ZARİYAT SURESİ

Bismillâhirrahmânirrahîm

Bu sûre-i celîle, Ahkaf sûresinden sonra Mekke-i Mükerreme’de nâzil olmuştur. Altmış âyet-i kerîmeyi içermektedir. Kâf sûresindeki haşr ve neşre dâir ihtarın bir yaptırımı ve nihâyetindeki vaîd’in bir ayrıntısı makâmında bulunmaktadır.

 Bu mübârek âyetlerin içerdikleri mânanın özeti:

(1): Haşre ve neşre dâir en enteresan ve büyük deliller.

(2): Takvâ sâhiplerini mükâfatlar ile müjdelemek inkârcıları da azab ile tehdit etmek.

(3): Geçmiş kavimlerin ibret verici kıssalarına işâret ve Resûl-i Ekrem’e teselli vermek.

(4): Cinlerin ve insanların yaradılışındaki maksat.

(5); Nasihatlardan mü’minlerin istifâde edeceklerini beyân etmek.

1. Savurup dağılan rüzgârlara and olsun ki.

1. Bu mübârek âyetler, haşr ve neşrin ve mükâfat ile cezanın herhâlde vuku bulacağını pek muazzam kudret eserlerinden bir kısmına yemin sûretiyle beyân ederek insanları uyanmaya, âhiret hayatını tasdik etmeğe dâvet buyurmaktadır. Şöyle ki: Toprakları vesâire (Savurup dağıtan) hayvanatın, bitkilerin hayatına, büyüyüp gelişmesine hizmet eden, denizlerde ayrı ayrı dalgalar meydana getiren velhâsıl bir yaratılış eseri olan (rüzgârlara and olsun ki,) beyân olunacak şeyler hakikatin tâ kendisidir.

“Zerv” Lûgatte savurmak, geçip gitmek mânasınadır. Bu bakımdan rüzgârlara “zariyat” denilmiştir. Maamafih zariyatı, yıldızlar ile, melekler ile ve çocuk doğuran kadınlar ile tefsir eden de vardır.

2. Sonra yağmurları yüklenen bulutlara and olsun ki.

2. (Sonra yağmurları yüklenen) Onları, takdir edilen yerlere götürüp yağdıran (bulutlara and olsun ki,) bildirecek hâdiseler, elbette ki, vâki olacaktır.

“Vikr” Lûgatta bir hayvanın yüklendiği ağır yük demektir. Çoğulu evkârdır. Buradaki hamilattan maksat ise bulutlar olduğu gibi bulutları yüklenen rüzgârlardır veya çocuklara yüklü bulunan kadınlardır da denilmiştir.

3. Sonra kolaylıkla akıp gidenlere and olsun ki.

3. (Sonra kolaylıkla akıp gidenlere) Yâni: Denizlerde cereyan eden gemilere veya yerlerde ve havalarda sür’atle dolaşan nakl vasıtalarına ki, bugünkü trenleri, uçakları da vesâire de kapsar. Veyahut estikleri yerlerde dolaşan rüzgârlara veya kendi yörüngelerinde, dolaştıkları yerlerde cereyan eden yıldızlara da (and olsun ki) haber verilecek hâdiseler, meydana gelecektir.

4. Sonra herhangi bir emri taksim eden meleklere and olsun ki.

4. (Sonra) herhangi (bir emri taksim edenlere) yâni: Rızkları, yağmurları vesâire kullar ve beldeler arasında dağıtmak vazifesiyle görevli olan meleklere veya bulutlara (and olsun ki,) şu beyân olunacak şeyler, elbette ki, hakikatin tâ kendisidir.

5. Size vaad olunan: Şüphe yok ki, elbette doğrudur.

5. Şöyle ki: Ey insanlar!. (Size) Allah tarafından (vâ’d olunan) öldükten sonra yeni bir hayata kavuşacağınıza âid ilâhî vâ’d (şüphe yok ki, elbette doğrudur.) bu husustaki haberler, gerçeğe uygundur bir gün o hakikat, tecelli edecektir.

6. Ve muhakkak ki: Ceza da herhâlde vâkidir.

6. (Ve) Ey insanlar!. Yine (muhakkak ki, ceza da herhâlde vakidir.) herkes dünyadaki amellerine göre mükâfata veya cezaya kavuşacaktır, âhireti inkâr edenlerde lâyık oldukları cezalara elbette ki, çarpılacaklardır.

“Bu mübârek âyetlerdeki birçok yeminler, birer mühim hikmete ve faydaya dayanmaktadır. Kısacası: Bu muazzam eserlere yemin edilmesi bu eserlerin ne kadar muhteşem olduğuna ve Allah’ın kudreti için birer delil bulunduğuna işâret içindir. Ve bu muhteşem eserler, böyle harikulâde şeyleri vücuda getirmiş olan bir Yüce Yaratıcının insanları da öldürdükten sonra tekrar hayata kavuşturacağına birer parlak numune olarak gösterilmiş bulunuyor.

Maamafih böyle yemin buyurulması, beyân olunan hâdiselerin fevkalâde mühim olduğuna bir işâreti içermektedir. Ve böyle haber verilen pek mühim hâdiselerin yeminler ile kuvvetlendirilmesi, konuşmada geçerli olan beyân üslûbunun gereğidir. Hattâ deniliyor ki: Vaktiyle Arap’lar, yalan yere yapılacak bir yeminin beldeleri harab bir hâle getireceğine inanıyorlardı. Kendi iddialarını doğru yeminler ile isbata, kuvvetlendirmeye çalışırlardı. Böyle bir yemine dayalı olan iddiaları kabul ederlerdi. Binaenaleyh Kur’an-ı Kerim’deki yeminlerin vukuu da İslâm dairesine dâvet edilenleri temin etmek gibi hikmetlere de dayanmaktadır.

