FECR SURESİ

Bismillâhirrahmânirrahîm

Bu mübârek sûre, “El-leyl” sûresinden sonra Mekke-i Mükerreme’de nâzil olmuştur. Otuz âyet-i kerîmeyi içermektedir. Fecre yemîn ile başladığı için kendisine bu ad verilmiştir. Bundan evvelki “El-Gâşiye” sûresinden Haşia = zelîle ve nâime = güzellik sâhibesi zikredilmişti. Bu sûre-i celîlede de yüzleri Haşia olan inkârcı, zorba guruplar ile yüzleri güzel, parlak olan mümtaz zümreler zikredildiği ve bu sûrenin evvelindeki yeminler, bundan evvelki sûrenin ahirindeki vâ’d tehdidin sıhhatine bir delil durumunda bulunduğu için aralarında mühim bir münâsebet vardır.

1. Andolsun fecr’e.

1. Bu mübârek âyetler, bir takım kavimlerin küfür ve azgınlıkları yüzünden nasıl birer helâke mâruz kalmış olduklarını bildiriyor. Onların maddî kuvvet ve haşmetlerinin kendilerini ilâhî azaptan kurtaramaz bulunduğuna işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: (Andolsun Fecr’c.) Tan yerinin ağaracağı, gecenin bitip güneşin doğmaya yüz tuttuğu, aydınlığın etrafa dağılmaya başlayacağı zamana ki: O, ilâhî kudrete şâhitlik eden ne mühim bir vakittir.

2. Ve on geceye.

2. (Ve on geceye) de andolsun: Ondan maksat, ya her ayın ilk on gecesidir ki, onun karanlık ayın ışıkları gidermeğe başlamış olur. Semâda hoş bir manzara vücuda gelmeğe başlamış bulunur. Veya bu on geceden maksat, Ramazan-ı Şerifin son on gecesidir ki, kendisini Bayram takip eder veyâhut Zilhicce ayının on gecesidir ki, o müddet içinde haç vazifelerile meşgul olmaya başlanılmış olur. Bu görüşe göre fecirden maksat da Arefe gününün veya Kurban Bayramı gününün fecrinden ibarettir.

3. Ve çifte ve teke.

3. (Ve çifte ve teke..) de andolsun. Bundan maksat da Allah bilir, bütün Allah’ın Yaratıklarının kısmen çiftler ve kısmen de teker teker bir hâlde bulunmalarıdır. Ve birçok hâdiselerin birbirlerine zıt bir hâl üzere olmalarıdır. Meselâ: İmân ile inkâr, hidâyet ile sapıklık, saadet ile mutsuzluk, güneş ile ay, gece ile gündüz, cin ile insan birbirinin zıddı bir hâldedirler.
Diğer bir yoruma göre de çiften maksat, Kurban Bayramıdır ki: Ayın çift olan onuncu gününe tesadüf etmektedir. Tekten maksat da arefe günüdür ki: Ayın tek olan dokuzuncu gününe tesadüf etmektedir.

4. Ve geçip gideceği zaman geceye.

4. (Ve geçip gideceği zaman geceye) de andolsun, o da bir yaratılış hârikasıdır. Kısalır, uzanır, bâzen karanlık, bâzen de yıldızlar ile aydınlanır. Gidip gelmesiyle cemiyet hayatında bir intizam, bir istirahat devresi vücuda getirir. Bu geceden maksadın Hacca mahsus olan müzdelife gecesi olduğuna inananlar da vardır, o gecede hacılar yürüyüşte bulunurlar. Bu kendilerine yemîn edilen şeylerden evvel bir “Rab” kelimesi de takdir edilmiş bulunabilir. O hâlde onların Rab’bine, Yüce Yaratıcı’ya yemîn edilmiş olur.

5. Bunda akıl sahibi için bir yemin yok mudur?

5. (Bunda akıl sâhibi için bir yemîn yok mudur!.) Evet.. Vardır. Hikmet sâhibi Yaratıcı’nın böyle bir takım kudret eserlerine yemîn etmesi, sırf kullarını uyandırmak içindir. Onların dikkatlerini ilâhî beyanlara çekmek içindir. Çünkü: Kendilerine yemîn edilen şeylerin her biri pek enteresan boş ve Allah’ın kudretine delil bir mahiyette bulunmaktadır. Artık akıl sâhipleri bunları güzelce seyrederek, akıllıca düşünerek bunların Yüce Yaratıcısı’nı birlemeye kutsamaya ve yüceltmeye devam etmeli değil midirler?. Kur’an-ı Kerim’in bütün bu mübârek âyetleri, insanları gâfilce yaşamaktan men ederek arifçe, hikmetlice bir hâlde yaşamaya dâvet etmekte bulunuyor. Gâfilce ve inkârcı bir hâlde yaşayanlar da elbette ki: Nihâyet lâyık oldukları cezalara kavuşacaklardır. İşte Kur’an-ı Kerim, bizlere örnekler gösteriyor.

