DİNİ HÜKÜMLER VE MEZHEPLER

SEYDA MUHAMMED KONYEVİ (K.S.)

SORU 1: Kur'an-ı kerim ve Hadis-i şerifler varken içtihada neden gerek duyuldu?

Bilindiği gibi, dünya hadiseleri sonsuz olmakla beraber Kur’anı Kerim’in ve Hz. Peygamber (a.s.v)’in hadislerinde kelimeler mahduttur. Her hadisenin açıkça hükmünü beyan etmez. Bunun için ortaya çıkan bir hadisenin hükmünü anlamak için önce Kur’an-ı Kerime, sonra Hz. Peygamber (a.s.v)’in hadislerine başvurulur. Bunlardan birisinde kesin olarak hüküm beyan edilmiş ise mesele tamamdır. Hadisenin hükmü Kur’an ve Hadiste açıkça belirtilmemişse içtihada gidilir. Bu içtihadın örnekleri de Hz. Peygamber (a.s.v) zamanında belirmeye başlamıştır. Mesela; Hz. Peygamber (a.s.v), ahzab savaşından sonra; “Kim Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsa, Kurayza oğullarının bölgesine varmadıkça ikindi namazını kılmasın” buyurmuştu.

Güneş batmaya yüz tutunca, ashab bu sözün ifade ettiği anlam hakkında farklı görüşler savundu. Bir kısmı; Resulullah bu sözüyle, çabuk yol almamızı istedi” şeklinde görüş belirtirken, bir kısmı da; “Hayır, Resulullah bu sözüyle, güneş batmış olsa bile, biz ancak Kurayza oğulları bölgesinde ikindi namazını kılabiliriz demek istemiştir” diye görüş belirtmişler ve namazı güneş battıktan sonra kılmışlardı. Her iki gurubun davranışı Hz. Peygamber (a.s.v)’e haber verildiğinde, hiçbir guruba sert tepki göstermemiştir. Bu, Hz. Peygamber (a.s.v)’in yapılan içtihadları onayladığı anlamına geliyordu. İşte bu müslümanlar arasındaki ihtilafın ilk sebebiydi. (Buhari, Müslim)

Bazı kelimelerin aynı oranda hem gerçek, hem de mecazi bir anlam ifade etmeleri muhtemeldir. İmamlardan biri kelimenin hakiki anlamını esas alırken, biri mecazi anlamını esas alır. Allah-u Zül-celal’in şu sözü buna örnektir;

“Boşanmış kadınlar kendi kendilerine üç aybaşı hali beklerler. ” (Bakara; 228)

ifadenin genel anlamında geçen “Kur’u” kelimesi, farklı şekilde algılanmıştır. Dilde, bu kelimenin aybaşı hali anlamına geldiğine ilişkin kanıtlar olduğu gibi, “Aybaşı halinden temizlenme” anlamına geldiğini gösteren kanıtlarda vardır. îşte müçtehid imamlar, bu ve buna benzer kelimelere ilişkin dilsel açıklamalara bağlı olarak farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bu kelimeye İmam-ı Azam, hayız manasını, İmam-ı Şafii ise, temizlik manasını vermiştir. İşte bu iki mana farklı hüküm verilmesine sebeb olmuştur. Her iki mezhebin görüşü de bir delile ve içtihada dayanmaktadır. Bunun için her ikisi de doğrudur.

Allah-u Zülcelal başka bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur;

“Ey İman edenler! Namaz kılacağınız zaman yüzünüzü ve dirseklerinize kadar ellerinizi yıkayın. Başınızı meshedin ve ayaklarınızı topuklarına kadar yıkayın.” (Mâide; 6)

Şafiilere göre abdestte başın çok az bir kısmını meshetmek, Hanelilere göre dörtte birini meshetmek, Malikilere ve Hanbelilere göre ise, başın tamamını mesh etmek gerekir. Bu mezheblerin her birinin görüşü de içtihada dayanır. Ayette meshedilmesi gereken miktar belirtilmediğinden dördünün görüşü de doğrudur.

Buradaki içtihadların hikmeti, Allah-u Zülcelal’in kullarına karşı rahmet ve merhametidir. Ayetlerin farklı farklı anlaşılması, bunun neticesinde hak mezheblerin ortaya çıkması, ümmet için bir rahmet olmuştur. Eğer rabbimiz her şeyi açık olarak kur’an-ı kerimde bildirseydi, öyle yapmak artık farz olurdu. Yapmayanlar günaha girer, inkar edenler ise dinden çıkardı. Oysa içtihad neticesinde verilen hükmü kabul etmemek, kişiyi dinden çıkarmaz. Kişi, dört hak mezhebten birinin görüşüyle amel edebilir.

