HUCURAT SURESİ

Bismillâhirrahmânirrahîm

İyi ahlâkı konu edînen bu sûre-i celîle, mücadele sûresinden sonra Medine-i Münevvere’de nâzil olmuştur, on sekiz âyet-i kerîmeyi içermektedir. Kur’an-ı Kerim’in sûreleri “mutavvel (uzun” ve “mufassal kısa” adıyla iki kısma ayrılmıştır. Fetih Sûresi ile mutavvel olan kısım, nihâyete ermiştir, işbu Hucurât sûresinden itibaren de mufassal olan kısım başlamıştır. “Tefsir-ül merağı”

Bu mübârek sûrenin içeriğinin özeti şöyledir:

(1): Müminlerin Resûl-i Ekrem’e karşı hürmetle hareket ederek Allah’ın ve peygamberin emrine muhalefette bulunmamaları.

(2): Hz. Peygamber’in huzurunda yüksek sesle konuşulmaması ve hariçten kendisine seslenilmemesi.

(3): İmân edenlerin bundan dolayı Resûl-i Ekrem’e karşı bir minnet hissi göstermemeleri.

(4): Fâsıkların sözlerine kulak verilmemesi ve birbirleriyle mücadelede bulunan müminlerin aralarında barışının sağlanmasına çalışılması.

(5): Müminlere karşı isyân ederek barışa yanaşmayanlar ile savaşta bulunulması.

(6): Müslümanlar hakkında sû-i zândan ve alaycı hareketlerden kaçınılması.

(7): İnsanlar arasında esasen eşitlik bulunduğu, birbirleri üzerine ancak takvâ ile üstünlük sağlanabileceğinin belirtilmesi.
Fetih Sûresi ile bu Hucurât Sûresi arasında büyük bir münâsebet vardır. Fetih Sûresi, Resûl-i Ekrem hakkında şereften söz etmektedir, sonundaki bir âyet-i kerîme de müminler hakkında büyük müjdeler içermektedir. Bu Hucurât Sûresi de ilk âyetleriyle müminlere büyük bir dinî terbiye telkin etmektedir ve Resûl-i Ekrem hakkında da çeşitli şereflerden bahsetmektedir.

1. Ey imân etmiş olanlar! Allah’ın ve Resûlünün önüne geçmeyiniz ve Allah’tan korkunuz. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ hakkıyla işiticidir, bilendir.

1. Bu mübârek âyetler, Allah Teâlâ’ya ve Resûl-i Ekrem’e karşı takvâ sâhibi olarak nasıl bir vaziyet alınacağını bildiriyor. Yüce Peygamberin huzurunda nasıl konuşulacağını telkin buyuruyor. Peygamberin huzurunda tam bir saygı ile seslerini kısarak konuşan müminlerin nasıl takvâ sâhibi, mağfiret ve mükâfata nâil zâtlar olduğunu gösteriyor. Resûl-i Ekrem’e odaların arkasından seslenenlerin akıllıca hareket etmediklerini ve eğer o Yüce Peygamberin yanlarına çıkacağına değin sabr etmiş olsalar idi bunun kendileri için daha hayırlı olacağını beyân etmekte ve maamafih o kusurlarından dolayı tevbe edince ilâhî affa nâil olacaklarına işâret buyurmaktadır.

Şöyle ki: (Ey imân etmiş olanlar!.) Ey İslâm şerefine erişenler!. (Allah’ın ve Resûlünün önüne geçmeyiniz) Yâni: Cenab-ı Hak’kın ve O’nun Yüce Peygamberinin emirlerine, yasaklarına muhalefette bulunmayın, onların beyân buyurmuş oldukları hükümlerin, ibâdet şekillerinin, insanî vazifelerin tersine harekete cür’et göstermeyiniz, öyle bir hareket, dinî terbiyeye aykırıdır, (ve) Ey müminler! (Allah’tan korkunuz) O’nun kudret ve büyüklüğünü düşününüz, O’nun rızâsına aykırı olan hareketlerden kaçınınız (şüphe yok ki, Allah) Teâlâ her söylenilen sözü ve her yapılan işi (hakkıyla işiticidir, bilendir) binaenaleyh sizlerin de bütün sözlerinizi, muamelelerinizi işitir ve bilir, sizleri ona göre mükâfata veya cezaya erdirir.

Bu âyet-i kerîme gösteriyor ki: İslâm dinindeki ilâhî bir hükme, peygamberin bir sünnetine muhalif bir harekette bulunmak, dînen yasaktır, kötüdür, cezayı gerektirir. Bu hükmün umumî olmasından dolayı böyle müminlere yönelmesi için hususî bir hâdisenin sebep olduğunu belirlemeye gerek yoktur.

2. Ey imân etmiş olan zâtlar! Seslerinizi Peygamberin sesinin üstüne yükseltmeyin ve O’na sözü bağırırcasına söylemeyin, bâzınızın bâzınıza bağırması gibi ki, sonra siz farkında olmadığınız hâlde amelleriniz boşa gidiverir.

2. (Ey imân etmiş olan zâtlar!.) Ey tevhid dinini tercih etmiş bulunan müslümanlar!. Siz Peygamberin huzurunda bulunurken (seslerinizi Peygamberin sesinin üstüne yükseltmeyin) onun mübârek konuşmasının üstünde bir ses ile konuşmaya cür’et etmeyin (ve O’na) o Yüce Peygamber’e karşı (sözü bağırırcasına söylemeyin) seslerinizi öylece yükseltmeyin (bâzınızın bâzınıza bağırması gibi) bir sûrette konuşmaya cür’et göstermeyiniz (ki) sonra (siz farkında olmadığınız hâlde amelleriniz boşa gitmiş olur.) öyle değeri pek yüce bir Peygamberin huzurunda edebe aykırı bir tarzda konuşmanızdan dolayı amelleriniz, sevaptan mahrum kalır, dinî terbiyeye muhalefete cür’et etmiş olursunuz.

