|
SEYDA MUHAMMED
KONYEVİ (K.S.)
DİNİ
HÜKÜMLER VE MEZHEBLERLE İLGİLİ
MESELELER
Ebu
Hureyre (r.a)'den rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (a.s.v)'e imanın ne
olduğu sorulunca şu şekilde cevap vermiştir;
"İman;
Allah 'tan başka ilah olmadığına, Hz. Muhammed (a.s.v)'in O'nun kulu ve
Resulü olduğuna, Allah'ın meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, Ahiret
gününe, kaza ve kadere, hayır ve şer her şeyin Allah 'in takdiri ve
yaratmasıyla olduğuna inanmaktır. " (Buhâri, Müslim, Ebû Dâvud)
Hadis-i şerifte
de geçtiği üzere, İman; Allah-u Zülcelal'in, Cebrail (a.s) aracılığı
ile, Hz. Muhammed (a.s.v)'e göndermiş olduğu semavi hükümlere kesin olarak
inanıp kalben tasdik ve dil ile ikrar etmektir. Bu da iki şekilde olur;
1-İCMÂLİ
İMAN: iman edilecek şeylere kısaca ve bir bütün olarak iman etmektir. Buna
göre bir kimse, manasını bilerek ve inanarak kelime-i tevhidi söylese,
icmali olarak iman etmiş olur.
2-TAFSİLİ
İMAN: İman edilecek şeylerin her birine açık ve geniş bir surette, ayrıntılı
bir bilgi ve idrak ile iman etmektir. Başka bir ifadeyle, altı iman esasını;
namaz, oruç, hac, zekat gibi farz kılınan ibadetleri; içki içmek, kumar
oynamak, adam öldürmek, zina yapmak gibi haram kılınan şeyleri öğrenmek,
tasdik etmek, helali helal, haramı da haram bilmektir.
Ehl-i sünnet
itikadına göre, kalbin bilmesi ve tasdik etmesi iman için yeterlidir.
-
SORU2:Allah-u Zülcelal'in Selbî sıfatları kaç
tanedir?
Allah-u Zülcelal'in
Selbî sıfatlan altı tanedir.
1-Vücûd:
Var olmak demektir. Varlığı kendisindendir. Her şeyin varlığı O'nun
sayesindedir. O, olmasaydı hiçbir şey olmazdı. Gerek bizim, gerekse her
hangi bir şeyin varlığı, Allah'ın varlığına bir şahiddir.
2-Kıdem:
Ezeli, yani başlangıcı olmamasıdır. Evveli olmayana kadim, sonradan olana
hadis denir. Allah, kıdem sıfatı ile muttasıftır. Sonradan var olmamıştır.
Allah-u Zülcelal'in varlığının başlangıcı olmadığı gibi, bütün varlıkların
başlangıcının da ona bağlı olması demektir. Geçmişe doğru ne kadar
gidilirse gidilsin, Allah-u Zülcelal'in var olmadığı bir an düşünülemez.
3-Beka:
Ebedi, yani, sonu olmamasıdır. Sonu olana fani, sonu olmayana baki denir.
Allah, beka sıfatıyla muttasıftır. Çünkü ebedidir. Varlığının asla
sonu yoktur. Beka'nın zıddı olan yok olma, Allah-u Zülcelal için imkansızdır.
4-Muhalefetün
Lil-havadis: Yarattığı hiçbir şeye benzemez. Hayalle tasavvur edilemez. Hatırlara
ne gelirse gelsin, Allah-u Zül-celal ondan başkadır.
5-Kıyam
bi zatihi: Varlığı kendisindendir. Başkasına muhtaç değildir. Allah-u Zülcelal'in
ezeli ve ebedi olan varlığı, kendi zatı ile kaimdir. Asla başkasından değildir.
O'ndan başka yaratıcı bir zatta mevcut bulunamaz.
6-Vahdaniyyet:
Allah-u Zülcelal'in zat ve sıfatlarında tek (bir) olmasıdır. Bu sıfatta
Allah-u Zülcelal'e mahsustur. Ortaktan ve benzerden münezzehtir.
-
S0RU3:Allah-u Zülcelal'in Subüti sıfatları kaç
tanedir?
Allah-u Zülcelal'in
Subûti sıfatlan sekiz tanedir;
1-Hayat:
Allah-u Zülcelal'in diri olmasıdır. Allah-u Zülcelal'in bütün sıfatları
ezelde vardır. Yaratıkların sıfatları böyle değildir. Allah-u Zülcelal'in
hayatı vardır, fakat bizim hayatımız gibi değildir. Hayat sıfatının zıddı
olan ölmek, Allah-u Zülcelal hakkında mümkün değildir.
2-İlim:
Olmuş ve olacak bütün her şeyi bilmesidir. Allah-u Zülcelal'in ilim sıfatıyla
eşyayı bilmesi gerçektir. Allah bilir, fakat bizim bildiğimiz gibi değildir.
Allah-u Zülcelal'in ilim sıfatı ezelidir, sonradan var olmamıştır. Allah-u
Zülcelal'in zatıyla beraber vardır. Bu alemi ve varlıkları en güzel şekilde
yaratmak, varlıklarını devam ettirecek tedbiri almak ve hiçbir karışıklığa
meydan vermeden devam ettirebilmek, ancak ilim sahibi bir yaratıcıyı gösterir.
Kulların mükafatlandırılması veya cezalandırılması yine büyük bir ilim
gerektirir. Allah-u Zülcelal hakkında cehalet, gaflet ve unutkanlık düşünülemez.
3-İrade:
Vuku bulacak her şeyi kendi dilediği şekilde ve zamanda yaratmasıdır. Eşya
ve fiillerin hepsi Allah-u Zülcelal'in dileme, hüküm ve iradesiyledir.
Allah-u Zülcelal kainattaki ve kainat içindeki şeyleri ezeli iradesiyle
istediği gibi yaratmıştır. Allah-u Zülcelal'in dilediği olur, dilemediği
olmaz. Allah-u Zülcelal'in dilemediği bir şeyi zorla yaptırabilecek hiçbir
kuvvet yoktur. Kainatta cereyan eden hadiselerin bütünü Allah-u Zülcelal'in
iradesiyle gerçekleşir. O'nun iradesi olmadan hiçbir şey meydana gelemez. Ve
O, ne isterse yapar.
4-Kudret:
Allah-u Zülcelal'in bütün mümkünatta (var olan) tesir ve tasarrufa kadir
olmasıdır. Kudret sıfatı ile Allah-u Zülcelal'in her şeye gücü yeter.
Allah-u Zülcelal'in gücü vardır, fakat bizim gücümüz gibi değildir.
Allah-u Zülcelal'in kudreti zatidir, yani kendindendir. O'nun kudreti hiçbir
şeyle ölçülmez. O'nun kudreti karşısında; büyük küçük, yakın uzak,
az çok farketmez. Allah-u Zülcelal, gözümüzün önünde meydana gelen
milyarlarca işi, biri diğerine mani olmadan yapar. Bu durumda kudreti işlere
göre parçalanmaz, dağılmaz. O, sadece "Ol" diye emreder. İstediği
her ne ise, onun olmasını istediği zaman geldiğinde oluverir.
5-Semi':
Allah-u Zülcelal'in her şeyi işitmesidir. Allah-u Zül-celal her şeyi işitir,
fakat bizim kulaklar vasıtasıyla işitmemiz gibi değildir. Allah-u Zülcelal'in
işitmesinde uzaklık, yakınlık, gizlilik ve açıklık farketmez. Kulak ve
sesi nakleden hava gibi vasıtalara da ihtiyacı yoktur. O, en gizli yakarışları,
dilden dökülen fısıltıları dahi işitir. Allah-u Zülcelal'in bir şeyi işitmesi
başka bir şeyi işitmesine mani değildir.
6-Basar:
Allah-u Zülcelal'in her şeyi görmesidir. Allah-u Zül-celal her şeyi görür,
fakat bizim gözlerimiz vasıtasıyla görmemiz gibi değildir. Allah-u Zülcelal'in
görmesinde uzaklık, yakınlık, gizlilik, açıklık farketmez. O'nun göz ve
ışık gibi vasıtalara da ihtiyacı yoktur. O, en gizliyi, gizlinin gizlisini
dahi görür. Allah-u Zülcelal'in bir şeyi görmesi başka bir şeyi görmesine
de mani değildir.
7- Kelâm:
Allah-u Zülcelal'in sese ve harfe muhtaç olmaksızın konuşmasıdır. Allah-u
Zülcelal Zatî ve Kudsî olan kelamı ile konuşur. Fakat bizim konuşmamız
gibi değildir. Bizler aletler, uzuvlar ve harfler yardımıyla konuşuruz.
Allah-u Zülcelal ise aletsiz ve harfsiz konuşur. Harfler yaratılmıştır,
fakat Allah-u Zülcelal'in kelamı yaratılmış değildir.
8-Tekvîn;
Allah-u Zülcelal'in istediğini, dilediği şekilde yaratmasıdır. Allah-u Zülcelal
yaptıklarını fiil sıfatı ile yapar. Bu sıfatların hepsi tekvin sıfatının
manası içine girmektedir.
-
SORU4: Küfür ne demektir? Kaç çeşit küfür vardır?
Küfür,
lugatta Örtmek demektir. Istılahta ise Hz. Peygamber (a.s.v)'in Allah-u Zülcelal
katından getirdiği kat'i olarak bilinen şeylerden birini inkar etmektir.