SORU 2: İcmâ ne demektir?

İcma; amelî bir meselenin dini hükmü üzerinde müçtehidlerin ittifak etmesidir. Hz. Ebu Bekir (r.a) ve Hz. Ömer (r.a) başta olmak üzere sahabiler, hükmünü Kur’anda ve sünnette bulamadıkları bir meseleyi aralarında istişare ederek ortak bir hükme varırlardı. İcma’nın dini bir delil olduğu ayet ve hadislerde açıkça ifade edilmiştir. Nitekim Allah-u Zülcelal bu ayet-i kerimelerden birinde şöyle buyurmuştur;

“Doğru yol kendilerine apaçık belli olduktan sonra kim peygambere muhalefet edip mü’minlerin yolundan başka bir yol tutarsa, biz de onu kendi seçtiği yola sevkeder ve cehenneme sokarız- O gidilecek ne kötü bir yerdir.” (Nisa; 115)

Ayet-i kerimede geçen mü’minlerin yolundan maksad, içtihad ehliyetine sahip alimlerin ittifakla benimsedikleri yoldur.

Hz. Peygamber (a.s.v)’de bazı Hadis-i şeriflerde şöyle buyurmuştur;

“Benim ümmetim hata üzerine birleşmez.” (İbn-i Mâce) “Benim ümmetim delalet üzerinde birleşmez.” (ibn-i Mâce) “Müslümanların iyi gördüğü şey, Allah katında da iyidir.”

(Ahmedb. Hanbel)

Bu Hadis-i şerifler icmanın delil olduğuna ve ona uyulması gerektiğine işaret eder.

İcma’nın üç mertebesi vardır;

1-) Sarih icmâ: her müçtehid ileri sürdüğü görüşü kabul ettiğini açıkça söyler. Müçtehidlerden biri itiraz ederse, alimlerin çoğunluğuna göre, icmâ gerçekleşmemiş olur.

2-) Sükuti icmâ: Bir müçtehidin ortaya attığı görüşü, işitip öğrendikleri halde, diğer müçtehidlerin itiraz etmeyip susarak kabul ettikleri icmadır.

3-) Bir yönü ile ittifak edilen, diğer yönü ile ihtilaf edilen icma: Mesela Ölen birinin dedesinin mirasçı olacağı icma ile sabit olduğu halde, hissesi hakkında ihtilaf edilmesi gibi.

Şartlarına uygun olan bir icmaya uymak farz, aksini yapmak haramdır.

SORU3: Kıyas ne demektir?

Kıyas; Kitap, sünnet ve icmâ’da hükmü bulunmayan bir meseleye, sebeb benzerliğinden dolayı, bu kaynaklardan birinde yer alan başka bir meselenin hükmünü vermektir.

Yani; “Asıl” denilen bir şeyde, kitap ve sünnet ile sabit olan dini bir hükmü, “Fer’i” denilen yeni bir şeye, aralarından bulunan müşterek sebebe dayanarak teşmil etmektir. Böylece aslında mevcut olan bu müşterek hükmü, müşterek sebebe binaen, yeni hadise de izhar etmek ve kapalı olan hükmünü açığa çıkarmaktır.

Buna göre, kıyas ile yeni bir hüküm konulmuş olmaz. Kıyas ile kur’an ve sünnet tarafından konulmuş, fakat gizli bir hüküm ortaya çıkarılmış olur. Başka bir ifadeyle, kıyas ile önceden var olan bir hüküm keşfedilmiş, izhar edilmiş olur. Bu bakımdan kıyas, açığa çıkarıcı bir hüccettir. Halbuki, Kur’an ve sünnet ispat edici bir hüccettir.

Kıyas ile ilgili bazı örnekler şöyledir;

1-) Şarap, Kur’an-ı Kerimde yasaklanmıştır. (Maide; 90) Ancak daha sonraki devirlerde rakı gibi değişik adlarda içkiler ortaya çıkmıştır. Bunlar, Kur’anda İsim olarak zikredilmez. Şarabın, sarhoşluk verdiği için yasaklandığı, üzerinde düşünülünce anlaşılacağı gibi, çeşitli hadislerde de bu nokta belirtilmiştir. Bu yeni içki çeşitlerinin de içeni sarhoş ettiği belli olunca, şarabın hükmü, ortak nitelik olan sarhoş etme özelliği yüzünden kıyas yoluyla diğer alkollü içkilere de şamil olur.