6. Görmedin mi ki: Rabbin Ad’a nasıl yaptı?

6. Ey Yüce Resûl!. Ve ey onun ümmetinden bulunmak şerefine sâhip olan insan!. (Gördün mü ki:) görmüş gibi işitip bilmedin mi ki: (Rab’bin Âd’a nasıl yaptı?.) O kavmi küfürlerinden dolayı nasıl helâk etti.

7. Direk sahibi olan irem topluluğuna.

7. (Direk sâhibi olan) Yâni: Büyük çadırlara, yüksek binalara sâhip bulunan (İrem cemaatine.) bu Âd kavmi ki: “Arabî Bâide” denilen bir Arab kabîlesi bulunuyordu. Avs Bin-i İrem denilen bir şahsın evlât ve torunları bulunuyorlardı, büyük dedeleri ise Nûh Aleyhisselâm idi. Rimal, Ahkaf, Hazret Mût denilen yerlerde otururlardı, uzun bir müddet yaşamışlardı, sonra küfürlerinin bir cezası olmak üzere semâ tarafından gelen korkunç bir ses ile helâk olmuşlardır.

8. Bir belde ahalisi ki: O beldenin bir misli beldeler arasında yaratılmamıştı.

8. O helâk olan Âd kavmi (Bir belde) ahâlisi idiler (ki: O beldenin bir misli beldeler arasında yaratılmamıştı.) Kendileri pek büyük bir vücuda uzunca ömre, fazlaca kuvvete nâil bulunmuş oldukları gibi beldeleri de çok büyük, çok muhteşem bir hâlde bulunuyordu. Buna rağmen küfürleri yüzünden nihâyet mahvolup gittiler. Artık sonraki kavimler de onların o müthiş âkıbetlerinden ibret dersi almalı değil midirler?.

9. Vâdide kayaları söküp oyan Semûd’a nasıl yaptı!

9. (Ve) Ey Resûl-i Ekrem ve ey müslümanlar!. (vadide kayaları kesip oyan Semûd’a da) Hak Teâlâ nasıl yaptı?. Onları da küfürleri sebebile nihâyet nasıl bir şekilde kahır etti ve cezalandırdı, onların o âkıbetleri de bir düşünülmelidir.
Bu Semûd kavmi, “Arab-i Aribe’den (Hâlis Araplardan) bir topluluk idi, Hicaz ile Şam arasında bulunan “Hicr” adındaki bir beldede oturuyorlardı. Bunlar da Âd kavmi gibi Putlara taparlardı. Pek çok şehir yapmış oldukları rivâyet olunuyor.
Dedeleri Semûd adında bir şahsın adı ile anılan meşhur bir kabîledir. Büyük dedeleri ise Nûh Aleyhisselâm’dır Bu kabîle de küfürleri yüzünden bir sarsıntı, bir ses veya yıldırım ile helâk olmuşlardır.

10. Ve pek büyük sabit binâlar olan Firavun’a da nasıl yaptı.

10. (Ve) Yüce Yaratıcı, (pek büyük, sâbit binalara sâhip olan Fir’avuna) da nasıl yaptı?. Onu da nasıl müthiş bir azaba uğrattı, kendisini de, kendisine tâbi olanları da sular içinde helâk ederek cezalarına kavuşturdu. O Fir’avun’un kudret ve saltanatı, kendisini aslâ kurtaramadı, artık dünya varlığına güvenerek dinden, âhiret fikrinden mahrûm olanlar, o gibi küfürleri yüzünden helâke mâruz kalmış eski kavimlerin o müthiş âkıbetlerini bir düşünmeli, nazarı dikkate almalı değil midirler?

11. İşte onlar ki: Beldelerde azgınlıkta bulunmuşlardı.

