İNSAN SURESİ

Bismillâhirrahmânirrahîm

Bu mübârek sûre, Er-Rahmân sûresinden sonra Medine-i Münevvere’de nâzil olmuştur. Mekke-i Mükerreme’de nâzil olduğunu söyleyenler de vardır. Otuzbir âyet-i kerîmeyi içermektedir. İnsanların durumlarını bildirdiği için kendisine böyle “İnsan sûresi” adı verilmiştir. Maamafih kendisine “Dehr sûresi”, “Ebrar sûresi”, “Emşac sûresi”, “Hel’ate sûresi” isimleri de verilmiştir. Çünkü bunlar da bu sûrede zikredilmektedir.
Bundan evvelki kıyamet sûresinde isyânkârların kıyamet gününde uğrayacakları pek korkunç felâketleri, azapları bildirilmişti. Bu mübârek sûrede de, sâlih mü’mînlerin âhirette ne kadar büyük nîmetlere nâil olacakları müjdelendiği için bu iki sûre arasında mükemmel bir irtibat vardır.

Bu sûrenin başlıca içeriği şunlardır:

1. İnsanların ilk yaradılışına ve kâfirlerin uğrayacakları korkunç âkıbetlere işaret etmek.

2. Sâlih kulların âhirette ne kadar muazzam nîmetlere, mevkilere kavuşacaklarını müjdelemek.

3. Kur’an-ı Kerim’in nüzulünü, bu sûrenin ilâhî bir öğüt olduğunu ve Resûl-i Ekrem’in tesbîh ve takdîs ile mükellef bulunduğunu ve kimlerin Allah’ın rahmetine erişeceklerini kimlerin elîm azaplara uğrayacaklarını beyan etmek.

1. Muhakkak insan üzerine sınırsız zamandan bir sınırlı zaman gelmiştir ki: O zamanda bilinip anılmış bir şey olmamıştı.

1. Bu mübârek âyetler, Cenab-ı Hak’kın insanları hiç mevcut, ve belli değillerken bilâhare birer damla sudan işitir ve görür bir hâlde yaratmış ve onları imtihana tâbi tutmuş olduğunu bildiriyor. Sonra onlara hidâyet yolunu gösterdiğine, onların ise bir kısmının şükredici, diğer bir kısmının ise nîmete karşı nankörlükte bulunucu olduğuna işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: (Muhakkak insan üzerine) Âdem oğluna ait (sınırsız zamandan) asırlardan sonra (bir mahdut zaman gelmiştir ki:) insan o zamanda bilinip (anılmış bir şey olmamıştı.) yâni: İnsan nevî, başlangıçta hiç mevcut değildir, sonra bir müddet içinde bir damla sudan bir topraktan ve çamurdan şekillenmiş bir ceset hâline gelmiştir. O insan, o zaman bilinir değildir, onun ne gibi bir isme sâhip ve ne için yaratılmış olduğu gök ve yer hakkınca bilinmiyordu. Sonra kendisine ruh üflenmiş, hayata kavuşmuş, yaradılışındaki gâye anlaşılmış, kendisi de bilinip hatırlanmaya başlanılmıştır. “Dehr”; Sınırsız zaman, dünya, tabiat demektir.

2. Şüphe yok ki: Biz insanı karışık bir damla sudan yarattık, onu imtihan ediyoruz, imdi onu işitici, görücü kıldık.

2. İşte Yüce Yaratıcı, Âdem Aleyhisselâm’ın çocuk ve torunlarını da ne şekilde yaratmış olduğunu şöylece beyan buyuruyor: (Şüphe yok ki: Biz insanı karışık bir damla sudan yarattık.) Erkek ile kadının birbirine karışan sularından vücuda getirdik. Evet.. İnsanlar, bir müddet, nutfe, yâni: Duru, safi bir su hâlinde ve bir müddette “alâka” yâni: Uyuşmuş kan hâlinde ve bir müddette muzga, yâni: Küçük et parçası hâlinde bulunmuşturlar. Daha sonra da kemik kesilip et ile bürünmüş, hayat sâhibi bir hâle gelmişlerdir. Bu yaradılışta ki gâyeyi beyan için de Cenab-ı Hak buyuruyor ki: (Onu imtihan ediyoruz.) Yâni: Onun ileride mükellef bir hâle gelip de Yüce Yaratıcıyı bilip tasdik edeceğini veya inkârda bulunacağını açıklamak için kulluk vazifesini yerine getirip getirmeyeceğini meydana çıkarmak için kendisini bir imtihana tâbi tutmuş bulunuyoruz.

