EMANET VE TEVBE

Rivayete göre Muhammed İbni Münhedir, şöyle der:

«Babamın bana şöyle anlattığını hatırlıyorum: Bir defa Süfyan’üs – Sevrî, Harem-i Şerifi tavaf ederken her adım başında Peygamberimize (S.A.S.) salâtü selâm getiren bir adam görür, der ki: «Behey adam! Sen tesbih ve tehlili bırakmışsın, kendini tamamen Peygamber’imize salât-ü selâm getirmeye vermişsin, bu husûsda bir bildiğin mi var?» dedim.

Bana «Allah (C.C) günahını bağışlasın, sen kimsin?» diye sordu, ona «Süfyan’üs – Sevrî’yim» diye cevap verdim. Bunun üzerine bana şunları söyledi: «Eğer sen zamanının en büyük zahidi olmasaydın sana durumumu anlatmaz, seni sırrıma ortak etmezdim.

Şimdi dinle: Babamla birlikte hacc için yola çıkmıştık, konak yerlerinden birinde babam hastalandı, yolculuktan geri kalarak onun durumu ile ilgilendim. Fakat sonunda öldü, ruhu çıkınca yüzü kapkara kesildi. Ben dehşete kapılarak «İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi raciun» (Hiç şüphesiz biz Allah içiniz ve O’na döneceğiz) dedim ve yüzünü örttüm. Bu sırada göz kapaklarım ağırlaştı, üzgün bir ruh hali içinde uykuya daldım.

Rüyada, bu kadar güzel yüzlüsünü, bu kadar temiz kılıklısını ve bu derecede hoş kokulusunu hayatta görmediğim birini gördüm, ağır adımlar ile yürüyerek babamın yanına sokuldu, kefeni yüzünden kaldırarak avucunu çehresinin üzerinden geçirir geçirmez, babamın yüzü ağarıverdi.

Sonra, yerinden kalkmış, gidiyordu, elbisesinin ucuna asılarak “Ey Allah (C.C)’in kulu. kimsin sen ki bu gurbet elinde Allah (C.C) seni babama ihsan buyurduğu nimete vasıta kılmıştır” diye sordum. Bana şöyle cevap verdi: «Beni tanımadın mi? Ben Abdullah oğlu Muhammed (S.A.V)’im, Kur’ân’ın sahibi. Baban günahkâr bir kimse idi, fakat bana çok salât-ü selâm getirirdi. Ölürken başına bu hal gelince benden imdat istedi, ben ise üzerime salât-ü selâm getirenlerin imdadına hemen koşarım.»

Bu sırada uyandım, bir de baktım ki, babamın yüzü gerçekten bembeyaz oldu.» Amr İbni Dinar’ın (R.A.) Ebû Cafer’den (R.A.) rivayet ettiğine göre Peygamber’imiz (S.A.S.) şöyle buyuruyor: «Bana selât-ü selâm getirmeyi unutanlar, Cennet’in yolunu bulamazlar.» Bilesin ki, «emânet» kelimesi «emin» (güven) mastarından türemiştir. Çünkü bu sıfatın varlığı, haksızlığın önlenmesini güven altına alır.

Emânetin zıddı olan «hıyanet» ise «havn» mastarından türemiştir, kelime manâsi ile «eksiklik» demektir. Çünkü sen birine her hangi bir husûsda hâinlik ederken, o şeyde ona bir eksiklik, bir yetersizlik gösteriyorsun demektir.

Peygamber’imiz (S.A.S.) buyuruyor ki:

«Hile, aldatma ve emânete hıyanet, cehennemliktir» (Bu sıfatları taşıyanlar cehenneme gireceklerdir.)

Yine Peygamber’imiz (S.A.S.) söyle buyurur:

“İnsanlar ile münasebet kurup onların hakkini yemeyenler, başkaları ile konuşup onlara yalan söylemeyenler, mertliği kemâle erdiren, adalete bağlılığını ortaya koyan ve kardeşlik duyguları olgunlaşmış kimseler; kurtulmaları vâcib olan kimselerdir.”

Bir gün bir çöl bedevisi, bir kavmi şu sözler ile methetmişti; «Emanete saygı hakkında son derece titizdirler, kendilerine teslim edilmiş olan hiç bir vazifede haktan ayrılmazlar. Hiç bir Müslümanın temel haklarından birini çiğnemezler.

