KALEM SURESİ

Bismillâhirrahmânirrahîm

Bu mübârek sûre, Mekke-i Mükerreme’de ilk nâzil olan “Alak” sûresinin ilk âyetinden ve onu takiben nâzil olan “Fâtiha” sûresinden sonra inmiştir. Elli iki âyet-i kerîmeyi kapsamaktadır.

İbn-i Abbas Vekatâde Radiyallâh-ü Anhüma’ya göre “17” inci âyetten “33” üncü âyete kadar ve “48” inci âyetten “50” inci âyete kadar olan âyetleri, Medine-i Münevvere de inmiştir. Kendisine “Nûn” Sûresi adı da verilmiştir.

Bu mübârek sûre ile Mülk sûresi arasında güzel bir münasebet vardır. Mülk sûresinde Cenab-ı Hak’kın kâinata sahip, hakîm olduğu bildirilmiş, Resûl-i Ekrem’i inkâr edenlerin nasıl felâketlere maruz kalacaklarına işaret buyrulmuş idi. Bu “El-Kalem” sûresinde de Allah-ü Teâlâ, o Yüce Peygamberinin yüksek vasıflarını göstermiş, bir takım inkârcıların isnâd ettikleri şeylerden o Yüce Resûlün uzak bulunduğunu bildirmiştir. Ve o Yüce Nebi’ye sabıretmesini tavsiye buyurmuş ve onu inkâr edenlerin ne kadar sapıklık içinde bulunduklarını ve âhirete ne kadar kınamalara, felâketlere mâruz kalacaklarını ihtar eylemiştir. Bu mübârek sûrenin başlıca içeriği şunlardır:

1. Hazreti Peygamberin ahlâki güzelliklerini beyan etmek ve onun kimlere itaat ve iltifat buyurmayacağını bildirmek.

2. Bir takım kâfirlerin kötü ahlâkını teşhîr ve kendilerini ceza ile tehdît etmek.

3. Takva sahiplerinin, müslümanların, suçlular gibi olmayıp, Cennetlere, nîmetlere erişeceklerini müjdelemek.

4. Hz. Peygambere sabıretmesini, kavminin arasından gazap edip ayrılmış olan Yunus Aleyhisselâm gibi olmamasını tavsiye etmek.

5. Kur’an-ı Kerim’in yüce mahiyetini beyan etmek onu yalanlayan müşriklerin kötü hallerini gözler önüne sermek.

1. Nûn ve Kalem’e ve yazdıkları şeylere and olsun ki:

1. Bu mübârek âyetler, yemîn ile pekiştirilmiş olarak bildiriyor ki: Resûl-i Ekrem, cinnetten uzaktır, nîmetlere nâildir ve en güzel ahlâk ile vasıflanmıştır. Ve kimlerin cinnete mübtela olduğunun yakînen görüleceğini haber veriyor. Ve Hak Teâlâ’nın sapıklığa düşmüş olanları da, hidâyete nâil bulunanları da tamamen bildiğini ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Nûn ve Kalem) Andolsun (ve) meleklerin hayr ve iyiliğe dair veya hafaza meleklerinin insanlığın işlerine ait veya kalem sahiplerinin çeşitli mevzularla ilgili (yazdıkları şeylere andolsun ki:) beyan olunacak hususlar, birer hakikattir.

“Nûn” harfi, bâzı sûrelerin evvelinde bulunan huruf-i mukattaa gibi bir tenbih harfidir. “Elâ” lâfzı gibi okunacak âyetlere nazar-ı dikkati celbetmektedir. Maamafih bu hususunda çeşitli rivâyetler, ihtimâller vardır. Kısacası deniliyor ki: Nûn ve Kalem bu sûrenin birer ismidir. Yâhud, Nûn’dan maksad, mürekkep hokkasıdır veya mürekkeptir. Kalem ile hokkanın büyük menfaatleri olduğu için, ilim yaymaya hizmet ettikleri için manevî kıymetlerine işaret için kendilerine böyle yemîn edilmiştir. Resûlullâh Sallallâh-ü Aleyhi Vesellem’den şöyle rivâyet olunmuştur: Allah-ü Teâlâ’nın ilk yarattığı şey, kalemdir, sonra da Nûn’dur ki, o divittir.

Diğer bir görüşe göre de, “Nûn” nûrdan bir levhadır ki: Melekler emrolundukları şeyleri o levha üzerine yazarlar veya bir mürekkeptir ki: Melekler, onunla yazacaklarını yazıverirler. Kaleme gelince bundan maksat, ya kalem cinsidir, semâda ve yerde kendisi ile yazı yazılan her kaleme denir. Yahut bundan maksat, Cenab-ı Hak’kın ilk yaratmış olduğu bir kalemdir ki, onunla bütün olaylar yazılmış, levhî mahfuzda tesbit edilmiştir. Diğer bir görüşe göre de bu kalemden maksat, akldır. Çünkü akl bütün mahlûkat için büyük bir asıldır. Nitekim ilk defa yaratılan şeyin akıldan ibaret olduğu, bir haberde zikredilmiştir.

Velhâsıl: Bu yorumlar, kesin değildir. Bunlardan Allah’ın maksadının ne olduğunu ilâhî ilme havale ederiz. Biz şuna kat’iyen inanıyoruz ki: Allâh-ü Teâlâ’nın her beyanı, hakikatin ta kendisidir ve hikmet gereğidir. Bu gibi yüce yaratılış eserlerine yemîn buyurması: Sırf beyan olunacak şeylerin ehemmiyetine işaret içindir. Onlara dikkat nazarları çekmek içindir. Yoksa şüphe yok ki: Hikmet sâhibi Yaratıcı, haber verdiği herhangi bir şeyin doğru olduğunu anlatmak için hâşâ yemîne muhtaç değildir. Es-sa-racül’münîr ve emsâli tefsîrlere müracaat.

“Kader-i kalemi anlaki, iclâli azimi”
“Nezdiği ilâhîde bile cayi kasemdir.”
Avni Bey

2. Sen Rabbinin nimeti sayesinde mecnûn değilsin.

2. Ey Peygamberlerin sonuncusu!. (Sen Rab’binin nîmeti sâyesinde) O Kerem Sâhibi yaratıcının sana vermiş olduğu akıl kuvveti, zâti olgunluklar, peygamberlik şerefi ve genel başkanlığı sâyesinde (mecnun değilsin) senin yüce kadrin cinnetten uzaktır. Bunu düşmanların da pek iyi bilirler. Ancak nefislerine mağlûp, inkârlarında ısrarlı oldukları cindir ki: Bu cinnet isnadına cesaret etmişlerdir. Bu âyet-i kerîme, birinci âyetteki yeminin cevabını teşkil etmektedir.

