ŞURA SURESİ

Bismillâhirrahmânirrahîm

Bu mübârek sûre Mekke-i Mükerreme’de nâzil olmuştur. Elli üç âyet-i kerîmeyi içermektedir. “Hâ, Mim” ile başlayan sûrelerin üçüncüsüdür. Müslümanların arasında istişâre usulünün cereyanını (38) inci âyet-i kerîmesi beyân buyurduğu için bu sûreye böyle “Şûra” adı verilmiştir. Başlıca konuları şunlardır:

1. Peygamber Efendimizin de diğer Peygamberler gibi ilâhî vahye eriştiğini ve Kur’an-ı Kerîm’in ne gibi hikmet ve menfaatten dolayı arap lisânı ile vahy edilmiş bulunduğunu beyân.

2. İlâhî vahyin kısımlarına ve Resûl-i Ekrem’in vahiyden önceki vaziyetine ve Yüce Peygamberin teblîğ vazifesine dâir bilgiler.

3. Şeriatların usul bakımından bir olduğunu beyân, ilâhî dinde ayrılığa düşülmemesini ve ihtilâfların ilâhî hükümlerden ile hâl edilmesini ve takdir edilen bir zaman olmamış olsa idi ihtilâfa düşenler hakkında ilâhî hükmün hemen tatbik edileceğini ihtar.

4. Bir kötülüğe karşı misliyle mukabelede bulunmanın câiz olmasına fakat affedici muamelenin Allah katında sevaba vesîle olacağına işâret ve Cenab-ı Hak’kın zâlimleri sevmediğini ihtar.

5. Allah Teâlâ’nın varlığına, birliğine, kudretine şâhitlik eden gök ve yerdeki yaratılış eserlerine dikkatleri çekmek.

6. Yüce Yaratıcının mahlûkatını hikmet ve fayda gereğine göre rızıklandırdığını ve dilediği kullarına çoluk çocuk ihsân ettiğini ve dilediğini de kısır bıraktığını beyân.

7. Kıyametin kopma zamanını Hak Teâlâ’dan başkasının bilmeyeceğini ve onu acele isteyeninkârcıların nasıl bir cezaya mâruz kalacaklarını ve herkesin kendi ameline göre mükâfat ve ceza göreceğini ve müminlerin nasıl nîmetlere nâil olacaklarını müjdelemek.

1. Hâ, Mim.

1. Bu mübârek âyetler, Kur’an-ı Kerim’de diğer Peygamberler hakkındaki ilâhî vahye dayanmış olduğunu bildiriyor. Allah Teâlâ’nın bütün kâinata sâhip olduğunu ve onun heybet ve büyüklüğünden dolayı göklerin parça parça olacak bir hâlde bulunduğunu ve bütün meleklerin o Yüce Yaratıcıya hamd ve tesbîhte bulunarak yerde olanlar hakkında mağfiret taleb ettiklerini beyân buyuruyor. Allah Teâlâ’dan başkasına tapanların Allah tarafından bilindiklerine işâretle onları tehdit ediyor ve onların hâllerini Resûl-i Ekrem’in gözetleyici olmayıp onlara Allah’ın hükümlerini bildirmekle yükümlü bulunduğunu beyân ile o Yüce Peygamberi teselli etmiş oluyor. Şöyle ki: (Hâ, Mim) Bu, mukattaa harflerinden bir âyettir.

2. Ayın, Sin, Kaf.

2. (Ayın, Sin, Kaf) Bunlar da mukattaa harflerinden bir âyettir. Mânalarını Allah’ın ilmine havale ederiz. Bununla beraber bu harfler, bir tenbih vasıtasıdır. Okunacak olan âyetlere dikkat nazarlarını çekmektedir. Bunlara dâir geniş tefsirlerde bâzı yorumlar vardır. Kısacası İbn-i Abbas Radiyallâhü Anh’dan nakledildiğine göre: Hâ, Allah Teâlâ’nın ilmine (Hâlim selim oluşuna) Mim, Macdine, yâni: Büyüklük ve galibiyetine, Ayın, Hak Teâlâ’nın ilmine: Sin, senaina, yâni: Şeref ve izzetine, Kaf da kudretine işârettir. Bu büyük sıfatlara yemin edilmiş oluyor.

3. İşte böyle vahy ediyor, sana ve senden evvel olanlara O azîz, hakîm olan Allah.

3. (İşte böyle vahy ediyor) Bu sûrede olduğu gibi Allah’ın birliğine, Peygamberliğe, âhiret hayatına, ahlâki fâziletlere vesâireye dâirşeyleri Cibril-i Emîn vasıtasiyle indiriyor. Ey Muhammed!, (sana ve senden evvel olanlara) Eski asırlardaki Peygamberler (O azîz hakîm olan Allah.) Evet.. O her şeye galip, her emri ve yasağı hikmet olan Allah Teâlâ, evvelki Peygamberlerine dini hükümlerini vahyetmiş olduğu gibi Ey nebilerin en şereflisi!. Sana da vahyediyor, artık gereğine göre amel olunmalıdır.

4. Göklerde ne varsa ve yerde ne varsa O’nun içindir. Ve O, çok yücedir, çok büyüktür.

4. Evet.. O yüce dini hükümleri vahyeden öyle bir yüce Mâbud’tur ki, (göklerde ne varsa ve yerde ne varsa onun içindir.) onları yaratan, yaşatan, değişime uğratan, onlara sâhip olan ancak o Yüce Yaratıcıdır. (Ve O) Kerem Sâhibi Yaratıcı (çok yücedir) rütbeden her şeyin üstündedir, her şeye hakîmdir ve (çok büyüktür) kudretine, büyüklüğüne nihâyet yoktur.

5. Az kalıyor ki, gökler üstlerinden çatlayacaklar. Melekler de Rab’lerine hamd ile tesbîhte bulunuyorlar ve yerde olanlar için mağfiret diliyorlar. İyi biliniz ki, muhakkak Allah, O çok affedicidir, çok esirgeyicidir.

5. Evet.. O Kâinatın Yaratıcısı, o kadar büyüklük ve heybete sâhiptir ki, (Az kalıyor ki, gökler) o büyüklük ve heybetin dehşetinden dolayı (üstlerinden çatlayacaklar) onların üst taraflarından itibaren öyle bir yarılma, bir patlama meydana gelmekte bulunsun. İşte Allah’ın büyüklüğü kâinatta böyle tesirli bulunmaktadır. (Melekler de Rab’lerine hamd ile tesbîhte bulunuyorlar) Melekler de o Yüce mâbud’a hamd ve övgüde bulunarak onu noksan sıfatlardan tenzîh ederler, (ve) Melekler (yerde olanlar için) insanlar hakkında (mağfiret diliyorlar) yâni: Yerde bulunanlar îman dairesinde yaşayarak mağfirete ulaşmalarına dâir duada bulunurlar. İnsanların uyanmalarına vesîle olacak şeyleri tertib eylemek gibi birer sûretle iyilik severlikgösterirler. Artık ey insanlar!, (iyi biliniz ki) Uyanınız, istikbâlinizi düşününüz ki, (muhakkak ki, Allah O) Kerem Sâhibi Yaratıcı (çok af edicidir) mümin kullarının tevbelerini kabul ederek günâhlarını affeder ve bağışlar. Ve o Yüce Mâbud (çok esirgeyicidir.) onun kulları hakkında merhameti sonsuzdur. Ondan dolâyıdır ki: İnsanları dünyada yaşatıyor, nîmetlere ulaştırıyor. Günâhlarından dolayı hemen kahretmiyor, onları uyandıracak olan âyetlerini Peygamberlerine vahyetmiş oluyor, meleklerin şefaatlerine, dualarına da müsaade buyuruyor.

6. Ve o kimseler ki, Allah’tan başkasını dost edindiler, onları, Allah daima gözetmektedir ve sen onların üzerlerine bir vekil değilsin.

6. (Ve o kimseler ki) O kadar kudreti ve büyüklüğü açık olan ve kulları hakkında lütuf ve ihsânı pek bol bulunan (Allah’tan başkasını dost edindiler) Bir takım putlara, fâni mahlûklara tapmakta bulundular (onları Allah gözetlemektedir) o müşriklerin hâllerini görmektedir, onların sözlerini, işlerini gözetlemektedir. Onları o hareketlerine göre cezaya uğratacaktır, (ve) Ey Yüce Peygamber!, (sen onların) o müşriklerin, günâhkârların (üzerlerine bir vekil değilsin.) onların bütün işlerini, sözlerini gözetim altına alıp kötülüklerini bizzât gidermekle mükellef bulunmuyorsun, sen ancak bir uyarıcısın, onlara fenâ hareketlerinin kötü neticesini bildirmekle emrolunmuşsun. Sen bu vazifeni yaptıktan sonra artık müsterih ol, üzülüp durma. Bir insan gücünün, vazifesinin üstünde bir şey ile mükellef olmaz. Ondan dolayı sorumlu bulunmaz. Bu ilâhî beyân, ümmetinin durumundan dolayı pek üzüntülü bulunan Resûl-î Ekrem için bir teselli olmaktadır.

7. Ve işte sana böyle arapça bir Kur’an vahy ettik ki, Şehirlerin anasını (Mekke’yi) onun çevresinde bulunanları korkutasın ve kendinde şüphe olmayan O toplanma günüylekorkutasın. Bir bölümü cennettedir ve bir bölümü de cehennemdedir.

7. Bu mübârek âyetler de Kur’an-ı Kerim’in arap lisânı üzere inişinin hikmetini ve insanların iki fırkaya ayrılıp birinin cennete, diğerinin de cehenneme sevk edileceğini bildiriyor. Cenab-ı Hak’kın insanları bir ümmet hâlinde kılmaya kaadir olduğunu velâkin bir hikmet gereği olarak onları kendi irâdelerinden dolayı ihtilâfa düşürmüş bulunduğunu beyân ve zâlimlerin nelerden mahrum kalacaklarını ihtar buyuruyor. Kudreti, büyüklüğü ve ölüleri dirilteceği sâbit olan Yüce Yaratıcı’ya başkalarını ortak edinmenin nasıl bir cehâlet eseri olduğuna işâret ediyor ve ihtilâf edilen meselelerde Allah’ın hükmüne müracaatın lüzumunu ve ancak Hak Teâlâ’ya tevekkül edilmesini ve sığınılmasını beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: (ve) Ey Son Peygamber!, (işte sana böyle) Pek güzel, mükemmel ve açık şekilde (arapça bir Kur’an vahy ettik) sana dinî hükümleri ilham ettik ve bildirdik (ki, şehirlerin anasını) yâni Mekke-i Mükerreme ahâlisini (ve onun çevresinde bulunanları) diğer beldeler ahâlisini (korkutasın) O Kur’an’daki hükümleri ve o hükümlere muhalefet edenler hakkındaki ilâhî azabı kendilerine bildirerek onları uyanmaya dinî hükümlere riâyete dâvet edesin (Ve kendisinde şüphe olmayan o toplama gününden korkutasın) yâni: Kıyamet gününden korkutasın ki, Allah Teâlâ o günde göklerdeki ve yerdeki ahâliyi toplayacaktır, ruhlar, cesetler ile beraber toplanacaktır ve herkes kendi ameline göre mükâfata veya cezaya kavuşacaktır. İşte o gün o toplanacaklardan (bir fırka) îmanlarından, güzel amellerinden dolayı (cennettedir) onların haklarında öyle büyük bir ilâhî rahmet, bir ilâhî lütuf tecelli edecektir. (bir fırka da) dünyadaki küfrlerinden, Allah’ın dinine muhalefetlerinden dolayı (cehennemdedir) mahşerde toplandıktan sonra ayrılarak müthiş bir âteşiçine atılmış olacaklardır.

8. Ve eğer Allah dilemiş olsa idi elbette onları bir ümmet kılmış olurdu. Velâkin dilediği kimseyi rahmetine girdirir. Zâlimlere gelince onlar için ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.

8. Ve ey Yüce Nebi!. Sen üzülme (Ve eğer Allah dilemiş olsa idi elbette onları) bütün insanları dünyada iken (bir ümmet kılmış olurdu) hepsini de arzu edildiği üzere Allah’ın dinine eriştirir, îman ile şereflendirip sevaba kavuştururdu veya hepsini de küfre düşürür îmandan mahrum bırakır, azaba uğratırdı. Fakat hikmet gereği öyle dilememiştir. Bu imtihan âleminde herkes için bir kabiliyet, bir irâde vermiştir. Bu yeteneğini, irâdesini hayıra sarfedenler hayıra, şerre sarfedenler de şerre ereceklerdir. Evet.. Allah Teâlâ onların haklarında hak ettiklerine göre muamele yapacaktır, hepsi de cennete veya cehenneme doldurulmayacaktır, (velâkin dilediği kimseyi) Onun îmanının, güzel amellerinin bir mükâfatı olmak üzere (rahmetine göredir) onun bir rahmet yurdu olan cennete kavuşturur, (zâlimlere gelince) yâni: Zulme dalmış, küfr içinde kalmış olanlara gelince (onlar için ne bir dost) bir dost vardır ki, onların işlerine yardımcı olarak hâllerini ıslâha, kendilerinden azabı defetmeğe kaadir olsun, (ve ne de bir yardımcı vardır.) ki, onların azabını azaltmaya çalışsın, kendilerine bir yardımda bulunsun. Demek ki, onlar, kendi kötü irâdelerinden dolayı müthiş bir durumda bulunmuş olacaklardır.

