RAHMAN SURESİ

Bismillâhirrahmânirrahîm

Bu mübârek sûre, Rad sûresinden sonra Mekke-i Mükerreme’de nâzil olmuştur. Yetmiş sekiz âyet-i kerîmeyi içermektedir. Allah’ın isimlerinden olan Yüce “Rahmân” ismi ile başladığı için kendisine “Errahmân sûresi” adı verilmiştir. Bir hadis-i şerife göre bu mübârek sûreye “Arusül-Kur’an” ünvânı da verilmiştir.
Rahmân Sûresi, Kamer sûresinde beyân olunan suçluların ve takvâ sâhiplerinin ahvalini daha genişçe beyân buyurmaktadır.

Evet bu mübârek Rahmân sûresi, Yüce Yaratıcı Hazretlerinin kulları hakkında dinî, dünyevî kişinin kendinde ve dış âleminde nîmetler ihsân buyurmuş olduğunu geniş olarak bildiriyor. Bunların kadrini bilip o kerem Sâhibi merhametli mâbudumuza ibâdet ve itaatte bulunmanın lüzumuna ve böyle kulluk vazifesine devamın selâmet vesîlesi ve saadet olacağına işâret buyuruyor.

Kerem Sâhibi Yaratıcımızın o kadar muazzam nîmetlerini takdir edemeyip onları tekzibe, inkâr ederek nankörlükte bulunmaya cür’et edenlerin de ne kadar câhilce hareket ettiklerini kınamakta ve onlara ilâhî ihtar buyurmaktadır.

1. O rahmet olan Yüce Mabûd.

1. Bu mübârek âyetler, Allah Teâlâ’nın mahlûkatı hakkında ne kadar geniş rahmet ve hikmet sâhibi olduğunu bildiriyor. Kur’an-ı Kerim’in insanlık hakkında ne büyük bir ilâhî lütuf olduğuna işâret ediyor. Yeryüzündeki ve semâlardaki kudret eserlerine dikkatleri çekiyor. Gök cisimlerinin ne kadar güzel, hârika bir vaziyetlerde bulunduklarını gösteriyor. Kâinatta bir adâlet dengesinin bulunduğunu haber veriyor. O Yüce Yaratıcımızın muazzam nîmetlerini insan ve cinnin inkâr edemeyeceklerini ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (O Rahmân) Mahlûkatı hakkında lütuf ve ihsânı sonsuz olan Yüce Yaratıcı Hazretleri o Kerem Sâhibi mâbuddur ki:

2. Kur’an ı Peygamberlerine öğretti.

2. İnsanlık hakkında en büyük lutfu olmak üzere Son Peygamber’e (Kur’an-ı) Cibril Emîn vasıtasiyle (öğretti.) o Kadri Yüce Peygamber vasıtasiyle de bütün insanlık âlemine o kutsal kitabın hükümleri yayılmış ve teblîğ edilmiş oldu. Diğer bir yoruma göre de “Kur’an-ı bir alâmet, bir delil bir mûcize kıldı.”
Evet.. Kur’an-ı Kerim, en yüce bir nîmettir, dünyevî ve uhrevî saadetin vesîlesidir. Bütün hükümleri, insanlığı yüksek bir medeniyete, bir ahlâkî terbiyeye kavuşturmaya kâfidir. Elverir ki, ona hakkıyla riâyet edilsin.

Bu âyet-i kerîme, bir takım inkârcılara da bir cevap teşkil etmektedir. Rivâyete göre “Rahmâna secde edin” meâlindeki bir âyet-i kerîme inince müşrikler demişlerdi ki: “Rahmân” nedir?. Biz onu bilmiyoruz. Sonra
diyorlardı ki: Kur’an-ı Muhammed’e -Aleyhisselâm- bir insan öğretiyor. Bu âyet-i Kerîme ise onları red için buyuruyor ki: Kur’an-ı insanlar değil, kerem ve merhamet sâhibi Yüce Rahmân ismine de sâhip olan Allah Teâlâ öğretmiştir. O ilâhî kitap bir ilâhî vahye dayanmış bulunmaktadır.

3. İnsanı yarattı.

3. O rahîm ve rahmân olan Hikmet Sâhibi Yaratıcı (insanı yarattı) bu cins mahlûkatı da yok iken var etti, vücuda getirdi, onu da kabiliyetli, seçkin bir zümre kıldı.

4. Ona beyanı maksadını anlatmayı öğretti.

4. (Ona) O insanlık zümresine (beyânı) maksadı ifâde etmesini (öğretti) Evet.. O Hikmet Sâhibi Yaratıcıdır ki: İnsanları zâhirî ve bâtınî kuvvetler ile donattı, onları maksatlarını anlatbilecek bir kabiliyete nâil buyurdu. Kullarına bu gibi kabiliyetleri, varlıkları ihsân buyuran bir Yüce Yaratıcı, elbette ki, onları irşâd için de ayrıca bir nîmet olmak üzere Yüce Peygamberine Kur’an-ı Kerim’i indirmiş ve öğretmiştir. Bu nasıl uzak görülebilir?.

5. Güneş ve ay, muntazam bir hesab ile cereyan etmektedir.

5. Bir kere o Yüce Yaratıcının büyük kudretini düşününüz ki: (Güneş ve ay) takdir edilmiş muntazam (bir hesab iledir.) onlar, gök cisimlerinin en büyüklerindendir. Kendi burçlarında, menzillerinde belli vakitlerde, muntazam birer şekilde deveran edip durmaktadırlar. Bununla yer yüzünde muhtelif mevsimler, vakitler zuhura geliyor, bu sâyede insanlığın da hayat faaliyeti tanzim edilmiş oluyor, bir nice faydalı mahsulat gelebiliyor.

6. Ve çimen ve ağaç secde ederler.

6. (Ve çimen) Buğday ve arpa gibi sapı bulunan bitkiler (ve ağaç) hurma ve portakal ağaçları gibi sakları = sapları bulunan şeyler merhametli mâbud Hazretlerine (secde ederler) yaratılışları itibariyle ilâhî irâde ne ise ona itaatta bulunurlar. Onların öyle muhtelif şekillerde, özelliklerde olarak varlık alanına gelmeleri, ilâhî irâdeye boyun eğmelerinin bir neticesidir. Ve onlar kendilerine mahsus bir kulluk secdesi vaziyetinde bulunmuş olurlar. Fakat biz onun farkında olamayız.