3. Ve şüphe yok ki: Senin için bir tükenmez mükâfat vardır.

3. Evet.. Ey Yüce Peygamber!. Senin hakkındaki ilâhî nîmetler, sonsuzdur. (Ve şüphe yok ki,) O nîmetlerden olmak üzere (senin için bir tükenmez mükâfat vardır.) Sen peygamberlik görevini yerine getiriyorsun, bu uğurda bir nice zahmetlere katlanıyorsun, bir takım inkârcıların dedikodularına hedef oluyorsun, bütün bunların karşılığında pek büyük sevaplara kesilmeyecek olan nîmetlere veya insanlar tarafından bir nîmete dayalı olmayan ilâhî lütuflara nâil olacaksın.

4. Ve muhakkak ki: Sen pek büyük bir ahlâk üzerindesin.

4. (Ve muhakkak ki: Sen) Ey Peygamberlerin efendisi!. (pek büyük bir ahlâk üzerindesin) Sen, bütün ahlâki mükemmelliklere sâhip, Allah’ın dinine hizmette bulunmaktasın, Kerem Sâhibi Yaratıcı seni bütün ahlâki fâziletler ile donatmıştır. Sen de yumuşaklık, cömertlik, yiğitlik, metanet, şefkat, merhamet, doğruluk, sadâkat, afv ve bağışlama, tebessüm ve iltifat, hak yolunda nice sıkıntılara karşı sabır ve tahammül, bütün insanlık hakkında iyilik severlik duygusu tecellî edip durmaktadır. Artık bu kadar güzel ahlâk ile vasıflanmış olan bir zâta hâşâ cinnet isnat edilebilir mi?.

Âişe-i Sıdıka Radiyallâh-ü Teâlâ Anha validemizden rivâyet olunmuştur ki: Hz. Peygamberimizin ahlâkı, Kur’an idi, yâni: Kur’an-ı Kerim’in emr ve tavsiye buyurduğu bütün ahlâkî olgunluklardan ibaret bulunuyordu. Yine Hz. Âişe validemiz demiştir ki: Resûl-i Ekrem, mübârek eliyle hiçbir hizmetçisine bir sille vurmamıştır. Allah yolundaki cihadı müstesna.. Ve iki şey arasında muhayyer bulunmazdı ki: Ancak onların en kolayı kendisince sevilmiş bulunurdu, meğer ki, günah olsun, günah olunca, ondan insanların en uzak bulunanı olurdu ve kendi nefisi için bir şeyden intikam almazdı, meğer ki, Allah’ın haramlarına sebep olsun, o zaman müstesna..

Resûl-i Ekrem, Sallâlâh-ü Aleyhi Vesellem Efendimiz buyurmuştur ki: Allâh-ü Teâlâ, beni güzel ahlâkı ve güzel fiilleri tamamlamak için göndermiştir. Ve yine buyurmuştur ki: Mü’mîn kimse güzel ahlâkı sebebi ile gece namaz kılan gündüz oruç tutan bir zâtın derecesine kavuşur.
Peygamber Efendimizin ahlâki mükemmelliklerini, öteden beri bir çok yabancı müsteşrikler de itirafta bulunmuşlardır. Amerikalı Mister Karlayil ve emsâli bu zümredendirler. Velhâsıl Yüce Peygamberimizin zati üstünlükleri, ahlâkî fâziletleri her türlü düşüncelerin üstündedir.

“Kudsiyetin ey Nebbiyy-i Enver”
“Düşmanların itiraf ederler”
“Vermekte bütün akule hayret”
“Hulkunda olan mükemmeliyet”
“Bir mislini almamıştır elbet”
“Aguşuna daye-i meşiyyet”

5. Artık yakında göreceksin ve göreceklerdir.

5. (Artık) Ey Yüce Peygamber!. Sen emir ol, inkârcıların sözlerine bakarak müteessir olma (yakında) sen (göreceksin ve) o inkârcılarda (göreceklerdir.) gerçek durum ortaya çıkacaktır.

6. Fitneye uğramış olan hanginiz imiş?

6. (Fitneye uğramış) Cinnete müptelâ olmuş, sapıklık içinde kalmış (olan hanginiz imiş?.) Evet.. Onlar, az sonra kendilerinin ne kadar fitneye düşmüş, şaşkınlık içinde kalmış olduklarını anlayacaklardır. İslâmiyet, her tarafa yayılacak, onu söndürmek isteyenlerin kendileri ise sönüp yok olacaklardır. Müslümanlar ise feyizlere, olgunluklara nâil bulunacaklardır. Nitekim de az sonra, bu ilâhî işaret tahakkuk etmiş, Resûl-i Ekrem, Mekke-i Mükerreme’yi feth etmiş, Bedr gazvesinde muvaffakiyetlere nâil olmuş, Ebû Cehl ve Velit İbn-i Mugire gibi müşrikler de lâyık oldukları cezalara kavuşmuşlardır.
Bu âyet-i kerîme, bu gibi kâfirlere karşı târiz (taşlama) anlamı ifade etmektedir.

7. Şüphe yok ki: Rabbindir, O’dur, O’nun yolundan sapıtmış olanı en iyi ve O’dur, hidâyete ereni de en iyi bilen.

7. Evet: (Şüphe yok ki: Rab’bindir.) Ey Peygamberlerin efendisi!. Senin kerem sâhibi Yaratıcındır, evet.. (O’dur) O ilim ve hikmet sâhibi olan Mâbudundur (onun yolundan sapıtmış olanı en iyi bilen) onun ilim dairesinden hiçbir hâdise hariç bulunamaz (ve O’dur) O Yüce Yaratıcıdır (hidâyete ereni de en iyi bilen) Allah’ın yolundan ayrılmayıp selâmet ve saadete eren kullarını da tamamı ile bilen o Yüce Mâbud’dur. Artık bütün insanlık, bu hakikati bilip nazar-ı dikkate almalıdır. Elbette ki: Sapıklığa düşen, Hz. Peygambere karşı hürmete aykırı lâkırdılarda bulunan inkârcılar, âkıbet zarar ve ziyana uğrayacaklardır. İslâm dinine sarılan, Yüce Peygambere itaatten, hürmetten ayrılmayanlar da pek nurlu istikbâle nâil bulunacaklardır.

