NECM SURESİ

Bismillâhirrahmânirrahîm

Bu mübârek sûre Mekke-i Mükerreme’de İhlâs Sûresinden sonra nâzil olmuştur; Altmış iki âyet-i kerîmeyi içermektedir. Yalnız (32)inci âyetinin Medine-i Münevvere’de inmiş olduğu rivâyet edilmektedir.


İbn-i Mes’ut Radiyallâhü Anh’tan rivâyet olduğuna göre Resûl-i Ekrem, Sallallâhü Aleyhi Vesellem Efendimiz tarafından okunması ilk ilân buyurulmuş olan sûre, bu Necm sûresidir. Bunu Harem’i Şerifte okumuş müşrikler de dinlemişlerdi.


Necarî, Müslim, Ebû Dâvud ve Nesaî’nin rivâyetlerine göre kendisinde secde âyet-i ilk nâzil olan sûre, bu Necm Sûresidir. Bu nâzil olunca Resûl-i Ekrem Mescid-i Haram’da secde etmiş, oradaki insanlar da secdeye kapanmışlar, ancak bir kişi Mescid-i Haramın toprağından bir avuç eline almış onun üzerine secde etmiş, bu bana yeter demiş, daha sonra kâfir olarak öldürüldüğü görülmüştür. O da Ümmiyetibni Helef’tir veya Ebû Leheb’tir.


Bu sûre-i celîlenin başlıca konuları ve nüzul sebebi:


(1): Cibril-i Emîn’in ilâhî vahyi teblîğ ile emrolunduğu, Resûl-i Ekrem’in de Hz. Cibril’i iki defa melek sûretinde müşahede buyurduğu.


(2): Putlara tapan, meleklere Allah’ın kızlarıdır diyen müşrikleri kınamak.


(3): Allah’ın ilminin gökleri ve yerleri kuşatmış olduğunu beyân, Allah’ın birliğini, Hz. Muhammed’in peygamberliğini ve kıyamet âlemini inkâr edenlerin cehâletlerini teşhir etmek.


(4): İbrâhim ve Mûsa Aleyhisselâm’ın sahifelerindeki vasiyetleri beyân etmek, insanları başkalarının gizli hâllerini açıklamaktan men etmek ve müşriklerin Kur’an-ı Kerim ile alay etmeye cür’et edip ondaki öğütlerden gaflette bulunmalarını yermek.


(5): Kulların Allah için secdede ve ibâdetlerde bulunmalarını emr etmek, Sebebi nüzulûne gelince, bu da, “Tûr” sûresinin âhırında bildirildiği üzere müşriklerin peygamber hakkındaki bâtıl iddialarını kat’î sûrette red etmekten ve halkı aydınlatma lütfunda bulunmaktan ibârettir.


1. Yıldıza; doğmaya başladığı zaman and olsun ki.


1. Bu mübârek âyetler, Resûl-i Ekrem’in noksanlardan uzak ve boş lâkırdılardan kaçınmış olup beyânlarının birer ilâhî vahye dayanmış olduğunu bir kudret eserine yemin etmek sûretiyle bildiriyor. Ve Resûl-i Ekrem’in ilâhî vahyi pek büyük bir kuvvet sâhibi olan Cibril-i Emîn vasıtasiyle almış ve Hz. Cibril’i iki defa asıl sûretiyle görmüş bulunduğunu haber veriyor. Ve Cibril-i Emîn’in Yüce peygamberimize ne kadar yaklaşarak ilâhî vahyi teblîğ etmiş olduğunu beyân buyurmaktadır.

Şöyle ki: (Yıldıza; doğmaya başladığı zaman) Veya battığı vakit (and olsun ki,) peygamberlerin efendisi hakkında verilecek olan bilgiler, hakikatin tâ kendisidir. Tefsirlerde ayrıntılı olarak beyân olunduğu üzere bu yıldızdan maksat, yâ Süreyya yıldızıdır, çünkü, bu yıldız, pek parlak, pek açık bir kudret eseridir veyahut mutlak yıldız cinsidir ki, bütün gök yıldızları kasdedilebilir. Yıldızların varlığı, göklerdeki hareket tarzları, etrafa ışıklar yaymaları fevkalâde enteresandır, ilâhî kudretin büyüklüğüne dâir birer parlak delil bulunmaktadır.


İşte bu pek parlak kudret eserlerine yemin edilmesi, hem bunların ehemmiyetine, Allah’ın birliğine şâhitlik etmelerine dikkatleri çekmek içindir, hem de haber verilecek hususun tam bir dikkatle düşünülmesini tavsiye hikmeti taşımaktadır. Bununla beraber bu yıldızdan maksat, bâzı zâtlara göre, Kur’an-ı Kerimdir. Kur’an’ın âyetleri müneccemen, yâni: Çeşitli zamanlarda yukarıdan aşağıya inmiş olduğu için kendisine böyle “Necm” ismi de verilmiştir.


Bâzı zâtlara göre bu necm’den maksat, Hz. Muhammed Aleyhisselâm’dır. Çünkü O, insanlık dünyasını aydınlatan ve süsleyen bir kudret yıldızıdır ve Mîrac gecesi, göklere yükselmiş, sonra yine yeryüzüne inivermiştir.


“Heva” kelimesi, düşmek, batmak, yukarıdan aşağıya inmek demektir, diğer bir itibar ile de yükselmek, yukarı çıkmak mânasınadır.


2. Arkadaşınız şaşırmadı ve bâtıla inanmadı.


2. (Arkadaşınız) yâni: Dâima kendisini görüp pek temiz ahlâk ve davranışlarına şâhid bulunduğunuz Hz. Muhammed Aleyhisselâm (şaşırmadı) hak yolundan dönmedi, doğruluktan ayrılmadı (ve bâtıla inanmadı.) doğru olmayan bir yola girmiş bulunmadı. O mübârek zât, dâima hidâyet yolunu tâkibetmekte, yüksek yaratılışını dâima muhafaza eylemektedir.


3. Ve arzusuna göre söz söylemez.


3. (Ve) O pek muhterem ve mâsumlukla vasıflanmış olan Yüce Peygamber (hevadan söz söylemez.) onun bütün beyânları, birer hikmet ve faydaya dayanmaktadır, bir takım hayâller ile, şahsî kuruntular ile aslâ alâkası yoktur.


4. O başka değil, ancak bir vahiydir, vahiy olunuverir.


4. (O) Yüce Peygamber (başka değil) öyle arzusuna göre ve hayâlî sözleri söylemekten uzak olarak onun Kur’an-ı Kerim adına bildirdiği şeyler (ancak bir vahydir) ki, kendisine Allah tarafından (vahy olunuverir.) o da öyle vahiy yoluyla aldığı şeyleri ümmetine teblîğ buyurur. O Yüce Peygamber, hak ve hakikate muhalif birşey söylemiş olamaz, onu Allah Teâlâ korumaktadır.


5. Onu kuvvetleri pek şiddetli olan öğretmiştir.


5. Evet.. (Onu) O vahy olunan şeyleri o Yüce Peygamber’e (kuvvetleri pek şiddetli olan) harikulâde bir kuvvet ve kudrete sâhip bulunan Cibril-i Emîn adındaki pek seçkin ve Allah tarafından teblîğ etmekle emrolunmuş bir melek (öğretmiştir) gelip teblîğ etmiş ve öğretmiştir. Artık o Kur’an-ı Kerim’in âyetlerine nasıl “esâtirülevvelin öncekilerin masalları” denilebilir?. Onlar nasıl bir hurâfe telâkki edilebilir?. Cibril-i Emîn’in ne kadar kuvvetli olduğu düşünülmelidir ki, bir anda göklerden yeryüzüne inebilmektedir ve onun yalnızca sesiyle Semud kavmi helâk olmuştur.