Onların omuzlarında hiç kimsenin mes’ûliyyeti kalmaz. Onlar, ümmetlerin en hayırlısıdır.» Ben de diyorum ki: çöl bedevisinin övdüğü bu çeşit kimselerin artık soyu kurumuştur, biz şimdi bu zamanda “sadece insan kılığında kurtlar görüyoruz.”

Nitekim şairin biri şöyle der:

«İnsan bir şey yapmak isterken kime güvensin

Mert ve soyluları nerede dost bulabilsin?!

Çok azı hariç bu insanlar olmuştur.

Vücutları elbiseli – birer kurt»

Diğer bir şair de aynı konuda şöyle der:

«Yok artık kaybedildikleri zaman haklarında denenler.

«Keşke beldeler ve üzerindekiler yerin dibinde geçseydi de, o ölmeseydi.»

Huzeyfe’nin (R.A.) rivayet ettiğine göre Peygamber’imiz (S.A.S.) söyle buyuruyor:

«Gün gelecek, güven öylesine ortadan kalkacaktır ki, insanlar birbirleri ile alış – veriş yapacaklar, fakat hiç biri emaneti korumaya yanaşmayacak ve «filân oğulları arasında güvenilir biri var» diye konuşulacaktır.» Bilesin ki, günahlardan tevbe etmek hem âyet ve hem de hadisler ile farz kılınmıştır.

Nitekim ulu Allah (C.C.) şöyle buyurur:

“Ey iman edenler! Hepiniz Allah’a tevbe ediniz, ola ki, felaha eresiniz” (Nur Sûre-i celilesi – 31)) Bu Âyet-i Kerime kayıtsız şartsız bütün mü’minlere umûmî bir emirdir.

Yine ulu Allah (C.C) söyle buyurur:

“Ey imân edenler! Günahlarından Tevbe-i Nasûh ile tevbe ediniz. Hiç şüphesiz Rabb’iniz kusurlarınızı örter ve sizi altından ırmaklar akan cennetlere koyar. O gün Allah, Peygamberi ile iman edip O’nunla beraber olanları rezil etmeyecek, bu kimselerin nurları sağlarında ve önlerinde koşacak, onlar «ey Rabb’imiz, nurumuzu tamamla, günahlarımızı bağışla, hiç şüphesiz, sen her şeye kadirsin diyecekler. (Tahrim Sûrei celilesi – 8) Ayet-i Kerimede gecen “Nasuh” sıfatı, “sırf Allah (C.C) Rızası için olan her türlü lekeden beri olan” demektir ve «nasuh» mastarından türemiştir; tevbenin faziletlisini ifade eder.

Yine ulu Allah (C.C) söyle buyuruyor:

“Hiç şüphesiz, Allah sık sık tevbe edenleri ve tertemiz olanları sever.” (Bakara Suresi – 222)

Peygamber’imiz (S.A.V.) buyuruyor ki:

“Günahlarından tevbe eden, Allah’ın sevgilisidir.

Günahlarından tevbe eden, hiç günahı olmayan kimse gibidir.” Yine Peygamber’imiz (S.A.S.) buyuruyor ki: “Ulu Allah (C.C), mü’min kulun, günahlarından tevbe etmesine şu adamdan daha çok sevinir: Adam tehlikeli bir çölde konaklamıştır, yanında yiyecek ev suyunu taşıyan bir binek hayvanı vardır, başını yere dayar ve bir müddet uyur, uyanınca görür ki, binek hayvanı ortalıkta yoktur.

Onu aramaya koyulur, fakat uzun dolaşmaları esnasında açlıktan, susuzluktan ve bunlara eklenen daha nice sıkıntıdan imanı gevremiştir. «Konak yerine döneyim, yatıp uyuyayım da öyle öleyim» der. Konak yerine varıp yere çöker, başını dizlerine dayar ve «öleyim» diye uyur. Fakat uyanınca binek hayvanını yanı başında görür, yiyecek ve suyu da hayvanın sırtındadır.