Kur’an-ı Kerimin bu emr ve tavsiyesi üzerine Ashâb-ı Güzîn, fevkalâde hürmetli bir vaziyet almışlar, Peygamberin huzurunda pek ihtiyatlı konuşmaya daha fazla dikkat etmişlerdir. İşte Hak Teâlâ o gibi muhterem zâtları şöyle büyük bir mükâfat ile müjdelemektedir.

3. Ve şüphe yok ki, Allah’ın Peygamberi huzurunda seslerini kısanlar o zâtlardır ki, Allah Teâlâ onların kalplerini takva için imtihan etmiştir, onlar için bir mağfiret ve pek büyük bir mükâfat vardır.

3. (Ve şüphe yok ki, Allah’ın Peygamberi huzurunda seslerini kısanlar) O Peygamber’e karşı fevkalâde bir hürmet göstererek yavaşça konuşanlar, hızlı konuşmaktan kendilerini men edenler (o zâtlardır ki) terbiyeleri, mertebeleri o kadar yüksek Ashâb-ı Kirâm’dır ki: (Allah) Teâlâ (onların kalblerini takvâ ile imtihan etmiştir.) onların ruhlarını vicdanlarını takvânın feyzine ulaştırmış, onlar; öyle samimi bir hâle getirmiştir, onların öyle yüksek bir terbiyeye erişmelerini dilemiştir. Artık (Onlar için) öyle seçkin zâtlar için (bir mağfiret) vardır. Onlardan insanlık hâli ortaya çıkan küçük günâhlar, kusurlar bağışlanmıştır, (ve) Onlar için (pek büyük bir mükâfat vardır.) öyle Resûl-i Ekrem’e karşı büyük bir hürmet ve saygı göstererek huzurunda seslerini kıstıkları için ve diğer dinî vazifelerini yerine getirmeye çalıştıkları için âhirette pek büyük sevaplara, nîmetlere nâil olacaklardır.

4. Muhakkak o kimseler ki, sana odaların arkasından bağırırlar. Onların çoğu aklı ermez kimselerdir.

4. (Muhakkak o kimseler ki:) Ey Yüce Resûl (Sana odaların arkasından) yâni: O Yüce Peygamber’in muhterem eşleri ile beraber ikâmet ettiği evlerin odaları dışından (sesleniverirler) onlar, henüz İslâmiyet’i kabul etmemiş olan Arablardan bir zümre imiş ki, Resûl-i Ekrem’in vaziyetini anlamak için hane-i Saadeti önüne gelmişler, “Yâ Muhammed!. Yâ Muhammed!.” diye seslenmişler, böyle ahlâka aykırı bir muamelede bulunmuşlardır. Bunların yetmiş veya seksen kişiden ibâret Benî Temim Bedevîlerinden bir hey’et olduğu da rivâyet edilmektedir, (onların çoğu akıllıca düşünmezler) Onların ekserisi câhil kimselerdir, Resûlullâh’a karşı nasıl hitapda bulunulmasını, nasıl saygılı bir vaziyet alınmasını düşünüp takdir edemezler.

5. Ve eğer onlar, kendilerine sen çıkıncaya kadar sabretselerdi elbette ki, kendileri için hayırlı olurdu. maamafih Allah, gafurdur, rahîmdir.

5. (Ve eğer onlar) Öyle edebe muhalif bir tarzda seslenenler (kendilerine sen çıkıncaya kadar) ey Yüce Peygamber!. Sen odandan çıkıp onların yanlarına teşrif edinceye değin (sabretseler idi) öyle câhilce bir nidâda bulunmasa idiler (elbette ki, kendileri için) Allah katında (hayırlı olurdu) bir Yüce Peygamber’e karşı saygı ve hürmette bulunmuş, acele etmekten kaçınmış olacaklarından dolayı büyük sevaba nâil olurlardı. Maamafih (Allah gâfurdur) öyle odaların arkasından seslendiklerinden dolayı pişman olup tevbe edenleri bağışlar, azap etmez ve o hikmet sâhibi Yaratıcı (rahimdir) öyle merhamet ve lutfu pek fazladır. Şüphesiz buna inanıyoruz.

6. Ey imân etmiş olanlar! Eğer size bir fâsık bir haber ile gelirse hemen onu araştırınız. Belki, bilmeksizin bir kavme saldırırsınız da sonra yaptığınızın üzerine pişman olmuş olursunuz.

6. Bu mübârek âyetler de müslümanlara büyük bir siyaset dersi veriyor. Herhangi fâsığın sözlerine lâzım gelen araştırmada bulunmadan hemen kıymet verilmesinin korkunç bir hâdiseye ve büyük bir pişmanlığa sebebiyet vereceğini bildiriyor. Resûl-i Ekrem de öyle araştırmada bulunmaksızın etrafında bulunanların arzularına hemen uyacak olsa idi, onların helâkine sebebiyet verilmiş olacağını ihtar buyuruyor. Fakat o zâtların Allah’ın bir lutfu olarak kalben imân ile süslenmiş ve küfrden, fâsıklıktan ve isyândan kaçınmış ve hidâyet yolunu tâkibe muvaffak bulunmuş olduklarını beyân buyurmaktadır.