Dört çeşit
küfür vardır, bunlar;
1-) Küfr-i
İnkari; Allah-u Zülcelal'i tanımayıp onu asla kabul etmemektir. Allah-u Zülcelal'in
varlığını inkar eden kafirler gibi...
2-) Küfr-i
Cuhudi; Kalple Allah-u Zülcelal'i tanıyıp, kibrinden dolayı diliyle ikrar
etmemektir. Şeytanın küfrü gibi...
3-) Küfr-i
İnadi; Kalple Allah-u Zülcelal'i bilmek, dille itiraf etmek. Ebu Talib gibi...
Zira o, Ben Muhammed'in dininin, dinlerin en hayırlısı olduğunu biliyorum
fakat beni tenkid ederler diye itiraf etmiyorum diyordu.
4-) Küfr-i
Nifaki; Dille ikrar ettiği halde, kalple tasdik etmemektir. Münafıklar
gibi...
-
SORU 5: Bir kimse bilmeyerek küfrü gerektiren bir söz söylese,
kâfir olur mu?
Bilmeyerek
küfrü gerektiren bir söz söyleyen kimsenin kâfir olup olmayacağı hakkında
ihtilaf vardır. Ulemâların çoğunluğuna göre bilmemek bir mazeret değildir.
Bilerek ya da bilmeyerekle olsa küfür kelimesi söylemek küfürdür.
Bazı ulemâlara
göre ise, küfrü gerektiren sözün muhtevasına inanmayan kimse, böyle bir
kelime söylerse kâfir olmaz.
-
SORU 6: Küfrü gerektiren söz ve fiillerin bir kısmı
nelerdir?
Bir kimse
zorlama olmadığı halde, dili ile küfrü icap ettiren bir söz söyler ve
kalbi de iman ile mutmain olursa yine kafir olur. Bir kimsenin kafir ya da mü'min
olması ancak sözü ile anlaşılır.
1 -) Bir
kimsenin kalbine, küfrü icap ettiren şeyler gelirde, dili ile söylemezse, mü'mindir.
Fakat kalbine geldiklen sonra, küfre azmederse, kafir olur.
2-) Bir
kimse başka bir kimseye, küfür kelimesini söylesin diye telkin etse, o
telkin eden kimse kafir olur.
3-) Bir
kimse, "Filan adam uçarsa ben kafir olacağım" dese, o insan uçmayacağı
halde, bunu iddia eden kişi, küfrünü buna bağladığından dolayı kafir
olur.
4-) Bir
kimse, "Ben şu işi yapmış isem kafir olayım" dese o işi ister
yapmış olsun isterse yapmamış olsun, küfrünü buna bağladığından dolayı
kafir olur.
5-) Bir
kimse Allah-u Zülcelal'in isimleri ve emirleriyle alay ederse, kafir olur.
6-) Bir
kimse, Kuddüs, Kayyum ve Rahman gibi Allah-u Zül-celal'e mahsus olan isimleri
mahlukata takarsa kafir olur.
7-) Bir
kimse, müslüman bir kimse için; "filan adam, benim ve Allah-u Zülcelal'in
yanında yahudi gibidir" derse kafir olur.
8- Bir
kimse, hasta olan bir adam için; "Bu adamı Allah unutmuştur" derse
veyahut "Allah'ın unuttuklarındandır" derse kafir olur. Böyle
demekle Allah-u Zülcelal'in ilim sıfatını inkar etmiş sayılır. Halbuki,
Allah-u Zülcelal'in ilim sıfatı ezelidir ve O hiçbir şeyi unutmaz.
9-) Bir
kimse, başka bir kimseye; "Senin yemininle eşeğin anırması aynıdır"
derse kafir olur. Çünkü Allah-u Zülcelal'in ismi ile yapılan yemini -haşa-
eşeğin anırmasına benzetmiştir.
10-)
Allah-u Zülcelal'i mahlukattan birine veya bir nesneye benzeten kimse kafir
olur. Çünkü Allah-u Zülcelal yaratılmış hiçbir şeye benzemez.
11 -) Bir
kimse, Allah-u Zülcelal'in isimlerinden bir ismi yahut emirlerinden bir emri ve
O'nun bir va'dini hafife alıp alay etse kafir olur.
12-) Bir
kimse, küfür kelimesi söyleyen bir kimseye, rıza ile gülse kafir olur. Çünkü
küfre rıza göstermekte küfürdür.
13-) Bir
kimse, ne olsaydı zina, kumar ve içki gibi haramlar helal olsaydı diye
temennide bulunursa kafir olur. Çünkü burada kendi istekleriyle, Allah-u Zülcelal'in
kesin haram kıldıklarını helal görmek istemiştir. Halbuki Allah-u Zülcelal
bunları kesin haram kılmıştır.
14-) Ezan
sesini duyan bir kimse, bu çan sesidir diye alay etse kafir olur.
15-) Bir
kadın kocasına veya bir koca karısına "Seninle olmaktansa kafir olmam
daha hayırlıdır" demiş olsa kafir olur. Çünkü kafir olmayı hayırlı
görmüştür.
16-) Bir
kimse, Kur'an çöl kanunudur, bir işe yaramaz dese kafir olur.
17-) Bir
kimse önemsemeyerek ve küçük görerek Kur'an-ı Kerim veya Hz. Peygamber
(a.s.v)'in Hadis-i Şerifini ayak altına alsa veya yastık olarak kullansa
kafir olur.
18-) Bir
kimse tefsir, fıkıh, akâid gibi ilimlerle alay edip hafife alırsa kafir
olur.
-
SORU 7: Ölümle tehdit edilip inkâra, küfre zorlanan
kimse, mecbur kaldığı için küfrü gerektiren sözü söylese kâfir olur
mu?
Allah-u Zülcelâl
bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur;
"Kalbi
iman ite dolu olduğu halde inkara zorlananlar müstesna. Kim Allah 'a küfrederse,
onlar için şiddetli bir azab vardır. Lakin küfre karşı bağrını açanlar
üzerine Allah tarafından bir gazab ve kendileri için büyük bir azab vardır."
(Nahl; 106)
Ayet-i
kerimede de belirtildiği gibi, herhangi bir kimse tarafından tehdit ile küfrü
gerektiren sözleri, mecbur kaldığı için söyleyen kimse, kalbi imana yatkın
olduğu halde tehdidin etkisi ile söylerse kafir olmaz.
Nitekim
Hz. Peygamber (a.s.v) zamanında, Yemane'de çıkan yalancı peygamber Müseyleme'nin
adamları tarafından iki sahabe esir alınıp Müseyleme'ye götürüldüler. Müseyleme
onlardan birisine; "Muhammed hakkında ne dersin?" diye sordu. Sahabe;
"O Allah'ın Resulüdür" diye cevap verdi. Müseyleme tekrar;
"Benim hakkımda ne dersin" diye sordu. Sahabe; "sen de..."
dedi. Bunun üzerine Müseyleme o sahabeyi salıverdi.
Daha sonra
ikinci sahabeye; "Muhammed hakkında ne dersin?" diye sordu. Sahabe;
"O, Allah'ın kulu ve Resulüdür" dedi. Müseyleme tekrar;
"Renim hakkımda ne dersin?" diye sorunca. Sahabe; "Bu söylediğine
sağırım, kulaklarım bunu işitmez" diye cevap verdi. Bunun üzerine Müseyleme
o Sahabe'yi öldürttü.
Ölümden
kurtulan önceki Sahabe, Hz. Peygamber (a.s.v)'in yanına gelerek; "Ey
Allah'ın Resulü ben helak oldum" deyince, Hz. Peygamber (a.s.v);
"Seni helak eden nedir?" diye sordu. Sahabe başından geçenlerin
hepsini anlattı. Bunun üzerine Hz. Peygamber (a.s.v); "Öyle söylediğin
zaman kalbin iman ile yatışmış değil miydi ve müseylemenin yalancı olduğuna
kalbin hükmetmiyor muydu?" diye sorunca, sahabe de; "Evet, Ya
Resulallah"dedi.
Hz.
Peygamber (a.s.v) ona;
"Senin
arkadaşın azimet ile amel etti. Sende şimdi içinde bulunduğun ruhsat ile
amel ettin" buyurdu. Sahabe'de; "Senin Allah'ın Resulü olduğuna
kalben inanırım" dedi. (İbn-i Hişam)
Hülasa;
bir kimse, kafir olması için ölümle veya bir azasının kesilmesi için
zorlansa, kalbi iman ile mutmain olduğu halde, dili ile küfrü söylemesine fıkhen
izin verilmiştir.
Fakat her
ne kadar böyle bir durumda bulunan kimselere bu izin verilmişse, bu şekilde
davranmamaya çalışması daha iyidir. Böyle bir durumda bu tehdide karşılık
ruhunu feda etse ne kaybeder. Aksine büyük mükafatlar kazanır.
-
SORU8: "Şu işi yarattım" yada
"Yaratacağım" demek caiz midir?
Bazı
kardeşlerimiz manasını bilmeden "şu işi yarattım" veya
"Yaratacağım " gibi kelimeler kullanmaktadırlar.
Halbuki
Ehl-i Sünnet vel-Cemaate göre, kula (Hâlık) yaratıcı kelimelerini isnad
etmek caiz değildir. Çünkü (Hâlık) yani yaratan Allah-u Zülcelal'dir. Her
şeyin yaratıcısı O'dur. Yaratmakta Allah-u Zülcelal'in bir sıfatıdır.
