FUSSİLET SURESİ

Bismillâhirrahmânirrahîm

Bu mübârek sûre de Mekke-i Mükerreme’de nâzil olmuştur. Elli dört âyet-i kerîmeyi içermektedir. Bir adı da “Secde Sûresi”dir. Diğer bir adı da “Mesabîh Sûresi”dir. Hâ, Mim harfleriyle başlayan sûrelerin ikincisi olduğu için ismi de “Hamim sûresi”dir. Başlıca konuları şunlardır:

1. Mü’min Sûresinin âhirinde kâfirlere karşı yapılan tehdîdi diğer bir nevi tehdit ile kuvvetlendirmek ve ayrıntılara inmek.

2. Yüce vasıfları açıklanan Kur’an-ı Kerim’i kabulden kaçınan müşriklerin hak etmiş oldukları cezaları ve bâzı kavimlerin başlarına gelmiş olan felâketleri ihtar etmek.

3. Allah Teâlâ’nın varlığına, birliğine ve kudretine, ilminin genişliğine dâir dış ve iç âlemdeki çeşitli delilleri zikretmek.

4. İnsanların varlıkları zamanındaki kibirli durumlarına ve bir mûsibet ânındaki yalvarış ve yakarışlarına işâret etmek.

5. Kur’an-ı Kerim hakkındaki yanlış telâkkileri red etmek, O’nun nasıl bir şifâ ve rahmet vesîlesi olduğunu beyân ve nüzulûndeki hikmet ve menfaate dikkatleri çekmek.

6. Kâfirlerin kıyamet hakkındaki inkârlarını reddetmek ve âlemde mü’minlerin nâil olacakları kerametleri ve nîmetleri beyân etmek.

7. Kâinatın yaratıcısının kudret eserlerine dikkatleri çekmek, doğru yolda olan müminlerin ahlâkını ve dünyevî ve uhrevî mevkilerini övmek ve inkârcıların uğursuz hâllerini gözler önüne sermek.

1. Hâ, Mim.

1. Bu mübârek âyetler, Kur’an-ı Kerim’in insanlığı ıslâh etmek ve yüceltmek için inmiş olan hikmetli bir kitap olduğunu bildiriyor. Öyle ayrıntılı âyetleri içeren yüce bir kitaba karşı birçok kimselerin nasıl muhalif bir cephe aldıklarını teşhir buyurmaktır. Şöyle ki: (Hâ, Mim) bu kelimeye dâir bilgiler, bundan evvelki sûrenin sonunda verilmiştir. Maamafih bir görüşe göre buyurulmuş oluyor ki: Bu ismi içeren bu sûre veya bu sûreyi içine alan Kur’an-ı Kerim.

2. Esirgeyen, merhamet buyuran zât tarafından indirilmiştir.

2. (Esirgeyen, merhamet buyuran) Yâni: Kulları hakkında himâyesi, merhameti bol bulunan (zât tarafından) Kerem Sâhibi bir Yaratıcı tarafından (indirilmiştir) Hz. Muhammed Aleyhisselâm’a vahyen ihsân buyurulmuştur.

3. Bir kitaptır ki, bilen herhangi bir kavim için Arapça bir Kur’an olmak üzere âyetleri açıklanmıştır.

3. O indirilmiş olan Kur’an-ı Kerim, (Bir kitaptır ki, bilen) O’nun beyânatını anlayıp takdir eden, ilm ve irfâna sâhip bulunan (herhangi bir kavim için arapça bir Kur’an olmak üzere) en geniş en edebî olan arap lûgatiyle (âyetleri açıklanmıştır.) O’nun o mübârek âyetleri, dinî vazifelere, hükümlerden, öğütlere ve sâireye âid birçok açıklamayı içine almıştır.