7. Muhtelif yörüngeleri olan gök hakkı için.

7. Bu mübârek âyetler, bir takım kimselerin muhtelif, bâtıl kanaatlerde, lâkırdılarda bulunduklarını bildiriyor. Böyle ihtilâflardan kurtulamamış şahısların Allah’ın kahrına lâyık olduklarını haber veriyor. Alay yoluyla kıyamet gününü soranların da nihâyet âteş azabına atılacaklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki (Muhalif yörüngeleri olan) Yıldızların hareket alanı bulunan yâhut güzel, dümdüz bir manzara teşkil eden (gök hakkı için) o muhteşem semâya, ilâhî kudretin güzel bir eseri olan yüksek âleme and olsun ki: “Hubük” Yollar, caddeler demektir. Tekili: Habîke’dir. Bunun süs sâhibi, dümdüz bir yaratılış sâhibi mânasına olduğunu söyleyen zâtlar da vardır.

8. Şüphe yok ki, siz muhtelif bir söz içinde bulunmaktasınız.

8. Evet.. And olsun ki: Ey müşrikler!. (Şüphe yok ki, siz, muhtelif bir söz içinde bulunmaktasınız.) Sizin lâkırdılarınız arasında ihtilâflar, tenakuzlar görülmektedir. Meselâ: Siz, Peygamberliği gün gibi açık olan bir zât hakkında şair, bazan sihirbaz, bazan da mecnun diyorsunuz. Kur’an-ı Kerim hakkında da, gâh şiir, ve gâh öncekilerin masalları demekten sıkılmıyorsunuz. Bu ne kadar cehâlet ve ahmaklık!. Siz hiç hakikatları görüp anlamayacak mısınız?.

9. Ondan döndürülen kimse, döndürülür.

9. (Ondan) gerçek görüşten, olgun imândan veya Resûl-i Ekrem’i ve Kur’an-ı Kerim’i tasdikten (döndürülen) kendi yaratılışının bozukluğu, nefsanî arzuları ve kötü irâdesinden dolayı mahrum bırakılan (kimse döndürülür.) öyle bir hidâyet yolundan uzaklaştırılmış bulunur. Diğer bir görüşe göre de öyle muhalif sözlerden bir takım kullar döndürülerek doğru bir söze sevk edilir, Allah’ın hidâyetine mazhar olarak ihtilâflardan kurtulmuş bulunur ki; bu da müminler hakkında bir övgü demektir.

“Efk” Sarfetmek, birşeyden döndürmek demektir, “İfk” ise yalan mânasınadır. Çok yalan söyleyene “effâk” denilir.

10. O muhtelif sözlü yalancılar kahrolsunlar.

10. (O) Muhtelif sözlü (yalancılar kahrolsunlar.) yâni: Allah’ın dini aleyhinde bulunanlar, bir takım iftiralara cür’et edenler, öyle kendi alçaklıklarından dolayı lânete hedef olarak helâk olup gitsinler. Bu, onların haklarında bir beddua mesabesindedir.

§ Harrâsûn”; Muhtelif lâkırdılarda bulanan yalancı kimseler demektir.

11. O kimseler ki, onlar cehâlet içinde gâfil kimselerdir.

11. Evet.. Kahrolsunlar (O kimseler ki,) o yalancı şahıslar ki: (onlar cehâlet içinde gâfil kimselerdir.) onlar derin bir cehâlete dalmış, büyük bir gaflet içinde kalmış, ne söyleyeceklerini bilemez bir hâlde bulunmuşlardır.

§ Gamre; Boğucu şey demektir, cehâletten ve sapıklıktan kinâyedir.

§ Sâhûn; da emrolundukları şeylerden gâfil bulunanlar mânasınadır.

12. Sorarlar ki: O cezâ günü ne zamandır.

12. O yalancılar, Hz. Peygamberden bir alay yoluyla (Sorarlar ki: O ezâ günü ne zamandır?.) ne vakit kıyamet kopacak, dinsizler cehennem azabına uğrayacaklardır?.

13. O gün ki, onlar âteş üzerine arz edileceklerdir.

13. O ceza vakti (O gün) vâki olacaktır (ki, onlar) o inkârcılar müşrikler (âteş üzerine arzedileceklerdir.) cehenneme atılarak yanıp yakılacaklardır. İşte o günü beklesinler.

§ Yüftenûn; kelimesi, yanarlar, azap görürler mânasında kullanılmaktadır.

14. Onlara denilecektir ki: azabınızı tadın. Bu odur ki, bunu alelacele ister idiniz.

14. Onlara, o âhiret gününü inkâr edenlere denilecektir ki: (Azabınızı tadın. Bu, odur ki) o alay yoluyla sual ettiğiniz âhiret azabıdır ki, siz (bunu alelacele ister idiniz) bunun meydana gelmeyeceğini zân ediyordunuz. İşte o uzak gördüğünüz elem verici olay, gerçekleşmiş oldu. Bütün bunlar, küfrün isyânın bir cezasıdır.

15. Şüphe yok ki, takva sahibi olanlar, cennetlerde ve pınarlarda bulunacaklar.

15. Bu mübârek âyetler de, takvâ sâhibi kulların pek güzel hâllerini bildiriyor, onların gece ve gündüz ibâdetler ile, fakirlere, zayıflara yardım ile meşgul olduklarını takdir ediyor ve değer veriyor. Bu yüzden nâil olacakları uhrevî nîmetleri müjdeliyor. Dikkatleri yerdeki, insanlık nüfusuna ve gökteki kudret eserlerine çekiyor, vâ’d olunan haşr ve neşrin, mükâfat ve cezanın vâki olacağını kat’î bir sûrette şöylece beyân buyurmaktadır. (Şüphe yok ki, takvâ sâhibi olanlar) yâni: İmân edip Cenab-ı Hak’dan korkanlar, dinî vazifelerine riâyette bulunup günâhlardan sakınanlar, âhirete varınca (cennetlerde ve pınarlarda) bulunurlar, aralarından ırmaklar akan bahçelere, büyük bostanlara nâil olmuş olurlar.

16. Rab’lerinin kendilerine verdiğini alıcıdırlar. Muhakkak ki, onlar bundan evvel iyilik eden zâtlar olmuşlardır.

16. Artık o seçkin zâtlar, (Rab’lerinin kendilerine verdiğini alıcıdırlar) kendilerine vâ’dedilen nîmetlere ermiş, onları teşekkürle kabul ederek ebedî selâmete, saadete ermişlerdir, (muhakkak ki, onlar) O cennetlere erişmiş olan takvâ sâhipleri (bundan evvel) dünyada iken (iyilik eden zâtlar olmuşlardı) Allah’ın rızâsını kazanmak için sâlih sâlih amellerde bulunmuşlardı. Artık onun mükâfatı olmak üzere bu ebedî nîmetlere kavuşmuş oldular.

