HAKKA SURESİ

Bismillâhirrahmânirrahîm

Bu sûre ile kendisinden evvelki Kalem sûresi arasında büyük bir münâsebet kurmuştur. Elli iki âyet-i kerîmeyi kapsamaktadır. Hakka’nın, yâni: Var olduğu kesin, mutlaka meydana gelecek olan kıyametin, şanı pek büyük olan kıyamet gününün azametine işaret buyurduğu için kendisine böyle “Elhakka” ünvânı verilmiştir.

Bu sûre ile kendisinden evvelki Kalem sûresi arasında büyük bir münâsebet vardır. Şöyle ki: Kalem sûresinde kıyamet kısa olarak beyan olunmuş, Kur’an-ı Kerim’in bir ilâhî kitap, bir ilâhî öğüt olduğu bildirilmiş onu inkâr edenlerin bâtıl iddiaları reddedilmiştir. Bu Elhakka sûresinde ise, kıyametin hâlleri genişçe anlatılmış, Peygamberlerini tekzîb eden eski kavimlerin nasıl felâketlere uğratılmış oldukları bildirilerek Peygamber asrındaki inkârcılara birer ibret örneği gösterilmiş. Resûl-i Ekrem’e de teselli verilmiştir.

Bu mübârek sûrenin başlıca konuları şunlardır:

1. Peygamberlerini inkâr eden eski kavimlerin nasıl helâk olmuş olduklarını beyan.

2. Dünyadaki inkârlarının cezası olarak asıl âhirette ne kadar fenâ muazzeb olacaklarını ihtar.

3. Kur’an-ı Kerim’in ilâhî vahye dayanan bir yüce nasihat olup bir şairin veya bir kâhinin sözü olmadığını açıklama.

4. Kur’an-ı Kerim’in şek ve şüpheden uzak bir sırf hakikat olduğu beyan ve onu indirmiş ve ihsân buyurmuş olan Allâh-ü Teâlâyı takdîs ve yüceltmeye devam edilmesini emr ve tenbîh.

1. O meydana geleceği muhakkak olan.

1. Bu mübârek âyetler kıyametin kopması muhakkak ve pek şiddetli bir mahalli azap olduğunu ihtar ediyor. O ebedî ceza, yurdunu inkâr etmiş olan Semûd ve Âd kavminin daha dünyadalarken ne müthiş felâketlere uğratılmış, mahv ve yok olmuş olduklarını, uyanmak için göz önüne sermektedir. Şöyle ki: Allâh-ü Teâlâ, kıyamet günün şanına büyüklüğüne ve pek korkunç hâllerine işaret için buyuruyor ki: (O meydana geleceği muhakkak olan..) o pek müthiş bir mukadder saat bulunan..

2. Nedir o meydana geleceği muhakkak olan?

2. (Nedir o meydana geleceği muhakkak olan?) O pek şiddetli olup sonunda müşahede alanına çıkacak bulunan..

3. Ve o meydana geleceği muhakkak olan şeyi: yâni kıyameti sana ne şey bildirdi?

3. (Ve) Ey Yüce Resûlüm!. (O meydana geleceği muhakkak olan şeyi) O kıyamet âlemini, harikulâde muazzam olan tekrar dirilme ve neşr, hesap ve kitap, sevap ve ceza zamanını (sana ne şey bildirdi?) onun detaylarını bilmek, insanlığın ilmi dairesinin dışındadır. Onun aslını hiçbir kimse tamamen bilemez. Gerçekten Resûl-i Ekrem, kıyametin kopmasını, onun çok müthiş hâllerini ilâhî vahy sâyesinde bilir ise de bütün künhünü bilmek, bu dünyada hiçbir kimse için mümkün değildir. Onlar göz ile görülmedikçe kuşatıcı bir bilgi ile bilinmiş olamazlar. Fakat bunun mutlaka meydana geleceğini Cenab-ı Hak haber vermektedir. İnsanlığın vazifesi de bunu Hak Teâlâ’nın haber verdiği şekilde bilip tasdik etmekten ibarettir.

4. Semud ve Âd kavimleri, o korkunç vakayı yâni: kıyameti yalan saymıştı.

4. (Semûd ve Âd) Kavimleri ise (o korkunç olayı) o şiddetli olayı, bütün dağların, ağaçların, yıldızların parçalanarak darmadağın olacağı günü, yâni: Kıyamet gününü (yalan saymıştı.) Peygamberlerinin bunlara dair verdikleri haberleri tekzîb etmiş, kıyametin kopacağına inanmamışlardı.
“Karia” Korku ile insanların kalplerini koparan, dünyayı alt üst eden şiddetli kıyamet günü demektir.

