzer:
-
Ey Milletim, gerçekten ben, üzerinize gelmekte olan bir orduyu
gözlerimle gördüm. Ben, size bu tehlikeyi bildiren apaçık bir
haberciyim. Binaenaleyh canınızı kurtarmaya bakın!
Bu
sözler üzerine ahâlinin bir kısmı ona itaat etti ve akşamdan yola
çıkarak tabiî bir yürüyüşle bulundukları yeri terkedip gittiler,
kurtuldular. Bir kısmı da onu yalanladı, yerlerinde kaldılar. Ordu
onlara sabaha karşı baskın verdi ve hepsinin kökünü kazıdı. İşte bu
hal, bana itaat, getirdiklerime ittiba edenler ile bana isyan ve
Hak'tan getirdiklerimi yalanlayan kimselerin durumunun ta kendisidir"
(Buhârî, İ'tisâm 2).
Sünnetin kendisine sarılanları kurtardığı kesindir. Tâbiîn
müfessirlerinden Dahhâk İbni Müzâhim ne güzel ifade etmiştir: "Cennet ile sünnet aynı konumdadır. Zira âhirette cennete giren,
dünyada sünnete sarılan kurtulur" (Kurtubî, Tefsîr, XIII,
365). İmam Mâlik de sünneti Nuh aleyhisselâm'ın gemisine
benzetmiş ve "Kim ona binerse, kurtulur, kim binmezse boğulur"
demiştir (Süyûtî, Miftâhü'l-cenne, s. 53-54).
D.
Sünnete Yöneltilen İtirazlar
İslâm tarihi içinde sünneti kaynak olarak kabul etmeyip inkâr eden
herhangi bir mezhep mevcut olmamıştır. Sünnetin şer'î delillerden
olduğu herkes tarafından kabul edilmiştir. Ancak sünneti prensip
olarak kabul etmekle beraber, onun yazılı belgeleri demek olan
hadislere yer yer itiraz eden kişi ve gruplara rastlanagelmiştir.
Bu itirazlara gerekçe olarak da Kur'ân-ı Kerîm'in ön plana
çıkarıldığı görülmektedir. Meselâ ashâb-ı kirâmdan İmrân İbni Husayn
radıyallahu anh, Hz. Peygamber'in sünnetinden bahsetmekteyken
adamın biri:
-
Ey Ebû Nüceyd! Bize Kur'ân'dan bahset! demiştir. Bunun üzerine
İmrân:
-
Sen ve senin gibiler Kur'ân'ı okuyorsunuz (değil mi?). Bana,
namazdan, namazın içindeki davranışlardan bahsedebilir misin? Bana
altının, sığırın, devenin ve diğer malların zekâtından bahsedebilir
misin? Fakat sen yokken ben peygamberle beraberdim, diye çıkışmıştı.
Daha sonra İmrân, adama Hz. Peygamber'in zekât konusundaki
açıklamalarını anlattı. Adam bunun üzerine:
-
Beni ihyâ ettin, Allah da seni ihyâ etsin! dedi.
Olayı bize nakleden Hasan-ı Basrî demiştir ki "Bu adam daha sonra
müslümanların fakihlerinden oldu" (Hâkim, el-Müstedrek, I,
109-110).
Bu
ve benzeri münferit olaylar, tâ eskiden yani sahâbe döneminden beri
görülegelmiştir. İmam Şâfiî bu istikâmetteki görüş sahipleriyle
tartışmaya girerek onları cevaplandıran ve susturan ilk
müelliflerdendir. Bu sebeple şimdilerde modernistler tarafından
tenkide tâbi tutulmaktadır.
Zaman içinde uzun süre hiç seslendirilmeyen bu yöndeki itirazlar,
batı sömürgeciliğinin etkisiyle son bir-iki asırdır İslâm
dünyasında yeniden gündeme gelmiştir.
Mısır'da Tevfik Sıdkı, Ahmed Emin, İsmail Edhem ve Ebû Reyye gibi
kişiler ve bunları belli bir dönem için de olsa destekleyen bir kaç
kişi, Hindistan'da Ehl-i Kur'ân Cemiyeti çevresinde kümelenen
kişiler ve onların öteki İslâm ülkelerindeki uzantıları şimdi
yeniden "Kur'ânla yetinme" çağrıları yapmaya başlamış, "sünnetsiz
İslâm arayışı" içine girmişlerdir. Her konuda âyet aramakta,
âyet dışında kendilerini bağlı hissedecekleri bir başka "lâ raybe
fih" delilin bulunmadığını ileri sürmektedirler.