17. Geceden pek az uyur olmuşlardı.

17. Evet.. O takvâ sâhibi zâtlar, dünyada iken (Gecede pek az uyur olmuşlardı.) geceleyin kalkar, teheccüt namazı kılar, Allah’ı zikir ile meşgul olurlardı.

“Yehceûn” Geceleyin az ve hafif bir uykuda bulunurlar demektir.

18. Ve seher vakitlerinde de onlar istiğfarda bulunurlardı.

18. (Ve seher vakitlerinde de) Gecelerin son altıda birinde de, yâni: Sabaha yakın da (onlar) o takvâ sâhibi zâtlar, öyle az uyur ve çokça teheccüt namazı kılar olmakla beraber (istiğfarda) da (bulunurlardı) kendilerinin kusurdan uzak olmayacaklarını dikkate alarak Cenab-ı Hak’kın afv ve mağfiretini niyâza devam ederlerdi. Böyle, uyanık, ihtiyatlı bir hâlde yaşarlardı.

19. Ve mallarında da dilenen ve yoksul bulunan için bir hak var idi.

19. (Ve) O ibâdet ehli zâtların (mallarında da dilenen) ihtiyacını bildirerek yardım dileyen (ve yoksul bulunan) kimseye ihtiyacını arzetmeyerek fakirce bir hâlde yaşayan kimseler (için bir hak var idi) mallarının belirli bir kısmını ayırır, öyle yardıma muhtaç olanlara sadaka olarak verirlerdi, Cenab-ı Hak’kın mahlûkatına bu sûretle de şefkat ve merhamette bulunmuş Allah’ın rızâsını kazanmaya muvaffak olmuş idiler.

20. Ve yerde, kesin olarak inananlar için deliller vardır.

20. Evet.. Takvâ sâhipleri, Hak Teâlâ’nın kutsal varlığına, yüce kudretine. Şâhitlik eden yaratılış eserlerini dikkate alıyorlar, kulluk vazifelerini yerine getirmeye çalışıyorlardı. Çünkü herşeyde (Ve) özellikle (yerde) yerküresinin varlığında, yâni: Yeryüzündeki çeşitli kıtaların, sahraların, dağların, madenlerin, çeşitli ağaçların, bitkilerin ve birçok hayat sâhibi mahlûkların varlıklarında (kesin inananlar için deliller vardır.) bütün bunlar, kâinatı bir yaratanın varlığına, kudret ve büyüklüğüne birer kesin delildir.

21. Ve sizin kendi nefislerinizde de deliller vardır hiç de görmez misiniz?

21. (Ve) Ey insanlar!, (sizin kendi nefslerinizde de) Deliller vardır. Evet.. İnsanın yaratılışının ne enteresan, ne mükemmel olduğunu dikkate alanlar, bir Yüce Yaratıcının varlığını tasdike, ona kullukta bulunmaya mecburiyet görür, imân ile, takvâ ile vasıflanmaya çalışır. Artık ey gâfil insanlar!. Siz (hiç de görmez misiniz?.) bu kadar kudret eserlerine bir dikkat nazarı ile bakıp istifâde etmek istemez misiniz?. Hiç gaflet ve Allah’ın kudret ve nîmetini düşünmekten mahrumiyet, insanlara yakışır mı?.

22. Ve gökte de rızkınız ve vaad olunduğunuz şey vardır.

22. (Ve) Ey insanlar!, (gökte de rızkınız) vardır. Yâni: Rızkınızın sebebi olan ışıklar gibi, bulutlar ve yağmurlar gibi şeyler üstünüzdeki gök kubbede bulunmaktadır. (ve vâ’d olunduğunuz şey) de göktedir. Yâni: Hayır ve şer veya sevab ve ceza veya cennet ve cehennem semâdadır. Nitekim cennetlerin yedinci semâda olduğu bildirilmektedir. Diğer bir yoruma göre de ameller ve sevaplar, semâda, levh-i mahfuzda yazılmıştır, takdir buyurulmuştur.

23. İşte o göğün ve yerin Rabbine and olsun ki: O size vaad edilen herhâlde sâbittir, sizin konuşmanız gibi, bir hakikattir.

23. (İşte) Ey insanlar!, (o göğün ve yerin) O muazzam âlemlerin (Rab’bine) Yüce Yaratıcıya (and olsun ki, o) size vâ’d edilen haşr ve neşr, sevab ve ceza veya beyân olunan semâvî rızklar, nîmetler, (herhâlde sâbittir) onda bir şüphe yoktur (sizin konuşmanız gibi) bir hakikattir. Evet.. Nasıl ki; bir insan, kendisinin konuşma kuvvetine sâhip olup söz söyler olduğunda şüphe edemezse o kendisine vâ’d edilen de öyle kat’î bir hakikat bulunmaktadır, onda şüpheye aslâ yer yoktur. Maalesef.. Böyle açık hakikatları öteden beri inkâra cür’et edenler de vardır ki, nihâyet ilâhî azaba uğramışlardır. İşte evvelki Peygamberlerin kıssaları da bunu göstermektedir.

24. Sana geldi mi. İbrâhim’in ikram olunmuş olan misafirlerinin kıssası?

24. Bu mübârek âyetler, bir takım meleklerin insan sûretinde olarak İbrâhim Aleyhisselâm’ın yanına geldiklerini ve aralarındaki konuşmayı bildiriyor. Hz. İbrâhim’i pek bilgin bir oğula kavuşmakla müjdelediklerini ve bunu işiten pek yaşlı eşinin de almış olduğu vaziyeti beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Son Peygamber!. (Sana geldi mi) Senin haberin var mı?, (İbrâhim’in) O büyük Peygamberin kendi tarafından veya Allah tarafından (ikram olunmuş olan misafirlerinin kıssası?.) ki, o bir mühim kıssadır, ilâhî vahiy bulunmadıkça ondan haberdar olmuş olamazsın. Bu misafirler ise insan sûretinde Hz. İbrâhim’in yanına varmış olan oniki melek idi. Diğer bir görüşe göre de Hz. Cibril ve Mikâil ile diğer bir melekten ibâret bulunuyordu.