Aslında onun bütün hâlleri ve işleri Hak Teâlâca malûm ise de onun o durum ve hareketlerini meydana çıkararak bir mâzeret ileri sürmesine imkân kalmamak için hakkında böyle bir ilâhî imtihan cereyan etmiştir. (İmdi onu) o yaratılan insanı (işitici, görücü kıldık.) onu böyle mükemmel özellik ve kuvvetlere sâhip bulundurduk. Artık Allah’ın birliğine, ve yüceliğine şâhitlik eden delilleri, âyetleri görüp işitecek bir kabiliyette bulunmuştur. Binaenaleyh onun denenmesi, imtihana tâbi tutulması, pek doğru ve pek uygun bulunmuş olmaz mı?.
“Emşâc” karıştırılmış şeyler demektir. Tekili, “meşe” dir, bir çok lügatcilere göre de beyazdaki kırmızlığa ve kırmızılıkta ki bezaya “emşâc” denilmektedir.

3. Muhakkak ki: Biz ona hidâyet yolunu gösterdik, ister şükredici ve ister nankör olsun.

3. Hak Teâlâ Hazretleri şöyle de buyuruyor: (Muhakkak ki: Biz) İlâhî zâtın, kudret ve azametimle (ona) insan nevine (hidâyet yolunu gösterdik.) selâmet ve saadet yolunu bildik, onun için iç ve diş âlemde bir nice deliller vücuda getirdik. Peygamberler vasıtasîle hayır ve şerri bildirmiş olduk, (ister şükredici ve ister nankör olsun.) Her hâlde insanlara hidâyet yolu bildirilmiştir. Artık onların bir mâzeret ileri sürmelerine selâhiyetleri kalmamıştır. İsteyen o nîmetlerin kadrini bilir, şükrünü yerine getirir, îman sâhibi olarak ebedî saadete kavuşur, isteyen de nankörlükte bulunur, küfür ve isyân içinde yaşar, sonra da lâyık olduğu cezaya çarpılır. Binaenaleyh her insan, bu hakikati, güzelce düşünmelidir.

4. Hakikaten biz kâfirler için zincirler ve demir halkalar ve alevlendirilmiş bir ateş hazırladık.

4. Bu mübârek âyetler, iki kısma ayrılmış olan insanlardan küfre düşmüş olanların âhirette nasıl
müthiş azaplara uğrayacaklarını ihtar ediyor. Şükür vazifesini yerine getiren mü’mînlerin de pek mükemmel nîmetlere kavuşacaklarını ve onları bu nîmetlere erişmelerine vesîle olan pek şerefli özelliklerini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Hakikaten biz) Yâni: Kudret ve azamet sâhibi olan Yaratıcı, (kâfirler için) ilâhî nîmetlere karşı nankörlükte bulunan, pek açık delilleri görmezlikten gelen inkârcılar için (zincirler ve demir halkalar ve alevlendirilmiş bir ateş hazırladık.) onlar, kıyamette elleri boyunlarına demir zincirler ile bağlanarak, Cehennem ateşine sevk edileceklerdir. Orada ebediyen azap görüp duracaklardır. İşte küfrün cezası, böyle pek müthiştir. Müminlerin mükâfatına gelince:

5. Muhakkak ki, samimi ibadet sahipleri, bir kadehten içerler ki: Ona katılmış şey kâfur suyudur.

5. (Muhakkak ki:) Kendilerine “Ebrâr” denilen (samimi ibâdet sâhipleri) o mü’mîn kimseler ise, öyle doğruluk ve samimiyetle vasıflanmış, nîmete şükretmeye devam eden takva sâhibi zâtlar ise, cennetlerde (bir kadehten) lezzetli suları (içerler ki: Ona) o kadehe, ondaki suya (katılmış şey, kâfûr suyudur.) o, fevkalâde şeffaf ve lezzetlidir.