5. Artık Semûd kavmi hadden aşırı bir hâdise ile helâk edildiler.

5. (Artık Semûd) Kavmi, beldeleri Arabistan’da Kureyş tâifesine en yakın bulunan o inkârcılar, (hadden aşırı bir hâdise ile) şiddete haddi aşan bir gürültü ile (helâk edildiler) yıldırımlı bir deprem ile mahvolup inkârlarının cezasına kavuştular.

6. Âd kavmi ise onlar da son derece kuvvetli bir rüzgâr ile helâk edildiler.

6. (Âd) Kavmi (ise onlar da son derece kuvvetli) şiddetli, öldürücü gürültülü (bir rüzgâr ile helâk edildiler.) Kendilerini o felâketten kurtarmaya aslâ kaadir olamadılar.
“Tagiye” şiddet ve kuvvetçe hadd-i aşan olay demektir. “Atiye” de kuvvet ve şiddetin son derecesine kavuşmuş olan hâdiseden ibarettir.

7. Cenab-ı Hak onu o rüzgârı yedi gece ve sekiz gün ardı ardına onların üzerlerine musallat etti. Artık o kavmi görürsün ki, onlar sanki içleri bomboş hurma kökleri gibi imiş, yere yıkılmışlardır.

7. Cenab-ı Hak (Onu) o öldürücü rüzgârı (yedi gece ve sekiz gün) hiç kesilmeksizin (ardı ardına onların üzerlerine musallat etti) onları tamamen mahv ve perişan ediverdi. Bu günlere “Eyyam-ı Acüz” bunların soğuğuna da “Bedr-i Acüz” denilir ki: Kışın son günleri demektir. (Artık, o kavmi görürsün ki,) yâni: Onları uğradıkları felâket zamanında görmüş olsa idin sanırdın ki: (onlar sanki içleri) yenilmiş (bomboş hurma kökleri gibi imiş) hepsi de mahvolmuş, ne kendilerinden ve ne de nesillerinden kimse kalmamış bir hâlde (yere yıkılmışlardır.) virâneliğe dönmüş olan yurtlarından, hanelerinden başka bir şey kalmamıştır.

“Husûm” birbirine tâbi şeyler demektir. Tekili “Hasimdir”, “Hasm” ise kesmek, kökünden koparmak atmak mânâsınadır. “Sara” ölü mânâsına olan “Sari” ‘in çoğuludur. “Acaz” da acüzün çoğulu olup asıllar, kökler demektir. “Haviye” de içerisi bomboş olan şeydir.

8. İmdi onlar için geriye kalmış bir fert görebilir misin?

8. (İmdi onlar için) O helâke uğramış kavme ait (geriye kalmış) bir fert (görebilir misin?) ne mümkün hepsi de helâk olmuş, inkârlarının cezasına kavuşmuşlardır. İşte bu gibi dinsizlikleri yüzünden helâke uğramış olan kavimlerin tarihî hâllerinden ibret alınmalıdır.
“Eğer gidince dahli yoksa da derpiş eder akıl”
“Cihânda hadisatın her biri bir güne ibrettir.”

9. Firavun da ve ondan evvelkiler de ve altı üstüne gelenler de o büyük suçu meydana getirdi.

9. Bu mübârek âyetler de kıyameti inkâr etmiş olan diğer kâfirlerin uğradıkları felâketleri bildiriyor. Fir’avun ile kendisine tâbi olanların boğulmak sûretiyle, Lût kavminin şiddetli deprem ile, Nûh kavminin de Tûfan ile helâk olduklarına işaret ediyor. Artık sonunda kıyamet vukuunda yerin, dağların ve göğün ne hâle geleceklerini, meleklerin de neleri taşıyıcı bulunacaklarını genişçe ihtar buyuruyor. Şöyle ki:

(Fir’avun da) O inkârcı, ilâhlık iddiasında bulunan kâfir hükümdar da (ve ondan evvelkiler de) Nûh ve Semûd kavmi gibi Peygamberlerini tekzîb edenler de (ve inkılâplara uğrayanlar da) Mütefikat denilen beldeleri alt üst olup ahâlisi helâk olan Lût kavmi de (o büyük suçu) kıyameti tekzîb gibi, Allah’ın birliğini, inkâr gibi ahlâk dışı
hâllere cür’et gibi bir cinâyeti işleyip meydana (getirdi) onlar da bu gibi aşağılıklara müptelâ olmuş, sonunda belâlarını bulmuşlardı.
“Hatie” Hata içeren fillerdir ki, insanı en çirkin şeylere sevk eder.

