TEGABUN SURESİ

Bismillâhirrahmânirrahîm

Bu mübârek sûre, Ettehrim Sûresinden sonra Medine-i Münevvere’de nâzil olmuştur. Onsekiz âyet-i kerîmeyi kapsamaktadır. Bu sûrede de insanlar, mü’min ve kâfir zümrelerine taksim edilmiş, mal ve evlâdın bir imtihan olduğu bildirilmiş ve Allah yolunda harcamaya teşvik buyrulmuş olduğu için kendisinden evvel ki “… Elmünafikun” sûresi ile aralarında büyük bir münasebet vardır. Ve tegabünü, yâni kimlerin aldanıp aldanmadığını bildirdiği için kendisine “Sûre-i Tegabün”” adı verilmiştir.

Başlıca konulan şunlardır:

1. Allah’ın sıfatlarını ve her şeyin ilâhî takdir ile meydana geldiğini beyan.

2. Bir takım kimselerin küfürlerinde ısrar etmelerinden dolayı Resûl-i Ekrem’e bir zarar veremeyeceklerini beyan ile Yüce Peygamberi teselli etmek.

3. Bâzı aile fertlerinin insan için bir düşman, bir fitne, bir imtihan olduğunu ihtar ve affedici bir şekilde muameleye teşvik.

4. Takvaya ve Allah yolunda harcamaya teşvik.

1. Göklerde ne var ise ve yerde ne var ise, Allah için tesbihte bulunur. Mülk ve hamd ona mahsustur ve O her şey üzerine tamamen kadirdir.

1. Bu mübârek âyetler, Allah-ü Teâlâyı bütün kâinatın tesbîh ve yüceltmede bulunduğu ve O’nun övgü ve Sena’ya lâyık ve her şeye kaadir olduğunu bildiriyor. Yaratmış olduğu kimselerin bir kısmının kâfir ve bir kısmının mümin bulunduklarını ve sonunda ilâhî huzura sevkedileceklerini ihtar buyuruyor. O Hikmet Sahibi Yaratıcının gökleri ve yeri bir ilâhî hikmet ile yaratmış olduğunu ve insanları güzel bir şekilde vücut sahasına getirmiş bulunduğunu ve O Yüce Yaratıcının gizli ve açık her şeyi tamamen bildiğini beyan buyurmaktadır.

Şöyle ki: (Göklerde ne var ise yerde ne var ise) Bütün bunlardaki mahlûkat (Allah için tesbîhte bulunur) o Yüce Yaratıcı’yı ulu zatına lâyık olmayan şeylerden daima tenzih ederler, (mülk) O’nun içindir. Bütün kâinatta hükmeden ve tasarruf sahibi olan Ezeli Yaratıcıdır. (Ve hamd ona mahsustur.) Bütün mahlûkat, O’na hamd-ü sena’da bulunur, O, Yüce bir övgüye lâyıktır. (Ve O) Yüce Yaratıcı (her şey üzerine tamamen kaadirdir) her dilediği engelsiz meydana gelir, dilemediği hangi bir şey ise aslâ vücuda gelmez.

2. O, O’dur ki: Sizi yaratmıştır, öyle iken sizden kâfir de vardır ve sizden mü’min de vardır ve Allah, ne yapar olduğunuzu hakkıyla görendir.

2. (O) Yüce Mâbud (O’dur ki:) O Hikmet Sahibi Yaratıcıdır ki: Ey insanlar!. (sizi yaratmıştır) Sizi esasen güzel bir sûrette, mükemmel bir kabiliyette, sağlam bir yaratılış üzere vücuda getirmiştir, ilmî ve amelî olgunluklara müsait kılmıştır. (Öyle iken sizden kâfir de vardır ve sizden mü’min de vardır.) Kiminiz küfür ve isyanı ihtiyar etmiş, onları kazanmış bulunuyorsunuz, kiminiz küfür ve isyanı ihtiyar etmiş, onları kazanmış bulunuyorsunuz, kiminizde aslî yaratılışı muhafaza etmiş, onun sebep olduğu güzel bir îman ile vasıflanmış bulunmaktadır. (Ve Allah ne yapar olduğunuzu tam mânâsiyle görendir.) Artık şüphe yok ki: Sizleri kendi amellerinize göre ceza ve mükâfata kavuşturacaktır.