7. Semayı yükseltti ve mizanı koydu.

7. Ve o merhamet ve hikmet sâhibi olan Yüce Yaratıcı (Semâyı yükseltti) gök kubbelerini yüksek yarattı, onları meleklerin birer ikâmetgâhı kıldı, dinî hükümlerin o taraftan Peygamberlerine inmesini takdir etti. (ve dengeyi koydu.) yâni: Bu âlemin nizam ve intizamını temin buyurdu. Bütün ilâhî hükümleri, birer adâlet ve hikmete dayanmış bulundu ve her şeyde bir intizamın, bir adâletin cereyanını emretmiş oldu, adâleti ve dengeyi temine vesîle olacak kabiliyeti de o Yüce Yaratıcı, kullarınca yaratmıştır. Elverir ki, bu kabiliyetler kötüye kullanılmasın.

8. Ta ki, mizanda hadd-i tecavüz etmeyesiniz.

8. Evet.. Hikmet Sâhibi Yaratıcı, dengeyi koydu. (Tâ ki,) ey insanlar!. Siz (mizânda hadd-i tecâvüz etmeyesiniz.) adâletten, doğruluktan ayrılmayasınız, toplumsal hayatınız bir intizam içinde, güzelce ahlâk düsturlarına riâyet dairesinde devam edip dursun.

9. Ve mizanı adaletle yerine getiriniz ve tartıyı noksan etmeyiniz.

9. (Ve mizânı adâletle yerine getiriniz) Onu doğru tutunuz, dikkatle hareket ediniz (ve tartıyı noksan etmeyiniz) adâlet ve insafa aykırı bir vaziyette bulunmayınız, doğruluktan aslâ ayrılmayınız, bu mühim bir vazifedir, buna dikkat edilmesi icap eder.

10. Yeryüzünü de her hayat sahibi için döşedi.

10. Ve Kâinatın Yaratıcısı Hazretleri
(Yeryüzünü de her hayat sâhibi için döşedi.) yer sahası, üzerinde yaşayan bir nice çeşitli hayat sâhipleri için ve bilhassa insan nev-i için yaşayışa elverişli bir vaziyette yaratılmıştır.

11. Orada çeşitli meyveler ve tomurcuklar sahibi olan hurma ağaçları vardır.

11. (Orada) Yer yüzünde (çeşitli meyveler) şekilleri, lezzetleri, fâideleri muhtelif yemişler (ve tomurcuklar sâhibi olan hurma ağaçtan vardır) hurmaların büyüyüp gelişmesini sağlamaya zâ’y olmalarını men’e vesîle olan bir takım çiçek gılafları mevcuttur.

12. Yaprak sahibi daneler ve iyi kokulu nebat vardır,

12. (Ve) Yeryüzünde (yaprak sâhibi dane) ler (vardır) buğday, ve arpa gibi geçim sebebi olan toprak ürünleri mevcuttur (ve iyi kokulu bitki) de (vardır) insanın dimağını kuvvetlendiren, içerisine neşe veren güzel kokulu nice çiçekler ve sâire de yaratılmıştır.
“Reyhan fesleğen denilen güzel kokulu bitkidir. Cenab-ı Hak’kın rahmetine ve ihsân buyurduğu rızka da “Reyhanullâh” denilmektedir.

13. Artık Rabbinizin hangi nimetlerini tekzîb edersiniz?

13. (Artık) Ey insan ve cin tâifleri (Rab’binizin hangi nîmetlerini tekzîb edersiniz?.) o kerem sâhibi, lütuf edici olan Yaratıcımızın öyle sonsuz olan nîmetlerinden hangisini inkâr ederek nankörlükte bulunursunuz?. Böyle bir inkâr, pek büyük bir nankörlük değil midir?. Bunu takdir edemez misiniz?.

Bu âyet-i Kerîme, inkârcılara karşı büyük bir kınamayı içermektedir, ilâhî nîmetleri inkârın pek büyük bir rezâlet olduğuna işâret için ve insanların dikkatlerini Allah’ın nîmetine çekerek onları gafletten kurtarmak için otuz bir kere tekrar buyurulmuştur. Böyle bir tekrara edebiyatımızda “terci-i bend” deniliyor. Mühim bulunan mevzular, tekrar edilerek onunla enzar-ı dikkat çekilmiş bulunur.

“İlâ” ve “Elâ”: Nîmet, lütuf ve ihsân demektir. Çoğulu: “lâ”dır. Zahirî ve bâtınî nîmetlerin hepsini de kapsamaktadır. “Nâ, mâ” lâfzı da böyledir.

14. İnsanı pişmiş çamurdan yapılmış çanak gibi bir kurumuş, ses ve bir balçıktan yarattı.

14. Bu mübârek âyetler de ilâhî nîmetlerin bir kısmına dâir açıklamalarda bulunuyor, insanların ve cinlerin nelerden yaratılmış olduklarını bildiriyor. Doğu ve batı taraflarının birer ilâhî eser olduğunu haber veriyor, birçok kıymetli şeyleri sînesinde saklayan denizlerin ve onlarda akıp giden muazzam, gemilerin birer ilâhî nîmet olduğuna işâret ediyor ve bütün bu nîmetlerin inkâr edilemeyeceğini ihtar buyuruyor. Şöyle ki: O Yüce Yaratıcı (İnsanı) Âdem Aleyhisselâm’ı (pişmiş çamurdan yapılmış çanak gibi bir kurumuş, ses verir balçıktan yarattı.) öyle hayattan mahrum bir şeye insaniyet vererek onu hayat nîmetine nâil buyurdu, öyle bir yaratılış hârikası vasıtasiyle insanlık silsilesini vücuda getirmekte bulundu. “Selsal” kuru balçıkdır ki, kumla karışıp kurumuş olur ve kendisine el dokundukça ses verir. “Fehhar” da balçıktan yapılan çanak ve bardak demektir.

15. Cini de dumanı almayan halis bir ateş alevinden yarattı.

15. (Cini de) O garip mahiyetteki tâifeyi de veya onların ilk babalarını da (dumanı olmayan sade bir âteş alevinden yarattı.) o sûretle vücuda getirdi. “Mâric” dumansız, ışınlı sade âteş.