8. Artık o yalanlayanlara itaat etmemekte devam et.

8. Bu mübârek âyetler Resûl-i Ekrem Hazretlerinin bütün inkârcı, kötü ahlâkla vasıflanmış kimselere itaat ve iltifat buyurmamakta devam etmesini emr ve tavsiye ediyor. Kur’an-ı Kerîm’e “öncekilerin masalları” demek alçaklığında bulunan şahsında nasıl korkunç bir âkibete uğrayacağını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey ahlâki faziletleri toplamış olan Yüce Peygamber!. (artık o yalanlayanlara) senin risâletini inkâr eden, Kur’an-ı Kerim’in ilâhî bir kitap olduğuna inanmayan inkârcılara (itaat etmemekte devam et) onlara karşı İslâmiyet’in yüceliğini, ahlâki kudretini göster, bu ilâhî beyan, o gibi inkârcıların kalplerini çekmek için kendilerine karşı dost görünme ve dalkavuklukta bulunmanın câiz olmadığına işaret etmektedir.

9. Onlar arzu ettiler ki: Sen yaltaklanıvermiş olsa idin, o zaman onlar da yaltaklanacaklardır.

9. (Onlar) O Mekke-i Mükerreme’deki müşrikler (arzu ettiler ki:) pek sever oldular ki: Ey Peygamber!. (Sen) Onlara karşı (yaltaklanıvermiş olsa idin) dalkavukluktan, müsamahada bulunmuş, bir kısım dinî işlerine karşı yumuşaklık göstermiş bulunsa idin (o zaman onlar da yaltaklanacaklardı.) zâhiren yumuşaklık göstermiş, dalkavuklukta bulunmuş olacaklardır,
fakat kalben yine muhalif bulunup duracaklardı.

10. Ve itaat gösterme her çok yemin edene, âdi fikirli olana.

10. (Ve) Ey Yüce Peygamber!, (itaat gösterme) İltifat buyurma (her çok yemîn edene) hak ve bâtıl şeyler için fazlaca and içip durana ve (âdi fikirli olana) görüş ve iddiası hakir bulunan kimseye, yalan yere yemîn, en büyük bir günahtır. Lüzumsuz yere yemîn edip durmak da Cenab-ı Hak’ka karşı saygıya ters düşmektedir, güzel reyden mahrûm, âdi düşüncelere esir olan kimseler de itaate selâhiyetli olamazlar.
“Hallaf” çok yemîn eden kimsedir. “Mehîn” de rey ve temyizi hakîr olandır.

11. Daima kusur arayana, lâf götürüp getirene.

11. (Dâima kusur arayana) da itaat etme (lâf götürüp getirene) de itaatte bulunma “Hemmaz” kusur arayan, yerme ve kınamada bulunan, insanların fenâlıklarını söyleyip duran kimsedir, “meşşâinbinemîm” de bir kavmin bir cemaatin lâkırdılarını bir bozgunculuk, bir gammazlık maksadı ile diğer bir kavme, bir cemaate götürüp nakleden şahıs demektir. Elbette ki: Kötü maksada dayalı olan bu gibi şeyler kınanmıştır, sâhiplerinin itaate lâyık olmadıklarını göstermektedir.

12. Hayırdan men’e çalışıp durana, haddi aşana, çok günahkâr olana.

12. (Hayırdan men’e çalışıp durana) Cimri olan, insanları îmandan, ibâdetten, infaktan alıkoymak isteyen herhangi bir şahsa da itaat etme ve (haddi aşana) Cenab-ı Hak’kın emirlerine, yasaklarına saldıran, günahları işlemekten çekinmeyen, zulme çalışan kimseye de itaat eyleme, (çok günahkâr olana) adeti günah işlemek olana, yaptığı günahlara karşı lâübali bulunan kimseye de itaat etme. “Mu’ted” hakka saldırıp bâtılda yürüyen kimse demektir. “Esim” de günahları çok olan kimse mânâsınadır.

13. Bunun ötesinde de kötü sözlü olup fenâlıklarla tanınmış bulunana.

13. (Bunun ötesinde de) yâni: Bu fenâ özelliklerin
üstünde de (kötü sözlü olana) insanlara karşı kabalıkla, kötü lâkırdılarla muamelede bulunan “utül” adını alan kimseye de itaat eyleme (fenâlıklarla tanınmış bulunana) da, yâni: İnsanlar arasında şerler ile, günahlar ile tanınmış bulunan “Zenîm” diye anılan şahsa da itaat eyleme ki: Böyle kendilerine itaat câiz olmayan kimseler, dokuz gruba ayrılmış bulunmaktadır. “Zenîm” lâfzı yaramaz, “leim”, haramzâde mânâsını da ifade eder. Bu onüçüncü âyet-i kerîme, müfessirlerinin çoğunluğuna göre “Velîd Binil’mugayre” hakkında nâzil olmuştur ki: En büyük bir İslâmiyet düşmanı idi.

14. Mal ve oğullar sahibi olmuş diye.

14. Cenab-ı Hak, buyuruyor ki, Yüce Resûlüm!. Öyle bir kimseye itaat etme (Mal ve oğullar sâhibi olmuş diye.) öyle bir kimse ne kadar dünyevî varlığa mâlik olsa da onun haddizatında bir kıymeti yoktur, kendisi aslâ itaate lâyık olamaz. Çünkü âhirette sırf mal, çoluk ve çocuk sâhibine fâide veremeyecektir. İnsana lâzım olan sahîh bir îmandır, temiz bir kalptir ve kulluğun gereklerine uymaktır.

15. Ona karşı bizim âyetlerimiz okunduğu zaman dedi ki: “Evvelkilerin masallarıdır.”

15. (Ona karşı) O mal ve evlât sâhibi olan, fakat dinden mahrûm bulunan şahsa yönelik olarak (bizim âyetlerimiz okunduğu zaman) onu tasdik etmedi, bil’akis inkâr ederek (dedi ki,) bu okunan şeyler (evvelkilerin masallarıdır.) evvelki kavimlerin uydurmuş oldukları kıssalardan ibarettir, Allah tarafından indirilmiş değildir.