Evet.. Bir hadîs-i Şerif, şu mealdedir: “Her çocuk sağlam yaratılış üzere doğar, sonra onu anası, babası, ya Yahudi veya Hıristiyan veya Ateşe tapan kılar. Halbuki: Her akıllı kimse bu kâinatı güzelce göz önüne almalıdır. Hakikî dini araştırmalıdır, başkalarını körü körüne taklit etmemelidir. İşte Yaratılış kabiliyetlerini zekâlarını kötüye kullanma neticesidir ki: Öyle küfre düşmüş bulunurlar.

3. Gökleri ve yeri hak ile yarattı ve size suret verdi de suretinizi güzel yaptı ve dönüş de ancak O’nadır.

3. Evet: Allâh-ü Teâlâ’nın nîmeti, lutfu evrenseldir (Gökleri ve yeri hak ile yarattı) bütün bunların yaradılışı birer ilâhî hikmete dayanmaktadır. Dünyevî ve uhrevî faydaları içermiş bulunmaktadır. Artık onlara bakıp da uyanmak, onların Yüce Yaratıcısın! bilip de birlemeye ve kutsamaya çalışmak icâbetmez mi?. (Ve) Ey insanlar!.

(size sûret verdi de) Sizi mükemmel bir hayat tarzına nâil etti de (sûretinizi güzel yaptı) diğer hayvanlardan seçkin bir şekilde yarattı, sizi bir nice kuvvetler ile donattı, size büyük kabiliyet verdi (ve dönüş de ancak O’nadır) sizler öldükten sonra tekrar hayata erdirilecek mahşerde toplanacaksınız, ancak O Yüce Yaratıcının, mahkeme-i kübrasına sevk edileceksinizdir. Artık herkes dünyadaki amellerine göre ya mükâfata veya cezaya uğrayacaktır. İşte bu sonu da düşünmeli değil misiniz?.. Nâil olduğunuz nîmetlerin şükrünü îfaya çalışıp Kerem Sâhibi Yaratıcı’nın rızâsını kazanmaya gayret etmeniz icâbetmez mi?.

4. Göklerde ve yerde ne var ise bilir ve neleri gizlediğinizi ve neleri açıkladığınızı bilir ve Allah göğüslerin içinde onları da tamamen bilicidir.

4. Bir kere düşününüz ki: Ey insanlar!. (Göklerde ve yerde ne varsa) O Yüce Yaratıcı, onların hepsini de tamamen (bilir) bütün bunların açık ve gizli olan hâl ve tavırları o Ezelî Yaratıcıya malûmdur, (ve) Ey insanlar!. Sizlerin de (neleri
gizlediğinizi ve neleri açıkladığınızı) o Kerem Sâhibi tamamen (bilir) artık bütün hâl ve tavırlarınızı ilâhî dine uygun bir şekilde tanzime çalışınız ki: Mesûliyetten kurtularak mükâfatlara kavuşabilesiniz.

(Ve Allah göğüslerin içinde onları da tamamen bilicidir.) Bütün insanların kalplerindeki saklı olanları, gizlice düşünceleri O Yüce Yaratıcı tamamen bilmektedir. Binaenaleyh uyanıkça davranmalıdır. Bâtıl düşüncelerden, münâfıkça kuruntulardan son derece kaçınılmalıdır. Bütün Kâinatın sırlarını bilen Yaratıcının ilminin genişliğini, azametini, kudret ve ululuğunu güzelce düşünerek onun ilâhî rızâsına muhalif şeylerden sakınmalıdır. Bizim için bundan başka kurtuluş çaresi, saadet vesîlesi yoktur.

Bulmak istersen eğer fevz-ü necât,
Hak için etmelisin vakfı hayat.

5. Size evvelce kâfir olmuş olanların haberi gelmedi mi ki: Onlar, işlerinin vebalini tatdılar ve onlar için pek acıklı bir azap vardır.

5. Bu mübârek âyetler, Saadet asrındaki kâfirleri uyarmak ve sakındırmak için onlara vaktîle küfürleri yüzünden helâk olmuş olan kavimleri hatırlatmadadır. O helâk olan kâfirlerin Peygamberlerini ve haşr ve neşri inkâr eder olduklarını ve onların bu inkârlarının reddedilerek kendilerinin tekrar hayata erdirilerek nasıl bir cezaya mâruz kalacaklarını ve Cenab-ı Hak için bunun pek kolay bulunduğunu beyan buyurmaktadır.

