MÜMTEHİNE SURESİ

mumtehine suresi tefsiri
mumtehine suresi tefsiri

Bismillâhirrahmânirrahîm

Bu mübârek sûre, ahzap sûresinden sonra Medine-i Münevvere’de nâzil olmuştur. Onüç âyet-i kerîmeyi içermektedir. Hicret edip mü’mine olduklarını iddia eden kadınların imtihana tâbi’ tutulmalarını emrettiği için kendisine böyle “Mümtehîne” ve “imtihan” Sûresi adı verilmiştir. Buna “Meveddet” Sûresi denildiği de rivâyet olunmuştur.
Bu sûre-i celîle ile Haşr Sûresi arasında büyük bir münasebet vardır. Çünki bunlarda münâfıklar ile, kâfirler ile dostlukta bulunulmaması emredilmiştir. Kitap ehli ile müşriklerin hâllerine, onlar ile yapılacak antlaşmalara işaret buyurulmuştur.

Bu mübârek sûrenin başlıca içeriği şöyledir:

1. Müşrikler ile dostlukta bulunmaktan men ve onun sebeplerini beyan etmek.

2. Mü’mine olduklarını iddia edip hicrette bulunan kadınların imtihana tâbi’ tutulmalarını emretmek.

3. İslâm yurdunda îman sahibesi olan kadınlar ile
biat yapılmasını teklif etmek.

1. Ey iman etmiş olanlar: Benim düşmanımı, sizin de düşmanınızı dostlar edinmeyiniz, siz onlara bir muhabbet sebebi ile bazı haberler ulaştırıyorsunuz. Halbuki: Onlar size Hakk’tan gelen şeyi inkâr etmişlerdir. Rabbiniz Allah’a iman ettiğinizden dolayı Peygamberi de, sizi de yurdunuzdan çıkarıyorlardı. Eğer siz benim yolumda ve benim rızamı talep için cihada çıkmış oldu iseniz o kâfirleri dost tutmayınız onlara dostlukla sır veriyorsunuz ve Ben isem sizin gizlediğiniz şeyi de, açıkladığınız şeyi de pekiyi bilirim ve onu sizden her kim yaparsa artık yolun ortasından sapmış olur.

1. Bu mübârek âyet, müslümanları uyanmaya dâvet buyuruyor. Din düşmanlarını dost tutmamayı emrediyor. O din düşmanlarının nasıl casusça hareketlerde bulunacaklarını haber veriyor. O dinsizlerin gerek Yüce Peygamber hakkında ve gerek onu tasdik edenler hakkında ne kadar kötülük düşünen, sûikaste cüretli olduklarını bildiriyor. Allah-ü Teâlâ’nın her şeyi hakkıyla bildiğini, O’nun emrlerine boyun eğmeyenlerin hidâyet yolundan sapıtmış olacaklarını ihtar buyurmaktadır.

Şöyle ki: (Ey îman etmiş olanlar) Ey Resûl-i Ekrem’in ashabı!, (benim düşmanımı, sizin de düşmanınızı dostlar edinmeyiniz) yâni: Kâfirleri kendiniz için yardımcı, iyilik sever zanneylemeyiniz. (Siz onlara bir muhabbet sebebi ile bâzı haberler ulaştırıyorsunuz) Yâni: Aranızdaki bir muhabbet vesilesiyle o kâfirlere Resûl-i Ekrem’in bâzı harekâtını haber veriyorsunuz, İslâm dini için cihada hazırlanmakta olduğundan din düşmanlarını haberdar ediyorsunuz. (Halbuki: Onlar) O kâfirler (size Hak’tan gelen şeyi inkâr etmişlerdir.) Onlar, Cenab-ı Allah’ı da, O’nun Peygamberini de ve O Peygambere indirilen kitabı da inkâr ederek küfür içinde yaşamaktadırlar. Artık nasıl olur da öyle kâfirleri dost tutar da müslümanlara ait sırlardan onları haberdar ediverirsiniz.

İslâmiyetin yayılmasına engel olacak şeylere sebebiyet vermiş bulunursunuz?. (Rab’biniz) Olan (Allah’a îman ettiğinizden dolayı) o kâfirler (Peygamberi de, sizi de) yurdunuzdan
(çıkarıyorlardı) Hak Teâlâ’ya samimiyetle ibadette bulunduğunuzdan ve İslâm dinini yaymaya çalıştığınızdan dolayı sizi Mekke-i Mükerreme’den çıkarmaya çalışıyorlardı. Sizin bir kusurunuz yok idi, sadece öyle ilâhî dine hizmetinizden dolayı size düşman kesilmişlerdir.

Artık siz onlardan ne beklersiniz ki: Onlara karşı dostluk gösteresiniz? (Eğer siz benim yolumda ve benim rızamı talep için cihada çıkmış oldu iseniz.) O kâfirleri dost tutmayınız, onları müslümanların hareketlerinden haberdar etmeyiniz. Halbuki: Siz (Onlara) o kâfirlere (meveddet ile) bir muhabbet göstermek sebebiyle (sır veriyorsunuz) müslümanların cihada hazırlandıklarından vesaireden o din düşmanlarını haberdar ediyorsunuz. (Ve Ben isem) Halbuki, ben Yüce Yaratıcı, ey kullarım!. (Sizin gizlediğiniz şeyi de, açıkladığınız şeyi de pek iyi bilirim.) Artık nasıl cesaret ediyor da din düşmanları ile gizlice haberleşiyorsunuz.

