İBADETE DEVAM VE HARAMI TERK ETMEK

İbadetin kelime manası: Allah (C.C)’ın farzlarını yerine getirerek haramlarından kaçınmak ve O’nun koyduğu sınırları aşmamaktır.

Mücâhid «Allah (C.C)’in sana verdiği imkânlar ile Âhiret Yurdu’nu ara, dünyadaki payını da unutma» (Kasas Sûre-i Celilesi: 77) mealindeki ayeti ile ilgili olarak, bu ayetin telkin ettiği düstur; «Allah (C.C)’a ibadet etmek» olarak özetlenebilir» demiştir. Bilesin ki ibadetin temeli, Allah (C.C)’i tanımak. O’ndan çekinmek, umudu O’na bağlamak ve kendini her an O’nun denetimi altında hissetmektir. İnsan bu sıfatlardan uzaklaşınca imanın özünü kavrayamaz.

Çünkü Allah (C.C)’i tanımaksızın O’nun beşeri bilgi ve hayal sınırlarını aşkın, benzersiz bir işitici, görücü, yaratıcı, bilgili ve muktedir bir ilâh olduğuna inanmadıkça yapılacak ibadet geçerli değildir. Nitekim, taşralı bir Arab, Muhammed İbni Ali İbni Hüseyin’e (Rahimehullah) «Sen Allah (C.C)’a ibadet ederken O’nu görüyor musun?» diye sorar.

Muhammed İbni Ali «Tabii! Öyle olmasa görmediğim kimseye niye ibadet edeyim» diye cevap verir.

Taşralı Arab: «O’nu nasıl olabiliyor da görüyorsun» diye sorar.

Muhammed İbni Ali ona der ki: «Göz bebeklerinin karşılaşması manasında O’nu gözler göremez, fakat gerçek iman sayesinde kalpler görür. Duyu organları vasıtası ile idrak edilemez, çünkü insanların bir benzeri değildir. Ayetleri ile tanınır, alâmetleri aracılığı ile sıfatları tezahür eder, beşerî hüküme cümlelerinin ötesindedir.

İşte O, yerin ve göğün ortaksız tek ilahidir.» Muhammed İbni Ali’nin cevabını dinleyen taşralı Arap, bu sözlere «Allah (C.C), peygamberliği nereye havale edeceğini çok iyi bilir» diye karşılık verir. Ariflerden birine «ilm-i batin» nedir?» diye sormuşlar.

O da söyle cevap vermiştir: “ilm-i batin. Allah (C.C)’in ne bir meleğe, ne de bir insana açmadığı ve yalnız sevdiği kulların kalplerine düşürdüğü bir sırrıdır.” Bildirildiğine göre; Kâ’bul-Ahbar (Rahimehullah) der ki: «Eğer insanlar Allah (C.C)’in azameti hakkında bir tek, tane iriliğinde kesin bilgiye (ilm-i yakin’e) sahip olsalar, sular ve rüzgar üzerinde yürüyebilirlerdi.»

“Kendisini, tanımaktan âciz kalmayı itiraf etmeyi iman kabul eden ve nimetlere kavuşanın şükürde yetersiz kaldığını kabul etmesini şükür kabul eden Allah (C.C)’i noksan sıfatlardan tenzih ederim.”

Mahmud-ül Verrak bir şiirinde şöyle der:

«Allah (C.C)’ın nimetlerine şükredebilmem; bana bağışlanmış Ayrı bir nimet olduğuna göre, ona karşılık olarak şükretmem gerekir.

O halde şükrün hedefine varmak, onun fazileti olmaksızın nasıl mümkün olabilir?

Günler ne kadar birbirine eklense ve ömür ne kadar uzasa bile İnsana saadet gelince sevinci çevreyi etkiler.

Sıkıntı ile karşılaşınca ardından esir gelir.

Saadette de sıkıntıda da ayrı ayrı öyle nimetler vardır ki.

Bunları idrak etmeye değil hayaller, karalar ve denizler bile dar getir.»