10. Rab’lerinin Peygamberine isyan ettiler. Artık Cenab-ı Hak onları pek şiddetli bir yakalamakla yakaladı.

10. Şu, hâlleri bildirilen şahıslar, kavimler (Rab’lerinin Peygamberine isyân ettiler) o kendilerine gönderilen Peygamberlerin emirlerine itaatte bulunmadılar, onlara muhalefetten ayrılmadılar. (Artık) Cenab-ı Hak da (onları pek şiddetli bir yakalamakla yakaladı) hepsini de helâk etti, onları kendi fenâ hareketlerinin cezasına kavuşturdu.
“Rabiye” çok şiddetli demektir.

11. Şüphe yok ki, su taştığı zaman sizi o akan gemiye biz yükledik.

11. Ve ey mü’mînler!. Siz şunu düşünerek şükrân vazifesini îfaya devam ediniz (Şüphe yok ki, su taştığı zaman) muazzam bir Tûfan meydana gelip her tarafı sular kapladığı vakit (sizi) ata ve ecdâdınızın bellerinde olduğunuz hâlde (o akan gemiye) Hz. Nûh’un ilâhî emir ile yaptığı ve Tûfan’ın dalgaları arasında tam bir emniyet ile akıp durmuş bulunduğu fevkalâde gemiye (biz yükledik) mü’mîn olanları Tûfandan kurtararak selâmet alanını erdirdik. İşte bu da îmanın, Peygambere itaatin bir mükâfatı olarak meydana gelmişti.

12. Onu o kurtuluşu sizin için bir ibret kılmamız için ve belleyici kulakların onu anlamaları için öyle yaptık.

12. Evet.. (Onu) Öyle mü’mînleri kurtuluşa erdirmeyi (sizin için bir ibret kılmamız için) vücuda getirdik, kâfirleri ise sularda boğarak sonrakiler için bir uyanma vesîlesi kıldık. Tâ ki: Yüce Yaratıcınızın sonsuz kudretine, kahr ve cezasının büyüklüğüne ve rahmetinin genişliğine bununla da delil getiresiniz.

(Ve) Bir de (hıfzeden kulakların) kendileri için fâide verecek şeyleri dinleyip onlardan faydalanacak kabiliyette bulunan kulak sâhipleri de (onu) o mü’mînlerin kurtuluşa erdirdiğini, kâfirlerin de boğulup gittiğini (anlamaları için) öyle yaptık, meydana getirmiş olduk. Artık her akıllı, düşünen kimse için lâzımdır ki: Bu gibi pek büyük hâdiselerden birer ibret dersi alsınlar, o helâke uğrayanların değil, kurtuluşa erenlerin yollarını takip etsinler.

“Teiyeha” kelimesi, onu koruyan mânâsınadır. “Veiye”de, korunması uygun olan şeyi işitip de, koruyan demektir. “Via” da içine bir şey konularak saklanılan kap mânâsınadır.
İlâhî sözler ve sırlar ile hafızalarını bezeyen, sonra da bunlar ile Allah’ın kullarını aydınlatmaya çalışan mü’mînler, “üzünivaiye” = belleyen kulak sâhipleri demektirler.

13. Vaktaki: Sûr’e bir üfürülme ile üfürülmüş olur.

13. Evet, Cenab-ı Hak herşeye kaadirdir, kâfirlerin azapları bu dünyada uğradıkları felâketlerden ibaret değildir. Onlar asıl kıyamet günü en müthiş azaplara uğrayacaklardır. (Vakta ki,) Bu dünyanın büsbütün virâneliğe dönmesi için (sûr’e bir üfürülme ile üfürülmüş olur.) İsrâfil Aleyhisselâm tarafından ilk üfleme meydana gelir.

14. Ve yer ve dağlar yerlerinden kaldırılmış ve birbirine bir çarpışla çarpmış, darmadağın olmuş bulunur.

14. (Ve yer ve dağlar) Zelzeleler ile, rüzgârlar ile veya melekler vasıtası ile (yerlerinden kaldırılmış) müthiş bir inkılâba mâruz kalmış (ve) yerdeki dağlar vesâire (birbirine bir çarpışla çarpmış, darmadağın olmuş bulunur.) öyle pek korkunç bir hâdise yüz gösterir.
“Dek” Vurmak, çarpmak, parça parça etmek mânâsınadır.

15. İşte o günde o kıyamet meydana gelmiş olur.

15. (İşte o günde) O müthiş hâdiselerin ortaya çıkması zamanında (kıyamet kopmuş olur.) o kâfirlerin inkâr ettikleri ceza günü meydana çıkmış bulunur.