9. Yoksa ondan başkasını dost mu edindiler. Fakat Allah’dır. O’dur dost olan ve O, ölüleri diriltir ve O herşey üzerine hakkıyla kadirdir.

9. (Yoksa) O zâlimler, o müşrikler (ondan başkasını dost mu edindiler) Allah Teâlâ’ya ortak koşarak bir takım âdi şeyleri mi kendilerine dost, yardımcı edindiler?. Onların bu hareketleri ne kadar câhilce, kâfircedir. Bunu hiç düşünmediler mi?. (fakat) Eğer onlarhakikaten bir dost bir yardımcı edinmek istemişlerse (Allah’tır, O) Yüce Yaratıcı (dir velî olan) kullarını kurtaran, himâye eden ancak o eşsiz mâbud’tur (ve O) Ezeli Yaratıcı (ölüleri diriltir) tekrar hayata kavuşturur (ve O) İlm Sâhibi Yaratıcı (her şey üzerine hakkıyla kaadirdir) artık öyle bir Yüce Yaratıcı var iken bir takım âciz, fâni, bâtıl, kendi nefsleri hakkında bile bir zararı def’e, bir fâideyi temin etmeye kaadir olamayan şeyler nasıl dost, mâbud edinilebilir?.

10. Ve herhangi bir şeyde ihtilâfa düşmüş iseniz, artık O’nun hükmü Allah’a aittir. İşte O Allah’tır benim Rabbim, O’na tevekkül ettim ve O’na müracaat ederim.

10. (Ve) Ey Yüce Peygamber!, İnsanlara hitaben teblîğ et ki: (herhangi bir şeyde) yâni: Herhangi dinî veya dünyevî bir işte, bir meselede (ihtilâfa düşmüş iseniz) sizinle kâfirler arasında bir ihtilâf yüz göstermiş olursa (artık onun hükmü, Allah’a âidtir) o hususta Allah’ın hükmüne müracaat lâzımdır. İnsanlar aralarında ortaya çıkan ihtilâflardan dolayı tam bir itaatla Allah’ın hükmüne müracaat edecek olursa aralarındaki ihtilâf güzelce giderilir, birbirine karşı kendini beğenmiş bir vaziyet almaktan kurtulurlar, sosyal hayatlarında bir birlik, bir dayanışma vücuda gelmiş olur ve hakka riâyetlerinden dolayı da ayrıca sevap kazanmış bulunurlar. Cenab-ı Hak, ihtilâf edilen meselenin hükmünü Allah’ın kitabı ile veya Peygamberinin sünnetiyle beyân buyurmuştur. Bununla beraber ruhun mahiyeti kıyametin kopma vakti gibi bâzı şeyler hikmet gereği insanlara bildirilmemiştir. Bu gibi hususları da Allah’ın ilmine havale etmelidir. (İşte O) Pek yüce sıfatlar ile vasıflanan ve yaşatmaya ve öldürmeye kaadir olan, ihtilâfa düşenler arasında hükmedecek bulunan zât (Allah’dır benim Rab’bim) benim Yaratıcım, o eşsiz Yaratıcı’dan başkası değildir. Ben ancak (O’natevekkül ettiğini) her hususta ve kısacası o düşmanların düşmanlıklarından korunma hususunda Yüce Yaratıcı’ya itimat ettiğini ve sığındım, (ve) Her hususta (O’na) o Kerem Sâhibi Yaratanıma (müracaat ederim) her kusurdan dolayı tevbe ederek o sonsuz merhamet sâhibi olan mâbuduma sığınırım. Her hususta muvaffakiyeti ondan niyâz eylerim. İşte Resûl-i Ekrem’in ümmetine uyulması gereken bir örnek olduğu bu ilâhî beyân ile de telkin buyurulmuş oluyor.

11. O gökleri ve yeri yaratan, sizin için kendi cinsinizden eşler kılmıştır, hayvanlardan da çiftler yaratmıştır Bu sûretle çoğalmanızı sağlamıştır. Onun misli gibi bir şey yoktur ve O hakkıyla işiticidir, görücüdür.

11. Bu mübârek âyetler, Allah Teâlâ’nın Kâinatın Yaratıcısı olduğunu ve insanlar için hayvanlar için eşler yaratmış bulunduğunu ve onun ortak ve benzerden her yönüyle uzak olduğunu bildiriyor. O Yüce Yaratıcı’nın bütün kâinata sâhip olduğunu, dilediği kimseleri bolca veya darca bir sûrette rızıklandırdığını ve her şeyi hakkıyla bildiğini haber veriyor. Müslümanlar için meşrû olan şeylerin Hz. Nûh’a vahyedilmiş şeyler kabilinden olduğunu ve son Peygamber ile İbrâhim ve Mûsa ve İsâ Aleyhisselâm’a vahyedilen şeylerin dinin hükümlerini yerine getirip dinde ayrılığa düşülmemesinden ibâret olduğunu ve müşrikler için dâvet edildikleri şeyin ağır gelmekte bulunduğunu ve Allah Teâlâ’nın dilediği, hakka yönelmiş kullarını seçeceğini ve hidâyete kavuşturacağını beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: O kendisine tevekkül edilip sığınılacak zât (Gökleri ve yeri yaratan) onları yoktan yaratan ve icat buyuran zâttır ki, (sizin için kendi cinsinizden eşler kılmıştır) tâki, insanlık takdir edilen vakte kadar devam etsin (hayvanlardan da çiftler) yaratmıştır. Dünya hayatının intizamı için, insanlığa âid ihtiyaçların tatmini için yeryüzünde muhtelifhayvanları meydana getirmiştir. Artık ey insanlar!, (sizi onda çoğaltır) Öyle çiftlerin var olmasını irâde etmek suretiyle insanlığın fertlerini çoğaltır. Evlendirmek vasıtasiyle, doğurma ve üreme itibariyle insanlığın hayat müddeti devam etmiş olur. (onun misli gibi bir şey yoktur) Yâni: O Kâinatın Yaratıcısı’nın zâtına sıfatlarına benzer hiç birşey mevcut değildir, ondan başka bir kâinatı bu kadar eşsiz, hikmete dayalı bir şekilde yaratacak bir zât asla düşünülemez (ve O) Eşsiz Yaratıcı (hakkıyla işiticidir) onun işitemeyeceği bir şey yoktur, (ve O) İlm Sâhipi Yaratıcı hakkıyla (görücûdür) onun göremeyeceği bir şey düşünülmüş değildir. Bütün kâinat, o Yüce Yaratıcının ilm ve kudret dairesinde bulunmaktadır.

12. Göklerin ve yerin anahtarları O’nundur. Dilediği kimse için rızkı bolca yapar ve kısar. Şüphe yok ki, her bir şeyi bilicidir.

12. (Göklerin ve yerin anahtarları O’nundur) Bütün bu âlemlerin hazineleri, varlıkları Cenab-ı Hak’kın tasarrufu altındadır. O Kerem Sâhipi Yaratıcının açtığı bir rahmet hazinesini hiçbir kimse kapayamaz ve O’nun kapadığı bir hayır veya şer hazinesini de açabilecek bir mahlûk mevcut değildir. Bütün kâinat olayları o Yüce Yaratıcı’nın kudret elindedir. Binaenaleyh (dilediği kimse için rızkı bolca) verir, onu geniş bir rızka kavuşturur, (ve) dilediği kimse için de rızkı (kısar) onu geniş bir rızka ulaştırmaz. Veya dilediği bir kulunu evvelce ulaştırmış olduğu geniş geçimlikten daha sonra hikmet gereği mahrum bırakır, (şüphe yok ki,) O Hikmet Sâhipi Yaratıcı (herbir şeyi bilicidir) onun ezeli ilmi her şeyi kuşatmıştır. Kullarının da hâllerini bildiği için ona göre rızıklarını ya arttırır veya eksiltir. O Kerem Sâhipi Yaratıcı her şey hakkında bir maslahat ve hikmete göre tasarrufta bulunur.

13. Sizin için dinden meşru kıldı, kendisiyle Nûh’a tavsiye etmiş olduğunu. Ve o şeyi ki,sana vahyettik ve o şeyi ki, anınla İbrâhim’e, Mûsa’ya ve İsâ’ya vasiyyetde bulunduk, dini doğru tutun ve onda ayrılığa düşmeyin den ibârettir Müşriklerin üzerine kendisine dâvet ettiğin şey ağır geldi. Allah dilediği kimseyi kendisine seçer ve Hakka dönen kimseyi hidâyete erdirir.

13. Evet.. O Yüce Yaratıcı, Son Peygamberi de vahye mazhar kıldı. Artık ey O Yüce Peygamberin ümmeti!. O Kerem Sâhipi mâbud (Sizin için dinden meşrû kıldı) size mahsus da din hususunda bir açık, parlak yol tâyin buyurdu (kendisiyle Nûh’a tavsiye etmiş olduğunu) onun için de meşrû bir açık yol tâyin etmiş olduğu ne ise bu ümmete mahsus din yolu ve fâzilet de öyle ilâhîdir, yücedir, hidâyet vesîlesidir. Ve Ey Son Peygamber!, (ve o şeyi ki, sana vahy ettik) Kur’an-ı Kerim’in âyetlerinden ve İslâm şeriatlerine âid hükümlerden sana bildirdik (ve o şeyi ki, anınla İbrâhim’e, Mûsa’ya ve İsâ’ya vasiyette bulunduk) işte bu meşrû kılınan, tavsiye buyurulan şeyler (dini doğru tutun) yâni: Tevhid dinini yaymaya çalışınız onun hükümlerini güzelce muhafaza ve tatbik ediniz (ve onda) o ilâhî dinde, onun her ümmete yönelen hükümlerinde şeriatlerin usulü hususunda (ayrılığa düşmeyin) den ibârettir. Artık bu konudaki ilâhî emre her yönüyle riâyete çalışılmalıdır. Kalblerinde imân nuru hakkıyla parlayan zâtlar, bu gibi ilâhî emrleri tam bir zevk ile memnuniyetle telâkki ederler. Fakat ey Yüce Nebi!, (müşriklerin üzerine kendisine dâvet ettiğin şey) Allah’ı birlemek, putlara ibadeti terk etmek (ağır geldi) kendilerine atalarından intikâl eden öyle bir takım bâtıl kanaatleri, hareketleri terketmek meşakkatli bulundu. Fakat (Allah dilediği kimseyi kendisine seçer) onun güzel itikada, güzel amellere muvaffak kılar, onu bir mânevî yakınlığa, bir fâzilete, bir keramete nâil buyurur. (ve) Hakka (dönen kimseyi) küfr ve isyândan tevbe edip İslâm dinini kabul eden,ibâdet ve itaate devam eden (kimseyi hidâyete erdirir) onu doğru yoluna kavuşturur, bir selâmet ve saadet sahasına ulaştırır. Binaenaleyh insan, aslî yaratılışını muhafaza etmelidir, irâdesini güzelce kullanmalıdır, Allah’ın yolunu tâkibe devam etmek istemelidir ki, Allah Teâlâ da onu hidâyete muvaffak buyursun.

14. Ve ayrılığa düşmediler, ancak kendilerine bilgi geldikten sonra, sadece aralarında haddi aşmaktan dolayı ayrılığa düştüler ve eğer Rabbinden belirli bir süreye kadar geçmiş bir kelime bulunmasa idi elbette aralarında hükmolunurdu. Ve muhakkak O kimseler ki, onlardan sonra kitaba vâris oldular, elbette ondan şaşkınca bir şüphe içindedirler.