Sizin o gayr-i meşrû muamelenizden Yüce Peygamberin haberdar edilmeyeceğini mi sanıyorsunuz? (ve onu) O kâfirleri dost edinip te onlara müslümanların sırlarını haber vermeyi (sizden her kim yaparsa) öyle İslâmiyet aleyhinde bir harekete cür’et gösterirse (artık yolun ortasından sapmış olur.) hidâyet yolundan ayrılmış, cennetlere kavuşturacak olan bir selâmet yolundan uzaklaşmış bulunur. Binaenaleyh böyle bir cür’etten son derece kaçınılmalıdır.

“Bu âyet-i kerîmenin nüzul sebebi tefsirlerde ve hadis kitaplarında şöylece bildirilmektedir: Resûl-i Ekrem Sallâlâhü Aleyhi Vesellem, Mekke-i Mükerreme’nin fethi için gizlice gazaya hazırlanıyordu. Peygamberin bu maksadından Bedr gazvesine iştirâk etmiş seçkin sahabilerden Hatib İbn-i Ebû Beltea haberdar idi. Bu sırada Abdülmuttâlip oğullarının azâtlısı olan (Sarre) adındaki bir kadın, Mekke-i Mükerreme’den Medine-i Münevvere’ye gelmişti.

Peygamber-i Zîşan Efendimiz, o kadına müslüman olarak mı, yoksa yalnız muhacir olarak mı geldiğini sormuş, o da: Hayır..”Yalnız ihtiyaç sebebiyle geldim” demiş pek muhtaç bir hâlde bulunduğundan şikâyet etmiş, Resûl-i Ekrem Hazretleri de Abdül’muttâlip oğullarına emretmiş, o kadına ihtiyacını bertaraf edecek kadar nafaka ve elbise vermişler, yol masrafını da vermek lûtfunda bulunmuşlar, Hatib de o kadına on dinar vermiş, elbise giydirmiş ve onunla Mekke’lilere gizli bir mektup göndermişti.
Hatib, o mektubunda yazmış ki: “Ey Mekke Ehli!. Biliniz ki, Resûlullâh Sallâlâhü Aleyhi Vesellem, sizin üzerinize gece bir ordu ile gelecektir. Allah’a yemîn ederim ki: Eğer ondan size yalnız bir kimse dahi gelecek olsa elbette ki: Allâh-ü Teâlâ onu size galip kılacaktır, O Peygamberine olan vâ’dini yerine getirecektir. Artık uyanık bulununuz!”

Sarre bu mektubu alıp götürmekte idi ki: Cibrîl-i Emîn gelerek bu hâdiseyi Resûl-i Ekrem’e haber verdi, Peygamber Efendimiz de Ashab-ı Kirâm’dan Hz. Aliyi, Ammarı, Talha’yı, Zübeyri ve daha birkaç zâtı gönderdi, o kadını takip ettiler, yolda yakalayıp mektubu istediler, kadın inkâr etti. Hz. Ali de “Resûlullâh” gerçeğe aykırı söz söylemez, mektubu çıkar ver yoksa seni kılıcım ile parçalarım” deyince kadın, korkmuş, mektubu saçları arasından çıkarıp vermiştir.

Resûl-i Ekrem Hazretleri, Hatib’i huzuruna çağırdı; bu mektubu biliyor musun diye sordu, o da: Evet.. Biliyorum, dedi. Bunu ne için yazıp gönderdin sualine de şöyle cevap verdi: “Yâ Resûlullâh!. İslâm olduğum günden beri kâfir olmadım, senin için iyilik sever olduğumdan beri bir hıyanette bulunmadım ve o kâfirleri kendilerinden ayrıldığımdan beri sevmem; fakat ben Kureyş arasına bir yabancı olarak girmiş bir kişiyim, seninle beraber olan muhacirlerden her birinin Mekke’de yakınları vardır, onların ailelerini, mallarını himâye ederler.

Benim ise ehlimi koruyacak kimsem yoktur. Artık istedim ki, Mekke’lilerin yanında bir elim olsun da onunla benim yakınlarımı himâye etsinler ve muhakkak bilirim ki, Allâh-ü Teâlâ onların üzerine senin ezici kuvvetini indirir, benim mektubum ise onları bir şeyden müstağni kılamaz.
Resûl-î Ekrem Efendimiz, Hatib’i tasdik ederek onun özrünü kabul buyurdu. Hz. Ömer ise dedi ki: Yâ Resûlallâh!. Beni bırak, bu münâfıkın boynunu vurayım, Peygamber Efendimiz de
buyurdu ki: Yâ Ömer!. O Bedir ehlindendir, Allah-ü Teâlâ’nın bir bildiği vardır ki: Onların haklarında “dilediğinizi işleyin, ben sizin için muhakkak ki, mağfirette bulunurum” buyurmuştur. Bunun üzerine Hz. Ömer de gözlerinden yaşlar akarak “Allah ve Resûlü” bilir demiştir.

İşte bu âyet-i Kerîme, bu hâdise üzerine nâzil olmuş, Hatib’in bir hatada bulunmakla beraber mü’min olduğuna işarette bulunmuştur. Kurtubî merhum diyor ki: Bu âyet-i Kerîmedeki beyanat, Hatib hakkında bir azarlamadır. Bu ise onun fazlına, Resûlallâh hakkında iyilik severliğine ve îmanındaki sadakatine işaret eder. Çünki böyle bir azarlama, bir seven tarafından sevgilisine karşı yapılır. Filvaki bütün bu ilâhî beyanlar, bir azarlamaya ve uyanmaya vesîle olacak bir nasihati içermektedir.