4. Müjdeleyici ve korkutucu olarak indirilmiştir. Fakat, onların çoğu yüz çevirmişlerdir. Artık onlar dinlemezler.

4. Evet.. O’nun o pek fâideli âyetleri (Müjdeleyici ve korkutucu olarak) indirilmiştir. Müminler cennetler ile, Allah’ın lütuflarına erişmekle müjdelemektedir. Dinsizleri, ilâhî hükümlere muhalefet edenleri de şiddetli bir azap ile korkutmaktadır, insanlığı uyandırmak bir selâmet ve saadet yoluna sevk etmek için öyle bir nice teşvik etmeye ve uyarmaya âid âyetleri içermiş bulunmaktadır, (fakat onlarınçoğu) İnsanların bir nice gâfil, küfr ve şirke müptelâ gurubu, O Kur’an-ı Kerim’in beyânatını kabul etmeyip O’ndan (yüz çevirmiştir) O pek fâideli beyânları takdir edememişlerdir. (artık onlar dinlemezler.) O ilâhî kitabın o sırf hikmet olan beyânlarını akıllıca, insaflıca, mütefekkir bir şekilde dinleyip anlamak istemezler, kendi cehâletlerinde devam edip durmak isterler.

5. Ve dediler ki: Kendisine bizi dâvet ettiğin şeye karşı bizim kalplerimiz örtüler içindedir. Ve bizim kulaklarımızda bir ağırlık vardır. Ve bizimle senin aranda bir perde vardır. Artık sen kendi dinine göre âmel et. Şüphe yok ki, biz de kendi dinimize göre âmel edicileriz.

5. Evet.. Onlar o apaçık kitabın beyânlarını dinlemediler (Ve) bilâkis (dediler ki:) Ey Peygamberlik iddiasında bulunan zâtı (kendisine bizi dâvet ettiğin şeyden) Allah’ın birliğine inanmaktan, atalarımızın yollarını ter etmekten (bizim kalblerimiz örtüler içindedir) biz senin o husustaki beyânlarını güzelce kabul edecek bir durumda değiliz, (ve bizim kulaklarımızda bir ağırlık vardır) Senin sözlerini işitip kabul etmemize bir engel teşkil ediyor (Ve bizim aramızda ve senin aranda bir perde vardır.) her iki tarafta birer perde vardır ki, sana kavuşmuş olmamıza, senin dâvetine icâbet etmemize mâni olmaktadır. O müşriklere, bir alaycı maksatla böyle üç türlü engel ileri sürmüşlerdi ve kendi muhalefetlerini göstererek demişlerdir ki: Ey Peygamber!, (artık sen) Kendi dinine göre (amel et) dilediğin gibi harekette bulun (bizde) kendi dinimize, kendi arzumuza göre (amel edicileriz.) biz kendi yolumuzu terk ederek sana tâbi olmayız.

§ Ekinne; Örtü, kılıf mânasına olan “Kinan” lâfzının çoğuludur.

§ Vakr: da kulaktaki ağırlık, sağırlık demektir. Deniliyor ki: Bu âyet-i kerîme’de iddiaları beyân olunan kimseler, Ebû Cehl ve O’nunlaberaber olan Kureyş’ten bir cemaat idi. Resûl-i Ekrem onlara demişti ki: Ne için İslâmiyeti kabul etmiyorsunuz ki, araplara efendilikte bulunasınız?. Onlar da demişlerdi ki: Yâ Muhammed!. -Aleyhisselâm- biz senin ne dediğini anlamıyoruz, işitmiyoruz, bizim kalblerimizin üzerinde perdeler var. Ebû Cehl bir bez parçası almış, onu kendisiyle Resûl-i Ekrem arasına uzâtmış da demiş ki: Ey Muhammed!. -Aleyhisselâm-bizim kalblerimiz, senin dâvet ettiğinden örtüler içindedir. Kulaklarımızda da sağırlık vardır ve aralarımızda bir örtü vardır. Fakat Ebû Cehl’in bu iddiasına rağmen ertesi gün onlardan yetmiş zât gelerek Yâ Resûlullâh!. Bize İslâmiyeti telkin et demişler. Resûl-i Ekrem de, İslâmiyeti telkin edince hemen müslüman olmuşlardı. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz tebessüm buyurmuş, Elhamdülillâh, dünkü gün kalblerinizin örtülü olduğu iddia ediyordunuz, bugün ise müslüman oldunuz, demiş, onlar da demişler ki: Yâ Resûlullâh!. Bizler dünkü gün vallah yalan söylemiştik, eğer öyle olsa idi biz aslâ hidâyete eremezdik velâkin Allah Teâlâ doğru sözlüdür hiçbir şeye ihtiyacı yoktur kullar ise yalan söylerler, o Kerem Sâhibi Yaratıcıya muhtaç bulunurlar. Alusî Tefsiri. İşte İslâm dini, düşmanlarına rağmen dâima böyle yer yüzünde yayılıp duracaktır. O ilâhî nûru hiçbir kuvvet söndüremez, bilâkis ona karşı düşmanlık eden söner giderler.