Şöyle ki: Ey insanlar!.. Ve özellikle ey Mekke-i Mükerreme’deki müşrikler!. (Size evvelce kâfir olanların) Nûh, Hûd, Sâlih Aleyhimüsselâm gibi Peygamberleri inkâr eden kavimlerin (haberi gelmedi mi?) onların o küfürleri yüzünden başlarına gelmiş olan felâketlere dair tarihî haberlerden gafil mi bulunuyorsunuz!, (ki: Onlar, işlerinin vebalim tattılar) Küfürlerinin, isyanlarının zararım, ağırlığını, cezasını daha dünyadalarken hemen görmeğe başladılar. (Ve onlar için) Âhirette (pek acılı bir azap vardır) şiddetini takdîr, bizim için mümkün değildir. Artık o felâkete uğramış kavimlerden bir ibret alıp da ilâhi azabı gerektiren hareketlerden kaçınmalı
değil misiniz?.

6. Şundan dolayı ki: Şüphe yok onlara. Peygamberi mucizeler ile gelir olmuşlardı da onlar: “Bir insan mı bizi doğru yola iletecek” demişler, sonra kâfir olmuşlar ve yüz çevirmişlerdi. Allah da onlardan müstağni olmuştur. Ve Allah hakkıyle zengindir, hamde lâyıktır.

6. O eski kavimlerin öyle felâketlere, azaplara uğramaları (Şundan dolayı) vâki olmuştur, (ki: Şüphe yok onlara Peygamberleri mûcizeler ile) açık deliller ile, zahir mûcizeler ile (gelir olmuşlardı da onlar) o kavimler yine küfürlerinde devam etmişler ve (bir insan mı bizi doğru yola iletecek demişler) herbiri kendilerine gönderilmiş olan Peygamberi küçümsemeye cür’et göstermiş, öyle cahilce bir iddiada bulunmuştu. (sonra kâfir olmuşlar) Peygamberlerini inkâr etmişler (ve) îmandan (yüz çevirmişlerdi) öyle dinsizlik içinde yaşamayı tercih etmişlerdi.

(Allah da) Onlardan (müstağni olmuştur) onların îmanlarına bir ihtiyacı olmadığını, o dinsizlerden müstağnî olduğunu gösterdi, hepsini de helâk edip köklerini kesip mahvetti. (Ve Allah, hakkıyla zengindir.) Bütün mahlûkatından müstağnidir. Artık o kâfirlerin îmanlarına da ne ihtiyacı olabilir? Ve o Yüce Mâbut (hamde lâyıktır) her bakımdan hamd-ü senâ’ya lâyıktır. Bütün kâinat, hâl dili ile hamd ve senâ’da bulunmaktadır. Hiçbir kimse, hamd vazifesini îfada bulunmasa bile O Yüce Yaratıcı yine hamde lâyıktır ve hepsinden müstağnidir. Artık ey gâfil insanlar… Bu hakikati hiç düşünemiyor musunuz?.

7. Kâfir olanlar, iddia ettiler ki: Öldükten sonra aslâ diriltilmeyeceklerdir. De ki: Hayır ve Rabbime andolsun ki: Elbette diriltileceksinizdir. Sonra da yapmış olduğunuz şeyler elbette size haber verilecektir. Ve bu ise Allah’a göre pek kolaydır.

7. (Kâfir olanlar iddia ettiler ki:) Şöyle bâtıl bir iddiada bulundular ki: Kendileri (öldükten sonra aslâ diriltilmeyeceklerdir) bir daha hayata erip mahşere sevk edilmeyeceklerdir. Âhiret hayatını inkâr ettiler, Ey Yüce Peygamber!. O dinsizlerin iddialarını red, zumlarını iptal için (de ki: Hayır) iddianız bâtıldır. (Ve Rab’bime andolsun ki: Elbette diriltileceksinizdir.)