2. Eğer onlar sizi ele geçirirlerse sizin için düşmanlar olurlar ve size karşı fenâlıkla ellerini ve dillerini uzatırlar ve sizin kâfirler olmanızı arzu ederler.

2. Bu mübârek âyetler, kendilerine dostluk gösterilen kâfirlerin zafere ulaştıkları takdirde müslümanlara karşı bütün varlıkları ile düşman kesileceklerini bildiriyor. Kıyamet gününde ne yakınların ve ne de çoluk çocuğun bir kimseye faydalı olamayacağını beyan ve onları korumak maksadı ile kâfirlere iyilik göstermenin uygun olamayacağına işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey müslümanlar o kendilerine muhabbette bulunduğunuz kâfirler (Eğer onlar sizi ele geçirirlerse sizin için düşmanlar olurlar.) kalplerindeki düşmanlığı ortaya çıkararak ona göre aleyhinizde harekette bulunurlar. (Ve size karşı fenalıkla ellerini uzatırlar.) Size söverek sizi öldürür ve esir alırlar. (Ve sizin kâfirler olmanızı arzu ederler.) Sizin dinden çıkarak kendileri gibi din düşmanı kesilmenizi temennide bulunurlar. Artık o kadar düşmanlarınıza karşı nasıl uygun olur ki, muhabbette bulunasınız ? Onları kendinize dost tanıyasınız.

3. Elbette size kıyamet gününde ne hısımlarınız ve ne de evlâtlarınız fâide veremeyeceklerdir. Aralarınızı ayıracaktır ve Allah ne yapar olduklarınızı hakkıyla görücüdür.

3. Siz, o kâfirlere karşı yalnızca akraba ve evlâdınızdan dolayı mı öyle dostlukta bulunuyorsunuz? Bu da ne büyük bir hata!. (Elbette size kıyamet gününde ne hısımlarınız ve ne evlâdınız fâide veremeyecektir.) O günün dehşeti tesiri ile herkes kendi nefsini düşünerek kardeşlerinden, analarından, babalarından, eşlerinden ve çocuklarından firar edecektir ve Allah-ü Teâlâ o gün (Aralarınızı ayıracaktır.) öyle birbirinizden uzak düşmüş olacaksınız. (Ve Allah ne yapar olduklarınızı hakkıyla görücüdür.) O Yüce zata karşı hiçbir hâliniz gizli kalamaz. Sizi amellerinize göre dünyada ve âhirette mükâfat veya cezaya uğratacaktır. Artık bunu düşünerek harekâtınızı güzelce tanzime dikkat ediniz, kâfirce eğilim göstermekten kaçınınız.

4. Muhakkak ki: Sizin için İbrâhim’de ve onunla beraber olanlarda bir güzel örnek vardır. O vakit ki, kavimlerine dediler ki: Şüphe yok, biz sizden ve Allah’tan başka tapmakta olduğunuz şeylerden uzak kimseleriz. Sizi inkâr ettik ve yalnız bir Allah’a iman edeceğinize değin bizim aramızla sizin aranızda ebediyen düşmanlık ve öfke başlamıştır. Ancak İbrâhim’in babasına: Elbette senin için istiğfarda bulunacağım. Fakat senin için Allah’tan hiçbir şeye mâlik olamam” demesi müstesnâ. Ey Rabbimiz. Ancak sana tevekkül ettik ve sana yöneldik ve son gidişte ancak sanadır.

4. Bu mübârek âyetler, kâfirlere karşı müslümanların nasıl bir cephe alacaklarına dair İbrâhim Aleyhisselâm ile O’na îman etmiş olanları uyulacak bir örnek olmak üzere gösteriyor. Kâfir olarak ölenler hakkında istiğfar câiz olmayıp İbrâhim Aleyhisselâm’ın babası hakkında istiğfarda bulunmuş olması ise ona karşı yapmış olduğu bir va’di yerine getirmek için olduğuna işaret buyuruyor. Ve azîz, hakîm olan âlemlerin Rabbine tevekkül edilmesini ve mü’minlerin Allah’ın mağfiretine nâil olup kâfirler için bir fitne vesilesi olmamasına dua ve niyazda bulunulmasını beyan buyurmaktadır.

Şöyle ki: Ey müminler.. (Muhakkak ki: Sizin için İbrâhim’de ve onunla beraber olanlar da) Ona îman edenler de veya onun kız kardeşi oğlu olan Lût Aleyhisselâm gibi zatlar da (bir güzel örnek vardır.) bir seçkin özellik mevcuttur ki, onunla vasıflanmış olmak, temenniye lâyıktır. (O vakit ki,) Kâfirler olan (kavimlerine dediler ki: Şüphe yok biz sizden ve Allah’tan gayrı tapmakta olduğunuz şeylerden) putlardan (uzak kimseleriz) biz bir Yüce Yaratıcı’nın varlığına, azamet ve kudretine inanmış bulunmaktayız. Biz (Sizi inkâr ettik) Sizin bâtıl dininizi, ve putlara vesair mahlûklara ibadetlerinizi inkâr etmekteyiz.