6. Bir çeşmedir ki: Ondan Allah’ın has kulları içer, onu akıtmakla akıtıverirler.

6. O kâfûr ise, (Bir çeşmedir ki:) Cennetlerin yüksek mevkilerinde bulunan bir su kaynağıdır ki: (Ondan Allah’ın has kulları içer) onu içmekle zevk almış olurlar.
“Kâfûr” Cennette bir çeşmenin adıdır. Ve Serendip dağı civarında bulunan bir ağaçtan sızan bir sudur ki, türlü türlü bulunurmuş ve bir nevi’ faydalı ilaçtır. Fevkalâde şeffaf, lezzetli, fâideli bir suya da “Mai kâfûr kâfûr suyu” denilmektedir, (onu akıtmakla akıtıverirler.) O güzel çeşmeyi ikâmetgâhlarından diledikleri yerlere akıtmaya getirirler. Ondan istifâde ederler, bu hususta bir zahmete uğramazlar.

7. Adaklarını yerine getirirler ve bir günden korkarlar ki: Onun şerri etrafa yayılmıştır.

7. Evet.. O takva sâhibi zâtlar, bu gibi nîmetlere nâil olacaklardır. Çünkü onlar, (Adaklarını yerine getirirler) yaptıkları adaklara riâyet ederler, üzerlerine düşen vazifeleri yerine getirmeye çalışırlar ve o zâtlar (bir günden korkarlar ki: Onun şerri) azabı etrafa (dağılmış olmuştur.) yâni: Gayet açık ve etrafa dağılmış bir hâlde bulunacaktır. İşte takva sâhibi zâtlar, böyle müthiş azapları düşünerek Allah’ın hükümlerine muhalefetten kendilerini korumaya çalışırlar.

8. Ve yemek yedirirler, onu sevdikleri halde yoksullara ve yetimlere ve esir olanlara.

8. (Ve) O takva sâhibi zâtlar, (yemek yedirirler) ziyâfette, cömertlikte bulunurlar, (onu sevdikleri hâlde) o yemeği sevip kadrini bildikleri hâlde, ona kendilerinin ihtiyacı bulunduğunu anladıkları hâlde, cömertçe muamelede bulunurlar. O yiyeceği (yoksullara ve yetimlere ve esîr olanlara.) yedirmekten geri durmazlar, düşmanların ellerine esir düşmüş olan mü’mînlere veya müslümanların ellerinde bulunan gayr-i müslimlere böyle yardımda bulunurlar. İslâmiyet o takva sâhibi zâtlara böyle bir ahlâki terbiye, bir insanî fâzilet vermiştir.

9. Şüphe yok biz, Allah rızası için yediriyoruz, sizden ne bir mükâfat ve ne de bir teşekkür istemiyoruz derler.

9. Ve o cömert zâtlar, öyle yardım ettikleri kimselere derler ki: (Şüphe yok: Biz, size Allah rızâsı için yediriyor) Size Allah rızâsı için yardımcı bulunuyoruz, yoksa biz (sizden ne bir mükâfat ve ne de bir teşekkür istemiyoruz.) O zâtlar lisânen böyle demeseler de kalben böyle düşünmektedirler. Onlar, böyle güzel niyetlerinden dolayıdır ki, Allah katında övgüye lâyık görülmüşlerdir.

10. Muhakkak ki: Biz Rabbimizden korkarız, bir katı yüzlü, şiddetli günden.

10. Ve takva sâhibi, zâtlar, şöyle de derler: (Muhakkak ki: Biz Rab’bimizden korkarız) Biz sırf onun rızâsı için harcamada bulunuruz, onun vücuda getireceği (bir katı yüzlü, şiddetli günden) dolayı korkar titreriz. Allah’ın rızâsına muhalefette bulunamayız.
“Kamtarîr” pek şiddetli, katı çehreli demektir.