16. Artık Rabbinizin hangi nimetlerini tekzîb edersiniz?

16. (Artık Rab’binizin hangi nîmetlerini tekzîb edersiniz?.) Hiç gözlerinizin önünde parlayıp duran bu kadar ilâhî nîmetleri nasıl inkâra cür’et edebilirsiniz?. Siz bu nîmetleri hiç görmüyor musunuz?. Kendi varlığınızı da mı inkâr ediyorsunuz?.

17. İki doğunun Rabbi ve iki batının Rabbidir.

17. O Yüce Yaratıcı, (İki doğunun Rab’bi ve iki bâtının Rab’bidir.) yaz ve kısa âid doğuları ve batıları yaratmakta olan ancak o âlemlerin Rabbi’dir ki, o sâyede dört mevsim meydana geliyor, havalarda, mahsulatta ve diğer şeylerde değişiklikler ve çeşitlilikler meydana geliyor, yer yüzünde hayatı devam ettirmek mümkün oluyor.

18. Artık Rabbinizin hangi nimetlerini tekzîb edersiniz?

18. (Artık Rab’binizin hangi nîmetlerini tekzîb edersiniz) Bütün bu varlık âlemindeki değişiklikler, birer nîmettir, birer hikmet gereğidir. Bunların ehemmiyetleri, fâideleri de nasıl inkâr edilebilir?.

19. O iki denizi salıvermiştir, birbirine kavuşurlar.

19. O Hikmet Sâhibi Yaratıcı, (iki denizi) birbirine bitişik olan tatlı ve acı iki büyük denizi (salıvermiştir) onlar cereyan eder giderler (birbirine kavuşurlar) yeryüzünde birbirine temas ediverirler, görünüşe göre aralarında bir ayrılık yoktur. “Merc” göndermek ve karıştırmak demektir.

20. Aralarında bir engel vardır, birbirine tecavüz etmezler.

20. Fakat o iki denizin (Aralarında bir engel vardır) bir haciz, bir mâni bulunmaktadır. (birbirine tecâvüz etmezler.) Her biri kendi yolunu tâkibeder, gideceği yere muntazaman akar gider. Bu da ne büyük bir ilâhî kudret eseridir, ve bunların böyle yaradılışında ne kadar fâideler vardır. Meselâ: Faris Denizi ile Rûm Denizi bu kabildendir. Nil nehri de
Habeşistan dağlarından çıkarak kuzeye doğru akar, Akdeniz’e gidip dökülünceye kadar birbirine tecâvüzde bulunmaz.
“Berzah” iki şey arasındaki fasıla, iki denizi birbirinden ayıran dar yer mânasınadır. Cehennem ve sıkıntılı yer mânasında da kullanılmıştır.

21. Artık Rabbinizin hangi nimetlerini tekzîb edersiniz?

21. (Artık Rab’binizin hangi nîmetlerini tekzîb edersiniz?.) O kadar büyük denizlerin, ırmakların mevcudiyeti bir nice fâideleri, menfaatleri içermiş bulunmaktadır. Bunların bu pek mühim, faydalı varlıkları da nasıl inkâr edilebilir?. Bunları bir kere düşünmez misiniz?.

22. O ikisinden inci ile mercan çıkar.

22. (O ikisinden) O tatlı ve acı denizlerden (inci ile mercan çıkar.) o iki kıymetli cevher, her ne kadar acı denizden çıkmakta ise de tatlı denizlerden de çıkarılmaktadırlar. Özellikle bu iki deniz neticede biribirine kavuştuğu için birinde bulunan fâideli şeyler, diğerlerinde de bulunmuş demektir.

23. Artık Rabbinizin hangi nimetlerini tekzîb edersiniz

23. (Artık Rab’binizin hangi nîmetlerini tekzîb edersiniz?.) Bu denizlerin böyle birer cevahir merkezi, birer menfaat kaynağı olmaları ne büyük birer nîmettir, şimdi bunları da inkâr mümkün müdür?.

24. Denizde dağlar gibi yapılmış olan büyük gemiler de onun içindir.

24. (Ve onun içindir) O Yaratıcımızın irâdesine, yaratma ve icadına dayanmaktadır (denizde dağlar gibi yapılmış) mesnu bulunmuş (olan büyük gemiler) ki, istenilen tarafa akıp giderler. Onların varlıkları da birer ilâhî nîmettir ki, o vasıtalarla, şehirler arasında seyahatler, ticaretler mümkün oluyor, birçok istifâdeler temin ediliyor.

25. Artık Rabbinizin hangi nimetlerini tekzîb edersiniz?

25. (Artık Rab’binizin hangi nîmetlerini tekzîb edersiniz?.) Bütün o gemilerde ilâhî kudretin birer muntazam eseridir, bir çok menfaatleri temine vesîledir, o hâlde bu nîmetleri nasıl inkâr edebilirsiniz?. Ey inkârcılar!. Hiç bu inkârların tehlikeli âkıbetini düşünmez misiniz?.

26. Onun üzerinde bulunan herkes fânidir.

26. Bu mübârek âyetler de Yüce Yaratıcıdan başka bütün varlıkların yok olmaya mâruz bulunduklarını bildiriyor. Bütün mahlûkatın muhtaç oldukları şeyleri o Yüce Yaratıcıdan taleb eder olduklarını haber veriyor. Ve bütün insan ve cin’in yakında bir muhasebeye tâbi tutulacaklarını ihtar ediyor. Afv ve keremine ilticâ edilecek olan o Kerem Sâhibi Rab’binizin nîmetlerini inkâra imkân bulunmadığına işâret buyurmaktadır. Şöyle ki: (Onun üzerinde bulunan) Yeryüzünde yaşayan (herkes fânidir) hiçbir mahlûk bu dünyada ebedî bir biçimde yaşayacak değildir. İnsanlar da, cinler de tamamen öleceklerdir. Bilâhare Allah’ın kudreti ile yeniden hayata kavuşup âhiret âlemine sevk edileceklerdir, orada hak ettikleri âkıbete kavuşacaklardır.