16. Biz yakında onun burnu üzerine damga basacağız.

16. (biz yakında onun) O Kur’an-ı Kerim’i inkâr eden şahsın (burnu üzerine damga basacağız) onun hurtumuna bir alâmet koyacağız. Yâni: Onun vaziyetini, uğrayacağı felâketi, herkesçe malûm olmak için açıkça meydana çıkaracağızdır. Onun ne derece alçak olduğu bu alâmetle de teşhîr edilmiş bulunacaktır. Rivâyete göre Bedr gazvesinde Velîd’in burnuna bir yara isâbet etmiş, izi bâki kalmıştır. Diğer bir görüşe göre de Cenab-ı Hak, o kâfirleri kıyamet gününde pek
çirkin bir alâmetle toplayacaktır ki, onunla diğer kâfirlerden ayrıca bilinecek, teşhîr edilmiş olacaktır.

17. Şüphe yok ki: Biz bunları da belâya uğrattık, nasıl ki: Bostan sahiplerini belâya uğratmıştık, o vakit ki: Onlar yemin etmişlerdi ki: Sabahleyin erkenden elbette o bostandaki mahsulâtı döşüreceklerdi.

17. Bu mübârek âyetler, Mekke-i Mükerreme’deki inkârcıların bir imtihan devresine tâbi tutulmuş olduklarını bildiriyor. Vaktîle böyle bir imtihana tâbi tutulmuş olan bir bostan sâhiplerinin durumlarını bir uyanma vesîlesi olmak üzere hikâye buyuruyor. O bostan sâhiplerinin gösterdikleri bir cimrilik ve kendilerine yapılmış olan bir tavsiyeyi kabul etmemiş olmaları neticesinde bostanlarının yanıp yakıldığını, ondan istifâde edemediklerini ihtar ediyor. Bu felâket üzerine o bostan sâhiplerinin pişmanlık gösterdiklerini, tevbekâr olup Allah’ın affına sığındıklarını ve daha büyük nîmetlere nâil olacaklarını Cenab-ı Hak’tan ümid ederek ümitsizliğe kapılmamış bulunduklarını beyan buyurmaktadır.

Şöyle ki: (Şüphe yok) meydana gelmiş bir hakikattir (ki, bunları da) Mekke-i Mükerreme ahâlisi de vaktîle (belâya uğrattık) onların haklarında da hikmet gereği bir imtihan, bir tecrübe muamelesi yapılmış oldu. Bir zaman servet ve zenginliğe sâhip iken bilâhare küfürleri yüzünden Resûl-i Ekrem’in bedduasına uğradılar, yurtlarında şiddetli bir kıtlık ve pahalılık yüz gösterdi, nâil oldukları nîmetlerin şükrünü îfa etmedikleri için bilâhare öyle bir ihtiyaca hedef oldular. Artık pişman olmalı değil mi idiler?, (nasıl ki:) Vaktîle büyük bir bağ ve (bostan sâhiplerini) de (belâya uğratmıştık.) onlar da bir imtihana tâbi tutulmuşlardı.

Çünkü onlar da Allah’ın hakkına riâyet etmemişlerdi, mallarının zekâtını fakirlere vermekten kaçınmışlardı, nâil oldukları nîmetlerin şükrünü yerine getirmeye koşmamışlardı. (O vakit ki: Onlar) O bostan sâhipleri (yemîn etmişlerdi ki: Sabahleyin erkenden elbette o bostandaki mahsûlâtı düşüreceklerdi.) ekinleri biçeceklerine ve ağaçlarındaki meyveleri, hurmaları toplayacaklarına dair yemîn etmişlerdi. Bu mahsûlâtı fakirler görmeden elde etmiş bulunacaklarına ait kat’î bir kararda bulunmuşlardı.

Rivâyete göre bu bostan, Yemen diyârındaki San’adan iki fersahlık bir mesafede bulunmuştu. İlk sâhibi sâlih bir zât idi, bu bostanın mahsûlâtından yoksullara bir çok şeyler bırakırdı. Vakta ki: Kendisi vefat etti, oğulları babalarına muhalif bir harekette bulundular. “Eğer babamız gibi biz de mahsûlâttan fakirlere bir şeyler bırakırsak bir ihtiyaç içinde kalırız, binaenaleyh biz mahsûlâtımızı erkenden toplayalım ki: Yoksullar, bundan haberdar olup gelmesinler” demişler ve bu kararlarını yemîn ile tekit etmişlerdi.
“Belva” belâ, zahmet, tecrübe, çeşitli belâ ve âfet ile imtihan mânâsınadır. “Serm” de kesmek demektir.

18. Bir istisnada da bulunmuyorlardı.

18. Bu bostan sahipleri, mahsûlâtı toplayacaklarına dair yemîn ediyorlardı, fakat (bir istisnada da bulunmuyorlardı) Yâni: İnşallah demiyorlardı. Şüphe yok ki: Cenab-ı Hak dilemedikçe hiçbir kimse bir şey yapamaz, bir şeye muvaffak olamaz. Bütün muvaffakiyetleri Allâh-ü Teâlâ’dan niyâz etmelidir. İlâhî takdirin de nasıl tecellî edeceğini bilemediğimiz için yapmak istediklerimiz şeyler hakkında “Allâh-ü Teâlâ dilerse yapacağız” demelidir. Kat’î sûrette yemîn eder de sonra o şeyi yapamaz isek günahkâr oluruz, yemîn keffaretinde bulunmamız icabeder. Gayr-i meşrû bir şeyi yapmak için yemîn etmek ise aslâ câiz değildir, cezayı gerektirir.

19. Derken onlar ,uykuda oldukları halde o bostanın üzerine Rabbin tarafından bir dolaşan beliyye dolaşıverdi.

19. İşte o bostan sâhipleri böyle bir ihtiyatsızlıkta bulunmuşlardı. (Derken onlar, uykuda oldukları hâlde, o bostanın üzerine Rab’bin tarafından bir dolaşan) bir belâ bir, yıldırım (dolaşıverdi) yâni: Helâk edici ve kuşatıcı bir azap, bir ateş, o bostanı sarıverdi, sahipleri ise uykuya dalmış,
gaflet içinde bulunmuşlardı.

20. Artık o bostan yanarak simsiyah kesilmiş gibi bir halde sabahladı.

20. (Artık) O bostan, o yıldırımın tesiri ile (yanarak simsiyah kesilmiş gibi bir hâlde sabahladı.) kapkaranlık bir geceye dönmüş oldu, veyâhut, onun bütün meyveleri, mahsûlâtı karanlık bir gece gibi bir duruma düştü. “Harîm” pek karanlık bir gece demektir.