Bütün insanlar öldükten sonra tekrar ilâhî kudret ile hayata erdirilerek mahşere sevk edilecektir. (Sonra da) Dünyadalarken (yapmış olduğunuz şeyler elbette size haber verilecektir.) dünyadaki amellerinize göre hakkınızda ceza tertip edilecektir, (ve bu ise) Böyle bütün insanları yeniden hayata erdirip bir mükâfat ve ceza âlemine sevk etmek (Allah’a göre pek kolaydır) O Yüce Yaratıcı’nın ilâhî kudreti sonsuzdur. Böyle nice olayları vücuda getirmeğe fazlasıyla yeterlidir. Artık o kıyamet hayatı nasıl inkâr edilebilir?.

8. Artık Allah’a ve O’nun Resûlüne ve indirmiş olduğumuz nûra iman ediniz ve Allah yapar olduğunuz şeylerden haberdardır.

8. Bu mübârek âyetler: Allah-ü Teâlâ’nın her şeyden haberdar olduğunu beyan ile insanları îmana dâvet ediyor. Bütün dünyadaki aldanışların meydana geleceği kıyamet gününü ihtar ederek insanlığı îmana, güzel amellere teşvik buyuruyor. Mü’minlere nâil olacakları mükâfatları müjdelemekte, ilâhî âyetleri tekzîb eden kâfirleri de pek ateşin bir azap ile tehdît etmektedir.

Şöyle ki: (Artık) Ey insanlar!. Âhirete dair verilen haberleri düşünün, kendinizi ilâhî azaptan kurtarabilmek için (Allah’a ve O’nun Resûlüne) Hazret-i Muhammed Aleyhisselâm’a (ve indirmiş olduğumuz nûra) sapıklık karanlıklarını gidererek hidâyet yolunu gösteren, hakikî geleceği aydınlatan Kur’an-ı Kerim’e (îman ediniz ve) şunu da biliniz ki: (Allah yapar olduğunuz şeylerden haberdardır) hiç birinizin hareketleri Allah katında gizli kalamaz. O Yüce Mâbut, sizleri dünyadaki amellerinize göre mükâfat ve cezaya kavuşturacaktır. Artık bu âkıbeti düşününüz de, ona göre hareketlerinizi tanzime çalışınız ki, hayatınızı boş yere zayi edip te aldanmış olmayasınız.

9. O gün ki: Sizi toplanma günü için toplayıverir, işte o bir tegabün bir kâr ve zarar günüdür. Ve her kim Allah’a iman eder ve sâlih amellerde bulunursa onun günahlarını yarlıgar ve altlarından ırmaklar akan cennetlere orada ebediyen kalıcılar olmak üzere girdirir. İşte en büyük kurtuluş odur.

9. Evet.. (O gün) Size yaptıklarınız haber verilecektir (ki) Yüce Yaratıcı (sizi) o (toplanma günü için) bütün evvelki ve sonraki insanların hesap ve ceza için, kıyamet vakti için (toplayıverir) hepiniz de o gün mahşerde toplanılmış bir hâlde bulunacaksınızdır. (işte o) Gün (bir tegabün) kar ve zararın zuhuru (günüdür) yâni: Dünyada iken kimlerin aldanmış olduğu meydana çıkacaktır. Şöyle ki: Kâfirler, âhireti feda ederek karşılığında dünya hayatını elde etmek istemiş, bu yüzden aldanmış, büyük bir zarara düşmüş olduğunu anlayacaktır.

Mü’minler ise, hayatlarını ilâhî dine bağlamış, âhiret hayatını temine çalışmış oldukları için en büyük bir ticarete muvaffak olmuşlardır. İşte bu hakikati açıklamak için buyruluyor ki: (Ve her kim Allah’a îman eder) Güzel bir inanç sahibi olur (ve sâlih amellerde bulunursa) üzerine düşen kulluk vazifelerini ifaya çalışırsa (onun günahlarını) Cenab-ı Hak (yarlıgar) affeder ve örter. (Ve altlarından ırmaklar akan Cennetlere orada ebediyen kalıcılar olmak üzere girdirir) artık orada sürekli olarak saadet içinde yaşar, (işte en büyük bir kurtuluş odur.) En müthiş tehlikelerden kurtulmuştur, en istenen bir ticarettir, bir gâyedir.