14. Bu mübârek âyetler de kâfirlerin bir nice delillere, hüccetlere, rağmen sırf bir düşmanlık ve haset sebebiyle inkârda bulunduklarını ve asr-ı saadetteki inkârcıların da kendi atalarından intikâl eden kitaplar hakkında da şek ve şüphe içinde yaşadıklarını bildiriyor. Resûl-i Ekrem’in de Peygamberlik vazifesini tam bir doğruluk ve adâletle yerine getirmekle emrolunduğunu ve kâfirlerin arzularına iltifat etmeyip bütün semâvî kitapları ve Allah’ın birliğini tasdik ettiği ve herkesin kendi ameline göre muameleye tâbi olacağını beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: (ve) Yahudî’ler, Hristiyanlar gibi kitap ehli denilen eski kavimler (ayrılığa düşmediler) dinî hükümlerden hakkında muhtelif cereyanlara tâbi olmadılar (ancak kendilerine bilgi geldikten) böyle câhilce ayrılıkların sapıklıktan ibâret olduğuna, aralarındaki düzenin esaslarını bozacağına dâir kendilerine malûmat verilmiş oldukları (sonra yalnızca aralarında haddi aşmaktan) sadece bir câhiliye taassubunda, bir dünyevî muhabbette, bir başkanlık talebinde bulunmaktan (dolayı) öyle ayrılıklara düşmüş oldular, herbiri kendi bâtıl kanaatini, görüşünü ileri sürerek başkalarınıninançlarını, mezheplerini kötülemeye çalıştılar. Cemiyet arasındaki birliği, dayanışmayı yıkmaya sebebiyet verdiler, (ve eğer belirli bir süreye kadar geçmiş kelime bulunmasa idi) yâni: Onların azaba uğramaları için büyük kıyamet gibi bir gün tâyin edilmemiş, böyle bir ilâhî takdir geçmemiş olsa idi (elbette aralarında hükm olunurdu) hepsi de daha dünyada iken, kökleri kazımak sûretiyle Allah’ın kahrına mâruz bırakılırlardı. (ve muhakkak o kimseler ki,) Peygamber zamanındaki kitap ehli ki, (onlardan sonra) kendi atalarını müteâkip (kitaba varis oldular) kendi atalarına verilmiş olan kitaplar kendilerine intikâl etti ve kendi zamanlarında da Kur’an-ı Kerim gibi en mükemmel bir semâvî kitap insanlığa Allah tarafından ihsân buyuruldu, o kimseler ise (elbette ondan) o kendilerine miras kalmış olan kitaptan, Kur’an-ı Kerimden ve diğer herhangi bir semâvî kitaptan (şaşkınca bir şüphe içindedirler.) Onlar, inkâra sebep olacak bir delilleri olmadığı hâlde sadece bir tereddüt, bir ızdırap, bir zanna tâbi olma itibariyle tereddütlü ve inkârcı bir vaziyette bulunup durmaktadırlar. Onlar, gözlerinin önünde parlayan bir hakikati güzelce görmeli değil midirler?. Nedir o kadar ahmakça bir hareket!.

15. İşte bundan dolayı sen dâvet et ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol ve onların heveslerine tâbi olma ve de ki: Allah’ın kitaptan indirilmiş olduğuna iman ettim ve aranızda adalet yapmakla emrolundum, Allah bizim de Rabbimizdir, sizin de Rabbinizdir. Bizim amellerimiz bizedir, sizin amelleriniz de size aittir. Bizim aramızla sizin aranızda bir düşmanlık yoktur. Allah aramızı toplayacaktır ve dönüş ancak O’nadır.

15. Cenab-ı Hak da Son Peygamber Hz. Muhammed’e emr ediyor ki: Ey Resûlüm!. (İşte bundan dolayı) Milletlerin öyle ayrılığa düşmüş, şek ve şüphe içinde yaşar bir hâldebulunmuş olduklarından dolayı veya kendilerine Kur’an-ı Kerim gibi ilâhî bir kitap ihsân buyurularak kendilerini îmana, birlik ve dayanışmaya dâvet buyurduğu cihetle (sen) bütün insanları hakka, İslâm dinine (dâvet et) güzel bir inanç ile birlik ve beraberlik dairesinde yaşasınlar (ve emr olduğun gibi istikâmette bulun) tam bir sağlamlık ve doğrulukla halkı hak dine dâvet et, irşâda çalış (ve onların heveslerine tâbi olma) onların bâtıl arzularına iltifat etme, Allah’a sığınarak aydınlatmaya devam et, onların pek yanlış kanaatlerini teşhîre gayret göster, (ve) Onlara hitaben (deki:) ben (Allah’ın kitaptan indirmiş olduğuna îman ettim) ben bütün Peygamberlere inen kitapları, sahifeleri tasdik ediyorum, hiçbirini yalanlamıyorum, sizin gibi ihtilâflara sebebiyet vermiş olmuyorum (ve) ben sizin (aranızda adâlet yapmakla emrolundum) kendi keyfime göre değil, Allah’ın bana vahy ettiği yüce hükümlere göre hakkınızda hükm vermekle yükümlü bulunuyorum, hepiniz aynı hükümlere eşitlik üzere tâbi bulunmuş olacaksınızdır. Keyfi bir hükm bulunmayacaktır. Cemiyet arasında böyle bir adâlet cereyan edecektir. Mevki sâhibi olanlar ile olmayanların araları bu hükümler itibariyle ayrılmayacaktır. Ne güzel, ne insaflı bir eşitlik!. (Allah bizim de Rab’bimizdir, sizin de Rab’binizdir) Hepimizin de Yaratıcısı işlerimizin idarecisi, yüce mâbut’tan başka değildir. Bütün insanlık arasında bir birlik vardır. Artık hepimiz de yalnız o Kerim Yaratıcıya ibâdet ve itaatte bulunmalı değil miyiz?. Neden bir takım âciz, fâni şeyler mâbud edinilerek insanlığın sosyal birliği parça parça edilmiş olsun. Bunu hiç düşünmüyor musunuz?. (Bizim amelleriniz bizedir, sizin ameliniz de size âidtir) hiçbirimiz, diğerlerinin amelinden dolayı mükâfat veya ceza görecek değildir. Sırf ilâhî emre uymak, insaniyete hizmet, insanlık merhametini göstermek içindir ki, ey inkârcılar!. Sizi Allah’ındinine dâvet ediyoruz. (Bizim aramızda sizin aranızda bir düşmanlık yoktur) bir delile ihtiyaç kalmamıştır, hak ortaya çıkmıştır. Size karşı bizde nefsanî bir düşmanlık yoktur ki, ondan dolayı sizi kınamış ve teşhir etmiş olalım. Biz sırf Allah’ımızın emrine riâyet, insaniyete hizmet içindir ki, sizi İslâm dinine dâvet ediyoruz, aramızda bir din kardeşliğinin doğmasını temin etmeye çalışıyoruz. (Allah aramızı toplayacaktır.) Kıyamet gününde bizi bir araya toplayarak aramızdaki ihtilâfları çözecektir. O zaman kimin haklı, kimin haksız bulunmuş olduğu tamamen anlaşılacaktır (ve dönüş ancak O’nadır) Evet.. Şüphe yok ki, hepimizin de öldükten sonra gideceğimiz makâm, Cenab-ı Hak’kın mânevî huzurudur, O’nun yüce mahkemesidir, orada hepimizin hakkında lâyık olan hükm verilecektir, kimlerin haklı, kimlerin haksız olduğu tam anlamıyla ortaya çıkacaktır. İşte o zamanı bir dikkate almalıdır.

16. Ve O kimseler ki, Allah hakkında tartışmada bulunurlar, Allah için dâveti kabul edildikten sonra. Onların delilleri Rab’lerinin katında boştur ve onların üzerine bir gazap vardır ve onlar için şiddetli bir azap vardır.

16. Bu mübârek âyetler; İlâhî dinin ortaya çıkmasını ve nice kimseler tarafından kabulünü müteâkip inkârcıları ile tartışmaya mahâl kalmadığından ve inkâra âid delillerin boş bulunduğunu bildiriyor. Kitabı hakkıyla indiren ve adâleti ortaya çıkaran Allah Teâlâ olduğunu ve kıyametin belki de pek yakın bulunduğunu haber veriyor. inkârcıların bir alay maksadiyle kıyametin kopmasını acele ettiklerini, müminlerin ise o günün herhâlde meydana geleceğini bilip ondan korkar olduklarını ve o günün vuku bulacağında şek ve şüphe içinde bulunanların büyük bir sapıklık içinde yaşadıklarını beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: (ve o) Müşrik, hakkı kabulden kaçınan (kimseler ki, Allah hakkında mücadeledebulunurlar) İslâm dini aleyhine bir takım bâtıl deliller ileri sürmek isterler (Allah için dâveti kabul edildikten sonra) birçok zâtlar İslâm dini hakkındaki dâveti kabul ettikten, o hakiki dine ilâhî tecellilere kavuştuktan sonra yine o kâfirce, câhilce bir şekilde tartışmaya devam etmekten geri durmazlar. Halbuki: (onların) O inkârcıların, müşriklerin kendi zanlarınca zikr ettikleri (delilleri Rab’lerinin katında boştur) bâtıldır, mânasızdır, bir kıymete sâhip değildir. Meselâ: Yahudîler demişler ki: Üzerinde ittifâk edilen bir şeyi kabul etmek ihtilâf edilen şeyi kabul etmekten daha iyidir. Binaenaleyh Mûsa Aleyhisselâm’ın Peygamberliği, Tevrat’ın gerçekliği ittifâkla bilmektedir, Muhammed Aleyhisselâm’ın peygamberliği, ittifâk konusu değildir. Öyle ise Yahudîliği tercih etmek vâciptir. Cenab-ı Hak ise onların bu delillerindeki bozukluğu beyân buyuruyor. Şöyle ki: Mûsa Aleyhisselâm’ın peygamberliği hakkındaki ittifâk, onun gösterdiği mûcizelerden dolâyıdır. Hz. Muhammed’in gösterdiği mûcizeler ise, daha çoktur, bu mûcizeleri Yahudî’ler de müşahede etmişlerdir. Madem ki, mûcizeler, peygamberlik iddia eden zâtın doğruluğuna işâret ediyor, o hâlde Son Peygamberi de tasdik etmek lâzımdır. Ve eğer işâret etmiyorsa Mûsa Aleyhisselâm’ın peygamberliğini de tasdik etmemek gerekir, bu ise bir tenakuzdur. Maamafih Mûsa Aleyhisselâm’ın peygamberliğini de birçok kimseler inkâr etmiş, onların bir çoğu Fir’avun ile beraber boğulup ilâhî azaba uğramıştır. Daha sonra Yahudîler de, Mûsa Aleyhisselâm’ın peygamberliğini de birçok kimseler inkâr etmiş, onların birçoğu Fir’avun ile beraber boğulup ilâhî azaba uğramıştır. Daha sonra Yahudîler de, Mûsa’nın şeriatına muhalefet etmekte, birçok yanlış itikatlarda bulunmakta ve Tevrat-ı bozmaya uğratmakta bulunmuşlardır. Artık öyle ittifâk iddiaları nasıl doğru olabilir?. Velhâsıl?. Onların bu gibi iddiaları haddizâtında bir delil mahiyetindedeğildir. (Ve onların) Öyle inkârcı kimselerin (üzerine bir gazap vardır.) Bir ceza yöneliktir, onlar, açık olan bir hakikati inkâr etmelerinin cezasına kavuşacaklardır, (ve onlar için) Âhirette de (bir azap vardır) ki, onun miktarını dehşetini insanlar takdirden âcizdir.

17. Allah, O zâttır ki, hakkıyla kitabı ve mizanı indirdi ve sana ne bildirir? Belki O kıyamet yakındır.

17. (Allah, O) Yüce zât (dır ki, hakkıyla kitabı ve mizânı indirdi) semâvî kitapları, sahifeleri dilediği Peygamberlerine inzal etti ve insanlar arasında hakları tâyin eden şeriatı veya adâletli zâtı lütf ve ihsân buyurdu. Tâki: İnsanlar arasında adâlet ile insaf ile hükm ediliversin. (ve) Ey Yüce Peygamber!. (sana ne bildirir?.) Allah’ın ilmine havale edilmiş bir durumdur (belki o kıyamet yakındır) o acele istedikleri pek korkunç gün, takdir edilmiş vakti gelince ansızın meydana gelecektir. Sizin vazifeniz, onun zamanını tâyin değil, emrolunduğunuz şeyleri yapmaya, adâleti yerine getirmeye çalışmaktan ibârettir.

18. O’na iman etmeyenler, O’nu acele ederler. İmân etmiş olanlar ise, ondan korkarlar ve O’nun şüphesiz hak olduğunu bilirler. Haberin olsun! O kimseler ki, O kıyamet hakkında mücadelede bulunurlar, elbette ki, uzak bir sapıklık içindedirler.

18. (Ona îman etmeyenler) Kıyametin vuk’u bulacağına inanmayanlar, (onu istical ederler) onun takdir edilen zamandan evvel meydana gelmesini alaycı ve inkârcı bir tarzda ister dururlar, onun meydana gelmesinden korkmazlar (îman etmiş olanlar ise ondan korkarlar) o günü düşünerek titrerler, (ve onun şüphesiz hak olduğunu bilirler) kıyamet gününün ne müthiş bir gün olduğunu bilmektedirler, o günde bütün insanların bir muhasebeye, bir muhakemeye tâbi olacaklarına kanaatları vardır, kalblerinde böyle bir îman nûru parlayıp durmaktadır. Ogün haklarında ne çeşit muamele olacağını düşünerek hâllerini ıslâha çalışmaya lüzum görürler, o günün meydana gelmesini acele etmezler, Allah’ın takdirine râzı olurlar. (haberin olsun) îman ehli ile inkârcıların hâlleri farklıdır (o kimseler ki, o kıyamet hakkında mücadelede bulunurlar) onu inkâr ederek müminlere karşı düşmanca bir vaziyet almış olurlar (elbette ki,) onlar hak ve hakikatten (uzak bir sapıklık içindedirler) onlar bir nice açık delilleri, kanıtları hiç dikkate almazlar, Allah’ın kudretinin genişliğini, büyüklüğünü düşünmezler, kıyametin vukuunu inkâra cür’et gösterirler, yalnız dünya varlığına kalblerini bağlayarak, ebedî hayatı, uhrevî nîmetleri hiç düşünmekte bulunmazlar.