27. Celâl ve ikram sahibi olan Rabbinin zâtı ise bâki kalacaktır.

27. (Celâl ve ikram sâhibi olan) Tasavvurların üstünde büyüklük ve ululuk sâhibi ve lûtf ile, ihsân ile vasıflanmış bulunan (Rab’binin zâtı ise bâki kalacaktır.) onun mukaddes zâtı, ezelidir ve ebedîdir, fânilikten yücedir. Yerde ve gökte bulunan her hayat sâhibi ise bir gün yok olmaya mâruz kalacaktır. Tekrar vücuda gelmesi de yine ilâhî takdir ile vuk’u bulacaktır.

28. Artık Rabbinizin hangi nimetlerini tekzîb edersiniz?

28. (Artık Rab’binizin hangi nîmetlerini tekzîb edersiniz?.) Bütün bu kâinattaki ilâhî tasarruflar birer hikmete ve kullarına âid birer menfaate, birer mühim gayeye dayanmaktadır. Bir kere hayat büyük bir nîmettir, bundan istifâde edenler, dünyalarını da, âhiretlerini de temin etmiş olurlar, ölüm de, mü’minler hakkında büyük bir nîmettir. Ölümü göz önüne alan mütefekkir insanlar, daha hayatta iken ebedî geleceklerini düşünüp temine çalışırlar ve özellikle îman ile, sâlih ameller ile ölüp âhirete gidenler dünyanın fânî varlığından kurtularak ebedî bir hayata, bir saadete nâil bulunurlar. Artık bu ölüm, o gibi zâtlar hakkında pek büyük bir ilâhî nîmetten ibârettir. Evet..

“Halk ölüm sandığını sanma ölüm ey Hakkı”
“İyd’i Ekber’dir o kim sanma mematım geldi”

Velhâsıl: Kerem Sâhibi Rab’bimizin hiçbir nîmetini inkâr câiz olamaz.

29. Göklerde ve yerde her kim var ise O’ndan dilerler. O, her gün bir işdedir.

29. (göklerde ve yerde her kim var ise) Bütün melekler, insanlar, cinler (O’ndan) o Yüce Yaratıcıdan muhtaç oldukları, arzu ettikleri şeyleri (dilerler) talebte bulunurlar. Evet.. Bütün mahlûkat o Yüce Yaratıcıdan birer lisân-ı hâl ile veya söz ile veya her ikisi ile de birçok şeyler niyâz eder dururlar. Kısaca bir nice insanlar, cinler, afv ve mağrifet talebinde bulunurlar, melekler de mü’minler hakkında ilâhî mağrifetin tecellîsini niyâz ederler. (O) Yüce Yaratıcı ise (her gün bir iştedir.) Bir emrdedir. Şöyle ki: O âlemlerin Rabbi, mahlûkatını diriltir, öldürür, rızıklandırır, izzete veya zillete uğratır, sıhhatle veya hastalığa mâruz bırakır, servete veya ihtiyaca düşürür. Göklerde ve yerlerde bulunanların birçok taleblerini karşılar. Bütün bunlar, birer hikmeti kapsamakta ve Allah’ın işlerinden sayılmaktadırlar.

30. Artık Rabbinizin hangi nimetlerini tekzîb edersiniz?

30. (Artık Rab’binizin hangi nîmetlerini tekzîb edersiniz?.) O Yüce mâbud ki, kendi kullarına öyle niyâzda bulunmalarına müsaade etmiştir, onların hikmet ve faydaya muvafık olan dualarını, istirhamlarını kabul buyurmaktadır. O hâlde o kerem, merhamet sâhibi olan Yaratıcımızın hangi bir lutf ve ihsânı inkâr edilebilir?.

31. Ey insan ve cin! Yakında sizin için teveccüh edeceğiz.

31. (Ey ins ve cin!. Yakında) Yâni kıyamet gününde (sizin için teveccüh edeceğiz.) yâni: Mahşer gününde hesabınızı görmek için sizlere yöneleceğiz, sizleri lâyık olduğunuz mükâfatlara ve cezalara kavuşturacağız, bu ilâhî ihtar da sizlerin hakkında bir ilâhî nîmettir ki, bunu düşünesiniz, uyanıp fiil ve davranışlarınızı tanzîme muvaffak olasınız.
“Sekaleyn” insanlar ile, cinlere verilmiş bir addır. Bunlar yeryüzünde bulunan diğer mahlûkata göre mükellefiyetleri itibariyle daha büyük bir varlığa sâhip oldukları için bu ünvânı almışlardır, veyahut bunlar, yeryüzüne hayatlarıyle ve ölümleriyle bir ağırlık vermekte oldukları için kendilerine böyle sekaleyn denilmiştir.

32. Artık Rabbinizin hangi nimetlerini tekzîb edersiniz?

32. (Artık) Ey insanlar ve cinler!. (Rab’binizin hangi nîmetlerini tekzîb edersiniz?.) O Kerem Sâhibi Rab’binizin sizleri mükellef tutması, sizleri hesaba tâbi bulundurması da hakkınızda birer nîmettir, birer uyanma vesîlesidir, bunu takdir etmeyip de inkârda bulunmanız nasıl uygun olabilir?.

33. Ey cin ve insan cemaati! Eğer göklerin ve yerin çevrelerinden çıkıp gitmeğe gücünüz yeterse hemen çıkıp gidiniz. Hâlbuki bir kuvvet olmadıkça siz çıkıp gidemezsiniz.

33. Bu mübârek âyetler de kıyamet gününde hiçbir kimsenin kaçıp kendisini mesuliyetten kurtaramayacağını ve ehl-i Cehenneme gelecek âteşin ne kadar müthiş bulunduğunu ihtar ediyor. O günde semâ tabakalarının nasıl parçalanarak bir vaziyet alacağını bildiriyor. İnsanların ve cinlerin o gün bir müddet soruya tâbi tutulmayıp hayretler, dehşetler içinde kalacaklarına işârette bulunuyor. İşte kullarına bu gibi hakikatları lûtfen haber veren âlemlerin Rabbi’nin nîmetlerini inkâr imkânı bulunmadığını beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: Yüce Yaratıcı Hazretleri şunu da ihtar buyuruyor: (Ey cin ve insan cemaati!.