“Tegabün” lûgatte bâzı kimselerin birbirlerini aldatması, bir kısmının zararına olarak diğer bir kısmının kâr etmesi veya aldanmanın ortaya çıkması demektir. Nitekim “gabn” de aldanmak, alış verişte aldanıp, zarar etmek mânâsınadır. Tegabün kelimesi, gabn mânâsında da müstâmeldir.

10. Ve o kimseler ki: Kâfir oldular ve bizim âyetlerimizi tekzîb ettiler, işte onlar, içinde ebediyen kalıcılar olmak üzere ateş yâranıdırlar ve ne fenâ bir gidiş yeri!.

10. (O kimseler ki:) Dünyadalarken (Kâfir oldular) Allah’ın birliğini ve Hz. Muhammed’in peygamberliğini inkâr eylediler (ve bizim âyetlerimizi tekzîb ettiler) Allah tarafından Son Peygamber Hazretlerine indirilmiş olan Kur’an-ı Kerim’in bir ilâhî kitap olduğunu tasdik etmediler.

(İşte onlar) öyle inkârcı, inatçı kimseler (içinde ebediyen kalıcılar olmak üzere ateş yaranıdırlar.) onlar ebedî olarak cehennemde kalacaklardır, (ve ne fenâ bir gidiş yeri) O ateş merkezi olan Cehennem… İşte küfrün cezası, böyle pek müthiştir, o zaman kâfirler de ne kadar aldanmış olduklarını anlayacaklardır. Ne yazık ki: Bu anlayış, artık kendilerine bir fâide vermeyecektir.

Özet olarak bu mübârek iki âyet, Tegabünün=biribirini aldatmanın neticesini bildirmektedir. Şöyle ki: Kâfirler, dünyadalarken mü’minleri dinden ayırmaya çalışıyorlar, müminler ise kâfirleri îmana dâvet edip onların haklarında hayır ister bulunuyorlar. Âhirete gidince dünyadalarken kimlerin kimleri aldatmak istemiş oldukları ve kimlerin kâr etmiş veya zarara düşmüş oldukları tamamen anlaşılacaktır.

Evet.. Tamamen ortaya çıkacaktır ki: Kâfirler, kendi kendilerini, aldatmışlar, en büyük zararlara düşmüşlerdir, âhirette güzel mevkilerden mahrûm kalmışlardır. Müminler ise pek büyük bir kâr kazanmış, cennetlere nâil olmuş, kâfirler için îman ettikleri takdirde verilecek olan cennetlerde onların imânsızlıklarından dolayı mü’minlere verilecektir. Artık kimlerin aldanıp, aklanmadığı o kıyamet gününde tamamen ortaya çıkacaktır.

11. Allah’ın izni olmadıkça musîbetten bir şey isabet etmez ve her kim Allah’a iman ederse kalbini hidâyete erdirir ve Allah her şeyi hakkıyle bilendir.

11. Bu mübârek âyetler, insanlara hayır ve şer adına isabet eden her şeyin ilâhî takdir ile vuku bulduğunun bildiriyor. Allah-ü Teâlâ’ya ve O’nun Peygamberine itaat edilmesini emrediyor ve bu itaatin, hidâyet vesilesi olduğunu haber veriyor. İtaatten ayrılanların kendi nefislerinin aleyhinde hareket etmiş olduklarına işaret ve Yüce Peygamberin vazifesinin açık bir tebliğden ibaret olduğunu beyan buyuruyor. Hak Teâlâ’nın birliğini beyan ile müminleri tevekküle dâvet buyurmaktadır.

Şöyle ki: (Allah’ın izni) Takdiri, kazası, hikmet gereği vücuda getirmesi (olmadıkça) hiçbir kimseye (musibetten bir şey isabet etmez.) İnsanlar dünyevî ve uhrevî hayr adına neye muvaffak olurlarsa mutlaka Cenab-ı Hak’kın dilemesi ile muvaffak olmuş olurlar, bilakis nefislerine, mallarına vesaireye ait bir şerre, bir mahrûmiyete uğrarlarsa, bu da, yine hikmetin, Hak Teâlâ’nın takdiri ile, yaratması ile vücuda gelmiş bulunur. Çünkü, o Yüce Mâbud’tan başka Yaratıcı yoktur.