21. Derken sabahladıkları vakit birbirlerine seslendiler.

21. O vaziyetten haberdar olmayan bostan sâhipleri (derken sabahladıkları vakit birbirlerine seslendiler.) Haydi koşunuz, gidelim, diye söylendiler.

22. Eğer kesip döşürecek iseniz bostanınıza sabahleyin erken varınız.

22. Ve dediler ki: Ey arkadaşlar!. (Eğer kesip düşürecek iseniz) Bostanın mahsûlâtını toplayıp elde etmek istiyor iseniz, bostanınıza (sabahleyin erken varınız) kimse görmeden mahsûlâtı elde etmiş olunuz.
“Sarm” kesmek “Sarim” de kesici, meyveleri kesip düşürücü demektir.

23. Artık aralarında gizlice söyleşerek gidiverdiler.

23. Artık o bostan sahipleri, yoksullar duymasınlar diye (Aralarında gizlice söyleşerek) istişârede bulunarak (gidiverdiler.) bostanları tarafına yöneldiler, yürüdüler.

24. Sakın bugün aranızda bir yoksul o bostana girivermesin: diyorlardı.

24. Ve bostan sâhipleri birbirine hitaben (Sakın bugün aranızda bir yoksul o bostana girivermesin) ona bir şey vermek vaziyetinde kalmayalım, diyorlardı.

25. Ve yoksulları men’e kadir oldukları halde erkenden gidiverdiler.

25. (Ve) Bu cimri şahıslar, yoksulları (men’e kaadir oldukları hâlde) o bostana (erkenden giriverdiler.) yâhut, o yoksulları men’e karar verip bostandan istifâdeye kaadir olduklarını zannederek bostan tarafına yönelip gittiler.
“Hard” menetmek, kastetmek mânâsınadır” menedene de “Harid” denilir.

26. Vaktaki: O bostanlarını o halde gördüler, dediler ki: Şüphe yok bizler elbette sapık kimseleriz.

26. (Vakta ki:) Gidip (O bostanları) öyle yanmış, mahvolmuş, bir hâlde (gördüler) şüpheye düştüler, onun kendi bostanları olup olmadığında tereddüt gösterdiler, (dediler ki: Şüphe yok bizler elbette sapık kimseleriz.) yanlış yola gitmiş bulunuyoruz. Bu, bizim bostanımız olmayacak.

27. Hayır, biz mahrum kimseleriz.

27. (Hayır) Biz sapık değiliz, yanlış yola gelmiş bulunmuyoruz (biz mahrûm kimseleriz.) biraz düşünerek kendilerinin ne kadar ihtiraslı harekette bulunmuş olduklarını anladılar, yoksulları men’e çalışmış olmalarının cezasına uğradıklarının farkına vardılar, pişmanlık göstermeye başladılar. Ne yazık ki: Artık bu pişmanlık, kendilerine bir fâide verecek değildi.

28. Orta halde bulunanları dedi ki: Ben size “tesbîh eder olmalı değil misiniz?” demedim mi?

28. (Orta hâlde bulunanları) Yâni: Kardeşleri arasında yaşça veya rey ve görüşçe orta derecede bulunan zat (dedi ki: Ben size tesbîh eder olmalı değil misiniz demedim mi?.) Yâni: Allah-ü Teâlâ’yı tesbîh ve takdise, onun nîmetlerine karşı teşekküre çalışarak fakirlerin haklarını ödeyiniz, tâ ki: Hakkınızda ilâhî nîmetler devam etsin diye tavsiyede bulunmadım mı?. Neden siz bu tavsiyeme rivayet etmediniz?.

29. Dediler ki: Ey Rabbimiz! Seni tesbîh tenzih ederiz, muhakkak ki, biz zâlim kimseler olduk.

29. Artık hepsi de kusurlarını anlamış oldular, itirafa başladılar, (Dediler ki: Ey Rab’bimiz…) Ey bizi yaratan, besleyen, hakkımızda nîmetleri pek çok olan kerîm Mâbudumuz!. (seni tesbîh) Tenzîh (ederiz) bizi affet (muhakkak ki, biz zâlim kimseler olduk.) Nefisimize zulmettik, cimrilik gösterdik, fakirleri mahrûm bırakmanın cezasına uğradık.

30. Artık bazıları bazılarına dönerek birbirlerini kınamaya başladılar.

30. (Artık bâzıları, bâzılarına dönerek) Meydana gelen kusuru birbirine atfederek (birbirlerini kınamaya başladılar.) yaptıkları şeyin ne kadar uygunsuz olduğunu anlamış bulundular.

31. Dediler ki: Yazıklar olsun bizlere. Şüphe yok ki: biz haddi aşanlar olduk.

31. Hepsi de pişman olarak (Dediler ki: Yazıklar olsun bizlere) biz cezaya lâyık bulunmuş olduk (şüphe yok ki, biz haddi aşanlar olduk.) Kerem sahibi Yaratıcı’nın nîmetlerine şükrü terkettik, fakirlere yardımda bulunmamız hakkındaki ilâhî emre muhalefette bulunduk, bu ne büyük bir kusur..

32. Umulur ki: Rabbimiz bize ondan daha hayırlısını bedel olarak verir, şüphe yok ki: Biz yönelip Rabbimizin affını arzu ediyoruz.

32. Evet.. O zatlar, kusurlarını bilip itiraf ettiler, sonra da tevbekâr olarak Allah’ın affına sığınmaya başladılar ve şöyle dediler: (Umulur ki,) Allah’ın lütfundan umulur ki: (Rab’bimiz bize ondan) o yanıp mahvolan bostanımızdan (daha hayırlısını bedel olarak verir.) yine maişetimizi temin ederiz, daha müreffeh bir hâlde yaşayabiliriz. (Şüphe yok ki; Biz yönelip Rab’bimizin affını arzu edenleriz.) O Kerem sâhibi Yaratıcımıza sığınırız, o bizi lütfen affeder ve bağışlar, bizi yine nîmetlere nâil buyurur.