İşte ulu Allah (C.C) tevbe eden kulu için karsısında binek hayvanını, hiç ummadığı bir anda buluveren bu çöl yolcusunun duyduğu sevinçten daha şiddetli bir sevinç ile çok sevinir.” Hasan’dan (R.A.) naklen bildirildiğine göre Hz. Âdem (A.S.) kusurundan tevbe edip de tevbesi Allah (C.C) tarafından kabul edilince, melekler kendisini tebrik ettiler.

Cebrail ile Mikâil (selâm üzerlerine olsun) yanına inerek Ona «Ey Âdem! Gözün aydın, Allah (C.C) tevbeni kabul etti» dediler. Hz. Âdem (A.S.) Cebrail’e (A.S.) «Ey Cebrail, tevbem kabul buyurulduğuna göre, bundan sonraki durumumu öğrenmek istiyorum» dedi. Bunun üzerine ulu Allah (C.C) vahiy yolu ile Hz. Âdem (A.S)’e şunları bildirdi; «Yâ Âdem! soyundan gelenlere sen sıkıntı ve kederi miras bırakıyorsun. Ben de onlara tevbeyi miras sayıyorum.

Onlar içinden hangisi bana dua ederse. Senin dileğini nasıl yerine getirdimse onun da duasını öylece kabul ederim. Kim Benden günahlarının bağışlanmasını isterse, bağışımı ondan esirgemem. Çünkü Ben; Bana el açanların en yakını ve dileklerinin karşılayıcısıyım. Günahlarından tevbe edenleri, duaları kabul edilmiş, sevinçli ve güler yüzlü olarak kabirlerinden çıkarıp Mahşere yolcu ederim.»

Peygamber’imiz (S.A.S.) buyuruyor ki:

“Güneş battığı yerden doğuncaya (Kıyamete) kadar ulu Allah (C.C) gece günah işleyenlere gündüz, gündüz günah işleyenlere de geceleyin elini uzatır.” Buradaki «el uzatmak» ifâdesi, tevbe etmeyi istemekten kinayedir. «İsteyen, kabul edenden» daha geri bir mânâ taşır. Çünkü nice «kabul eden» var ki istemez. Oysa ki, «isteyen» mutlaka kabul eder.

Yine Peygamber’imiz (S.A.S.) söyle buyuruyor:

“Üst üste yığılsa da, göğe yükselecek kadar çok günah isteseniz bile, arkasından yaptıklarınıza karşı pişmanlık duysanız, kuvvetle ümit edilir ki, Allah (C.C) tevbenizi kabul eder.” Yine Peygamber’imiz (S.A.S.) buyurur ki: “Kul günah işler de o günahla Cennete girer.” Oradakiler: «Bu nasıl olur ya Rasûlallah» diye sorarlar. Peygamberimiz onlara şöyle cevap verir. «Göz açıp kapayasıya günahından uzaklaşarak hemen tevbe eder, böyle Cennete girer.»

Yine Peygamber’imiz (S.A.S.) buyurur ki:

“Günahın kefareti, pişmanlık duygusudur.” Yine Peygamber’imiz (S.A.S.) şöyle buyurur: “Günahlarından tevbe edenler, hiç günahı olmayan kimseler gibi olurlar.” Rivayete göre bir Habeşli Peygamber’imize (S.A.V.) gelerek sorar”. «Yâ Rasulallah! Eğer ben çirkin davranışlarda bulunsam tevbem kabul olunur mu?» Peygamber (S.A.V.)’imiz ona «tabii» diye cevap verdi.

Bunun üzerine kalkıp gitti, sonra geri dönerek. Peygamber (S.A.V.)’imize yine sordu: «Ben o çirkin davranışları işlerken Allah (C.C)beni görüyor mu?» Peygamberimiz «tabii» diye cevap verince Habeşli öyle bir nâra bastı ki; arkasından hemen yere düşerek can verdi. Rivayet edildiğine göre, Ulu Allah (C.C) İblisi dergâhından kovunca o Allah (C.C)’dan uzun ömür istedi.

Allah (C.C) da dileğini kabul ederek ona Kıyamet gününe kader ömür tanıdı. Bunun üzerine İblis Allah (C.C)’a «izzetin ve celâlin hakki için canlı kaldıkça ademoğlunun kalbinden çıkmam» dedi. Buna karşılık ulu Allah (C.C) da Şeytana «izzet ve celâlim hakki için, can teninde durdukça ben de onun tevbesini reddetmem» diye cevap verdi.