11. (İşte onlar ki:) O Âd ve Semûd kavimleri ve Fir’avun’un kâfiri (beldelerde azgınlıkta bulunmuşlardı.) Kibirli vaziyetler almışlar, kindi fâni kuvvetlerine, servetlerine güvenmişler, kendilerine verilen öğütleri kabul etmemişler, câhilce ve inkârcı bir hâlde yaşamışlardı.

12. Oralarda fesadı çoğaltmışlardır.

12. O dinsiz kavimler, şahıslar (Oralarda) o
bulunmuş oldukları beldelerde (fesadı çoğaltmışlardı.) küfür ve isyâna dalmış, kendileri gibi düşünmeyenlerin hayatlarına kastetmiş, hâllerini ıslâh etme yolundan ayrılmış, kendi pek çirkin, ahlâka aykırı hâllerini bir yükseliş, bir medeniyet, bir refah ve saadet hâli sanmışlardı.

13. Artık Rabbin de onların üzerlerine bir azab kamçısı saldırdı.

13. (Artık Rab’bin de onların üzerlerine) O dinsizce, ahlâksızca yaşamaları yüzünden (bir azap kamçısı saldırdı.) üzerlerine çeşit çeşit azaplar yağdırdı, hepsini de daha dünyada iken felâketlere uğrattı, âhiretteki azapları ise her türlü düşüncelerin üstündedir.
Kur’an-ı Kerim’de bu gibi kavimlerin pek müthiş tarihî hâlleri ayrıntılı olarak ve kısaca mükerrer bir şekilde beyan buyurulmuştur. Bunlar ilâhî kudretin büyüklüğünü bildirmektedir. İnsanlar için birer ibret dersi vermektedir.
Resûl-i Ekrem’e de teselli vermek hikmeti, lütfunu içermektedir. Bu hususa dair “El-Hakka” sûre-i celîlesinin tefsîrine de bakınız.

14. Şüphe yok ki, Rabbin görüp gözetmektedir.

14. Bu mübârek âyetler de Âlemlerin Rabbi’nin bütün kevnî hâdiseleri görüp bildiğini haber veriyor, insanların zenginlikle, fakirlikle imtihana tâbi tutulduklarını bildiriyor. İnsanların ise bu husustaki hikmet ve faydayı takdîr edemez bir hâlde bulunduklarını ve pek cimrilik ve servete düşkünlük gösterdiklerini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Son Peygamber!. (Şüphe yok ki: Rab’bin) Bütün kullarının hâllerini (görüp gözetmektedir.) sana itaatte bulunanların da, muhalefete cür’et edenlerin de hâlleri Allah tarafından bilmektedir. Artık muhalif, inkârcı, olanlar geçmiş kavimlerin dinsizlikleri yüzünden nasıl felâketlere uğramış olduklarını düşünmeli değil midirler?

“Mirsad” Gözetilen yer, gözetme yeri, rasad dürbünü demektir.
“Haris”; yâni muhafız, bekçi mânâsında da kullanılmaktadır. Bu tarassuttan maksat, Cenab-ı Hak’kın bütün hâdiseleri görüp bildiğini bir temsilden ibarettir.

Deniliyor ki: Bu ilâhî beyan, yukarıdaki yeminlerin bir cevabı olabilir. Aradaki beyanlar ise birer muterize cümlesi mesabesindedir.

15. Fakat insan, ne zaman Rabbi onu imtihan edip kendisine ikramda bulunsa o vakit der ki: Rabbim bana ikram etti.

15. (Fakat insan) İbret almıyor, Hak Teâlâ’nın kendisini görüp bütün hâllerini bildiğini insan düşünmüyor, yalnız kendi maddî menfaatini düşünüyor, (ne zaman Rab’bi onu) O insanı (imtihan edip) yâni: Hakkında hikmet gereği bir imtihan bir deneme muamelesi yapsa da (kendisine ikramda bulunsa) o insana bir servet, bir nîmet, bir mevki verse (o vakit) o insan (der ki: Rab’bim bana ikram etti.) ben buna lâyık bulunuyordum. Biçare insan… Düşünmez ki: O nâil olduğu nîmet, bir ilâhî lütuftur, bir hikmetten dolayı kendisine ihsân buyrulmuştur. Onun şükrünü yerine getirmekle mükellef olduğunu düşünmez, ancak böbürlenir durur.