6. De ki: Şüphe yok ben sizin gibi bir insanım, bana vahy olunuyor ki: Sizin ilâhınız muhakkak ki, bir tek ilâhtır. Artık O’na yönelin ve ondan mağfiret dileyin ve müşrikler için helâk kararlaştırılmıştır.

6. Bu mübârek âyetler, Resûl-i Ekrem’in alçak gönüllülüğünü ve kavmine karşı kendi insanlığını itiraf edip ancak Allah’ın birliğine âid vahye eriştiğini beyân ve doğruluktan ve af dilemekten uzaklaşıp şirke düşmüş olanlarıazab ile tehdit buyurduğunu bildiriyor. Müşriklerin ne kadar cimri ve inkârcı kimseler olduklarını, îmana ve güzel amellere muvaffak olanların da ebedî mükâfatlara nâil olacaklarını haber vermektedir. Şöyle ki: Ey yüce Peygamber!. Kavmine (De ki: Şüphe yok, ben sizin gibi bir insanım) cinsen sizden farklı değilim ki, benim sözlerimi anlayamayasınız. Ben de bir insanım, bir cin, bir melek değilim ancak (bana) Allah tarafından (vahy olunuyor ki: Sizin ilâhınız) sizin bütün Kâinatın Yaratıcısı, mâbudu (bir tek ilâhtır) birden çok ilâhlar yoktur. Bu bir hakikattir ki, buna bütün yaratılış eserleri şâhitlik etmektedir. Bunu bütün aklî ve naklî deliller isbat edip durmaktadır, (artık O’na) o ortak ve benzeri olmayan Kâinatın Yaratıcısı’na (yönelin) dosdoğru bir itikatta bulunun, Allah’ın birliğinden ayrılmayın, samimi amellere devam edin. (ve O’ndan mağfiret dileyin) Geçmiş günâhlarınızdan dolayı o kerîm mâbudunuzdan aflar rica eyleyin (ve) şunu da biliniz ki, (müşrikler için helâk) ebedî azap, hüsrân kesindir.

§ Veyh: Bir azap kelimesidir, veya cehennemde bir vâ’didir. Fenâ şeylerden korkutmak nefret ettirmek için kullanılır.

7. O müşrik kimseler ki, zekâtı vermezler ve onlar ahireti inkâr ederler, onlar.

7. Evet.. Helâk, azap (O müşrik kimseler) hakkında kesinleştir (ki) onlar pek cimri bulunmaktadırlar (zekâtı vermezler) fakirlere karşı şefkatte bulunmazlar, bu husustaki ilâhî emre riâyet göstermezler (ve onlar âhireti inkâr ederler) Evet.. (onlar) ilâhî dinin haber verdiği şekilde bir kıyametin, bir haşr ve neşrin, bir muhakemenin varlığına inançlı değildirler. İnsanlar, mallarına karşı büyük bir alâka gösterirler, o mallarını kendi varlıklarının birer parçası sanırlar, böyle olduğu hâlde sırf Allah’ın emrine uymak için zekât veren birmümin, dininin hükümlerine olan riâyetini ve insanlık niyet hakkındaki iyilik severliğini ve Hak yolundaki doğruluğunu, iyi niyetini pek güzel göstermiş olur.