Eğer göklerin ve yerin çevrelerinden çıkıp gitmeğe) Kaçıp kurtulmaya (gücünüz yeterse) hiç durmayınız (hemen çıkıp gidiniz) kendinizi Allah’ın azabından kurtarınız. Heyhât ki, bu ne mümkün!. (halbuki siz bir kuvvet olmadıkça) bir güç ve üstünlüğe sâhip bulunmadıkça (çıkıp gidemezsiniz) öyle bir kuvvet ve galibiyet ise sizin için ne arar!. Sizler böyle âciz olduğunuz hâlde o Yüce Yaratıcı, sizleri yine kusurlarınızdan dolayı hemen cezalandırmıyor, durumlarınızı ıslâha dâvet buyuruyor.

34. Artık Rabbinizin hangi nimetlerini tekzîb edersiniz?

34. (Artık Rab’binizin hangi nîmetlerini tekzîb edersiniz?.) Cenab-ı Hak’kın size böyle bir mühlet vermesi, sizi tevbe ve istiğfar ettiğiniz takdirde afv ve mağfiret buyuracağını vâ’d etmesi, ne mühim birer nîmettir. Bunların ne büyük bir ilâhî lütuf olduğu da nasıl inkâr edilebilir?.

35. Sizin üzerinize ateşten dumansız bir alev ve alevsiz bir duman gönderilir, artık yardımlaşamayacaksınızdır.

35. Bir kere düşünmelisiniz ki, eğer o Yüce mâbudunuza îman ve itaatta bulunmaz da inatçı bir vaziyet alır, küfr ve isyânda devam eder iseniz (Sizin üzerinize âteşten dumansız bir alev ve alevsiz bir duman gönderilir) kabirlerinizden çıkıp mahşere gönderildiğiniz zaman öyle çeşitli âteşin azaplara uğrarsınız (artık yardımlaşamazsınız) bâzınız bâzınıza yardım ederek o başınıza, gelen azapları ortadan kaldıramazsınız.

36. Artık Rabbinizin hangi nimetlerini tekzîb edersiniz?

36. (Artık Rab’binizin hangi nîmetlerini tekzîb edersiniz?.) Size akıl vermiştir, size uyanasınız diye o müthiş âkıbetleri haber veriyor, size verilen bu nasihatları kabul edebilecek bir yetenek de ihsân buyurmuştur. Bunları inkâr, hiç mümkün müdür?. Binaenaleyh bunları güzelce düşünmelidir ki, o gelecek azaptan kurtarılabilsin.

37. İşte o zaman ki: gök parçalanır da hemen kızıl deri gibi bir kül olmuş olur.

37. (İşte o zaman ki, gök parçalanır da hemen kızıl gibi bir kül olur.) Böyle garip bir vaziyet alır. Yâhut gök eriyerek yağlar gibi akıcı bir hâle gelir. O zaman ne kadar müthiş hâdiseler vücuda gelmiş olacaktır.
“Dıhan” kızıl deri ve zayıf yağmur ve çiçekten, yemişten vesâireden çıkarılan yağ mânasına olan “Dühn” kelimesinin çoğuludur.

38. Artık Rabbinizin hangi nimetlerini tekzîb edersiniz?

38. (Artık Rab’binizin hangi nîmetlerini tekzîb edersiniz?.) Geleceğe âid olan bu pek mühim hâdiseleri haber vermek, yetenekli olanları fenâlıklardan, sorumluluktan getirecek muamelelerden men ve engellemeye vesîle olacağı için böyle haberlerde birer ilâhî nîmettir ki, bunları da inkâr aslâ câiz olamaz.

39. İşte o gün ne bir insan ve ne de bir cin günahından sorulmayacaktır.

39. (İşte o gün) O kabirlerinden çıkarılarak mahşere sevk edilecekleri zaman (ne bir insan ve ne de bir cin günâhından sorulmayacaktır) daha sonra mahşere, hesap yerine sevk edilince orada soruya mâruz kalmayacaklardır. Yâhut onların haklarındaki soru sorulmamasından maksat, hâlleri hakkıyla bilgi edinmek maksadiyle olan sorudur. Böyle bir soruya ihtiyaç yoktur. Onların simâları, hâllerini göstermeğe kâfidir. Fakat kınamak, azarlamak için bir soruya tâbi olacaklardır.

40. Artık Rabbinizin hangi nimetlerini tekzîb edersiniz?

40. (Artık Rab’binizin hangi nîmetlerini tekzîb edersiniz?.) O Hikmet Sâhibi Yaratıcının kullarını bir muhasebeye tâbi tutup tutmaması da ve bunları kullarına haber vermesi de bir nevî nîmettir, bir uyanmak vesîlesidir, bir irşâd ve uyarma hikmetine dayanmaktadır. Artık bu gibi nîmetler de nasıl inkâr edilebilir?.

41. Günahkârlar, simalarıyla tanınırlar. Artık alınlarıyla ve ayaklarıyla yakalanırlar.

41. Kabirlerinden çıkarılacak olan (Günâhkârlar, simâlariyle tanınırlar) yüzlerinde ortaya çıkan bir siyahlık, bir uğursuzluk ve isyân alâmeti onların nasıl suçlu kimseler olduğunu gösterir, (artık alınlarıyla ve ayaklarıyla yakalanırlar.) Onlar kendilerine mahsus, uğursuz alâmetleriyle başkalarında temayüz etmiş bulunurlar. O vakit melekler tarafından soruya ihtiyaç kalmaksızın o suçlular mahşere, sonra da cehenneme sevk edilirler. Nitekim dünyada da bâzı kimseler, yüzlerindeki bâzı alâmetlere bakılınca kendilerinin sevinçli mi, üzüntülü mü, güzel ahlâklı mı, değil mi olduğu anlaşılır. Parmaklarındaki çizgiler ile de bir takım hırsızlık vesâire fiillerinin kimler tarafından yapılmış olduğu tâyin edilebilmektedir. Bütün bunlar, Allah’ın mahlûkatı hakkında birer gayeye, birer fayda ve menfaate dayanmaktadır.

42. Artık Rabbinizin hangi nimetlerini tekzîb edersiniz?

42. (Artık Rab’binizin hangi nîmetlerini tekzîb edersiniz?.) Görülüyor ki: O Hikmet Sâhibi Yaratıcı hiçbir şeyi abes yere yaratmamıştır. Her yaradılışı bir nice gayeleri, fâideleri içermektedir. Binaenaleyh bunları inkâra, elbette ki, hiçbir kimsenin selâhiyeti olamaz.