(Ve) Sizin (yalnız bir Allah’a îman edeceğinize değin) o şirk ve küfürü bırakıp tevhid dinini kabul edeceğiniz zamana kadar (bizim aramızla sizin aranızda ebediyen düşmanlık ve öfke başlamıştır.) Siz öyle küfür içinde yaşadıkça biz size karşı daima muhalif, ve cihad edici bir vaziyette bulunacağızdır. (Ancak İbrâhim’in babasına) Hitaben (elbette senin için istiğfarda bulunacağımdır.) senin Allah’ın mağfiretine erişmeni niyaz edeceğimdir. (Fakat senin için Allah’tan hiç bir şeye mâlik olamam) Benim iktidarım dahilinde olan, yalnız mağfiret isteğidir. Sana bundan fazlasıyla faydalı olamam, Allah-ü Teâlâ, senin azap görmeni dilemiş olunca seni o azaptan kurtaramam (demesi müstesna) bu, bizim için güzel bir örnek, ve uyulmaya lâyık değildir.

Çünki: İbrâhim Aleyhisselâm, babası için istiğfarda bulunacağını va’d etmişti, Vakta ki, babasının küfür üzere öldüğü anlaşıldı, Hz. İbrâhim de ondan uzak oldu, onun hakkında mağfiret talebini terketti.
Bir mü’min, daha dünyada bulunan herhangi bir kâfirin îmana erişmesini temennî edebilir, fakat kâfir olduğu hâlde mağfirete lâyık olamayacağı için o hâlde onun için istiğfarda bulunmak câiz değildir. Küfür ve şirk üzere ölüp gitmiş kimseler hakkında da artık istiğfara mahal kalmamıştır, onlar ebediyen azaba adaydırlar.

İbrâhim Aleyhisselâm ile arkadaşlar, şöyle de dua ve yakarışta bulunmuşlardı: (Ey Rab’bimiz!. Ancak sana tevekkül ettik) Her işimizde sana itimat ederek senden muvaffakiyetler niyâzında bulunduk (ve sana yöneldik) tevbe ederek senin rızâna muvafık şeyleri îfaya yöneldik (ve son gidiş
te ancak sanadır.) Kabirlerimizden kalkınca da senin tâyin buyurmuş olduğun yere gideceğizdir. Artık âkıbetimizi hayır eyle Yârabbi!.

5. Ey Rabbimiz.. Bizi kâfir olanlar için bir fitne kılma ve bizim için mağfiret buyur. Ey Rabbimiz! Şüphe yok ki: Azîz, Hakîm olan, ancak sensin.

5. (Ey Rab’bimiz!. Bizi kâfir olanlar için bir fitne kılma) Onları bizim üzerimize galip kılarak bizleri bir azap ile fitneye düşürmüş olmasınlar, veyâhut onları bizlere galip edeceğinden dolayı kendilerinin hak üzere olduklarına inanıp da bu yüzden bir fitneye düşmelerine sebebiyet vermiş olmayalım (ve bizim için mağfiret buyur.) bizim günahlarımızı affet ve bağışlar (Ey Rab’bimiz!. Şüphe yok ki: Azîz, Hakîm olan) her şeye galip ve her fi’li mükemmel bir hikmete dayalı bulunan (ancak sensin.) Evet.. Sensin ey Kerîm, Rahîm olan Mâbudumuz… İnanıyoruz…

6. Andolsun ki: Sizin için Allah’ı ve âhiret gününü arzu edenler için onlarda bir güzel örnek vardır ve her kim yüz çevirirse imdi şüphe yok ki, Allah, o her şeyden müstağnidir, her hamde lâyıktır.

6. Bu mübârek âyetler de Hz. İbrâhim’in ve O’nun ile beraber olanların kimler için birer uyulması gereken örnek olduklarını teşvik için tekrar bildiriyor. Müslümanlar ile aralarında düşmanlık bulunmuş olan bir takım gayr-i Müslimler arasında bilâhare Allah’ın kudreti ile bir dostluğun meydana gelebileceğini haber veriyor. Allah-ü Teâlâ’nın müslümanları kendileri ile din hususunda savaşta bulunmamış ve kendilerini yurtlarından çıkarmamış milletlere karşı iyilikte ve adalette bulunmadan men etmediğini tebliğ ediyor. Müslümanları kendileri ile din hakkında muharebede bulunmuş ve onları yurtlarından çıkarmış ve olanlara yardım etmiş kimseler ile dostlukta bulunmaktan yasaklanmış olduklarını beyan buyurmaktadır.

Şöyle ki: Ey Muhammed Ümmeti!. (Andolsun ki, sizin için) Evet.. Sizin gibi (Allah’ı ve âhiret gününü arzu edenler için onlarda) İbrâhim Aleyhisselâm ile ona tâbi’ olan mü’minler de (bir güzel örnek vardır.) onlar, sizler için uyulması gereken bir örnek bulunmuşlardır. (Ve her kim yüz çevirirse) Cenab-ı Hak’kın emrlerinden kaçınır, Allah’ın düşmanları ile dost bulunsa zararı kendisine ait bulunmuş olur. (Şüphe yok ki, Allah, o) Yüce Yaratıcı (her şeyden müstağnidir) o inkârcıların îmanlarından, ibadet ve itaatlerinden de berîdir, Haşa hiç birine ihtiyacı yoktur. (Ve her hamde lâyıktır) Bütün mükemmel vasıflara sahiptir. Bütün Kâinatın medh ve övgüsüne lâyıktır. Bütün mü’minler ona hamd etmeye ve onu tesbîh etmeye devam etmektedir. Bir takım âdi kimselerin inkârcı ve, düşmanca bir hâlde yaşamalarına bakıp da ümitsizliğe düşmemelidir. O Yüce Yaratıcı, kalpleri değiştirendir.