Mücahitten rivâyet edilmiştir ki: Bu zâtlar, tevbe etmişler, Allâh-ü Teâlâ da onlara daha hayırlı nîmetler nâsip buyurmuştur. İşte tevbenin feyz ve bereketi.
Binaenaleyh insanlar, kusurlardan hâli olamıyorlar, elverir ki: Kusurlarını bilsinler, daha fırsat elde iken tevbe ve istiğfar etsinler, Allah’ın lütfuna sığınsınlar.

33. İşte azap, böylecedir ve muhakkak ki, âhiret azabı daha büyüktür, eğer bilecek olsalar idi.

33. (İşte azap böylecedir.) Allah’ın emrine karşı gelen, fakirlerin haklarını vermekten kaçınan
kimseler böyle ellerindeki nîmetlerin yok olmasıyla azaba uğrarlar. Mekke ehlinin kıtlık ve pahalılığa tutulmuş olmaları da bu kabildendir. (Ve muhakkak ki: Âhiret azabı daha büyüktür.) Artık dinî vazîfelerini yerine getirmeyenlerin Yüce Peygamber’i inkâr ederek küfür ve isyânda devam eyleyenlerin âhiretteki azaplarını düşünmeli, o ne kadar şiddetlidir, o mala değil, cana yöneliktir ve daha devamlıdır. (Eğer) İnkârcılar, isyânlara devam edenler, bu hakikati (bilecek olsalar idi) elbette o pek câhilce hâllerine devam etmezlerdi, tevbekâr olarak selâmet yolunu takibe başlıyorlardı. Binaenaleyh gafletten uyanmalıdır, kaybedilenin telâfiye çalışılmalıdır ki: Öyle müthiş, ebedî bir âhiret azabından kurtulunabilinsin, ebedî nîmetlere, saadetlere nâiliyet nasip olsun.

34. Şüphe yok ki: Takva sahipleri için Rab’leri katında Naîm cennetleri vardır.

34. Bu mübârek âyetler: Takva sahibi, müslüman zâtların günahkârlar gibi olmayıp naîm cennetlere nâil olacaklarını müjdeliyor. İnkârcıların ellerinde istinad edecekleri bir kitap, bir vesika ve aynı kanaatte ortaklar olmadığı hâlde nasıl câhilce hükümlerde bulunduklarını kınamak için teşhîr buyuruyor. Onların dünyada iken güç yetirdikleri hâlde kendilerine emredilen secdelerden kaçınır olduklarını, âhirette ise secdeye güç yetiremeyip zelîl, zarar ve ziyana uğramış bir hâlde bulunacaklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Şüphe yok) Kat’iyen takdir edilmiştir (ki: Takva sâhipleri için) Cenab-ı Hak’tan korkan küfür ve isyândan kaçınan, dinî vazîfelerini yapmaya çalışan mü’mînlere mahsus (Rab’lerinin katında Naîm cennetleri vardır.) onlar, korku ve tehlikeden uzak, saf nîmetleri içeren birer feyz ve ferahlık mahalli olan ebedî bahçelere, bağlara, bostanlara nâil olacaklardır.

35. Ya Müslümanları o günahkârlar gibi kılar mıyız?

35. Evet: Kerem Sâhibi Mâbud buyuruyor ki: (Yâ Müslümanları) Öyle muttakî, mü’mîn zâtları (o günahkârlar) o isyânlar dalmış, inkârcı şahıslar (gibi kılar mıyız?) elbette ki: Kılmayız. Bu ilâhî beyan, kâfirleri reddetmektedir.
Mükatil diyor ki: (34) üncü âyet-i kerîme nâzil olunca Mekke-i Mükerreme’deki, kâfirler, Müslümanlara demişler ki: Allah, bizi dünyada size üstün kıldı. Yânî: bize daha ziyade servet, kuvvet verdi. Artık şüphe yok ki: Bizi âhirette de size üstün kılar, eğer üstünlük hâsıl olmasa da eşitlikten az da olmaz ya?. İşte onların bu iddiasını red için iş bu âyetler nâzil olmuştur.

36. Sizin için ne var, nasıl hükmediyorsunuz?

36. Evet.. Onları red için buyruluyor ki: Ey inkârcılar!. Ey fâsıklar!. (Sizin için ne var?) Neye istinad ediyorsunuz ki, öyle bozuk bir yerde, akla aykırı bir iddiada bulunuyorsunuz… Sizi bu pek yanlış fikre sevk eden nedir?. (Nasıl hükmediyorsunuz?) Sizi böyle bir hükme hangi kuruntunuz sevk etmiş oluyor?. Bu ne kadar câhilce bir hükm..

37. Yoksa sizin için bir kitap var da onda mı okuyorsunuz ki:

37. (Yoksa) Ey inkârcı şahıslar!. (Sizin için) Gökten inmiş (bir kitap varda, onda mı okuyorsunuz ki?) aranızda dolaşan öyle yüce bir kitapta yazılmış mı bulunuyor ki:

38. Her neyi tercih ederseniz, muhakkak sizin içindir.

38. Siz (Her neyi tercih ederseniz) arzunuza neyi uygun görür iseniz (muhakkak) o tercih ettiğiniz şey (sizin içindir.) o şey sizin emrinize verilmiştir, siz âhirette de istediğiniz nîmetlere kavuşacaksınız, böyle mi yazılı bulunuyor?. Ne boş bir iddia..

39. Yoksa sizin için kıyamete kadar üzerimizde yeminler mi vardır ki: Ne hükmeder olursanız sizin içindir.

39. Yoksa ey inkârcılar!. (Sizin için kıyamete kadar üzerimizde yeminler mi vardır ki,) Biz size karşı âhiret gününe kadar öyle bir taahhütte mi bulunduk ki: Siz (ne hükmeder olursanız sizin içindir.) nelere temâyül ederseniz, nelere karşı arzuda bulunur iseniz onlar size verilecektir, siz böyle bir söz ve aman iddiasında mı bulunuyorsunuz?. Bu ne cür’et..

40. Onlara soruver, buna hangisi kefildir?

40. Ey Yüce Peygamber!. (Onlara) öyle kuru bir iddiada bulunan inkârcılara (soruver, buna) bu iddia ettikleri şeye (hangisi kefildir) buna içlerinden hangisi kefildir, bu iddialarını içlerinden hangisi yerine getirebilecektir?.