Buna göre insan Allah (C.C)’ın ululuğu hakkında kesin bir bilgiye varınca, kulluk vazifesini kesinlikle benimser, iman kalpte kökleşince Allah (C.C)’a ibadet etme gerekliliği kendiliğinden ortaya çıkar. iman «zahir» ve «batin» olmak üzere iki kısımdır. Zahiri iman: imana dil ile ifade etmektir, Batinî iman ise kalp ile bağlanmaktır. Müminlerin Allah (C.C)’a yakınlık dereceleri bir birinden farklıdır, ibadet dereceleri de değişiktir.

İman, kadere rıza, ihlâs ve tevekkülde gösterebildikleri yükselişe göre ve ilâhî mevhibeden alabildikleri pay oranına göre onları birleştirir, ihlâs, kulun işlediği amele karşılık Allah (C.C)’dan mükâfat dilemesidir. Çünkü ayette de buyurulduğu üzere «Sizi de, işlediğiniz amelleri de aslında Allah yaratmıştır.»

Buna göre yapılan ibadet sevap umuduna ve ceza korkusuna dayanıyorsa böyle düşünen kul gerçek manada ihlâs sahibi olamaz, o kendi nefsi için çalışmış olur. Peygamber’imiz (S.A.S.) buyuruyor ki: “Hiç biriniz, yalnız sahibinin korkusu ile görev yapan, yaramaz bir köpek gibi veya ücreti verilmeyince çalışmayan kötü bir çırak gibi olmamalıdır.” Nitekim ulu Allah (C.C.) şöyle buyuruyor: “Bazı kimseler Allah’a tek taraflı bir düşünce ile ibadet ederler, eğer kendilerine hayır gelirse tatmin olurlar, ama eğer bir fitne ile karşılaşırlarsa yüz çevirirler.

Bunlar hem dünyada ve hem de Ahrette zarardadırlar. Bu, apaçık bir ziyandır.” (Hacc Sûre-i Celîlesi: 11) Allah (C.C)’a ibadet etmemiz ve bu ibadetin farz oluşu üzerimize geçmiş farz kereminden dolayıdır. Kaldı ki O’nun bize bu yolda emir vermiş olması, ibadetimize karşılık mükâfat vermesi, fazilet ve emrini kırdığımız takdirde ceza vermesi bir adalettir. “Tevekkülce” gelince, sıkıntı ve darlık anında ve başımıza bir belâ gelince gönül rahatlığı ve soğukkanlılık içinde Allah (C.C)’a güvenmektir. Allah (C.C)’a tevekkül edenler, her şeye yalnız O’nun gücü yettiğini, ferahlığa çıkaracak araçların O’nun her şeyi planlayıp zamanı gelince yaratan otoritesine bağlı olduğunu bilirler.

Böyleleri ne atalarından, ne çocuklarından, ne servetlerinden ve ne de teknolojik ürünlerden medet ummazlar. Tersine O’nun gösterdiği istikâmetten yürüyerek her şeyi O’na havale ederler, Durum ve şartlar ne olursa olsun. O’nun başkasını dayanak ve umut kaynağı olarak tanımazlar.

Zaten kendisine tevekkül edenlere O. kâfidir. «Rıza” ´ya gelince o da ilâhî takdirin her türlü gelişmelerini gönül hoşnutluğu ile karşılamaktır. Âlimlerimizden biri der ki: «Allah (C.C)’a en yakın kimseler. O’nun kendilerine ayırdığı payı en ziyade gönül huzuru ile benimseyenlerdir» Şu vecizeyi düşünerek okuyalım.

“Nice sevinçler aslında hastalıktır, nice hastalıklar da aslında şifadır.”

Nitekim bir şair şöyle der:

“Her nimet, azı dişleri arasında senin için türlü belâlar saklar.

Buna karşılık belâlar beklediğin yerden sevindirici sonuçlarla karşılaşırsın.

Yaşadıkça başına gelenlere karşı sabırlı ol; çünkü her şeyin sonu vardır.

