ZUHRUF SURESİ

zuhruf suresi tefsiri
zuhruf suresi tefsiri

Bismillâhirrahmânirrahîm

Bu mübârek sûre Mekke-i Mükerreme’de nâzil olmuştur. Seksen dokuz âyet-i kerîmeyi içermektedir. “Hâ, Mim” ile başlanılan sûrelerin dördüncüsüdür. Şûra sûresini müteâkip indirilmiş, o sûrenin nihâyetinde işâret edilen ruhun mânevî hayatın medârı olan Kur’an-ı Kerîm’in nasıl bir kitap olduğunu açıklamıştır. (35) inci âyet’i kerîmesindeki yaldızlı ziynet, altun ve gümüş mânasına olan “Zuhruf” kelimesi münâsebetiyle bu mübârek sûreye böyle “Zuhruf Sûresi” adı verilmiştir. Başlıca konuları şunlardır:

1. Kur’an-ı Kerim’i tavsif etmek, Resûl-i Ekrem’in o ilâhî kitap ile insanları İslâm dinine dâvet etmekle emrolunduğunu beyân etmek.

2. Müşriklerin Hz. Peygamberi yalanlamaya cür’et etmiş olduklarını, Meleklere Allah’ın kızları demekte bulunduklarını ve semâları, yeri Cenab-ı Hak’kın yaratmış olduklarını itiraf ettikleri hâlde putlara tapınmaktan geri durmadıklarını kınamak.

3. Kâfirlerin atalarını körü körüne taklit ederek ilâhî dini kabulden kaçındıklarını beyân ve bu yüzden kıyamet gününde nasıl azaplara mâruz kalacaklarını ihtar etmek, mümin kulların ise o gün korkudan, hüzn ve kederden emin olarak cennetlere ve nice nîmetlere nâil olacaklarını müjdelemek.

4. İnsanlara âid üstünlüğün maddî servetlerle, altın ve gümüş ile değil, güzel bir itikat ile, güzel ahlâk ve amellerle mümkün olduğuna işâret etmek, peygamberlik ve risâletin hangi zâtlara ihsân buyurulmuş olduğunu açıklamak.

5. Resûl-i Ekrem’e teselli vermek üzere Peygamberlerin babası Hz. İbrâhim gibi bâzıpeygamberlerin kıssalarına işâret etmek ve sapıklara karşı hâkimce bir üslup ile hareket edilmesini tavsiye etmek.

1. Hâ, Mim.

1. Bu mübârek âyetler, Kur’an-ı Kerim’in nasıl bir hidâyet rehberi olup Levh-i mahfuzda sâbit bulunduğunu, onun peygamber tarafından tertip edilmiş bir eser olmadığını bildiriyor. Bir takım kâfirlerin kaçınmalarına rağmen bir ilâhî rahmetin tecellîsi olmak üzere o apaçık kitap ile halkın irşâdına devam edileceğini müjdeliyor. Eski inkârcıların asr-ı saadetteki inkârcılardan daha kuvvetli, daha varlıklı oldukları hâlde Peygamberlerine karşı göstermiş oldukları hürmetsizlikten dolayı ilâhî azaptan yakalarını kurtaramamış olduklarını ihtar ile o eski kavimlerin tarihî hâllerine dikkatleri çekmektedir. Şöyle ki: (Hâ, Mim) bu kelimelere dâir evvelce bilgi verilmiştir.

2. Apaçık bildiren kitaba andolsun ki.

2. (Apaçık bildiren) İnsanlığın muhtaç olduğu en mühim dinî meseleleri, dünyevî ve uhrevî selâmet ve saadete vesîle olacak vazifeleri, ahlâkî hareketleri izah eden (Kitaba) Kur’an-ı Kerîme (and olsun ki,) şu yüksek beyânlar, hakikatin tâ kendisidir.

3. Muhakkak biz onu bir arapça Kur’an kıldık, umulur ki, siz düşünürsünüz.

3. Evet.. (Muhakkak ki, biz onu) o apaçık kitabı (bir arapça Kur’an kıldık) Resûl-i Ekrem’in kendi lisânı üzere inzal ettik, onu en geniş en ebedî olan bir lisân ile bütün insanlığa hitabeder bir şekilde insanlığa ihsân buyurduk, (umulur ki, siz düşünürsünüz) O kitabın yüce hitaplarını düşünür, anlarsınız, hakkınızda ne kadar fâideli olduğunu takdir edersiniz.