16. Ve gök yarılmıştır, artık o, o günde pek zaiftir.

16. (Ve) O günün şiddetine bakınız ki: O günde
(gök yarılmıştır.) zaif düşmüş, parçalanmıştır, (artık o) Gök kubbesi bile o kadar kuvvet ve sağlamlığına rağmen (o günde) o kıyamet anında (pek zaittir) artık o müthiş günü düşünerek titreme lâzım gelmez mi?.

O günü inkâr edenler, kendilerini pek büyük bir felâkete aday kılmış oldukları hâlde bundan hiç haberleri yoktur. Ne kadar üzülecek bir hâlet-i ruhiye..
“Vahiye” zaif düşmüş, âciz bulunmuş, yarılmış sukut etmiş demektir.

17. Ve melek zümresi onun çevresindedir ve Rabbin arşını başları üzerinde sekiz melek yüklenir.

17. (Ve melek) Zümresi (onun) göğün ve bir görüşe göre yeryüzünün (çevresindedir.) Yâni: Semâ parçalanınca, semâda bulunan melekler, o parçaların veya yeryüzünün etrafında bulunurlar, etrafa bakarlar. Bir aralık onlar da hayatı terk ederler, sonra onları Yüce Yaratıcı Hazretleri tekrar hayata nâil buyurur.

(Ve) O vakit (Rab’bin arşını başları üzerinde) yâhut göğün çevresinde bulunan meleklerin üstünde olarak (sekiz melek yüklenir) İbn-i Abbas Radiyallâh-ü Anh’tan rivâyet olunduğuna göre bu sekiz melekten maksat, meleklerden sekiz sınıftır, onların adedini Allâh-ü Teâlâ’dan başkası bilmez. Melek cins isimdir, insan lâfzı gibi bire de, birden çoğa da ihtimâli vardır.

Arşın Cenab-ı Hak’ka izafe edilmesi, Kâbe-i Mükerreme’nin Beytullah diye yâd edilmesi gibidir ki: O makamların sırf mânen yüksekliklerine Allah katındaki makbuliyetlerine işaret içindir veya Allah’ın yüceliğini, hâkimiyetini temsil kabilindendir. Yoksa Kâbe-i Muazzama, hâşâ Cenab-ı Hak’kın bir ikâmetgâhı olmadığı gibi Arşürrahmân da Allâh-ü Teâlâ’nın bir oturma makamı değildir.

O Yüce Yaratıcı, kadîmdir, zamana, mekâna ihtiyaçtan uzaktır. Arşı da, onu taşıyan melekleri de yaratmış olan ancak Allâh-ü Teâlâ Hazretleridir.

Bu meselelerin geniş bilgisi Allah’ın ilmine havale ederiz.
“Erca” etraf, havali, etraflar mânâsınadır.

18. O gün arz olunacaksınızdır, sizden hiçbir gizli şey, gizli kalmaz.

18. Bu mübârek âyetler, bütün insanların kıyamet gününde hesaba tâbi olup dünyadaki amellerinin kendilerine bildirileceğini ihtar ediyor. Amel defterleri sağ taraflarından verilecek olan zâtların zevk ve ferahlık içinde kalacaklarını ve onların bu hesap gününün geleceğine inanmış olduklarını bildiriyor. Artık onların meyveleri pek bolca olan yüksek bağlar, bostanlar da tam bir zevk ile yaşayacaklarını müjdeliyor.

Ve kendilerine dünyadaki amellerinin mükâfatı olmak üzere kemâl-i afiyetle bol bol nîmetlenmeleri emr olunacağı beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey insanlar… (O gün) O kıyamet zamanında hesap için Allâh-ü Teâlâ’nın mânevî huzuruna (arz olunacaksınızdır.) sizin dünyadaki amellerinizin neticesini size bildirmek için hakkınızda böyle bir muamele yapılacaktır. Artık o gün (sizde hiç bir gizli şey, gizli kalmaz) o gün hiçbir kimseye karşı dünyadaki fiil ve tavırlarınız gizli kalmayarak ortaya çıkar. Gerçekten Yüce Allah kullarının bütün amel ve fikirlerini tamamen bilicidir, kullarını böyle bir hesaba tâbi tutması ise ilâhî adâletinin tecellîsi içindir ve herkesin yaptıklarını göstererek bir mâzeret ileri sürmelerine imkân kalmaması içindir.