8. Şüphe yok o kimseler ki, iman etmişlerdir ve sâlih amellerde bulunmuşlardır, onlar için minnetsiz bir mükâfat vardır.

8. (Şüphe yok, o kimseler ki, îman etmişlerdir) Allah Teâlâ’nın birliğini ve O’nun Resûlünü, kitabını tasdik eylemişlerdir (ve sâlih sâlih amellerde bulunmuşlardır) mükellef oldukları namaz gibi, zekât gibi vazifelerini yerine getirmeye çalışmışlardır, yasak olan şeylerden kaçınmışlardır. (Onlar için) de âhirette, Allah katında (minnetsiz bir mükâfat vardır) öyle minnete bağlı olmayan veya kesilmeyen veya noksana uğramayan bir ecir ve sevap kararlaştırılmıştır. İşte ilâhî dine uymanın ebedî mükâfatı!. Deniliyor ki: Bu âyet-i Kerîme, hasta ve yaşlı olan mü’minler hakkında nâzil olmuştur. Onlar öyle bir ârızâdan dolayı dinî vazifelerini yerine getirmekten âciz bulunsalar yine amel defterlerine sıhhatli zamanlarında yaptıkları güzel amellerin mükâfatı gibi mükâfatlar yazılır. Onlar, güzel niyetlerine, itikatlarına göre böyle sürekli sevaplara nâil olurlar. Ne büyük bir ilâhî lütuf!.

9. De ki: Hakikaten siz mi yeri iki günde yaratmış olan zâtı inkâr ediyorsunuz? Ve O’nun için ortaklar ediniyorsunuz? İşte, o, âlemlerin Rabbidir.

9. Bu mübârek âyetler, Allah Teâlâ’nın birliğine, kudret ve büyüklüğüne şâhitlikte bulunan göklerin ve yerin muayyen günlerde, muhtelif tavırlar ile yaradılışını bildiriyor. Onların ilâhî emre tam olarak boyun eymelerini ve onlarda parlayıp duran ışıklı, sâbit ve seyyar yıldızları dikkat nazarlarına sunuyor. Artık öyle her şeye hakkıyla kaadir, sonsuz ilm ve hikmeti açık olan bir Yüce Yaratıcı’nın ortakve benzerden uzak olduğunu ifâde etmekte ve müşriklerin cehâletlerini teşhir buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey mahlûkatın en şereflisi!. Cenab-ı Hak’kın varlığını, kudretini, insanları öldürdükten sonra tekrar dirilteceğini inkâr eden câhilleri kınamak için (de ki: Hakikaten siz mi) ey kendi yaradılışlarını düşünmeyen gâfil insanlar!. Siz mi (yeri iki günde yaratmış olan zâtı) o Yüce Yaratıcıyı (inkâr ediyorsunuz?.) onun ölüleri tekrar hayata kavuşturacağına inanmıyorsunuz?, (ve onun için ortaklar ediniyorsunuz) onun için meleklerden, cinlerden, putlardan eş ve benzer bulunduğuna inanıyorsunuz?. Öyle câhilce bir kanaatte bulunuyorsunuz (işte o) yerleri ve gökleri yaratan Allah Teâlâ (âlemlerin Rab’bidir) bütün âlemleri yoktan var eden, terbiye eden, olgunluğa eriştiren yalnız O’dur. O’ndan başka Yaratıcı ve mâbud yoktur. Bunu ne için takdir etmiyorsunuz?. Bir takım mahlûklar O’na ortak edinmek cehâletinde bulunuyorsunuz?.

§ Endâd; Eş, benzer, eşit mânasına olan “Nedîd” lâfzının çoğuludur.

10. Ve orada, O’nun üstüne sâbit dağlar yerleştirdi ve orada bereketler vücuda getirdi, araştıranlar için müsavî olmak üzere onun azıklarını dört gün içinde takdir buyurdu.