4. Ve şüphe yok ki, O, katımızdaki ana kitapta elbette pek yüksektir, çok hikmetle vasıflanmıştır.

4. (Ve şüphe yok ki: O) Mukaddes kitap, o muazzam Kuran (katımızdaki ana kitapta) levh-i mahfuzda veya ezelî ve ebedî olan Allah’ın ilminde (elbette pek yüksektir.) kadri pek yücedir ve (çok hikmetle vasıflanmıştır.) Çünkü insanlığa en mühim dinî hakikatları telkin etmektedir. Nice hikmetleri, sırları içermektedir, bütün insanlığa hidâyet yolunu göstermektedir. Artık öyle apaçık bir kitabın ebedi bir mûcize olduğu, semâvî kitaplar arasında büyük bir yere sâhip bulunduğu, Allah katındaki yüceliği nasıl inkâr edilebilir?.

5. Siz, haddi aşan kimseler oldunuz diye, sizden Kur’an ı vazgeçip bertaraf eder miyiz?

5. (Siz) Ey inkârcılar!. Ey o yüksek kitaba karşı düşmanca cephe alanlar!. (haddi aşan kimseler oldunuz diye) Nîmetlerin değerini bilemez, hayatlarını boş yere sarfeden inkârcı kimseler oldunuz diye (sizden o Kur’an-ı vaz geçip bertaraf eder miyiz?.) sizin o câhilce hareketinize göre hakkınızda hemen muamele yaparak sizi helâk eyler miyiz?. Bütün insanlığı Allah’ın bir rahmet eseri olarak irşâda, aydınlatmaya çalışan o Kur’an-ı Kerim’in indirilişini eksik bırakır mıyız?. Elbette öyle bırakılmayacaktır. O Kur’an-ı Kerim tamamen nâzil olarak kıyamete kadar bütün insanlığa hitap edecektir, onlara doğru yolu gösterecektir. Bu ne bir ilâhî lütuf, bunu takdir etmeli değil misiniz?.

6. Halbuki, biz evvelkiler için de nice Peygamber gönderdik.

6. (Halbuki, biz evvelkiler içinde) Geçmiş kavimler arasından (nice Peygamber gönderdik) o cemiyetlere birer Peygamber gönderilmiş, kendileri ilâhî dine dâvet edilmiş oldu. Şimdi Ey Peygamber!. Sen de kavmine ve bütün insanlığa gönderilmiş bir Peygamber bulunuyorsun. Senden evvelki Peygamberlerin tarihî hâllerini dikkate alarak tesellî bul, sana karşı kavminin gösterdiği düşmanlıktan dolayı üzülme.

7. Onlara bir Peygamber gelmiş olmazdı ki, illâ onunla alay eder olmuşlardı.

7. (Onlara) O eski kavimlere (bir Peygamber gelmiş olmazdı ki: İllâ) o kavimler (onunla) o kendilerine gönderilen Peygamber ile (alay eder olmuşlardı) o Peygamberin nübüvvetini kabul etmez, kendisine karşı maskaralıklarda bulunur, o muhterem zâta lâyık olmayan şeyleri isnâda cür’et ederlerdi. işte ey Son Peygamber!. Senin kavmin arasındaki inkârcılar da öyle alaycı hareketlere cür’et eden âdi kimselerden başka değildirler. Bu dünyada bu gibi câhilce hâdiseler öteden beri görülmekte bulunmuştur. Sen üzülme!.

“Erbab-ı kemâli çekemez nâkıs olanlar”

“Rencide olur dide-i hıfaş ziyâden”

ZİYA PAŞA

8. Artık bunlardan daha şiddetlisini de helâk ettik ve öncekilerde örneği geçmiştir.

8. (Artık bunlardan) Asr-ı saadetteki inkârcılardan (daha şiddetlisini) eski kavimler arasındaki daha kuvvetli, daha haşmetli olan kâfirleri (helâk ettik) onları o inkârlarının, alaylarının cezasına kavuşturduk, binaenaleyh şimdiki inkârcılar da kendilerini öyle bir cezadan kurtarabilirler mi?, (o evvelkilerin sıfatı geçmiştir.) Eski kavimlerin inkârları yüzünden nasıl felâketlere uğramış olduklarına dâir tarihî misâller, nümuneler Kur’an-ı Kerim’in âyetleriyle bildirilmiştir. Artık sonraki inkârcı kavimler de öyle bir felâketten yakalarını kurtaramayacaklarını bir düşünmeli değil midirler?. Sen müteessir olma, ey merhametli Peygamber!. Hak Teâlâ Hazretleri seni dâima destekleyecektir. Bu âyeti Kerîme, Peygamber efendimiz hakkında vâ’di, inkârcılar hakkında da tehdidi içermektedir.

9. Andolsun ki, onlara: Gökleri ve yeri kim yarattı? Diye soracak olsan elbette derler ki:Onları güçlü olan ve her şeyi bilen Allah yarattı.