İnsanların vazifeleri ise ilâhî emre riâyet etmekten, kendi kabiliyetlerini kötüye kullanmamaktan, ilâhî takdire râzı olmaktan ibarettir. (Ve her kim Allah’a îman ederse) Cenab-ı Hak’kın birliğini, kudretini, mahlûkat üzerindeki tasarruflarının birer hikmet ve menfaate dayanmış bulunduğunu tasdik eylerse (onun kalbini hidâyete erdirir) kalbine büyük bir ferahlık verir, kendisine isabet eden şeyin bir hikmet gereği olduğunu anlar, kusurlarını ıslâha çalışır, fazlaca hayır ve iyiliklerde bulunmak ister (ve Allah her şeyi hakkiyle bilendir.) Kullarının bütün düşüncelerini, hareketlerini tamamen bilmektedir. Artık bu hakikati düşünüp de ona göre hareketlerini tanzîme çalışmalıdırlar.

Bu âyet-i Kerîme’nin iniş sebebi hakkında şöyle denilmiştir: Kâfirler demişlerdir ki: Eğer müslümanların üzerinde bulundukları şey, hak olsa idi elbette Allah onları dünyada musibetlerden korurdu. Bunun üzerine bu âyet-i Kerîme nâzil olmuş, musibet adına her isabet eden şeyin ancak Allah’ın izni ile olduğu bildirilmiş, onların birer hikmete dayanmış olduğuna işaret edilmiş, Cenab-ı Hak’tan başka Yaratıcı bulunmadığı beyan buyurulmuştur.

12. Ve Allah’a itaat ediniz ve Peygambere itaat ediniz eğer yüz çevirir iseniz artık bizim, Peygamberimizin üzerine düşen, şüphe yok ki, apaçık tebliğden ibarettir.

12. Evet: Ey Kullar!. Bu hakikati düşünüp hareketiniz) tanzîme çalışınız (Ve Allah’a itaat ediniz) O’nun dinî hükümlerine tamamen riâyette bulunun (ve Peygambere itaat ediniz) O’nun sünnetleri ile amelde bulunun, onun gösterdiği yolu tâ kipten ayrılmayın (Eğer yüz çevirir iseniz) öyle itaatten kaçınır iseniz, onun korkunç âkıbetini düşünün (artık bizim, Peygamberimizin üzerine düşen) peygamberlik (şüphe yok ki: Apaçık tebliğden ibarettir.) O, bu vazifeyi hakkiyle îfa etmiş, mes’uliyetten kurtulmuştur. Artık siz kendi geleceğinizi düşünün, âhiret azabını hatırlayarak titreyin, itaatten ayrılmayın, bundan başka kurtuluş çaresi yoktur.

13. Allah O’dur ki, O’ndan başka Tanrı yoktur, artık mü’minler, Allah’a tevekkülde bulunsunlar.

13. (Allah O’dur ki) O mukaddes zâttır ki: (O’ndan başka Tanrı yoktur.) Yaratıcılık, Mâbudluk sıfatları ancak O’na mahsustur. Kullarını kendi yeteneklerine, çalışma ve gayretlerine göre mükâfatlara, cezalara uğratacak olan, ancak O Yüce Yaratıcıdır. (Artık mü’minler) samimî şekilde, îman sâhibi olan zâtlar, her hususta (Allah’a tevekkülde bulunsunlar) her işte muvaffakiyeti, o Kerîm Yaratıcıdan niyâz etsinler, çünkü sağlam bir îman, samimi bir inanç, böyle tevekkülü gerektirir.

“Allah’a tevekkül edenin yaveri Hak’dır”
“Naşad gönül, bir gün olur şadolacaktır.”

14. Ey iman etmiş olanlar! Şüphe yok ki, sizin eşlerinizden ve evlâdınızdan sizin için düşman olanlar vardır, imdi onlardan sakınınız. Bununla beraber, eğer affederseniz, kusurlarına bakmazsanız ve örterseniz artık şüphe yok ki, Allah çok yarlıgayıcıdır, çok esirgeyicidir.

14. Bu mübârek âyetler, bir kısım eşlerin, evlâdın kocalarına, babalarına karşı düşmanlıkta bulunduklarını ihtar ile o gibi düşmanlardan sakınılmasını emrediyor. Onların kusurlarına bakılmayıp afv edilmelerinin ise daha hayırlı olacağına işarette bulunuyor, Cenab-ı Hak’kın ne kadar afv ve mağfiret edici ve merhamet buyurucu olduğunu bir itaat vesilesi olmak üzere beyan buyuruyor.