10. (Ve) o eşsiz yaratıcı (orada) yer yüzünde (onun üstünden) herkesin görüp ibret alacağı, istifâde edeceği bir şekilde açık ve parlak bir sûrette (sâbit dağlar yaptı) nice yüksek varlıklar meydana getirdi, onlardan çeşit çeşit istifâde olunabiliyor (ve orada) yer yüzünde (bereketler vücuda getirdi) nice denizler, ırmaklar, madenler, hayvanlar, fâideli ürünler yaratmış oldu. Ve o Kerem Sâhibi Yaratıcı (araştıranlar için) kendi geçimlikleri olan şeyleri elde etmek talebinde bulunanlar için (eşit olmak üzere) her biri de kendisine âid rızkını elde edebilmek üzere (O’nun) yâni: O yer yüzündeki ahâlinin (azıklarını dört güniçinde takdir buyurdu.) her nevi hayat sâhibi mahlûka münâsip, hâline uygun olan şeyleri yeryüzünün yaradılışından itibaren dört gün içinde varlık alanına getirmiş oldu.

11. Sonra göğe, o bir duman halinde iken yöneldi, sonra ona ve yer için buyurdu ki: İsteyerek ve istemeyerek geliniz. Onlar da isteyiciler olarak geldik, dediler.

11. (Sonra) Yüce Yaratıcı kudret ve irâdesiyle (göğe) o yüksek âlemi meydana getirmeğe (o) gök (bir duman hâlinde iken yöneldi) Yâni: Dumana benzer bir gaz maddesi hâlinde veya bulutla tarzında veya karanlık bir şekilde bulunan gök âlemini yaratmak, bir hikmet gereği olduğundan O’nun Allah’ın takdiri doğrultusunda vücuda gelmesini emr ve irâde buyurdu (sonra O’na) o göğe (ve yer için buyurdu ki:) sizler (isteyerek veya istemeyerek) vücuda (geliniz) artık sizin varlık alanına gelmeniz takdir edilmiştir, siz râzı olsanız da olmasanız da her hâlde meydana geleceksinizdir. (onlar da isteyiciler olarak) vücuda (geldik dediler) yâni: Yüce Yaratıcı her neyi irâde buyurursa o şey herhâlde vücuda gelir, ilâhî kudret, o kadar tesir edicidir ki, ona hiçbir kimse muhalefet edemez. Binaenaleyh ilâhî irâdenin mahlûkat üzerindeki tesiri böyle misâl yoluyla beyân buyurulmuş oluyor. Maamafih Cenab-ı Hak, semâları, yerleri yaratıp kendilerine yönelecek bir ilâhî kitabı anlamak kabiliyetini de onlara vermiş olabilir. Onlar da o kavuşmalarından dolayı ilâhî emre tam bir itaatle boyun eğeceklerini kendilerine mahsus bir lisân ile arz etmiş olabilirler. Allah’ın kudreti ile nice eşsiz eserlerin hârikaların meydana gelmekte olduğu aslâ imkânsız görülemez.

12. Artık onları yedi gök olmak üzere iki günde tamamladı ve her göğe O’na ait emri vahy eyledi ve dünya göğünü de kandiller ile süsledik ve muhafaza ettik. İşte o, azîz, alîm olan Allah’ın takdiridir.