25. O vakit ki, onun yanına girmişler de selâm demişlerdi, Hz. İbrâhim de dedi ki: Selâm, tanınmamış olan bir cemaat.

25. (O vakit ki,) O melekler (onun) Hz. İbrâhim’in (yanına girmişler de selâm demişlerdi) yâni: Sana selâm olsun diye hitapta bulunmuşlardı. İbrâhim Aleyhisselâm da (dedi ki:) Aleyküm (Selâm) sizi tanıyamadım, siz bence (tanınmamışlar olan bir cemaat.) bulunuyorsunuz, kimler olduğunuzu bana bildirir misiniz?. Yâhut Hz. İbrâhim onların öyle kendince meçhul, gariplerden bir zümre olduklarını kalben düşünmüş bulundu.

26. Hemen bir bahane ile âilesinin yanına gitti, derhal semiz bir buzağı ile geldi.

26. İbrâhim Aleyhisselâm (Hemen bir bahane ile) veya misafirlerinden gizlice (ailesinin yanına gitti) misafirleri için ikramda bulunmak istiyordu (derhal semiz bir buzağı ile) bir pişirilmiş sığır yavrusu ile misafirlerinin yanlarına (geldi) onlara ziyâfette bulunmak istiyordu.

27. Bunu onlara yaklaştırdı. Dedi ki: Yemez misiniz?

27. Hz. İbrâhim (Bunu) bu getirdiği pişmiş buzağı etini (onlara) o misafirlerine (yaklaştırdı) buyurunuz bundan diye teklifte bulundu. O misafirler ise sofraya yanaşmıyorlardı. Bunu görünce İbrâhim Aleyhisselâm onlara (dedi ki: Yemez misiniz) ne için takdim edilen yiyeceğe iltifat buyurulmuyor?.

28. O vakit onlardan kalbinde bir korku gizledi. Dediler ki: Korkma ve onu bir bilgin oğul ile müjdelediler.

28. İbrâhim Aleyhisselâm (O vakit) o misafirlerin yemeğe iltifat etmedikleri zaman (onlardan kalbinde bir korku gizledi.) onların bir fenâlık için gelmiş olabileceklerini sanıverdi. Çünkü bir misafirin kendisine ikram edilen şeye iltifat etmemesi, kötü düşünmeyi gerektiren uygunsuz bir harekettir. Yâhut Hz. İbrâhim, o misafirlerin insan sûretinde görünmüş melekler olup azab için gönderilmiş olduklarını kalben düşünerek korkuverdi. O misafirler de (dediler ki: Korkma) biz Allah tarafından gönderilmiş melekleriz (ve onu) Hz. İbrâhim’i (bir bilgin) birçok ilm sâhibi olacak (bir oğul ile müjdelediler) Sâre adındaki zevcesinden İlhâk adındaki oğlunun dünyaya geleceğini müjdelediler.

29. Bunun üzerine eşi bir çığlık içinde yüzünü döndü de elini yüzüne çarpıverdi ve dedi ki: Kısır bir koca kadın!

29. (Bunun üzerine) O misafirlerin bu müjdesini duyar duymaz Hz. İbrâhim’in (eşi) evlerinin bir köşesinde oturarak misafirlerine bakan Hz. Sâre (bir çığlık içinde) a diye hıçkırarak (yüzünü döndü de elini yüzüne çarpıverdi.) kendi ihtiyarlığını düşündü (dedi ki: Kısır) gençliğinden beri çocuk doğurmamış (bir koca kadın!.) bulunuyorum, artık ben nasıl çocuk anası olabilirim?.

30. Dediler ki: Öylecedir, Rabbin buyurdu. Şüphe yok ki, o hikmet sahibidir bilendir.

30. O melekler de (Dediler ki: Öylecedir) vermiş olduğumuz müjde gerçekleşecektir, bunu (Rab’bin buyurdu) bu, takdir edilmiştir, biz bu Allah katında takdir edilen keyfiyeti size haber vermiş bulunuyoruz, (şüphe yok ki, hakîm, alîm, O’dur.) O Yüce Yaratıcıdır, O, Her şeye kaadirdir. O’nun her fiili bir hikmete dayanmaktadır, O’na yerde göklerde hiçbir şey meçhul kalamaz. Binaenaleyh öyle seçkin bir oğulun meydana geleceği de Allah’ın kudretine göre aslâ uzak görülemez. Bu kıssa için “Sûre-i Hûd”a da bakınız!.

31. İbrâhim Aleyhisselâm dedi ki: O hâlde mühim işiniz neden ibârettir? Ey gönderilmiş zâtlar!

31. Bu mübârek âyetler de Hz. İbrâhim’in yanına gitmiş olan meleklerin ne gibi bir maksatla gönderilmiş olduklarını bildiriyor. Lût kavmini helâk etmekle emrolunduklarını ve onların yurdunda bir müslüman ev halkından başkasını bulamadıklarını haber veriyor. Ve o kavmin yurtlarında haktan korkanlar için bir işâret bırakılmış olduğunu beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: İbrâhim Aleyhisselâm, o meleklere (Dedi ki: O hâlde mühim işiniz neden ibârettir?.) bu müjdeden başka yerine getirmekle mükellef bulunduğunuz başka ne gibi mühim bir vazifeniz vardır?, (ey gönderilmiş zâtlar!.) Allah tarafından gönderilmiş olan mübârek Melekler!.

§ Hatb; Korkunç iş, pek mühim haber demektir.

32. O melekler de dediler ki: Şüphe yok, biz günâhkâr olan bir kavme gönderildik.

32. O melekler de cevaben (Dediler ki: Şüphe yok, biz günâhkârlar olan bir kavme gönderildik.) yâni: Pek ziyade ahlâkî rezâlet sahihleri bulunan Lût kavmini helâk etmekle emrolunmuş bulunmaktayız.