16. Amma onu imtihan edip de rızkını darlaştırdığı vakit de der ki: Rabbim bana ihanet etti.

16. (Amma) Cenab-ı Hak, hikmeti gereği olarak (onu) o cimri olan insanı (imtihan edip de rızkını darlaştırdığı vakitte) o insan, bunun ne gibi bir hikmet ve faydaya dayalı olduğunu takdir edemeyip (der ki: Rab’bim, bana ihanet etti.) o darlığın başka bir sebebe dayalı olduğunu düşünmeyerek onu kendi hakkında bir ihanet, bir hakaret zanneder. Halbuki: Öyle imtihanın kendi hakkında uhrevî bir mükâfata erişmesine vesîle olabileceğini veya kendini beyinsizce bir zevk ve safaya düşmekten korumaya sebep bulunacağını veyâhut kendi kusurunun, çalışma ve gayretteki noksanlığının bir neticesi olabileceğini hiç düşünmez. Bu âyet-i kerîme, kâfir bulunan Utbetübnü Rebia veya Ümeyyet-Übnü Halef hakkında nâzil olmuştur.

17. Yok, yok.. Belki siz yetime ikram etmezsiniz.

17. (Yok yok) Öyle zannettikleri gibi değil, bir kimsenin haddizatında değerli olması veya
ihanete lâyık bulunması, maddî bir nîmete erişmesiyle veya ihtiyaç içinde kalması ile alâkadar değildir. Nice kimseler, hiç bir kıymet ve fâzilete sâhip olmadıkları hâlde bir çok dünyalığa nâil olabilirler. Nice kimseler de, bir fâzilet ve kemâl sâhipleri oldukları hâlde dünya varlığından nâsipsiz bulunurlar. Bütün bunlar, birer hikmete dayalıdır. Kulun vazifesi ise üzerine düşen görevi yapmaya çalışmak, ve başarıyı da Allah’ın lütfundan beklemektedir. Bir nîmete nâil olunca şükrünü yerine getirip muhtaç olanlara da mümkün mertebe yardımda bulunmaktır.

Halbuki: Ey insanlar!. (Belki siz, yetime ikram etmezsiniz.) Malınıza pek fazlaca bağlanarak ve can atarak ondan sadaka vermek, yetimlerin yardımına koşmak istemezsiniz, nâil olduğunuz nîmetin şükrünü böyle bir şekilde yerine getirmeye çalışmazsınız.

18. Ve yoksullara yiyecek vermek için birbirinizi teşvikte bulunmazsınız.

18. (Ve) Ey kendilerine fazlaca kıymet veren, kavuştukları nîmetlere lâyık olduklarını iddia eden insanlar!. Siz (Yoksullara yiyecek vermek için) bir eğilimde bulunmazsınız, (birbirinizi teşvikte) öyle bir insanî muamele için öncülükte (bulunmazsınız) artık elde etmiş olduğunuz nîmetlere kendinizin lâyık, ve hak etmiş olduğunuzu nasıl iddia edebilirsiniz?. Ve bir nîmetten mahrûm kalınca onu hakkınızda bir ihanet nasıl sayabilirsiniz?. Nedir sizdeki bu cimrilik, bu kadar yanlış bir görüş?. Halbuki: İnsanlara lâzım olan odur ki, birbiri hakkında iyiliksever olsunlar, birbirinin yardımına koşsunlar, zenginler, fakirlere yardım etsinler, fakirler de zenginlere teşekkür ederek duada bulunsunlar. Ve kader gereği bir ihtiyaç içinde bulunurlarsa meşrû şekilde giderilmesinin sebeplerine baş vurarak Cenab-ı Hak’tan muvaffakiyet niyâzında bulunup dursunlar. İslâm ahlâkı bunu icabetmektedir.

“Lâtehhazzune” bâzınız bâzınıza emretmezsiniz demektir.

19. Ve miras bırakılan malı şiddetlicesine yersiniz.

19. (Ve) Ey ihtiraslı insanlar!. Siz (Miras bırakılan malı şiddetlice yersiniz.) yâni: Kendi hissenizin üstünde bir hisse almak istersiniz, helâl mı, haram mı diye düşünmezsiniz, kadınların çocukların ve başkalarının haklarına tecâvüz edilip edilmediğini hiç dikkate almazsınız veyâhut miras bırakanın o malları haram olarak elde etmiş olduğunu bildiğiniz hâlde yine o malları alıp yemekten geri durmazsınız.
“Lemmen” Cem’an şediden: Yâni şiddetle, tam bir ihtiras ile toplamak mânâsınadır.