7. Umulur ki: Allah, sizin aranızla onlardan düşmanlaşmış olduğunuz kimseler arasında bir dostluk meydana getirir ve Allah, kadîrdir ve Allah, gâfurdur, rahîmdir.

7. (Umulur ki: Allah) Ey Müslümanlar!, (sizin aranıza onlardan) O inkârcılardan (düşmanlaşmış olduğunuz) aranızda düşmanlık ve husumet bulunmuş (kimseler arasında bir dostluk meydana getirir) yâni: Sizinle Mekke-i Mükerreme’de ve civarındaki müşrikler arasındaki düşmanlığı muhabbete, nefreti dostluğa inkârı tasdike çevirir, o dinsizleri İslâm şerefine nâil buyur. (Ve Allah, kaadirdir) Öyle hayırlı bir değişme vücuda getirmeğe ilâhî kudreti fazlasıyla kâfidir. (Ve Allah, gafûrdur) Tevbe ve istiğfarda bulunanları afv eder ve bağışlar ve (rahimdir) kulları hakkında merhameti pek çoktur. Tevbe edip îman dairesinde yaşayanlara azap etmez. Onları ilâhî rahmetine nâil buyurur.
Nitekim bu ilâhî beyan az sonra tahakkuk etmiştir. Mekke-i Mükerreme fethedilmiş, oradaki müşriklerin bir çoğu seve seve İslâmiyet’e can atmış, Ashab-ı Kirâm ile aralarında büyük bir muhabbet ve dayanışma tecellî edip durmuştur. Kıyamete kadar da vakit vakit nice fertler ve cemiyetler müslüman olma şerefine nâil olmakta, İslâm kardeşliği dairesine tam bir gönül ferahlığı ile dahil bulunmaktadır.

8. Allah, sizinle din hususunda savaşta bulunmamış ve sizi yurdunuzdan çıkarmamış kimselere iyilik etmenizden ve onlara adalette bulunmanızdan sizi menetmez. Şüphe yok ki: Allah, adalette bulunanları sever.

8. Şunu da biliniz ki: Ey Müslümanlar!. (Allah) Teâlâ Hazretleri (sizinle din hususunda savaşta bulunmamış) sizlere karşı bil’fiil tecâvüze kalkışmamış (ve sizi yurdunuzdan çıkarmamış) sizi zorla hicrete mecbur kılmamış (kimseleri) gayrı müslimlere (iyilik etmenizden) ihsânda bulunmadan, meselâ: Hediye vermekten, nakden yardımda bulunmadan (ve onlara adâlette bulunmanızdan) haklarına riâyet etmeden, lâyık oldukları şeyleri kendilerine vermeden (sizi men etmez) öyle insanîyetçe, insaflıca, adilce muameleler, İslâm nazarında övülmüştür, yasak değildir. (Şüphe yok ki, Allah) O Hikmet Sâhibi Yaratıcı (adâlette bulunanları sever) hiçbir kimsenin hakkında zulm edilmesine râzı olmaz.

Rivâyet olunuyor ki: Abdül’uzza’nın müşrike olan kızı ve Hz. Ebû Bekr’in zaman-ı câhiliyetteki boşadığı karısı olan “Kuteyle” kendisinin ve Hz. Ebû Bekr’in kızı olup İslâm şerefine sâhip bulunan “Esma” Hazretlerine hediye olarak bâzı şeyler getirip takdim etmek istemiş, Esma Hazretleri ise ne hediyeyi kabul etmiş ve ne anası Kuteyle’yi evine almış, bu hususa dair Hz. Ayşe’ye haber göndermiş, Resûl-i Ekrem Efendimizden sual etmesini istemiş, Hz. Ayşe de sual edince bu âyet-i Kerime nâzil olmuştur. Artık o hediyenin kabul edilmesini ve Kuteyle’nin eve alınmasını ve kendisine ikram ve ihsânda bulunulmasını Resûl-i Ekrem Hazretleri muhterem Esma’ya emretmiştir.

“Siraci Münîr” Tefsirinde naklolunuyor ki: Kazı İsmail Bin-i İshak’ın yanına bir zimmî gelmiş, ona ikramda bulunmuş, orada hazır bulunanlar, kadıyı sorgulamak istemişler, o da bu âyet-i Kerîmeyi okumuştur.
Velhâsıl: Müslümanların Zimmî’lere ve aralarında sulh ve barış bulunan yabancılara karşı insanîyet adına iyilikte, nazikçe muamelede bulunmaları câizdir. Ahlâk-ı İslâmiye gereğidir. Elverir ki: İslâm adabına muhalif zelilce bir tarzda yapılacak olmasın.

9. Allah, sizleri ancak din hususunda sizinle muharebede bulunmuş sizi yurdunuzdan çıkarmış ve sizin çıkarılmanıza yardım etmiş olan kimselere dostlukta bulunmanızdan men eder ve her kim onlara dostlukta bulunacak olursa işte onlardır zâlimler, onlar.