Onun için bunu başkasına isnad etmek caiz değildir.
-
SORU 9: Ehl-i Sünnet Ve'l
Cemaat nedir?
Ehl-i Sünnet,
Kur'an-ı Kerim ile Hz. Peygamber (a.s.v)'in sünnetine sımsıkı sarılıp, doğru
yoldan sapmayan kimselerdir. Bu kimselerin inanç yönünden ne ifradı ne de
tefridi vardır.
Ehl-i Sünnetin
inançları özetle şöyledir;
Allah-u Zülcelal
bütün kemal sıfatlarla muttasıftır. Hiçbir eksiği yoktur. Her şeyin
yaratıcısı O'dur. Zatında bir olduğu gibi sıfatlarında da birdir.
Ezelidir. Hiçbir şey yokken O var idi. Ne isim ve ne de sıfatlarında
sonradan meydana gelme diye bir şey yoktur. O, her şeyi ilmi ile bilir. İlmi
ise ezeli bir sıfatıdır. Kudreti ile Kaadir'dir. Kudret sıfatı ise
ezelidir. Yaratması ile Hâlık'tır. Yaratma ise ezeli bir sıfatıdır. O,
fiili ile fail, fiil sıfatı ise ezelidir. Bütün fiiller mahluk, Allah-u Zülcelal'in
fiili ise mahluk değildir. O'nun sıfatları ne hadis (Sonradan olma) ne de
mahluktur. O'nun hiçbir sıfatı yaratıkların sıfatlarına benzemez.
0’nun
bilmesi bizim bilmemize, O'nun kudreti bizim kudretimize, O'nun görmesi bizim görmemize,
O'nun işitmesi bizim işitmemize, O'nun konuşması bizim konuşmamıza
benzemez. O'nun rızası, gadabı, ve bütün sıfatları, alet, harf, keyfıyyet
ve ses gibi şeylerden münezzehtir. Bizim sıfatlarımız hadistir. Yani alet,
harf, keyfıyyet, hal ve ses gibi şeylerden meydana gelir. Allah-u Zülcelal
ebedidir. Varlığı sonsuzdur.
Ehl-i sünnet,
Eş'ari ve Maturidi fırkası olmak üzere iki fırkadır. Bu iki fırka arasında
bazı teferruatlarda ihtilaf olsa da, inanç esaslarında birbirine muhalif değildirler.
-
SORU 10: İnanç sahasındaki fırkalar
kaç kısımdır?
İnanç sahasındaki
fırkalar; Ehl-i Sünnet, Mu'tezile, Şia, Hariciye, Neccariye, Müşebbihe,
Mercie ve Cebriye olmak üzere sekiz sınıfa ayrılmışlardır.
I-) Ehl-i Sünnet:
Yukarda da beyan ettiğimiz gibi, Ehl-i Sünnet, Kur'an-ı Kerim ile Hz.
Peygamber (a.s.v)'in sünnetine sımsıkı sarılıp, doğru yoldan sapmayan
kimselerdir. Bu kimselerin inanç yönünden ne ifradı ne de tefridi vardır.
2-) Mu'tezile:
Bu mezhebin mensupları, Allah-u Zülcelal'in kitabını mahluk saymışlardır.
Allah-u Zülcelal ne görür ne de görülür, diyerek O'nun Basar sıfatını
inkar etmişlerdir. Ayrıca sıratı, mizanı ve evliyanın kerametini inkar
ederler. Bunlar kendi aralarında yirmi guruba ayrılmışlardır
3-) Şîa:
Bunlarda kendi aralarında 22 fırkaya ayrılmışlardır. Bu mezhebin bazı
mensupları, Hz. Ali (r.a)'yi peygamber ve bazıları onu ilah kabul etmişlerdir.
Şia'nın bir kısmı Kur'an-ı Kerimin açık hükümlerine ters düştüğü için
müslüman sayılmazlar. Bunlar Kur'an-ı Kerimin bir kısmını Hz. Peygamber
(a.s.v)'e bir kısmını Hz. Ali (r.a)'ye indiği inancındadırlar. Mesela beş
vakit namaz ile Ramazan orucunu inkar eden bir kısım Rafızilerle peygamberliğin
Hz. Muhammed (a.s.v)'e değil, Hz. Ali (r.a)'ye geldiğini ve Hz. Aişe (r.a)'nin,
Hz. Muhammed (a.s.v)'e ihanet ettiğine inanan, Hindistan da ve Pakistan da
bulunan İsmailiye fırkası gibi.
Şia'nın diğer
bir kısmı ehl-i bid'at olsalar da müslüman sayılırlar. Mesela yemende
bulunan zcydiyyce fırkası Hz. Ali'nin, imamete daha müstahak olduğuna,
bununla beraber üst varken astında halife olabileceğine inandıkları için
Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer ve Hz. Osman (r.anhum)'in hilafetini reddetmiyorlar.
Şiiler arasında ehl-i sünnete en yakın bu fırkadır.
4-) Hariciye:
Bu mezhebin mensupları, Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. Talha, Hz. Aişe (r.a) ve
kendileri dışındaki bütün müslümanları tekfir etmişlerdir. Ayrıca
bunlar, küçük ve büyük günah işleyenleri de kafir sayarlar. Bunlarda
kendi aralarında yirmi guruba ayrılmışlardır.
5-) Neccariye:
Bu mezhebin mensupları, Allah-u Zülcelal'in sıfatlarını inkar edip, Kur'an-ı
Kerim yazıldığı zaman cisim, okunduğu zamanda a'razdır, derler. Bunlarda
kendi aralarında üç guruba ayrılmıştır.
6-) Müşebbihe:
Bu mezhebin mensupları, Allah-u Zülcelal'i cisimlikle vasıflandırırlar.
Bunlar, Allah-u Zülcelal (haşa) yaratıklara benzer, derler.
7-)
Mercie: Bu
mezhebin mensupları,
Allah-u Zülcelal mü'minlerden
her hangi birine ateşle azab etmez, masiyet imanla birlikte zarar vermez,
derler. Ayrıca, ameller farz değil fazilettir, yapanlar için iyidir,
yapmayanlara bir şey yoktur derler. Bunlarda kendi aralarında beş guruba ayrılmışlardır.
8-) Cebriye:
Bu mezhebin mensupları, kulun meydana gelen her hangi bir işte iradesi yoktur,
o cansız varlık mesabesindedir, hal böyle olunca, kul emir ve nehy'e muhatap
olmaktan da kurtulmuş olur derler.
-
SORU 11: Riddet ne demektir?
Rİddet; akıl,
baliğ ve muhtar bir kimsenin, ister niyet ile, ister küfre düşürücü bir
fiil yahut sözle olsun; ister alay için isterse inat yüzünden yahut İnanarak
söylesin, islamın tümünü veya kesin olarak sabit olan bir hükmünü
reddetmesidir. Buna göre bir kimse, Allah-u Zülcelal’i inkar ederse veya
peygamberleri kabul etmezse veya bir peygamberi yalanlarsa veya haramlığı
icma ile kabul edilen zina, livata, şarap içme gibi fiilleri helal sayarsa
dinden dönmüş olur.
-
SORU 12: Büyük günah işleyenleri
tekfir etmek doğru mudur?
Tekfir; Lügatta,
kişiye küfür isnadında bulunmak, kafir olduğunu ileri sürmek anlamına
gelir.
Ehl-i Sünnet
imamları, büyük günah işleyen kimseleri işledikleri günahları meşru görmedikçe-
mü'min kabul etmektedirler. Onun için mü'min kimse, işlediği günahtan ötürü
-helal görmedikçe-tekfır etmemelidir.
Allah-u Zülcelal,
günahla meşgul olan mü'minleri tövbeye davet ederken, ayet-i kerimede şöyle
buyurmaktadır;
"Ey
inananlar! Hep birlikte nasuh tövbe ile Allah'a tövbe edin." (Tahrim;8)
Eğer bu
kimseler günahlarından dolayı kafir olsaydılar, Allahu Zülcelal onları mü'minler
diye isimlendirmez ve "Ey Kafirler! Allah'a tövbe edin" derdi.
Bunun gibi
Adem (a.s) cennete girdiği zaman Allah-u Zülcelal onu malum ağaçtan menetmişti.
Ne var ki Adem (a.s) o ağacın yemişinden yedi. Bunun üzerine Allah-u Zülcelal;
"Adem Rabbine karşı geldi de şaştı" (Taha;12l) buyurdu.
"Adem Rabbine küfretti" buyurmadı.
Buradan da
anlaşıldığı gibi, bir mü'min günahından ötürü tekfir edilemez. Bir
kimse, birisine; "Sen kafirsin" veya "filan kişi
kafirdir"deme, şayet gerçekten kafir ise zaten mesele tamamdır. Yoksa o
söz kendisine döner ve kendisi kafir olur.
Nitekim Hz.
Peygamber (a.s.v) birhadis-i şerifte şöyle buyurmuştur;
"Bir
kimse bir kimseye "kafir" veya "Allah'ın düşmanı" derse
ve böyle olmazsa mutlaka o söz kendisine döner." (Buhari, Müslim)
-
SORU 13: Namaz, Zekat, Oruç ve
Hac farizalarını inkar eden kimsenin hükmü nedir?