Bu
anlayışın varacağı nihâî noktayı, Ehl-i Kur'ân Cemiyeti'nin kurucusu
Gulâm Perviz Ahmed'in hayatında izlemek mümkündür. Bu kişi, "Kur'ân
dışında herhangi bir söz ile amel edenlerin, -isterse bu söz Hz.
Peygamber'e ait ve mütevâtir-sahih bir hadis olsun- "Allah'ın
indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin tâ kendileridir" [Mâide
sûresi (5), 44] âyetinin hükmüne girerler" demek cür'etini
göstermiştir. Buna karşılık devrin âlimleri de kendisinin küfre
girdiğine dâir fetvâ vermişlerdir (Bilgi için bk. Mübârekfûrî,
Tuhfetü'l-ahvezî, VII, 425).
Varacağı nokta bu olayla daha baştan belli olan bu akımın -maalesef-
memleketimizde de şu veya bu şekilde gündeme getirilmekte olması,
yeni yeni yerleşmekte olan İslâm bilincini ve birikimini temelden
yaralayabilecek tehlikeli bir gelişme olarak görülmektedir.
Burada konuya ait iddiaları tek tek cevaplandırma durumunda değiliz.
Ancak şu kadarına işaret etmek yerinde olacaktır.
Nasıl, içimizden seçtiği peygamberler aracılığı ile emir ve
yasaklarını kullarına duyurması, Allah Teâlâ için bir âcizlik ve
eksiklik değilse, sünnetin varlığı da Kur'ân-ı Kerîm'in eksik ve
yetersizliği anlamına gelmez. Vahyi alıp öğrenmede peygamberlerin
aracılığına insanların nasıl ve ne ölçüde ihtiyâcı varsa, Kur'ân'ı
anlamakta da Peygamber'in yorumuna yani sünnete öylece ihtiyaç
vardır. Tabiî ve doğru olan budur. Bunun dışındaki iddialar ne adına
yapılırsa yapılsın, nasıl takdim edilirse edilsin, temelden
yanlıştır. Bu tür iddia ve tavır Hz. Peygamber tarafından önceden
teşhis ve teşhir edilmiştir: " Benim emrettiğim veya nehyettiğim
bir konu kendisine iletildiğinde, sakın sizden birinizi, koltuğuna
yaslanmış olarak, "biz onu bunu bilmeyiz, Allah'ın kitabında ne
bulursak ona uyarız, işte o kadar" derken bulmayayım!" (Ebû
Davûd, Sünnet 5; Tirmizî, İlim 10; İbni Mâce, Mukaddime 2).
İslâm ümmetinin kimlik ve kişiliğini dokuyan yorum, Hz. Peygamber'in
yorumu yani sünnetidir. Bu sebeple sünnet, İslâm'ı anlama,
kavrama ve yaşamada vazgeçilmez en doğru ölçü ve yorumdur. Onun
verilerine yani hadislere yöneltilecek hiçbir tenkid, sünnetten
uzak kalmayı haklı kılamaz. Bir başka ifade ile ne sünnetsiz
müslümanlık olur ne de sünnete rağmen müslümanlık..
1.
Hadisler Kelimesi Kelimesine Aynen mi Rivayet Edilmiştir?
Hadislerin Hz. Peygamber'in mübarek ağzından çıktığı gibi kelimesi
kelimesine aynen nakil ve rivayet edilip edilmediği merak konusudur?
Bu soruya mutlak olarak evet veya hayır şeklinde cevap verilemez.
Lafzan rivayet esas olmakla beraber, "mânanın ters yüz
edilmemesi" kaydıyla, gerçekten çok sıkı şartlar altında mâna
ile hadislerin rivayet edilmesine izin verilmiştir. Aynı hadisin
değişik rivayetlerinde görülen kelime değişiklikleri,
takdim-te'hirler o hadisin mâna ile rivayet edildiğini gösterir.
Bütün hadislerin aynı lafızlarla rivayet edilmiş olmasını düşünmek
ve istemek, tabiîlik ve gerçekçilikten uzak ve ümmeti zora koşan bir
düşünce ve temenni olur.
Öte yandan hadislerin mâna ile rivayetinin mümkün olması, -mâ-nayı
doğru yansıtmak kaydıyla- onların başka dillere tercüme edilmesinin
câiz olduğuna da delil sayılmıştır. Mâna ile hadis rivayeti
ruhsatına rağmen ilk müslüman nesiller, hadise karşı nasıl dikkatli
ve titiz davranmışlarsa, bugün de tercümelerde aynı dikkat ve
itinayı göstermek gerekir. Rastgele, alelacele ve piyasa
hesaplarıyla hadisleri ve hadis kitaplarını tercüme ve neşre
kalkışmak bu açıdan büyük sakıncalar taşımaktadır.