9. (Allah) Teâlâ Hazretleri, Ey Müslümanlar!, (sineleri ancak din hususunda sizinle muharebede bulunmuş) Bil’fiil savaşa atılmış, İslâm dinini söndürmek istemiş (ve sizi yurdunuzdan çıkarmış) Ashab-ı Kiram’ı, Mekke-i Mükerreme’den çıkmaya mecbur etmiş olan bir takım müşrikler gibi bir vaziyette bulunmuş (ve sizin çıkarılmanıza yardım etmiş) sizi çıkaranlara yardımda bulunmuş (olan kimselere dostlukta bulunmanızdan men eder) çünki onlar, açıkça ve gizlice düşmandırlar, onlara karşı gösterilecek bir dostluk samimiyetten uzak, zilleti gerektirir. (Ve her kim onlara dostlukta bulunacak olursa) öyle açıkça İslâmiyet düşmanlarına karşı dostluk ve bağlılık gösterirse (işte onlardır zalimler, onlar) çünkü, düşmanlığa lâyık olan kimselere karşı dostluk göstermiş olacakları için salahiyetlerini kötüye kullanmış kendi nefislerini azaba mâruz bırakmış, binaenaleyh pek zalimce bir muamelede bulunmuş olurlar.

10. Ey iman etmiş olanlar: Size iman etmiş kadınlar, hicret etmiş olarak geldikleri vakit onları imtihan edin, Allah, onların imanlarını hakkıyla bilicidir. İmdi siz onları mü’mineler bildiğiniz takdirde artık onları kâfirlere geri döndürmeyiniz. Ne bunlar, onlar için helâldir ve ne de, onlar, bunlar için helâl olurlar. Ve onlara infak etmiş oldukları şeyi verin ve kendilerine mihirlerini verdiğiniz takdirde o kadınlar ile evlenmekten dolayı sizin için bir günah yoktur. Ve kâfirleri nikâhını da tutmayın ve ne infak ettiniz ise isteyin, onlar da ne infak etmişler ise istesinler. İşte bu, Allah’ın hükmüdür. Aranızda hükmeder ve Allah, Âlimdir, Hakîmdir.

10. Bu mübârek âyetler de küfür diyarından çıkıp İslâmiyet’i kabul etmiş olduğunu iddia ederek İslâm yurduna gelmiş kadınların hakkında araştırma yapılması lüzumunu gösteriyor. Onların samimî sûrette müslümanlığı kabul ettikleri anlaşıldığı takdirde yurtlarına iade edilmeyeceğini, çünkü: Müslüman olan kadınların kâfirlere, kâfirlerin de Müslüman kadınlarına helâl bulunmadığını beyan buyuruyor.

Böyle İslâm yurduna gelen kadınların almış oldukları mehrlerinin kocalarına iade edilmesini ve irtidat edip küfür diyarına giden kadınların mehrlerinin de müslüman olan kocalarına iade edilmesini emrediyor. Öyle küfür yurduna giden, mehrleri iade edilmeyen dinden dönmüş kadınların mehrlerini de bir zafer neticesinde elde edilecek ganimet mallarından Müslüman olan kocalarına verilmesini teklif ve müminleri takvaya dâvet buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey îman etmiş olanlar!.) Ey müslüman topluluğu!.

(Size îman etmiş kadınlar) Gayr-i müslimlerin eşleri olup ta İslâmiyet’i kabul ettiklerini söyledikleri ve yurtlarından çıkıp (hicret etmiş olarak geldikleri vakit onları imtihan edin) hakikaten İslâmiyet’i kabul edip etmediklerini, maksatlarının neden ibaret olduğunu sorup anlamaya çalışın, çünki: Kocalarına zarar vermek için veya bir müslümana aşık olup sadece onunla evlenmek için veya müslümanların aralarına sokularak hafiyelikte bulunmak için, münâfıkça bir tarzda kendisini müslüman gösterebilir.

Binaenaleyh böyle bir kadın, Hz. Peygamber zamanında Medine-i Münevvere’ye geldi mi, Peygamber Efendimiz, ona yemîn verdirir, ne için müslüman olduğunu sorardı. Sırf İslâm dinine, İslâm dinini takdir ettiğinden Allah-ü Teâlâ’yı ve Yüce Peygamberi kavuşma arzusunda bulunduğundan dolayı geldiğini söyleyince İslâmiyet’i kabul edilerek İslâm yurdunda kalmasına müsaade olunurdu. (Allah onların îmanlarını hakkıyla bilicidir) Bütün kalplerindeki sırlara vâkıftır, onların en samimi kalple İslâmiyet’i kabul edip etmediklerini ancak O Yüce Mâbud, hakkıyla bilir. Müslümanların vazifesi ise bir imtihandır, soru cevap almak sûreti ile mümkün mertebe durumu öğrenmekten ibarettir.