43. İşte bu, o cehennemdir ki, bunu o günahkârlar tekzîb ederler.

43. Bu mübârek âyetler de inkârcıları kınamak için cehennemin müthiş vaziyetini ihtar ediyor. Takvâ sâhibi olan zâtlar için de çeşitli ağaçları meyveleri, çeşmeleri içeren iki nevî cennetin takdir edilmiş olduğunu müjdelemektedir. Şöyle ki: Cehenneme sevk edilecek olan inkârcılara bir kınamak ve azarlamak yoluyla denilecektir ki: (İşte bu, o cehennemdir ki, bunu o günâhkârlar tekzîb ederler.) Yâni: Ey dinsizler, siz, dünyada iken bu cehennemi inkâr eder dururdunuz, şimdi gördünüz mü?. Ne kadar kâfirce kanaatte bulunmuş olduğunuzu anladınız mı?.

44. O cehennemin arasıyla son derece sıcak bir su arasında dolaşacaklardır.

44. Artık o inkârcılar (O cehennemin) o âteşin azabın (arasiyle son derece sıcak bir su arasında dolaşacaklardır.) cehennemin âteşlerinden içerileri yanıp tutuştukça güyâ kendilerini kurtarabilmek için bir suya koşacaklardır, fakat pek âteşin bir sudan başkasını bulamayacaklardır. İçecekleri su da kendilerini ayrıca yakıp yandıracaktır. İşte kâfirler için takdir edilmiş bu felâketleri düşünüp de uyanık bulununuz.

45. Artık Rabbinizin hangi nimetlerini tekzîb edersiniz?

45. (Artık Rab’binizin hangi nîmetlerini tekzîb edersiniz?.) Ey insan ve cin tâifeleri!. Kerem Sâhibi mâbudunuz, o geleceğe âid hâdiseleri, belâları haber veriyor ki: imân ile takvâ ile nitelenmiş olasınız da öyle müthiş azaplara tutulmayasınız, bu gibi ihtarlar ve irşatlar da ne büyük birer nîmettir. Bunları da inkâr elbette ki, câiz değildir.

46. Ve Rabbinin makamından korkan kimse için iki cennet vardır?

46. Fakat îman ile nitelenmiş (Ve Rab’binin makâmından korkan kimse için) yâni: O Yüce Yaratıcının kıyamette tâyin edeceği hesap yerinden, onun mânevî huzurunda hesaba tâbi olmaktan korku ve endişede bulunan her bir takvâ sâhibi için (iki cennet vardır) biri Adin cenneti diğeri de Naîm Cennetidir, veya biri ruhanî Cennettir ki, orada mukaddes tecellilere mazhar olur, Yüce Allah’ın cemalini seyretme saadetine nâil bulunur. Diğeri de cismâni cennettir ki orada da çeşitli nîmetlerden istifâde eder durur.

47. Artık Rabbinizin hangi nimetlerini tekzîb edersiniz?

47. (Artık Rab’binizin hangi nîmetlerini tekzîb edersiniz?.) Böyle mü’min takvâ sâhibi kullarını çeşitli cennetlere, nîmetlere mazhar edecek olan bir Rab’bi Kerîm’in nîmetleri nasıl inkâr edilebilir?. Buna hangi akıllı bir şahıs inanabilir?.

48. O iki cennet çeşitli ağaçlara, meyvelere sahiptirler.

48. O iki cennetin ikisi de (Çeşitli ağaçlara ve meyvelere sâhiptirler.) onlarda öyle fâideli, iç açıcı şeyler mevcuttur.
“Efnan” Çeşitli mânasınadır. Tekili “Fen” dir.

49. Artık Rabbinizin hangi nimetlerini tekzîb edersiniz?

49. (Artık Rab’binizin hangi nîmetlerini inkâr edersiniz.) O Yüce Yaratıcı; mümin kullarını ebediyet âleminde o kadar çeşitli nîmetlere nâil buyuracaktır, bunları kim inkâra cür’et edebilir.

50. İkisinde iki pınar vardır ki, akar giderler.

50. O iki cennetin ikisinde de (İki pınar vardır ki, cereyan ederler) bu iki pınardan birine “Tesnim” diğerine de “Selsebil” adı verilmiştir. Bunlar fevkalâde güzel, leziz bulunmaktadırlar. Bunlardan cennetlerdeki ağaçlar da, bitkiler de faydalanırlar.

51. Artık Rabbinizin hangi nimetlerini tekzîb edersiniz.

51. (Artık Rab’binizin hangi nîmetlerini tekzîb edersiniz?.) Böyle birer hayat suyu olan ve kıymetleri, ehemmiyetleri tasavvurların üstünde bulunan ilâhî nîmetler inkâra nasıl cür’et gösterilebilir?. Bunlar birer muazzam nîmettir ki, bunlardan ancak o inkârcı olanlar mahrum bulunacaklardır.

52. İkisinde de her türlü yemişten iki çift vardır.

52. O iki cennetin (İkisinde de her türlü yemişten iki çift vardır) Her meyve iki sınıfa ayrılmıştır. Birisi yaş, diğeri de kurudur, bununla beraber biri lezzet ve güzellik itibariyle diğerinden noksan değildir, dünya meyvelerine benzemezler.

53. Artık Rabbinizin hangi nimetlerini tekzîb edersiniz?

53. (Artık Rab’binizin hangi nîmetlerini tekzîb edersiniz?.) Bu nîmetlerin hepsi de güzel, zevkli bulunmaktadır. Onlar nasıl inkâr edilebilir?.

54. Onlar astarları kalın ipek kumaştan olan döşekler üzerine dayanmış bir hâlde olacaklardır ve iki cennetin meyvelerinin toplanışı da yakındır.

