FİL SURESİ

Bismillâhirrahmânirrahîm

Bu mübârek sûre, “El-Kâfirûn” sûresinden sonra Mekke-i Mükerreme’de nâzil olmuştur. Fîl hâdisesini bildirdiği için kendisine bu ad verilmiştir.

“Beş âyet-i kerîmeyi ihtiva etmektedir. Bundan evvelki “Hümeze” sûresinde bir kimseyi malının çok yaşatamayacağı ve ahlâksız kimseleri servetlerinin azaptan kurtaramayacağı bildirilmişti, bu sûrede de fil ashâbının kıssası, bu hususa dair bir misâl, bir delil olduğu için aralarında güzel bir münâsebet vardır.

1. Görmedin mi, Rabbin fîl sahiplerine nasıl etti!

1. Bu mübârek sûre, Allah’ın dinine karşı muhalif cephe alan. Yüce Peygambere düşmanlık gösteren kimselerin dünyada da nasıl müthiş felâketlere mâruz kalacaklarına dair fil ashabı kıssasını bir ibret misali olmak üzere beyan buyurmaktadır. şöyle ki: Ey Son Peygamber!. (Görmedin mi?.)

Yâni: Tevatüren rivâyet olunduğu için görmüş gibi bilmedin mi?. Elbette ki: Bilmiş bulunuyorsun ki: (Rab’bin fîl sâhiplerine) O dinsiz guruba, o Kâbe-i Muazzama’yı yıkmak isteyen, ve fîl ile Yemen tarafından gelmiş bulunan mel’un bir zümreye (nasıl etti?.) onları nasıl yok etti, bir helâke uğrattı!.

2. Onların kurdukları tuzağı bozgunluk içinde kılmadı mı?

2. Evet.. O kudret ve azameti sonsuz olan âlemlerin Rabbi (Onların) o fîl sâhiplerinin (kurdukları tuzağı) onların Kâbe-i Muazzam’a hakkındaki haince bir şekilde yapmak istedikleri zarar ve ziyanı, bu hususta ki arzularını (bozgunluk içinde kılmadı mı?.) o hilelerini mahv ve yok edip iptâl buyurmuş olmadı mı?.

“Keyd” başkasına haberi olmaksızın bir zarar vukuunu dilemektedir.

“Tadlîl” zâyi kılmak, iptâl etmek mânâsınadır.

3. Ve onların üzerlerine bölük bölük kuşlar gönderdi.

3. Evet.. O Yüce Yaratıcı, o fîl sâhiplerini cezalandırmak için (Onların üzerlerine) sürü sürü (bölük bölük kuşlar gönderdi.) o kuşları bir kudret hârikası olarak yok etme ve cezalandırma kuvveti mahiyetinde bulundurdu.
“Tayr” havada uçan büyük veya küçük şeyler demektir. “Ebâbil” de cemaatler demektir. Kendi lâfzından tekili yoktur.

4. Onlara o kuşlar siccilden katı, sert çamurlardan taşlar atıyorlardı.

4. Artık (Onlara) o fîl sâhiplerine o kuşlar (Siccilden) yâni: Katı, sert, taş kesilmiş çamurdan (taşlar atıyorlardı.) herhangi birinin başına isâbet eden bir taş parçası, onu bir hastalığa uğratarak helâkine sebebiyet vermiş oluyordu.

5. Artık onları yenilmiş ekin yaprağı gibi kıldı.

5. Hak Teâlâ Hazretleri (Artık onları) O Kâbe-i Muazzama’ya karşı düşmanlık gösteren hain topluluğu (yenilmiş ekin yaprağı gibi kıldı.) hepsi de darmadağın olarak lâyık bulundukları Allah’ın kahrına uğramış oldular, işte kutsal şeylere düşmanlığın cezası!.

“Asf”: Bir ekin yaprağı demektir, biçildikten sonra kalır, onu rüzgârlar darmadağın bir hâle getirir, onu güveler, küçük kurtlar, böcekler yiyiverirler.

“Fîl vak’asının özeti, tefsirlerde, siyer kitaplarında yazılmış olduğu üzere şöylecedir. Uzun bir müddetten beri Yemen’de hâkim olan “Himyer” hükümdarları, bilâhare zaif düşmekle Habeşler, gelip Yemen diyârını zaptetmişlerdi.

Habeşlerden “Ebrehe” adındaki bir hükümdar, başkenti olan Yemen’de bir kilise yaptırmış, insanları Kâbe-i Muazzama’nın ziyaretinden vaz geçirerek kendi yaptırdığı kiliseye çekmek istemişti.

Bu maksadından dolayı bir ordu ile Mekke-i Mükerreme’ye doğru yürüdü, Ebrehe’nin büyük bir fîl’i var idi, onu ordusunun önünde yürütürdü, onunla gideceği yerlerde muzaffer olacağını sanırdı.

İşte bu fîl ile ve belki başka fillerde beraber bulunduğu hâlde Mekke-i Mükerreme üzerine hareket etti, içerisine gireceği sırada fîl yere çöktü, onu kaldırıp Kâbe-i Muazzama tarafına yürütemiyorlardı.

Başka taraflara ise koşa koşa gitmek istiyordu, işte bu esnâda idi ki: bir çok Ebâbil denilen kuşlar, semâ tarafından çıka geldiler, ağızlarındaki, ayaklarındaki ufak taşları Ebrehe’nin askerleri üzerine atıverdiler. Bir çokları bu taşların tesiri ile yaralanıp öldüler, aralarında Cüderi=kabarcık ve çiçek hastalığı görülmeye başladı.

Geri kalanlar da Yemen’e kaçıp gittiler. Ebrehe de hasta bir hâlde Sana’ya vardı, orada telef oldu.

Bu hâdisenin vuku bulduğu seneye vaktiyle Araplar “fil senesi” derlerdi, bunu bir tarih başlangıcı yapmışlardı, bu senede idi ki: Resûl-i Ekrem Efendimiz, ana rahmine şeref vermişti. Bu hâdiseden elli şu kadar gün sonra muharrem ayında Peygamberin doğumu gerçekleşti, bundan kırk sene sonra da Peygamberlik şerefine erişti.

Kısacası: Bu sûre-i celîle, bu ibret verici kıssayı haber vererek din düşmanlarını sakındırmaktadır, kutsal şeylere sûikast edenlerin âkıbeti böyle helâke uğrayacaklarını ihtar buyurmaktadır.

Yüce Peygamberimize de, teselli olup onun yüce dinin devam edeceğini, bütün insanlık âlemine yayılıp duracağını müjdelenmektedir. Bununla beraber bu olay, Resûl-i Ekrem, Sallâlâh-ü Aleyhi Vesellem Efendimizin peygamberliğini kuvvetlendirdiği, yüce şanını ilân ve temin ettiği için bir nevî peygamberlik mûcizesi sayılmaktadır.

İbrâhim Aleyhisselâm’ın zamanından beri Allah’a inananların bir mabedi olan Kâbe-i Muazzama, her ne kadar bir aralık müşrikler tarafından putlar ile doldurmuş ise de bu geçici ve mübârek Kâbe’ye bir sûikast maksadına dayanıp bilâhare Peygamber Efendimizin vasıtasiyle yine inananların mabedi ve müslümanların kıblesi olarak eski hâline getirilmiş ve kıyamete kadar da mü’minlerin mübârek bir ziyaretgâhı bulunacaktır. Kerem Sâhibi Mâbud Hazretleri bütün müslümanları o yüce makamların feyizlerinden yararlandırsın, âmin..