6. Bir kuvvet sahibi ki, hemen dosdoğru göründü.


6. Evet.. O Cibril-i Emîn (Bir kuvvet) akıl ve dirâyeti itibariyle bir kabiliyet ve dînen bir güç (sâhibi) dir (ki,) Hz. Peygamber’e karşı (dosdoğru göründü) yâni: Nasıl bir melek sûretiyle yaratılmış ise tamamen o sûrette Resûl-i Ekrem’e görünmüş oldu. Peygamber Efendimiz, Cibril-i Emîn’i öyle aslî sûreti üzere görmek temennîsinde bulunmuştu. Cibril-i Emîn de o kendi sûretinde olarak göründü.


“Zûmirre” kelimesi, kuvvet, tâkat, büyük kudret sâhibi demektir. Güzel manzara sâhibi diye de ifâde edilmiştir.

 “İstivâ” ise müsâvi ve bir seviyede olmak, ölçülülük ve doğruluk üzere bulunmak demektir.


7. Ve o, en yüksek bir semâ kıyısında idi.


7. (Ve O) Hz. Cibril, Resûl-i Ekrem’e öyle melek sûretinde göründüğü zaman (en yüksek bir semâ, kıyısında idi) yâni: Güneşin ufkunda bulunarak oradan varlığını göstermişti. “Ufuk-u âlâ” bakanlara karşı en yüksek bulunan taraf demektir.


8. Sonra yaklaştı da aşağıya iniverdi.


8. (Sonra) Cibril-i Emîn, Resûl-i Ekrem’e (yaklaştı da) yâni, yaklaşmak, onun mübârek huzurunda varlığını göstermek istedi ve semâdan (aşağıya iniverdi.) en yüksek ufuktan yeryüzüne inmiş bulundu.


9. Derken iki yay kadar veya daha yakın oluverdi.


9. (Derken) O mübârek melek, yeryüzüne şeref vererek Resûl-i Ekrem’e karşı (iki yay kadar veya daha yakın oluverdi.) o miktar yaklaşarak kendisini aslî sûreti üzere göstermiş oldu. Binaenaleyh Yüce Peygamberimiz, Hz. Cibril’i iki defa melek sûretinde müşahede etmiştir ki, birisinde kendisi Hira’da bulunarak Cibril-i Emîn ise gökte, güneşin ufkunda bulunmuştu, diğerinde ise Cibril-i Emîn de yeryüzüne inmiş idi.


10. Hemen Allah Teâlâ’nın kuluna vahyettiğini vahyetti.


10. Artık Cibril Aleyhisselâm (Hemen) O Yüce Yaratıcının (kuluna) muhterem Peygamber Efendimize (vahy ettiğini) Cenab-ı Hak tarafından teblîğ etmekle emrolunduğu pek büyük bir şeyi (vahy etti) gelip tebliğde bulundu. Yâhut bizzât Cenab-ı Hak, Peygamberine vasıtasız bir vahyde bulunmuş oldu. Allah’ın kudretine göre bu gibi hârikaların vücuda gelmesi, aslâ imkânsız görülemez. Hikmet sâhibi Yaratıcı dilediği vakit melekleri de, sâir nûranî varlıkları da dilediği muhterem kullarına birer insan sûretinde veya kendilerinin asıl bulundukları şekil ve mahiyette gösterebilir.
Bunlar öteden beri vuku bulmuştur. Binaenaleyh Cibril-i Emîn’in de öyle görünmesi ve ortaya çıkması, Allah’ın kudretine göre elbette ki, garîb görülemez. İşte buna işâret için şöyle buyuruluyor.


11. Gördüğü şeyi kalbi yalanlamadı.


11. Bu mübârek âyetler de Resûl-i Ekrem’in görmüş olduğu ilâhî kudret eserlerinin yalanlanması mümkün olmayan birer sâbit hakikat olduğunu bildiriyor. O Yüce Peygamberler ile bu hususta mücadeleye hiçbir kimsenin kudreti olmadığına işâret buyuruyor. Ve o Yüce Peygamberin Cibril-i Emîn’i Cennetül mevânın yanında bulunan ve birçok kudret eserini içine alan Sidret-ül Müntehâda müşahede etmiş olduğunu haber veriyor. Ve o Yüce Peygamberin birçok büyük delilleri tam açıklıkla görmüş bulunduğunu beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: Hz. Peygamber, Cibril-i Emîn’i aslî şekli ile görmüş, o hususa dâir kesin bir hâlde kendisinde kanaat meydana gelmişti. Artık (Gördüğü şeyi kalbi yalanlamadı.) o gördüğü zâtın Cibril-i Emîn olduğunu kalben bilmiş, kendisince kesinlik hasıl olmuştu. Binaenaleyh mübârek kalbi faraza tereddüt etse idi, onu ben bilemedim diye yalanlasaydı yalan söylemiş olurdu. Çünkü onu kat’î sûrette bilmiştir.


12. Onun gördüğüne karşı onunla şimdi mücadelede mi bulunacaksınız?


12. Artık ey inkârcı olan müşrikler!. Siz (Onun) Yüce Peygamber’in öyle açıkça (gördüğüne karşı onunla şimdi mücadelede mi bulunacaksınız?.) o doğru sözlü olan Peygamberi yalanlayarak onun Cibril-i Emîn’i görmemiş olduğunu mu iddiaya cür’et göstereceksiniz?. Şüphe yok ki, onun verdiği haber hakikatin ta kendisidir.


13. And olsun ki, O’nu Cibril’i diğer bir inişinde de gördü.


13. Evet.. (And olsun ki,) Muhakkak bir hâdisedir ki, Muhammed Aleyhisselâm (O’nu) Cibril-i Emîn’i (diğer bir inişinde de gördü.) o mübârek meleği tekrar bir defada olduğu gibi müşahede etmiş bulundu.


14. Sidretü’l Müntehanın yanında.


14. Bu müşahede ise (Sidret-ül Müntehâ’nın yanında.) vâki olmuştur. “Sidre” müfessirlerin beyânlarına göre yedinci gökte, arşın sağ tarafında bulunan bir makamdır. “Nebık” Sidre ağacının yemişi demektir ve Sidre Arabistan kirazı tâbir edilen fevkalâde bir ağaçtır ki, onun pek büyük vasıfları ve altından ırmakların akmakta bulunduğu kaydedilmektedir.
“Müntehâ”dan maksat ise yâ bu isimde bir yerdir ki, o ağaç bu yerde bulunuyormuş veya bundan maksat, bir makamdır ki, meleklerin ve Peygamberlerin gidişleri orada nihâyet bulur, veya müminlerin ruhları oraya kadar gider. Bu hususta başka görüşler de vardır.


“Resûl-i Ekrem’in böyle göklere kaldırılması, ve bu peygamberi yükselişin vukuu zamanında Allah’ın zâtını gözleriyle müşahede edip etmediği, İslâm âlimleri arasında uzun uzadıya tartışma konusu olmuştur. Evet.. Cenab-ı Hak, dilerse yüce zatını, şânına lâyık bir şekilde dilediği kuluna gösterebilir. Nitekim âhirette müminler, böyle bir lütfa mazhar olacaklardır. Fakat daha dünyada bulunan zâtlardan hiçbiri, Allah’ın zatını maddî gözleriyle görmüş değildirler. Âlimlerin çoğunluğunun kanaatleri böyledir. Bu mes’ele kelâm ilminde izah edilmiştir, “İsra Sûresi”nin tefsirine de bakınız.


15. Onun yanında ise Cennetülme’va bulunmaktadır.


15. (Onun) O Sidrenin (yanında ise Cennet-ül me’va bulunmaktadır.) yâni: Takvâ sâhiplerinin veya şehitlerin ruhlarının gidip kendilerine yurd edinecekleri bir cennet civarındadır. Yâhut orası, meleklere mahsus bir cennettir ki, Sidre’de onun civarında bulunmaktadır. “Me’va” lûgatte sığınak, sığınılacak yer, yurd edinilen yer demektir.