Her sıkıntının bir ferahlığı; her harisin bazı kusurları vardır. Hiç şüphesiz, bize en yeterli söz Allah (C.C)’in kelamıdır.”

Ulu Allah (C.C.) bu konuda şöyle buyuruyor:

«— Aslında hakkınızda hayırlı olan bir şey sizin hoşunuza gitmeyebilir. Buna karşılık hakkınızda şer olan bir şey sizin hoşunuza gidebilir. Hiç şüphesiz siz değil, Allah bilir.» (Bakara Sûre-i Celilesi: 216)

Bilesin ki, kul dünya sevgisini terketmedikce. Allah (C.C)’a karşı ibadetini kemâle erdiremez.

Bir vecize şöyledir. «En tesirli nasihat arada perde kalmaksızın kalbe ulaşan nasihattir» «Aradaki perdeler» de hiç şüphesiz, dünyanın koyduğu engellerdir.

Hikmet ehlinin sözlerindendir:

«Dünya bir anlık bir zamandır, sen onu ibadetle geçir.»

Şair Ebû Velid-ül Baci bu konuda şöyle der:

«Ben kesinlikle bildikten sonra.

Bütün ömrümün aslında bir an olduğunu.

Neden onun kıymetini bilerek, onu.

İyilik ve ibadet yolunda kullanmayayım?»

Sahâbîlerden biri, bir gün Peygamber (S.A.V)`imize «ölmek istemiyorum» dedi.

Peygamber (S.A.V)’imiz ona «Malın mülkün var mı?» diye sordu, adam «var» deyince Peygamber (S.A.V)’imiz de ona «ölümden kurtuluş olmadığına göre malını kendinden önce gönder (hayırlı yolda sarfet) çünkü insan malının yanındadır.» buyurdu.

Rivayet edildiğine göre, Hz. İsa (A.S.) der ki:

“İyilik su üç şeyde belirir: Dilde, bakışta ve susuşta. Allah (C.C)’i zikretmenin dışında kalan konuşma, boş sözdür. İbret almaktan başka amaç taşıyan her bakış hatadır. Düşünce içinde geçmeyen her sükût de oyalanmaktan başka bir şey değildir. Dünyayı bırakmak, onun gelişmeleri hakkında fikir yürütmekten ve hazları pesinde koşmaktan vazgeçmek ile olur.

Çünkü düşünce, nefse (benliğe, şahsiyete) bağlı olduğu için dileği doğurur. Helâl olmayan şeylere bakışlarını salmaktan sakın, çünkü bakış hedefine varan bir ok ve buyruğunu dinletebilen bir padişahtır.”

Nitekim Peygamber’imiz (S.A.S.) buyuruyor ki:

«— Bakış şeytanın bir okudur. Bakışını haram hedeflerden, Allah (C.C) korkusu ile alıkoyanlara, Allah (C.C) bu davranışlarına karşılık hazzı kalpte duyulan bir iman bağışlar.»

Şu vecizeleri dikkat ile okuyalım:

«— Bakışlarını başıboş bırakanlar, sık sık hayal kırıklığına uğrar.»

«— Hep öteye beriye bakmak, olayların perdesini kaldırır, insani rezil eder, cehennemdeki ikamet müddetini uzatır.»

«— Gözlerine sahip ol. Çünkü eğer onları başıboş salacak olursan seni günaha düşürürler, fakat onlara hakim olduğun takdirde diğer organlarına da hakim olmuş olursun.»

Eflatun’a sormuşlar,

«İşitmek mi, yoksa görmek mi kalbe daha zararlıdır.»

Feylesofun cevabı şu olmuş: «Bakış ile işitmek kalp için kuşun iki kanadı gibidir. Kuş, her iki kanadı olmadan ne havalanabilir ve ne de yere konabilir. Bir kanadı kırık kuş, sırf diğerinin yardımı ile havalanırken sıkıntı çeker, daha çok yorulur.» Muhammed İbni Zey (rahimullah) der ki, «İnsanın her önüne bakması, hem Allah (C.C) katında ve hem de aklı başında kimselerin gözünde yeterli bir kusurdur.»