Her kim ki,
bu ibadetlerin farziyyetini inkar ederse, o bütün müslümanların ittifakıyla
kafir olur. Nitekim Imam-ı Şevkani Neylü'l-Evtar isimli kitabında şöyle
demiştir;
"Müslümanlar
arasında, namazın farz olduğunu inkar eden kimsenin kafir olacağına dair,
ulema arasında en ufak bir ihtilaf yoktur. Yalnız yeni müslüman olursa ve
yahut namazın vücubu kendisine tebliğ edildikten sonra müslümanlarla
ihtilat etmemişse o zaman kafir olmaz."
İmam-ı
Nevevi el-Mecmû isimli kitabında şöyle demiştir;
"Bir
kimse, eğer namazın farziyyetini inkar ederek terk ederse o kimse bütün müslümanlara
göre kafirdir. Bu hüküm, eğer o adam, müslümanlar arasında doğup büyümüş
ise cari olur. Lakin, yeni müslüman olmuş veyahut müslümanlardan uzak bir
yerde yetişmiş ise,-- Namazın vücubu kendisine meçhul olacağından--
önce mücerret inkar sebebi ile ona kafir hükmü verilmez. Bilakis ona
namazın farz olduğu öğretilir. Öğrendikten sonra inkar ederse o zaman mürted
olur. Her kim ki, ramazan orucunu, zekatı ve haccı inkar ederse, o kimse mürted
olur."
-
SORU 14: Kâlû Belâ ne
demektir?
Allah-u Zülcelal,
dünyayı ve dünya içindeki varlıkları yaratmazdan önce yaşayacak olan tüm
insanların ruhlarını yarattı ve ruhlar alemi denilen bir alemde bir araya
getirdi. Sonra da hepsine birden hitap ederek onlara; "Elestü birabbiküm
(Ben sizin Rabbiniz değil miyim?)" diye sordu. Ruhlar da; "Kâlû Belâ
(Evet, sen bizim Rab-bimizsin)" diye cevap verdiler. (A'raf; 172)
İşte bu
konuşmanın olduğu zamana "Kâlû Belâ" zamanı denir.
-
SORU 15: İmanın fazlalaşması
veya eksilmesi mümkün müdür?
İmam-ı Azam
bu hususu şöyle açıklamıştır;
"İman
ne artar ne de eksilir" çünkü imanın fazlalığı, ancak küfrün
azalmasını, imanın azalması da, ancak küfrün artmasını tasavvur etmek
suretiyle anlaşılır. Bu ise, bir kimsenin bir anda hem mü'min, hemde kafir
olmasını gerektirir. Bu ise batıldır. Çünkü mü'minin imanında şüphe
bulunmaz.
İman,
taalluk ettiği ve ilgili olduğu şey bakımından da artmaz ve eksilmez. Çünkü
iman edilecek olan şey Hz. Peygamber (a.s.v)'in getirdiklerinin tamamıdır.
Bunların hepsine inanmayıp, bazısına inanılır, bazısına inanılmazsa
iman gerçekleşmez.
Fakat imanın
keyfıyyet olarak, yani kuvvetli, zayıf ve kamil olması, istifade ettiği
yakin derecelerinin "ilme'l-yakin" "ayne'l-yakin" ve "hakka'l-yakin"
gibi değişik olması neticesi farklılık arzeder. İlme'l-yakin, ayne'l-yakin
ve hakka'l-yakin mertebelerini daha iyi anlayabilmek için, şöyle bir misal
verebiliriz;
Uzaktan bir
duman yükseldiğini görmek, orada ateşin varlığına ilme'l-yakin ile
inanmak demektir. Dumanın çıktığı yere gidip ateşi görmek, ateşin varlığına
ayne'l-yakin ile inanmaktır. Ateşin yakınına gidip sıcaklığını
hissetmek ise, o şeyin ateş olduğuna hakka'l-yakin ile inanmaktır.
Bunun içindir
ki, Ali el-Kari; "inananların farklı oluşu, aynı varlığa bakan değişik
gözlerin o varlık hakkındaki görüşlerinin farklı oluşu gibidir."
demiştir. Yani, insanların bir şey görme kabiliyeti birbirinden nasıl değişik
iseler, insanların imanlarının farklı oluşu da buna benzemektedir. Mesela;
görerek inanan kişinin imanı, düşünerek ve haber alarak bilgi edinen ve bu
bilgi ile iman eden kişinin imanından daha kuvvetlidir. Bunun içindir ki Hz.
İbrahim (a.s) ölüleri nasıl dirilttiğini göstermesini Allah-u Zülcelal'den
istemiştir. Ayet-i kerimede buyrulduğu gibi Allah-u Zülcelal'in "İnanmadın
mı?" sorusuna Hz. İbrahim (a.s); "(Gözümle de görerek) Kalbim
mutmain olsun diye" (Bakara; 260) cevap vermiştir.
Sonuç
olarak; imanda ziyade ve noksandan maksad; imanın kuvvetli veya zayıf olmasıdır.
Bir kimsenin de imanı bu mana da kuvvetli veya zayıf olabilir. Nitekim, mesela
müslümanlardan her hangi birinin imanının, Hz. Peygamber (a.s.v)'in veya Hz.
Ebu Bekir (r.a)'in imanı kadar tahkik ve yakin bakımından kuvvetli olmadığında
ittifak vardır.
İmanın
kemalinden sayılan ibadet ve iyi amelin fazla olması imana kuvvet, noksan
olması ise zayıflık verir.
-
SORU 16: Dünyada insanın başına
gelecek tüm olaylar, daha önceden belirlenmiş midir?
İslam inancına
göre, kainatta meydana gelen her olay, Allah-u Zülcelal'in bilmesi, dilemesi
ve yaratmasıyla meydana gelir. O'nun bilgisi, iradesi ve yaratması olmaksızın
hiçbir şey olmaz.
Bir insanın
ne kadar yaşayacağını, hayatında hangi işleri yapacağını, kiminle
evleneceğini, nerede, ne zaman, ne sebeble ve ne şekilde öleceğini de
Allah-u Zülcelal ezeli ilmi ile bilmiş ve öylece takdir etmiştir. Biz,
Allah-u Zülcelal'in bizim için tayin ve takdir ettiği şeylerin ne olduğunu
bilmediğimizden, cüz'i irademiz elimizden geldiğince hayırlı işlerde
sarfetmeye gayret göstermemiz gerekir. Esasen, insanlar yaptıkları iyi ve kötü
işleri Allah-u Zülcelal öyle takdir ettiği için yapmazlar. Onların ne
yapacaklarını Allah-u Zülcelal ezeli ilmi ile bildiğinden öyle takdir etmiştir.
-
SORU 17: Allah her yerdedir
demek caiz midir?
Bir kimse
"Allah her yerdedir" diyerek Allah-u Zülcelal'in zatıyla her yerde
olduğuna inanırsa kafir olur. Çünkü burada Allah-u Zülcelal'e bir mekan
izafe etmiştir. Halbuki, Allah-u Zülcelal mekandan münezzehtir. Fakat böyle
söyleyen kimse, Allah-u Zülcelal'in kudret ve azametiyle her yerde olduğunu
kasdederse kafir olmaz.
-
SORU 18: Allah-u Zülcelal'in
"Nur" olduğunu söylemek caiz midir?
Ehl-i Sünnet
ve'l Cemaate göre, Allah-u Zülcelal'in "Parıldayan nur olduğunu söylemek
caiz değildir. Allah-u zülcelal nuru yaratan ve ışık verendir. Çünkü nur
bir renktir. Eğer Allah-u Zülcelal'in bir renk olduğunu söylersek bu bizi teşbihe
götürür, halbuki Allah-u Zülcelal varlıklara benzemekten münezzehtir.
Allah-u Zülcelal
bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur;
"Allah göklerin
ve yerin nurudur." (Nur; 35)
Bu ayetin
tefsirinde ibn-i Abbas (r.a): "Allah gökleri ve yeri aydınlatandır."
derken, bazı alimlerde; "Allah gök ve yer ehline hidayet edendir "
demişlerdir.
Sonuç
olarak; Allah nur değildir, nuru yaratandır. Allah insanların düşündükleri
gibi de değildir. Onların dediklerine de benzemez. O halde Allah-u Zülcelal'in
nur olduğunu söylemek caiz değildir.
-
SORU 19: Allah-u Zülcelal'in dünyada
görülmesi mümkün müdür?
Ehl-i sünnet
ve'l Cemaate göre; Allah-u Zülcelal'i bu dünyada baş gözüyle hiç kimse göremez.
Nitekim Allah-u Zülcelal bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur;
"Dağ'a
bak, eğer o yerinde kalırsa sende beni göreceksin, buyurdu. Rabbi dağa
teveccüh edince onu yerle bir etti ve Musa 'da baygın düştü." (Araf;
143)
Allah-u Zülcelal
dünyada görülmez. Çünkü rüyet, lütufkarlığın son haddi ve ni'metlerin
en üstünüdür. Mekanların en üstünü olan cennetten başka bir yerde, böyle
bir ihsana nail olmak mümkün değildir. Fğer ni'metlerin en üstünü dünyada
verilse o zaman fani dünya ile baki cennet arasında bir fark olmazdı.
Hülasa;
Allah-u Zülcelal, niyetin ahirette olacağını bildirmiş, dünyada olacağını
haber vermemiştir. Bu sebeble Allah-u Zülcelal'in vermiş olduğu haberle
yetinmek vacip olmuştur. Ancak evliyalar Allah-u Zülcelal'in nurî
tecelliyatlarını görebilirler.
-
SORU 20: Allah-u Zülcelal'in rüyada
görülmesi mümkün müdür?