16. O vakit ki, Sidreyi bürüyen buyuruyordu.


16. İşte Resûl-i Ekrem, Cenab-ı Hak’kın pek büyük âyetlerini, yâni kudret ve büyüklüğünü gösteren eserleri, alâmetleri gördü (O vakit ki, Sidre’yi bürüyen bürüyordu.) birçok melekler, Allah’ın yüceliğine işâret eden birçok mahlûkat, Sidretül Müntehâ’yı kaplamış, birer perde teşkil etmiş, orasını örtmekte bulunmuşlardı. Yâhut orasını ilâhî nûrlar kaplamıştı. Çünkü Resûl-i Ekrem, oraya ulaşınca Rabbani tecellilere kavuşmuş, o vesîle ile Sidre’yi kutsî nûrlar doldurmuştu.


17. Göz ne çevrildi ve ne de sınırı aştı.


17. İşte öyle ilâhî feyzlerin tecelli ettiği Sidre-i Müntehâda Resûl-i Ekrem’e âid olan mübârek (Göz ne çevrildi) o gördüğü nûrlu manzaralardan başkasına ne meyletti ve yöneldi, (ve ne de sınırı aştı.) Ne de oradaki enteresan güzel şeylerin dışında olup kendilerine bakmakla mükellef bulunmadığı şeylere iltifatta bulundu. Ancak kendisine karşı tecelli eden yüce varlıklara karşı tam bir ihtimam ile sebât edip durdu, onları müşahede ile pek büyük bir ruhanî zevk almış oldu.


18. And olsun ki, Rabbinin en büyük âyetlerinden bir kısmını gördü.


18. (And olsun ki,) Hz. Peygamber, öyle semâlara yükselmiş olduğu vakit (Rab’binin en büyük delillerinden) mühim bir kısmını (gördü) Kâinatın yaratıcısının pek büyük saltanatını, yüce eserlerini seyr etti ki, onları ifâdelerle belirlemek ve anlatmak mümkün değildir. Bâzı zâtların beyânına göre Yüce Peygamber o gece büyük peygamberlerin ruhlarıyla karşılaştı ve ufukları kaplayan bir yeşil refrefi göklere yükselen bir nakil vasıtasını müşahede buyurdu. Maamafih görülen âyetlerin nelerden ibâret olduğu açıklanmadığı için onların neler olduğu konusuna girmeyip Allah’ın ilmine havale etmek daha uygundur.


19. Siz Lât’ı ve Uzza’yı gördünüz mü?


19. Bu mübârek âyetlerle müşriklerin bir takım âdi şeylere mâbutluk isnad ederek ne kadar boş hareketlerde, -kanaatlerde bulunmakta olduklarını gözler önüne seriyor ve kınıyor. Kendilerine Allah’ın birliğinin, İslâm dininin gerçek din olduğunu bildiren bir hidâyet rehberi geldiği hâlde yine kendi nefslerinin arzularına tâbi olan o müşriklerin öyle bâtıl mâbutlarından bir fâide göremeyeceklerini, zâten Cenab-ı Hak’kın müsaadesi olmadıkça meleklerin bile kimseye şefaat edemeyeceklerini ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey insanlar!. (Siz Lât’ı ve Uzza’yı gördünüz mü?.) O putlar, öyle âdi şeyler hiç mâbutluk sıfatına sâhip olabilirler mi?.


20. Diğer üçüncü olan Menat’ı da gördünüz mü?


20. (Diğer üçüncü) Bir put (olan Menat’ı da) gördünüz mü?. Bunların hepsi de zelîl, kuvvetten ve kudretten mahrum şeylerdir, hiç onlar tanrı edinilebilir mi?. Ne yazık ki, birçok kimseler bunlara tapınıyorlar, bunlardan bir fâide bekliyorlar. Bu gibi sualler, halkı irşâd ve müşrikleri kınamak ve cehâletlerini göstermek içindir.


“Câhiliye zamanında” Lât, Haif’te Sakiyf kabilesi tarafından veya Nahle’de kureyş kabîlesi tarafından edinilen bir sanem, bir puttur. Esasen hacılara kavut hazırlayan bir şahıs imiş, sonra ölünce mezarına devam ederek kendisine tapınmaya başlamışlardı. Daha sonra da onun için bir heykel yaparak ona ibâdet eder olmuşlardı. “Uzza” da Gazfan’da bulunan bir ağaç imiş, ona taparlar imiş, o ağacı Resûl-i Ekrem’in emriyle Hâlit İbni Velîd Radiyallâhü Anh kesivermiştir.


“Menât” da Hüzeyl ve Huzaa kabîlelerine âid bir büyüktaş imiş, kurbanlarını onun yanında kesip kanlarını akıtırlardı, ve o tasa tapınıp dururlardı.


İşte böyle yaratılmış, âciz, yok olmaya mâruz şeyleri mâbud edinen kimselerin ne kadar akıldan, muhakemeden mahrum bulunmuş olduklarını Cenab-ı Hak bildiriyor. Bu kadar kudret eseri gözleri önünde parlayıp dururken Kâinatın yaratıcısının birliğini, kudret ve hikmetini takdir edemeyip de öyle âdi şeylerden fâide bekleyen, onlara ibâdette bulunan beyinsizlerin o pek câhilce, gâfilce hâllerini teşhir ediyor.


21. Sizin için erkek de O’nun için dişi mi?


21. O Yüce Yaratıcı, o müşriklere kınamak için buyuruyor ki: (Sizin için) Evlâd olmak üzere (erkek de, O’nun) o ezelî mâbud (için dişi mi?) buna nasıl inanabiliyorsunuz?. Yâni: Ey müşrikler!. Siz bir takım putları, melekleri kız sanıyorsunuz ve onlar Allah’ın kızlarıdır, diyorsunuz. Kendiniz ise kız evlâdından utanıyorsunuz, erkek evlâd sâhibi olmak istiyorsunuz. O hâlde sıkılmıyor musunuz ki, Yüce Yaratıcı’ya evlâd, hem de dişi evlâd isnadında bulunuyorsunuz. Bütün bu kâinat, onun birer mahlûku, birer kudret eseri değil midir?. Bunu neden takdir edemiyorsunuz?.


22. Bu, o hâlde âdilce olmayan bir taksim.


22. (Bu) Ey müşrikler!. Sizin böyle bir isnadda bulunmanız (o hâlde adilce olmayan bir taksim!) bu bir noksanlıktır, lâyık olmayan bir kısmetten ibârettir. Kendinize râzı olduğunuz kimseleri ayırıyorsunuz. Çirkin gördüğünüz kimseleri de evlâd olmak üzere Yüce Yaratıcıya izafe ediyorsunuz, bu ne kadar büyük bir iftira, bir hürmetsizlik!.


“Diza”; Zulüm, hakaret, haddi aşmak, adâletli olmayan hareket demektir.


23. Onlar hiçbir şey değil, ancak bir takım isimlerdir ki, onları siz ve babalarınız takmışsınızdır. Allah Teâlâ ona dâir bir delil indirmemiştir. Zandan ve nefislerinin arzu ettiğinden başka birşeye tâbi olmuyorlar. Halbuki, onlara Rab’lerinden bir hüdâ bir hidâyet rehberi gelmiştir.


23. (Onlar) Öyle tanrı edindiğiniz putlar, ilâhlık mâbutluk itibariyle (hiçbir şey değil) dirler, öyle bir yüce vasfa aslâ sâhip olamazlar, onlar (ancak bir takım isimlerdir ki) onlar için tanrılık vasfına sâhip olacak varlıklar yoktur (onları) o isimleri (siz ve babalarınız takmışsınızdır) yoksa onlar, haddi zâtında o isimler ile anılan birer mâbutluk vasfına sâhip değildirler. (Allah) Teâlâ (ona dâir) onların birer mâbutluk sıfatına sâhip bulduklarına âid (bir delil indirmemiştir) ey müşrikler, siz kendi iddialarınızı isbat edecek ve kuvvetlendirecek bir delile sâhip değilsinizdir. Sırf körü körüne bir taklit sebebiyle öyle müşrikçe bir iddiaya cür’et edip duruyorsunuz. Evet.. O hitaba lâyık olmayan müşrikler, (zândan ve nefslerinin arzu ettiğinden başka birşeye tâbi olmuyorlar.) onlar, bir zânna, bir nefsanî heva ve arzuya uyuyorlar, körü körüne atalarını taklit edip duruyorlar. (Halbuki, onlara Rab’lerinden bir hüda) Resûl-i Ekrem gibi, Kur’an-ı Kerim gibi birer hidâyet rehberi (gelmiştir) o hidâyet rehberine tâbi olup da selâmet ve saadete kavuşmaya çalışmalı değil midirler?.