19. Allah, kullarına çok lûtfedicidir, dilediğine rızık verir. Ve O her şeye kadirdir, galiptir.

19. Bu mübârek âyetler, her şeye kaadir ve galip olan Allah Teâlâ’nın kulları hakkında çok lûtff ve ihsânda bulunduğunu bildiriyor. Âhiret varlığını isteyen kulunu fazlasiyle o varlığa kavuşturacağını, dünya varlığını isteyene ise o fâni varlıktan vereceğini ve artık öyle bir kimse için âhiretten bir nâsip bulunmadığını haber veriyor. Müşriklerin şeytanî vesveseleri neticesinde ilâhî dine aykırı inançlarda bulunduklarını ve eğer takdir edilmiş bir gün bulunmamış olsa idi öyle inkârcıların hemen cezalarına kavuşturulmuş olacaklarını beyân ve sâlih kulların ise Allah’ın bir lütfu olarak cennetlerin bahçelerinde dilediklerine nâil olacaklarını müjdelemektedir. Şöyle ki: (Allah kullarına çok lûtf edicidir) O bir lûtuf sâhibi Yaratıcıdır, yâni Onun lûtf ve ihsânı, merhamet ve rahmeti, ilm ve hikmeti pek boldur (dilediğini rızıklandırır) her kulunu iyi olsun, günâhkâr olsun bu dünyada hikmetinin gereğine göre rızka, servete eriştirir (ve O) Kerem Sâhibi Yaratıcı Her şeye (kaadirdir, galiptir) bütün kâinatta böyle dilediği gibi tasarrufta bulunmak hakkı, onun tek olanzâtına mahsustur. Hiçbir kimse, o Yüce Yaratıcının irâde buyurmuş olduğu şeye mâni olamaz.

20. Her kim ahiret kazancını dilerse onun için kazancında artış meydana getiririz ve her kim dünya kazancını dilerse ona da ondan veririz. O’nun ahirette bir nasibi yoktur.

20. (Her kim âhiret kazancını dilerse) Yâni: Uhrevî meyveleri, fâideleri, kazançları, mükâfatları arzu ederse (onun için kazançta artış vücuda getiririz) onu güzel amellere kavuştururuz, mükâfatını kat kat arttırırız, bir güzel ameli, muamelesi, karşılığında en az, on misli ihsân buyururuz, (ve her kim) Bilâkis yalnız (dünya kazancını dilerse) dünya varlığına, dünyevî lezzetlere düşkün olup âhireti hiç nazara almazsa, o ebedî hayatın alâmeti için çalışmazsa (ona da ondan) o dünya varlığından takdir edilen miktarda (veririz) o da dünyada istediğine kısmen olsun kavuşur. Fakat (onun için âhirette bir nâsip yoktur.) o, âhirette bir sevaba, bir mükâfata kavuşamaz. Çünkü, onun isteği, arzusu yalnız dünya varlığına âidtir. Herkes niyetine, itikadına göre mükâfat ve cezaya kavuşur.

21. Yoksa onlar için ortaklar var da onlar için dinden kendisiyle Allah’ın izin vermediği şeyleri meşru mu kıldılar? Ve eğer O ertelemek sözü olmasa idi elbette aralarında hüküm verilmiş olurdu ve şüphe yok ki, O zâlimler için elem verici bir azap vardır.

21. (Yoksa onlar için) O kâfirler, dünyaya bağlanan kimseler için (ortaklar var da) hâşâ!. Cenab-ı Hak’kın Yaratıcılığına, mâbutluğuna ortak olacak kimseler var da (onlar için) o kâfirlere mahsus (dinden kendisiyle Allah’ın izin vermediği şeyleri meşrû mu kıldılar?.) Allah’ın dininde haram olan şeyleri o kâfirler için helâl mi gösterdiler?. Bir takım bâtıl inançları, hareketleri şeytanî vesveseleriyle tezyin ederek o kâfirlere din adına kabul mu ettirmiş oldular?. Nedir onların o kadar ilâhîdine aykırı hareketleri?. (ve eğer o erteleme kelimesi olmasa idi) Yâni: Cezaların tehirine dâir geçen bir ilâhî hükm ilâhî takdir bulunmasa idi (elbette aralarında hükm verilmiş olurdu) o dinsizler lâyık oldukları azablara hemen kavuşturulmuş olurlardı. O dinsizler ile o ortak edinmiş oldukları şeyler arasında veya o kâfirler ile müminler arasında hemen ilâhî hüküm tecellî ederdi. (ve şüphe yok ki, o zâlimler). O Allah’ın hükümlerine muhalefet edenler, o bâtıl ortaklar edinmiş olanlar (için) âhirette (elem verici bir azap vardır) onlar ebedî sûrette cehennem azabına mâruz kalmış olacaklardır.

22. Zâlimleri göreceksin ki: Kazanmış oldukları şeylerden dolayı korkarlar. Ve O, korktukları şey onların başlarına gelecektir O iman edenler ve sâlih amellerde bulunanlar ise cennetlerin bahçelerindedir. Onlar için Rab’lerinin katında diledikleri şeyler vardır. İşte budur, O en büyük lütuf.

22. Evet.. O dinsiz zâlimlerin uhrevî azapları muhakkaktır. Ey mümin kul!. (Zâlimleri) Âhirette (göreceksin ki,) dünyada iken (kazanmış oldukları şeyden) dinsizlikten, günâhtan, gayrı meşrû şeyleri işlemiş olmalarından (dolayı korkarlar) dünyada iken inkâr edip hiç düşünmedikleri azabların meydana geldiğini görünce tir tir titreyeceklerdir. (ve o) Korkacakları şey, kötü amellerinin cezası (onların başına gelecektir) onlar korksunlar, korkmasınlar herhâlde o kötü amellerinin cezasına kavuşacaklardır. İşte küfrün âkıbeti!, (ve îman edenler, ve sâlih amellerde bulunanlar ise) dünyada iken tevhid dinine sarılarak onun kutsal hükümlerine riâyette bulunmuş olanlara gelince onlar (cennetlerin bahçelerindedirler) en şerefli, en temiz, en zevk verici mevkilerinde, bahçelerinde bulunacaklardır. (onlar için) O sâlih mübârek kullar için (Rab’lerinin katında) o Kerem Sâhibi Yaratıcının mânevî huzurunda,onun mü’min kulları için yaratmış, hazırlamış olduğu o ebedî cennetlerde (diledikleri şeyler vardır) hatır ve hayâle gelmez nîmetler, maddî ve mânevî zevkler, en gönül açan manzaralar hazır bulunmaktadır. (İşte budur) Müminlerin erişecekleri bu pek büyük nîmettir, bu ebedî cennet hayatıdır (o en büyük lütuf.) en kıymetli bir hayır ve ilâhî lütuf ki, bunun yanında dünya nîmetleri, varlıkların hiç mesabesinde bulunmuş olur. İşte bu da îmanın ebedî mükâfatı!.

23. İşte bu, O haberdir ki, Allah iman eden ve iyi amellerde bulunan kullarına müjdeler. De ki: Ben bunun üzerine sizden akrabalık sevgisinden başka bir ücret istemiyorum. Ve kim bir iyilik yaparsa O’nun sevabını fazlasıyle veririz. Şüphe yok ki, Allah bağışlayan, şükrün karşılığını verendir.

23. Bu mübârek âyetler, bundan evvelki âyet-i kerîmenin cennetlere kavuşma haberinin müminler hakkında bir müjde olduğunu bildiriyor. Ve Resûl-i Ekrem’in sırf Allah rızâsı için peygamberlik tebliğinde bulunup karşılığında akrabalık sevgisinden başka bir ücret istemediğini ve güzel amellerde bulunanların kat kat sevaplara kavuşacaklarını haber veriyor. Resûl-i Ekrem’e yalan ve iftira isnâdının ne kadar gerçek dışı olduğunu, hakka karşı iftiralarda bulunanların, kalblerine mühürler basılacağını ihtar buyuruyor. Cenab-ı Hak’kın tevbeleri kabul, dilediği mü’minleri af edeceğini ve sâlih mü’minlerin dualarını kabul ile kendilerine büyük sevaplar ihsân buyuracağını, kâfirleri de büyük bir azaba uğratacağını beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: (İşte bu o) Cennetlere erişme hakkındaki haber (dir ki,) bunu (Allah, îman ve sâlih sâlih amellerde bulunan kullarına müjdeler) tâki, daha dünyada iken bu ilâhî lütuftan haberdar olarak tam bir aşk ve gönül ferahlığı ile kulluk vazifelerini yerine getirmeye çalışsınlar. Ey Yüce Peygamber!. Ümmetine hitaben (de ki:Ben bunun üzerine) size teblîğ ettiğimiz dinî hükümlerden, müjdeler, uyarılar karşılığında (sizden akrabalık sevgisinden başka bir ücret istemiyorum.) ben sırf Allah rızâsı için tebligâtta bulunuyorum, ancak müslümanlar arasında akrabalık hukukuna riâyet edilmesini, yakınların birbirine karşı büyük bir sevgiyle duyarlı olmalarını, aralarında bir dostluğun, iyilik sever bir alâkanın devamını istiyorum, İslâm Cemiyeti arasında dayanışmanın, yardımlaşmanın, ahlâkî olgunlukların cereyanı ancak bu sûretle te’min edilmiş olur. Bu âyet-i kerîme, Resûl-i Ekrem’in ailesine, akrabaşına sevgi ve dostlukta bulunmanın lüzumuna da işâret etmektedir. O mübârek zâtla sevgi, Hz. Peygamber’e sevginin güzel bir nişânesidir. (ve kim bir güzellik kazanırsa) Bir iyilik yaparsa meselâ: Allah rızâsı için akrabalık hukukuna riâyet gösterirse (onun için onda bir güzellik artırırız.) o güzelliği kat kat sevaba vesîle kılarız, bu güzel amel karşılığında en az on güzel sevap ihsân ederiz. (Şüphe yok ki, Allah gâfurdur) Tevbe edenlerin günâhlarını affeder ve bağışlar, küfr ve şirkin dışındakini de dilediği kulları için bağışlar, isterse, tevbe etmemiş olsunlar ve o Yüce Yaratıcı (şekûrdür) » şükrün karşılığını verendir kullarının güzel amelleri karşılığında birçok sevaplar ihsân buyurur.

24. Yoksa derler mi ki, Allah’a karşı gelen yalan yere iftirada bulundu. Eğer Allah dilese kalbin üzerine mühür basar ve Allah bâtılı yok eder ve sözleriyle hakkı ortaya koyar. Şüphe yok ki, O kalplerde olanı bilicidir.

24. Ey Yüce Peygamber!. (Yoksa) Senin hakkından (derler mi ki: Allah’a karşı yalan yere iftirada bulundu) kendisinin peygamberliğe erişmesini, kendisine Kur’an’ın bir ilâhî bir kitap olarak nâzil olduğunu hakikate aykırı olarak iddia ediyor. O kâfirler, böyle bir isnâda mı cür’et ediyorlar?. Bu ne kadar ahmaklık!. Hiç yalan yere peygamberlikve risâlet iddiasında bulunan bir şahsı, Cenab-ı Hak ilâhî kahrına uğratmaz mı?. Onu birtakım mûcizeler ile teyid eder mi?. Faraza sen öyle bir iftirada bulunacak idin sana müsaade eder mi idi?. (Eğer Allah dilese senin kalbin üzerine mühür basar) Sana sabr ve tahammül nasîb eder, hakkındaki gerçek dışı isnadlara karşı fazla üzülmezsin. Yâhut faraza, sen iftirada bulunmak istese idin Allah senin kalbini mühürlerdi, Kuran gibi mûcize bir kitabın âyetlerini ezberleyip okuyamazdın, onları unutur idin. Binaenaleyh böyle İslâm dinini yaymaya, Kur’an’ın âyetlerini okumaya muvaffak olduğunda gösteriyor ki: Sen iftiradan uzak, doğru sözlü bir Peygambersin. (Ve Allah bâtılı mahveder) Cenab-ı Hak’ka karşı yapılan bir iftira, bâtıl olduğundan mahv olmaya mahkûmdur, hiç öyle bir iftiranın devamına müsaade eder mi?, (ve kelimeleriyle) Yâni delilleriyle, (Hakkı gerçekleştirir) işte İslâm dini ve onun dayandığı Kur’an-ı Kerim birer haktır, sırf birer hakikattir. Bundan dolâyıdır ki, Hak Teâlâ onu desteklemiş, onun yayılmasına müsaade buyurmuş, Yüce Peygamberini bu uğurda nice muvaffakiyetlere nâil kılmıştır, (şüphe yok ki. O) Hikmet Sâhibi Yaratıcı (göğüslerde olanı bilicidir.) herkesin kalbinden geçenleri, şahsi işleri hakkıyla bilicidir, bâtılın itibarını arttırmaya çalışanları bilir, zarar ve ziyanda bırakır, hakka hizmet edenleri de bilir, onları muvaffakiyetlere nâil buyurur.