11. Artık Allah, onları o günün şerrinden korumuştur. Ve onlara bir güzellik ve bir sevinç, vermiştir.

11. (Artık Allah) O kerîm, rahîm Mâbudumuz (onları) o hayır ve iyiliğe çalışan ve Cenab-ı Hak’tan korkan kullarını (o günün şerrinden) kıyamet zamanının bütün sıkıntılarından, mahrûmiyetlerinden (korumuştur,) muhafaza buyurmuştur, onları dünyadaki güzel amellerinin, fakir ve zayıflara yardımlarının mükâfatına kavuşturmuştur. (Ve onlara bir güzellik) Bir yüz güzelliği (ve bir sevinç) bir kalp ferahlığı (vermiştir.) onları ilâhî lütuflarına kavuşturmuştur.

12. Ve onları sabrettikleri için Cennetle ve ipekli elbise ile mükâfatlandırdı.

12. Bu mübârek âyetler de takva sâhibi zâtlar için sabır ve sebâtlarının mükâfatı olmak üzere Cennetlerde nasıl güzel nîmetlere, yüksek ve memnuniyet verici mevkilere erişeceklerini müjdeliyor. Kendilerine ne kadar kıymetli, parlak kâseler ile, kaplar ile sular ve yemekler verileceğine işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: (ve) Allâh-ü Teâlâ (onları) o takva sâhibi kullarını (sabırettikleri için) haram şeylerden kaçındıkları, ibâdet ve itaate devam ettikleri ve hak yolunda mallarını sarf edip fedakârlıkta bulundukları için (Cennetle ve ipekli elbise ile mükâfatlandırdı.) Kendilerini öyle sabır ve sebâtları sebebile böyle nîmetlere kavuşturdu. Artık onlar eriştikleri bağlarda, bostanlarda diledikleri şeylerden, pek güzel ürünlerden istifâde ederler ve pek güzîde ipek kumaşlar ile bezemekte bulunurlar.

13. Orada tahtalar üzerine yaslanırlar, orada ne bir güneş ve ne de bir şiddetli soğuk görürler.

13. O sabırlı, muhterem takva sâhibi zâtlar (Orada) o Cennette (tahtlar üzerine yaslanırlar.) tam bir huzur ile otururlar. (Orada ne bir güneş) Görürler, öyle hararetli bir güneşin sıcağına uğrayarak rahatsız olmazlar (ve ne de şiddetli bir soğuk görürler.) onlar orada kendilerini üzecek sıcaktan da, soğuktan da korunmuşturlar, tam bir ferahlıkla yaşar dururlar.
“Erraik” Divan, taht mânâsına olan “Erike”nin çoğuludur.

14. Ve onların üzerlerine o Cennetin gölgeleri yakındır, meyveleri de tam bir emirlerine sunulmuştur.

14. (Ve onların) O cennete kavuşacak olan takva sâhibi zâtların (üzerlerine) Cennetteki ağaçların (gölgeleri yakındır) yâni: Onlar için o ağaçlar vasıtasîle de istirahatlerinin artması takdir edilmiştir. O bağların, bostanların, (meyveleri de) o zâtlara (tam bir itaatle istifâdelerine sunulmuştur) O Cennet ehli, o meyvelerden pek kolaylıkla istifâde ederler, onları elde ederek zevk alırlar.
“Dâniye” yakın şey demektir. “Kutûf” da salkımlar, meyveleri düşürülecek şeyler mânâsınadır.