33. Onların üzerlerine çamurdan taşlar yağdırmak için.

33. (Onların) O pek günâhkâr kimselerin (üzerlerine çamurdan) pişirilmiş, taş kesilmiş, balçık nevinden olan, cehennemi (taşlar yağdırmak için.) gönderilmiş bulunmaktayız.

34. Aşırı gidenler için Rabbin katında işaretlenmiş olarak o taşlar atılacaktır.

34. (Aşırı gidenler için) Yâni: Şeriatın sınırlarını aşan, kendileri için mübâh olan şeylere kanaat etmeyen kimseler için (Rab’bin katında) onun emr ve takdiriyle (işâretlenmiş) onların helâkine tahsis edilmiş (olarak) o taşlar başlarına atılacaktır. Öyle bir azab yağmuruna uğrayacaklardır.

35. Artık orada bulunan müminlerden kim var ise çıkardık.

35. Cenab-ı Hak buyuruyor ki: (Artık orada) O Lût kavminin beldelerinde (bulunan müminlerden kim var ise çıkardık.) onlar, semâdan yağacak azabtan emin olmaları için bulundukları beldelerden dışarı çıkarılmış oldular, onların haklarında böyle bir ilâhî koruma tecellî etmiş bulundu.


36. Fakat orada Müslümanlardan bir ev halkından başka bulmadık.

36. (Fakat orada) O Lût kavminin bulunduğu beldelerde (müslümanlardan) açık ve gizli olarak İslâmiyet’le, Allah’ın dini ile vasıflanmış kimselere âid (bir ev halkından başka bulmadık.) bütün onların yurtlarını müslüman olmayanların evleri teşkil ediyordu. Yalnız, Lût Aleyhisselâm’a âid ev müstesnâ, orada kendisiyle beraber aile fertleri bulunuyordu. Bunlar bir rivâyete göre onüç zâttan ibâret idi, onlar imânları sâyesinde kurtuluşa ermişlerdi.

37. Ve pek acıklı azabtan korkacaklar için orada bir işâret bıraktık.

37. (Ve pek acıklı azabtan) ilâhî cezadan, temiz yaratılışları ve kalblerinin yufka olması sebebiyle (korkacaklar için orada) o Lût kavminin yurtlarında ikâmetgâhlarında (bir alâmet bıraktık) onların helâkini göstermek için Şam ile Hicâz arasında bulunan yurtlarının harabeleri gibi, oraları istilâ etmiş kokmuş dereler gibi veyahut başlarına yağmış taş parçaları gibi ibret verici, tarihî bir işâret bırakmış olduk, tâki: Sonraki kavimler de onlardan bir ibret dersi alsınlar, Allah’ın azabını düşünüp uyanık bir hâlde yaşasınlar.

38. Mûsa’da da onun kıssasında da ibret vardır o vakit ki: Onu Firavun’a apaçık bir delîl ile gönderdik.

38. Bu mübârek âyetler de Mûsa Aleyhisselâm’ın Âd, Semud ve Hz. Nûh kavminin kıssalarına işâret ediyor. Fir’avun gibi inkârcıların, fâsıkların nasıl felâketlere, yıldırımlara, azablara kavuşturulmuş olduklarını birer ibret ve uyanma vesîlesi
olmak üzere beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: (Mûsa’da da) Yâni: O muhterem Peygamberin kıssasında da akıllıca düşünen kimseler için ibret vardır (o vakit ki: Onu) o Yüce Peygamberi (Fir’avun’a apaçık bir delil ile gönderdik) Evet.. Birer açık delil olan Âsa ve Yed-i Beyzâ gibi mûcizeler ile giderek Fir’avun’u tevhid dinine dâvet etti.

39. Firavun hemen bütün kuvvetiyle yüz çevirdi ve dedi ki: O, bir büyücüdür veya bir delidir.

39. Fakat Fir’avun, o inkârcı, kibirli şahıs, bu dâvete icâbet etmedi (Hemen bütün kuvvetiyle) kendi zorbalığıyla, kendisine güvendiği ordusuyla, (yüz çevirdi) hakkı kabulden dönüp kaçındı, imâna yaklaşmadı (ve) bilâkis (dedi ki:) bana böyle bir teklifte bulunan kişi (Bir büyücü veya bir delidir.) ki, benim gibi kuvvetli bir hükümdara karşı böyle bir teklifte bulunmaya cür’et etmiş oluyor. Mel’un Fir’avun, gördüğü hârikalara karşı hayrette kalmış, onları bir sihir eseri sanmış, sonra da tenakuza düşerek o mûcizeleri gösteren pek muhterem bir zâta mecnun demek alçaklıdığında bulunmuştu.

40. Artık O’nu da, ordularını da yakaladık, hemen onları denize atıverdik. Ve O, kınanacak şeyleri yaparken öyle bir felâkete uğramış oldu.

40. Yüce Yaratıcı da buyuruyor ki: (Artık O’nu da) O Fir’avun melununu da ve onun güvendiği (ordularını da yakaladık) Allah’ın kudret pençesinde zayıf bir hâlde kaldılar (hemen onları denize atıverdik) Fir’avun da ve onun güvendiği askerleri de denizin dalgaları arasında helâk olup gittiler (ve O) Fir’avun (kınanacak şeyleri yaparken) yâni: Küfr gibi, taşkınlık gibi kınamayı gerektiren ve ezâ sebebi olan kötü iddialarda, hareketlerde bulunurken öyle yakalanarak Allah’ın kahrına uğramış, lâyık olduğu cezaya kavuşmuştu.

41. Ve Âd kavminin kıssasında da ibret vardır o vakit ki, onların üzerlerine fâidesiz, zararlı rüzgârı gönderdik.

41. (Ve Âd) Kavminin kıssasında (da) her akıl sâhibi için bir ibret vardır, (o vakit ki, onların üzerlerine fâidesiz) Bilâkis pek (zararlı) bir (rüzgârı gönderdik) Hûd Aleyhisselâm’ı, tasdik etmeyen o inkârcı kavim de helâke uğradı.

42. Üzerine her uğradığı şeyi bırakmıyordu, illâ ki, onu çürümüş bir gül gibi kılmış oluyordu.