12. (Artık) Kâinatın Yaratıcısı (onları) o gök âlemlerini (yedi gök) yedi muazzam tabaka (olmak üzere iki günde tamamladı) yer yüzünün yaradılışına mahsus olan dört günden başka iki günlük bir müddet içinde de bütün gökler vücuda getirilmiş, gökler ile yerin yaradılışı altı günlük bir müddet içinde tamam olmuş oldu (ve) Cenab-ı Hak (her gökte ona âid emri) onun müsâid, olduğu şeyleri, onda yaradılışı hikmetin gereği olan eserleri, melekleri, ay ve güneş gibi nûranî küreleri (vahy eyledi) yâni: İrâde buyurup varlık alanına getirdi, (ve) O Yüce Yaratıcı buyuruyor ki: (dünya göğünü de kandiller ile süsledik) o gökte parlayan ışık dolu yıldızlar ile birer misbaha, yâni: Birer aydınlatma vasıtası olan kandillere benzeyen o parlak cisimler ile süslü kıldık (ve) onları (muhafaza ettik) yürüyüşlerinde birbirine çarpmaktan, muntazam bir harekete muhalefet etmekten koruduk, kıyamete kadar onlara öyle bir intizam ve bir ihtişam nâsip buyurduk (işte o) beyân olunan çeşitli, muhteşem yaratılış eserleri (azîz) her şeye kaadir, galip olan ve her şeyi hakkıyla (bilici) olan Allah(ın takdiridir.) bütün bu eserler, o Yüce Yaratıcı’nın kudretiyle, irâdesiyle vücuda gelmiştir. Binaenaleyh bütün bu pek büyük eserler, o Kerem Sâhibi Yaratıcı’nın birliğine, kudret ve büyüklüğüne pek parlak bir şekilde şâhitlik ve işâret edip durmaktadırlar. Yüce Yaratıcı dilese idi gökleri de, yerleri de bir anda yaratâbîlirdi. Fakat öyle altı günde yaratması, bir hikmet gereğidir ve ihtimâl ki, bu, insanlık için bir teennî (yavaş hareket etme) dersi vermektedir ve sabrı tavsiye buyurmaktadır. İbn,i Abbas Hazretlerinden rivâyet olunduğu üzere yer yüzü göklerden evvel yaratılmıştır. Fakat yeryüzündeki dağların, denizlerin, ağaçların yaradılması, göklerin yaradılışından sonradır. Binaenaleyh bu hususa dâir olan âyetler arasında ihtilâf yoktur.

“Eser-i hikmetidir yerle göğün bünyadı”

“Dolu, boş cümle yed-i kudretinin icadi”

“İzzet-ü şânını takdis kılar cümle melek”

“Eğilir secde eder piş-i celâlinde felek”

“Emr-i vech üzere yer eyler gece gündüz hareket”

“Değişir tazelenir mevsim-i feyz-ü bereket”

ŞİNASİ

13. İmdi onlar eğer yüz çevirirlerse o vakit de ki: Ben sizi Âd ve Semud yıldırımı gibi bir yıldırım ile korkutmuş bulunmaktayım.