15. Ve onların üzerlerine gümüşten kaplar ile ve billûrdan kâseler ile dolaşır.

15. (Ve onların üzerlerine) O cennetteki zâtlara karşı, Cennetteki hizmetçiler (gümüşten kaplar ile ve billûrdan bardaklar ile) su destileri ile (dolaşırlar.) dâima o Cennetteki zâtların emirlerine verilmiş bulunurlar.
“Âniye” kap mânâsına olan “İnâ” çoğuludur. “Ekvâb” da kulpsuz bardak mânâsına olan küb lâfzının cem’îdir. “Kavarîr” de sırçadan = ince camdan yapılmış olan kap mânâsında “Kâfûre” lâfzının çoğuludur. Billûr mânâsında da kullanılmaktadır.

16. Gümüşten billûrlardır, onları muayyen miktarlarda takdir etmişlerdir.

16. O su kapları (Gümüşten billûrlardır.) öyle beyaz, parlak, ince camlardan müteşekkil, zevk verici bir mahiyette bulunmaktadır, (onları) O kapları, o güzel testileri Cennetteki hizmetçiler (belirli miktarlarda takdir etmişlerdir.) o cennet hizmetçileri, cennetteki zâtların yanlarında dolaşırlar, emirlerine verilmiş bulunurlar, onların arzuları miktarına göre, o kadehler ile o lezzetli suları takdim ederler.

17. Ve orada bir kadehte içirilirler ki: Ona katılmış olan, zencebil’dir.

17. Bu mübârek âyetler de o cennetlere erişecek zâtların orada içecekleri suların ne kadar lezzetli, fevkalâde olduğunu bildiriyor. Oradaki hizmetçilerin ne kadar güzel, temiz yüzlü olduğunu gösteriyor. Ve o cennetlerde daha nice muazzam nîmetler, muhteşem yerler görüleceğini haber veriyor. Ve Cennet ehlinin teşekküre lâyık olan güzel amellerinin mükâfatı olmak üzere cennetlerde ne kadar mükemmel bir şekilde süslenmiş bir hâlde bulunacaklarını müjdelemektedir. Şöyle ki: (Ve) Cennete ulaşan zâtlara (orada) o cennette (bir kadeh de) bir bardakta içilecek pek lezzetli bir su, bir şerbette (içirirler ki: Ona katılmış olan zencebil’dir.) Yâni: Tatça zencebil’e benzeyen pek lezzetli bir içilecek şey de o kadehteki şurubu katılacaktır.

“Zencebil” Hindistan’da ve Arabistan’da bulunan meşhur bir baharattır, bir güzel kokulu ot köküdür, bir nevî ilaçtır. Ve cennetteki bir ırmağın adıdır.

18. Orada bir çeşmeden ki: Ona Selsebîl denilir.

18. (Orada) O cennette (bir çeşmeden) bir pınardan, bir su kaynağından o suyu içerler (ki:) ona o su kaynağına (selsebil denilir.) onun kolaylıkla, lezzetle içilmesinden dolayı kendisine bu ad verilmiştir. O, Cennetteki bir güzel su kaynağıdır.

19. Onların etrafında ebedî olan genç hizmetçiler dolaşır, onları göreceğin zaman onları birer saçılmış inci sanırsın.

19. (Onların etrafında) Cennet ehlinin çevresinde onlara hizmet için gençlik, kuvvet ve güzellik itibarîle (ebedîler olan) dâima bir hâlde devam eden (genç hizmetçiler dolaşır.) onlar ihtiyar olup da, hizmet edemez bir hâle gelmezler. Aynî kuvvete sâhip ve hizmete hazır bulunurlar, (onları göreceğin zaman) Renklerinin saflık, yüzlerinin parlak ve güzelliği itibariyle kendilerini (birer saçılmış inci sanırsın.) onlarda parlaklık ve temiz ışık, birbirlerinin yüzlerine akseder durur.

20. Ve orada göreceğin zaman, bir nimet ve bir büyük mülk görmüş olursun.

20. (Ve) sen (orada) o cennette (göreceğin
zaman) her ne tarafa göz attığın vakit (bir nîmet ve bir büyük mülk görmüş olursun.) evet, cennet ehli, orada büyük nîmetlere, büyük bağlara, bostanlara kavuşacaklardır. Ve o varlık, aslâ zâil olmayacaktır.
Bir hâdis-i şerif ile bildirmiştir ki: Cennet ehli arasında en az bir konak yerine nâil olan bir mü’mîn, bin senelik mesafesi bulunan bir ikâmetgâha sâhip bulunmuş olacaktır. Baktığı zaman onun en yakın yerini gördüğü gibi ne uzak mahallini de öylece görecektir.