19. Artık kime ki: Kitabı sağ tarafından verilmiş olur, der ki: Alınız kitabımı okuyunuz.

19. (Artık) O hesap neticesinde (kime ki: Kitabı sağ tarafından verilmiş olur) kendisinin kurtuluşa erenlerden olduğunu anlamış bulunur, tam bir zevk ve ferahlık ile (der ki: Alınız kitabımı okuyunuz) ne kadar büyük sevinç sebebi olan bir amel defteri bulunuyor.

20. Şüphe yok, ben zannetmiştim ki, ben muhakkak hesabıma uğrayacağım.

20. Şöyle de der: (Şüphe yok, ben zannetmiştim) Daha dünyada iken bilmiş bulunuyorum (ki: Ben muhakkak hesabıma uğrayacağım.) her hâlde kıyamet, haktır, hesap ve kitap vardır, işte o kanaatının neticesi, böyle kolay bir hesap ile ilâhî lütuflara nâil olmaktan ibaret bulundu.

21. İmdi o, hoşnut olduğu bir yaşayıştadır.

21. (İmdi o) Kitabı sağ tarafından verilen mutlu zât (hoşnut) vaziyetinden râzı, çok memnun (olduğu bir yaşayıştandır) onun bu nâil olduğu nîmet; ebedîdir, her türlü zahmetten, külfetten uzaktır. Sâhibini sürekli olarak zevklendirir. Ferahlığa boğacak bir mahiyettedir.

22. Bir yüksek Cennet içindedir.

22. Evet.. O mutlu zât artık (Bir yüksek cennet içindedir.) mekân ve mekânet itibarı ile pek yüce bir ebedîlik bağı içinde zevk edip durmaktadır.

23. Toplanacak meyveleri pek yakındır.

23. Öyle ki: O cennetin, o bağ ve bahçenin (Toplanacak meyveleri pek yakındır) pek lezîz, latîf meyveleri kolaylıkla elde edilecek bir vaziyettedir. Sâhibi onlardan bol bol yer, lezzet alır, ferahlıklar içinde yaşar durur.

24. Afiyetle yiyin ve için. Geçmiş günlerde takdim etmiş olduğumuz şeylerin mükâfatı olarak.

24. Artık o gibi kurtuluşa eren zâtlara Allah tarafından en büyük bir iltifat olmak üzere hitap edilerek buyurulur ki: Ey Cennete girmiş olan kullarım!. Bu cennetlerde (afiyetle) güzel, lezîz şeylerden (yiyin ve için) zevk alın, bütün bu nîmetler, size (geçmiş günlerde) dünya âleminde (takdim etmiş olduğunuz şeylerin) güzel amellerin, ve itaatin (mükâfat olarak) Allah tarafından ihsân buyurulmuştur, ne büyük bir iltifat!. Ne mutluca bir yaşayış!. Cenab-ı Hak cümlemize nasîb buyursun. Âmin.

25. Fakat o kimseye ki, kitabı sol tarafından verilmiş olur, o da der ki: Keşke kitabım bana verilmemiş olsa idi.

25. Bu mübârek âyetler de kıyamet gününde kitapları sol taraflarından verilecek olan kâfirlerin o zaman ne kadar pişmanlıklarda bulunacaklarını, ne kadar müthiş azaplara tutulacaklarını ihtar ediyor. Onların o dinsizlikleri, insanlık merhametinden mahrûm olmaları sebebiyle öyle Cehennem azaplarını hak etmiş, kendi kötü amellerinin cezasına kavuşmuş olacaklarını beyan buyurmaktadır.

Şöyle ki: (Fakat o kimseye) o kâfir olan şahsa (ki; kitabı) amel defteri (sol tarafından verilmiş olur) o sâbitede yazılmış olan pek çirkin amellerini anlamış bulunur. Artık o da tam bir üzüntü ile (dert ki, keşke kitabını bana verilmemiş olsa idi.) şimdi o kadar çirkin hâllerimden haberdar bulunmasa idim.

26. Hesabımın da ne olduğunu bilmese idim.

26. Ve şöyle de temennîde bulunur, keşke ben (Hesabımın da ne olduğunu bilmese idim.) onları bilmeden dolayı da ayrıca ruhen azap çekip durmasa idim.

27. Keşke o ölüm hayatımı kesip bitirmiş olsa idi.

27. Ve yine der ki: (Keşke) Ölüm, dünyadaki hayattan mahrûmiyet, hayatını (kesip bitirmiş olsa idi.) şimdi bir daha yeniden hayata ererek bu kadar azaplara tutulmasa idim.

28. Malım bana bir fâide vermedi.

28. Ve diyecektir ki: Dünyadayken elde etmiş olduğum (Malım) servetim, maddî varlığım (bana bir fâide vermedi) beni bu âhiret azabından kurtarmaya yardım edecek bir mahiyette bulunmadı, boş yere mahvolup gitti.