 Şöyle ki: (Ey imân etmiş olanlar!.) Ey İslâm nîmetine kavuşmuş zâtlar!, (eğer size bir fâsık) yâni: Din hududundan çıkmış, gayri meşrû şeyleri işlemeye cür’et etmiş, cemiyetin selâmetini bozmaya çalışan yalan sözlü herhangi bir şahıs (bir haber ile gelirse) bir hâdisenin vuku bulduğuna veya bulacağına âid bir haber verirse (hemen onu araştırınız) doğru olup olmadığının ortaya çıkmasını temine çalışınız, eğer böyle bir ihtiyatlı harekette bulunulmasa (belki bilmeksizin bir kavme saldırırsanız da) o kavmi düşman sanar da kendilerine tecâvüzde bulunursunuz da (sonra) öyle tecrübesizcesine (yaptığınızın üzerine pişman olmuş olursunuz) hüzn ve keder içinde kalırsınız.

Binaenaleyh öyle fâsıkların sözlerine hemen kıymet vermemelidir, İbnülhâzin tefsirinde denildiği üzere bu ilâhî emir umumîdir, muayyen bir fâsık şahıs hakkında değildir. Herhangi bir fâsığın sözüne karşı itimat edilmeyip tetkik ve tesbitte bulunulması gereğini göstermektedir. Gerçektende birçok fâsık kimseler, kendilerini iyi hâl sâhibi gösterirler, iyilik sever bulunduklarını söylerler, bir takım boş haberler ile, telkinler ile bir müslüman topluluğunu aldatmaya, saptırmaya çalışıp dururlar.

Meselâ: İki müslüman gurup arasında veya bir İslâm cemiyeti ile diğer bir millet arasında bir barış, bir dostluk bulunmuş olabilir, bir takım fâsık düşmanlar ise dostane bir tarz takınarak o tâifelerden ve cemiyetlerden biri aleyhinde yalan yere münâsebetsiz sözler söylerler, onların diğerlerine saldırmak kasdında bulunduklarını iddia ederler, maksatları ise o guruplar arasında o İslâm cemiyeti ile o millet arasında bir düşmanlığın, bir savaşın meydana gelmesini temin etmektir. Binaenaleyh müslümanlar için lâzımdır ki, öyle fâsık kimselerin mahiyetlerini anlasınlar, onların sözlerine araştırmaksızın ehemmiyet vermesinler, onların kuvvetli delillere dayanmayan haberlerine kıymet vererek aralarındaki dostluğu hemen bozmaya kalkışmasınlar, sonra pişmanlık fâide vermez.

7. Ve biliniz ki, aranızda muhakkak Allah’ın Peygamberi vardır. Eğer’ O, birçok işte size itaat edecek olsa idi elbette helâke düşmüş olurdunuz. Velâkin Allah Teâlâ size imânı sevdirdi ve onu kalplerinizde süsledi ve size küfrü ve fâsıkca hareketleri ve isyânı çirkin gösterdi. İşte doğru yola gidenler de onlardır.

7. Ve ey müslümanlar!. (Biliniz ki, aranızda muhakkak Allah’ın peygamberi vardır) O, sizin için bir hidâyet rehberidir, bir hikmet ve fâzilet öğreticisidir, her hususta ona itaat etmeniz, onun tekliflerine boyun eğmeniz lâzımdır, o sizin hakkınızda sizlerden daha fazla şefkatlidir, merhametlidir (eğer O) Yüce Peygamber (birçok işde size itaat edecek olsa idi) bir takım hâdiseler de, nefsanî arzularda, dünyevî eğilimlerde (size itaat edecek olsa idi) sizin dilediğinizi kabul ederek yapılmasına mâni olmasa idi (elbette helâke düşmüş olurdunuz) birçok zararlara uğramış, günâhlara girmiş bulunurdunuz (velâkin Allah) Teâlâ sizi korudu (size imânı sevdirdi) İslâmiyet’i seve seve kabul etmiş oldunuz (ve onu) o imânı, İslâmiyet’le vasıflanmayı (kalblerinizde süsledi) o imân, sizin kalblerinizde yerleşti, tam bir samimiyetle dindar ve Peygambere itaatkâr bulunmuş oldunuz (ve) Cenab-ı Hak (size küfrü ve fâsıkca hareketleri ve isyânı çirkin gösterdi) artık o sâyede öyle kötü, felâket getiren şeylerden nefret edip kaçınmış bulundunuz, Peygamberinizin emirlerine itaati bir vazife bildiniz, kendi arzularınıza o Yüce Peygamberin tâbi olmayacağını, öyle bir tâbi olmanın hikmet ve menfaate uygun bulunmayacağını anlamış oldunuz (işte doğru yola gidenler de) selâmet ve saadet yolunu tâkib edenler de (onların) o seçkin vasıflarla vasıflanmış bulunan zâtlardır. Yâni: Seçkin Sahabilerdir ve onların vasıflarıyla vasıflanmaya çalışan diğer müminlerdir.

8. Öyle bir yola gidiş ise Allah Teâlâ tarafından bir lütuftur ve bir nimettir ve Allah Teâlâ alîmdir, hakîmdir.

8. Evet.. Öyle pek doğru bir yola gidiş, Yüce Peygamber’e tamamen itaat etmeyi ve boyun eğmeyi başarmak (Allah Teâlâ tarafından bir lütuftur, ve bir nîmettir) onun şükrünü dâima yerine getirmeye çalışmak, bir kutsal vazifedir, (ve Allah) Teâlâ (âlimdir) hidâyete lâyık olanları bilir, bütün müminlerin ve diğer mahlûkların hâllerini hakkıyla bilmektedir. Ve o Kerem Sâhibi Yaratıcı (hâkimdir) onun her fiili, bir hikmet ve menfaate dayanmaktadır, Kâinatın bütün işleri birer gayeye yöneliktir, birer hikmet gereğidir. İşte seçkin bir zümrenin öyle yüksek ahlâk ile, vasıflarla nitelenmesi de bu ilâhî hikmetin bir neticesidir.