13. Bu mübârek âyetler, o kadar kudret eserlerine rağmen Allah’ın birliğini tasdikten kaçınmakta devam eden kâfirleri Âd ve Semud kavimlerinin başlarına gelen azab âteşi ile tehdît ediyor. O eski kavimlerin de Peygamberlerini inkâra nasıl cür’et göstermiş olduklarını bildiriyor. Sonra Âd kavminin nasıl bir azab rüzgâriyle helâk olduklarını ve onların âhiretteki azablarının daha şiddetli olacağını bir ibret dersi olmak üzere beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Muhammed!, (imdi) senin açık beyânlarını, zikrettiğin âyetleri, delilleri düşünmezler de (onlar) o inkârcılar (yüz çevirirlerse) hakkı kabul etmeyip inkârlarında devam ederlerse (o vakit) onlara (deki: Ben sizi Âd ve Semud yıldırımı gibi bir yıldırım ile) o sizce malûm olan eski kavimlerin üzerlerine yönelmiş bulunan pek korkunç, helâk edici, âteş saçan bir azap ile (korkutmuş bulunmaktayım.) yâni: Ben sizi öyle şiddetli bir azap ile korkutuyorum, o pek acıklı âkıbeti düşünmenizi size ihtar ediyorum, artık uyanmalı değil misiniz?. Saika: Gökten inen ve şiddetli bir gürültüsü bulunan âteş parçası demektir. Kendisiyle helâk meydana gelen sayha ve pek helâk edici olan şey ve korkunç, şiddetli azap mânasında kullanılmaktadır.Rivâyet olunuyor ki Ebû Cehl ve Kureyş’ten bir cemaat demişler ki: Muhammed Aleyhisselâmın emri bize örtülü bulunuyor, şiiri, kehaneti bilen bir âlim arasanız da onunla gidip konuşsa, onun emrine dâir bize bir haber getirse. Aralarında bulunan Utbe İbn-i Rebiâ demiş ki: Vallâhi ben şiiri, kehaneti, sihri işittim, onlara dâir bilgim vardır eğer öyle ise bana gizli kalmaz. Utbe, sonra Resûlullâh’ın yanına gitmiş, Yâ Muhammed -Aleyhisselâmsen mi hayırlısın, yoksa Kusay Bin-i Kilab mı?. Sen mi hayırlısın yoksa Haşim mi? Sen mi hayırlısın yoksa Abdülmuttâlip mi?. Sen mi hayırlısın yoksa Abdullah mı?. Artık ne için bizim ilâhlarımıza sövüyorsun ve atalarımızı sapıklar sanıyorsun, akıllı kimselerimizi beyinsiz sayıyorsun ve dinimizi kötülüyorsun?. Eğer sen reis olmak istiyorsan, sancağımızı senin için bağlıyalım, bizim reisimiz olmuş ol, ve eğer cinsel ilişkiye eğilmli isen seni Kureyş kızlarından dilediğin on kız ile evlendirelim ve eğer mal istiyorsan sana istemediğin kadar mal toplayalım ve eğer sana cin tarafından gelip galebe etmiş bir hastalık var ise senin tedavin için mallarımızı harcayalım veya senin uğrunda mağlûp olalım. Resûl-i Ekrem Efendimiz ise sükût buyuyordu. Utbe sözüne nihâyet verince Peygamber Efendimiz buyurdu ki: Yâ Eba Velîd!. Sözün bitti mi?. O da: Evet bitti dedi. Resûl-i Ekrem de benden dinle diye emr ederek bu sûresinin ilk âyetinden bu on üçüncü âyetinin nihâyetine kadar okudu. Utbe bu yıldırımı ifâde eden âyet-i celîleyi duyunca Resûl-i Ekrem’in mübârek ağzına elini koydu, ve akrabalık adına and içerek sükût buyurmasını diledi ve ailesi yanına dönüp gitti. Kureyş’in yanına çıkmaz oldu. Ebû Cehl, Utbe’nin yanına geldi, ona dedi ki:Muhammed’in dinine mi girdin? yoksa O’nun yiyeceği hoşuna mı gitti. Bunun üzerine Utbe kızmış, ve Muhammed -Aleyhisselâm- ile ebediyyen konuşmayacağına dâir yemîn etmiş, sonra da demiş ki: Vallâhi siz elbette bilirsinizki, ben Kureyş’in en çok mal sâhibi olanıyım. Velâkin ben onunla konuştuğum zaman bana bir şey ile cevap verdi ki, o şey, vallâhi ne şiirdir, ve ne de kehanettir ve ne de sihirdir. Sonra o işittiği yıldırım âyetini okudu ve dedi ki: Bunu bana okuyunca ağzını tuttum, ve akrabalık adına and verdim ve muhakkak bildim ki, Muhammed -Aleyhisselâm- birşey söyleyince yalan söylemiş olmaz. Allah hakkı için size de yıldırım azabının ineceğinden korktum. Ve bir rivâyete göre Utbe şöyle bir de bir tavsiyede bulunmuştur ki: Bu hususta bana itaat ediniz, onu bana bırakınız, Muhammed ile O’nun durumuna karışmayınız. O’ndan bir tarafa çekiliniz. Allah hakkı için O’nun kelâmından işittiğim için elbette bir haber vücuda gelecektir. Ve O’ndan kurtulmuş olursunuz. Ve eğer bir hükümdar veya bir Peygamber bulunmuş ise siz onunla nâsin en mes’udu olmuş olursunuz. Çünkü, O’nun mülkü sizin mülkünüzdür ve O’nun şerefi sizin şerefinizdir. Onlar da dediler ki: Heyhât!. Muhammed -Aleyhisselâm- sana büyü yapmış, ey Eba Velîd!. O da dedi ki: Bu sizin için benim görüşümdür, artık siz dilediklerinizi işleyiniz!. “Ettefsirül vâzih, tefsirülmeragı ve sâire”.