Peygamber’imiz (S.A.V.) buyurur ki:

“Suyun kiri yıkayıp gidermesi gibi, iyilikler kötülükleri giderir.»

Said İbni Museyib’in (rahimehullahu) bildirdiğine göre, ulu Allah (C.C) «Şüphesiz ki O, günahlarından dönenleri bağışlayıcıdır» Âyet-i Kerimesini, günah işleyip tevbe ettikten sonra tevbesini bozarak yine günah işledikten sonra tevbe eden bir adam hakkında indirmiştir. Fudayl (R.A.) der ki: «Ulu Allah (C.C) şöyle buyurur;

«Günah işleyenleri müjdele ki, eğer tevbe ederler ise tevbelerini kabul ederim. Dosdoğru yoldan yürüyerek ibadet işeyenler. Sıddıklara da bildir ki, eğer onlara sırf adaletime göre muamelede bulunursam, onları azaba çarptırırım.» Abdullah İbni Ömer (R.A.) der ki: «İşlediği günah aklına geldiği zaman onun üzerinde duran ve bu yüzden kalbi ürperen kimsenin günahı, ana defterden (Ümmül Kitab’dan) silinir.»

Söylendiğine göre, peygamberlerden biri günün birinde bir kusur işler, ulu Allah (C.C) ona bildirir ki: «İzzetim hakkı için eğer bir daha yaparsan seni azaba çarptırırım.» Peygamber de, Allah (C.C)’a şöyle cevap verir: «Yâ Rabb’i Sen sensin, bense ben. İzzetin hakki için eğer beni korumazsan, yine o kusuru işleyebilirim.» Bu cevap üzerine ulu Allah (C.C), onu bir daha o kusuru işlemekten korudu. Bildirildiğine göre adamın biri bir gün İbni Mes’ûd’a (R.A.) içini kemiren bir günahını söyleyerek tevbesinin kabul edilip edilmeyeceğini sorar.

İbni Mes’ûd (R.A)söylediklerini duyunca yüzünü ondan çevirir, sonra adama bakarak göz pınarlarının yaşardığını görür, o zaman ona der ki: «Cennetin sekiz kapısı vardır, hepsi açılır ve kapanır, yalnız tevbe kapısı müstesna, onun başında her zaman nöbet tutan bir melek bulunur ve hiç bir zaman kapanmaz.

Bunu bilerek iyi amel işle ve sakin umudunu kesme.» Anlatıldığına göre, İsrailoğullarından bir delikanlı, yirmi sene Allah (C.C)’a ibadet ettikten sonra sapıtarak yirmi sene de günah ve kötülük işlemiş, bir gün aynaya bakarken sakalına ak düştüğünü görür, bu duruma canı sıkılır ve Allah (C.C)’a söyle seslenir, «Allah (C.C)’ım! Sana yirmi sene ibadet ettikten sonra sapıtarak yirmi yıl boyunca günah işledim. Şimdi yine sana dönersem beni kabul eder misin?»

Kulağına söyle bir gizli ses gelir. «Bizi sevdin, biz de seni sevdik. Bizi bıraktın. Biz de seni bıraktık. Bize karşı geldin, seni kendi haline bıraktık. Eğer bize dönersen seni yine kabul ederiz.» İbni Abbas’dan (R.A.) rivayet edildiğine göre.

Peygamber (S.A.S.)’imiz söyle buyuruyor:

“Kul günahından tevbe ettiği zaman, Allah (C.C) tevbesini kabul ettiği gibi solundaki meleklere, onun aleyhinde yazmış olduktan kötü amellerini unutturur. Vücudunun azalarına, yeryüzündeki ikametgâhına ve gökteki makamına da günahlarını unutturur. Böylece Kıyamet günü Allah (C.C)’in huzuruna gelince aleyhinde şahitlik yapacak hiç bir varlık bulunmaz.»