24. Yoksa insan için her temennî ettiği şey var mıdır?


24. O müşrikler ne diye aldanıyor?. Nelere ümit bağlayarak selâmete ereceklerini bekliyorlar?. (Yoksa insan için her temennî ettiği şey var mıdır?.) ki, onlar da o putlar sâyesinde temennî ettikleri şefaate, selâmete nâil olabilsinler. Bu ne kadar yanlış bir kanaat!.


25. Fakat Allah içindir ahiret de, dünya da.


25. (Fakat Allah içindir) Allah’ın zâtına mahsustur (âhirette dünyada) bütün bunlar, o Yüce Yaratıcının mahlûkudur, onun mülküdür, onun tasarrufları altındadır. Artık öyle putlardan ne beklenilebilir?. Onlar, kendilerine tapınanlara yarın âhirette şefaat mi edebilecekler?. Ne mümkün!.


26. Ve göklerde nice melekler vardır ki, onların şefaatleri hiçbir fâide vermez, meğer ki, Allah Teâlâ’nın dilediği ve râzı olduğu kimse için müsaade verdiğinden sonra olsun.


26. (Ve) Değil ki, öyle âdi, aşağılık putlar, şefaat edebilsinler, hattâ (göklerde nice melekler vardır ki,) öyle yüksek mâkama nâil, Allah katında makbul oldukları hâlde (onların) bile (şefaatleri hiç) bir kimse hakkında bir (fâide vermez.) onlar kendi kendilerine her diledikleri kimselere şefaate güç yetiremezler. (meğerki, Allah Teâlâ’nın dilediği ve râzı olduğu kimse için müsaade verdiğinden sonra olsun.)

 İşte ancak imân ve tevhid ehlinden olan bir kimse hakkında şefaat etmelerine ilâhî bir izin tecellî ederse o zaman melekler de şefaat etmelerine ilâhî bir izin tecellî ederse o zaman melekler de şefaatde bulunabilirler, böyle bir müsaade ise meleklere vesâireye tapan müşrikler, ve dinsizler hakkında tecellî etmeyeceği muhakkak olduğundan artık şefaatlerine ulaşmak ümidiyle meleklere tapınanlar da pek aldanmış, hayâlâta düşmüş, ilâhî tebligâta muhalefet etmiş bulunmaktadırlar.


Binaenaleyh bir kere düşünülsün, mübârek melekler böyle öyle şefaate selâhiyetli olmadıkları hâlde bir takım âdi, hayattan mahrum, yeryüzünde sefilce kalmaya mahkûm şeylerden ne beklenilebilir?. O hâlde onlardan nasıl bir şefaat, bir menfaat beklenilir ki, kendilerine tapınmak câiz olabilsin. Böyle bir tapınma ne kadar bir cehâlet, bir ahmaklık eseridir.


27. Muhakkak o kimseler ki, ahirete imân etmezler, elbette melekleri dişilerin adıyla adlandırırlar.


27. Bu mübârek âyetler de müşriklerin diğer bir câhilce iddialarını kınıyor. Meleklere dişilerin adlarını veren o câhillerin bu hususta hiçbir bilgileri olmadığını, onların yalnız bir bâtıl zânna tâbi olduklarını buyuruyor. Resûl-i Ekrem’e de öyle yalnız dünya hayatını dileyen, Allah’ı zikirden yüz çeviren dinsizlerden uzaklaşmasını emr eyliyor. Allah Teâlâ’nın ise sapıklığa düşenler ile hidâyete erenlerin hâllerini bildiğini beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: (Muhakkak o kimseler) O dini olmayan şahıslar (ki, âhirete imân etmezler) âhiret hâllerini Peygamberlerin beyân etmiş oldukları şekilde bilip tasdik eylemezler, onlar birçok câhilce iddialarda bulunurlar, bu cümleden olmak üzere (elbette melekleri dişilerin adiyle adlandırırlar.) onlar, meleklere Allah’ın kızlarıdır demek cehâletinde bulunurlar. Allah’ın şânı ise kız ve oğlan babası olmaktan uzaktır.


28. Onların ona dair bir bilgileri yoktur. Zândan başka birşeye tâbi olmazlar. Halbuki, şüphe yok, zan, haktan hiçbir şey ifade etmez.


28. (Onların) Öyle bir iddiada bulunan müşriklerin (ona dâir bir bilgileri yoktur) bu iddiaları bir delile dayanmış değildir. Onlar, aslâ bir delile bir ilâhî vahye dayanmış
olmaksızın meleklere “Allah’ın kızları” demek cür’etinde bulunurlar. Kâinatın Yaratıcısının çocuk edinmekten uzak olduğunu takdir edemezler. Onlar (Zândan başka bir şeye tâbi olmazlar) onların o iddiaları bir zânna bir kuruntuya dayanmaktadır. (halbuki, şüphe yok zân, haktan hiçbir şey ifâde etmez.) Çünkü bir şeyi hakikî bir sûrette bilmek, en kesin olan, kuvvetli delillere dayalı bir bilgiye bağlıdır. O müşrikler ise böyle bir bilgiden mahrumdurlar.


29. Artık sen, bizi anmaktan yüz çevirenden ve dünya hayatından başkasını dilemeyen kimselerden yüz çevir.


29. Hak Teâlâ Hazretleri de Resûl-i Ekrem’ine emr ediyor ki: (Artık) Habibim!. (sen bizim zikrimizden yüz çevirenden) Öyle müşrikler gibi Allah’ın kitabındaki beyânları kabul etmeyip aklın ve temiz yaratılışın kabul etmeyeceği şeyleri iddiada bulunan ve tercih eden (ve dünya hayatından başkasını dilemeyen) bütün çalışma ve gayretleri yalnız dünyanın fâni varlığına âid olan dinsiz (kimselerden yüz çevir.) onlar kendi kabiliyetlerini kaybetmiş kimselerdir.


30. İşte onların ilmden erebildikleri budur. Şüphe yok ki, Rabbin O yolundan sapıtan kimseyi en iyi bilendir ve O, hidayete eren kimseyi de en iyi bilendir.


30. (İşte onların) O dinsiz, müşrik kimselerin (ilmden erebildikleri budur) onların bilgilerinin son derecesi, ancak dünya hayatını bilip âhiret hayatını inkâr etmekten ibârettir. Onlar yalnız dünyaya âid şeyleri, varlıkları düşünürler, onları kazanmaya çalışırlar, ebedî hayatlarını temin edecek şeyleri bilmek istemezler, o husustaki bilgilerden kaçınırlar. Artık öyle pek fâideli pek lüzumlu olan şeylere dâir bilgi ve kanaat sâhibi bulunmazlar.

Velhâsıl onlar, dünya hayatını âhiret hayatı üzerine tercih etmiş, ebedî istikbâllerini pek mühim tehlikelere mâruz bırakmışlardır. Halbuki, insan dünyada bulundukça hem
meşrû sûrette dünya için çalışmalı, hem de ebedî hayatını temin edecek vazifelerini bilip yapmaya gayret etmelidir.