29. Benim saltanatım mâlik olmam benden yok olup gitti.

29. Dünyadaki cimriliğinin cezasına uğrayan o şahıs şöyle de diyecektir: (Benim saltanatım) Kuvvetim, bir nice şeylere sâhip oluşum, insanlar üzerine tasallutum (benden yok olup gitti.) şimdi fakir, zelîl bir vaziyette kaldım.

30. Allah tarafından da denilecektir ki: Onu tutun da ellerini boynuna bağlayın.

30. Allah tarafından da zebânîlere emrolunacaktır ki: (Onu) O üzüntüler içinde kalan kâfiri (tutun da) ellerini boynuna zincirler ile (bağlayın) onu kımıldanamayacak bir hâle getirin.

31. Sonra cehenneme kavuşturun.

31. (Sonra) Onu (Cehenneme kavuşturan) o kâfiri sürükleyerek tutuşup durmakta olan Cehennemden başka bir yere götürmeyin.

32. Sonra uzunluğu yetmiş arşın olan bir zincir içinde olarak onu sevk edin.

32. (Sonra uzunluğu yetmiş arşın olan) Bütün vücudunu kaplayacak bulunan (bir zincir içinde olarak onu) o inkârcıyı cehenneme (sevk edin) onun o ateşîn yere tam bir zilletle atıverin.

33. Muhakkak ki, o: Yüce olan Allah’a iman etmez idi.

33. (Muhakkak o) Cehenneme sevk edilecek şahıs dünyada iken küfür içinde yaşıyordu (Yüce olan Allah’a îman etmez idi.) Allah’ın birliğini ilâhî kudreti tasdîkte bulunmazdı, kulluk vazîfelerini îfaya çalışmazdı.

34. Ve yoksullara yemek verilmesine teşvikte bulunmazdı.

34. (Ve yoksullara yemek verilmesine) yemek yedirmede bulunmasına başkalarını da (teşvikte bulunmazdı) kendisi malından fakirlere bir şey vermediği gibi başkalarını da men’e çalışırdı, bir kimseyi bir iyiliğe teşvik etmek istemezdi. Halbuki, kendi ihtiyaçlarından fazla bir mala sâhip olanlar, fakirlere, zaiflere yardım etmekle mükelleftirler. Bu ilâhî beyanda delâlet vardır ki: Kâfirler de bu gibi furuattan olan vazîfeler ile mükellef bulunmaktadırlar. Bunlara riâyet etmemelerinden dolayı da ayrıca cezalanacaklardır.

35. Artık onun için burada bir şefkatli yakını yoktur.

35. (Artık onun için) O küfür için ölerek âhirete gitmiş olan şahıs için (Burada) bu kıyamet toplanmasında (bir şefkatli yakın yoktur.) o kendisini azaptan kurtarabilecek bir dosta, bir yardımcıya sâhip bulunmayacaktır. Bütün dostları, yakınları kendisinden kaçınacaklardır, onun yüzünden kendilerine bir zarar gelmesini düşünerek ondan kaçacaklardır.

36. Ve yemek de yoktur, kanlı irinden olan müstesnâ,

36. (Ve) O kâfir için âhirette (yemek de yoktur) temiz bir yemeğe nâil olamayacaktır. (kanlı irinden olan) yemek (müstesna) öyle kâfirlerin yiyecekleri şey, içecekleri su, ehl-i Cehennemin vücutlarından çıkan irinlerden, akan pis sulardan ibaret bulunacaktır.

37. Onu ise günahkârlardan başkası yemez.

37. (Onu ise) Öyle pis, kötü olan bir şeyi, ise (günahkârlardan) yâni: Kasden günahları işleyen, öyle kasten îfa edilen hatalar ile kuşatılmış bulunan inkârcı, müşrik kimselerden (başkası yemez) ancak o kâfirlerdir ki: O pis şeyleri yemek mecburiyetinde kalacaklardır. İşte Allâh-ü Teâlâ’yı ve O’nun muhterem Peygamberlerini tasdik etmeyen, ilâhî kitaplara inanmış bulunmayan kimselerin gelecekleri böyle pek vahimdir. Ebedî bir cehennemdir.

38. Artık yok, görür olduğunuza yemin ederim.

38. Bu mübârek âyetler, Kur’an-ı Kerim’in yüceliğini gösteriyor, onun bir şair, bir kâhin veya bir deli sözü olmayıp bir ilâhî söz olduğunu bildiriyor. Onu Hz. Peygamberin uydurup Cenab-ı Hak’ka isnat etmiş olmasını iddia eden inkârcıları reddediyor. Onun bir ilâhî kitap olup takva sâhipleri için bir kutsî öğüt olduğunu ve onu inkâra cür’et edenlerin de âhirette pişmanlıklara, hüsranlara mâruz kalacaklarını ihtar buyuruyor.