Şuna da işaret edelim ki, mâna ile hadis rivayetine ruhsat
verilmesi, hadislerin, hadis kitaplarında toplanmasından önceki
şifahî rivayet dönemlerine aittir. Bugün artık kimse mâna ile hadis
nakletmeye kalkışamaz. Kitaplara geçmiş lafızlardan birini tercih
edip kullanmak zorunluğu vardır.
2.
Şifâhî Rivayete Güvenilebilir mi?
Hadis tarihinin ve sünnete ait metinlerin, bir başka ümmette benzeri
görülmeyen bir titizlik ve ilmî usûllerle tesbit ve nakledilmiş
olması, her nedense Batılı ilim çevrelerini rahatsız etmiştir.
Şifâhî nakle dayanan eski kültürlerinin bir kelimesini bile fedâ
etmek istemeyen Batılılar, şifâhî rivayete güvenilemeyeceğini,
dolayısıyla başlangıçta şifâhî bir dönem geçirmiş olan hadislere bel
bağlanamayacağını söylemektedirler.
Daha başlangıçta doğru olarak kaydedilmiş ve iyi korunmuş yazılı
vesikalara göre şifâhî rivayetlerin daha az emniyet telkin ettiği
doğrudur. Ancak bu, hiçbir zaman, yazılı vesikaların her türlü
tehlikeden uzak kaldığı anlamına gelmez. Şifâhî rivayetler için
düşünülen güven kırıcı ihtimaller kadar yazılı vesikalar için de bir
çok noktadan endişe belirtmek mümkündür. Nitekim günümüz basın-yayın
organları bu konuda duyulabilecek endişenin boyutlarını sahte evrak
tanzimi, vesika tahrifi gibi olaylarla hemen hergün kamu oyuna
arzetmektedir.
Bu
olaylar da göstermektedir ki, asıl mes'ele, rivayetin yazılı ya da
şifâhî olması değil, o rivayeti nakledenlerin kişiliği, inanç
değerleri ve mensup olduğu kültür çevresidir. Bu çok önemli noktayı
dikkatlerden kaçırmak suretiyle güveni yazılı vesikaya bağlamak
hatalı, doğruluğu tartışılabilir ve büyük ihtimalle de kasıtlı bir
tavırdır.
Kaldı ki, hadislerin Hz. Peygamber zamanından beri bizzat onun izni
ile yazıya geçirilmeye çalışıldığı tarihi bir gerçektir. Ayrıca her
hadis metninden önce yer alan "sened" dediğimiz o hadis
metninin kendilerinden alındığı ravileri gösteren kısım, bizim
şifâhî rivayetlerimizin bile daima ilmî usûllere uygun ve denetime
açık olduğunu belgelemektedir.
İlk müslüman nesillerin hadisleri, dine sahip çıkma gaye ve
gayretiyle en sağlam şekilde tesbit ve muhâfaza ettikleri de gözardı
edilmemelidir.
3.
Hadisçiler Sadece Senedle mi Meşgul Olmuşlardır?
Sünnet'e ait bilgi ve belgeler demek olan hadislerin, sened ve metin
denilen iki ana bölümden meydana geldiğine yukarıda işaret etmiştik.
Bu belgelerin gerçekten Hz. Peygamber tarafından söylenmiş sözleri
veya işlenmiş fiilleri bize yansıtıp yansıtmadığını anlamak için
yapılması gereken iş, bu bilgileri bize nakleden kişilerin
güvenilirlik açısından tetkik edilmesidir. Bir başka ifade ile,
hadis râvilerinin niteliklerinin araştırılmasıdır. Râviler, her
hadisin senedinde isimleri zikredilen kişilerdir. Hadisçiler, bu
kişilerin durumlarını en küçük ayrıntısına kadar bilimsel usullerle
araştırmak suretiyle verdikleri haberler ve rivayet ettikleri
hadisler konusunda kanaat edinmeye ve bu kanaatlarını da özel
terimlerle ifadelendirmeye fevkalâde önem vermişlerdir. Bir başka
deyimle, haber kaynaklarını araştırmak suretiyle o kaynaklar
aracılığı ile kendilerine ulaşan haberlerin sıhhatini tesbite
yönelmişlerdir. Bu konuda gerçekten hayranlık uyandıracak ilmî
usuller geliştirmişlerdir. Genel bir tavır olarak da senedin
durumunu açıklamayı, hadis metninin sağlamlık derecesini belirtmek
için yeterli görmüşlerdir. Bu konudaki çalışma yoğunluğunu dikkate
alan bazı kimseler, hadisçilerin sadece senedle meşgul olup
hadislerin metinleriyle ilgilenmediklerini sanarak onları suçlamaya
kalkmışlardır.