21. Onların üzerlerinde ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler vardır ve gümüşten bilezikler ile bez edilmişlerdir ve onlara Rabbileri de gayet temiz bir şurup içirmiştir.

21. (Onların üzerlerinde) O cennetteki muhterem zâtların elbiseleri (ince ve kalın ipekten) dallı, çiçekli bir nevî ipek kumaştan (yeşil elbiseler vardır.) öyle güzel, çekici birer elbiseye bürünmüş olurlar, (ve) Kendileri (gümüşten bilezikler ile bezedilmişlerdir.) nitekim altın bilezikler ile süslendirilecekleri de Kur’an-ı Kerîm’de bildirilmiştir, (ve onlara) O cennet ehline (Rab’bileri de) Kerîm, Rahîm olan Yüce Yaratıcı da (gâyet temiz bir şurup içirmiştir.) yâni: Bu pek büyük ilâhî lütuf da onların haklarında takdir edilmiştir. Bu da o cennete mahsus pek seçkin, müstesna elbiselerin süslerin üstünde Allah’ın bir lütfudur ki: Bunu içenler pek büyük zevklere nâil olurlar, pek yüce bir ruhani nîmete kavuşmuş bulunurlar, günahtan ayrılarak ilâhî tecellilere kavuşmuş oluverirler.

“Sündüs” bir nevî ince ipekli kumaştır, “İstabrak” da kalın veya sırmalı ipek kumaştır. Kalın ipek de denilir ki: Dallı, çiçekli bir cins ipek kumaştan ibarettir.

“Esâvir” de bilezik mânâsına olan “Sivâr” çoğuludur.

22. Şüphe yok ki: Bu, sizin için bir mükâfat olmuştur ve sizin çalışmanız, teşekküre lâyık bulunmuştur.

22. O mes’ud cennet ehline hitaben, sevinçlerini ruhani zevklerini arttırmak için şöyle denilecektir.
(Şüphe yok ki, bu) Kavuştuğunuz çeşitli nîmetler, kerametler (sizin için) Allah tarafından (bir mükâfat olmuştur.) güzel amelleriniz karşılığı olarak size ihsân buyurulmuştur. (ve sizin) Dünyada iken Allah’ın dini dairesinde (çalışmanız, teşekküre lâyık bulunmuştur.) işte şimdi o güzel amellerinizin ebedî fâidelerine kavuşmuş bulunuyorsunuz. Her şekilde tebrike şayansınız.

23. Muhakkak ki: Biz ancak biz, Kur’an-ı senin üzerine vakit vakit indirdik.

23. Bu mübârek âyetler Kur’an-ı Kerim’in iniş şeklini haber veriyor, Resûl-i Ekrem’in sabırîle ve isyânkâr kimselere itaat etmemekle ve muayyen vakitlerde Cenab-ı Hakkı zikr ve tesbîh ile mükellef bulunduğunu bildiriyor. Müşriklerin de ihtiraslı arzularını kınamak ve kendilerini mahv etmek ve değiştirmekle tehdid ediyor. Bu sûre-i celilenin bir öğüt olduğunu, bilen ve hikmet sâhibi olan Allâh-ü Teâlâ’nın dilemediği bir şeyin meydana gelemeyeceğini ve dilediği kullarını rahmetine kavuşturacağını, zâlimlerin de azap göreceklerini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Son Peygamber!.. (muhakkak ki, biz Kur’an-ı senin üzerine) Yirmi üç sene içinde (vakit vakit) âyet âyet, parça parça (indirdik) Tâ ki: Ezberlenmesi ve anlaşılması kolay olsun, ve durumun gereğine uygun olsun, ve bu ilâhî kitabı, büyük bir hikmet ve faydaya göre indirmiş, yâni: Cibrîl-i Emîn vasıtasîle göndermiş olan, Cenab-ı Allah’tır.
Bu, bir ilâhî vahiydir, herhangi bir mahlûkun sözü değildir, hâşâ şiir, sihir ve kehanet kabilinden bulunmamaktadır.