9. Bu mübârek âyetler, müşriklerin sözleriyle işleri arasında ihtilâf bulunduğunu ihtar ediyor, bütün yerleri, gökleri Cenab-ı Hak’kın yaratmış olduğunu itiraf ettikleri hâlde bir takım mahlûkata tapınmaktan geri durmadıklarını bildiriyor. O Kerem Sâhibi Yaratıcının yarattığı yerden sulardan ve birçok nakl vasıtalarından nasıl istifâde ettiklerini beyân buyurarak insanları uyanmaya ve Allah’ın zâtını kutsamaya ve nîmetlerden dolayı şükür vazifesini yerine getirmeye ve nihâyet Allah Teâlâ’nın mânevî huzuruna gideceklerini itirafta bulunmaya dâvet buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Yüce Peygamber!. (And olsun ki,) Muhakkaktır ki (onlara) o müşriklere (gökleri ve yeri kim yarattı?. Diye soracak olsan) sana cevap olarak (elbette derler ki: Onları azîz, âlim olan) yâni: Her şeye, düşmanlarından intikam almaya kaadir olan ve göklerde ve yerde olanları, bütün mahlûkatının durumunu bilen (Allah yarattı) işte onlar, bu hakikati inkâr edemezler, bilâkis itiraf ederler. Bununla beraber o Yüce Yaratıcıdan başka putlara da taparlar, öyle âciz, fâni şeylere de mâbutluk vasfını vermekten geri durmazlar. Bu ne kadar cehâlet!. Ne kadar hakikata muhalefet!.

10. O Allah ki: Sizin için yeri bir beşik kıldı ve sizin için orada yollar kıldı, tâki, dosdoğru gidebilesiniz.

10. Allah Teâlâ Hazretleri, Yaratmanın ve mâbutluğun tek olan zâtına âid olduğuna şâhitlik eden yaratıklara dikkatleri çekmek için buyuruyor ki: (O) mutlak galip ve her şeyi bilen Allah (ki, sizin için yeri bir beşik kıldı) bir yatak hâline getirdi, üzerinde ikâmet ve istirahat edesiniz diye döşedi (ve sizin için orada) yeryüzünde (yollar kıldı) nice caddeler, sahâlar meydana getirdi (tâki, dosdoğru gidebilesiniz) yer yüzünün her tarafında gezipdolaşabilesiniz, ticaretle ve diğer bir şekilde istifâde edebilesiniz. Yâhut Allah’ın bu lütfunu düşünüp Allah’ın birliğini tasdike, ilâhî dini kabule muvaffak olabilesiniz.

11. Ve O ki, gökten belirli bir miktar su indirmiştir. Artık onunla bir ölmüş beldeye hayat neşretmiş olduk. İşte siz de kabirlerinizden öyle çıkarılacaksınızdır.

11. (Ve O ki,) O ihsânı sonsuz olan Kerem Sâhibi Yaratıcıdır ki; (gökten belirli bir miktar su indirmiştir.) İnsanlığın ihtiyacına, hikmet ve menfaat gereği yağmurları yağdırmaktadır. Fazla yağmur yağdırıp bir daimî Tûfanın ortaya çıkmasına meydan vermemektedir. Hiç yağdırmayıp da insanlığın susuzluktan mahvını da irâde buyurmamaktadır. İşte o Kerem Sâhibi Yaratıcı, bu lütfunu açıklayarak buyuruyor ki: (artık onunla) O su ile (bir ölmüş beldeye) yâni: Bitkilerden büyüyüp gelişmeden uzak kalmış herhangi, bir yer sahasına bir hayat (neşretmiş olduk) orasını yeniden canlanmaya, çeşit çeşit otlar ile, çiçekler ile, meyveler ile bezenmeye muvaffak kıldık, (işte siz de) Ey insanlar, öldükten sonra kabirlerinizden (öyle çıkarılacaksınızdır.) Evet.. Yer yüzünde dâima görülmektedir. Bu çeşitli hâdiseler, yer sahasının vakit vakit canlanıp ne mükemmel bir hâle gelmekte olması, birer kudret delilidir, insanların da öldükten sonra ilâhî kudret ile yeniden hayata kavuşacakları için en kuvvetli bir delildir. Bunları bir ibret nazariyle seyretmeli değil misiniz?.

12. Ve O ki, bütün çiftleri yaratmıştır ve sizin için gemilerden ve hayvanlardan bineceğiniz şeyleri de yapmıştır.

12. (Ve O ki,) O Yüce Yaratıcı ki: (bütün çiftleri yaratmıştır) çeşitli, birden çok, birbirine benzer, yaratılış eserlerini meydana getirmiştir, hayvanları, bitkileri, ağaçları, çiçekleri, meyveleri ve daha nice eserleri vakit vakit yaratmaktadır, (ve) Ey insanlar!, (sizin için gemileri ve hayvanlardan) otlar, develergibi (bineceğiniz şeyleri de yaratmıştır.) bunları yaratıp varlık sahasına çıkarmıştır. Vakit vakit nice muhtelif, fevkalâde nakl vasıtalarını da, meselâ: Uçakları vesâire de keşf için insanlara kabiliyet ihsân buyurmaktadır. Bu ilâhî beyân, bütün bunlara işâreti içermektedir.