9. Ve eğer müminlerden iki gurup, çarpışırlarsa aralarını hemen ıslâh ediniz. Sonra onlardan biri diğeri üzerine tecavüzde bulunmuş olursa o tecavüz eden ile Allah’ın emrine dönünceye kadar savaşın. Eğer dönerse artık aralarını adaletle ıslâh ediniz ve adaletli harekette bulunun, şüphe yok ki, Allah Teâlâ adalette bulunanları sever.

9. Bu mübârek âyetler de müslümanlara pek büyük bir sosyal terbiye vermektedir. İslâm toplumları arasında savaşmaya meydan verilmeyerek barışa çalışılmasını, bu barışa râzı olmayarak hukuka saldıranlar ile de Allah’ın emrine dönünceye kadar savaşta bulunulmasını, dönme durumunda ise aralarının adâletli bir şekilde ıslâh edilmesini emrediyor. Müminlerin birbirleriyle dînen kardeş olduklarını beyân ve binaenaleyh Allah Teâlâ’dan korkup ilâhî rahmete nâil olunabilmesi için aralarının düzeltilmesini teklif buyuruyor. Ve bir kavmi diğer bir kavim ile bir kısım kadınları diğer kadınlar ile alay etmekten men ediyor. Ve kendi nefslerini ayıplamaktan ve birbirini kötü lâkaplar ile çağırmaktan men edip müminleri fısk ile zikr etmenin pek kötü olduğunu ve bu gibi günâhlardan tevbe etmeyenlerin zâlim kimseler bulunduğunu ihtar buyurmaktadır.

Şöyle ki: (Ve eğer müminlerden iki gurup) bir fırkadan daha az olan bir cemaat (çarpışırlarsa) aralarında bir mücadele, bir savaş, meydana gelirse (aralarını hemen ıslâh ediniz) kendilerine nasihat yeriniz, Allah’ın hükmü ne ise ona râzı olmalarını, itaat etmelerini tavsiyede bulununuz, onların aralarını adâletle ıslâh bu sûretle olur (sonra onlardan biri) bu nasihati; Allah’ın hükmüne uymayı kabul etmez de (diğeri üzerine tecâvüzde bulunmuş olursa) hakka riâyetden kaçınır durursa (o tecâvüz eden ile Allah’ın emrine dönünceye kadar) ihtilâf edilen husustaki ilâhî hükmü kabule yanaşıncaya kadar kendisiyle (savaşta bulunun) harbe devam ediniz (sonra) o bağı, o saldırgan şahıs, öyle haksız hareketi bırakarak Allah’ın hükmüne dönerse, ilâhî emre râzı olmaya baslarsa (artık) o birbiriyle savaş yapan iki gurubun (aralarını adâletle ıslâh ediniz) adâletle ve insafla hareket ederek aralarını bulmaya çalışınız (ve adilâne hareketde bulunun) yapacağınız muamelede adâletten ayrılmayınız, sadece antlaşma ile yetinmeyiniz tâki, birbirleriyle tekrar çarpışmalarına ihtimâl kalmasın (şüphe yok ki, Allah) Teâlâ (adâlette bulunanları sever) adilâne harekette bulunanları pek güzel mükâfatlara nâil buyurur.

Rivâyete göre bu âyet-i kerîme, Evs ve Hazreç kabileleri hakkında nâzil olmuştur. Bu iki gurup İslâmiyet’i kabul etmiştir. Peygamber zamanında bir meseleden dolayı aralarında bir çekişme ortaya çıkmış, birbirlerine ayakkabılarıyla ve hurma dallariyle hücumda bulunmuşlardı. İşte böyle zümrelerin aralarındaki ihtilâfları adilâne bir sûrette gidermeye çalışmak ahlâkî bir vazifedir.

“Bağy” Saldırmak, tecâvüz etmek, zulm etmek, haddi aşmak demektir. Böyle bir harekette bulunana “bağî” denilir. Bu âyet-i kerîme, işâret ediyor ki, bir mümin kimse, bir dinî hükmü inkâr etmedikçe sırf saldırganlığından dolayı dinden çıkmış olmaz, belki günâhkâr olmuş, ıslâha muhtaç bulunmuş olur. “Tefi’e” döne, rücû ede demektir. “Aksitü” de adâlet ediniz zulm ve haksızlığı gideriniz mânasınadır. “Muksit de zulm ve haksızlığı gideren, adâletle muamelede bulunan kimse demektir. “Kasit” ise, câir, yâni haksızlık ve zulm eden, hakdan sapan kimsedir.

10. Müminler, muhakkak ki, kardeşlerdir. Artık kardeşlerinizin arasını düzeltiniz ve Allah’tan korkunuz, tâki: Siz rahmete erişesiniz.

10. (Müminler, muhakkak ki) Dînen (kardeşlerdir) aralarında bir din kardeşliği vardır. Çünkü hepsi de ebedî hayatı gerektiren bir asla, bir imâna mensub bulunmaktadırlar, (artık kardeşlerinizin arasını ıslâh ediniz) Onların arasında insanlık hâli bir çekişme, bir mücadele ortaya çıkarsa onu nasihat edici bir şekilde gidermeye çalışınız, din kardeşliği bunu böyle bir muameleyi icabeder. (ve Allah’tan korkunuz) yapmakla ve terketmekle mükellef olduğunuz şeyler hususunda kalbleriniz Allah korkusundan uzak olmasın, dâima muttakî bir tarzda hareket ediniz (tâki, siz rahmete nâil olasınız) öyle takvâ ile
vasıflanma sâyesinde ve din kardeşlerinize karşı olan şefkat ve merhametle muamelede bulunmanız sebebiyle siz de Allah’ın rahmetine ve lütfuna lâyık olmaya hak kazanmış bulunasınız.