Kur’an-ı Kerîm’in sırf bir hakikat olduğunu, Resûl-i Ekrem’in de Hak Teâlâ Hazretlerini tesbîh ve takdîs ile mükellef bulunduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Kur’an-ı Kerim’in bir ilâhî kelâm olduğunu takdîr ve tasdîk etmeyenler!, (artık yok.) O sizin öyle yanlış anladığınız gibi değil… (görür olduğunuza yemîn ederim.) Bütün görünenlere, bütün gözlere çarpan varlıklara andolsun ki: Size bildireceğim hakikatin kendisidir.

39. Ve göremez olduğunuza da yemin ederim.

39. (Ve göremez olduğunuza da) Bütün görünmez şeylere de, meselâ: Bütün ruhlara da, veya bütün bâtınî nîmetlere de veya, âhiret hayatına da, veyâhut ilâh olan zâta da yemîn ederim, artık kesin olarak biliniz.

40. Şüphe yok ki, O Kur’an Kerim olan bir Peygamberin tebliğ ettiği bir sözdür.

40. (Şüphe yok ki: O) Beyanı hikmet olan Kur’an (kerîm olan bir peygamberin) Hz. Muhammed Aleyhisselâm’ın sizlere ilâhî kitap olarak teblîğ ettiği (bir kelâmdır.) o bir ilâhî vahye
dayanmaktadır. Hz. Peygamber de onu size okuyup bildirmeğe memurdur.

41. Ve o bir şair sözü değildir. Siz pek az şeye inanıyorsunuz…

41. (Ve o) İlâhî Kelâm hâşâ (bir şair sözü değildir.) onu size teblîğ eden Hz. Muhammed, şiir ile iştigâlden yücedir, ve hiçbir şiir, o ilâhî sözdeki belâgat ve yüceliğe sâhip olamaz, (siz pek az şeye inanıyorsunuz!.) Kur’an-ı Kerim’in mahiyetini güzelce düşünemiyorsunuz, bâzı beyanatını hakikate uygun gördüğünüz hâlde bir çok beyanatını anlayıp tasdîk etmiyorsunuz veya siz bâzı âyetlere kalben inandığınız hâlde, az sonra, o inancınızdan dönüveriyorsunuz. Yâhut, siz hiç bir şeye inanmazsınız. Çünkü, Arap dilinde bâzen böyle az tâbiri, yok makamında kullanılmıştır.

42. Bir kâhinin sözü de değildir. Ne kadar az düşünüyorsunuz…

42. O hakikati beyan eden Kuran (Bir kâhinin sözü de değildir.) Kâhinler, bir takım müneccimlerdir ki: Yıldızlara dayanarak bir takım şeylerden haber verirler ki: O haberlerin ekserisi doğruluktan mahrûmdur, uydurma, zânna dayanan şeylerden ibarettir. Kur’an-ı Kerim’in beyanatı ise, hakikatin kendisidir, kâhin sözü olmadan yücedir, uzaktır. Ey o ilâhî kitap hakkında öyle boş iddialara cür’et eden inkârcılar!. Siz (ne kadar az düşünüyorsunuz!.) yâni: Siz doğru düşünmek özelliğinden mahrûm bulunuyorsunuz.

43. Âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir.

43. O Kur’an-ı Kerim, hâşâ ne şair sözüdür, ne de kâhin sözüdür. O sırf (âlemlerin Rab’bi tarafından) Son Peygamber olan Hz. Muhammed Aleyhisselâm’a Cibrîl-i Emîn vasıtası ile (indirilmiştir.) Teblîğ buyurulmuştur. Bir mukaddes ilâhî kelâmdan ibarettir.

44. Eğer O Peygamber faraza bâzı lakırdıları bize karşı bir iftira olarak söylemiş olsa idi:

44. İşte o Yüce Peygamberin kendi sözlerini Allah’a isnat etmemiş olduğunu kesin olarak beyan için Hak Teâlâ Hazretleri şöyle buyuruyor:
(Eğer o) Yüce Peygamber, diyelim, öyle inkârcıların iddiaları gibi (bâzı lâkırdıları) kendisinin bâzı kuruntularını (bize karşı bir iftira olarak söylemiş olsa idi) bunlar, Allah’ın kelâmıdır diyerek gerçeğe aykırı bir iddiada bulunsa idi.