Ehl-i Sünnet
ve'l Cemaate göre; İnsanın rüyada Allah-u Zülcelal'i görmesi olabilir. Ama
Allah-u Zülcelal'i, nasılıktan ve nicelikten uzak olarak görmek şartıyla,
eğer Allah-u Zülcelal mekandan münezzeh olarak görülmezse bu Allah'ı Zülcelal'i
görmek değildir.
İmam-ı
Azam; "Rüyada 99 defa Allah'ı gördüm 100. defa da; "Ya Rabbi!
Kulların azaptan nasıl kurtulacak" diye sordum." demiştir.
imam Maturidi;
"Rüyada Allah'ı görmek muhaldir. Çünkü rüyada görülen şey bir
hayal veya bir misalden ibarettir. Allah-u Zülcelal ise bu hayalden
beridir." demiştir.
Hülasa;
Kemiyet ve keyfıyyet olmaksızın Allah-u Zülcelal rüyada görülebilir.
-
SORU21: Hz. Peygamber (a.s.v)
miraçta Allah-u Zülcelal'i görmüş müdür?
Ehl-i Sünnet
vel Cemaate göre; Hz. Peygamber (a.s.v)'in miraçta Allah-u Zülcelal'i görmesi
hususunda alimler ihtilaf etmişlerdir. Doğrusu, Hz. Peygamber (a.s.v), miraçta
Allah-u Zülcelal'i kaş gözüyle değil, kalb gözüyle görmüştür. Nitekim
Allah-u Zülcelal birayet-i kerimede şöyle buyurmuştur;
"O'nun gördüğünü
kalbi yalana çıkarmadı." (Necm; 11)
Hz. Aişe
(r.a); "Kim Muhammed Rabbini gördü diye iddia ederse yalan söylemiş
olur. "demiştir.
İbn-iAbbas(r.a);
"O'nu kalbi ile gördü."demiştir. Bazı büyük evliyalar ise;
"Ne Hz. Peygamber (a.s.v) ne de yaratılmışlardan her hangi birisi, dünya
da Allah-u Zülcelal'i gözle görmedi." demişlerdir.
Hülasa;
Allah-u Zülcclal'in hakikatini kimse göremez. Hz. Peygamber (a.s.v) miraçta
Allah-u Zülcelal'i baş gözüyle değil, kalb gözüyle görmüştür.
-
SORU 22: Allah-u Zülcelal 'e
yakınlık ve uzaklık var mıdır?
Ehl-i Sünnet
ve'l Cemaate göre; Allah-u Zülcelal'e yakınlık ve uzaklık mesafe uzunluğu
ve kısalığı manasında değildir. Ancak Allah-u Zülcelal'e itaat eden keyfıyetsiz
olarak O'na yakındır. İsyan eden de yine keyfıyetsiz olarak O'na uzaktır.
Cennette Allah-u Zülcelal'e yakın olmak, Allah-u Zülcelal'in huzurunda
bulunmakta keyfıyetsiz olacaktır.
Allah-u Zülcelal
bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur;
"Allah
'a secde et ve O'na yaklaş." (Alak; 19 secde ayeti)
Allah-u Zülcelal
başka bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur;
"Biz
kula şah damarından daha yakınız." (Kaf; 16)
Bazı
evliyalar; "Allah-u Zülcelal'in bir kulunu kendisine yaklaştırması ona
teveccüh etmesi kerem ve şeref vermesi demektir. Allah-u Zülcelal'in bir
kuldan uzak oluşu onu zelil kılmasıdır." demişlerdir.
Hülasa;
Allah-u Zülcelal'e yakınlık ve uzaklık mesafe kavramları ile değildir.
Allah-u Zülcelal insana daima yakındır. İnsan iyi amel işlerse Allah-u Zülcelal'in
rahmetine yakın olur. Kötü amel işlerse, Allah-u Zülcelal'in rahmetinden
uzak olur.
-
SORU 23: Şeytan insanın imanını
çalabilir mi?
Ehl-i Sünnet
ve'I Cemaate göre; Şeytan mü'min bir kişinin imanını zorla ve cebren alır
demek caiz değildir. Fakat kul imanı terkeder, bunun üzerine şeytan onun
imanını çekip alır.
Nitekim,
Allah-u Zülcelal bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur;
"Şüphesiz
şeytan sizin düşmanınızdır. Onu düşman edinin. Çünkü o etrafına
toplanan yardımcılarını ancak cehennem ehli olmaya çağırır." (Fair;
6)
İnsan imanı
terkedince, şeytan bu fırsattan yararlanıp o insanın imanını çekip alır.
Fakat şeytan mü'minin imanını zorla, cebren alamaz. Şeytanın aldatması
vardır. Zira şeytan, Allah-u Zülcelal Gafur'dur, Rahim'dir diyerek insanı kötülüğe
teşvik eder.
-
SORU 24: İmansız olarak ötmeye
sebep olan günahlar nelerdir?
Ebu Kasım
el-Haki (rh.a)'ye; "İmansız olarak ölmeye sebeb olan bir günah var mıdır?"
diye sormuşlar; o da şu şekilde cevap vermiştir;
Üç şey
vardır ki, -Neuzübillah- insanın imanının kendisinden alınıp, imansız
olarak dünyadan ayrılmasına sebeb olabilir:
1-) Üzerinde
bulunan iman ve İslam nimetine şükretmeyi terketmektir; bu hal, insanın dünyadan
imansız olarak ayrılmasına sebeb olabilir.
Hakikaten
insan biraz derin olarak düşünürse, Allah-u Zülcelal'in bize iman vermiş
ve İslam dinine girmekle şereflendirmiştir. Bu nimete şükretmeyi terketmek,
sekerat esnasında imansız olarak dünyadan ayrılmaya ve kıyamet gününde de
ebedi olarak cehenneme girmeye sebeb olur. Onun için daima; bizim için çok büyük
bir şeref olan iman ve islam nimetinin kıymetini bilip; "Ya Rabbi! Bana
bu iman nimetini verip. Islama girme şerefini nasip ettiğin için, sana sonsuz
hamd-ü senalar olsun" diye Allah-u Zülcelal'e şükretmemiz lazımdır.
2-) İnsanın
kendisinden imanın alınmasından korkmamasıdır; Oysa bu korkuyu daima kalpte
hissetmek lazımdır. Peygamberler ve evliyalar dahi bu korkuyu taşımışlardır.
Peygamberler emin oldukları halde bu korkuyu taşıdıklarına göre, bizim
gece-gündüz bu korkuyu hiç aklımızdan çıkarmamamız lazımdır. Her ne
kadar bunu yapamıyorsak da; yine de son halimizden emin olmayıp biraz
korkarsak, Allah-u Zülcelal bizim imanımızı inşaallah-u Teala muhafaza
edecektir.
3-) İnsanların
birbirleri arasında bulunan haklara riayet etmeyip, birbirlerine zulüm
yapmalarıdır; halbuki insan dünyada daima mazlum olmalıdır. Çünkü kıyamet
gününde bir çok insan, zalim olan kimsenin yakasından tutarak; "Senden
imanını almayıncaya kadar razı olmam" dediği zaman, zalim olan kişi
ne yapabilir ki?
Allah-u Zülcelal
mazlum olan kulu razı oluncaya kadar, zalimden alıp ona verecektir.
Onun için
insan bunlara çok dikkat etmeli, daima imanını muhafaza etmeye gayret gösterip,
son nefesinde halinin ne olacağını düşünerek, o zamana hazırlık yapmalı
ve diğer insanlara zulüm yapmaktan uzak durmalıdır. Bu üç sıfatı üzerinde
bulundurursa, Allah-u Zülcelal'in kendisine nasip etmiş olduğu iman nimetini
muhafaza etmiş olur.
-
SORU 25: İnsanların ruhları,
onların ölümlerinden sonra canlı kalırlar mı?
islam inancına
göre, insanların ruhları onların ölümlerinden sonra da canlı kalırlar.
Cesedin bozulmasıyla bozulmazlar. Amellerine göre ya nimet içindedirler ya da
azab çekiyorlardır. Nitekim Allah-u Zülcelal bir ayet-i kerimede şöyle
buyurmuştur;
"Allah
yolunda Öldürülenleri ölü saymayın, bilakis Rabbleri katında diridirler.
Allah'ın bol nimetinden onlara verdiği şeylere sevinç içinde rızıklanırlar."
(Ali imran; 169)
Görüldüğü
gibi, burada anlatılanlar, onların ruhlarına nisbetle doğrudur. Ama
cesedlerine gelince, cesedler çürüyüp gider.
Müslim'in
Enes b. Malik (r.a)'den rivayet ettiğine göre, Hz. Peygamber (a.s.v) ölünün,
gömüldükten sonra dönüp gidenlerin ayak seslerini duyduklarını haber
vermiştir. (Müslim)
Hz. Peygamber
(a.s.v) ümmetine, kabirlerden geçerken kabir ehline şöyle selam vermelerini
söylemiştir;
"Ey Mü'm
in kavimlerinin yurdu, Allah'ın selamı üzerinize olsun, siz, gelip geçtiniz.
Bizde sizin peşinizden geleceğiz." (Müslim)
Bu şekilde
bir hitap ancak, işiten ve anlayabilenlere yapılır. Böyle olmasaydı Hz.