11. Ey imân etmiş olanlar! Bir kavim diğer kavim ile alay etmesin. Olabilir ki, o alay edilenler ötekilerden daha hayırlı olurlar ve kadınlardan bir kimseyi eğlenceye almasın olabilir ki: Onlar, ötekilerden daha hayırlı bulunurlar. Ve kendi nefislerinizi de ayıplamayınız ve birbirinizi kötü lâkablar ile çağırmayınız. İmândan sonra fâsıklık ne kötü bir isimdir ve her kim tevbe etmezse işte zâlimler olanlar onlardır, onlar.

11. (Ey imân etmiş olanlar!.) Ey müslüman zâtlar!. Sizden (bir kavim, diğer bir kavim ile alay etmesin) onunla maskaralıkta, istihzâda bulunmasın, öyle bir muamele, İslâm terbiyesine zıttır, (olabilir ki, onlar) O kendileriyle alay edilen erkekler (ötekilerden) o alay eden erkeklerden (daha hayırlı olurlar) onların mevkileri Allah katında daha yüksek bulunur, daha ziyade bir dinî terbiyeye bir insanî fazilete sâhip bulunmuş olurlar (kadınlar da) imân sâhibi olan kadınlar gurubu da (kadınlardan) birini eğlenceye almasınlar, onunla alay etmesinler (olabilirler ki, onlar) o alay edilen kadınlar (ötekilerden) o alay eden kadınlardan (daha hayırlı bulunurlar) herhangi bir kimsenin zâhirine bakarak kendisiyle alay etmek, kişiliğe, ahlâka aykırıdır, şekil ve sûrete değil, davranışa, kalbin fâziletlerine itibar olunur.

 Nitekim bir hadis-i şerifte buyurulmuştur. Evet.. Hak Teâlâ, şüphe yok ki, sizin sûretlerinize ve mallarınıza bakmaz velâkin sizin kalblerinize ve amellerinize bakar, ona göre sizi mükâfat ve cezaya kavuşturur (ve kendi nefslerinizi de ayıplamayınız) yâni: Bâzınız, bâzınıza kusur, ayıp isnad etmesin, lisânen kınama ve ayıplamada bulunmasın. Çünkü müminler, bir nefs hükmündedirler, başka bir mümini kınayan, kendisini kınamış gibidir, (ve kötü lâkaplar ile atışmayınız) Birbirinize çirkin lâkaplar isnad etmeyiniz. Bu, karşılıklı saygıya terstir.

Meselâ: Bir müslümanın diğer bir müslümana Ey fâsık, ey münâfık, ey eşek!. Diye hitab etmesi, câiz değildir. Ve İslâmiyet’i kabul etmiş olan bir şahsa: Ey Yahudî veya ey Hıristiyan diye hitab etmek de câiz olmaz. Fakat bir müslümanı güzel bir lâkap ile anmak câizdir, bir hürmet alâmetidir. Hz. Hamza’ya “Allah arslanı ve Hz. Halid İbn-i Velid’e: Seyfullah” denilmesi gibi. (İmândan sonra fâsıklık ne kötü isimdir) yâni: Mümin olan bir şahsın bir fenâlığı işleyerek fâsık vasfını alması, pek çirkin bir hâldir ve bir kimseyi müslüman olma şerefine sâhip olduktan sonra fısk ile anmak, kendisine fâsık demek dînen, ahlâken pek kötüdür.

 Bir mümine fıskı açık olmadıkça fâsık denilmesi elbette ki, câiz olamaz (ve her kim tevbe etmezse) kendi din kardeşlerine kötü lâkaplar isnadiyle harekette bulunduğundan dolayı veya onlar ile alay ettiğinden veya onlara fısk ve günâh isnad eylediğinden dolayı pişman olup da tevbekâr bulunmazsa (işte zâlimler olan, onlardır, onlar,) çünkü onlar, başkalarının hukukuna tecâvüz etmekle onların haklarına da zulmetmiş olurlar ve dînen yasak olan birşeyi işledikleri için kendi nefslerine de zulmederek onları ilâhî azaba mâruz bırakmışlardır. Binaenaleyh o gibi dînen yasak, zulmü gerektiren sözlerden, hareketlerden son derece kaçınılmalıdır.

“Suhriyye” Alay etmek, hakarette bulunmak, ayıpları, kusurları kötü bir tarzda söylemek, onlara işârette bulunmaktır. “Telemmüz” dil ile kötülemek, ayıplamak demektir. “Tenabüz” kötü lâkap takmak, bir kimseyi çirkin göreceği bir lâkap ile anmak mânasınadır. “Lâkap” övmeyi veya yermeyi hissettiren bir isim veya vasıftır. Yasak olan, yermeyi hissettiren lâkaptır.

 “Fusuk = fısk” da günâhkâr olmak, itaattan çıkmak, Allah’ın emrine muhalefette bulunmak demektir.

12. Ey imân edenler! Çokça zan etmekten kaçınınız, şüphe yok ki, zannın bâzısı günâhtır ve birbirinizin kusurunu araştırmayınız ve bâzınız, bâzınızı gıybet etmeyiniz. Sizden biriniz, ölü kardeşinin etini yemeği sever mi? Bilâkis onu çirkin görmüş olursunuz. Artık Allah’tan korkunuz, şüphe yok ki, Allah Teâlâ tevbeleri kabul edicidir, çok esirgeyicidir.

12. Bu mübârek âyetler de insanları büyük bir sosyal terbiyeye dâvet ediyor, onları kötü zânlardan, birbirlerinin kusurlarını teşhir etmekten men eyliyor, ve hepsinin de bir asla mensub olduklarını bildirerek öyle birbirinin aleyhinde bulunmanın uygun olmayacağına işâret buyuruyor, bir takım Bedevî’lerin de hakkıyla mümin olmadıklarını, fakat mümin görünerek kendilerini kurtuluş sahasına atmış bulunduklarını ve hakikî müminlerin de gâfur ve rahîm olan Allah Teâlâ tarafından tam bir mükâfata nâil olacaklarını beyân buyurmaktadır.