Malların, evlâdın birer imtihan olduğunu hatırlatma, onların gücenilmeyip, Hak Teâlâ’dan mükâfat beklenilmesini tavsiye ediyor. Mümkün olduğu kadar Allah korkuşu ile, ibadet ve itaat ile vasıflanmayı ve kendi menfaatleri için harcamada bulunmayı emr ve cimrilikten kaçınanların isteklerine kavuşacaklarını beyan buyuruyor. Şekür, halîm olan Allah-ü Teâlâ’nın rızası için mallarını sarf edenlerin kat, kat mükâfata ve bağışlanmaya nâil olacaklarını müjdeliyor. Bilici, güçlü, hikmet sahibi olan Yüce Yaratıcının bütün yapılan şeyleri bildiğini beyan ile kullarını, Allah rızasını gerektiren şeylere teşvik buyurmaktadır.

Şöyle ki: (Ey îman etmiş olanlar) Ey müslümanlar zümresi (Şüphe yok ki, sizin zevcelerinizden ve evlâdınızdan sizin için düşman) olanlar (vardır) sizi Cenab-ı Hak’ka ibadet ve itaatten alıkorlar, veya din veya dünya işlerinde sizinle tartışmada bulunurlar, sizi haram kazanca, günah işlere sevk etmek isterler (imdi onlardan sakininiz.) öyle kendi menfaatleri için size düşman kesilen kimselerden sakininiz, onlar sizi büyük sorumluluklara mâruz bırakabilirler. (Bununla beraber, eğer afv ederseniz) yâni: Dünya işlerine ait olup afvı câiz bulunan lâyık olmayan hareketlerinden veya dîne ait olup da tevbe etmiş bulundukları kusurlarından dolayı onları cezalandırmaz, başlarına kalkmaz iseniz, (ve) o yolsuz muamelelerini (setrederseniz) onları teşhîr etmeyip saklar, mâzeretlerini kabul eyler iseniz, o sizin için hayırlıdır. (Artık şüphe yok ki, Allah çok yarlıgayıcıdır, çok esirgeyicidir.) Sizi de o affedici muamelenizden dolayı mağfiretine, ilâhî rahmetine nâil buyurur.

Rivâyete göre müminlerden bir zümre, Mekke-i Mükerreme’den, Medine-i Münevvere’ye hicret etmek istemişlerdi. Eşleri ve evlâtları hicret etmelerine manî olmuşlar, siz gidip bizi zâyi mi edeceksiniz demişlerdi, onlar da, hâllerine acıyarak bir müddet yine Mekke-i Mükerreme’de kalmışlardı. Bilâhare hicret edince ilk muhacirlerin din hususunda fekahat=fazlaca malûmat sâhibi olduklarını görmüşler, kendilerinin hicretlerine vaktî ile engel olmuş oldukları için eşlerini, evlâtlarını cezalandırmak istemişlerdi. İşte bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil olmuş, onların hakkında afv ile muamelenin daha muvafık olacağına işaret buyurulmuştur.

15. Muhakkak ki, mallarınız ve evlâdlarınız bir imtihan vesîlesidir, Allah ise onun katında pek büyük bir mükâfat vardır.

15. Ey insanlar… (Muhakkak ki, mallarınız ve evlâdınız) bir imtihandır (bir imtihan vesîlesidir.) onlar, sizi günaha sokabilirler, onlara karşı akıllıca dindarca bir şekilde hareket edip etmeyeceğiniz bu vesîle ile meydana çıkmış olur. Vakıa Allâh-ü Teâlâ, kullarını imtihana tâbi tutmaya muhtaç değildir, onun ezelî ilmi her şeyi tamamen kuşatmıştır. Fakat kullarının hareketlerini görülen alana çıkarmak, kendilerine göstermek için böyle bir imtihana tâbi tutulmaları hikmet gereği bulunmuştur.

(Allah ise onu) O Hikmet Sâhibi Yaratıcının (katında pek büyük bir mükâfat vardır) binaenaleyh her kim ilâhî muhabbeti evlât ve iyal muhabbetine tercih eder, o kerem sâhibi Mâbudun emirlerine uyar, çoluk çocuğun arzularına tâbi olarak bir takım isyânları işlemeye cür’et eylemez ise, elbette Allah katında pek büyük sevaplara, menfaatlere nâil olur.