54. Bu mübârek âyetler de cennetlere nâil olacak zâtların nasıl mutlu bir vaziyette bulunacaklarını bildiriyor. Onlar için nasıl seçkin eşler tahsis buyurulacağını müjdeliyor. İyiliğin karşılığı iyilikten başka olmayacağını ve ilâhî nîmetlerin inkârı mümkün
bulunmadığını beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: O Yüce Yaratıcıdan korkan takvâ sâhibi zâtlar o cennetlerde (astarları kalın ipek kumaştan olan döşekler üzerine dayanmış bir hâlde olacaklardır.) o döşeklerin astarları böyle kıymetli olunca yüzleri daha ne kadar süslü, kıymetli bulunacaktır. O takvâ sâhipleri işte böyle pek nefs, pek temiz, eşsiz cennet eşyasına sâhip olacaklardır, (ve o iki cennetin meyvelerinin toplanışı da yakındır.) O meyveler, zahmetsizce elde edilebilir bir hâlde bulunurlar. Rivâyet olunduğu üzere meyve ağaçları, meyvelerini almak isteyene ehl-i Cennet’e karşı eğilirler, onların meyvelerini kolaylıkla almak mümkün olur.

55. Artık Rabbinizin hangi nimetlerini tekzîb edersiniz?

55. (Artık Rab’binizin hangi nîmetlerini tekzîb edersiniz?.) O cennet âlemindeki şu kadar çeşitli nîmetler de ne kadar güzeldir, lezizdir, müminler için birer ilâhî lütuftur. Binaenaleyh onları da inkâr aslâ doğru olamaz.

56. O cennetlerde gözlerini yalnız kendi kocalarına hasretmiş kadınlar vardır ki, kendilerine onlardan önce ne bir insan ve ne de bir cin dokunmamıştır.

56. (Onlarda) O cennetlerde (gözlerini) yalnız kendi kocalarına (hasretmiş kadınlar vardır ki, kendilerine) o kadınlara (onlardan önce) o cennetlerdeki kocalarından evvel (ne bir insan ve ne de bir cin dokunmamıştır.) onlar bâkire bir hâlde bulunmuşlardır.

57. Artık Rabbinizin hangi nimetlerini tekzîb edersiniz?

57. (Artık Rab’binizin hangi nîmetlerini tekzîb edersiniz?.) O âlemlerin Rabbi, takvâ sâhibi kullarına cennetlerde öyle fevkalâde güzel, temiz eşler de ihsân buyuracaktır ki, bu husustaki vâ’d-i ilâhîde kesindir, bunları da inkâr nasıl uygun olabilir?.

58. Sanki onlar, yakut ve mercandır.

58. Evet.. O eşler pek güzel ve müstesnâdırlar (Sanki onlar yâkut ve mercandır) onlar, yâhut nefîsler, bu berraklığa sâhiptirler, ufak dâneli inciler gibi de beyaz ve parlakdırlar.

59. Artık Rabbinizin hangi nimetlerini tekzîb edersiniz?

59. (Artık Rab’binizin hangi bir nîmetlerini tekzîb edersiniz?.) Bu pek seçkin eşler de ne kadar büyük birer nîmettirler. Bunları da inkâr nasıl câiz görülebilirler?.

60. İyiliğin mükâfatı, iyilikten başka mıdır?, elbette değildir.

60. (İyiliğin mükâfatı iyilikten başka mıdır?.) Elbette ki değildir. Güzel amellerin, takvâ ile yapılan hareketlerin karşılığı, sevaptır, ilâhî ihsâna kavuşmaktır.

61. Artık Rabbinizin hangi nimetlerini tekzîb edersiniz?

61. (Artık Rab’binizin hangi nîmetlerini tekzîb edersiniz?.) Öyle inkârcı, ilâhî lütuflardan habersizce yaşamak, kulluk şânına lâyık olur mu?.

62. O iki cennetin ötelerinde de iki cennet vardır.

62. Bu mübârek âyetler de mü’minlerin nâil olacakları çeşitli cennetlerin ne gibi güzel nîmetleri içerdiğini bildiriyor. O cennetlerde ne kadar temizlik ve güzelliğe sâhip hurilerin bulunacağını haber veriyor, ehl-i Cennet’in de ne kadar muhteşemce bir vaziyette bulunacaklarını müjdeliyor. Bu gibi ilâhî nîmetlerin inkâr edilemeyeceğini ihtar buyuruyor. Büyüklük ve ululuğunun, ikram ve ihsânının sonu bulunmayan Allah Teâlâ Hazretlerinin de yüceliğini ve kutsiyetini beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: (o iki cennetin ötelerinden de) Kendilerine yakın bir tarafta da (iki cennet vardır) bu iki cennet de ehl-i yemîn denilen mü’minlere mahsustur. Bunlarda
bitkiler ve yeşil reyhanlar yetişir ve gelişir, bunlar da güzel bir manzara teşkil eder.

Mukatilden rivâyet edildiğine göre evvelki iki cennetten maksat Adn Cenneti ile Naîm cennetidir. Sonraki iki cennetten maksat da Firdevs cenneti ile Me’va Cennetidir.
Ruhülbeyanda anlatılmış olduğu üzere müttakiler = Allah’tan korkanlar, iki kısımdır. Birisi Allah’a yakın olanlardır. Diğeri de sağdakilerdir. Bu ikinci kısım, yüksek fâziletler ve ameller bakımından birinci kısımdan aşağı derecededir. Binaenaleyh birinci kısma âid cennetler de ikinci kısma âid cennetlerden üstündür. Allah’a yakın olanların iyilerden üstünlüğü gibi. Allah doğruyu daha iyi bilir.

63. Artık Rabbinizin hangi nimetlerini tekzîb edersiniz?

63. (Artık Rab’binizin hangi nîmetlerini tekzîb edersiniz?.) Bu pek yüce, mutluluk veren cennetler de ne muazzam birer ilâhî nîmettir. Bunları da inkâr etmek, ne kadar cehâlet ve nankörlük eseri değil midir?.

64. O iki cennet koyu yeşil renktedirler.

64. O iki cennet (iki koyu yeşil renktedirler.) fazla yeşil oldukları için siyahımsı bir renkte görünür gibi bulunurlar.
“Müdhamme” kelimesi karalık mânasına olan dühme kelimesinden türemiştir ki, çok yeşil renkte bulunduğundan dolayı siyah renkte görünen şey demektir.

65. Artık Rabbinizin hangi nimetlerini tekzîb edersiniz?

65. (Artık Rab’binizin hangi nîmetlerini tekzîb edersiniz?.) Bütün bu cennetler birer nîmettir, bunları inkâr etmek nasıl uygun olabilir?.