41. Yoksa onlar için ortaklar mı vardır? Haydi eğer doğru sözlü kimseler iseler o ortaklarını getiriversinler.

41. (Yoksa onlar için) Öyle boş iddiada bulunan inkârcılar için (ortaklar mı vardır?) Onların o rey ve iddialarına insanlardan kimler iştirâk ediyorlar?. Onları kimler uygun görüyorlar?. (Haydi eğer doğru sözlü kimseler iseler) İddialarında sâdık bulunuyorlarsa (o ortaklarını getiriversinler.) elbette ki, onların o bâtıl iddialarına, kuruntularına akıllı olan, güzelce düşünmeyi başarmış bulunan hiçbir kimse, iştirâk etmez, müminler ile kâfirlerin âhirette eşit olacaklarına aslâ inanmaz.

42. O gün ki, bacaklar açılır ve secdelere dâvet olunurlar, artık güç yetiremeyeceklerdir.

42. Haydi o inkârcılar, eğer var ise ortaklarını getiriversinler (O gün ki: Bacaklar açılır) fevkalâde vaziyetler vücuda gelir, nice hakikatler ortaya çıkar (ve secdelere dâvet olunurlar) o dünyada iken secdeyi, Cenab-ı Hak’ka ibâdeti terk etmiş olan inkârcılara âhirette kendilerine bir kınama olmak üzere secde etmeleri teklif olunur, fakat onlar, bu şereften ebediyen mahrûmdurlar, (artık) secde etmeğe (güç yetiremeyeceklerdir.) bu mahrûmiyetleri onların hasret ve pişmanlıklarını kat kat arttıracaktır, dünyadaki isyânlarının cezasına kavuşmuş olacaklardır.

43. Gözleri kararmış, kendilerini zillet kaplamış bulunurlar, Halbuki: Onlar sapa sağlamlar iken bu secdelere dâvet olunuyorlardı.

43. Evet.. O kâfirler, o âhiret âleminde (Gözleri kararmış, kendilerini zillet kaplamış) bir hâlde secdeye dâvet olunmuş bulunurlar. Dünyadaki kibirli hâllerinden dolayı azaba tutulmuş olurlar. (Halbuki, onlar) Dünyadalarken (sapa sağlamlar iken bu secdelere dâvet olunuyorlardı.) onlar ise güç yetirdikleri hâlde böyle yüce vazifeyi kulluğu yerine getirmekten kaçınmışlar idi. Onlar, namaz gibi, niyâz gibi kulluk vazîfelerine riâyet etmeli değil mi idiler?. Nâil oldukları sıhhat ve nîmetin şükrünü yerine getirmeye çalışmalı değil mi idiler?. Ne yazık ki: Artık onlar için fırsat geçmiştir.

Deniliyor ki: Âhiret gününde âlemlerin Rabbi tecellî buyurur, bütün mü’mînler secdeye kapanırlar, kâfirlerden, münâfıklardan hiçbiri ise, secde etmeye kaadir olamayacaktır. Artık her akıllı insan için lâzımdır ki: Daha dünyada iken üzerine düşen kulluk vazîfelerini güzelce yapmaya çalışsın tâ ki: Âhirette selâmet ve saadete ersin ebedî hüsrana mâruz kalacak olan bir topluluğa katılmış bulunmasın.

44. Artık bu sözü yalanlayanları bana bırak, onları bilmedikleri bir taraftan derece derece azaba yaklaştıracağızdır.

44. Bu mübârek âyetler, kendilerinden bir ücret istenilmediği ve yanlarında gaybe ait malûmat bulunmadığı hâlde Kur’an-ı Kerim’i inkâr edenlerin bir mühlet sonra nasıl bir azaba uğrayacaklarını ihtar ediyor. Resûl-i Ekrem’e sabıretmesini emrederek sâlih ve mümtâz bir Peygamber olan Hz. Yunus gibi müteessir olup da, kavminden ayrılmamasına işaret buyuruyor. Peygamber zamanındaki inkârcıların bütün âlemler için ilâhî bir öğüt olan Kur’an-ı Kerim’in ayetlerini işittikleri zaman o ilahî kitaba karşı nasıl bir vaziyet aldıklarını ve Resûl-i Ekrem’e cinnet isnat ettiklerini kınamak için teşhîr buyurmaktadır.

Şöyle ki: Allâh-ü Teâlâ Hazretleri, Yüce Peygamber’ine emr ediyor ki: Ey Resûlüm!. (Artık bu kelâmı) Bu Kur’an-ı Kerim’i (yalanlayanlar) ona evvelkilerin masalları diyenleri (bana bırak) onlardan intikam hususunda bana tevekkül et. (Onları bilmedikleri bir taraftan) Bir istidrac olmak üzere (derece derece) azaba (yaklaştıracağızdır.) onların geçici bir zaman için sıhhatleri devam eder, nîmetleri artar; bununla iftihar ederler, kendilerinin mü’minler üzerine üstün kılındıklarını zanna düşerler. Halbuki: Bu, onların haklarında sonuç olarak bir helâk sebebidir. Onlar nankörlüklerinin cezasına uğramış olacaklardır. Nitekim Bedr gazvesinde uğramış oldular. Bu ilâhî beyan, Resûl-i Ekrem hakkında bir teselliyi içermektedir, müşrikler için de bir tehdittir.

“İstidrac” derece derece arttırmak, bir kimseyi bir imtihan olmak üzere arzusuna kavuşturmak demektir. Bir şahsı lâyık olmadığı hâlde zengin kılmak gibi.

45. Ve onlar için bir mühlet veririm, şüphe yok ki, benim fendim sağlamdır.

45. (Ve onlar için bir mühlet veririm) Onları derhal helâk etmem, onlar yaşadıkça günahları artar, daha ziyade azaba lâyık olmuş olurlar, (şüphe yok ki: Benim fendim) Yâni: Onlara görünürde ihsânda bulunur olmam, sonra da onları nankörlükleri sebebi ile yakalayıvermem (sağlamdır.) pek kuvvetlidir. Ona kimse mâni olamaz, artık onlar, bu âkıbete hazırlansınlar.

“İmlâ” mühlet vermek, müddeti uzatmak demektir.