25. Ve O, o zâttır ki, kullarından tevbeyi kabul eder ve günâhlardan affeyler ve ne yaptıklarınızı bilir.

25. (ve O) Kerem Sâhibi mâbud (o) zât (dır ki: Kullarından tevbeyi kabul eder) yapmış oldukları günâhlardan dolayı samimî şekilde pişman olup bir daha o günâhları yapmamaya karar veren mü’min kullarını o geçmiş günâhlarından dolayı hesaba çekmez. (Ve günâhlardan afv eyler) o geçmiş günâhları afeder ve bağışlar (ve ne yaptıklarını bilir) Hayırı mı, şerri mi ihtiyar ettiklerini bilir, samimî bir şekilde mi, gayrı samimî bir hâlde mi tevbe edildiğini de bilir. Artık kullarını hikmet ve faydaya göre mükâfata veya cezaya kavuşturur. Binaenaleyh mükâfata lâyık olacak şekilde hareket edilmesi, kulluk vazifesinin gereğidir.

26. Ve iman edenlere ve sâlih amellerde bulunanların tevbelerini kabul eder ve onlara fadlından sevaplarını arttırır. Kâfirlere gelince onlar için şiddetli bir azap vardır.

26. Evet.. O Hikmet Sâhibi Yaratıcı, kulları hakkında hikmetin gereğine göre muamelede bulunur (Ve îman edenlerin ve iyi işler yapanların tevbelerini kabul eder) onların dualarını, niyâzlarını, tevbelerini kabul buyurur, (ve onlara lütfundan) Sevapları (arttırır) onları kat kat sevaplara, mükâfatlara nâil buyurur, onları hiç hatırlarına gelmemiş, istememiş oldukları nîmetlere kavuşturur, (kâfirlere gelince: Onlar için şiddetli bir azab vardır) Onları da o pek bâtıl kanaatlerinin cezasına kavuşturacaktır. Onların duaları kabule lâyık değildir, onlar sapıklık içinde mahvolup gidince âhirette ebedi olarak azap görürler. İşte küfrün gereği budur.

27. Ve eğer Allah, rızkı kulları için yayacak olsa elbette yerde haddi aşarlardı. Velâkin dilediğini bir miktar ile indiriyor. Şüphe yok ki, O, kullarından haberdardır. ve hepsini görücüdür.

27. Bu mübârek âyetler, kullarının bütün hâllerini görüp bilen Cenab-ı Hak’kın o kullarını hikmetinin gereğine göre rızıklandırdığı ve eğer onlara rızıklarını pek bol kılmış olsa idi gurura, isyâna müptelâ olacaklarını bildiriyor. Ve hamd ve övgüye lâyık olan Kerem Sâhibi Yaratıcının ümitler kesilmiş olduğu bir zamanda yağmurları yağdırıp rahmetini yaymak olduğuna dikkatleri çekiyor. Göklerin, yerin ve bunlarda bulunan hayat sâhiplerininilâhî deliller zümresinden olduklarını ve Kudret Sâhibi Yaratıcı’nın bu yaratıkları kıyamet gününde toplamaya kaadir bulunduğunu ihtar buyuruyor. İnsanlara isâbet eden musîbetlere kendilerinin sebebiyet vermiş olduklarını ve birçok kusurların da Allah’ın affına mazhar bulunduğunu haber veriyor. İnsanların hiçbir ilâhî takdire muhalefet edemeyeceklerini ve onlar için Allah Teâlâ’dan başka bir dost bir yardımcı bulunmadığını beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve eğer Allah, rızkı kulları için yayacak olsa idi) Onları ihtiyaçlarının üstünde servete, nîmete nâil buyursa idi (elbette yerde haddi aşarlardı) o varlıklara güvenerek kibirli bir vaziyet alırlardı, birbirlerine karşı düşmanlıkta bulunuyorlardı, aralarında bir nice facialar meydana gelirdi, bir takım hizmetleri yapacak kimseler bulunamaz, sosyal faaliyetler sekteye uğrardı. (velâkin) O Hikmet Sâhibi Yaratıcı (dilediğini) ilâhî irâdesinin gerektirdiğini, o kulları için muayyen (bir miktar ile indiriyor) haklarında Allah’ın takdiri ne ise ona göre rızıklanıyorlar, zenginliğe lâyık olanları zengin kılıyor, fakirliğe lâyık olanları da fakir düşürüyor, hepsi de bir fayda ve hikmete dayanmaktadır. (şüphe yok ki. O) Yüce Yaratıcı, (kullarından haberdardır) nelere selâhiyetleri olduğunu bilir ve hepsini (görücûdür) hepsinin de açık ve gizli hâllerini görür, herkesi kendi kabiliyetine göre rızıklandırır. İmamı Süyutî’nin sağlam bir sened ile rivâyet ettiğine göre bu âyet-i kerîme, zenginlik ve rahat yaşamayı rızk temennîsinde bulunmuş oldukları için suffa ehli hakkında nâzil olmuştur. Tefsir-i Kebîrde zikredildiğine göre de: Habbâb İbn-ül Erret demiştir ki: Biz Beni Kurayza’nın, Nâdirin ve Beni Kaynuka’nın mallarına baktık, o malları temenni ettik, bunun üzerine bu âyet-i kerîme bizim hakkımızda nâzil oldu.

28. Ve O, o Yüce Yaratıcıdır ki: ümitsizliğedüştüklerinden sonra, yağmuru indirir ve rahmetini yayar ve O’dur dost, övülmeye lâyık olan O’dur.

28. (ve O) Kullarını rızıklandıran Allah Teâlâ (O) Yüce Yaratıcı (dir ki: ümitsizliğe düştüklerinden sonra) artık yağmur yağmayacak, kuraklık devam edecek, muhsulât meydana gelmeyecek diye ümitsiz bir hâlde iken (yağmuru indirir) bulutları gönderir (ve rahmetini yayar) yeryüzünü yağmur suları içinde bırakır (ve O’dur) O Kerem Sâhibi Yaratıcıdır (dost) olan kullarının işlerini lûtf ve isâbetle idare eden, kullarına mânen en yakın olan ve (hamît olan) bütün hamd ve övgüye lâyık bulunan ancak (O’dur) artık o Yüce Yaratıcı’nın elbette ki, kulları hakkındaki her tasarrufu bir hikmet ve faydaya dayanmaktadır. Lâyık olanları fazla veya noksan nîmetlere nâil buyurması, O’nun bu hikmeti gereğidir. Ve ancak O’nun lütuf ve keremi, sonsuzdur ve her şekilde hamd övgüye lâyıktır. Bütün varlıklar, O’nun kudretinin, rahmetinin genişliğine birer şâhittir. Binaenaleyh bir insan bir mahrumiyete mâruz kalırsa hemen ümitsiz olmamalıdır. İleride o mahrumiyetten kurtulabilir. Allah’ın rahmetinden ümit kesmek câiz de değildir.

29. Ve göklerin ve yerin yaradılışı, O’nun delillerindendir. Onlar da her hareket edenden yaymış olduğu şeyde ve O, dilediği zaman onları toplamaya da kadirdir.

29. Evet.. (Ve göklerin ve yerin yaradılışı) da (O’nun) o Kerem Sâhibi Yaratıcı’nın (âyetlerindendir) O’nun kudretini, büyüklüğünü, nîmetinin genişliğini gösteren deliller cümlesindendir. (onlar da) O gökler ile yerde (her hareket edende) meleklerden, insanlardan, cinlerden vesâir hayat sâhipleri olan bir nevî mahlûkattan (yaymış olduğu şey de) o Yüce Yaratıcı’nın delillerindendir, varlığına, büyüklüğüne şâhitlik edendelillerdendir, (ve O) Kudret Sâhibi Yaratıcı (dilediği zaman onları) o yaratıp yaymış olduğu çeşitli mahlûkatını bir araya (toplamaya da kaadirdir.) Evet.. Onları kıyamet günü toplayacak, sonra aralarında ilâhî adâletiyle hükmedecektir.

30. Ve size musîbetten her ne şey İsabet ederse kendi ellerinizin kazandığı şey sebebiyledir ve bir çoğundan ise affeder.

30. (ve) Ey insanlar!, (size) Dünyada (mûsibetten her ne isâbet ederse, kendi ellerinizin kazandığı şey sebebiyledir.) siz kendi kötü hareketlerinizden, Allah’ın emrine muhalefetinizden dolayı öyle bir mûsibete mâruz kalmış olursunuz. Meselâ: Vakit vakit cemiyetler arasında bir takım felâketler, umumî mûsibetler, kıtlık ve pahalılıklar meydana gelir. Bütün bunlar, cemiyet fertlerinin birer cezası durumundadır. Kısacası şarap içenler koruyucu hekimlik kâidelerine riâyet etmeyenler, cismen ve aklen bir nice hastalıklara müptelâ olurlar. Doğrulukla hareket etmeyen bir nice tüccarlar, nihâyet iflâsa düşerler. İnsanlara zulmeden kimseler de nihâyet zulmlere, felâketlere uğrarlar. Bütün bunlar, gayrı meşrû ve ahlâksızca hareketlerin birer dünyevî cezasıdır. (ve) O Kerem Sâhibi Yaratıcı (bir çoğundan) bir nice günâhlardan, kusurlardan (ise afv eder) onları işleyenleri hemen cezaya uğratmaz. Bu da bir ilâhî rahmet eseridir. Evet.. Cenab-ı Hak, birçok mü’min kullarını günâhlarından dolayı dilerse dünyada ve âhirette azap etmez. Bir kısım kâfirleri de yavaş yavaş sonuca yaklaştırmak üzere bu dünyada azap etmez, fakat onlara herhâlde âhirette azap edecektir. İnsanlık cemiyeti de ekseriyeti itibariyle pek çok günâhları, ahlâksızca hareketleri işleyip durmaktadırlar. Eğer bunların lâyık oldukları azap bu dünyada derhal verilecek olsa o varlıklar tamamen perişan olur, büyük bir kısmı yok olup gider. Fakat Hikmet Sâhibi Yaratıcı,hikmet gereği hepsini birden azaba uğratmıyor, kendilerine bir mühlet veriyor, uyanıp hareketlerini düzeltebilmeleri için onları yaşatıyor, derhal hepsini yakalayıp azablara uğratmıyor. Binaenaleyh insanlar, bu ilâhî lütufdan da istifâdeye çalışmalıdırlar, dünyevî veya uhrevî bir cezaya düşmeden evvel hâllerini düzelterek ilâhî affa sığınmalıdırlar. Tâki, ebedî azaptan kurtulabilsinler. Aslında bu dünyada iyi kimselerden olan bâzı zâtlar da bir kısım mûsibetlere uğrarlar. Bunun da başka bir hikmeti vardır. Bu bir ilâhî imtihandır. Özellikle o zâtlar, sabreder, Allah’ın takdirine râzı olurlar, bu vesîle ile de kat kat sevaplara, uhrevî mükâfatlara nâil bulunurlar. Maamafih bâzı mü’minlerin bu dünyada bir takım mûsibetlere uğramaları günâhlarının keffareti durumundadır. Onlar kusurlarının cezasını dünyada görmüş olurlar. Artık âhirette o kusurlarından dolayı ayrıca azap görmezler. Bu da Allah’ın bir rahmeti demektir.

31. Ve siz yeryüzünde âciz bırakıcılar değilsinizdir ve sizin için Allah’tan başka bir dost ve bir yardımcı da yoktur.

31. (Ve) Ey insanlar!. Ey müşrikler!, (siz yeryüzünde âciz bırakıcılar değilsinizdir.) Yâni: Siz hâşâ Allah Teâlâ’yı âciz bırakacak O’nun azabından kaçıp kurtulabilecek bir kabiliyette değilsinizdir, hakkınızdaki ilâhî hükm her ne ise o herhâlde vâki olacaktır, (ve sizin için Allah’tan başka bir dost) yoktur ki, sizin işlerinizi idare ederek sizi koruyabilsin (ve) sizin için (bir yardımcı da yoktur) ki, size yardım etsin. Size gelen azabı sizden bertaraf ediversin. Binaenaleyh mâsiyetlerden kaçının, Allah’ın emrine muhalefetten sakının, ilâhî azaptan korkun, o Kerem Sâhibi Yaratıcı’ya sığının. Çünkü sizi o kerîm mâbudunuzdan başka koruyacak bir zât yoktur. O’nun hükmüne hiçbir kimse muhalefet edemez. Bunaimânımız tamdır..

32. Ve O’nun âyetlerindendir, denizde dağlar gibi akıp giden gemiler.

32. Bu mübârek âyetler de Allah Teâlâ’nın ilâh olduğuna, kudret ve büyüklüğüne bir delil olmak üzere gemilerin denizlerdeki gidip gelmelerini, durmalarını dikkat nazarlarına sunuyor. İlâhî takdirin tersine bir hareketin vuku bulamayacağını bildiriyor. İnsanların dünyada eriştikleri şeylerin çabucak elden çıktığını, Allah katındaki mükâfatların ise daha hayırlı, daha bâki bulunduğunu beyân ile insanların dünya varlığı hevesiyle Yüce nîmetleri elde etmeye çalışmaktan geri durmamaları lüzumuna işâret buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve O’nun âyetlerindendir). yâni: Allah Teâlâ’nın birliğine, kudretine, irâdesine işâret eden delillerdendir (denizde dağlar gibi cereyan eden gemiler.) Onlar, o kadar büyüklükleri ile, ağır yükleriyle beraber denize batmayıp üzerinde akar giderler, istenilen tarafa sevk edilebilirler.