24. Artık Rabbinin hükmüne sabret ve onlardan bir günahkâra veya bir nanköre itaat etme.

24. (Artık) Ey Yüce Peygamber!. (Rab’binin hükmüne sabıret) ilâhî takdire râzı ol, inkârcı dedikodularına karşı üzülme, ilâhî yardımın gelmesini bekle, sen nihâyet muvaffakiyetlere kavuşacaksındır. (Ve onlardan) O inkârcılardan (bir günahkara) isyâna devam edip durup (veya bir nanköre) nâil olduğu nîmetleri inkâr edip küfür sahasından ayrılmayana, her hangi öyle inkârcı şahıslara (itaat etme) onların sözlerine
iltifatta bulunma.

Rivâyete göre müşriklerden “Utbe Bini Rebiya” Resûlüllâh’a demişti ki: Sen namazı terket, bin kızımı sana mihirsiz olarak vereyim. Veya “Velid Binül’mugayre” demişti ki: “sen bu işinden vazgeçersen sana râzı olacağın miktarda mal veririm.” işte bu gibi teklifleri red için bu âyetler nâzil olmuştur.
Aslında Resûl-i Ekrem Efendimiz; mâsumdur, o gibi dinsizlerin sözlerine tekliflerine iltifat buyurmayacağı açıktır, Binaenaleyh o mâsum Peygamberin bu gibi eğilimlerden yasaklanması, onun ümmeti hakkında ilâhî bir ihtardan ibaret bulunmaktadır. Tâ ki: Onlar, her hususta, Yüce Peygamberin izini takip etsinler, öyle din düşmanlarının sözlerine, tekliflerine iltifatta bulunmasınlar.

25. Ve Rabbinin ismini sabahleyin ve akşamleyin zikred.

25. (Ve) Ey Yüce Peygamber!. (Rab’binin ismini sabahleyin ve akşamleyin) Yâni: Sabah, öğle ve ikindi vakitlerinde veya bütün vakitlerde (zikret.) kalben ve lisânen zikr yap ve düşün, Allah’ın zikri ile kalbini aydınlatmaya devam et.

26. Ve onun için geceleyin secde et ve ona uzunca gecede tesbîhte bulun.

26. (Ve O’nun için) O Yüce Mâbud için (geceleyin) belirli vakitlerde (secde et) akşam ve yatsı namazları gibi ibâdetlerde bulun. (Ve O’na) O Kerem sâhibi Mâbud için (uzunca gecede tesbîhte bulun) yâni gecelerin birer kısmında Allah rızâsı için teheccüd namazına devam et.
“Bükre” Gündüzün evveli, asıl; de sonu demektir.

27. Şüphe yok ki: Onlar, peşin olanı severler ve önlerindeki pek ağır bir günü bırakırlar.

27. (Şüphe yok ki, onlar) O müşrikler (peşin olanı) acele, geçici bir zaman için ellerinde bulunan dünya varlığını (severler.) Ona düşkündürler. (Ve önlerindeki pek ağır bir günü bırakırlar.) Âhiret hayatını hiç düşünmezler onu temine çalışmazlar. Bu ne kadar gaflet!. Ne kadar yaratılış gâyesini düşünmeden yoksun olmaktır?.

28. Biz, onları yarattık ve mafsallarını biz sağlam bağladık ve dilediğimiz vakitte onları benzerleriyle değiştiririz.

28. Onlar ne için bu kadar gaflet içinde yaşıyorlar. Bir kere düşünmeli değil midir ki: (Biz) yâni: Yüce Allah (onları yarattık.) onları yoktan meydana getirdik (ve) onların (mafsallarını biz sağlam bağladık) organların birbirlerine muntazam bir sûrette bağladık. (Ve dilediğiniz vakit de onları benzerleri ile değiştiririz.) Yâni: Onları helâk eder, yerlerine başkalarını getiririz, kendilerini de kıyamette eşsiz bir şekilde tekrar meydana getirerek azaba sevk ederiz. Bütün bunlar Allah’ın kudretine göre pek kolay şeylerdir.