Hadisçilerin senedlere özel bir önem verdikleri doğrudur. Ancak bu,
onların metin tenkidi ile hiç meşgul olmadıkları anlamına gelmez. İç
tenkid veya metin tenkidi konusunda da geliştirilmiş özel bilim
dalları bulunmaktadır. Meselâ, hadis metinlerinde geçen anlaşılması
zor kelimeleri konu edinen Garîbü'l-hadis ilmi, hadislerin
anlaşılmasını kolaylaştıran "Hadislerin vürud sebepleri ilmi",
"Nâsih-mensuh ilmi", birbirine mâna bakımından zıt gibi
görünen hadisleri tetkik eden "Muhtelifü'l-hadis ilmi", Allah
Teâlâ'nın sıfatlarıyla ilgili kelimeler ihtiva eden hadisleri
inceleyen "Müşkilü'l-hadis ilmi", muârızı olmayan hadisleri
ifade eden "muhkem" gibi terimler doğrudan doğruya ve sadece
hadis metinleriyle ilgilidir. Ayrıca maklûb, müdrec,
münker, musahhaf ve muallel gibi sened ve metin
arasında müşterek olan terim ve bilimsel branşlar da söz konusudur.
Hadisçiler gerek sened gerekse metin tenkidinde tarih, psikoloji ve
sosyolojiden yararlanmışlardır. Bir sözün uydurma olup olmadığını
tesbit için dikkate aldıkları ölçüler, hadisçilerin metin tenkidi
konusundaki gayretlerinin en belirgin örneklerini oluşturmaktadır.
Bu konular ve daha ilave edilebilecek olan hususlar ehlince
bilinmektedir (Geniş bilgi için bk. Muhammed Lokman es-Selefî,
İhtimâmü'l-muhaddisîn bi nakdi'l-hadîs seneden ve metnen, Riyad
l408/l987).
Hadisçiler, ilâhî vahye mazhar, cevâmiü'l-kelim özelliğine sahip bir
peygamberin beyânlarıyla karşı karşıya olduklarını pek iyi
biliyorlardı. Bu vasıfların sahibi bir peygamber, muhtelif
sebeplerle çağdaşlarının anlayışları dışında kalacak sözler
söyleyebilir, haberler verebilirdi. Buna mâni olacak herhangi bir
şey söz konusu değildi. Kanun maddeleri gibi özlü sözlerle hukukî
kâideler vaz edebilirdi. Sözleri mecâzî bir mâna ifade edebilirdi.
İleride keşfedilecek bir ilmî hakikate işaret etmiş olabilirdi.
Bütün bunlardan dolayı hadisçiler, diğer kişilerin sözlerine
uyguladıkları tenkidleri Hz. Peygamberin hadisleri için tatbik
etmekte ihtiyat göstermişler temkinli davranmışlardır
(Geniş bilgi için bk. Mustafa es-Sibâî, es-Sünne ve mekânetühâ
fi't-teşrî'i'l-İslâmî, s. 275-279).
Biz, hadisin sened ve metinlerini inceleme usullerinin tarihte bir
benzerinin bulunmadığı ve bunun sadece müslümanlara ait bir ilmî
üstünlük olduğu görüşündeyiz.
E.
Bazı Sorular
1.
Sahih Hadislerin Sayısı Ne Kadardır?
Sahih hadislerin sayısı hakkında kesin bir rakam vermek mümkün
değildir. Sahih adıyla telif edilmiş hadis kitaplarında bulunan
hadisler ile diğer sahih hadis kaynaklarındaki hadislerin toplamı
aşağı-yukarı yirmi bini bulur. Ancak unutulmamalıdır ki, sahih,
hasen ve zayıf gibi terimlerle anılan hadisler hakkında daima farklı
görüş beyan edenler olabilir. Çünkü bu değerlendirmeler, araştırmaya
dayalı nisbî değerlendirmelerdir. Günümüzün bilgisayar
teknolojisinden yararlanılarak kendilerine "sahih" hükmü verilmiş
hadislerin bir sayımını yapmak mümkündür. Önümüzdeki yıllar,
muhtemelen bu konuda belli rakamlara ulaşmamızı mümkün kılacaktır.