Peygamber (a.s.v)'in seslenmesinin bir anlamı da olmazdı, bu, Ruhun başlı başına
bir varlık olduğu görüşüne göre böyledir. Ehl-i sünnet usulünün gereği
de budur. Allah-u Zülcelal ruha; Rabbine dönmesini, cennete girmesini ve
insanlar arasında karışmasını söylemişti. Ruhun göğe çıktığına, gökten
yere indiğine, gök kapılarının kendisine açıldığına, secdede bulunup
konuştuğuna dair bir çok sarih nasslar vardır. Nitekim buna en güzel delil
Miraç hadisesidir.
Bilindiği
gibi, Hz. Peygamber (a.s.v) miraca çıkmak için Mescid-i Aksaya geldiğinde,
bazı peygamberler Hz. Peygamber (a.s.v)'i karşılamak için oraya gelmişlerdir.
Ve Hz. Peygamber (a.s.v) onlara namaz kıldıımıştır. Daha sonra o
peygamberler dağılmışlardır. Hz. Peygamber (a.s.v) miraca çıktığında,
birinci gök kapısında, Adem
(a.s)'le, ikinci gök kapısında; Yahya ve İsa (a.s) ile, üçüncü gök kapısında;
Yusuf (a.s) ile, dördüncü gök kapısında; İdris (a.s) ile, beşinci gök
kapısında; Harun (a.s) ile, altıncı gök kapısında; Musa (a.s) ile ve
yedinci gök kapısında; İbrahim (a.s) ile görüşmüştür.
Allah-u Zülcelal
miraç gecesinde ilk önce elli vakit namaz kılınmasını emretmiştir. Hz.
Peygamber (a.s.v), dönüşünde Hz. Musa'ya uğrayınca. O; "Allah-u Teala
ümmetine neyi farz kıldı?" diye sordu. Hz. Peygamber (a.s.v); "Elli
vakit namazı farz kıldı"dedi.
Bunun üzerine
Hz. Musa; "Rabbine dön ve eksiltmesi için niyazda bulun. Ümmetin buna
takat getiremez"dedi. Hz. Peygamber (a.s.v) dönüp Allah-u Zülcelal'e
yalvardı. Allah-u Zülcelal elli vakit namazı beş vakte indirdi.
Hz. Peygamber
(a.s.v), yine Hz. Musa'nın yanına döndü ve; "Allah-u Teala elli vakit
namazın beş vaktini indirdi" dedi. Hz. Musa; "Rabbine dön ve
niyazda bulun. Çünkü ümmetin buna da güç yetiremez" dedi.
Hz. Peygamber
(a.s.v), yine Allah-u Zülcelal'e döndü ve niyazda bulundu. Allah-u Zülcelal
beş vakit daha indirdi.
Hz. Peygamber
(a.s.v) tekrar dönüp, Hz. Musa'nın yanına geldi ve; "Allah-u Teala, beş
vakit daha indirdi" dedi. Hz. Musa yine; "Rabbine dön ve niyazda
bulun. Çünkü ümmetin buna da güç yetiremez" dedi. Hz. Peygamber
(a.s.v) yine döndü ve Allah-u Zülcelal'e niyazda bulundu. Allah-u Zülcelal
yine beş vakit daha indirdi. Aynı şekilde on vakte indirilinceye kadar Hz.
Peygamber (a.s.v) tekrar tekrar Allah-u Zülcelal'e niyazda bulundu.
On vakte
indirilince, Hz. Peygamber (a.s.v), tekrar Hz. Musa'ya uğradı. Hz. Musa yine söylediklerini
tekrarladı; "Rabbine dön ve yalvar! Ümmetin bunun hakkından da
gelemez" dedi. Hz. Peygamber (a.s.v) yine dönüp Allah-u Zülcelal'e
niyazda bulundu. Bunun üzerine Allah-u Zülcelal şöyle buyurdu;
"Ey
Muhammedi Benim katımda hüküm değişmez. Onlar, her gece ve gündüzde beş
vakit namazdır. Her namaz için de on ecir vardır ki, bu da elli namaz
eder."
Bundan sonra
Hz. Peygamber (a.s.v), yine dönüp Hz, Musa'ya uğradı. Hz. Musa; "Neyle
emrolundun? " diye sordu. Hz. Peygamber (a.s.v); "Her gün beş vakit
namazla emrolundum" dedi. Hz. Musa; "Ümmetin her gün beş vakit
namaza da güç getiremez. Ben, senden önce insanları, îsrailoğullarını çok
tecrübe ettim. Sen dön de, biraz daha indirilmesini Rabbinden niyaz et"
dedi. Fakat Hz. Peygamber (a.s.v) "Rabbime çok niyaz ettim. Bir daha
niyazda bulunmaya haya ederim" dedi. (Buhari, Müslim)
Görüldüğü
gibi, Hz. Peygamber (a.s.v) miraç hadisesinde bir çok peygamberin ruhuyla görüşmüştür.
Dediğimiz gibi. Ruhun göğe çıktığına, gökten yere indiğine, gök kapılarının
kendisine açıldığına, secdede bulunup konuştuğuna dair bir çok sarih
nasslar vardır. Fakat biz bu kadarı ile iktifa ediyoruz.
-
SORU 26: Allah-u Zülcelal'in
isminden başka bir isimle, mesela bîr evliyanın ismi veya anne babanın ismi
ile yemin etmek caiz midir?
Allah-u Zülcelal'in
ismi ve sıfatlarından başka bir şeyle yemin etmek caiz değildir. Nitekim İbn-i
Ömer (r.a) şöyle rivayet etmiştir;
Hz. Peygamber
(a.s.v) Ömer'in babasının ismiyle yemin ettiğini duyunca, ona şöyle söylemiştir;
"Şüphesiz
Allah sizi babanızın adlarıyla yemin etmekten men etmiştin Her kim ki, yemin
etmek isterse, Allah'ın ismiyle yemin etsin veyahut sükut etsin." (Buhari,
Müslim)
İbn-i
Hazm'in kat'i olarak anlattığı gibi Allah'ın adından gayri isimlerle yemin
etmek haramdır. îmam-ı Gazali'nin de kesin olarak ifade ettiği gibi
mekruhtur. Şafiilerin çoğunluğu böyle bir yeminin keraheti tenzihiyye ile
mekruh olduğu kanaatindedirler.
Bazı fukaha;
"Yemin ettiği şeyde, Allah hakkında itikad ettiği gibi itikad ederse,
bu itikadiyle kafir olur." demişlerdir.
Bu yazılanlardan
da anlaşıldığı gibi en doğru olanı böyle yeminlerden uzak durmaktır.
-
SORU 27: Allah-u Zülcelal'in,
Kur'an-ı Kerimde duaların kabul olunacağına dair va'di vardır. Bazı
kimseler dua ediyoruz, fakat dualarımız kabul olmuyor demektedir. Bunun sebebi
nedir?
Ebu Hureyre
(r.a)'den rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (a.s.v) şöyle buyurmuştur;
"Sizden
her birinizin duası isti'cal (acele) edilmedikçe kabul olunur. İnsan (acele
eder de) dua ettimde kabul olunmadı der." (Müslim)
Yine Ebu
Hureyre (r.a)'den rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (a.s.v) başka bir
Hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur;
"Sizden
biri, dua ettim de kabul edilmedi, diyerek acele etmediği müddetçe duası
kabul edilir." (Buhâri. Müslim. Ebu Davud, Tırmizi. Ibn-i Mâce)
Bu Hadis-i şeriflerden
de anlaşıldığı gibi demek ki kulun, canı gönülden isteyerek Allah-u Zülcelal'e
teslim olması gerekmektedir. Allah-u Zülcelal geç verir, hemen verir ya da
vermez. Bu O'nun bileceği iştir.
Allah-u Zülcelal
kendisine dua eden kulun duasını kesinlikle kabul eder. Fakat duanın kabul
edildiği hemen o anda belli olmayabilir. Bu duanın kabul edildiği bir süre
sonra ortaya çıkabileceği gibi bazen de onun kabul edildiği ahirette ortaya
çıkabilir.
Nitekim
belirtildiğine göre Hz. Musa, firavun ile kavminin helak edilmesi için dua
edip de kardeşi Harun (a. s) bu duaya amin deyince, Allah-u Zülcelal onlara
vahy yolu ile; "Duanız kabul edildi, siz yolunuzdan şaşmayınız."
buyurmuştur. Ibn-i Abbas (r.a)'ın belirttiğine göre, Hz. Musa ve Hz.
Harun'un duası ile dileklerinin gerçekleşmesi arasında kırk yıl geçmiştir.
Bir kul;
"Allah-u Zülcelal'e dua ettim, bana cevap vermedi." derse, hayasızlık
ve edebsizlik etmiş, bilmeyerek yalan söylemiş olur.
Bir kul;
"Ey Allah'ım" dediği vakit, Allah-u Zülcelal'in kuluna gerçek
icabeti "Lebbeyk" olur. Yani dediğini duydum demektir. Allah-u Zülcelaİ'in
icabetinden maksad, bir hacetin üstün bir şekilde görülmesi demek değildir.
Kul, Allah-u Zülcelal'e; "Ya Rabbi! Bana şunu yap, bunu yap " der,
Allah-u Zülcelal; "peki, fakat ben bunu sana lüzumlu bir vakitte yaparım."
der.
Bu vakit, ya
dünyada veya ahirettedir. Bu yön Allah-u Zülcelal'in bileceği bir iştir.
Yalnız şu cihet iyi bilinmelidir ki, Allah-u Zülcelal her duaya daima;
"Lebbeyk" der. Aynı şekilde daima hacetleri karşılar.
