MEARİC SURESİ

mearic suresi tefsiri
mearic suresi tefsiri

Bismillâhirrahmânirrahîm

Bu mübârek sûre, El-Hakka sûresinden sonra Mekke-i Mükerreme’de nâzil olmuştur. Kırdört âyet-i Kerîme’yi içermektedir. Yüce Yaratıcı’nın kulları hakkında Mearic sâhibi olduğunu, yâni: Nîmetlerinin muhtelif mertebelerde, farklı derecelerde bulunduğu bildirdiği için kendisine böyle “Mearic” sûresi adı verilmiştir. Bununla beraber “Seele” Sûresi ve “Mevaki” sûresi ünvânlarına da sâhiptir. Kıyametin vasfını ve Cehennemin azabını bildirdiği için “El-Hakka” sûresinin tamamlayıcısı hükmünde bulunmuştur.

Başlıca konuları şunlardır:

1. Kıyametin meydana geleceğini, azabın vukuunu bir alay maksadîle soran inkârcıları tehdîd.

2. Kıyametin müthiş hâllerini ve kâfirlerin pek korkunç bir vaziyette bulunacaklarını ihtar.

3. İnsanların yaradılışlarını tasvîr ve ehl-i îmanın vasıflarını, âlicenabâne hareketlerini medih ve senâ.

4. Yüce Yaratıcı’nın inkârcıları helâk etmeğe ve onların yerlerine mü’mîn, sâlih kullarını getirmeğe kaadir olduğunu beyan.

5. İnkârcıların pek boş ümitlerde bulunduklarını ve onların nasıl bir sûi âkıbete giriftar olacaklarını teşhîr.

6. Âhireti inkâr edenlerin nasıl bir şekilde tekrar hayata erdirilerek, mahşere sevk edileceklerini teblîğ, uyanmak için dikkatleri çekme…

1. Bir isteyen, gelecek olan azabı istedi.

1. Bu mübârek âyetler, kıyameti inkâr eden müşrikleri reddediyor. Onların inkâr ettikleri kıyameti, nice muhtelif, çeşitli nîmet derecelerine sâhip olan Allâh-ü Teâlâ’nın her hâlde meydana getireceğini teblîğ ve Resûl-i Ekrem’e sabıretmesini tavsiye buyuruyor. O kıyamet hâdisesi olacağı zaman göklerin ve yerin pek müthiş bir hâle geleceğini ve insanların birbirinden kaçınacaklarını ihtar etmektedir. Şöyle ki: (bir isteyen) Nazr Binil’hars veya, Ebû Cehl veya, Hars İbnünnuman gibi bir kâfir, sırf inkâr ve alay maksadîle (gelecek olan azabı istedi) Eğer böyle bir azap, hakikaten takdir edilmiş ise ne duruyor, hemen başıma gelsin, diye iddiaya kalkıştı, başımıza taşlar yağsın diye teklifte bulundu.

2. Kâfirler için onu savacak yoktur.

2. Halbuki, o gelecek azap, muhakkak ki: Gerçekleşecektir. (Kâfirler için onu) o azabı kendilerinden (savacak) onun gelmesine mâni olacak bir kimse (yoktur) artık ne cehâlet ve ne cesaret ki, o azabın bir gün evvel başlarına gelmesini bir alay yoluyla istiyorlar?

3. O azap yüksek dereceler sahibi olan Allah tarafındandır.

3. Evet o azap (Yüksek dereceler sâhibi olan) nice yüce âlemleri yaratmış ve mahlûkatı hakkında ne kadar çeşitli, muhtelif nîmet derecelerine sâhip bulunmuş olan (Allâh-ü Teâlâ tarafından) artık o azabı savabilecek bir mahlûk düşünülemez. O azap, hikmetin gerektirdiğine göre vakti gelince meydana gelecektir.

4. Melekler ve ruh oraya bir günde çıkarlar ki: Oranın mesafesi Elli bin yıldır.

4. O maddî ve ruhanî dereceleri bir düşünmeli ki: (Melekler ve ruh) Cibrîl-i Emîn (oraya) Allah’ın Arşına, Cenab-ı Hak’kın emirlerini ve yasaklarını alacakları bir yüce mâkama (bir günde çıkarlar ki:) oranın o çıktıkları makamın hadd-i zâtındaki (mesafesi elli bin yıldır) o kadar yüksektir, Yâni: Dünyadaki kimselerden bir fert, faraza o mâkama çıkmak arzusunda bulunsa o mâkama lâakal ellibin sene yükselmedikçe, yâni: Öyle pek fazla bir mesafe almakdıkça o mâkama kavuşamaz. Fakat melekler gibi Yüce ruh sâhipleri kendilerine Cenab-ı Hak’kın verdiği bir kudret ile bir günde bile o mâkama yükselebilirler. Kısaca: Hak Teâlâ’nın yaratmış olduğu dereceler, makamlar pek çeşitli ve pek muazzamdır.