Burada şaraba, “Asıl” denir. Çünkü hakkındaki dini hüküm; ayet-i kerime ile sabittir. İçilmesinin haram olması ise; Şer’i bir delil ile sabit olan dini bir “Hüküm” dür. İçene sarhoşluk vermesi de bu hükmün illeti (sebebi) dir.

2-) Hz. Peygamber (a.s.v) bir Hadis-i şerifte şöyle buyurmuş­tur;

“Buğdayı buğday ile misli misline satınız, fazlasına satarsanız, riba olmuş olur. ” (Buharı, Müslim)

Buradan şu neticeye varılır. Bir kile buğdayı, bir kile buğdayla değiştirebiliriz. Bir kile buğdayı, iki kile buğday karşılığında değiştirirsek, bu fazlalık faiz olur ve haramdır. Acaba bu hüküm pir­inçle de var mıdır? Biz pirinç hakkında böyle açık bir hüküm göremiyoruz. Fakat pirinç ile buğday mukayese edildiği zaman, buğ­day kile ile ölçülüp satılır, pirinçte aynı şekilde kile ile ölçülüp satılır. O halde pirinçte de fazlalık riba teşkil eder.

3-) Varis, murisini öldürdüğü zaman, mirastan mahrum olur. Bu husus; “Katil, mirasçı olamaz” (Tirmizi, Hbu Davud) hadisi ile sabittir. Mirastan mahrum olmanın illeti, bir an önce mirası ele geçirmektir. Peki bir kimse, kendisine vasiyet edeni öldürünce, vasiyetten mahrum olur mu? Bu meselenin hükmü, nasslarla belir­tilmemiştir. Onun için müçtehidler şöyle demişlerdir; “Miras ile vasiyet arasındaki mukayese de, varis murisini öldürünce, mirastan mahrum olur. Çünkü katil, bu öldürme ile bir an önce mirası ele geçirmeyi murat etmiştir. Bu kimse kendisine vasiyet edeni öldürünce, bir an önce vasiyet edilen şeyi ele geçirmeyi murat etmiştir. O halde o da vasiyet edilen şeyden mahrum olur.”

Kıyasın bir delil olduğu ayet ve hadislerde bildirilmiştir. Nitekim Allah-u Zülcelal bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur;

“Ey iman edenler! ihramda iken avlanmayın. Sizden kim ihramlı iken bir av hayvanını öldürürse, onun için, öldürdüğü hay­vanın dengi olarak, sizden iki adil kişi tarafından kıymeti takdir edilmek ve Harem-i şerife gönderilmek üzere bir kurban cezası vardır.” (Muide; 95)

Bir çok hadiste kıyasın dini bir delil olarak kabul edileceğine işaret eder. Bunların başında da Muaz bin Cebel (r.a) ile ilgili şu hadis gelir;

Hz. Peygamber (a.s.v) Muaz bin Cebel (r.a)’i Yemen’e kadı olarak gönderdiğinde aralarında şöyle bir konuşma geçti;

Hz. Peygamber (a.s.v):

“Ey Muaz! Sana bir dava geldiğinde ne ile hükmedeceksin? ” diye sordu.

Muaz bin Cebel (r.a);

“Allah ‘in kitabıyla ” diye cevap verdi.

Hz. Peygamber (a.s.v);

“Onda bulamazsan ne ile hükmedeceksin? ” diye sordu.

Muaz hin Cebel (r.a);

“Peygamber’in sünnetiyle ” diye cevap verdi.

Hz. Peygamber (a.s.v);

“Ya onda da bulamazsan? ” diye sorunca,

Muaz hin Cebel (r.a);

“Kendi kanatimle içtihad ederim ” dedi

Muaz hin Cebel (r. a) ‘in bu cevabı Hz. Peygamber (a. s. v)’i çok sevindirdi ve Allah ‘a hamd ve sena etti. (Tırmizi)

Hz. Ömer (r.a). Vali Ebu Musa el-Eş’ari (r.a)’ye yazdığı mektupta kıyasın bir delil olduğunu şöyle ifade etmiştir;

“Ey Ebu Musa! Birbirine benzer şeyleri iyice tanı ve ona göre meseleleri kıyas et.”