Hiçbir kimse
yoktur ki, ilahi çevre ve azamete başvursun da, haceti görülmeden eli boş dönmüş
olsun. Çünkü o öyle bir çevredir ki, orada ikramcıların ikramcısı
bulunmaktadır. Böyle büyük bir zat bir kimseyi geri çevirebilir mi?
-
SORU 28: İslam 'dan haberi
olmayan bir kimse, kıyamet gününde sorumlu olacak mıdır?
Dağ başında
doğup büyüdüğü halde, islamiyetten haberi olmayan kişi, ittifakla ibadet
ve ahkamlarla mükellef değildir. Yalnız, Allah-u Zülcelal'e iman etmekle mükellef
olup olmadığı hakkında ihtilaf vardır.
Nitekim,
Allah-u Zülcelal bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur;
"Biz bir
elçi göndermedikçe, azab etmeyiz-" (İsra; 15) İmam Maturidî, bu
konuda şöyle demiştir;
"Dağ başında
doğup büyüdüğü halde kendisine İslama ait bir davet ulaşmayan ve her
hangi bir peygamberin varlığını duymadan ölen kişi, Allah'ın varlığına
iman etmekle mükelleftir. Allah'a iman etmeden ölürse azab edilir. Bu kimse
dini meseleleri bilmekte mazurludur. Çünkü dini meseleleri bilmek Allah'ın
bildirmesine bağlıdır."
İmam-ı Eş'ari
ise şöyle demiştir;
"Akıllı
kişiye, Allah'ın kullarından birinin lisanı ile hitap etmesiyle ancak bir şey
yapması gerekir. Dağ başında doğup büyüdüğü halde kendisine İslama
ait bir davet ulaşmayan, her hangi bir peygamberin varlığını duymadan ölen
kişi, Allah'a iman etmezse azab edilmez. Bu kimsenin îslamın şartlarını
yerine getirmesi icap etmediğinden imanın aslı ona vacip değildir.
İmam-ı
Gazali (k.s) ise; "Hz. Peygamber (a.s.v)'in davetini duymamış,
kendisinden de haberdar olmayan kişiler kesin cennetliktir" demiştir.
Hülasa; Dini
meseleleri bilmek Allah-u Zülcelal'in bildirmesine bağlıdır. Akıllı kişinin
bir şeyi yapması veya yapmaması Allah-u Zülcelal'in bir davetçisinin lisanıyla
ona hitap etmesiyledir. Ameli meselelerde insan ancak akıllı bir kişinin
hitabıyla mükellef olur.
-
SORU 29: Cin nedir? Onlara
inanmamak küfre sebeb olur mu?
Cinler, çeşitli
ahkam ve ibadetlerle mükellef olup, saf dumansız ateşten yaratılmışlardır.
Cinlerin mükellef olduğu hususunda ihtilaf yoktur. Mü'min olanları
cennetlik, kafir olanları ise cehennemliktir. Cinlerin varlıkları kitap, sünnet
ve icma ile sabittir. Bu sebeble onların varlıklarını inkar eden kimse küfre
girer. Kur'an-ı Kerimde bir çok ayet-i kerimelerde cinlerin varlığından
bahsedilmiştir. Nitekim Allah-u Zülcelal ayet-i kerimelerde şöyle buyurmuştur;
"Ben
insanları ve cinleri ancak bana İbadet etmeleri için yarattım." (Zariyat;
56)
"Muhakkak
cehennemi cinlerle ve insanlarla dolduracağım." (Secde; 13)
-
SORU 30: Allah-u Zülcelal'i
gerçekten sevmek nasıl mümkün olur?
Allah-u Zülcelal
bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur:
"Resulüm
de ki; Eğer Allah 'ı seviyorsanız
bana uyunuz. Uyunuz ki Allah'ta sizi sevsin ve günahlarınızı mağfiret
etsin. Allah-u Teala (kullarını) çok mağfiret edici ve çok merhamet edicidir.
" (Âl-i İmran;31)
Bu ayet-i
kerime sorulan soruya tam bir cevap olmaktadır. Bir kulun Allah-u Zülcelal'i
sevmesi demek; Allah-u Zülcelali büyük bilmesi ve kemal sıfatlarının tamamıyla
muttasıf ve bütün noksanlıklardan münezzeh olduğunu itikad etmesiyle
birlikte O'na itaat etmesi, emirlerine sarılması, yasaklarından kaçınması,
rahmetini ümit etmesi, gazabından korkması, Allah'ın Resulüne uyması
demektir.
Muhabbet
kalbte gizli olduğu için, Allah-u Zülcelal'e ibadet etmek, O'nun emirlerine
sarılmak, yasaklarından kaçınmak, muhabbet eseri kabul edilmiştir. Bu
eserlerden iz bulunmayan kimselerin Allah-u Zülcelal'i sevmek iddiaları yalandır.
Bütün
bunlar gösteriyor ki, Allah-u Zülcelal'i seven ve O'nun tarafından sevilen ve
günahları mağfiret olunan bir kul olabilmek için tek çare Allah-u Zülcelal'i
sevmek, O'nun emirlerine sımsıkı sarılmak, nehyettiği şeylerden kaçınmak
ve Allah Resulüne ittiba etmektir. Böyle olan kimseleri Allah-u Zülcelal çok
sever.
Nitekim
Allah-u Zülcelal bir kulunu çok sevdiği zaman Cebrail (a.s)'e; "Allah-u
Zülcelal filanı seviyor, sende sev!" diye nida eder. Cebrail (a.s)'de
o kulu sever. Daha sonra Cebrail (a.s) gök ahalisine; "Allah-u Zülcelal
falan kulu seviyor, onu sizde seviniz!" diye nida eder. Sonra yerdeki
insanların gönlüne o kimse lehine kabul ve sevgi konulur da onu tanıyan müslümanlar
tarafından sevilir. (Buhari)
Sonuç olarak
Allah-u Zülcelal'e ve Hz. Peygamber (a.s.v)'e itaat; iman ve sevgi yolundan geçer.
Allah-u Zülcelal'i sevmek, O'nun emirlerini yerine getirmekle olur. O'nun
emirlerini insanlara duyuranda Hz. Peygamber (a.s.v)'dir. O halde Hz.
Peygamber (a.s.v)'in getirdiklerini kabul etmek ve O'nun yolundan gitmek lazımdır.
-
SORU 31: Bazı Hadis-i şeriflerde,
Allah 'ın kullarının amellerini meleklere sorduğu ifade edilir? Allah kullarına
melekler vasıtasıyla mı ulaşmaktadır?
Bazı Hadis-i
şeriflerde Allah-u Zülcelal'in kullarının amellerini meleklere sorduğu
ifade edilir. Bu hadisler, meselenin aslını bilmeyenlerin kafasında, (Haşa)
"Allah kullarına melekler vasıtasıyla mı ulaşıyor?" şeklinde
bir soruya sebeb olur. Mesela böyle hadislerden biri şöyledir;
"Sevap
ve günahları yazan meleklerden başka, Allah'ın yeryüzünde dolaşan
melekleri vardır. Bunlar, Allah'ı zikreden bir topluluk bulduklarında
"Aradığınıza koşun" diyerek arkadaşlarını çağırırlar. Bu
çağrıyı duyan melekler derhal toplanırlar ve onların çevresini dünya
semasına kadar çevirirler. Allah onlara; "Kullarımı ne halde bıraktınız?"
diye sorar. Onlar; "Sana hamdeder, seni tazim eder ve zikreder halde bıraktık."
derler. Sonra Allah ile melekler arasında şu konuşma geçer;
"Onlar
beni görmüş mü? "
"Hayır"
"Şayet
benî görselerdi ne olurdu? "
"Seni görselerdi
şüphesiz daha çok hamdederler, daha çok ta'zim ederler ve daha çok seni
zikrederlerdi."
"Onlar
ne istiyorlar"
"Cenneti
istiyorlar"
"Onlar
cenneti görmüşler mi? "
"Hayır"
"Cenneti
görselerdi nasıl olurdu ? "
"Eğer
cenneti görselerdi onu isteme de daha çok isterler ve daha titiz davranırlardı"
"Neyden
Bana sığmıyorlar?"
"Cehennemden
sana sığınıyorlar"
"Cehennemi
gördüler mi? "
"Hayır"
"Cehennemi
görselerdi nasıl olurdu? "
"Şayet
cehennemi görselerdi ondan daha çak kaçarlar, daha çok korkarlar ve onun
azabından daha çok Allah'a sığınırlardı." "Sizi şahid kılarım
ki onları bağışladım." (Tirmizi) Evet, bu ve buna benzer bir çok
hadis vardır. Burada Allah-u Zülcelal'in meleklerine sorması, kullarını
onlar vasıtasıyla öğrenmesi için değildir. Çünkü Allah-u Zülcelal'in
ilmi herşeyi kuşatmıştır. O, olmuş ve olacak her şeyi aynı anda bilir.
Melekler Allah-u Zülcelal'in memurlarıdır, fakat icraatçıları değildir.
Öyle ise,
Rabbimizin bildiği bir şeyi meleklere sormasının hikmeti nedir?
Bunun
hikmetlerinden birincisi, bir lütuf olarak Rabbimizin melekleri insanoğlunun
en güzel haline şahid kılmasıdır. Mahşer gününde meleklerin güzel şahadette
bulunmaları kullar için bir ikram ve lütuftur.