42. Şöyle ki: O kavme yönelen o müthiş rüzgâr (Her uğradığı şeyi bırakmıyordu.) onu kendi hâlinde terk etmiyordu (illâ ki: Onu çürümüş) bozulmuş (biz gül gibi kılmış oluyordu.) artık o rüzgârın çarptığı şeyler, kendi varlıklarını muhafaza edemez bulunuyordu.

43. Semud’da da onun kıssasında da ibret vardır o vakit onlara denilmişti ki: Bir zamana kadar fâidelenin.

43. (Semud’da da) O kavmin kıssasında da akıl sahihleri için bir öğüt, bir ibret vardır, (o vakit onlara) Nübüvvetini inkâr ettikleri Peygamberleri Sâlih Aleyhisselâm tarafından (denilmişti ki: Bir zamana kadar faydalanın.) evlerinizde üç gün kadar daha yaşayınız, sonra nasıl bir azaba uğrayacağınızı göreceksinizdir.

44. Onlar ise Rab’lerinin emrine uymaktan kaçındılar, artık onları bakar oldukları hâlde yıldırım yakaladı.

44. (Onlar ise) Verilen nasihatları, ihtarları dinlemediler (Rablerinin emrine uymaktan kaçındılar, artık onları bakar oldukları hâlde yıldırım yakaladı) gök tarafından gelen bir müthiş yıldırım ile helâk olup gittiler.

45. Ayağa kalkacak güçleri kalmamış, yardım edenleri de olmamıştı.

45. (Artık) O Semud kavmi (ayağa kalkacak güçleri de kalmamış) bir kaçmaya güç yetiremediler, bir kaçacak yere sâhip bulunmadılar (ve yardım edenleri de olmamıştı) kendilerini azabtan kurtarabilecek bir yardımcıya nâil olamadılar. Büsbütün mahvolup gittiler.

46. Nûh kavmini de evvelce helâk ettik şüphe yok ki, onlar yoldan çıkmış bir toplum idiler.

46. (Nûh kavmini de evvelce) Tûfan ile helâk ettik (şüphe yok ki, onlar, yoldan çıkan bir kavim olmuşlardı.) Onlar da Âd ve Semud gibi kavimlerden evvel işledikleri isyân ve kötülük yüzünden, haram şeyleri işlemeye düşkünlükleri yüzünden, Peygamberleri olan Hz. Nûh’un nasihatlarını, tavsiyelerini kabul etmemeleri yüzünden bir azab tûfanı ile mahvolup bitmişlerdi. Elbette kudret eserlerini dikkate alıp Kâinatın yaratıcısının birliğini, kudret ve büyüklüğünü tasdik etmeyen Peygamberlerinin tebliğlerine ehemmiyet vermeyen cemiyetlerin âkıbetleri böyle pek müthiştir. Bu beyân olunan kavimlerin kıssaları için “Hûd, İbrâhim ve Enbiyâ” sûrelerine de bakınız.

47. Ve göğü bir kuvvetle binâ ettik ve şüphe yok ki, biz elbette kadirleriz.

47. Bu mübârek âyetler, Yüce Yaratıcının haşr ve neşre kaadir olduğunu isbat için göklerin ve yerin ve herşeyin birer çiftin nasıl mükemmel bir şekilde yaratılmış olduğuna dikkatleri çekiyor. Cenab-ı Hak’ka sığınılmasını ve O’nun ortak ve benzerden uzak olduğunu bildiriyor. Resûl-i Ekrem’in de insanlara Allah’ın azabını hatırlatmak için O’nun tarafından gönderilmiş, pek açık bir beyân sâhibi bir Yüce Peygamber olduğunu ifâde etmektedir. Şöyle ki: (Ve göğü bir kuvvetle) Pek muazzam olan bir kudretle, bir şiddetle (binâ ettik) varlık alanına getirdik (ve şüphe yok ki, biz) yâni: Büyüklük ve yücelikle vasıflanmış olan ilâhî zatını (elbette kaadirleriz.) Böyle nice âlemleri meydana getirmeğe kaadiriz. Evet.. Yüce zâtın kudret ve hâkimiyeti pek geniştir, mahlûkatı idareye,
onların yaşamalarını, geçimlerini sağlamaya fazlasiyle kâfidir.

§ Musı’; Kuvvet, tâkat, genişlik sâhibi demektir.

48. Yeri de döşedik, ne güzel döşemcilerdir.

48. Evet.. O Kerem Sâhibi Yaratıcı buyuruyor ki: (Yeri de döşedik) Onu pek geniş bir hâlde vücuda getirdik, orada hayat kaynağı olan şeyleri yarattık, üzerinde insanların ve daha nice hayat sâhiplerinin yaşamaları mümkün olmaktadır. Evet.. Bizler (ne güzel döşeyicilerdir) ki: Bu kadar eserleri meydana getirmiş bulunuyoruz. Evet.. Bütün göklerdeki, yerlerdeki pek muazzam eserleri meydana getirip her tarafa yaymış ve dağıtmış olan, ancak tam bir hikmet ve yücelikle vasıflanmış bulunan ilâhî zâtıdır, ondan başkası değildir.

§ Mâhid; Açıp döşeyen demektir.

49. Ve herşeyden iki çift yarattık. Tâki, düşünesiniz.

49. (Ve) O Yüce Yaratıcı, kudret eserlerine dikkatleri çekmek için şöyle de buyuruyor: (herşeyden iki çift yarattık) yâni: İki nevî olarak vücuda getirdik. Meselâ: Gök ile yer, güneş ile ay, gece ile gündüz deniz ile karalar birer çifttir. Kezâlik: Hidâyet ile sapıklık, mutluluk ile mutsuzluk, hayat ile ölüm, ışık ile karanlık, güzellikle çirkinlik, birer çifttir. Bütün bunlar böyle vücuda getirilmişlerdir. (tâki,) Ey insanlar!, (tefekkür edesiniz) Bunları dikkate alarak Allah’ın kudretini düşünesiniz, anlayasınız: Bu kadar çeşitli eserleri meydana getiren bir Yüce Yaratıcı, elbette ki, insanları öldürdükten sonra tekrar yaratmaya da, onları başka bir âleme sevk etmeğe de her şekilde kaadirdir.