(İmdi siz onları mü’minler bildiğiniz takdirde) Onların İslâmiyet’i ciddî bir sûrette kabul ettiklerine dair bir kanaat hâsıl olunca (Artık onları kâfirlere geri döndürmeyiniz.) Çünkü (Ne bunlar) bu mü’mine olan kadınlar (onlar için) o kâfir erkekler için (helâldir, ve ne de onlar) o kâfirler (bunlar için) bu İslâmiyet’i kabul eden kadınlar için (helâl olurlar) bilakis aralarında
haramlık meydana gelmiş olur. Artık o kadınları iâde etmek, böyle bir harama sebebiyet vereceği için elbette uygun olamaz. (Ve onlara) O kadınların kâfir bulunan kocalarına (infak etmiş oldukları -şeyi verin.) Yâni: Mehr adına onlara ne vermişler ise o mehirleri o kocalarına iâde edin (ve kendilerine mehirlerini verdiğiniz) taahhüt eylediğiniz (takdirde o) hicret etmiş olan (kadınlar ile evlenmekten dolayı sizin için bir günah yoktur)

Evet.. Bir ayrılık iddeti tamam olup da rahmin temiz olduğu anlaşılınca o kadınlar ile müslümanların evlenmeleri câizdir. Uygundur, tâ ki: Onların idareleri, nafakaları temîn edilmiş olsun. (Ve kâfir kadınları nikâhınızda tutmayın) Yâni: Bir müslüman için câiz değildir ki, küfür diyârında kalan ve dinden dönen eşinin kendi nikâhı altında, namus dairesinde bulunduğunu iddia ederek onunla evlilik bağını devam ettirsin, Çünkü aralarında ayrılık meydana gelmiştir. (Ve ne infak ettiniz ise isteyin.) Yâni: Dininden dönüp kâfirlere katın eşe, vaktîle verilmiş olan mehri, o kâfirlerden istemeye kocasının hakkı vardır. (Onlar da ne infak etmişler ise istesinler) yâni: Kâfirler de İslâmiyet’i kabul edip İslâm yurduna gelen eşlerine vermiş oldukları mehirleri müslümanlardan isteyebilirler, (işte bu) Âyette zikredilen bu hükm, (Allah’ın hükmüdür) ona riâyet lâzımdır. (Ve Allah, Alîmdir, Hâkimdir.) O’nun her hükmü belli bir hikmete, bir menfaate dayanmaktadır. O’na muhalefette bulunmayın.

11. Ve eğer sizin eşlerinizden bir şey, sizden fevt olup kâfirlere geçerse sonra da siz bir ganimet malı elde etmiş olursanız, artık eşleri gitmiş olanlara mihir olarak vermiş oldukları şeyin mislini o ganimet malından veriniz ve kendisine iman etmiş olduğunuz Allah’tan korkunuz.

11. (Ve) Ey Müslümanlar!, (eğer sizin eşlerinizden bir şey) Hangi bir fert (sizden fevt olup kâfirlere geçerse) yâni: Dinden dönüp küfür diyârına geçerse ve ona verilmiş olan mehr, kâfirler tarafından iâde edilmezse (sonra da siz, bir ganimet malı elde etmiş olursanız) yâni: Kâfirlere karşı zafer elde edip onlardan bir ganimet malı alırsanız (artık eşleri) dinden dönüp küfür memleketine (gitmiş olanlara mehr olarak) o kadınlara vaktile (vermiş oldukları şeyin mislini) o miktar bir malı o ganimet malından o kocalarına (veriniz ve) ey Müslümanlar! (kendisine îman etmiş olduğunuz Allah’tan korkunuz.) O’nun emirlerine muhalefete cür’et etmeyiniz. O’nun emrettiği vazifeleri yerine getiriniz. Yasakladığı şeylerden de kaçınınız, çünkü sizin selâmet ve saadetiniz ancak bu sâyede vücuda gelir.

İbn-i Abbas Hazretlerinden rivâyet edildiğine göre o mehr miktarı mal, ganimet malarının beş kısma ayrılmasından evvel çıkarılarak o Müslüman kocalara verilir. Bununla onların zararları, kederleri kısmen olsun telâfi edilmiş bulunur.

12. Ey Peygamber.. İman etmiş olan kadınlar, sana gelip de: Allah’a bir şeyi şerîk koşmamaları ve hırsızlık yapmayacakları ve zinada bulunmayacakları ve çocuklarını öldürmemeleri ve elleri ile ayakları arasında uyduracakları bir iftira ile gelmemeleri ve iyi iş işlemekte sana karşı gelmemeleri üzerine biatta bulunacakları zaman artık sen de onlar ile biatta bulun ve onlar için Allah’tan mağfiret dile, şüphe yok ki: Allah, gâfurdur, rahîmdir.

12. Bu mübârek âyetler de Resûl-i Ekrem Efendimize imân dairesine girmek için müracaat eden kadınlar ile onların ne gibi hükümlere riâyet etmeleri şartı ile biat yapılacağını tebliğ ediyor ve müslümanların, Allah’ın gadabına uğramış ve haşr ve neşri inkâr eden kâfirler gibi âhiret hayatından ümitsizliğe düşmüş dinsiz bir kavim ile dostlukta bulunmaktan yasaklanmış olduklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey Peygamber…)

Ey Peygamberin sonuncusu!.. Allah’ın selâmı onun ve bütün ashabının üzerine olsun, (îman etmiş olan kadınlar sana gelip te) Müslüman olma şerefine erişmek temennîsinde bulundukları ve (Allah’a bir şeyi ortak koşmamaları) putlara, heykellere vesâir mahlûkata tapmayacaklarına dair sana söz verdikleri (ve hırsızlık yapmayacakları) başkalarının mallarından hiçbir şey çalıp benimsememeleri (ve zinada bulunmayacakları) gayr-i meşrû cinsî birleşmelere cür’et etmeyecekleri (ve çocuklarını öldürmemeleri) kız olarak dünyaya gelen yavrularını öldürmek cinâyetini işlemeyecekleri (ve elleri ile ayakları arasında uyduracakları bir iftira ile gelmemeleri) Yâni: Kendi rahimlerinin ürünü, olmayıp başkalarına ait bulunan çocukları biz doğurduk diyerek onları kendilerine nispet etmemeleri (Ve iyi bir iş yapmada sana karşı gelmeyecekleri) Cenab-ı Hak’ka itaati gerektiren herhangi bir hususta peygamberin emrine riâyet edecekleri, Resûl-i Ekrem’in emredeceği kulluk vazifeleri ki, hepsi iyiliği emretmektedir.