Görüldüğü gibi sahabilerde kıyasa baş vurmuşlar, kitap, sünnet ve icmada hükmü bulunmayan bir çok meseleyi kıyasla hükme bağlamışlardır.

Kıyasın dürt rüknü vardır;

a-) Kendisine kıyas yapılan bir asl olması

b-) Kıyas yapılan fer’i bir mesele olması

c-) Kıyas yapılan asl’ın hükmünün olması

d-) Asl’ı ve fer’i bir araya getiren ortak bir illet bulunması

Müçtehidin en Önemli vazifesi, bu illeti bulup tespit etmektir. Görüldüğü üzere kıyas, dini hükümleri doğrudan doğruya ve müstakil olarak isbat eden şer’i bir delil olmayıp, kitap ve sünnet ile sabit olan bir hükmü, müşterek bir illet vasıtasıyla yeni bir hadise ve mahalde izhar eden, yani kapalı olan bir hükmü açıklayan bir delildir. Sonuç olarak; islam hukukunda kitap, sünnet ve icmadan sonra, dördüncü asli delil kıyastır. Kıyas; ilk üç asli delil gibi kesin bilgi ifade etmez. O, vucub değil, cevaz ifade eder. Buna göre kıyas, zan bildirir ve yeni bir hüküm isbat etmeyip, üç delilden biriyle sabit olan ve delili gizli bulunan hükmü ortaya çıkarır. Yani kıyas bir çeşit içtihad olduğu için kendi başına bir hüküm bildirmez. Nass veya icma ile bildirilen hükmü yeni meseleye nakleder. Kısaca zannî olmakla birlikte kıyasın hükmü nakletme (Ta’diye) dir.

SORU 4: Birkaç mezhebin hükümleriyle amel etmek mümkün müdür? Mesela iki mezhebin birbirine zıt hükümleriyle amel edip telfik yapmak caiz midir?

İlk önce telfik kelimesini açıklamakta fayda vardır. Telfîk lugatta; kumaşın iki parçasını dikmek, uydurmak, eli boş dönmek ve katılmak gibi manalara gelmektedir. Usul-i Fıkıhta ise;

taklid yoluyla bir mesele de iki veya daha fazla mezhebin farklı hükümlerini birleştirerek tatbik etmek şeklinde tarif edilmiştir.

Yapılan bir telfîk, icmaya muhalif ise caiz değildir. Mesela; İmam-ı Malik’e göre, nikahın rüknü kızın velisinin iznidir ve şahid bulundurmakta müstehaptır. Hanefi mezhebine göre; iki şahid nikahın rüknüdür ve velisinin izni şart değildir. Buna göre bir kimse, Hanefi mezhebinin içtihadını, şahid konusunda da İmam-ı Malik’i taklid ettiğini iddia ederek; “Hem velisinin izni olmadan hem de şahid bulundurmadan” evlendiğini söylerse bu caiz değildir. Yani İrnam-ı Malik’e göre şahidsiz ve Hanefî mezhebine göre velisiz nikahı akdederse sahih olmaz. Çünkü böyle bir nikah ne Hanefi mezhebine göre, ne Şafii mezhebine göre ve ne de îmam-ı Malike göre akd edilmiş sayılmaz.

Usul alimleri birbiriyle bağlantısı olmayan iki hadise de iki ayrı mezhebin içtihatlarına tabi olmada mahzur görmemiştir. Mesela Şafii mezhebine göre abdest ve gusülde vücut organlarını ovmak şart değildir. Maliki mezhebinde ise şarttır.

Şafii mezhebine göre bir erkeğin azası bir kadının vücuduna dokunduğunda abdesti bozulur. Fakat Maliki mezhebinde bozulmaz. Bir kimse bu iki mezhebi taklid ederek abdest organlarını ovmadan abdest alır, bir azası bir kadının vücuduna dokunduğu halde namaz kılarsa her iki mezhebe göre de sahih olmamış olur. Hanefi mezhebine göre ise, abdest ve gusülde vücudu ovmak şart olmadığı gibi, erkeğin bir azası kadının vücuduna dokunması halinde de abdest bozulmaz. Bunun için böyle bir namaz Hanefi mezhebine göre sahih olur. Bu telfîk icmaya muhalif değildir.