33. Eğer dileyecek olsa rüzgârı, durdurur. Artık O’nun sırtı üzerine dura kalırlar. Şüphe yok ki, bunda elbette âyetler vardır, çok sabreden, çok şükreden kimse için.

33. (Eğer) Allah Teâlâ (dileyerek olsa rüzgârı durdurur) gemileri sevk eden kuvveti, havaya vesâire tesirsiz bırakır (artık) gemiler hareketten mahrum kalırlar (onun sırtı üzerine) deniz sularının üzerinde durarak (durakalırlar) cereyandan kalarak ileriye ve geriye gidemezler, (şüphe yok ki, bunda) O gemilerin denizlerde öyle ilâhî kudret ile cereyan etmelerinde (elbette âyetler vardır) Kâinatın Yaratıcısı’nın kudretine, hikmetine dâir deliler mevcuttur (çok sabreden) kulluk vazifelerini yerine getirme hususunda sabr ve sebât gösteren ve (ziyade şükreyleyen) kavuştuğu nîmetlerin değerini bilip Cenab-ı Hak’ka şükretmeye çalışan mümin akıllı, (kimse için) Evet.. O çeşitli nakl vasıtalarının öyledenizlerde, havalarda istenilen tarafa sevk edilmeleri, bütün Cenab-ı Hak’kın takdiriyle, müsaadesiyle ve onlarda yaratmış olduğu kabiliyet sâyesinde mümkün oluyor. Bunları bir ibret nazarı ile seyreden her akıllı insan, o Yüce Yaratıcı’nın kudretini, büyüklüğünü, kâinat üzerindeki harikulâde tasarruflarını ve kulları hakkındaki nîmetlerini düşünerek elbette ki, şükür secdesine kapanır.

34. Yahut onları yaptıkları yüzünden helâk eder ve birçoğundan da af buyurur.

34. Evet… O Yüce Yaratıcının kudretini düşünmeli ki: O, her şeye kâfidir, gemileri dilerse öyle yürütmeye tâbi tutar, üzerindekilerini selâmet sahiline eriştirir (yâhut onları) o gemileri şiddetli bir rüzgâra, müthiş bir ârızâya uğratarak onları üzerinde bulunanların (kazandıkları ile) işlemiş oldukları günâhlar sebebiyle boğar (helâk eder) hiçbirini bir kurtuluş sahiline erdirmez, (ve) O kerem sâhibi yaratıcı (bir çoğundan da afv buyurur) bir nice günâhları bağışlar, sâhiplerini o yüzden felâkete uğratmaz, onları yine selâmete kavuşturur.

35. Ve bizim âyetlerimiz hakkında mücadele edenler bilsin ki, onlar için bir kaçacak yer yoktur.

35. Bütün bu yaratılış eserleri Allah’ın kudretinin şâhididir, birliğinin delilidir. Bunları inkâra nasıl cür’et edilebilir? İşte Cenab-ı Hak, ihtar buyuruyor, ki: (Ve bizim âyetlerimiz hakkında mücadele edenler) Kâinatın Yaratıcısının varlığını, kudretini bildiren, gösteren âyetleri, delilleri inkâra cür’et eyleyenler (bilsin ki, onlar için bir kurtuluş yeri yoktur.) kendilerine gelecek bir azaptan, meselâ: Bindikleri gemilerin parçalanarak sular içinde mahv ve yok olmasından kendilerini kurtaracak bir mahlûk bulunamaz, hiçbir tarafa kaçıp kendilerini kurtarmaya muvaffak olamazlar. Böyle bir felâket zamanı akılları başlarına gelerek inkârlarının cezasınakavuştuklarını anlayacak olsalar da artık bu, kendilerine bir fâide vermez. Çünkü artık uyanma zamanı geçmiş bulunur.

36. Velhâsıl size her hangi bir şeyden verilmiş olanlar, ancak dünya hayatının geçimliğinden ibârettir ve Allah katında olan ise daha hayırlıdır ve daha bâkidir, O kimseler için ki, iman etmişlerdir ve Rab’lerine tevekkülde bulunurlar.

36. (Velhâsıl) Ey insanlar!. Güzelce düşününüz ki: (size herhangi bir şeyden verilmiş olanlar) meselâ: Zenginlik gibi, çoluk çocuk gibi, makâm ve mevki gibi şeyler (ancak dünya hayatının geçimliğinden ibârettir) bunlardan yalnız dünyada istifâde edilir, bunlara mağrur olup da ebedî hayatınızı, gelecek âleminizi unutmayınız (ve Allah katında olan ise) sevaplar ve cennet nîmetleri ise (daha hayırlıdır) çünkü onlar binibirdir, fevkalâde faydalıdır ve (daha bakîdir) yok olmayacaktır. O hâlde pek açıktır ki, fâni olan dünya varlıklarının o ebedî varlıklara göre büyük bir kıymeti yoktur. Artık o ebedî nîmetlere erişmek için çalışılmalı değil midir?. İşte o ebedî hayırlı, nîmetler (o kimseler için) takdir edilmiştir (ki,) onlar dünyada iken (îman etmişlerdir) Allah’ın dinine kavuşmuş (ve Rab’lerine tevekkülde bulunurlar) işlerini Cenab-ı Hak’ka ısmarlar, o Kerem Sâhibi Yaratıcıdan feyz ve bereket ricasında bulunurlar. Başkalarına itimat edip durmazlar. Rivâyet olunuyor ki: Ebu Bekri Sıddık Radiyallahü Anh bütün malını sadaka olarak verdi. Müslümanlardan bir cemaat, bunu kınadılar, kâfirler de bunu bir hata sandılar. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil olmuştur. Allah Teâlâ’ya tevekkül ile hak yolunda yapılan fedâkârlıkların zayi olmayıp sâhipine pek ziyade faydalı olacağına işâret etmektedir.

37. Ve O kimseler ki, günâhın büyüklerinden ve fâhiş kötülüklerden kaçınırlar. Ve gazaba geldikleri zaman onlar bağışlarlar.

37. Bu mübârek âyetler de Allah katındaki daha hayırlı ve daha bâki nîmetlere kavuşacak olan zâtların evvelce zikredilen bir vasfının dışında yedi vasfını da beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: O vâ’d buyuruları hayır ve nîmetler, birinci vasıf olarak îman ile ve ikinci vasıf olarak hakka tevekkül ile vasıflanan zâtlar için bildirilmiş olduğu gibi (ve o kimseler için) bildirilmiştir ki, üçüncü vasıf olarak (günâhın büyüklerinden ve fâhiş kötülüklerden kaçınırlar) yâni: Öldürme gibi, zina gibi, hırsızlık gibi büyük günâhları işlemezler, hukuk, akıl ve yaratılış itibariyle çirkin olan sözlerde ve fiillerde bulunmazlar, (ve) Dördüncü vasıf olarak da, (gazaba geldikleri zaman onlar) gazaplarını bertaraf etmeğe çalışırlar, gazaplarına sebebiyet verenleri af ederler, onların kusurlarını (bağışlarlar) intikam almaya kalkışmazlar.

38. Ve o kimseler ki: Rab’lerinin davetine icabette bulundular ve namazı dosdoğru kıldılar ve onların işleri aralarında danışma iledir ve kendilerini rızıklandırdığımız şeylerdende harcarlar.

38. (Ve) O büyük hayır, bâki nîmet (o kimseler için) bildirilmiştir (ki,) beşinci vasıf olmak üzere (Rab’lerine icâbette bulunurlar) Allah’ın emrine samimî bir kalb ile tam bir itaat göstererek o emri yerine getirmiş oldular (ve) altıncı vasıf olmak üzere beş vakit (namazı dosdoğru kıldılar) dinin rükunlerinin en büyüklerinden olan o mübârek ibâdetle kalblerini aydınlatmaya çalıştılar (ve) yedinci vasıf olmak üzere (onların işleri aralarında danışma iledir) kendilerine bir hâdise yüz gösterince istişârede bulunurlar, en doğru, en fâideli, dini meselelere en uygun olanı ise, onu ittifâkla kabul ederler, (ve) Sekizinci vasıf olarak da (kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden infakta bulunurlar.) fakirlere, zayıflara yardım ederler, İslâm yurdunun yükselmesi için elden gelen yardımlarıesirgemezler.

§ Şûra; Teşâvür, müşaverede bulunmak, bir iş hakkında bilgi edinmek için konuşmak, en doğru, uygun olan hususun anlaşılması için görüşlere müracaat etmek demektir. Denilmiştir ki: Herhangi bir kavim, istişârede bulunursa en doğru olan işe yol bulmuş olur. Resûl-i Ekrem Efendimiz dahi Ashâb-ı kirâmiyle birçok işler hakkında, meselâ: Cihâd hususunda danışmada bulunurdu. Fakat dînen malûm olan hükümler hakkında istişâreye mahâl yoktur. O Yüce hükümler her ne ise onu bütün müslümanların öylece kabul etmeleri icabeder. Ancak bâzı dini meseleleri herkes bilmediği için o hususta kitaba ve sünnete müracaat edilir. O meselenin hükmünün o iki esastan nasıl çıkarılmış olduğu ve müctehitlerin o konudaki beyânlarının anlaşılması için ilmî bir şekilde istişâre yapılır, o gibi hususlarda keyfî kanaatlere kıymet verilemez. İstişârede bulunanlar, selâhiyetli olmalıdırlar, sırf hakkın, sevabın tecellîsini temin maksadı takîb edilmelidir, bencillik ve şahsî fâide hissinden uzaklaşarak tam bir samimiyetlere hakikatin, en fâideli hususun meydana çıkmasını temine çalışmalıdır ve ortaya çıkan hakkı kabulden kaçınmamalıdır.

39. Ve O kimseler ki: Onlara bir zulüm isabet ettiği zaman onlar yardımlaşmakta bulunurlar.

39. (Ve) O pek mühim hayır nîmet (o kimse için) bildirilmiştir (ki) dokuzuncu vasıf olmak üzere (onlara bir zulm isâbet ettiği zaman) kendilerine karşı her hangi bir azgın, isyânkâr bir şahıs veya bir gurup haksız yere bir tecâvüzde bulunduğu vakit (onlar, yardımlaşmakta bulunurlar) birbirlerini himâyeye, müdafaa çalışırlar. Zulm eden kimselerden haddi aşmaksızın intikam almak isterler, aralarındaki dayanışmayı, din kardeşliğini ve İslâm kahramanlığınıgösterirler yabancıların, ahlâksızların tecâvüzlerine meydana vermezler. Velhâsıl: Bu beyân olunan seçkin vasıflara sâhip zâtlar, yarın âhirette büyük bir hayıra, büyük nîmetlere, ilâhî lütuflara nâil olacaklardır. İşte bunlar, İslâm ahlâkının, İslâm sosyolojisinin ne kadar mükemmel olduğunu da göstermektedir.

40. Bir kötülüğün cezası da O’nun misli bir kötülüktür. Fakat kim affeder ve barışı sağlarsa artık O’nun mükâfatı da Allah’a aittir. Şüphe yok ki, O, zâlimleri sevmez.

40. Bu mübârek âyetler görülen bir kötülüğe ancak dengi ile karşılık verileceğini, bundan dolayı, hesaba çekilemeyeceğini fakat af ile muamele yapılmasının mükâfata vesîle olacağını bildiriyor. Ancak zulm edenlerin, azgınlıkta bulunanların hesaba çekileceklerini ve azaba uğrayacaklarını ihtar buyuruyor. Kötülüklere karşı sabrda, affedici muamelede bulunanın ise teşekküre değer bir ahlâkî fâzilet göstermiş olduğuna işâret ediyor. Kötü hareketlerinden dolayı sapıklığa bırakılacak kimselerin ise dost ve yardımcıdan mahrum kalacaklarını ve azabı görünce dünyaya dönmeyi temennî edeceklerini beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: (Bir kötülüğün) Yâni: Haksız yere yapılan bir muamelenin, meselâ: bir şahsı öldürmenin (cezası da onun misli) o haksız muamelenin karşılığı olan (bir kötülüktür.) meselâ: Onun gibi öldürmektir. Haksız yere yapılan bir muamelenin, bir konuşmanın karşılık olarak aynısını yapmak bir kısım şartlara bağlıdır. Kısacası o muamelenin, konuşmanın mukabil şekilde yapılması, haddizâtında câiz bulunmalıdır. Bir hür mü’mini kasten öldüren diğer hür mümini öldürmek gibi ki, bu câiz bulunmaktadır. Bu ikinci öldürme hâdisesi, haddizâtında meşrû olduğu için bir günâh, bir kötülük değildir. Belki durumu düzeltmeye, cinâyetlerin önünü almaya vesîle olduğu gibi güzel bir muameledir. Ancakhaddizâtında öldürme iyi bir şey olmayı öldürülene nazaran kötü bir muamele olduğu için ona da, benzerlerine de “seyyie = kötülük” adı verilmiştir. Bâzı kötülükler de vardır ki, onların karşılığında aynı şekilde kötülük yapılması câiz değildir, belki o kötülüklerin hukuken belirli cezaları vardır, onlar tatbik edilir. Meselâ: Bir kimse bir şahsın namusuna tecâvüz etmiş bulunsa onun da namusuna tecâvüz edilemez, belki o tecâvüzün hukuken belirlenmiş olan cezası tatbik edilir. Bunlar, fıkha âid geniş meseleleri içersine almaktadırlar. (Fakat kim affeder) Herhangi bir kötülük gören kimse o kötülüğü yapan şahıstan intikama kalkışmaz, karşılıkta bulunmazsa (ve barışı sağlarsa) aralarındaki düşmanlığı giderecek şerefli hareketleri tercih eyler ise (artık onun) af eden kimsenin (mükâfatı da Allah’a âidtir) Cenab-ı hak ona bu yüzden birçok sevaplar ihsân buyurur. Bu ilâhî beyân, insanları af cihetine teşvik etmektedir. (şüphe yok ki, O) Hak Teâlâ Hazretleri (zâlimleri sevmez.) öyle başlangıçta kötülükte bulunanları sevmediği gibi kötülüğe fazlasiyle karşılıkta bulunanları da sevmez, bunlar birer zulmden ibârettir. Binaenaleyh bu hususta denkliğe riâyet edilmelidir. Af ciheti tercih edilirse bu da bir ahlâkî fâzilet eseridir. Saldırgan kimsenin utanmasına, kusurunu terketmesine ve bir takım ihtilâfların devam etmeyip ortadan kalkmasına sebep olabileceğinden dolayı övülmüştür, sâhibi için mânevî mükâfata vesîledir.