Bunlara da itaatten ayrılmayacakları, binaenaleyh, namaz, oruç gibi dinî vazifeleri de yerine getirip gayr-ı ahlâkî şeylerden kaçınacakları (üzerine biatta) antlaşmada (bulunacakları zaman artık) Ey Yüce Peygamber!, (sen de onlar ile biatta) Öyle mühim uyulması gereken esaslar üzerine dayanan bir antlaşmada (bulun) onların müracaatlarını kabul et (Ve onlar için Allah’tan mağfiret dile) vaktîle küfür içinde yaşamışlardı, bilâhare de bâzı kusurlarda bulunabilirler. Binaenaleyh Allah’ın bağışlanmasına muhtaçtırlar, onların afvını Kerem Sâhibi Yaratıcıdan niyâz et (Şüphe yok ki: Allah, gafûrdur) mü’min kullarının bir nice kusurlarını örter, bağışlar ve (Rahimdir) onlar o üzerlerine aldıkları şartlara riâyet edince haklarında Allah’ın merhameti tecellî eder.

“Rivâyete göre bu âyet-i kerîme: Mekke-i Mükerreme’nin fethi günü nâzil olmuştur. Resûl-i Ekrem Efendimiz, Safa mevkiinde bulunmuş, bir çok erkekler gelip biatta bulunmuş, İslâmiyet’i kabul etmişlerdi. Sonra da bir kısım kadınlar gelmiş, Hz. Peygamber ile antlaşmada bulunarak müslüman olma şerefine nâil olmuşlardı.

Bu antlaşma kadınlar ile sadece karşılıklı konuşmak sûreti vuk’u bulmuş, el tutmak sûreti ile bir tokalaşma vuk’u bulmamıştır. Çünkü Peygamber Efendimiz, kendi muhterem eşlerinden ve hanımlarından başka kadınların ellerine mübârek elini temas ettirmemiştir. Hattâ müslüman olma şerefine erişen bir kadın, demiştir ki: Ben Resûlullâh ile biatta bulundum ve bizimle toka yap dedim: Peygamber Efendimizde buyurdu ki: Ben kadınlar ile tokalaşmam, benim bir kadına sözüm, yüz kadına sözüm gibidir.

Yâni: Peygamberin açıklamaları, umum kadınlara yöneliktir, hepsi de o açıklamalara uymakla
mükelleftirler. Artık yalnız biri ile biat, bütün Müslümanların kadınlar ile biat gibidir.

13. Ey iman etmiş olanlar! Bir kavim ile dostlukta bulunmayın ki: Âhiretten ümitsizliğe düşmüşlerdir, nasıl ki: Kâfirler, kabirlerde bulunanlardan ümitleri kesmişlerdir.

13. (Ey îman etmiş olanlar!.) Yâhut. Hıristiyan, Mecûs gibi İslâm’ı inkâr eden her hangi (bir kavm ile de dostlukta bulunmayın ki: Allah onların üzerine gazap etmiştir) onlar, Allah’ın rahmetinden kovulmayı hak etmişlerdir. Çünkü onlar (Muhakkak ki, âhiretten ümitsizliğe düşmüşlerdir.) onlar, uhrevî sevaplara nâil olamayacaklardır. Çünkü: Onlar, peygamberliği nice mûcizeler ile sâbit olan son Peygamberi ve ona nâzil olan Kur’an-ı Kerim’i inkâr etmiş bulunmaktadır. (Nasıl ki, kâfirler kabirlerde bulunanlardan ümitlerini kesmişlerdir.)

Onlar, ölülerin tekrar hayata erdirileceklerine kaani değildirler, Çünkü onların haşr ve neşre i’tikatları yoktur. Diğer bir yoruma göre de: Nasıl ki, küfür üzere ölenler, mezara girince, artık gerçek hâli görüp, kendilerinin küfür içinde yaşayıp azaba lâyık bulunmuş olduklarını öğrenerek tam bir ümitsizlik ve keder içinde kalacaklardır, İşte bugün hayatta olan inkârcıların da âhiret hayatına ait tam bir kanaatleri yoktur, ümitsiz bir hâlde yaşayıp durmaktadırlar. Onlar da ileride kendi bozuk kanaatlerini anlayacaklardır. Artık o gibi irfân nûrundan mahrûm, ebedî hüsrana mâruz kimseler ile nasıl dostluk kurulabilir. Hakikî mü’minler, ancak kendileri gibi müminler ile bir kardeşlik, bir dostluk dairesinde yaşarlar, birbirlerine karşı samimi bir muhabbette, bir iyilik severlikte bulunurlar. İşte İslâmiyetin insanlığa verdiği nasihat, insanların güzel bir ahlâk ile temiz bir hâlde yaşayarak dayanışma içinde bir içtimaî topluluk teşkil etmelerine aittir. Kerem Sâhibi Yaratıcı Hazretlerinden muvaffakiyetler niyâz eyleriz.