46. Yoksa onlardan bir ücret mi istiyorsun da, artık onlar bir borçtan dolayı ağır bir yük altında mı bulunmuşlardır.

46. (Yoksa) Ey Yüce Peygamber!. Sen (onlardan) o inkârcılardan onlara yaptığın nasihatler, Hak’ka dâvetler, hayırlı ihtarlar karşılığında (bir ücret mi istiyorsun da) bir dünyevî men’faat mi bekliyorsun da (artık onlar, bir borçtan) ödenmesi icabeden bir şeyden, mâlî bir kerametten (dolayı ağır bir yük altında mı bulunmuşlardır?.) elbette ki: Böyle bir şey de yoktur. Onların o durumları ne kadar acîb!. Sırf Allah rızâsı için yapılan bir dâvetten kaçınıyorlar, haklarında o kadar iyilik sever olan bir Yüce Peygamberi yalanlamaya cür’et gösteriyorlar.
“Megrem” ödenmesi vâcib ve lâzım olan şey, bir mâlî borç demektir.
“Müskalûn” da ağır yükleri yüklenmekle mükellef kimseler mânâsınadır.

47. Yoksa onların yanlarında gayip mi vardır ki: Artık onlar yazı veriyorlar?

47. (Yoksa onların) O inkârcı şahısların (yanlarında gayib mi vardır ki:) levh-i mahfuz mu mevcuttur ki: Veya onlar gayba dair şeyleri mi bilen kimselerdir ki: (artık onlar yazıveriyorlar?.) Kendi iddialarını isbat edecek kanıtları, delilleri oradan mı alarak ilâna çalışıyorlar?. Bir Yüce Peygamberin verdiği malûmattan kendilerini nasıl ihtiyaçsız görebiliyorlar?. Heyhât.. Bu ne mümkün..

48. Artık sen Rabbinin hükmüne sabret, o balık sahibi gibi olma, o zaman ki: O gazaba tutulmuş olduğu bir halde nidâ etti.

48. (Artık sen) Ey Yüce Resûl!. (Rab’bin hükmüne sabıret.) Senin ve o inkârcıların hakkınızda tecellî edecek olan kadere ilâhî hükmü bekle, sen peygamberlik vazifeni yapmaya devam et (O balık sâhibi) Yunus İbn-i Metta (gibi olma, o zaman kî: O) Hz. Yunus (gazape tutulmuş olduğu bir hâlde nidâ etti) balığın karnında karanlıklar içinde kalarak niyâza başladı. Yârabbi!. Senden başka ilâh yoktur, seni kutsarım, şüphe yok ki: Ben zâlimlerden oldum, diyerek ilâhî attı temennîde bulundu.
“Mekzum” gazb ile, gayz ile dolmuş kimse demektir. Hz. Yunus için Sûre-i Enbiyâ’nın (87 ve 88) inci âyetlerinin tefsîrine de bakınız.

49. Eğer ona Rabbinden bir nimet erişmiş olmasa idi, elbette fezâya kınanmış bir halde atılmış olacaktı.

49. (Eğer ona) O mübârek Yunus Peygambere (Rab’binden bir nîmet erişmiş olmasa idi) Cenab-ı Hak, onu tevbeye muvaffak buyurmasa idi (elbette) balığın karnından (fezaya) ağaçların, otların bulunmadığı geniş bir sahraya (metrut) her hayrdan mahrûm veya günahından dolayı kınamaya uğramış (bir hâlde atılmış olacaktı.) Çünkü: daha ilâhî izni kavminin arasından çıkıp gitmesi peygamberlik vazifesinin yerine getirilmesine mâni teşkil etmiş bulunuyordu. “Ara” çok geniş, engelden uzak, boş yer demektir. “Mezmum” da kınanmış ve yerilmiş, övgü ve kerametten mahrûm bulunmuş demektir.

50. Fakat onu Rabbi, seçti, artık onu sâlihlerden kılmış oldu.

50. (Fakat onu) O muhterem Peygamberi (Rab’bi) Kerem Sâhibi olan Mâbudu (mümtâz kıldı) Peygamberlik vazifesini vazîfe-i nübüvveti yerine getirmek için ihtiyar etti ve seçti (artık onu sâlihlerden kılmış oldu) onu son derece iyi hâl sâhipleri olan peygamberler topluluğunda bulundurdu. Yüz bin veya daha ziyade nüfustan müteşekkil bir topluluğu ilâhî dine dâvet için gönderdi, o da artık sabırederek peygamberlik görevini yerine getirmeye devam etti. İşte sabırın sonu selâmettir, Allah’ın yardımına erişmektir.
“İctiba” istifâ, ihtiyar, intihap, seçmek ve seçilmek mânâsınadır.

51. Ve az kaldı ki: O kâfir olanlar, o zikri işittikleri zaman seni gözleri ile kaydırıversinler ve derler ki: Şüphe yok, O elbette bir mecnundur.

51. (Ve) Ey Son Peygamber!. (Az kaldı ki:) Senin zamanındaki (o kâfir olanlar) o İslâmiyet düşmanları (o zikri işittikleri zaman) hakikati beyan eden Kur’an’ın âyetlerini dinledikleri vakit, pek şiddetli olan düşmanlıklarından dolayı (seni gözleri ile kaydırıversinler.) çıkası gözleri ile yer yüzüne düşürüversinler. Sana o kadar düşmanca bir gözle baktılar, sana nazar değdirecek gibi bir vaziyet aldılar (ve) o hain dinsizler, tam bir cehâletlerinden dolayı (derler ki: Şüphe yok O) Peygamberlik iddiasında bulunan (elbette bir mecnundur.) çünkü o Kur’an âyetleri diye bir şeyler okuyor, bize bilmediğimiz hayret verici şeyleri haber veriyor.
“İzlak” bir şeyi yerinden ayırmak, kaydırmak, gidermek mânâsınadır.

52. Halbuki, o başka değil, âlemler için bir öğüttür.

52. Allâh-ü Teâlâ Hazretleri ise o inkârcıları şöylece red buyuruyor: (Halbuki: O) Kıraat olan Hikmeti Kur’an (başka değil, âlemler için bir mev’izadır.) bir nice hakikatleri fâideleri içermektedir, bütün insanlar ve cinler için bir selâmet ve hidâyet rehberidir. Artık öyle hakikatleri beyan eden bir kitabı teblîğ eden yüce sıfatlara sâhip bir zâta nasıl cinnet isnat edilebilir?. Bütün mükellef kimseler için gerekir ki: O ilâhî kitabın yüce hükümlerine riâyet
etsinler, onu teblîğ eden zâtın fevkalâde akıllı iyiliksever Yüce bir Peygamber olduğunu tasdik ederek onun gösterdiği yolu takip etsinler, ebedî bir selâmet ve saadete aday bulunsunlar. Ve başarı Allah’tan.