Hz. Ali’den (kerremallahu vechehu) rivayet edildiğine göre Peygamber’imiz (S.A.S.) söyle buyurur: “Varlıkların yaratılışından dört bin yıl önce Arş’ın eteklerinde şu yazı vardı: Ben, tevbe eden, iman edip iyi amel işleyen ve sonra da doğru yolda ilerleyenlerin günahlarını mutlaka bağışlayacağım.” Bilesin ki, gerek büyük ve gerek ise küçük, bütün günahlardan hemen tevbe etmek «farz-ı ayn»´ dir.

Çünkü küçük günahları işlemeye devam etmek onları, büyük günahlara dâhil eder. Nitekim, ulu Allah (C.C) şöyle buyuruyor:«— Allah’tan korkan kullar çirkin bir iş yaptıkları zaman, yahut nefislerine zulmettikleri vakit, Allah’ı hatırlayarak günahlarının affedilmesini dilerler, zâten Allah’tan başka günahları kim affedebilir?

Ayrıca bu kimseler bile bile yapmış oldukları kötülüklerde ısrar etmezler» (Al-i İmran suresi – 135) “Nasûh Tevbesi” kulun hem dışından ve hem de içinden, bir daha günah işlemeye dönmemek için kesin kararlı olarak tevbe etmesidir. Sâdece dıştan günahlarına tevbe edenlerin durumu, üzerine ipek örtü serilen bir çöplüğe benzer. İnsanlar bu ipekle saklanmış yığına hoşlanarak bakarlar, fakat örtü kalkınca yüzlerini ondan çevirirler.

Bunun gibi insanlar görünüşte ibadet işleyenlere imrenerek bakarlar, ama Kıyamet günü, sırların ortaya çıktığı gün örtü kalkınca melekler onlardan yüz çevirir.

Nitekim Peygamberimiz (S.A.V.) şöyle buyurur: “Allah sizin kalıplarınıza, dış görünüşlerinize değil, kalplerinize ve niyetlerinize bakar.” İbni Abbas’tan (R.A.) rivayet edildiğine göre. Peygamber (S.A.V.)`imiz buyurur ki: “Nice tevbekar kimseler vardır ki kıyamet günü kendilerini tevbe etmiş sanarak Allah (C.C)’in huzuruna gelirler. Oysa ki, gerçekte tevbe etmiş değildirler.” Çünkü onlar tevbenin aşağıdaki esaslarını tamamlamamışlardır.

Tevbenin esasları şunlardır:

1) Pişmanlık duygusu.

2) Terk ettiği günahı bir daha işlememeyi kesin karar vermek.

3) Haksızlığa uğratılanlara mümkün ise haklarını geri verip elden geliyorsa bu hususta helalliklerini almak.

4) Bu mümkün değilse tevbe eden kimsenin gerek kendi hesabına ve gerekse haksızlık ettiği kimseler namına Allah(C.C)’dan sık sık mağfiret dilemesidir.

Böylelikle, ola ki Allah (C.C), haksızlığa uğrayanların kendisinden hoşnut olmalarını sağlar. Günahları unutmak ise en çirkin musibetlerdendir. Buna göre, aklı başında olan herkesin kendisi ile her zaman hesaplaşması ve günahlarını unutmaması gerekir.

Nitekim buna dâir bir şair söyle der:

«Ey, cürümlerini sayan günahkâr,

Günahlarını unutma, geçmiştekileri de hatırla,

ölmeden önce Allah (C.C)’a tevbe et ve yenisinden kendini alıkoy

Ey âsî! itiraf edeceksen, günahını itiraf et.»

Fakih Ebû’l-Leys (rahimehullahu) buyurur:

«Bir gün Hz. Ömer. R.A.) Peygamberimizin (S.A.V.) huzuruna ağlayarak girdi.

Peygamberimiz O’na: «Niçin ağlıyorsun» diye sordu.

Hz. Ömer: «Kapıda bir delikanlı var, öylesine ağlıyor ki, yüreğimi yaktı» diye cevap verdi.

Peygamber (S.A.V.)´imiz Hz. Ömer’e «Onu içeri al» buyurdu.

Delikanlı ağlayarak içeri girdi. Peygamber (S.A.V.)´imiz ona «Ey delikanlı, niçin ağlıyorsun?» diye sordu.