 Bilgisi, mesâisi yalnız dünya hayatına âid bulunmamalıdır, (şüphe yok ki, Rab’bin) Evet.. (O) Yüce mâbud (yolundan sapıtan kimseyi) kurtuluş yolunu, tevhid yolunu bırakıp hilâfını tercih eden, küfr ve şirke düşen herhangi bir şahıs (en iyi bilendir) öyle bir şahsın açıkça ve gizlice olan bütün işlerini ve fiillerini ilmen kuşatmıştır, onu lâyık olduğu müthiş bir âkıbete erdirecektir, (ve O) Kerem sâhibi mâbud (hidâyete eren kimseyi de en iyi bilendir) din ve fâzilet yolunu tâkibeden, Allah’ın rızâsını kazanmaya çalışan herhangi bir mümin kulunu da tamamen bilir, onu da şüphe yok ki, ebedî saadete kavuşturacaktır. Artık ey peygamber!. Sen sabret üzülme, herkes lâyık olduğu âkıbete kavuşacaktır.


31. Göklerde olanlar da, yerde olanlar da Allah’ındır. Fenâlıkta bulunanları yaptıkları ile cezalandıracaktır ve güzellikte bulunmuş olanları da daha güzeli ile mükâfatlandıracaktır.


31. Bu mübârek âyetler de göklerde ve yerdeki herşeye sâhip olan ve her şeyi bilen Allah Teâlâ’nın kullarını kendilerinin fenâ ve iyi amellerine göre ceza ve mükâfata erdireceğini haber veriyor. İyi kulların vasıflarını ve ilâhî ilmin genişliğini beyân ve kulların hayatî davranışlarına işâret ediyor ve onları, kendilerini temize çıkarmaktan men ediyor. Biraz sonra cimrilik yapan bir şahsın hakka tâbi olmaktan kaçındığına dikkatleri çekiyor ve onun gaybı bilmediğini ilân ediyor.

Mûsa ve İbrâhim Aleyhisselâm’ın sahifelerindeki birçok mühim bilgiden ne için haberdar olmadığını kınamak için sual buyurmaktadır. Şöyle ki: (Göklerde olanlar da, yerde olanlar da Allah’ındır) Bütün mahlûkat Hak Teâlâ’nın kudreti altındadır, hepsi de yaradılış ve mülkiyet ve idare itibariyle o Yüce Yaratıcının tasarrufu altındadır, o ezelî mâbuda bunlardan hiçbiri gizli kalamaz. Binaenaleyh (fenâlıkta bulunanları yaptıkları ile cezalandıracaktır) onların işledikleri günâhların, yaptıkları sapıklıkların gerektirdiği azablara uğrayacaktır (ve güzellikte bulunmuş olanları da) yâni: Hidâyete ulaşmış, dinî vazifelerini yerine getirmeye devam eden, din yolunda düşmanların ezâ ve cefâlarına karşı sabr gösteren ve cihâdda bulunanları da (daha güzeli ile) pek güzel olan cennet ile veya pek güzel olan amelleri sebebiyle (mükâfatlandıracaktır.) onları cennetlere kavuşturacaktır, orada akıl ve hayâle gelmeyen büyük nîmetler ile nîmetlendirecektir.


32. Güzellikte bulunanlar O kimselerdir ki: Günâhın büyüklerinden ve edepsizliklerden kaçınırlar, küçük günâh müstesnâ. Şüphe yok ki, Rabbin affı geniş olandır ve O sizi en iyi bilendir, o vakit ki, sizi yerden yarattı ve o vakit ki, siz analarınızın karınlarında ceninler hâlinde idiniz. Artık kendinizi temize çıkarmayın. O, sakınanları en iyi bilendir.


32. O güzellikte bulundukları beyân olunan zâtlar ise (O kimselerdir ki) o muhterem mümin kullardır ki, (günâhın büyüklerinden) sakınırlar, yâni: Cenab-ı Hak’ka ortak isnad etmek gibi, mâsum kimseleri öldürmek gibi, başkalarının mallarını alıp haksız yere sarf etmek gibi, farz olan ibâdetleri, vazifeleri terk etmek gibi dinen haram olan şeyleri tercih etmezler (ve fâhiş şeylerden) de (kaçınırlar.) yâni:

Tâbiatıyla çirkin görülen, aklen inkâr edilen, şer’an kötü sayılan hareketlerden, iffet ve temizliğe muhalif muamelelerden, müstehcen lâkırdılardan da uzak bulunurlar, onlara eğilim göstermezler, (küçük günâh müstesnâ.) İnsanlık icabı böyle küçük bir günâhı işlemek, hemen cezayı gerektirici değildir. Büyük günâhlardan kaçınanların bu küçük günâhlarından dolayı haklarında Allah’ın affı tecellî eder. Fakat bu küçük günâhlara da devam edip durmak büyük bir günâh hükmünde bulunmuş olur.

Nitekim  (Küçük günâh ısrar edilirse büyür, küçük günâhda tevbe edilirse bağışlanır.)” buyurulmuştur.


“Lemen” Küçük günâhlar demektir. Bâzılarına göre günâha yaklaşmak mânasınadır. Gayr-ı meşrû birşeyi düşünüp ondan vazgeçmek gibi. Nikâhı düşenlere bakmak, lüzumsuz şakalarda bulunmak, kibirli bir tarzda yürümek, bir mûsibetten dolayı yakayı yırtmak, yüze çarpmak, fâsıklar arasında sohbet etmek üzere oturmak gibi şeyler küçük günâhlardan sayılmaktadır. (Şüphe yok ki, Rab’bin mağfireti geniş olandır.) Binaenaleyh bir günâh işlenildi mi hemen ondan tevbe edip Allah’ın affına sığınılmalıdır. Büyük günâhlardan kaçınanların da küçük günâhlarını affeder ve bağışlar, (ve O) Yüce Yaratıcı, ey insanlar!, (sizi en iyi bilendir.)

 Sizin bütün amellerinizi, kanaatlerinizi, arzularınızı sizden fazla bilmektedir, bütün hâllerinizi görmektedir. (o vakit ki, sizi yerden yarattı) Atanız Âdem Aleyhisselâm’ın içinde sizi topraktan halk etti (ve o vakit ki, siz analarınızın karınlarında ceninler hâlinde idiniz.) doğmaya hazırlanmakta bulunan çocuklar vaziyetinde bulunuyordunuz. Bütün sizler öyle yaratılışınızın başlangıcından beri Allah tarafından bilinmişsinizdir. (artık kendinizi temize çıkarmayınız) küçük olan günâhlar dahi birer kusurdur, bunlardan dolayı hesaba çekilmem, Allah’ın lütfunun birer eseridir, bundan dolayı da, Cenab-ı Hak’ka şükür etmelidir.

Yoksa kendi nefslerinizi her
yönüyle temizleyerek bencillikte bulunmayınız, kendinizi günâhlardan tamamen uzak görüp o şekilde medh ve senaya cür’et etmeyiniz. Özellikle ikiyüzlülükle yapılan bir amel ile kendini beğenmek aslâ câiz değildir. İnsanlardan insanlık hâli bir nice günâhlar görülebilir, artık dâima alçak gönüllü olmalı ve ilâhî korumaya sığınmalıdır. (O) Kerem sâhibi Yaratıcı (müttaki olanı en iyi bilendir.) onları lâyık oldukları mükâfatlara kavuşturur, onların kendilerini lüzumsuz yere temize çıkarmalarına ihtiyaç yoktur. Evet o ilim sâhibi Yaratıcı, günâhkâr olanları da bilir. Onları da lâyık oldukları âkıbetlere kavuşturur.


33. Şimdi gördün mü o kimseyi ki, imândan yüz çevirdi.


33. İşte o günâhkârlardan bir numune olmak üzere buyuruluyor ki: (Şimdi gördün mü o kimseyi ki,) imân şerefine nâil olmak üzere iken bilâhare ondan (yüz çevirdi.) dinsizliği tercih etti, hakka tâbi olmakta, o hususta sebât etmekten kaçındı.


34. Ve bir az şey verdi, gerisini de men etti.


34. (Ve) Kendisini saptıran şahsa (bir az şey verdi) az bir mal bağışladı, vermeyi üzerine aldığı malın öyle bir miktarını verdi, (gerisini de men etti.) Vermekten kaçındı, sözünde durmadı.
“Küdye” lûgatte yalçın kaya, kazılması zor yer demektir. “İkda” da, öyle bir yeri kazımak mânasınadır. Bundan cimrilik, vermemek mânası kastedilir.