Şöyle ki: (Ey imân edenler!, çokça zân etmekten kaçınınız) Müminler hakkında birer açık delile dayanmaksızın kötü zânlarda bulunmak, haramdır, câiz değildir, ahlâka, takvâya, ihtiyata aykırıdır. Zira (şüphe yok ki, zânnın bâzısı günâhtır) bir din kardeşi hakkında gerçek dışı bir zânda, bir fenâlık isnadında bulunmak büyük bir günâhtır, din kardeşliği esasına aykırıdır, fakat bâzı zânlar da câizdir, onlar günâh değildir. Kendisinde iyi hâl, emanete riâyet, şeriat ahlâkı ile vasıflanma durumu görülmeyip gayr-ı meşrû şeyleri açıkça yaptığı görülen bir şahıs hakkındaki sû-i zân gibi (ve) ey müslümanlar!.

Birbirinizin kusurlarını (araştırmakta bulunmayınız) yekdiğerinizin gizlice olan hâllerini araştırmaya kalkışmayınız, onlar hakkında mevzu açmayınız, onun bunun kusurlarını teşhir etmek arzusunda bulunmayınız, bu yüzden büyük hatalara düşülmüş olabilir (ve bâzınız, bâzınızı gıybet etmeyiniz) birbirinizin çirkin görülecek hâllerini onun gıyabında açık veya işâret sûretiyle söylemeyiniz, bu sûretle onların hukukuna tecâvüz etmiş, onu duyunca üzülecekleri bir hâlde bulundurmuş olursunuz ve isnad edilen şey, vuku bulmamış ise bir yakıştırmada, iftirada bulunmuş olursunuz.

 Böyle bir muamele ise pek çirkindir, temiz yaratılış sahihleri bundan nefret duyar (sizden biriniz, ölü kardeşinin etini yemeği sever mi?.) elbette ki, sevmez, bilâkis (Onu çirkin görmüş olursunuz) işte bir kimseyi gıyabında kötülemek ve kınamak, öyle kendisine isnad edilen şeyden haberdar olmayıp da kendisini müdafaadan âciz bulunan bir kimsenin etini koparıp yemek gibi bir muameledir, temiz bir yaratılışa sâhip olanlar ise elbette ki, bundan tiksinirler, böyle bir muamele, büyük bir azabı gerektirmektedir.

 (artık) Ey insanlar!. (Allah’tan korkunuz) Gıybete cür’et etmeyiniz, onu çirkin görünüz, o husustaki ilâhî yasağa riâyetkâr bulunun, (şüphe yok ki, Allah) Teâlâ (tevbeleri kabul edicidir, çok esirgeyicidir) binaenaleyh olabilir ki, gıybet edilen şahıs, yapmış olduğu bir kusurdan dolayı tevbe etmiş, Allah’ın affına kavuşmuştur. Artık onun kusurunu teşhîre devam etmek nasıl uygun olabilir?. Ve maamafih bir insan da onu bunu gıybet etmiş olunca bu hâlinden bir pişmanlık duymalıdır, tevbe ederek Allah’ın affına sığınmalıdır. Böyle tevbe eden bir şahıs hakkında da Kerem Sâhibi Yaratıcının afv ve keremi tecellî eder.

§ Gıybet; Çekiştirmek, bir kimseyi arkasından hoşuna gitmeyecek birşey ile gereksiz yere anmaktır. Gıybet kişiliğe aykırıdır, insanlar arasındaki dostluğu keser, düşmanlığı arttırır. Gıybet büyük günâhlardan sayılmaktadır. Bundan dolayı yâ tevbe etmelidir veya gıybet edilen kimse hakkında Cenab-ı Hak’kın mağfiretini dilemelidir veyahut o kimseden helâllık ricasında bulunmalıdır.

“Gayret komuyor dirde eder gıybete ağaz”
“İfşayı uyub etme midir gayret-i ahbab?.”

13. Ey insanlar! Muhakkak ki, biz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık ve sizleri kavimlere ve kabilelere ayırdık ki, birbirinizi tanıyasınız. Şüphe yok ki, sizin Allah katında en değerli olanınız, O’ndan en çok korkanınızdır. Muhakkak ki, Allah Teâlâ herşeyi bilendir, her şeyden haberdardır.

13. (Ey insanlar!.) Ey bütün insanlık topluluğu!. (Biz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık.) Yâni: İlâhî kudretimle sizi Hz. Âdem ile Hz. Havvâ’nın evlâd ve torunları olmak üzere meydana getirdim. (Ve sizleri şubelere ve kabîlelere ayırdık) yâni: Bir asla mensub büyük tabakalara ve onun altında bulunan guruplara ayrılmış bir hâlde teşkilâta ulaştırdım (ki, birbirinizi tanıyasınız) aranızdaki üremeyi, bir aslâ mensubiyeti anlamış olasınız, yoksa birbirinize karşı inkârcı ve alaycı bir vaziyet almak, kendi cemiyetlerinizle iftihar etmek için meydana getirmiş olmadık.