Ayrıca dört hak mezhebten başka bir mezhebi taklid etmek caiz değildir. Bu hak olan dört mezhebten birini taklid eden kimse ölünceye kadar o mezhebte de kalması şart değildir. İstediği zaman tamamen veya kısmen diğer hak mezhebleri taklid edebilir. Yalnız taklid etmenin altı şartı vardır. Bunlar;

1-) Bir mesele de bir mezhebi taklid etmek için o mesele de o mezhebin şartlarını ve vaciplerini bilmektir. Mesela Hanefi bir kimse abdest hususunda Şafii mezhebini taklid edecekse, abdestin şart ve vaciplerini Şafii mezhebine göre bilmesi ve onlara riayet etmesi gerekir.

2-) Vuku’dan sonra olmaması.

3-) Keyfî değil, meşru bir sebebe dayalı taklid etmek.

4-) Hanefi ve Şafii gibi müctehid-i mutlak veya Ebu Yusuf gibi müctehid fil’ mesa’il gibi bir müçtehidi taklid etmek.

5-) Telfik etmemek.

6-) Kadı’nın hükmüne muhalefet etmemek.

SORU5: Zamanın değişmesiyle hükümler de değişir sözü ne demektir?

İslam dininin dört ana kaynağı vardır. Bunlar; kitap, sünnet, icma ve kıyastır. Kur’an-ı Kerimde her hangi bir meselenin hükmü belirtilmişse, o hükümle kesinlikle amel edilmesi lazımdır. Sünnet ise, Hz. Peygamber (a.s.v)’in söz, fiil ve söylenmiş veya yapılmış bir şeye müdahale de bulunmamasıdır. İcma ise, Müçtehid ve alimlerin her hangi bir konu üzerinde ittifak etmeleridir. Kıyas; hakkında ayet, hadis ve icma gibi hükümlerin olmadığı her hangi bir meseleyi, belirlenmiş bir meseleyle aralarındaki illet (sebeb) dolayısıyla benzeterek hüküm çıkarmaktır.

İslam dini bunlara ilaveten örf ve adetlere de yer vermektedir. Kur’an ve sünnette hükmü belirtilmeyen her hangi bir meselenin hükme bağlanmamasında Kur’an ve sünnete muhalefet etmeyen örf ve adetlere müracaat edilir. Buna göre örf ve adetle hükme bağlanan her hangi bir husus zaman geçipte örf ve adet değişirse o hükümde değişir.

Burada açıklandığı gibi, zamanın değişmesiyle Kur’an ve sünnetin hükmü değişmez. Sadece Kur’an ve sünnete muhalefet etmeyen örf ve adetler’in hükmü zamana göre değişebilir.

SORU 6: Farz ne demektir?

Farz; yapılması kesin olarak emredilen dini vazifedir. “Namaz kılmak, oruç tutmak ve zekat vermek gibi emirleri, farza misal olarak verebiliriz.

Farz; Farz-ı Ayn ve Farz-ı Kifaye olmak üzere ikiye ayrılır. Farz-ı Ayn; her müslümanın bizzat yapması gereken emirlerdir. Beş vakit namaz kılmak, Ramazan orucu tutmak gibi

Farz-ı Kifaye ise; müslümanların bütünü üzerinde borç olan, fakat bazılarının yapmasıyla diğerleri üzerinden düşen vazifelerdir. Cenaze namazı kılmak ve selam almak gibi.

Farz-ı Kifayeyi hiç kimse yapmazsa orada bulunan bütün müslümanlar mes’ul olur. Mesela bir topluluğa verilen selamı hiç kimse almazsa, orada bulunan herkes mes’ul olur. Bir kişinin alması, oradakileri mes’uliyetten kurtarır.

Farzın işlenmesinde sevap, özürsüz olarak terkinde ise uhrevi ceza vardır. Bir farzı inkar eden kimse islamiyetten çıkar.

SORU 7: Vacip ne demektir?

Farz kadar kat’i ve kesin olmasa da, kuvvetli bir dini delile dayanan ve her müslümanın yapması gereken vazifelerdir. Mesela Hanefi mezhebinde kurban kesmek, vitir ve bayram namazlarını kılmak gibi.

Farz gibi vacibinde yerine getirilmesinde sevap, terki halinde de azab vardır. Vacibi inkar eden kimse dinden çıkmaz ama delalette kalır.