Rivâyete göre bu âyet-i kerîme, Velid İbn-ül Mugayre hakkında nâzil olmuştur. Bu Velid, Resûl-i Ekrem’in Kur’an-ı Kerim’i okuduğunu ve nasihat verdiğini dinlemiş, kalbinde İslâmiyet’e karşı bir eğilim uyanmış, fakat sonra kendisini müşriklerden bir şahıs, kınamış, atalarının dinini terk mi ediyorsun?. Sen kendi dinine dön. Sen eğer azabından korkuyorsan ben senin adına o azabı yüklenirim. Şu kadar var ki, sen bana şu miktar mal ver, demiş. Velid de, bu sözü uygun görmüş, o kadar malı vermeyi üzerine almış, İslâmiyet’ten yüz çevirmiş. Fakat o kendisini saptıran şahsa da üzerine aldığı malın bir kısmını vermiş, gerisini vermemiş, cimrilik göstermiş, İşte bu âyet-i kerîme, o hâdiseye işâret buyurmaktadır.


35. Yâ gaybî bilgi onun yanında mıdır ki: Artık o görüyor.


35. (Yâ gaybî bilgi onun) O bir şahsın aldatmasına kapılarak İslâmiyet’ten yüz çeviren mürteddin (yanında mıdır ki, artık o görüyor?.) âhirette ne muamele yapılacağını biliyor. Kendi günâhını o aldatan şahsın yükleneceğini anlıyor, onun sözüne kıymet veriyor, bu ne kadar ahmaklık!.


36. Yoksa Mûsa’nın sahifelerinde olan şeyden haber verilmedi mi?


36. (Yoksa) O İslâmiyet’ten çevrilen mürtede (Mûsa’nın sahifelerinde olan şeyden haber verilmedi mi?.) Tevrat’ta yazılı olan bir takım dini hükmlerden hiç haberdar olmamış mıdır?. Halbuki, onun bulunduğu muhitde Tevrat, yaygın bulunmaktadır, ona müracaat edilmesi mümkün bulunmuştur.


37. Ve emrolunduğu şeyi hakkıyla tamamlamış olan İbrâhim’in sahifelerindeki de kendisine haber verilmedi mi?


37. (Ve emrolunduğu şeyi) Cenab-ı Hak’ka karşı üzerine aldığı Peygamberlik vazifesini (hakkıyla tamamlamış olan İbrâhim’in..) sahifelerinde olan şey de, bir kısım şer’î hükümler de o muhitde yayılmış bulunmakta idi. Bunlara olsun müracaat etmeli değil mi idi?.. Ne için öyle şeytanî vasıfları olan bir şahsın aldatmasına kapıldı. İşte Hz. Mûsa Hz. İbrâhim’e âid o sahifelerdeki pek mühim hükümlerdenden, hâdiselerden on besini şu âyet-i celîle göstermektedir.


38. Hakikaten hiçbir günâhkâr, başkasının günâhını yüklenmez.


38. Bu mübârek âyetler, Hz. Mûsa ile Hz. İbrâhim’in kitablarında bulunan ve bu iki büyük Peygambere tâbi ve hürmetkâr olduklarını iddia eden Arab müşrikleriyle kitab ehli denilen Yahudî’ler ve Hıristiyanlarca bilinmesi lâzım gelen on beş mühim dinî esası bildiriyor. Bunlara muhalif görüşte olanların cehâletlerini teşhir buyurmaktadır.

Şöyle ki: (Hakikaten hiçbir günâhkâr, başkasının günâhını yüklenmez.) Hiç yüklü bir şahıs başkasının yükünü taşımaz. Yâni: Hiçbir kimse başkasının günâhiyle hesaba çekilmez ki, o başkasını cezadan kurtarabilmiş olsun. Binaenaleyh Velid İbn-ül Mugiyre gibi herhangi bir şahıs da kendi günâhını, kendisini dinden mahrum bırakan diğer bir şahsa yükletemez ki, kendisi günâhtan kurtulmuş olabilsin. Şu kadar var ki, bir günâhı işleyen kendi fiilinden dolayı hesaba çekileceği gibi onu o günâha sevk ve teşvik eden bir kimse de bu saptırmasından dolayı hesaba çekilecektir.

Çünkü bu da o diğer kimsenin işlediği bir günâhtır. Evet.. Herhangi bir günâha sebebiyet vermek de ayrıca bir günâhtır ki, o sebebiyet verene âid bulunur. Deniliyor ki: Vaktiyle bir şahıs bir cinâyet işleyince, meselâ birini öldürünce onun yerine babası veya evlâdı veya amcası veya eşi gibi bir yakını öldürülürmüş sonra İbrâhim Aleyhisselâm Peygamber gönderilince kendisine bu meâldeki bir âyet-i kerîme nâzil olmuş, bunun üzerine kavmini öyle adâlete muhalif bir hareketten men etmiştir. İşte bu birinci bir esas-ı dinîdir. Hiçbir kimsenin bir cinâyetinden dolayı başkası mes’ul olmaz. Meğer ki, o cinâyete sebebiyet versin.


39. Ve şüphesiz ki, insan için kendi çalıştığından başkası yoktur.


39. (Ve şüphesiz ki,) Başkasının amelinden yararlanmaya insanın hakkı olamaz (insan için kendi çalıştığından başkası yoktur.) yâni: Bir insan, kendisi sebebiyet vermiş olmayınca başkasının günâhından mes’ul olmayacağı gibi güzel amelinden dolayı da bir mükâfatı hak etmiş olamaz. Meselâ: Bir zâtın namaz kılmasından, Hacc etmesinden, Kur’an okumuş olmasından dolayı diğer bir şahıs sevaba nâil olamaz. Ancak bir hadis-i şerifte beyân olunduğu üzere insan ölünce artık onun ameli nihâyet bulmuş olur.

 Üç şey müstesnâ. Biri hayırlı evlâddır ki, babası için duada bulunur, İkincisi: Vakıflar gibi sadaka-i câriyedir ki, kendisinden sonra devam eder. Üçüncüsü de kendisinden istifâde olunan ilmdir. Bunlar ise haddizâtında yine bir şahsın kendi çalışması neticesi demektir. Bir de müminler, Peygamberlerin ve meleklerin şefaatlerine nâil olacaklardır. Kezâlik: Din kardeşlerinin dua etmelerinden ve sırf Allah rızâsı için Kur’an-ı Kerim’i okumalarından ve sadaka vermelerinden faydalanmış bulunacaklardır. Fakat bunlar da imânlarının bir mükâfatı demektir ve bunlara kendileri herhâlde lâyık olmayıp bunlar kendi haklarında ilâhî bir lütuftan ibâret bulunmaktadırlar. Bu da ikinci bir dinî esastır.


40. Ve elbette ki, çalışmasını yakında görecektir.


40. (Ve elbette ki,) Her mükellef insan (çalışmasını yakında görecektir.) yâni: Ölünce dünyadaki amellerinin mükâfat veya cezasına kavuşmuş olacaktır. Kıyamet gününde amel defteri açılacak, amelleri mizâna vurulacak, ona göre hakkında muamele yapılacaktır. Bu da üçüncü bir dinî esastır.


41. Sonra Onun çalışması tastamam bir mükâfat ile mükâfatlandırılacaktır.


41. (Sonra) O âhirete gidecek şahsın dünyadaki çalışması, güzel amelleri (tastamam bir mükâfat ile mükâfatlandırılacaktır.) Yâni: Herkes, çalışma ve gayretinin meyvesine kavuşacaktır. Şöyle ki: Bir günâhı işlemiş olan
bir kimse, o günâhın karşılığı olan bir cezaya uğrayacaktır. O günâhın afv edilmesi de umulur, elverir ki, küfrü gerektirici olmasın. Fakat bir güzel amelde bulunan bir mümin de samimiyet derecesine, hayatî durumuna göre o amelinin en az on misli sevaba nâil olacaktır. Yedi yüz misli sevaba nâil olacak olanlar da bulunacaktır. Bu da dördüncü bir dinî esastır.