Delikanlı «Ey Allah (C.C)’in Resul’ü! Birçok günahıma ağlıyorum, bana kızgın olan Allah (C.C)’dan korkuyorum» diye cevap verdi. Peygamber (S.A.V.)´imiz ona «Allah (C.C)’a ortak koştun mu?» diye sordu.

Delikanlı. «Hayır» dedi. Peygamber (S.A.V.)´imiz: «Haksız yere adam öldürdün mü?» diye sordu, delikanlı «Hayır» dedi.

Bunun üzerine Peygamber (S.A.V.)´imiz, delikanlıya «O halde yedi kat gök, yedi kat yer ve dağlar kadar bile olsa. Allah (C.C) günahlarını affeder» dedi. Delikanlı «Ya Rasûlallah (S.A.V.)! Benim günahlarım bunlardan daha büyüktür» dedi. Peygamber (S.A.V.)´imiz, delikanlıya: «Senin günahların Kürsî’den daha mi büyük?» diye sordu, delikanlı: «Evet, daha büyük» diye cevap verdi. Peygamber(S.A.V.)´imiz delikanlıya: «Senin günahların mı, yoksa Arş mı daha büyüktür» diye sordu.

Delikanlı: «Günahlarım daha büyük» diye cevap verdi. Peygamber (S.A.V.)´imiz delikanlıya: «Senin günahların mı büyük, yoksa Allah (C.C)’in affı mı?» diye sordu, delikanlı: «Hiç şüphesiz Allah (C.C) daha büyük ve uludur» diye cevap verdi. Bunun üzerine Peygamber Allah (C.C)´imiz delikanlıya: «Hiç şüphesiz, kocaman bir günah yığınını ancak ulu olan Allah (C.C) affeder, O’nun ulu bağışlayıcılığı bu yığını silebilir.» dedi.

Daha sonra Peygamber (S.A.V.)’imiz delikanlıyı «İşlediğin günahı bana söyle» dedi delikanlı: «Senden utanırım, ya Rasûlallah» diye cevap verdi. Peygamber (S.A.V.)’imiz de gencin söylemesi için ısrar edince, genç şunları anlattı; «Ben yedi yıldan beri kefen soyardım. Geçenlerde Ensar’dan bir cariye ölmüştü, vardım kabrini açtım, kefenini soydum.

Kalktım, henüz bir kaç adım uzaklaşmıştım ki şeytan beni dürttü, geri döndüm ve ölü cariyenin ırzına geçtim. Yine kalkmış gidiyordum, henüz bir kaç adım uzaklaşmıştım ki, cariyenin ayakları üzerine dikildiğini gördüm, bana söyle sesleniyordu: «Ey delikanlı, yazık sana! Mazlumun hakkını zalimden alan Allah (C.C)’dan utanmıyor musun? Beni ölüler arasında Çıplak ve Allah (C.C) katında cünüp bıraktın.»

Bu itirafı duyan Peygamber (S.A.V.)’imiz son derece teessür ve hiddete düşerek, genci huzurundan dışarı çıkarırlar. Peygamberimizin huzurundan kovulan genç, kırk gece Allah (C.C)’a devamlı tevbe etti. Kırkıncı gece dolunca başını göğe kaldırarak şöyle seslendi. «Ey Muhammed’in, (S.A.V.) Âdem’in (A.S.) ve İbrahim’in (A.S) Rabbi. Eğer beni affettiysen, bunu Hz. Muhammed’e (S.A.V.) ve O’nun sahabilerine bildir, değilse gökten ateş indir ve beni içinde yak, böylece beni Ahiret azabından kurtar.»

Bu sırada Cebrail (A.S.) Peygamber (S.A.V.)’imize inerek O’na söyle dedi; «Yâ Muhammed (S.A.V.) Rabbin Sana selâm ediyor ve «varlıkları sen mi yarattın?» diye soruyor».

Peygamber (S.A.V.)’imiz Cebrail’e «Haşa, hem beni ve hem de onları yaratan, benim ve onların rızkını veren O’dur» diye cevap verdi. Bunun üzerine Cebrail, Peygamberimize «Allah (C.C) sana bildiriyor ki, Ben o delikanlının tevbesini kabul ettim.»

Bunun üzerine Peygamber (S.A.V.)’imiz hemen delikanlıyı yanına çağırır ve Allah (C.C)’in, tevbesini kabul ettiğini kendisine müjdeler.