50. Artık Allah’a kaçın, şüphe yok ki, ben sizin için onun tarafından apaçık bir korkutucuyum.

50. (Artık) Ey insanlar!. Bu kadar muazzam
eserlerini düşününüz bunların yaradılışlarındaki hikmet ve faydayı dikkate alınız da (Allah’a kaçın) O’nun ilâhî zâtına sığının, her işinizde O’na güvenin, teslimiyette bulunun, başarıyı Ondan dileyiniz. Bu gibi ilâhî emirleri insanlığa bildirmekle emrolunan Yüce Peygamber adına da şöyle buyuruluyor: (şüphe yok ki, ben) Son Peygamber (sizin için) sizi aydınlatmak ve irşâd için (O’nun) Cenab-ı Hak’kın (tarafından apaçık bir korkutucuyum.) sizlere Allah’ın azabını açıkça ihtar ediyor, sizleri uyandırmaya çalışıyor, istikbâlinizin selâmet ve saadetini sağlamak istiyorum. Artık bunu takdir etmeli değil misiniz?.

51. Ve Allah ile beraber başka bir ilâh edinmeyin. Muhakkak ki, ben sizin için ondan apaçık bir korkutucuyum.

51. (Ve) Ey Allah’ın kulları!. (Allah ile beraber başka bir ilâh edinmeyin) Yüce varlığın birliğini, kudret azametini bilip yalnız ona kullukta bulunun, onu birleğin ve tesbîhe devam ediniz, küfr ve şirke düşerek kendinizi ebedî azablara uğratmayınız (muhakkak ki, ben sizin için O’ndan) yalnız o ortak ve benzerden uzak olan Yüce Yaratıcıdan (bir apaçık korkutucuyum.) O’nun birliğini inkâra, emirlerine muhalefete cür’et edenlerin pek şiddetli azablara uğrayacaklarını size ihtar ediyorum. Tâki, bu hakikatları güzelce düşünesiniz, imân nûru ile kalblerinizi aydınlatarak hayatınızı, saadetinizi temîne muvaffak olasınız. İşte insanlığa böyle bir Yüce Peygamberin gönderilmiş olması, ne büyük bir ilâhî lütuf!. Yazıklar olsun bunu bilip takdir etmeyenlere.

52. Böylecedir. Onlardan evvelkilere de bir Peygamber gelmedi ki: İllâ: Sihirbazdır veya mecnundur dediler.

52. Bu mübârek âyetler, Hz. Peygamber’e teselli veriyor, ondan evvelki Peygamberlere de kavimleri tarafından sihirbazlık ve cinnet isnad edilmiş olduğunu bildiriyor. O kavimlerin azgın kimseler olduğunu, Yüce Peygamberimizin de öyle inkârcılara iltifat etmeyip müminleri irşâda devam buyurmasını emrediyor ve cinlerin ve insanların yaradılışlarındaki gayeyi haber veriyor. Âlemlere rızık veren kudret sâhibi Yaratıcının kullarından bir rızık, bir yemek dilemediğini beyân etmekte ve zâlimlerin de kendilerinden evvelki zâlimleri gibi azaba, helâke uğrayacaklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Son Peygamber!. (Böyledir) Seni inkâr edenlerden evvelki kavimlerin sözleri de böyle Peygamberlerini yalanlamaktan, onlara sihir ve cinnet isnad etmekten ibâret bulunmuştur. Evet.. (onlardan) Seni tasdik etmeyen Kureyş müşriklerinden (evvelkilere de) geçmiş kavimlere de (bir Peygamber gelmedi ki, illâ) onu inkâr ettiler, ve ona (sihirbazdır veya mecnundur dediler) binaenaleyh bu inkâr, şimdi görülen bir bid’at değildir, eski kavimler de böyle bir cehâlet ve alçaklıkta bulunmuşlardır

53. Bunu birbirine vasiyet mi ettiler? Hayır.. Onlar azgın bir kavimdir.

53. O inkârcı kavimler!. (Bunu) Böyle Peygamberlerine karşı sihirbazlık ve cinnet isnadını, bu gibi pek çirkin lâkırdıları (birbirine vasiyet mi ettiler?.) bundan dolayı mıdır ki, bu alçaklıkta ittifâkları görülüyor. (Hayır) Böyle bir tavsiye vâki olamaz, aralarında asırlarca uzaklık vardır, (onlar azgın bir kavimdir.) Böyle Peygamberlerine karşı inkârda, hürmete aykırı lâkırdılarda bulunanlar, ilâhî dinin sınırlarını tecâvüz etmiş, sapık kimselerdir.

54. İmdi onlardan yüz çevir, artık sen kınanılacak değilsin.

54. (İmdi) Ey Yüce Peygamber!, (onlardan) O seni tasdik etmeyen câhillerden (yüz çevir) onlardan kaçın, onlara iltifatta bulunma, onların İslâmiyet’i kabul etmediklerinden
dolayı üzülme, (artık sen kınanılacak değilsin.) sen onlardan yüz çevirdiğinden dolayı kınama ve yerilmeye uğramayacaksın. Çünkü sen peygamberlik vazifeni lâyıkiyle yerine getirmiş onlara lâzım gelen tebliğlerde ihtarlarda bulunuyorsun.
Müfessirler diyorlar ki: Bu âyet-i kerîme nâzil olunca Resûl-i Ekrem Efendimiz mahzun olmuştu, Ashâb-ı kirâma da ağır gelmiş, artık ilâhî vahyin kesilmiş, azabın ortaya çıkmasının kesinleşmiş olduğu zânnında bulunmuşlardı. Çünkü, Resûl-i Ekrem, insanlardan yüz çevirmekle mükellef bulunuyordu. Fakat bu zân ve üzüntüyü gidermek için şu âyet-i kerîme nâzil oldu.

55. Ve sen öğüt ver. Çünkü, şüphe yok, öğüt, müminlere fayda verir.

55. (Ve) Yüce Peygamber!, (sen) Yine (öğüt ver) öğüdüne, nasihatına devam et (çünkü, şüphe yok, öğüt) verilecek bir nasihat, yapılacak bir ihtar (müminlere fâide verir.) onların kalbleri saf, itikatları güzel olduğu için kendilerine karşı yapılan öğütlerden pek yararlanırlar, o sâyede basiretleri artar, kalbi kanaatları daha fazla kuvvet bulmuş olur. ancak kabiliyetten mahrum olanlara, dinsizliklerinde sebât edip duranlara karşı yapılacak bir öğüt, onlara bir fâide veremeyeceği için terk edilebilir.