Hanefi mezhebinde, farz ile sünnet arasında vacip gibi bir derece bulunmakla beraber, diğer mezheblerde farzdan ayrı olarak bir vacip hükmü yoktur. Farz ile vacip aynı şeydir. Bu mezheblere göre, bir ibadet farz değilse, sünnettir. Mesela Hanefi mezhebine göre vacip olan fıtır sadakası vermek diğer üç mezhebe göre farzdır.

SORU8: Sünnet veya Mendup ne demektir?

İslam dininin mükelleften gayr-i lazım olarak istediği veya yapanın övüldüğü, terkedenin zemmedildiği şeydir. Bunu işleyenin failine sevap vardır, terkeden cezaya uğramaz. Fakat Hz. Peygamber (a.s.v) tarafından kınama hakedebilir. Hanefiler mendubu üçe ayırmışlardır;

a-) Müekked mendup; cemaatle namaz gibi.

b-) Meşru mendup; pazartesi ve perşembe orucu gibi.

c-) Zâid mendup; Hz. Peygamber (a.s.v)’e yeme, içme, yürüme ve uyku gibi hususlarda uyma gibi.

Diğer mezheblere göre sünnet; mendup, nafile, müstehap, tetavvu, ihsan ve hasen diye de isimlendirilir.

Durrü’l-Muhtar sahibi ve İbn-i Abidin de diğer mezheblerin görüşünü seçerek şöyle demiştir;

“Mendup, müstehap, nafile ve tetavvu arasında fark yoktur. Terkedilmesi uygun değildir. Terk edilmesi halinde kerahet sabit olur.” (İbn-i Abidin; 1/115)

Şimdi de sünnete uymanın ehemmiyetinden ve sünnetten geri kalmanın zararından bahsedelim;

Bilindiği gibi, sünnet-i seniyyeye uymak çok sevaplı bir iştir. Bilhassa bid’atlecrin yaygınlaştığı, ümmetin fesada gittiği zamanımızda sünnete tabi olmak daha ehemmiyetlidir. Böyle zamanlarda bir sünneti işlemek binlerce sevap kazandırabilmektedir. Nitekim Hz. Peygamber (a.s.v) bu gerçeği bir Hadis-i şerifte şöyle ifade etmiştir;

“Bid’at ve delaletlerin her tarafı istila ve ümmetimin bozulduğu bir zamanda sünnetime sarılana yüz şehid sevabı vardır.”

(Taberani)

Müslümanların en büyük gayesi, Allah-u Zülcelal’in rızasını kazanmaktır. Allah-u Zülcelal’in rızasını kazanma yolları içerisinde en sağlamı, en makbulü ve en kısası Hz. Peygamber (a.s.v)’in gösterdiği ve takip ettiği yoldur. Hz. Peygamber (a.s.v)’i sevmek ve O’na tabi olmak bizi Allah-u Zülcelal’in rızasına götürecek yegane yoldur. Nitekim Allah-u Zülcelal bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur;

“De ki; Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah’da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.” (Âl-i İmran; 31)

Allah-u Zülcelal başka bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur;

“Andolsun ki, Allah ‘m rahmetine ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah ‘ı çokça zikredenler için, Allah ‘ın resulünde size güzel bir örnek vardır.” (Ahzab; 21)

Evet, sünnet-i seniyyenin her bir meselesi, karanlık ve zararlı yollarda birer pusula ve fener vazifesi görür. Hz. Peygamber (a.s. v)’in her hareketi tabi olunacak ve takip edilecek en güzel rehberdir. O’nun günlük yaşayışla ilgili sıradan bir hareketinde bile insan hayatını yakından ilgilendiren bir çok fayda ve hikmetler vardır.

Sünnet-i seniyyeyi yaşayan bir mü’min hem kendi doğru yoldan sapmaz, hem de başkasını saptırmaz. Nitekim bu gerçeği Hz. Peygamber (a.s.v) bir Hadis-i şerifte şöyle ifade etmiştir;

“Ey İnsanlar! Size iki şey bırakıyorum. Onlara sımsıkı sarılırsanız, hiçbir zaman delalete düşmezsiniz. Onlar; Allah’ın kitabı ve peygamberinin sünnetidir.” (Tırmizi)

Görüldüğü gibi sünnet-i seniyyenin yaşanmasında bir çok hikmetler vardır. Bu sebeble, her müslüman sünnet-i seniyyeyi, yaşamayı ve yaşatmayı kendisi için en mühim vazife olarak görmelidir.