66. O ikisinde iki fışkıran pınar vardır.

66. (O ikisinde) Her mü’min’in nâil olacağı iki cennetin ikisinde de (iki fışkıran pınar vardır.)
lezîz lezîz suları feveran eder durur.

67. Artık Rabbinizin hangi nimetlerini tekzîb edersiniz?

67. (Artık Rab’binizin hangi nîmetlerini tekzîb edersiniz?.) Bu gibi birer hayat suyu kaynağı olan çeşmelerde birer mühim ilâhî nîmettir. Bunlar da elbette ki, inkâr edilemez.

68. O ikisinde her nevi meyve ve hurma ve nar ağaçları vardır.

68. (O ikisinde de) O ikişer cennetin her birinde pek fâideli olan (her nevî meyve) ve özellikle kış ve yaz bulunan ve birer gıda teşkil eden (hurma ve nar) ağaçları (vardır.) bunlardan da ehl-i cennet, faydalanarak zevk-u sefa içinde yaşarlar.

69. Artık Rabbinizin hangi nimetlerini tekzîb edersiniz?

69. (Artık Rab’binizin hangi nîmetlerini tekzîb edersiniz?.) Bütün bunlar birer ilâhî nîmettir, birer ilâhî lütuftur, bunları da inkâra kimsenin selâhiyeti yoktur.

70. O cennetlerde iyi huylu, güzel yüzlü kadınlar vardır.

70. (Onlarda) O cennetlerde (iyi huylu, güzel yüzlü kadınlar vardır.) her biri pek güzel ahlâk ile, pek güzel simâ ile vasıflanmış bulunmaktadırlar. Yüce Yaratıcı, onları öyle temiz, seçkin bir sûrette yaratmıştır.

71. Artık Rabbinizin hangi nimetlerini tekzîb edersiniz?

71. (Artık Rab’binizin hangi nîmetlerini tekzîb edersiniz?) Bütün bunlar birer ilâhî nîmettir, birer ilâhî lütuftur, bunları da inkâra kimsenin selâhiyeti yoktur.

72. Onlar çadırlarda ikamete devam eden hurilerdir.

72. Evet.. O güzel, hayırlı kadınlar (çadırlarda) cennetlerde kendilerine mahsus, pek kıymetli, ferahlık veren ikâmetgâhlarda (ikâmete devam eden) örtülü, ötede beride dolaşıp durmaktan sakınan (hurilerdir.) ehl-i cennete vâ’dedilmiş olan pek güzel yüzlü, siyah gözlü kızlardır ki, gözlerini yalnız kocalarına tahsis ederek pek temiz bir hâlde yaşarlar. Pek seçkin örtülü hanımlardan bulunurlar. Bunlarda ne büyük birer nîmet!.

73. Artık Rabbinizin hangi nimetlerini tekzîb edersiniz?

73. (Artık Rab’binizin hangi nîmetlerini tekzîb edersiniz?.) Böyle temiz eşlere kavuşmak da birer ilâhî nîmettir, elbette ki, bunları inkârda aslâ uygun olamaz.

74. Onlara kocalarından evvel ne bir insan ve ne de bir cin dokunmamıştır.

74. (Onlara) O güzel hurilere (kocalarından evvel) o ikişer cennetlere nâil olan zâtlardan önce (ne bir insan ve ne de bir cin dokunmamıştır.) onlar, bâkire olarak kocalarına mahsus birer seçkin nîmetlerdir.

75. Artık Rabbinizin hangi nimetlerini tekzîb edersiniz?

75. (Artık Rab’binizin hangi nîmetlerini tekzîb edersiniz?.) Bu kadar güzel, çeşitli nîmetlerden hangi birini inkâra cür’et edilebilir?. Böyle bir inkâr, büyük bir nankörlük eseri değil midir?.

76. O cennet ehli yeşil yastıklara pek güzel, nadir döşemelere yaslanmış bir hâlde bulunacaklardır.

76. O cennet ehli (Yeşil yastıklara ve pek güzel, nâdir) hoş, güzel (döşemelere yaslanmış) bir hâlde bulunacak (lardır) böyle çeşitli, istirahat sağlayan nîmetlere nâil olacaklardır.

77. Artık Rabbinizin hangi nimetlerini tekzîb edersiniz?

77. (Artık) Ey insan ve cin zümreleri!. (Rab’binizin hangi nîmetlerini tekzîb edersiniz?.) Bütün bu sonsuz nîmetler, birer
ilâhî lütuftur. Mü’minler, bu nîmetlere nâil olacaklardır. Bunları inkâr edenler de kendi kötü inançlarının cezasına kavuşacaklar, bu nîmetlerden ebediyyen mahrum kalacaklardır. Çünkü âlemlerin Rabbi Hazretlerinin nîmetlerini bilip ona şükredenlerin hakkında o nîmetler artar, o inkâr etmek ise o nîmetlerden mahrumiyete sebep olur. Artık inkârcılar, nankörler bu âkıbeti bir düşünmeli değil midirler.

78. Celâl ve ikram sahibi olan Rabbinin ismi, mübarek yüce mukaddes olmuştur.

78. (Celâl ve ikram sâhibi olan) Kudret ve azametle, lütuf ve ihsân ile vasıflanmış bulunan (Rab’binin ismi) zât ve sıfatı (mübârek) yüce ve mukaddes (olmuştur) bütün âlemleri ve nîmetleri kudretiyle yaratan inkârcıları azamet ve celâliyle azaba çarptıran, itaatli kullarını da lütuf ve keremiyle nice nîmetlere nâil buyuran, ancak yüce yaratıcıdır. İşte o âlemlerin rabbi hazretlerinin varlığını, kudret ve yüceliğini, bütün ilâhî beyânlarını tasdik etmek ve yüceltmek, onun kulları için en mühim, en kesin bir kulluk vazifesidir. Bütün kulların selâmet ve saadeti, ebedî nîmetlere nailiyetleri ancak bu kulluk vazifesini ifâ etmelerine bağlıdır. Bu pek lüzumlu kulluk vazifesini ifâya muvaffakiyetimizi kerem ve merhamet sâhibi Rab’bimizden niyâz eyleriz. Başarı Allah’tandır.