29. Şüphe yok ki: İşte bu, bir öğüttür. Artık kim dilerse Rabbine bir yol tutar.

29. (Şüphe yok ki: İş bu) Sûre-i Celîle veya evvelce bildirilen âyet-i kerîme, ihtiva ettiği güzel üslûb, teşvik ve korkutma, vâ’d ve tehdit itibarîle (bir öğüttür.) düşünmek kabiliyetine sâhip kimseler için pek fâideli bir öğüttür. Bundan istifâdeye çalışmalı değil midir?. (Artık kim) Nefisi hakkında dünyevî ve uhrevî bir hayır (dilerse Rab’bine bir yol tutar.) İbâdet ve itaatte bulunur, Cenab-ı Hak’tan muvaffakiyetler diler, ilâhî sevaplara kavuşur.

30. Ve siz dileyemezsiniz, meğer ki: Allah dileyecek olsun. Şüphe yok ki, hakkıyla bilen, hakîm olan, ancak Allah’tır.

30. (Ve) Ey Allah’ın kulları!. (Siz dileyemezsiniz) Sizi kurtuluşa kavuşturacak bir yolu isteyemezsiniz, öyle bir yolu takip edemezsiniz (meğer ki: Allah dileyecek olsun.) o Kerem Sâhibi Yaratıcı dilerse o takdirde kulları muvaffakiyetlere nâil olurlar. Çünkü: Ondan başka Yaratıcı, yoktur. Kulun vazifesi, temiz yaratılışını muhafazaya çalışmaktır. Kendi kesb ve irâdesini kötüye kullanmamaktır. Sonra muvaffakiyeti de, o kerîm yaratıcıdan istirhamda bulunmaktadır. (Şüphe yok ki, hakkıyla bilen) Her şeyin, her şahsın mahiyetini, kabiliyetini, liyakatini tamamen bilmekte olan ve (hâkim olan) bütün ilâhî fiilleri, beyanları birer parlak hikmet ve menfaat gereği
bulunan zât (ancak Allah’tır.) artık her türlü muvaffakiyeti onun tek olan zâtından niyâz etmelidir.

31. Dilediğini rahmetine sokar, zâlimlere gelince, onlar için elem verici bir azab hazırlamıştır.

31. Artık şüphe yok ki: O Yüce Yaratıcı (Dilediğini) temiz yaratılışını kaybetmeyen, irâde hürriyetini kötüye kullanmayan herhangi bir kabiliyetli kulunu (rahmetine sokar) onu ibâdet ve itaate muvaffak kılar, hidâyete nâil ederek ahirette Cennete kavuşturur, (zâlimlere) Öyle kendi kabiliyetlerini kötüye kullanmış, küfür ve şirk içinde yaşamayı tercih eylemiş kimselere gelince Cenab-ı Hak (onlar için elem verici bir azap hazırlamıştır.) ki: O da Cehennemin pek şiddetli ve sonsuz olan azabından ibarettir. Bu takdir edilen olan azap, şüphe yok ki: Meydana gelecektir. Artık her akıl sâhibi insan için lâzımdır ki: Kendi yaratılış kabiliyetini kötüye kullanmasın, üzerine düşen dinî vazifeleri yerine getirmeye çalışsın, kendisini uhrevî azaptan kurtarmaya vesîle olacak olan güzel amellerde bulunsun ve bu hususlarda muvaffakiyeti Hak Teâlâ Hazretlerinden niyâz eylesin. Allâh-ü Teâlâ Hazretleri cümlemizi iyiler zümresine katarak uhrevî mesûliyetten korusun âmin, Hz. Peygamber hürmetine.