5. Artık güzelce bir sabr ile sabret.

5. (Artık) Ey Yüce Peygamber!. Sen (güzelce bir sabır ile sabret) o inkârcıların alay eder bir tarzda vâki olan sorularına, taleplerine bakarak üzülme, onları o inkâr ettikleri azap, bir gün yakalayacaktır. Her gelecek şey, pek yakîn demektir.

6. Şüphe yok ki: Onlar onu uzak görürler.

6. Evet.. (Şüphe yok ki, onlar) O inkârcılar (onu) o azabın gelmesini veya kıyametin kopmasını (uzak görürler) onu imkânsız görecek derecede uzak sayarlar, hiç ilâhî kudret ile nice hârikaların vücuda gelebileceğini düşünmezler.

7. Halbuki, biz onu pek yakın görürüz.

7. (Halbuki, biz onu) O azabın gelmesini, kıyametin kopmasını, miktarı ellibin seneden ibaret olan herhangi bir mesafeyi (pek yakîn görürüz.) bütün bunlar, ilâhî kudrete göre aslâ uzak görülmez, imkânsız sayılamaz.

8. O gün ki, o gelecek azap gelir gök erimiş maden gibi olacaktır.

8. (O gün ki,) O inkâr ettikleri azap, o kıyamet alâmetleri gerçekleşir, işte o günde (gök erimiş maden gibi olacaktır.) öyle garîb bir değişiklik vücuda gelecektir.

“Mühl” erimiş bakır, yağ tortusu demektir.

9. Dağlar da atılmış rengârenk yün gibi olacaktır.

9. O müthiş günde (Dağlar da atılmış rengârenk yün gibi olacaktır) bütün dağlar, parçalanarak renkli yün parçaları gibi havada uçuşmaya başlayacaktır. “Ihn” türlü renkler ile boyanmış yün mânâsınadır.

10. Hiç bir dost da bir dostu sormaz.

10. Artık o pek korkunç günde (Hiç bir dost da bir dostu sormaz.) herkes kendi derdine düşer.
En şefkatli akrabalar bile birbirilerinin hâllerini soracak bir durumda bulunmazlar, pek müthiş bir hâdise karşısında kalmış olurlar. Artık o günü inkâr edenlerin o gündeki hâlleri ne kadar fecî olacaktır.

11. Onlar; birbirlerine gösterilirler, günahkâr olan temenni eder ki: O günün azabından dolayı oğullarını fedâ etsin.

11. Bu mübârek âyetler de, Cehenneme atılacak olan kâfirlerin ne kadar boş temennîlerde bulunacaklarını bildiriyor. Onların kendilerini azaptan kurtarabilmek için ne muhâl fedakârlıklarda bulunmak isteyeceklerini haber veriyor. Artık dünyadalar iken hak’tan kaçınan, kulluk vazifesini îfa etmeyen öyle cimri kimselerin ilâhî azaptan kurtulamayacaklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Onlar) O birbirlerinin dostları, yakınları olanlar âhirette (birbirlerine gösterilirler) birbirlerini görüp tanırlar, buna rağmen birbirine bir fâide veremez, bilakis yekdiğerinden kaçınırlar, (günahkâr olan) Kâfir veya herhangi bir günahkâr (temennî eder ki: O günün azabından dolayı oğullarını fedâ etsin.) kendisini öyle bir kurtuluş fidyesi sâyesinde o azaptan kurtarmış bulunsun. Bu ne mümkün!.

12. Ve eşini ve kardeşini fedâ etsin.

12. (Ve) Öyle bir suçlu ister ki: (eşini ve kardeşini) de fedâ etsin, o sâyede ilâhî azaptan kurtulsun, bu da ne mümkün..

13. Ve kendisini barındıran aşiretini fedâ etsin,

13. (Ve) Öyle bir azaba uğrayan şahıs ister ki: (kendisini barındıran) Bir şiddet, bir mûsibet anında kendisini koruyacak olan (aşiretini) kavim ve kabîlesini fedâ etsin, öyle bir fedakârlık sâyesinde azaptan kurtulsun. Heyhât!. Bu da ne mümkün!.

14. Ve yeryüzünde kim var ise, cümlesini kurtuluş olarak versinde sonra bu fedakârlığı kendisini kurtarsın.

14. (Ve) O suçlu, inkârcı şahıs, o gün temennî eder ki: (yer yüzünde kim var ise cümlesini) kurtuluş fidyesi olarak versin de (sonra) bu fedakârlığı, böyle pek muazzam bir fedakârlıkta bulunması (kendisini kurtarsın) Heyhât!. Ne imkânsız temennîler!.