2.
Sahih Hadisler Sadece Kütüb-i Sitte'de mi Bulunur?
Hadisler çoğu kere, "bu, Kütüb-i Sitte'de var mı?" veya "Buhârî bunu nakletmiş mi?" yahut da
"Müslim'in kitabında geçiyor
mu?" cümleleriyle araştırılmaktadır. Bu tür sorular, aslında, sahih
hadislerin sadece Kütüb-i Sitte'de veya Buhârî ve Müslim'in
el-Câmi'u's-sahîh'lerinde bulunduğu, bunların dışındaki hadis
kitaplarına güvenilemeyeceği kanaatından kaynaklanmaktadır. Bu, çoğu
kişinin her şeyi Kur'an'da aramasına benzemektedir. Yeterli din
kültürü almamış kimseler, dinî bir esas kendilerine hatırlatılınca
hemen "bu Kur'an'da var mı?" diye itiraz anlamında sorular sorarlar.
Her şeyi Kur'an'da aramak nasıl hatalı bir tutum ise, hadis diye
duyulan her sözü de mutlaka Buhârî ya da Müslim'de bulmaya
çalışmak, yahut Kütüb-i Sitte'de görmek istemek de en azından
o kadar hatalıdır. Güvenilir her hadisin mutlaka Buhârî ve
Müslim'de olması lâzım geldiği düşüncesinden vaz geçilmelidir. Zira
Buhârî de Müslim de "bütün sahih hadisleri toplamak" amacıyla
kitaplarını tasnif etmiş değillerdir. Kitaplarına aldıklarının
kendilerine göre "sahih" olmasına dikkat etmişler, fakat bütün
sahihleri toplamak gibi bir çalışma içine girmemişlerdir.
Buhârî ve Müslim dışında hatta Kütüb-i Sitte dışında kalan
diğer hadis kitaplarında da sahih hadisler bulunmaktadır. Şu kadar
var ki âlimler, Buhârî ve Müslim'in her ikisinin birden kitabına
aldığı (müttefakun aleyh) hadisleri, en güvenilir sahih
hadisler olarak kabul etmişlerdir.
3.
Şerhsiz Hadis Okumak Doğru mudur?
Kur'ân'ı ve dolayısıyla İslâm'ı Sünnet'e mürâcaat etmeden anlamak
ve yaşamak ne kadar mümkünse, şerhlere baş vurmadan hadis okumak
suretiyle İslâm'ı anlayıp yorumlamak da ancak o kadar mümkündür.
Çoğu yerde insan, kendi anlayışının yetersizliği sebebiyle sıkıntıya
düşebilir. Bu sebeple, kısa da olsa şerh ihtiva eden eserlerden
hadis okumak, başlangıçta doğacak anlayış hatalarını önleyecektir.
Memleketimizde uzunca bir süreden beri, sadece tercümesi ile
halkımıza sunulmuş bulunan Riyâzü's-sâlihîn'in, çok okunan
bir hadis kitabı olarak, tatmin edici bir şerhinin bulunmaması büyük
bir boşluk doğurmaktaydı. Son yıllarda yoğunlaşan ilgi ve ihtiyacı
dikkate alarak, elinizdeki bu tercüme ve şerhi gerçekleştirmeye
çalıştık.
Bu
çalışmamızla necip milletimizin sünnet bilgi ve kültürüne bir
katkıda bulunabilirsek, gerçekten mutlu olacağız. Zira biz,
sünnetteki yorumuyla Kur'an'ı ve İslâm'ı kavramak ve yaşamakla iyi
müslüman olunacağına inanmaktayız. Bunun yolu da hadis
kitaplarımızdan yararlanmaktır.
Geçmişte İslâm âlimleri hadis metinlerini büyük hacimli ve belli
tertiplere sahip kitaplarda toplamışlar, böylece ümmetin
istifadesine sunmuşlardır. Özellikle hicrî ilk üç-dört asır bu tür
çalışmaların yoğunlaştığı asırlardır. Daha sonraki dönemlerde, bu
hacimli hadis kitaplarından seçmeler yapılmak suretiyle farklı
tertip ve muhtevâda hadis kitapları meydana getirilmiştir. Hadis
kültürü bakımından kendisine çok şey borçlu olduğumuz İmam Nevevî
ve onun Riyâzü's-sâlihîn adlı eseri bu alanda müstesnâ bir
yere ve kıymete sahip bulunmaktadır.
|