 Artık öyle ahlâksız sözlerde, hareketlerde bulunmak, sizin için nasıl lâyık olabilir?. (şüphe yok ki, sizin Allah katında en değerli olanınız, en fazla takvâ sâhibi olanınızdır) Evet.. Allah katında yüksek mertebe sâhibi olan kullar, takvâ ile vasıflanmış bulunan zâtlardır. Günâhlardan sakınan, Cenab-ı Hak’kın emirlerine, yasaklarına riâyet eden, dinî ahlâkı korumaya çalışan, Allah’ın azabını gerektirecek şeylerden kaçınan zâtlar, takvâ sâhipleridir. İşte insan için şeref sebebi, kurtuluş vesîlesi olan, böyle takvâ ile vasıflanmaktır. Yoksa babalarla dedelerle, servet ve mevki ile iftihar etmek, aslâ doğru değildir. (Şüphe yok ki, Allah) Teâlâ (alîmdir) bütün kullarının amellerini bilir ve o hikmet sâhibi Yaratıcı (habîrdir) bütün kullarının düşüncelerinden, kalblerinde olanlardan haberdardır. Artık kullar için lâzımdır ki, uyanık bulunsunlar, takvâ ile vasıflanmaya çalışsınlar, öyle fâni varlıklarına güvenerek boş yere iftihar etmesinler ve birbiri aleyhinde dedikoduda bulunmasınlar.

14. Bedevî’ler dedi ki: Biz imân ettik. De ki: Siz imân etmediniz velâkin deyiniz ki: Biz İslâm’a girdik ve henüz imân sizin kalplerinizin içine girmiş değildir ve eğer Allah’a ve Resûlüne itaat ederseniz sizin amellerinizden hiçbir şeyi, sizin için noksan kılmaz. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ gâfurdur, rahîmdir.

14. (Bedevî’ler) Badiyelerde = çöllerde, ovalarda oturan kimseler (dedi kî:Biz imân ettik) Ey Peygamberlerin sonuncusu!. Biz senin peygamberliğini, teblîğ ettiğin hükümleri tasdik eyledik, biz de müminlerden bulunmaktayız. Halbuki: Onlar, pek kuvvetli ve kalben kendilerini tatmin edici bir imâna sâhip bulunmuyorlardı. Binaenaleyh Cenab-ı Hak da Yüce Peygamberine emrediyor ki: Resûlüm!. Onlara (de ki: Siz imân etmediniz) gerektirdiği şekilde imân şerefine sâhip bulunmadınız (velâkin deyiniz ki: Biz İslâm’a girdik) yâni: Ey Peygamber!. Sana itaat ettik karşılıklı barışa girdik, seninle muharebeyi terkettik.

işte sizin vaziyetiniz bundan ibârettir (ve henüz imân sizin kalblerinizin içine girmiş değildir) tam bir bilgi, bir kalbi kanaat, bir ruhî bağlılık sizde meydana gelmiş
bulunmuyor yalnız dille yapılan bir imân iddiası, bu hususta kâfi değildir, (ve eğer Allah’a ve Resûlüne itaat ederseniz) tam bir samimiyetle dindar olarak münâfıklığı, gösterişi ve dini kabulünüzden dolayı başa kakmayı terk eylerseniz, o vakit hakiki, samimi mümin olmuş olursunuz, Allah bilir ya sonradan hepsi veya çoğu öyle hakiki birer mümin olmuşlardır. Artık Allah Teâlâ (sizin amellerinizden hiçbir şeyi, sizin için noksan kılmaz) bütün yaptığınız ibâdetler, vazifeler, samimiyete, güzel itikada dayanmış olacağı için onlardan dolayı kat kat mükâfatlara erişirsiniz, (şüphe yok ki, Allah) Teâlâ (gâfurdur) müminlerden insanlık hâli çıkan bir nice kusurları affeder ve bağışlar ve o kerem sâhibi Yaratıcı (rahimdir) kullarına merhameti pek çoktur.

 Tevbe edenlere artık azab etmez, bilâkis onlara büyük sevablar, mükâfatlar ihsân buyurur.
Ebussuud tefsirine göre bu âyet-i kerîme, Esad Oğulları kabîlesinden bâzı şahıslar hakkında nâzil olmuştur. Onlar bir kıtlık senesinde Medine-i Münevvere’ye gelmişler, kelime-i şahadeti söylemişlerdi, Resûl-i Ekrem’e hitaben: Biz sana ağırlıklarımızla, ailelerimizle geldik, sana karşı savaşta bulunmadık demişler, böyle bir nevî yaptıklarını başa kakarak Hz. Peygamberden sadaka almak arzusunda bulunmuşlardır.
Tefsir-ül Merağı’de yazıldığına göre, bu âyet-i celîle, Fetih Sûresinde işâret buyurulan Gıfar, Müzeyne, Cüheyne, Eşcâ’ ve Eslef bedevî’leri gibi kimseler hakkında nâzil olmuştur. Onlar, kendi nefslerini kurtarmak için “biz imân ettik” demişlerdi.
Sonra Hudeybiyye senesi Umre yapılması için Mekke-i Mükerreme’ye gidileceği vakit korkmuşlar, boş bahaneler ileri sürerek Resûl-i Ekrem’e muhalefette bulunmuşlardı.

15. Müminler ancak o zâtlardır ki, Allah’a ve O’nun Peygamberine imân etmişlerdir, sonra bir şüpheye düşmemişler ve mallarıyla ve nefisleriyle Allah yolunda savaşanlardır. İşte doğrular da onların tâ kendileridir.

15. Bu mübârek âyetler de olgun imânın alâmetini ve hakiki müminlerin vasıflarını, onların cihâd yolundaki fedakârlıklarını bildiriyor. Allah’ın ilminin bütün kâinatı kuşattığını ilân buyuruyor. Ve mümin olanların imânlarından dolayı Hz. Peygamber’e karşı minnetde bulunmaya bir hakları olmadığını, belki onları imâna muvaffak buyurduğundan dolayı Cenab-ı Hak’kın onlara lütufta bulunduğunu ihtar ediyor ve Allah Teâlâ’nın bütün gayba dâir şeyleri, bütün kullarının fiillerini bilip gördüğünü beyân buyurmaktadır.