Adamın biri önü sıra giden bir köleye bakıp gülüyormuş, zâhidlerden biri ona sşöyle demiş:

«Behey akli bozuk! Kalbi bozuk ve bakışı zehirli adam! Sen amellerini yazan ve davranışlarını tespit edici ve koruyucu kâtip meleklerden utanmıyor musun? Onlar sana belâya uğramış ve derin bir bataklığa gömülmüş bir zavallı olarak bakıyorlar. Sen ise bu durumda iken kendisini seyredenleri, gözlerini üzerine dikenleri umursamazların tutumunu benimsemişsin.»

Kadı Ercanî bir şiirinde söyle der:

«Ey gözlerim, bir bakışta amacınıza vardınız.

Kalbimi en zararlı yere sürüklediniz.

Ey gözlerim, çekin elinizi kalbimden,

çünkü iki kişinin bir kişiyi öldürmeye yürümesi namertliktir!»

Hz. Ali (kerramellahu veçhe) buyurur:

«Gözler şeytanın tuzaklarıdır, vücuttaki organların en çabuk etkilisi ve en ağır darbelisidir. Allah (C.C)’a ibadet etmek yolunda vücudunun organlarının nefsinin kontrolü altına veren kimse amacına ulaşır. Buna karşılık organlarını nefsinin hazlarının emrinde kullandıran kimse ise bütün amellerini silip süpürmüş olur.»

Bir şâir şöyle der:

«Müridin nefsi Allah (C.C)’a ibadete yönelince.

Kötülüğe sürükleyen sebepler, üzerindeki tesirini yitirince.

Vücudun bütün organları bu yolda ona uyunca.

Bu durum onun hesabına çeşitli nimet bağışlar getirir.

Ebedilik yurdunda cömert insanlar onu bekler.

Günahkâr küçük – büyük her türlü günahın kökünü kazıyınca.»

Abdullah İbni Mübarek (rahimehullah) buyurur:

«İmanın özü, Peygamber’imizin (S.A.S.) getirip öğrettiklerinin doğruluğunu kabul etmektir. Çünkü Kur’an’ın doğruluğuna inanan kimse, onu tatbik etmeye koyularak ebediyen cehennemlik olmaktan kurtulur. Haramlardan sakınan kimse tevbe etmeye yönelir. Helâl ile beslenen takvaya yönelir.

Farz ibadetlerini gerçekleştiren kimsenin Müslümanlığı sağlamlaşır. Doğru konuşan sıkıntılardan kurtulur. Haksızlıklardan uzaklaşan «kısas»´dan kurtulur. Peygamber (S.A.S.) ‘imizin sünnetlerini uygulayan kimsenin ameli özleşir. Sırf Allah (C.C) rızasına yönelen kimsenin ameli kabul edilir.»

Rivayet edildiğine göre, sahabelerden Ebû Derdâ (R.A.) bir gün Peygamber (S.A.V)’imize «Yâ Rasûlallah! (S.A.V) Bana bir şeyler tavsiye et» diye başvurur.

Peygamber (S.A.V)’imiz onun bu arzusunu şöyle cevaplandırır:

«— Ey Ebû Derdâ! Kazancın helâl, amelin salih olsun. Allah (C.C)’dan gündelik rızık dile ve kendini ölülerden say. İşlediğin amelleri beğenmekten sakın, bu durum amelleri ortadan silen, korkunç bir tehlikedir. Çünkü amellerini beğenen kimse, yaptıkları kabul edilmiş mi, yoksa geri mi çevrilmiştir diye düşünmeden Allah (C.C)’i minnet borcu altına koyduğu kanaatine varır.

Oysa ki hayal kırıklığı ve zillet getiren nice günah vardır ki büyüklük ve kendini beğenmişlik duygusu doğuran ibadetten daha hayırlıdır.» Amellerinde riyaya düşmekten de sakın. Allah (C.C)’in: «O gün hiç hesap etmemiş oldukları şeyler Allah tarafından karşılarına çıkarılır» ayeti şöyle tefsir edilmiştir:

«Bazı kimseler dünyada iyilik sayarak işledikleri nice amelleri kıyamet Günü olarak karşılarına çıkar» (Zümer Sûre-i, Celiesi; 47)

Seleften bir zat bu ayet okunurken “Vay riyakârların başlarına gelene” derdi.