41. Ve her kim zulüme uğradıktan sonra hakkını alırsa artık onların üzerine bir yol yoktur.

41. (Ve her kim zulme uğradıktan sonra hakkını alırsa) Kendisine zulm eden şahsa karşı meşrû şekilde karşılıkta bulunursa, af cihetini tercih etmezse (artık onların) öyle karşılıkta bulunan kimselerin (üzerine bir yolyoktur.) onlar azaba, kınamaya lâyık olmuş olmazlar. Nihâyet olan bir şeyi, af cihetini terk etmiş, haddizâtında câiz olan bir fiilde bulunmuş olur.

42. Ceza ancak O kimseler üzerinedir ki, insanlara zulüm ederler ve yerde haksız yere azgınlıkta bulunurlar. İşte onlar için pek acıklı bir azap vardır.

42. (Yol) Hesaba, günâh (ancak ancak o kimseler üzerinedir ki insanlara zulmederler) onun bunun hakkına tecâvüzde bulunurlar ve intikam hususunda haddi aşarlar, (ve yerde haksız yere azgınlıkta bulunurlar) Ona buna karşı kibirli ve tahakküm edici bir vaziyet alırlar, başkalarının meşrû hareketlerine manî olmak isterler. (İşte onlar için pek acıklı bir azap vardır) onlar zulmlerinden, başkalarının haklarına tecâvüzlerinden dolayı öyle bir cezaya lâyık bulunmuş olur.

43. Ve elbette her kim sabreder ve kötülüğü affederse şüphe yok ki, O yapılmaya değer işlerdendir.

43. (Ve elbette herkim sabreder) Gördüğü bir kötülükten dolayı hemen intikama, ve benzeri bir karşılıkta bulunmaya kalkışmaz (ve) gördüğü kötülüğü (affederse) af eyler, onu teşhire kalkışmaz, onu Cenab-ı Hak’ka havale eylerse (şüphe yok ki, o) sabr ve af (yapılmaya değer işlerdendir.) tercih edilmeğe lâyık, hukuken taleb edilen, ahlâken güzel muamelelerden sayılmaktadır. Evet.. İnsan, haysiyetli olmalıdır, insanlardan gördüğü bir takım kusurları affetmeye ve bağışlamaya çalışmalıdır.

“Cihânda bîkusur insan bulunmaz”

“Ve lâkin her kusur teftiş olunmaz”

44. Ve Allah kimi sapıklıkta bırakırsa artık O’nun için ondan sonra bir dost yoktur. Ve zâlimleri göreceksin ki, azabı gördükleri zaman diyeceklerdir ki: Acaba geri dönmeğe bir yolvar mıdır?

44. (Ve Allah kimi) Hangi kulunu o kulun kötü irâdesinden, kabiliyetinden dolayı (sapıklıkta bırakırsa) onu sapıklık içinde yaşatırsa (artık onun için ondan sonra) öyle sapıklığa düşürüldükten sonra (bir dost yoktur) ona yardım edecek, onu sapıklıktan kurtaracak bir dost, bir yardımcı bulunamaz, (ve zâlimleri) Yâni: Kâfirleri (göreceksin ki,) kıyamette (azabı gördükleri zaman diyeceklerdir ki: Acaba geri dönmeğe) bizim için tekrara dünyaya gidip îman ve durumlarımızı düzeltmeğe (bir yol var mıdır?.) onlar böyle boş bir temennîde bulunacaklardır. Heyhât ki, artık bu temennîleri kabule lâyık değildir, onlar lâyık oldukları azaplara kavuşmuş olacaklardır.

45. Ve onları göreceksin ki: Zilletten başlarını öne eğerek, zayıfça göz kapağını depreterek baktıkları hâlde âteşe arzolunacaklardır ve iman etmiş olanlar da diyeceklerdir ki: Şüphe yok, ziyana uğrayanlar O kimselerdir ki, kıyamet günü nefislerini ve âilesini hüsrâna uğratmış olurlar. Uyanın! Muhakkak ki, zâlimler bir ebedî azap içindedirler.

45. Bu mübârek âyetler de kâfirlerin cehenneme ne kadar zelil bir tarzda ve o âteşe korkularından dolayı göz ucuyla baka baka sevk edileceklerini bildiriyor. O kâfirlerin de, ailelerinin de hüsrâna uğradıklarını müminlerin söyleyeceklerini ve o kâfirlerin ebedî sûrette azapta kalacaklarını haber veriyor. Cehenneme atılacak kâfirlere yardım edecek bir dostları bulunamayacağını ve Allah’ın sapıklığa düşürdüğü kimseler için bir kurtuluş yolu bulunmadığını ihtar ediyor. Kıyamet gelmeden evvel âlemlerin Rabbi’nin dâvetine icâbet edilmesini, o günde sığınılacak bir mahâl bulunamayacağını ve hiçbir kimsenin kendi günâhlarını inkâr edemeyeceklerini anlatıyor. Resûl-i Ekrem’in dâvetini kabulden kaçındıkları takdirde bundan o kaçınanların mesul olacaklarını, Hz. Peygamberin vazifesiise dini hükümleri bildirmekten ibâret bulunduğunu zikrediyor. İnsanların kavuştukları bir rahmetten, bir nîmetten dolayı sevinir olduklarını, kendilerine kendi kusurlarından dolayı bir mûsibet, bir mahrumiyet isâbet edince de nankörlük yaparak evvelce nâil oldukları nîmetleri unutur olduklarını ve ümitsizliğe düştüklerini beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve onları) o cehenneme sevk edilen zâlimleri yarın kıyamet günü (göreceksin ki,) kendilerine yüz gösteren korkunç şeylerden dolayı (zilletten mütevazî oldukları) pek zelilce, haince bir vaziyet aldıkları ve (zayıfça göz kapağını deprederek baktıkları) cehennemden korkarak ona göz uçları ile bakıp durdukları (hâlde âteşe arz olunacaklardır.) o korktukları âteşe atılmış olacaklardır, (ve îman etmiş olanlar da) O kıyamet günü (diyeceklerdir ki: Şüphe yok zarara uğrayanlar) hakikaten sermayesini kaybedip zarara, felâkete uğrayanlar (o kimselerdir ki: Kıyamet gününde nefslerini ve ailelerini hüsrâna uğratmış olurlar.) Dünyada iken şaşırtmış oldukları çoluk ve çocuklarının da böyle bir âkıbete uğramalarına sebebiyet vermiş bulunurlar. Bilâkis çoluk ve çocukları dindar olarak âhirete gitmiş olunca da kendi felâketlerinden dolayı onları üzmüş, aralarında büyük bir ayrılık bulunmuş olacaklardır. Artık ey insanlar!, (uyanın) İbret alın. (muhakkak ki, zâlimler) Yâni: Zulme devam eden kâfirler, mutlak sûrette zikredilen zâlimlerden maksat, kâfirlerdir, (bir ebedî azap içindirler.) Ondan aslâ çıkıp kurtulamayacaklardır. Bu hitap cümlesi!. Ya müminlerin ifâdeleri cümlesindendir veya onların ifâdelerini Cenab-ı Hak’kın tasdikinden ibârettir.

46. Ve onlar için Allah’ın ötesinde kendilerine yardım edecek dostlardan hiçbir kimse yoktur ve her kimi ki, Allah sapıtırsa O’nun için bir yol da yoktur.

46. (Ve onlar için) O cehenneme ebediyenatılacak kâfirler için (Allah’ın ötesinde) o Yüce Yaratıcı’nın hükmüne muhalefet edebilip (kendilerine yardım edecek olan dostlardan bir kimse yoktur.) Onlar öyle bir yardımcı aslâ bulamayacaklardır. (ve her kimi ki, Allah saptırırsa) Onu, şerre olan kabiliyetinden ve kötü irâdesinden dolayı sapıklığa düşürürse (artık onun için bir yol yoktur.) öyle bir kimse, dünyada hakka kavuşmak için, âhirette de cennete varabilmesi için bir yol bulamaz, o selâmet ve saadet yolundan tamamen mahrum bulunmuş olur.

47. Rabbiniz için uyun bir günün gelmesinden evvel ki, O’nun için Allah’tan reddedebilecek yoktur. O gün sizin için ne bir sığınacak yer vardır ve ne de sizin için inkâra imkân.

47. Kerem Sâhibi Yaratıcı, kullarını o müthiş kıyamet gününün azabından sakındırmak için buyuruyor ki: Ey insanlar!. (Rab’biniz için uyun) O Kerem Sâhibi mâbudun Resûlüne tâbi olun, onun dâvetini kabul edin, Allah’ın birliğinden, O’na ibâdet ve itaatten ayrılmayın (bir günün gelmesinden evvel ki) yâni: Kıyamet gününün gelmesinden önce ki, (onun için) o gelecek gün için (Allah’tan red edebilecek yoktur) O günü reddetmeğe, onun ortaya çıkmasına mâni olmaya hiçbir kimse güç yetiremez ve (o gün sizin için ne bir sığınacak yer vardır) o gün hiçbir şahıs kaçıp kendisini azaptan kurtaracak bir mahâl bulamaz (ve ne de sizin için inkâra bir imkân) bulabilir. Hiçbir fert, dünyada yapmış olduğu günâhlara güç yetiremeyecektir. Çünkü onlar, Allah katında bilmektedir, amel defterinde yazılıdır ve onlara bütün uzuvları şahadette bulunacaktır. Artık öyle müthiş bir mahkeme gününü düşünmelidir!.

§ Nekir; Yapılan şeyi inkâr etmek, meçhul nesne ve mekruh iş mânasınadır.

48. Eğer yüz çevirirlerse seni onların üzerine bir muhafız göndermedik. Senin üzerine düşen, tebliğden başka bir şey değildir veşüphe yok ki, biz insana tarafımızdan bir rahmet tattırdığımız zaman onunla ferahlanır ve eğer onlara ellerinin takdim etmiş olduklarından bir kötülük İsabet ederse artık şüphe yok ki, insan nankördür.

48. (Artık) Ey Yüce Peygamber!. Kendilerine bu hakikatları haber verip hidâyet dairesine dâvet ettiğin kimseler (yüz çevirirse) bu dâvete icâbet etmezlerse (seni onların üzerine bir muhafız göndermedik) onların amellerini gözetip yazmaya, onları zorla kabule sevk eylemeğe seni memur kılmadık (senin üzerine düşen tebliğden başka birşey değildir.) sen emrolunduğun dini hükümleri onlara teblîğ ile mükellefsin, bunu yerine getirince mükellef olduğun vazifeyi yapmış bulunursun, artık mesuliyet onlara âidtir, (ve şüphe yok ki, bir insana) yâni insan nev’ine, çoğunluk itibariyle (tarafımızdan bir rahmet tattırdığımız zaman) ona sıhhat gibi, servet gibi, emniyet gibi bir nîmet ihsân ettiğimiz vakit (onunla ferahlanır) bir sevinç içinde yaşar (ve eğer onlara ellerinin takdim etmiş olduklarından) yâni: Kendisinin sebebiyet vermiş olduğu şeylerden, günâhlardan, kötü hareketlerden dolayı (bir kötülük isâbet ederse) meselâ: bir ihtiyaca, bir hastalığa müptelâ olursa (artık şüphe yok ki, insan) yâni: İnsan cinsi, çoğunluğu teşkil eden günâhkârları itibariyle (nankördür) evvelce nâil olmuş olduğu nîmetleri unutur, sonradan uğradığı ârızâyı düşünür durur, bunları büyütür, onlara kendisinin sebebiyet vermiş olduğunu hiç düşünmez. Halbuki: İnsan, hakikati beyân etmeye çalışmalıdır, evvelce nâil olmuş olduğu nîmetleri unutmayıp şükrünü yerine getirmeye devam etmelidir, daha sonra müptelâ olduğu fenâlıkların neden meydana geldiğini düşünerek hâlini düzeltmeye gayret göstermelidir. Allah’ın rahmetinden ümidini kesmemelidir, her hâdisenin bir sebebe, bir hikmete, bir faydaya dayalı olduğunu hatırdan çıkarmamalıdır, Cenab-ı Hak’ka sığınmalıdır.