20. Ve malı pek çokça bir sevgi ile seversiniz.

20. (Ve) Siz ey ihtiraslı insanlar!, (malı pek çokça bir sevgi ile seversiniz.) Miras sûretiyle olsun olmasın her hâlde helâl ve haram demeyerek mal toplamaya büyük bir eğilim gösterirsiniz. Kısacası: Siz dünya hayatını, varlığını, âhiret hayatı ve nîmetleri üzerine tercih edersiniz. Halbuki: Ahlâkî fâzilet sâhibi olan bir insan, öyle ihtiraslı hareketlerden kaçınır, kavuştuğu malların şükrünü yerine getirmeye çalışır, muhtaç olanlara seve seve yardımda bulunur, meşrû sûretle mal kazanmaya gayret eder, gayri meşrû mallara bir kıymet vermez, dâima namuslu bir hâlde bulunur, asıl hakiki istikbâlini düşünerek ona göre hareketlerini düzenlemeye çalışır durur.
“Cemmen” kesiren yâni çokça mânâsınadır.

21. Hayır hayır.. Yer dağılıp parça parça parçalanınca.

21. Bu mübârek âyetler de fâni varlıklara düşkün olanların iddialarını reddediyor, kıyamet kopup ta âhirete imânsız bir hâlde gidecek olan herhangi bir şahsın ne kadar fâidesiz pişmanlıklarda bulunacağını ve ne müthiş azaba tutulacağını ihtarda bulunuyor. Fakat mümin, sâlih kulların da o gün ne kadar ilâhî lütuflara mazhar olarak cennete sevk edileceklerini müjdelemektedir. Şöyle ki: (Hayır, hayır.)

Öyle değil, ey insanlar!. Helâl ve haramı dikkate almamanız, dünya varlığına karşı o kadar hırslı olmanız, ebedî istikbâliniz için çalışmamanız, uygun bir hareket olamaz, sonra bir gün gelecek ki: Bu yanlış hareketlerinizden dolayı pişman olacaksınızdır. Evet. (Yer dağılıp parça parça parçalanınca…) Büyük bir zelzeleye uğrayarak üzerindeki binalar,
köşkler, ağaçlar, dağlar darmadağın olunca o boş temennîler, pişmanlıklar yüz gösterecektir.
“Dekket” titredi, harekete geldi, sarsıldı demektir. “Dek” vurmak, dökmek, parça parça etmek mânâsınadır.

22. Ve Rabbin emri gelip melekler de saf saf dizilince.

22. (Ve Rab’bin) Emri, kazası veya o Yüce Yaratıcı’nın kudretinin alâmetleri, kahr ve cezasının eserleri meydana (gelip melekler de saf saf dizilince…) yâni: Göklerden Melekler inerek insanları ve cinleri kuşattıkları zaman, bu sûretle de durak ehline karşı ilâhî hâkimiyet tecellî edeceği vakit de o insanlar, fâidesiz temennîlerde, pişmanlıklarda bulunacaklardır.

23. Ve o gün Cehennem de getirilmiş olunca insan o gün anlamış olur. Ve artık o anlayıştan da ona ne fâide!

23. (Ve o gün cehennem de) Varlık alanına (getirilmiş olunca…) bir hadîs-i şerife nazaran cehennem, yetmiş bin melek ve onlara tâbi olan diğer ruhanî kuvvetler vasıtasiyle meydana getirilecektir. Yâni: Bakanlara karşı cehennem olanca şiddetiyle görülecek, bu sebeple de Allah’ın kudreti tecellî etmiş bulunacaktır. Artık bu müthiş manzara karşısında kalan ve âhiret hayatını yalanlamış bulunan herhangi bir inkârcı (insan, o gün anlamış olur.) dünyada iken ne kadar yanlış düşünmüş, câhilce ve inkârcı bir hâlde yaşamış olduğunu anlayarak gözlerinden gaflet ferdesi açılır (ve artık o anlayıştan ona ne fâide?.) artık uyanma devri geçmiş, o anlayış âdet durumunda bulunmuştur. Bu anlayıştan dolayı bir fâide göremeyecektir. Artık fâide verecek tevbe zamanı geçmiştir.