Anlatıldığına göre Hz. Mûsâ (A.S.) zamanında, tevbesinde durmayan, yaptığı her tevbeyi çok geçmeden bozan bir adam vardı. Böylece yirmi yıl geçti. Bir gün ulu Allah (C.C), bu adam hakkında Hz. Musa (A.S)’ya «falan kuluma söyle ki, ona gazap ettim» diye vahyetti.

Hz. Musa (A.S.)´da, kendisine bildirileni adama ulaştırdı. Adam üzüldü, çöle çıktı ve söyle seslendi. «Allah (C.C)’im! Senin rahmetin mi tükendi, yoksa benim günahım, sana bir zarar mı dokundurdu? Yoksa, af hazinelerin mi bitti, yoksa kullarına karşı cimri mi oldun? Hangi günah senin affından daha büyük olabilir ki!

Kerem senin makbul ve eski sıfatlarından biri, düşüklük ise benim fani sıfatlarımdan biridir. Benim sıfatım Senin sıfatından daha mı baskın çıkıyor yoksa! Kullarını Sen rahmetinden uzak tutarsan, onlar kime yalvarsınlar! Sen onları kovarsan kime baş vursunlar! Allah (C.C)’ım! Eğer üzerimdeki rahmetin sona ermiş ve beni mutlaka azaba çarptıracaksan, o zaman bütün kullarının azabını bana yükle, ben nefsimi onlara feda ettim.»

Adamın bu yakarışı üzerine ulu Allah (C.C). Hz. Musa’ya (A.S.) şöyle vahyetti. «Yâ Mûsâ! O kuluma var, de ki: Kudretimin, bagışlayacılığımın ve merhametimin kemâli ile beni tanıdığına göre, günahları bütün yeryüzünü doldursa bile seni bağışlıyorum.»

Nitekim Peygamber’imiz (S.A.S.) şöyle buyurur:

«Allah (C.C) katında en sevimli ses; tevbekâr bir günahkârın; «Yâ Rabb’i» diyen sesidir. Ulu Allah (C.C), bu sese şöyle cevap verir:

«Buyur yâ kulum! Ne istiyorsan söyle, sen benim katımda meleklerimden biri gibisin. Ben senin hem sağında, hem solunda ve hem de üstündeyim, içinden gecen duygularından sana daha yakınım!

Ey meleklerim, şahit olun, bu kulumu affettim!»

Zunnun’ül-Mısrî (rahimehullahu) buyurur:

«Allah (C.C)’in öyle kulları vardır ki, kalp çiçeği diker gibi, günah ağaçları diktiler, onları tevbe ile suladılar, meyveleri pişmanlık ve hüzün oldu. Deli olmadıkları halde delirmiş gibi görünürler, bilinenin dışında söyleşerek mest olurlar, bunlar Allah (C.C)’i ve O’nun Rasûl’ünü tanıyan tatlı ve düzgün sözlü kimselerdir.

Sefa bardağından su içmişlerdir, uzun süreli belâlara katlanmak onlara miras kalmıştır. Kalpleri «Melekût» âleminde hayrete dalmış, düşünceleri «Ceberut» kıvrımları arasında dolaşmış, pişmanlık revakı altında gölgelenerek günah defterlerini okumuşlardır, nefislerini eleme varis saymışlar, böylece «vera» merdiveninden tırmanarak «zühd» doruğuna ulaşmışlardır.

Dünyanın ayrılık acısını tatlı görmüşler, mezarın sertliğini yumuşak bulmuşlar, böylece kurtuluş ipine ve selâmet kulpuna tutunmaya muvaffak olmuşlardır. Yükseklerde uçuşan ruhları «Naim» bahçelerine konmuş ve hayat denizine dalmışlardır.

Elem hendeklerini doldurmuşlar, azgın nefsi arzuların köprülerini aşmışlar, böylece ilim vahasına inerek hikmet pınarından kana kana içmişlerdir. Zekâ gemisine binmişler, selâmet denizinde kurtuluş rüzgârı ile yelken şişirerek «rahat» bahçelerine, yücelik ve soyluluk kaynağına ulaşmışlardır»