§ Kefur; Kapatıcı, fazlasiyle unutucu, yâni: Nîmeti çok unutup belâyı çok söyleyici kimse demektir.

49. Göklerin ve yerin mülkü, Allah içindir, dilediğini yaratır, dilediği kimseye kız çocukları bağışlar ve dilediği kimseye erkekler bağışlar.

49. Bu mübârek âyetler de bütün göklere ve yere sâhip olan Allah Teâlâ’nın dilediklerini yarattığını ve dilediği kullarına birçok evlât ihsân edip etmediğini bildiriyor. Ve o Kerem Sâhibi mâbudun kullarına kaç şekilde vahy ettiği, onlara ilâhî hitabın ne şekilde tecellî eder olduğunu haber veriyor. Hz. Peygamber’in de nasıl bir ilâhî vahiy sâyesinde ilmi mükemmelliklere sâhip ve bir hidâyet nûruna erişip insanlık için bir hidâyet rehberi olduğunu gösteriyor ve bütün mahlûkata âid işlerin bütün kâinata sâhip olan Ezelî Yaratıcı’nın mânevî huzuruna sevk edileceğini beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: (Göklerin ve yerin mülkü, Allah içindir) Bunları yaratan, bunlara mâlik olan, bunlarda dilediği gibi tasarrufta bulunan o Yüce Yaratıcıdır ki, (dilediğini yaratır) meydana getirir, O’nun her irâde ettiği şey mutlâka tahakkuk eder (dilediği kimseye) evlâttan yalnız (dişiler) kızlar (bağışlar) onları yaratıp ihsâneder (ve dilediği kimseye) de evlâttan yalnız (erkekleri bağışlar) onları oğullara nâil buyurur.

50. Veyahut onları erkekler ve dişiler olarak çift eder ve dilediğini de kısır kılar. Şüphe yok ki, O, her şeyi bilendir, her şeye gücü yetendir.

50. (Veyahut onları) O evlâdı (erkekler ve dişiler olarak çift eder) dilediği bir kuluna da hem kız, hem de oğlan evlâd nâsip eyler, o kulunu öyle iki sınıf evlâda nâil buyurur (ve dilediğini de kısır kılar) onun evlâdı meydana gelmiş olmaz (şüphe yok ki: O) Kerem Sâhibi Yaratıcı (âlimdir) her şeyi hakkıyla bilir ve (kaadirdir) her şeye kudreti fazlasiyle kâfidir. Binaenaleyh ve Yüce Yaratıcı’nın dilemesi, varetmesi ve yok etmesi, hikmet ve fayda gereği ne ise ona göre tecellî eder, dilediği kullarını birçok evlâda, nîmetlere nâil eder ve dilediği kullarını da evlâddan vesâir bâzı nîmetlerden faydalandırmaz. Meselâ: Şuayb ve Lût Aleyhisselâm’a yalnız kız evlâdı vermiştir. İbrâhim Aleyhisselâm’a yalnız erkek evlâdı ihsân buyurmuştur. Erkek olanlar: Kasım ve Abdullah ve İbrâhim üç mübârek oğludur. Kız evlâdı Zeynep, Rukiye, Ümmigülsüm ve Fatimet zehra adında dört mübârek kızıdır. Yahya ve İsâ Aleyhisselâm’ı da kısır kılmış, onların evlâdı dünyaya gelmemiştir.

51. Ve bir insan için doğru değildir ki, Allah onunla konuşsun. Ancak vahy ile veya bir perde arkasından sözle veyahut bir elçi göndererek kendi izniyle dilediğini vahyettirmesi ile olan konuşma müstesnâ. Şüphe yok ki, O, pek yücedir, çok hikmet sahibidir.

51. Evet.. O Yüce Yaratıcı’nın her emri her fiili bir hikmet ve fayda üzere tecelli eder, peygamberlerine de bir hikmet ve fayda dairesinde peygamberlik ve risâlet vermiştir, onları da öyle ruhanî nîmetlere nâil buyurmuştur, onlara da dinî hükümleri bir hikmet ve yücelik yönüyle bildirmiştir. (Ve bir insan için) insan fertlerinden herhangi bir zât için (doğru) lâyık, kolay ve takdir edilmiş (değildir ki, Allah onunla konuşmada bulunsun) çünkü, Peygamberler, maddiyat âleminde, zaman ve mekân içinde bulunmuşlardır. Cenab-ı Hak ise maddiyattan, zaman ve mekândan uzaktır, kullarıyla bir mekânda karşı karşıya gelip konuşmaktan yücedir, aralarında nice bir nice mânevî perde vardır (ancak) Allah Teâlâ dilediği şeyleri herhangi bir Peygamberine üç şekilden biriyle bildirir. Şöyle ki: Birinci: (vahyile) Bildirir. Yâni dilediği şeyi, arada bir vasıta olmaksızın gizli bir söz ile veya doğru bir rüyâ ile Peygamberlerinin kalbine düşürür, ilham eder.İlâhî hitabını işitip telâkki etmeğe o Peygamberini muvaffak kılar. Nitekim İbrâhim Aleyhisselâm’a kurban etmesi öyle bir rüyâ ile vahyedilmişti. (veya bir perde arkasından) Bir kelâm, ile bildirir, ilâhî hitabını Peygamberine bu şekilde işittirir, telkin buyurur ki, ilâhî kelâmı işitildiği hâlde yüce zâtı görülmüş olmaz. Nitekim Mûsa Aleyhisselâm böyle bir ilâhî vahye nâil olmuştu. Bu da ikinci şekildir (veyahut bir elçi göndererek kendi izniyle) ilâhî müsaadesiyle kendisinin (dilediğini) o elçi vasıtasiyle (vahy ettirmesi ile) öyle bir konuşma şekliyle bildirir. Bu da üçüncü bir şekildir. Nitekim bizim Peygamberimize ve diğer Peygamberlere Cibril-i Emîn vasıtasiyle birçok vahyler, tebliğler vâki olmuştur. Bu vahylerin Allah tarafından olduğu, o Peygamberlerin kavuştukları mûcizeler ile desteklenmiş ve kuvvetlendirilmiştir. İşte böyle üç şekilde olan konuşma (müstesnâ) bunlardan herhangi biriyle Cenab-ı Hak Peygamberlerine dilediği şeyleri vahyedip bildirmiştir, (şüphe yok ki, o) Kâinatın yaratıcısı (pek yücedir) mekândan münezzehtir mahlûkatının sıfatiyle vasıflanmış olmaktan yücedir. O Yüce Yaratıcı (çok hikmet sâhibidir.) onun bütün ilâhî fiilleri, birer hikmet yolu üzere cereyan etmektedir, işte Peygamberlerine de hikmet gereğine göre bu üç nevi vahyden biriyle dilediği şeyleri bildirir, onları ilâhî kelâmından ve ilâhî kitaplarından haberdar buyurur,

52. Ve işte sana da evimizden bir ruh vahyettik. Sen bilir değildin ki, kitap nedir, iman nedir ve lâkin biz onu bir nûr kıldık, onunla kullarımızdan dilediğimizi hidâyete erdiririz ve şüphe yok ki, sen bir doğru yola rehberlik edersin.

52. (Ve işte sana da) Ey Son Peygamber!. Diğer Peygamberlere vahyettiğimiz gibi (emrimizden) ilâhî vahyimiz cümlesinden olarak (bir ruh vahyettik) yâni: Sana damânevî hayatın sebebi olan bir kitabı veya rahmeti vahy eyledik veya Cibril-i Emîni bir ilâhî vahiy olarak sana göndermiş olduk. (sen) Ey Yüce Peygamber!. Vahyden evvel (bilir değildin ki, kitap nedir) onun kutsal içeriği neden ibârettir ve bilir değildin ki (îman nedir?.) yâni: îmanın kitapta ayrıntılı olarak bildirdiği şekilde îmanın şartlarını, rükunlarını dini gerekleri detaylı şekilde bilemezdin. Bunlar vahyden önce meçhul bulunmakta idi. Diğer yorumlara göre de: Sen namazın veya diğer dini vazifelerin neden ibâret olduğunu bilemezdin ki, peygamberliğine îman etmiş olabilesin. Bütün bunları vahy sâyesinde öğrendin. Gerçekte Resûl-i Ekrem Efendimiz, ümmi idi. Fetret devrinde dünyayı şereflendirmişti. Vahiyden önce îmanın şartlarına, şeriatlerin hükümlerine ayrıntılı olarak vakıf olamazdı. Fakat akıl ve düşünce yoluyla bilinecek olan Allah’ın birliğine inanıyordu, ilâhî yüceliğini ikrar etmekte idi, putlara, müşriklere karşı kalben düşmanlık beslemekte idi, putların adına kesilen hayvanların etlerinden yemezdi. Kâbetullâhı ziyaret ederdi. Sonra ilâhî vahiy sâyesinde bütün dini hakikatleri tam anlamıyla öğrenmiştir. İşte Cenab-ı Hak buyuruyor ki: (ve lâkin biz onu) Sana vahyetmiş olduğumuz ruhu, Kur’an-ı Kerim’i (bir nûr kıldık) onu büyük bir hidâyet nûru kılmış olduk, (onunla kullarımızdan dilediğimizi hidâyete erdiririz) Hidâyete erme yolunda ihtiyarını, kabiliyetini sarf eden bir kulu hidâyete kavuştururuz (ve şüphe yok ki, sen) Ey Muhammed!. O nûr ile (elbette bir doğru yola rehberlik edersin.) Hak Teâlâ’nın dilediği, lâyık gördüğü kullarını İslâmiyete, dini hükümlerini kabule sevk etmiş, onun için bir hidâyet vesîlesi bulunmuş olursun.

§ Vahy; İlham etmek, bildirmek, suratle işâret etmek, gizlice ihbar etmek, bir şeyi gerek uyanık iken ve gerek uyku hâlinde kalbe atmak demektir. Allah Teâlâ’nın herhangi birşeyi Peygamberlerinden birine bu şekilde bildirmesi, bir ilâhî vahiydir. Bununla beraber vahy olunan şeylere de “vâhî” denilir ki: İsmi meful sigasiyle “mûhâ” mânasına gelmiş olur. Bu itibarla vahyler, iki kısma ayrılır, birisi “vahy-i metlu” (okunan vahiy) dir ki, Bu Kur’an’ı Kerim’dir. Bunu Cibril-i Emîn Allah tarafından getirip Peygamberimize teblîğ etmiştir. Diğeri de “vahyi gayri metlûv” (okunmayan vahiy) dur ki, bu da kutsi hadislerdir. Bunlar da peygamberin kalbine vasıtasız olarak Allah tarafından ilham olunmuşlardır. Resûl-i Ekrem’in hiçbir kimseden bir şey okuyup yazmamış olduğu hâlde daha sonra Kur’an-ı Kerim gibi bir mûcizeyi yaymaya başlayıp o kadar yüce dini hükümleri, şer’i meseleleri, ahlâkî fâziletleri bütün insanlığa tebliğe muvaffak bulunması, onun ilâhî vahye mazhar peygamberlik vazifesiyle yükümlü olduğuna pek parlak bir delil bulunmaktadır.

“Baştan başa gark eyledi envara cihân”

“fak-ı risâletde doğan vahy-i ilâhî”

53. O Allah’ın yoluna ki, göklerde ne varsa ve yerde ne varsa hep O’nundur. Agâh ol! Bütün işler Allah’a dönüp varacaktır.

53. Evet.. Ey Yüce Peygamber!. Sen mazhar olduğun ilâhî vahiy sâyesinde bir hidâyet rehberisin (O) ortak ve benzerden uzak olan (Allah’ın yoluna ki, göklerde ve yerde ne varsa hep onundur) bütün o varlıklar, yaratılış, mülk ve tasarruf yönüyle o Yüce Yaratıcının kudreti ve irâdesi altındadır. (Agâh ol) Ey Allah’ın kulu!. Haberdar ol, uyanık bulun (bütün işler) mahlûkatın bütün işleri, mükelleflerin bütün amelleri (Allah’a dönüp varacaktır.) herkes hak ettiğine göre muameleye tâbi tutulacaktır. Bu ilâhî beyân itaatkâr kullar hakkında vâ’di, müjdeyi içermektedir, günâhkârlar hakkında da tehdidi kapsamaktadır. Binaenaleyh daha fırsat elde iken kulluk vazifelerini güzelce yerine getirmeğe çalışarak ebedi saadetekavuşmayı kerem ve merhamet sâhibi olan mâbudumuzdan niyâz etmelidir. Ve başarı, Allah’tandır.

[/toggle]