“Bir yerdeki yok nagmeni takdir edecek gûş”
“Tazyı-i nefes eyleme, tebdil-i makâm et”

56. Ve cinleri ve insanları yaratmadım, ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.

56. İnkâr eden, ibâdet ve itaatten kaçınanlar, ne kadar câhilce ve azabı gerektirici bir şekilde hareket etmiş oluyorlar, bunlar, hiç düşünmüyorlar mı ki: Kendileri elbette boş yere yaratılmış değildirler. İşte onların yaratılış gayesini Cenab-ı Hak şöylece beyân buyuruyor. (Ve cinleri ve insanları yaratmam) Boş yere vücuda getirmedim (ancak bana ibâdet etsinler diye) yarattım. Onların vazifeleri, Yüce Yaratıcının birliğini bilmek, onun yüce bir mâbud olduğunu tasdik ederek ilâhî zâtına kullukta bulunmaktır. Onlar esasen böyle bir bilgiye kabiliyetli bir hâlde yaratılmışlardır. Eğer böyle bir kabiliyete başlangıçta sâhip olmasalar idi zâten mükellef bulunmazlardı. Ve onlar eğer yaradılmamış olsalar idi bu kabiliyete, bu marifet şerefine nâil olamazlardı. Halbuki, onlar yaratılmışlardır, kendi varlıkları da kendilerini yaratmış olan bir Kerem Sâhibi Yaratıcının varlığına bir şâhiddir. Artık o Rabbülâlem’inin varlığını, birliğini bilip tasdik etmeleri icâbetmez mi?.

Özellikle kendilerini uyandırmak için, kendilerini kulluk vazifelerinden haberdar etmek için kendilerine Allah tarafından mübârek Peygamberler de gönderilmiştir. Artık hiçbir kimse, kendi cehâletini bir mâzeret makâmında ileri süremez.

57. Ve ben onlardan bir rızk istemiyorum ve bana yemek yedirmelerini de istemiyorum.

57. Allah Teâlâ, bir lütuf ve ihsân olmak üzere bu mükellef mahlûkatı yaratmıştır. Onlardan yüce varlığı için bir fâide aslâ düşünülmüş değildir. İşte bu hakikati beyân için de buyuruyor ki: (Ben onlardan) O cinlerden ve insanlardan (bir rızk istemiyorum) Allah’ın şânı, böyle birşeyi istemekten yücedir, asıl âlemin rızık vericisi olan, kendisidir, kullarının hiçbir çalışma ve gayretine muhtaç değildir, (ve bana yemek yedirmelerini de istemiyorum.) Kendilerinden değil rızk vermeleri, bir yemek yedirmeleri bile istenilmemektedir, Allah’ın şânı, böyle şeylere ihtiyaçtan uzaktır. Ancak kullarının kendi menfaatleri içindir ki, öyle kulluk vazifeleriyle mükellef bulunmuşlardır.

58. Şüphe yok ki, Allah’tır, rızkı veren, güç ve kuvvet sahibi olan O’dur.

58. Evet.. (Şüphe yok ki, Allah’tır) Sırf O’nun yüce varlığıdır, bütün kullarına (rızkı veren, güç ve kuvvet sâhibi olan) ancak (O’dur.) Şüphesiz inandık artık öyle bir kerem sâhibi Yaratıcı kullarına muhtaç olur mu?. Onlardan kutsal varlığı için bir fâide bekler mi?.

59. İmdi şüphe yok ki, zulüm eden kimseler için arkadaşlarının nasibleri gibi birçok nasib vardır. Artık acele etmesinler.

59. (İmdi şüphe yok ki, zulm eden kimseler için) Yâni: Dinsizliği seçen ve isyânları işleyip kendi nefslerine zulmeden şahıslar için (arkadaşlarının nasibleri gibi birçok nasib vardır.) yâni: Bilâhare zulm edenler için geçmiş kavimler arasında bulunup nefslerine zulmetmiş, Peygamberlerini inkâr eylemiş dinsizlerin azabtan olan nasibleri gibi nasibler vardır. Bu sonraki inkârcılar da o evvelki inkârcılar gibi azablara, Allah’ın kahrına uğramış olacaklardır, (artık acele istemesinler.) Yâni: O azabların başlarına ne zaman geleceğini bir alay yoluyla sorup duranlar, o azabların gelmesini inkârcı bir şekilde acele isteyenler, o azablara ergeç yakalanacaklardır, takdir edilen zaman gelince o azab meydana gelir, Cenab-ı Hak, Her şeye kaadirdir, onu hiçbir şey âciz bırakamaz, şüphe yok ki, o korkunç azabları o lâyık olanların başlarına getirmeğe de fazlasiyle kaadirdir. Buna inancımız tamdır.
§ Zenub; Nâsib demektir, su ile dolu büyük kova, arka eti ve uzunkuyruklu at mânasında da kullanılmaktadır. Çoğulu, zenâyibdir.

60. Artık başlarına gelecek günlerinden dolayı vay! Kâfir olan kimselere.

60. (Artık) O (vâ’d olundukları günlerinden dolayı) kıyamet gününde başlarına gelmesi vâ’d ve takdir edilen azabın gelmesinden dolayı (vay) şiddetli azab, müthiş felâket (kâfir olan kimselere.) Evet.. Aklen inkârı mümkün olmayan bir nice parlak delilleri inkâra cür’et ederek dinsizlik içinde yaşayan inkârcılar için pek müthiş bir azab takdir edilmiştir ve muhakkaktır. Artık onlar hiçbir kurtuluş çaresi bulamayacaklardır. Nitekim bu sûre-i celîleyi tâkibeden Tur Sûresinde bu hakikati izah buyurmaktadır. Kerem Sâhibi mâbud, hepimizi kurtuluş ve mutluluk sebebi olan İslâm dininden ayırmasın âmin…