Müslümanlara iki büyük emanetten biri olan sünnetin değiştirilmesi bid’attir, delalettir ve büyük hatadır. Sünneti bile bile terkeden Hz. Peygamber (a.s.v)’in şefaatından mahrum kalır. Şefaat, Hz. Peygamber (a.s.v)’in kıyamet gününde ümmetinin günah ve kusurlarını affetmesini Allah-u Zülcelal’den istemesidir.

SORU 9: Mubah ne demektir?

Mubah; yapılmasında veya yapılmamasında dinen hiçbir mahzur olmayan, yani yapılıp yapılmaması serbest bırakılan şeylerdir. İslam dini bunların ne yapılmasını ne de terkedilmesini emretmiştir. Bunlar insanlara bırakılmıştır. Bu nedenle yapılmasında sevap terk edilmesinde günah yoktur.

SORU 10: Helal ne demektir?

Helal; yapılması dinen caiz olan, işlenmesinde dini bir mahzur bulunmadığı bildirilen işlerdir. Usûlüne uygun olarak kesilen hayvanı etini yemek gibi.

SORU 11: Haram ne demektir?

Haram; yapılması, yenilmesi, içilmesi, işlenmesi ve kullanılması kesin bir delille yasaklanan şeylerdir.

Yapılmaması kesin olarak emredilen bir şeyi yapmak haram olduğu gibi, yapılması kesin olarak emredilen bir şeyi yapmamakta haramdır. Namaz kılmamak ve oruç tutmamak gibi.

Haram bir fiili işleyen kimse günahkâr olur. İnkar eden kimse dinden çıkar. Mesela; “içki haram değildir” diyen kimse dinden çıkar.

Haramdan kaçınan her insan, Allah-u Zülcelal’in rızasını kazandığı gibi, kulluğun en üst makamı olan takva mertebesini de elde etmiş olur. Böyle bir mü’min aynı zamanda mühim bir işi de yapmış olur. Çünkü, haramı işlemek günah olduğu gibi, işlememekte farzdır. Kötülüklerden uzak durmak her zaman iyilik yapmaktan daha faydalıdır.

Evet, her mü’min, günaha karşı son derece hassas olmalı küçükte olsa, işlediği günahı büyük görmelidir. Mümkün mertebe haram işlememeli, günaha girmeme hususunda sabır göstermelidir, insanlık icabı bir günah işlediğinde de hemen tövbe etmelidir.

SORU 12: Mekruh ne demektir?

Mekruh; yapılması dinen doğru bulunmayan, terk edilmesi istenen, yapılmaması yapılmasından daha uygun olan davranışlardır.

Hanefi mezhebine göre mekruh; tahrimen mekruh ve tenzihen mekruh olmak üzere iki kısma ayrılır.

Tahrimen mekruh; harama yakın olan mekruhtur. Vacip olan bir şeyi terketmek gibi.

Tahrimen mekruh olan bir şeyi işlememek sevaptır, işleyenin ise azaba uğrama ihtimali vardır.

Tenzihen mekruh; helâle yakın olan mekruhtur. Namazın sünnet ve adabını terk etmek gibi.

Tenzihen mekruh olan bir şeyi terkedene sevap, yapana da azab yoktur, kınama vardır.

Şafii mezhebine göre, mekruh tek çeşittir. Şer’in terkedilmesini kesin ve bağlayıcı olmadan istediği şeydir. Bunu terkeden medhedilir, sevap alır, yapan da zemmedilmez, cezalandırılmaz.

SORU 13: Rükün ne demektir?

Hanefi ve Şafii mezhebine göre, yapılması farz olan bir fiilin parçasına rükün denir. Mesela rüku namazdan bir rükündür, çünkü ondan bir cüzdür. Kıraatta namazdan bir rükündür, çünkü namazın hakikatinden bir cüzdür.

SORU 14: Şart ne demektir?

Yapılması farz olan, fakat bir fiilin parçası olmayan şeylere şart denir. Bunun misali, abdestin, namazın, namaz vaktinin, kıblenin bilinmesi gibi şeylerdir. Bunlar namazdan hariç olan namazın mukaddimeleridir. Namazın sahih olması için bunların bulunması gerekir. Bundan ötürü bunlara şart denilmiştir.