42. Ve şüphe yok ki, en son gidiş Rabbinedir.


42. (Ve şüphe yok ki, en son gidiş Rab’binedir) Bütün mahlûkatın, bütün işlerin sonu, varacağı yer, kıyamet gününde Allah’ın huzurudur. O gün de herkes hesaba çekilecek, amellerinin karşılığını görecek, bir kısım halk, cennetlere, bir takım halk da cehennemlere sevk edileceklerdir. Bu ilâhî beyân, sâlih kullar için bir müjdeyi, günâhkârlar için de bir tehdidi ve Resûl-i Ekrem hakkında da bir teselliyi içermektedir. Buyurulmuş oluyor ki: Resûlüm!. İnkârcıların hâllerine bakıp da üzülme. Onlar nihâyet âhirette lâyık oldukları cezalara kavuşacaklardır. Bu da beşinci bir dinî esastır.


43. Ve muhakkak O’dur ki, güldürdü ve ağlattı.


43. (Ve muhakkak O’dur ki,) O hikmet sâhibi yaratıcıdır ki, kullarını hikmetin gereğine göre (güldürdü ve ağlattı.) onlarda gülmek ve ağlamak kuvvetini yarattı. Yarın âhirette de mümin kullarını tam bir ferahlığa ulaştırarak güldürecektir. Kâfirleri de ebedî azaba uğratarak ağlatacaktır. Sâlih amellerde bulunanlar, ruhanî bir sevince, bir gönül neş’esine nâildirler, kötü amellerde bulunanlar da üzüntü içinde yaşayarak korkunç istikbâllerini düşünerek ağlayamaya lâyıkdırlar. Bu da altıncı bir dinî esastır.


44. Ve şüphe yok, O’dur, O’dur ki, öldürdü ve hayata erdirdi.


44. (Ve şüphe yok, O’dur) O ezeli Yaratıcıdır, evet.. (O’dur ki: Öldürdü ve hayata erdirdi.)
kullarını yaratan, yaşatan, öldüren sonra yine hayata kavuşturacak olan o Yüce Yaratıcıdır. Kâfirleri küfrleri sebebiyle saadete dayalı hayattan mahrum bırakan, müminleri de imânları sebebiyle ebedî, mes’ut bir hayata kavuşturan o âlemlerin Rabbinden başkası değildir. İnsanların birbirlerini öldürmeleri, ölümün dış sebeplerine teşebbüs etmelerinden ibârettir. Yine onun üzerine ölümü meydana getiren Yüce Yaratıcıdır. Ondan başka yaşatan ve öldüren yoktur. Bu da yedinci bir dinî esastır.


45. Ve muhakkak ki, iki çifti, erkek ile dişiyi O yarattı.


45. (Ve muhakkak ki, iki çifti) İnsanlardan ve hayvanlardan ibâret olan iki zümreyi, yâni: (erkek ile dişiyi) Bu iki gurubu (O) Yüce Yaratıcı (yarattı) onları enteresan bir şekilde meydana getirdi.


46. Bir nutfeden rahimlere döküldüğü zaman.


46. Evet.. (Bir nutfeden, rahimlere döküldüğü zaman.) Onları hayatî aşamalara nâil ederek birer hayat sâhibi kılmıştır. Bütün bunlar, birer kudret eseridir. Bu da sekizinci bir dinî esastır.


47. Ve muhakkak ki, O’na âittir, ölenlerin daha sonra diriltilmeleri.


47. (Ve muhakkak ki, O’na âidtir) Cenab-ı Hak’ka mahsustur (ölenlerin daha sonra diriltilmeleri) O Kerem sâhibi Yaratıcı, öldürdüğü kullarını bilâhare tekrar hayata kavuşturacak, tâki, iyilik yapanlarla yapmayanları lâyık oldukları mükâfat ve cezaya kavuştursun. Bu da dokuzuncu bir dinî esastır.


48. Ve şüphe yok ki, O’dur, zengin eden ve fakir düşüren O’dur.


48. (Ve şüphe yok ki, O’dur) O Kerem sâhibi Yaratıcıdır, kullarını (zengin eden ve fakir düşüren O’dur.) başkası değildir. O hikmet sâhibi Yaratıcı kullarını kabiliyetlerine, çalışmalarına göre bu dünya hayatında ya servet ve zenginliğe kavuşturur veya mahrumiyetlere düşürür. Bu bir içtimaî hikmet gereğidir. Bu da onuncu bir dinî esastır.


49. Ve muhakkak ki, O’dur Şı’ra yıldızı nın Rabbi O’dur.


49. (Ve muhakkak ki, O’dur) O âlemlerin Rabbidir. (Şı’ra’nın) bu isimdeki parlak bir yıldızın (Rab’bi O’dur.) başkası değildir. Şiddetli sıcaklık zamanlarında Cevza yıldızının arkasından doğan pek ışıklı bir yıldıza “Şı’ra” denilmektedir. Câhiliye devrinde Hımyer ve Huzâe kabîleleri bu yıldıza ibâdet ederlermiş, bir kısım Arablar, buna saygı gösterirler, bunun âlemde tesiri olduğuna inanırlar, bunun doğuşu zamanında gaybla ilgili şeyler üzerine lâkırdılarda bulunurlar imiş. İşte bu gibi câhillerin kötü itikatlarını teşhir için bu yıldız zikredilmiştir. Yoksa ondan daha nice büyük, ışıklı gök cisimleri vardır. Hepsi de Allah’ın birer mahlûkudur. Bu da onbirinci, bir dinî esastır.


50. Ve şüphe yok ki, O helâk etti evvelki Âd’ı.


50. (Ve şüphe yok ki. O) Yüce Yaratıcı (helâk etti evvelki Âd’ı) bunlar Hûd Aleyhisselâm’ın kavmidir. Kuvvetli bir cemaat hâlinde bulunuyorlardı. Peygamberlerine karşı isyânda bulunmuşlar ve nihâyet büyük bir rüzgâr ile helâk olmuşlardır. Bir de Âd’ı Uhra vardır ki, onlar da ya Semud kavmidir veya Âd’ı Ulânın evlâdından türemiş diğer bir guruptur. Bu da on ikinci bir dinî esastır.


51. Ve Semud’u da O helâk etti artık onlardan hiçbirini bırakmadı.


51. (Ve Semud’u) da o Yüce Yaratıcı müthiş bir ses ile helâk etti. (artık) Onlardan hiçbirini bâki kılıp yeryüzünde (bırakmadı) onlar da lâyık oldukları cezalarına kavuşmuş oldular. Bu da on üçüncü bir dinî esastır.


52. Ve evvelce de Nûh kavmini helâk etmişti şüphe yok ki, onlar olmuşlardı onlar, en zâlim ve en azgın kimseler.


52. (Ve evvelce de) Âd ve Semud kavimlerinden öncede (Nûh kavmini) Cenab-ı Hak dehşetli bir Tûfan ile helâk etmişti. (şüphe yok ki, onlar olmuşlardı.) evet.. (onlar, en zâlim ve en azgın) kimseler. Çünkü: Zulm ve küfre ilk başlayan onlar olmuşlardı, başka kavimler için pek fenâ bir örnek teşkil etmiş bulunuyorlardı. Nihâyet cezalarına kavuştular. Bu da on dördüncü dinî esastır.


53. Alt üst olan şehirleri de böyle yaptı.


53. Yüce Yaratıcı (Altüst olan şehirleri de) Lût kavminin beldesini de (yerlere atıverdi.) Cibril Aleyhisselâm’ın kanadı ile havaya kaldırdıktan sonra yeryüzüne düşürdü, daha sonra da başlarına âteşli taşlar yağdırdı.