Bunun ikinci
hikmeti, Allah-u Zülcelal'in insanları yaratırken meleklerle olan konuşmalarıyla
ilgilidir. Bir konuşma ayet-i kerimede şöyle açıklanmıştır;
"Hani
Rabbin meleklere, 'Yeryüzünde emirlerimi yerine getirip varlıklar üzerinde
tasarrufta bulunacak bir halife yaratacağım' buyurduğunda, melekler, 'Yer yüzünde
fesat çıkarıp kan dökecek birisini mi yaratacaksın ? Halbuki biz seni hamd
ile teşbih eder, seni her türlü noksanlıktan yüce tutarız' demişlerdi.
Allah ise, 'Ben sizin bilmediğinizi bilirim' buyurmuştu." (Bakara; 30)
Ayet-i
kerimede buyrulduğu gibi, Allah-u Zülcelal, bazı melekleri insan oğlunun
zikir, teşbih ve namaz gibi mühim ibadetlerine şahid tutarak insanın yaratılışındaki
yüksek gayeyi onlara göstermiş olmaktadır. Onlara; "Kullarımı ne
halde bıraktınız?" sorusu bunu onlardan öğrenmek için değil,
melekleri insanoğlunun büyüklüğüne, içlerinde yaratılış gayelerine
uygun hareket edenlerin bulunduğuna şahid tutmak içindir.
-
SORU 32: Hz. İsa (a.s) öldürüldü
mü?
Bilindiği
gibi, Allah-u Zülcelal Hz. îsa (a.s)'ya dört büyük kitaptan biri olan
incili indirmiş ve İsrailoğullanna doğru yolu göstermesi için peygamber
olarak göndermiştir. Ancak israil oğulları bu daveti reddederek; Hz. İsa
(a.s)'yı yalanlamışlar ve onu Öldürmeye kalkışmışlardı. Allah-u Zülcelal
onu o düşmanların şerrinden korudu ve İsrail oğulları Hz. İsa (a.s)'ya
benzer birini öldürdüler. Nitekim Allah-u Zülcelal bir ayet-i kerimede şöyle
buyurmuştur;
"Oysa
onu öldürmediler ve asmadılar. Fakat (öldürdükleri) kendilerine (İsa 'ya)
benzer gösterildi." (Nisa; 157)
Buna göre;
Hz. İsa (a,s) yahudiler tarafından öldürüldü demek, insanı küfre götürür.
Allah-u Zülcelal Nuh (a.s)'u tufandan, İbrahim (a.s)'i ateşten, Musa (a.s)'yı
firavundan, Hz. Peygamber (a.s.v)'i müşriklerin tuzağından koruyup kurtardığı
gibi, İsa (a.s)'yı da, onu öldürmek isteyen yahudilerin elinden kurtarmış,
isa (a.s)'ya ihanet ederek bulunduğu yeri askerlere gösteren kişiyi İsa
(a.s)'ya benzeterek öldürmüştür. Allah-u Zülcelal, İsa (a.s)'yı kendi
katına kaldırmış bulunduğu da şüphesizdir. Allah-u Zülcelal onu
kudretiyle manevi semalardaki hususi mevkiine kaldırmıştır ve kıyametten önce
de tekrar dünyaya gönderecektir.
Bilindiği
gibi, kıyametin büyük alametlerinden birisi de, Hz. îsa (a.s)'nın Dımeşk'in
doğu tarafındaki beyaz bir minareye inmesidir. Nitekim Kur'an-ı Kerimde bunu
açıkça beyan edilmiştir;
"Şüphesiz
ki, o (İsa'nın nuzülü), kıyamet için (Yaklaştığını bildiren) bir
beyandır, alamettir. Onun için sakın o kıyametin geleceğinde şüphe
etmeyin de benim yoluma tabi olun. İşte bu biricik doğru yoldur." (Zuhruf;
61)
Ebu Hureyre
(r.a)'den rivayet edilen bir Hadis-i şerifte Hz. Peygamber (a.s.v) şöyle
buyurmuştur;
"Nefsim
kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, Meryem oğlunun hakem ve adil olarak
aranıza inmesi yakındır. Haç'ı kıracak, domuzu öldürecek ve cizyeyi kaldıracaktır.
O zaman
mal çok
olacağından kimse onu alıp kabul etmez. Ve tek bir secde dünya ile içindekilerden
daha iyidir." (Buhari, Müslim)
-
SORU 33: Muaviye hakkında çeşitli
sözler söylenmektedir. Muaviye kimdir?
Hz. Muaviye
sahabedir. Onun sahabe olduğunda şüphe yoktur. Hz. Muaviye, Hz. Peygamber
(a.s.v)'den yüz altmış üç hadis rivayet etmiştir. O, bazı hadiseleri diğer
sahabelerden rivayet ettiği gibi, diğer sahabelerde ondan hadis rivayet etmiştir.
İmam-ı Nevevi onun hakkında şöyle demiştir;
"Hz.
Muaviye, Hudeybiye günü müslüman oldu. Müslümanlığını anne ve babasından
gizli tuttu. Hz. Peygamber (a.s.v)’le Huneyn savaşında bulundu. Hz.
Peygamber (a.s.v)'e gelen vahyi yazan katiplerden biriydi."
Sahabe-i
Kiram dünyevi endişelere kapılarak veya birbirlerine hased ederek
ihtilaf" etmemiştir. Nitekim Şeyh İbn-i Hacer, Savaik adlı kitapta der
ki;
"Hz.
Muaviyenin Hz. Ali ile çekişmesi, içtihad yollu yapılan bir çekişmedir.
Bilindiği gibi, içtihad yapan bir müçtchid içtihadında isabet ederse iki
sevap, isabet edemezse bir sevap alır. Burada Hz. Ali içtihadında isabet ettiği
için iki sevap, Muaviye içtihadında hata ettiği için bir sevap almıştır."
İmam-ı
Rabbani (k.s) 251. mektubunda şöyle demiştir;
"Bu
mesele de en doğru ve sağlam yol, Hz. Peygamber (a.s. v)'in arkadaşları arasında
cereyan eden hususlarda susmaktır ve onların çekişmelerinden konuşmamaktır."
İmam
Muhammed, Siyer-i Kebir isimli eserde Hz. Peygamber (a.s.v)'in şu Hadis-i şerifini
rivayet etmiştir.
"Ashabım
hakkında Allah-u Teala'dan korkun! Onları hedef edinmeyin. Kim onları
severse, muhakkak beni sevmiş olur ve kim onlara eziyyet ederse, bana eziyyet
etmiştir." (Tırmizi)
Sonuç olarak
Hz. Peygamber (a.s.v)'i seven bir kimse sahabeleri hayırla anmak
mecburiyetindedir. Çünkü Hz. Peygamber (a.s.v) yukarıda geçen Hadis-i şerifte
buyurduğu gibi; "Kim onları severse beni sevmiş olur." buyurmuştur.
-
SORU34: Mehdi (a.s) kimdir?
Gelmiş midir? Yoksa gelecek midir?
Kıyametin büyük
alametlerinden biri de, kıyamet kopmadan önce Mehdi (a.s)'nin gelmesidir.
Nitekim Hz. Peygamber (a.s.v) Mehdi (a.s)'nin geleceğini haber veren bir
Hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur;
"Dünya
da yalnızca bir gün kalsa bile, yeryüzünü zulmün kapladığı gibi
adaletle dolduracak, ismi benim ismime, babasının ismi benim babamın ismine
uyan, benden veya ehl-i beytimden birini göndermek için Allah-u Teala o günü
uzatacaktır." (Ebu Davud)
Mehdi (a.s)
Hz. Peygamber (a.s.v)'in yolundan gidecek, uyuyan kimseyi uyandırmayacak, kan
da akıtmayacaktır. İhya etmedik sünnet, kaldırmadık bid'at bırakmayacaktır.
Ahir zamanda, aynı Hz. Peygamber (a.s.v) gibi dinin icaplarını yerine
getirecektir.
Mehdi (a.s) Zülkarneyn
ve Süleyman (a.s) gibi bütün dünyaya hakim olacaktır. Haçı kıracak,
domuzu öldürecektir. Yeryüzü zulüm ve işkence yerine adaletle dolacaktır.
Her şeyi hak
ve adalet ölçüleriyle eşit bir halde taksim edecektir. Böylece yer ve gök
sakinleri ondan razı oldukları gibi, havadaki kuşlar, ormandaki yırtıcı
hayvanlar, denizdeki balıklar bile memnunluk duyacaklardır.
Mehdi
(a.s)'den bahsetmemin sebebi şudur ki; bazı insanlar; "Şu Mehdi midir?
" ya da "Bu Mehdi midir? " diye soruyorlar. Halbuki Mehdi (a.s) kısaca
anlattığım bu özelliklere sahiptir.
Maalesef
zamanımızdaki bazı sapık insanlar kendilerini Mehdi olarak müslümanlara
lanse ettiriyorlar. Halbuki Mehdi (a.s) Hz. Peygamber (a.s.v)'in yaşadığı
gibi yaşayacak ve onun ahlakı Hz. Peygamber (a.s.v)'in ahlakı gibi olacaktır.
Bazı
insanlar aynı anda yüz kişiyi Mehdi ilan edebiliyorlar. Halbuki Mehdi (a.s)
bir tanedir. Bir grup insan ortaya çıkıyor ve; "Bizim dediğimiz kimse
Mehdi'dir." diyorlar. Diğer tarafta başka bir grup atılarak; "Yok
sizin dediğiniz kimse değil, bizim dediğimiz kimse Mehdi'dir" diyorlar
ve a |