13. Tâki, sırtlarında yerleşip oturasınız, sonra O’nun üzerine yerleştiğiniz zaman Rabbinizin nimetini düşünesiniz ve diyesiniz ki: Bunu bizim hizmetimize veren Rabbimizin şânı pek yücedir. Halbuki, biz bunu zapt edebilenler değil idik.

13. Evet.. O Kerem Sâhibi Yaratıcı, bu kadar çeşitli nakl vasıtalarını size ihsân buyurmuştur (Tâki:) onların (sırtlarında) üzerlerinde (yerleşin) rahatça (oturasınız) dilediğiniz taraflara gidip, seyahatte bulunasınız (sonra onun üzerine yerleştiğiniz zaman) o nakl vasıtası üzerinde karar kılıp tam bir selâmetle yolunuza devama başlayınca (Rab’binizin nîmetini düşünesiniz) ne büyük nîmettir ki, öyle çeşit çeşit binek hayvanlarını, öyle muhteşem vapurları, trenleri, uçakları sizin istifâdenize tahsis buyurmuştur. Bunları güzelce tefekkür etmelisiniz (ve diyesiniz ki, bunu) bu üzerine bindiğiniz nakl vasıtasını (bizim hizmetimize veren Rab’bimizin şânı pek yücedir) o Yüce Yaratıcı, bütün noksanlıklardan uzaktır, o müşriklerin ona ortak edinmelerinden münezzehtir. Bu vasıtayı da bize boyun eğdiren, itaatkâr kılan ancak o Hikmet Sâhibi Yaratıcıdır (halbuki, biz bunu) bu nakl vasıtasını kendi kendimize (zaptedebilenler değil idik.) biz bunu itaatımız altına alamazdık. Dağlar kadar büyük vapurların demirlerden yapılmış tayyarelerin ve diğer değişik nakl vasıtalarının hepsi de birer ilâhî kudret eseridir, birer ilâhî irâdeye itaatkâr, garîp, enteresan, insanlardan daha kuvvetli, fevkalâde şeylerden ibârettir. Bunlardan insanların öyle diledikleri gibiistifâdeye muvaffak olmaları, ancak ilâhî bir lütuf sâyesinde mümkün olmaktadır. Artık bundan dolayı o kerîm Haalıkımıza ne kadar şükürde bulunsak yine kulluk vazifemizi hakkıyla yerine getirmiş olamayız. Onun affına sığınırız. İmamı Müslümin, Ebû Dâvûd’un, Tirmizi’nin ve diğer muhaddislerin rivâyet ettikleri bir hadis-i şerif, şu meâldedir: Resûl-i Ekrem Sallallâhü Aleyhi Vesellem bir sefere çıktığı zaman devesine binip yola giderken üç kere tekbir alır, sonra da   (Zuhruf 43/13) âyeti kerîmesini okurdu. Diğer bir rivâyete göre de Peygamber Efendimiz bir yere inince

(Ey Allah’ım bizi mübârek bir yere indir. Sen indirenlerin en hayırlısısın) diye buyurdu. İnsan, sefer hâlinde uyanık bulunmalıdır, yurdundan ayrılmış, başka bir yere gitmiştir. Bâzı seferlerin ârızâlardan uzak olmadığı görülmektedir. Binaenaleyh insan, dâima ve bilhassa sefer hâlinde dua edip Allah’ın himâyesine sığınmalıdır ve son âhiret seferini de düşünmelidir. İşte (14) üncü âyet-i kerîme buna işâret etmektedir.

§ Üstüvâ; Karar kılmak, karar etmek, beraber bulunmak, bir seviyede bulunmak mânasınadır.

§ Mukrinin; de tâkat getirebilenler, zapt ve rabta güç yetirenler, kaadir olanlar demektir.

14. Ve şüphe yok ki, biz Rabbimize elbette dönüp gidicileriz.

14. (Ve şüphe yok ki, biz) Öldükten sonra(Rab’bimize) bizi yaratıp yaşatan, besleyen mâbudumuzun mânevî huzuruna muhasebe ve muhakeme için (elbette dönüp gedicileriz.) Her şahıs dünyadaki amellerine göre mükâfat veya ceza görecektir. Binaenaleyh o gün için hazırlanmalıdır. Gerek ikâmet hâlinde ve gerek sefer hâlinde olsun hiçbir vakit o âkıbeti hatırdan çıkarmamalıdır. Dâima Cenab-ı Hak’kın koruma ve himâyesine sığınmalıdır, Allah’ın birliğini, ilâhî hâkimiyyetini tasdik etmek ve yüceltmekten dalgın olmamalıdır.