45. Elbette ki: Onu sağ tarafından yakalardık.

45. (Elbette ki,) Ona aslâ imkân verilmezdi (onu sağ tarafîle yakalardık) yâhut onu kuvvet ve kudret ile tutarak hemen cezaya kavuştururduk.

46. Sonra O’ndan yürek damarını kesiverirdik.

46. (Sonra O’ndan yürek damarını kesiverirdik.) Yâni: Öyle gerçeğe aykırı bir iddiada bulunsa idi, onun ruhunu hemen gidererek kendisini helâke mâruz bırakmış olurduk.
“Vetîn” bir damardır ki: Kalpten çıkarak başla bitişir, buna şah damarı da denir, bu kesilince hayvan oluverir.

47. Artık sizden bir kimse de yoktur ki, ondan menediciler olabilsinler.

47. (Artık) Ey insanlar!. Öyle bir helâk etme takdirinde (sizde bir kimse de yoktur ki: Ondan) o cezayı tatbik etmekten bizi (menediciler olabilsinler.) Evet.. Bu engellemeye de hiç de bir mahlûk güç yetiremez.

48. Ve şüphe yok ki: O Kur’an ı Kerim takva sahipleri için el bette bir öğüttür.

48. (Ve şüphe yok ki: O) Kur’an-ı Kerim (sakınanlar) Allâh-ü Teâlâ’nın azabından korkup emirlerine ve yasaklarına itaat ve inkıyat edenler için (elbette bir öğüttür.) onlardır ki: O Kur’an-ı Kerim’i düşünüp tefekkür ederek ondan hakkiyle faydalanırlar.

49. Ve muhakkak ki, biz elbette biliriz, şüphe yok ki, sizden tekzîb edenler vardır.

49. (Ve muhakkak ki: Biz elbette biliriz.) Yâni: bir olan zâtıma kesin olarak malûmdur. Ey insanlar!. (Şüphe yok ki: Sizden tekzîb edenler vardır.) Kur’an-ı Kerim’i tasdîk edenler olduğu gibi bir kısım inkâr edenler de vardır. Artık tasdik edenler, mükâfatlara nâil olacakları gibi inkâr edenler de, lâyık oldukları azaplara er geç kavuşacaklardır. Bu âkıbeti iyice düşününüz…

50. Ve muhakkak ki, O Kur’an-ı Kerim elbette kâfirlerin üzerlerine bir hasrettir.

50. (Ve muhakkak ki, o) Kur’an-ı Kerim (elbette kâfirlerin üzerlerine bir hasrettir.) onlar yarın âhirette tasdik edenlerin mükâfata, inkâr edenlerin de cezaya kavuştuklarını görünce pişmanlıklarda bulunacaklardır, üzüntüler içinde kalacaklardır. Ne yazık ki: Artık pişmanlıkları, kendilerine bir fâide veremeyecektir.

51. Ve şüphe yok ki. O, kuşkusuz, gerçek bir hakikattir.

51. (Ve şüphe yok ki, o) Kur’an-ı Kerim (kuşkusuz gerçek bir hakikattir.) kesin olarak sâbit bir emrdir. Başkalarının uydurması olmayıp ancak Allah tarafından ehl-i imâna ihsân buyrulmuş olan bir mukaddes kelâmdır.

52. Artık o Yüce Rabbin ismiyle tesbihe devam et.

52. (Artık) Ey Yüce Resûl!, (o ulu Rab’bin ismîle) onun mukaddes ismini zikrederek o kerem sâhibi Mâbudu (tesbîhde) onu takdîse, bütün noksanlardan yüce tutmaya (devam et) seni peygamberlik şerefine nâil kılmış, seni ilâhî vahyine mazhar buyurmuş, senin şanını pek ziyade yükseltmiş olan yüce Mâbuduna dâima şükür ve övgüde bulun.

İşte Resûl-i Ekrem’e yönelik olan ilâhî emir onun ümmetine de, yöneliktir. Artık her müslüman için lâzımdır ki: İslâm şerefine nâiliyetinden dolayı Cenab-ı Hak’kı tesbîh ve takdîse devam etsin, ve kendisini öyle bir Peygamberin ümmetinden kılmış olduğu için Yüce Mâbuduna şükrân arzında bulunsun, o Yüce Peygamberi de dâima salât-ü selâm ile hatırlasın.
Yârabbi!. O mübârek Peygamberimize ve onun aile efradı ve Ashâbına dâima salât-ü selâm buyur, sana dâima hamd ve senada bulunuruz ey Yüce, Ulu Mâbudumuz!.