16. Artık gücünüz yettiği kadar Allah’tan korkun ve dinleyiniz ve itaat edin ve nefisleriniz için bir hayr olmak üzere harcamada bulunun ve her kim nefisini cimrilikten korursa işte onlardır, muradlarına ermiş olanlar, onlardır.

16. (Artık) Ey Allah’ın kulları!, (gücünüz yettiği kadar Allah’tan korkunuz) Bütün gayret ve tâkatinizle takvâda bulunmaya çalışınız (ve dinleyiniz) O Yüce Mâbudun âyetlerini, öğütlerini can kulağı ile dinlemekte bulunun (ve itaat edin) bütün emirlerine yasaklarına uymaktan ayrılmayın (ve nefisleriniz için bir hayır olmak üzere harcamada bulunun) Cenabı-ı Hak’kın size ihsân buyurmuş olduğu mallardan fakirlere, zayıflara sırf Allah rızâsı için yardım edin, bu vesîle ile de kendinizin fâidesine çalışmış olursunuz.

Bir takım münâfıkların, aldatıcıların sözlerine kapılıp ta fakir Müslümanlara harcamada bulunmaktan geri durmayın. (Ve her kim) harcama bulunurda (nefsini cimrilikten korursa işte onlardır) öyle Allah rızâsı için samimi bir şekilde harcamada bulunanlardır. (Murâdlarına ermiş olanlar onlardır) o alicenap zâtlardır. Onlar, insanlar arasında sevgi ve iltifata nâil olacakları gibi Allah katında da nice nîmetlere kavuşup başarı ve kurtuluşa mazhar bulunmuş olacaklardır.

17. Eğer Allah için bir güzel ödünç verirseniz, onu sizin için kat kat arttırır ve sizin için mağfiret buyurur ve Allah Şekûr’dur ve Halîm’dir.

17. Evet.. Ey Müslümanlar zümresi!. (Eğer Allah için bir güzel ödünç verirseniz) O Yüce Yaratıcının tâyin ettiği yerlere mallarınızı sarf eder iseniz zekât, ve sadaka vermekte bulunur iseniz (onu) o güzel bir şekilde verdiğiniz ödünç malı Cenab-ı Hak lütfen (sizin için kat, kat arttırır) öyle Allah rızâsı için harcanan bir malın mükâfatı en az on mislinden yediyüz ve daha ziyade misline kadar arttırır. (ve sizin için mağfiret buyurur) Sizden meydana gelmiş olan bir kısım günahları, kusurları af eder ve saklar, (ve Allah, Şekür’dur) onun rızâsı için verilen az bir şeyin karşılığında büyük mükâfatlar verir ve o Yüce Mâbud (Hâlimdir) günahlarınız çok olsa da, sizi çabucak cezalandırmaz, tevbe edersiniz diye size mühlet verir, hakkınızda ilâhî merhameti tecellî etmiş olur.

18. Gizliyi de, aşikâr olanı da bilendir, azîz’dir, hakîm’dir.

18. Şüphe yok ki: O Kâinatın Yaratıcısı Hazretleri (Gizliyi de, âşikâre olanı da bilicidir.) onun için hiçbir şey gizli kalamaz, sizlerin de bütün amellerinizi, niyetlerinizi bilir, ona göre hakkınızda ilâhî irâdesi tecellî etmiş bulunur ve o ezelî mâbut (Azîzdir) izzet ve kudret sâhibidir, her şeye tam mânâsiyle galiptir ve (hakîmdir.) bütün ilâhî fiilleri, şer’î hükümleri hikmet ve menfaate dayanmaktadır. Onun tam hikmetini anlamaktan bütün mahlûkat âcizdir.

Artık o Yüce Mâbudumuzun her emrine riâyet etmek, her öğüdüne bir saadet rehberi telâkkî eylemek bütün insanlık âlemi için en mühim bir vazifedir. Bu saadet vesîlesi olan vazifeyi îfaya muvaffakiyeti o Kerem ve merhamet sâhibi Mâbudumuzdan niyâz ederiz.
Başarı Allah’tandır.