Şöyle ki: (Müminler) Asıl imân ehli olanlar, kalblerin yaşamasının sebebi olan imân ile hakkıyla vasıflanmış bulunanlar (ancak o zâtlardır ki,) o samimi sûrette müslüman bulunan kullardır ki: (Allah’a ve O’nun Peygamberine imân etmişlerdir) Cenab-ı Hak’kın birliğini, bütün mükemmel sıfatlarını tasdik edip sağlam bir itikatta bulunmuşlardır, onun Peygamberinin risâletini de, teblîğ ettiği şeylerin birer hakikat olduğunu da bilip kabul ve itiraf eylemişlerdir, (sonra bir şüpheye düşmemişler) İslâm dininin ilâhî bir din olduğunu yakinen bilip o hususta kendilerine bir şek ve şüphe de gelmemiştir ve o hakiki müminler (mallariyle ve nefslerîyle Allah yolunda cihâd etmişlerdir)

İslâm dini uğrunda cihâda atılmışlardır, mallariyle ve canlariyle fedakârlıkta bulunmaktan kaçınmışlardır, imân iddiasındaki ciddiyetlerini bu sûretle de isbata muvaffak olmuşlardır (işte sâdık olanlar da) sözlerinde, işlerinde, her şekilde doğru bulunan zâtlar da (onların tâ kendileridir.) yoksa lisânen mümin olduklarını söyleyip kalben inançları bulunmayan bir takım bedevî’ler değildir.
Deniliyor ki: Bu âyetler nâzil olunca bir kısım bedevî’ler, Peygamberin huzuruna gelmişler, kendilerinin gerçekten müminler olduklarına dâir yemin etmişlerdi. Bunları yalanlamak için ve bu husustaki ilâhî beyânı kuvvetlendirmek için de şu âyet-i kerîme nâzil olmuştur.

16. De ki: Siz dininizi Allah’a mı öğretiyorsunuz? Allah ise göklerde olanı da yerde olanı da bilir ve Allah Teâlâ her bir şeyi hakkıyla bilendir.

16. Ey Yüce Peygamber!. O bedevî’lerin câhilliğini ortaya koymak ve susturmak için onlara (De ki: Siz dininizi Allah’a mı öğretiyorsunuz?.) o ilm ve kudretine nihâyet olmayan Yüce Yaratıcı’ya mı: “Biz imân ettik” diye dindar olduğunuzu haber veriyorsunuz?. (Allah ise göklerde olanı da ve yerde olanı da bilir) Bunlarda bulunan bir zerre miktarı birşey bile o Yüce Yaratıcıya gizli kalamaz. Artık sizin de hâlleriniz, içerinizdeki kuruntularınız, o Yüce mâbud’a hiç gizli kalabilir mi?. (ve Allah) Teâlâ (herbir şeyi hakkıyla bilendir.) artık gerçek dışı bir iddiada bulunmadan sakınınız, ciddi sûrette mümin olmadığınız hâlde kendinizin dindar olduğunu söyleyip durmayınız.

17. İslâm olduklarından dolayı seni minnet altına sokuyorlar: De ki: Müslümanlığınızı benim başıma kakmayınız. Belki Allah Teâlâ sizi imâna hidâyet ettiğinden dolayı size lütufta bulunmuştur, eğer siz doğru kimseler iseniz.

17. Hak Teâlâ Hazretleri, şöyle de buyuruyor: Ey Resûlüm!. O bir takım bedevî’ler (İslâm olduklarından dolayı seni minnet altında bırakıyorlar) kendilerini İslâm göstermelerini, sana tâbi bulunduklarını bir minnet konusu yaparak senden sadaka almak, mal yönünden yardımlaşmada bulunmak isterler. Habibim!. Sen de onlara (de ki: Müslümanlığınızı benim başıma kakmayınız) eğer siz cidden müslüman iseniz, onunla iftihar ediniz, (belki Allah) Teâlâ Hazretleri (sizi imâna hidâyet ettiğinden dolayı size minnet buyurur.) sizi öyle bir nîmete nâil buyurduğundan dolayı onun yüce zâtına hamd ve şükür etmeniz icabeder (eğer siz) öyle imân sâhipleri olduğunuzu iddia hususunda (doğru kimseler iseniz) çünkü öyle ciddi bir imâna erişmek, ilâhî yardımın eseridir. Artık sizi öyle ebedî bir nîmete muvaffak kılmış olan kerem sâhibi bir mâbuda hamd ve şükür etmeniz icâbetmez mi?. Onun mübârek Peygamberine karşı minnette bulunmanız, nasıl uygun olabilir?. Bunu hiç takdir edemiyor musunuz?.

18. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ göklerin ve yerin gaybını bilir ve Allah Teâlâ işlediğiniz şeyleri görücüdür.

18. Evet.. (Şüphe yok ki, Allah) Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri (göklerin ve yerin gaybını bilir) o yüce zâta karşı hiçbir şey gizli kalamaz (ve) ey imân iddiasında bulunanlar!. (Allah) Teâlâ, o Yüce Yaratıcı sizlerin de bütün (işlediğiniz şeyleri görücüdür.) bütün gizli ve açık yaptığınız şeyler, açıkça ve gizlice vasıflanmış olduğunuz hâller, Allah katında malûmdur. Onlardan hiçbirini o Kâinatın Yaratıcısına karşı gizleyemezsiniz. Artık bu hakikati güzelce düşününüz, hareketlerinizi ve kanaatlerinizi güzelce tanzime çalışınız, hakikaten selâmete, saadete nâil olabilmeniz için ciddi bir şekilde imân ile vasıflanmaya gayret ediniz, insanlık için bundan başka ebedî bir selâmet, bir saadet çaresi yoktur. Buna inancımız tamdır…