Öte yandan ulu Allah (C.C)’in «Allah’a yaptığı ibadete hiç bir ortak koşmasın»

(Kehf Süre-i Celilesi: 110)

ayetinin mânâsi şöyledir: «Yâni bu kimse yaptığı ibadeti ne gösteriş maksadı ile açığa vursun» ne de yaptığından utanarak gizlesin» İbni Mes’ud’dan rivayet edildiğine göre, Kur’ân’ı Kerim´in en son inen ayeti şudur: “Allah`a döndürüleceğiniz ve herkese, haksızlığa uğramaksızın kazandığının karşılığının verileceği günden korkunuz.” (Bakara Sûre-i Celilesi: 281).

Şair Muhammed İbni Beşir söyle der:

«Dünün, yanılmaz bir şahit sıfatı ile geride kalmıştır.

Bu günün de yaptıklarına şahit olacaktır.

Eğer dün bir kötülük kazanmışsan, bu gün, hamdederek, iki iyilik işle.

İyilik işlemeyi, sakın yarına bırakma.

Çünkü bakarsın ki, «yarın» gelmiş ve sen yoksun!»

Diğer bir şair de şöyle der:

«Arzularına uyarak günahı hemen işlersin,

Öte yandan ilerde Tövbe edeceğini umarsın

Bir müddet sonra ansızın ölüm gelir!

Bu yaptığın akıllı ve tedbirlilerin işi değildir!»

Hz. Dâvud (A.S.), Hz. Süleyman’a (A.S.) der ki:

1 — Mümin henüz elde edemedikleri konusunda Allah (C.C)’a tevekkül eder.

2 — Mümin elde ettiklerinden hoşnut olur.

3 — Mümin elinden kaçanlar için sabreder.»

Bir vecizede de söyle denilmiştir:

«Belâya karşı sabreden muradına erer.»

Bir şair söyle der:

«Başına bir belâ gelince sabretmelisin.

Hayal kırıklığına ve acıya düşmemelisin.

Eğer dünya, zineti ile üzerine gelecek olursa

Buna karşı direnmek, iyilik ve takva delilidir.

Her iki durumda da zor kullanarak nefsin ile devamlı cihat et ki.

Hiç bir engel İle karşılaşmadan umduğuna ulaşasın.»

Diğer bir şair de şöyle der:

«Sabır, dileğin anahtarıdır.

O, her zaman, hedefe varmanın yardımcısıdır.

Sabret, ne kadar uzasa bile geceler.

Çok defa mahzuna yardım etmiştir.

Sabır sayesinde nice «heyhat, olması imkânsız» denen hedefe varılmıştır.»

Başka bir şair de şöyle der:

«Sabır imanın en sağlam kulpudur.

Şeytanın kışkırtmalarına karşı kalkandır o.

Sabırda faydalı sonuçlar vardır.

Tez canlılığın ise sonu hüsrandır.

Zaman sana keder ulaştırdı ise.

Bize karşı zaten devirlerin tutumudur bu.

Güzelim sabır zırhına bürün.

Kesinlik ile bil ki, sabır cennetin kılavuzudur.»

Sabır çeşit çeşittir. Birisi, en uygun vakitlerde ve eksiksiz olarak farz ibadetleri işlemeye devam etmektir. Bir başkası, nafile ibadet işlemeye devam etmektir. Bir diğeri arkadaş ve komşuların acı veren davranışlarına katlanmaktır. Bir başka çeşit sabır, fakirliğe ve hastalıklara dayanmaktır. Bir diğer sabır çeşidi de günahlara, nefsin azgın arzularına, günah olması muhtemel şeylere, bütün organların işlerine ve diğer faydasız davranışlara karşı durabilmektir.