54. Artık onların yurdlarını kaplayan kapladı.


54. (Artık onların yurdlarını kaplayan kapladı.) Çeşit çeşit azablara tutulmuş bulundular. İşte bu da o ezelî sahifelerde yazılı bulunan on beşinci bir dinî esastır, bir hikmetli ihtardır. Binaenaleyh o müşrikler ve kitab ehli sayılan, haddizâtında ise ilâhî kitaplara aykırı hareketlerde, itikatlarda bulunup duran kimseler, kendi muhitlerinde yayılmış bulunan bu gibi dinî esaslardan, meselelerden, ihtarlardan bir ibret dersi almalı değil midirler?. Nedir onlardaki o cehâlet, o nankörlük, o inkârcı vaziyet!.


55. Artık Rabbin hangi nimetlerinden şüphe edersin?


55. Bu mübârek âyetler, âlemlerin Rabbi’nin yaratıcılığına, rablığına işâret eden çeşitli nîmetlerine karşı insanların şek ve şüphede bulunmalarına imkân bulunmadığını bildiriyor. Hz. Peygamberin de diğer Peygamberler gibi bir uyarıcı, bir hidâyet rehberi olduğunu haber veriyor, kıyametin ise yaklaşmış bulunduğunu, maamafih onun meydana gelme zamanını âlemlerin yaratıcısından başkasının bilemeyeceğini ihtar ediyor. Kur’an-ı Kerim’e karşı teaccübte bulunmanın, onun tesiriyle ağlamayıp da gâfilce bir hâlde gülüp durmanın muvafık olamayacağını beyân ve Allah için secdeye kapanılıp ibâdette bulunulmasını emretmektedir. Şöyle ki: Ey insan!. Cenab-ı Hak’kın insanlığa öteden beri ne kadar çok nîmetler vermiş olduğu evvelki kitaplarda da gösterilmiş bulunuyor. (artık Rab’bin hangi nîmetlerinden şüphe edersin?.) Bütün o nîmetler, Allah’ın birer ihsânıdır. O nîmetler, Kerem sâhibi Yaratıcının varlığına, kudret ve lütfuna bir delildir. Bunda şek ve şüpheye aslâ yer yoktur.


56. İşte bu da evvelki korkutuculardan bir korkutucudur.


56. (İşte bu da) Muhammed Aleyhisselâm da veya Kur’an-ı Kerim de insanlık için en büyük bir ilâhî nîmettir ve bu Yüce Peygamber veya Kur’an-ı Kerim (evvelki korkutuculardan) insanlara ilâhî azabı ihtar ederek onları uyandırmak isteyen Peygamberlerden veya diğer semâvî sahifeler kabilinden (bir korkutucudur.) evet.. Bu bizim muhterem Peygamberimiz de ve ona nâzil olan Kur’an-ı Kerim de bu ümmeti irşâda çalışıyor. Âhiret hayatını haber veriyor, Allah’ın azabını ihtarda bulunuyor. Bütün insanları hidâyet yoluna sevk etmek istiyor. Artık bunu takdir etmeli değil midirler?.


57. Saat yaklaştı kıyamet yaklaştı.


57. (Saat yaklaştı) Yâni kıyamet yaklaştı, işte bu âyet-i celîlenin bu haberi de bir uyarı, bir mühim ihtar mesabesindedir. Artık o günü düşünüp ona göre hareketlerimizi tanzime çalışmalıyız.


“Ezife”; yaklaşan şey demektir ki, kıyametin isimlerinden biridir.


58. Onun için Allah Teâlâ’dan başka yoktur bir  açıcı.


58. (Onun için) O kıyametin vuk’u bulacağı vakit için (Allah Teâlâ’dan başka yoktur bir açıcı) onun meydana geliş zamanını bilmek, ortaya çıkmak ancak âlemlerin Yaratıcısına âittir. Hiçbir nefs, onun ne zaman meydana geleceğini bilip tâyin edemez. Bu da bir ilâhî hikmet gereğidir. Tâki, İnsanlar, dâima ihtiyat üzere bulunsunlar, kıyametin bir gün ansızın vuk’u bulacağını düşünerek kulluk vazifelerini yerine getirmede kusur etmesinler, sonra pişmanlık fâide vermez.


59. Şimdi siz bu söze mi şaşıyorsunuz?


59. (Şimdi siz) Ey insanlar!, (bu kelâmdan mı teaccüb ediyorsunuz?.) bu Kur’an-ı Kerim’in âhirete vesâireye dâir verdiği haberleri garîb görerek teaccübte mi bulunuyorsunuz?. Böyle bir teaccüb, kulluk şânına yakışır mı?. O Kur’an-ı Kerim’in ne kadar yüce hakikati beyân edici olduğunu ne için anlamıyorsunuz?. Bütün insanlığın maddî ve mânevî selâmet ve saadetini temin eden hükümleri, emirler ve yasakları kapsayan öyle kutsal bir kitaptan dolayı teaccübte bulunmak, ne kadar akıldan, güzel muhakemeden yoksun olmanın bir neticesidir.


60. Ve gülüyorsunuz da ağlamıyorsunuz?


60. (Ve) Ey gâfiller!. Ey güzelce düşünmeden nasibi olmayan kimseler!. Siz, o Kur’an’ın beyânlarına karşı, kıyamete vesâireye dâir ihtarlarına karşı alaycı bir vaziyet alarak (gülüyorsunuz da) müthiş âkıbetinizi düşünerek (ağlamıyorsunuz?.) hayatınızı boş yere sarf etmiş, hakikî istikbâlinizi teminden mahrum kalmış olduğunuzu bir az düşünerek ah vah etmeniz icâbetmez mi?.


61. Ve halbuki siz gâfillersiniz.


61. (Ve halbuki, siz gâfillersiniz.) Hayatınızı oyun ve eğence ile boş yere zâyi etmiş oluyorsunuz da bunun farkına
varamıyorsunuz, öğütlerden gâfil, gayr-i meşrû hareketlere düşkün bir vaziyette bulunup duruyorsunuz.
“Sâmid” bir şeyden gaflet eden, yüz çeviren veya oyunlar ile, eğlencelerle uğraşıp duran kimse demektir. Masdan “Semud”dur.


62. Artık Allah için secde ediniz ve ibadette bulununuz.


62. (Artık) Ey insanlar!. Kerem sâhibi Yaratıcının nîmetlerini düşünün, Kur’an-ı Kerim’in nasıl mukaddes bir ilâhî kitab bir ilâhî öğüt olduğunu takdir ederek tam bir tevazu ile (secde ediniz) şükür secdesine kapanınız (ve) Yüce mâbudunuza (ibâdette bulununuz.) putlara vesâir mahlûkatlara tapınmayı bırakınız, İslâm dinine muhalif hareketlerden sakınınız. Tâki: Selâmet ve saadete nâil olabilirsiniz.


Evet.. insanlığın hakikî bir kurtuluş ve selâmete bir ebedî saadete kavuşması, ancak Kâinatın yaratıcısının birliğini, yaratıcılığını tasdik etmek, onun gösterdiği yolu tâkib eylemek, yalnız onun için hürmet secdesinde bulunmak ve ibâdet ve itaate devam etmekle temin edilmiş olur.


Bu (62.) âyeti kerîme, ilk nâzil olan bir secde âyetidir, bu nâzil olunca Resûl-i Ekrem Efendimiz Ashâb-ı kiramiyle beraber tilavet secdesinde bulunmuşlardır. Tilavet secdesinin dînen vâcip olup olmadığı hususunda müctehidlerin ihtilâfları vardır. İmam-ı Şafiî ve İmam-ı Ahmed’e göre, tilavet secdesi vâcip değildir, müstehabdır. Dileyen zâtlar secde ederler. Ömer İbn-il Hattab Radiyallâhü Anhdan da böyle bir rivâyet vardır. Fakat Hanefiye ve Süfyan-ı Sevriye göre, tilâvet secdesi vâcipdir, onu okuyana da ve dinleyene de secde etmesi icabeder. Hattâ deniliyor ki: Tilavet secdesini özürsüz geriye bırakmak, tenzihen mekruhtur. Bu meseleye dâir Alusî Tefsirinde ve Essiraç-ül Münîr’de ayrıntılı
bilgi vardır.