24. Der ki, keşke hayatım için güzel ameller takdim etmiş olsa idim.

24. Öyle bir şahıs, o korkunç manzara karşısında kalınca (Der ki: Keşke hayatım için) bu âhiret hayatıma fâide vermesi için daha dünyada iken güzel ameller (takdim etmiş olsa idim.) dünya hayatını boş yere zâyi ve kendime verilmiş olan irâdeyi, kabiliyeti kötüye kullanmasaydım da şimdi böyle pek müthiş azap karşısında kalmasa idim.

25. Artık o gün Allah’ın yapacağı azabı bir kimse yapamaz.

25. (Artık o gün) O kıyamet zamanında (onun) o Yüce Yaratıcının, o kâfir insan hakkında (yapacağı azabı bir kimse yapamaz.) o öyle bir şiddetli azaptır. Onun bir mislini hiç bir mahlûk, meydana getiremez, o kâfir şahıs, dünyadaki kendinin pek çirkin, bâtıl hareketinden, inkârından dolayı böyle bir azaba lâyık olmuştur.

26. Ve onun vuracağı bend ile kimse bend vuramaz.

26. (Ve onun) O kahredici olan yaratıcının (vuracağı bend ile) zincir ile, kelepçe ile (kimse bend vuramaz.) hiç bir kimse bir suçluyu öyle şiddetli bir sûrette yakalamaya kaadir olamaz. İşte küfür ve münâfıklığın neticesi, böyle pek şiddetli bir azaptan ibarettir. Allâh-ü Teâlâ’nın mü’mîn, sâlih kulları ise bütün bu azaplardan emîn, ilâhî lütuflara ulaşmış bulunacaklardır.
“Vesak”: Bağ, bend, kayt, ayak bağı ve söz, yemîn mânâsınadır.

27. Ey huzura kavuşmuş nefis!

27. Evet.. İyi hâl ile vasıflanmış mü’minlere âhirette Allah tarafından bir iltifat olarak buyrulacaktır ki: (Ey mutmain olan nefis) yâni: Ey emîn, ruh huzuruna sâhip, temiz itikat ile vasıflanmış, şek ve şüpheden uzak ve Cenab-ı Hak’kın zikri ile, sevgisi ile kalbini nûrlandırmayı başaran mü’mîn zât!.

28. Rabbine dönüver, sen râzı, O da senden râzı olarak.

28. (Rab’bine dönüver.) Kerem Sâhibi Mâbudu’nun mânevî huzuruna yönel, onun vâ’d buyurmuş olduğu bir keramet mahallinde, bir yüksek cennete gidiver. (Sen) sana verilen nîmetlerden (râzı) olduğun hâlde (O) Kerîm Rab’bin (de senden râzı olarak!.) öyle pek yüce bir mâkama eriş.

29. Artık kullarımın arasına katıl.

29. Ve o Kerem Sâhibi Mâbud öyle muhterem bir
kuluna dirilme zamanında veya ölüm vaktinde emreder ki: (Artık kullarımın arasına gir..) Ey nefis-i mutmeinne!. (Ey huzura ermiş nefis) Sen de değerli kullarımın zümresine dahil ol..

30. Ve cennetime giriver.

30. (Ve) Sen de o muhterem kullarını ile beraber (cennetime giriver.) bundan maksat, cennetlerin en yükseği olan Adn cennetidir.
Bir rivâyete göre bu âyet-i kerîme “Hz. Hamza” veya Mekke’deki müşriklerin idam etmiş oldukları “Habib Bin-i Adiy” Radiyallâh-ü Anhüma hakkında nâzil olmuştur. Maamafih bu gibi beyanlarda muteber olan, onun genelliğidir, sebebinin hususiyeti değildir. Bu ilâhî müjde, her sâlih, huzura ermiş kulu da içine almaktadır.

Kısacası: Mü’minlerin âkıbeti, böyle tasavvurların üstünde bir selâmet ve saadetten ibarettir. Temiz, takva ehli mü’mînler arasında bir mânevî birlik vardır. Hepsinin de yüzlerinde bir din nûru parlar durur, mutlu müminlerin nûrları, sâlih müminlerin çehrelerine aksederek tecelli eder, bir saadet âleminde beraber yaşar, nice ilâhî tecellilere kavuşurlar. Hak Teâlâ Hazretleri cümlemizi o gibi zâtların şefaatlerine, arkadaşlarına kavuştursun âmin..