14. Onlara, Peygamberler, Allah’tan başkasına tapmayın diye önlerinden ve arkalarından geldiği vakit dediler ki: Eğer Rabbimiz dilemiş olsa idi elbette melekleri indirmiş olurdu. Binaenaleyh şüphe yok ki, biz sizin kendisiyle gönderilmiş olduğunuz şeyi inkâr edicileriz.

14. (Onlara) O Âd ve Semud kavimlerine birçok (Peygamberler) nasihat verip (Allah’tan başkasına tapmayın) Allah’ın birliğine muhalif itikatlarda bulunmayın (diye önlerinden ve arkalarından geldiği vakit) yâni: Her cihetten kendilerine tebligât yapıldığı zaman veyahut kendilerinden evvelki cemiyetlere gelmiş olan Peygamberlerin tebliğlerini de telâkki edecek bir durumda bulundukları vakit (dediler ki: Eğer Rab’bimiz dilemiş olsa idi elbettemelekleri indirmiş olurdu) onlar bize ilâhî emrleri teblîğ ederlerdi, siz de bizim gibi insan bulunuyorsunuz, siz Peygamberlik sıfatına sâhip değilsiniz. Böyle alaycı bir şekilde inkâra devam eden o kâfirler şöyle de dediler: (binaenaleyh şüphe yok ki, biz sizin) iddianıza nazaran (kendisiyle gönderilmiş olduğunuz şeyi inkâr edicileriz) sizin Peygamberliğinize inanmıyoruz. Siz bize karşı bir üstünlüğe sâhip bulunmamaktasınız.

15. Âd kavmine gelince onlar da hemen yeryüzünde haksız yere kibirlendiler ve dediler ki: Bizden kuvvetçe daha şiddetli kim vardır? Bir düşünmediler mi ki, muhakkak onları yaratmış olan Allah, O kuvvetçe onlardan daha şiddetlidir ve bizim âyetlerimizi inkâr eder oldular.

15. Kendilerine Hûd Aleyhisselâm Peygamber gönderilmiş olan (Âd kavmine gelince) o inkârcı kavmin hikâyesi şöyledir: (Onlar da hemen yeryüzünde haksız, yere) gerçeğe aykırı bir hâlde (kibirlendiler) kendilerini büyük görüp başka kavimlerin üzerlerine yükselmek istediler (ve dediler ki: Bizden kuvvetçe daha şiddetli kim vardır?.) ki, bize galebe etsin, bizi kahredebilsin, onlar kendilerinin maddî kuvvetlerine, iri yapılı olmalarına aldanarak böyle bir iddiaya cür’et gösterdiler. Peygamberlerinin tehditlerine ehemmiyet vermediler. O câhil kavim (bir düşünmediler mi ki, muhakkak onları) yoktan (yaratmış olan Allah, O) Yüce Yaratıcı (kuvvetçe onlardan daha şiddetlidir.) dilediği zaman onları elbette kahreder ve cezalandırır. Evet.. Allah Teâlâ buyuruyor ki: (ve) O kâfir kavim (bizim âyetlerimizi inkâr eder oldular) Peygamberimize indirmiş olduğumuz âyetlerin birer hakikat olduğunu şüphesiz anladıkları hâlde bununla beraber küfrlerinden ve dünya varlığına tapındıklarından dolayı, o âyetleri kabul etmeyip onları inkâra cür’et gösterdiler. Gözleri önünde parlayıp duran bir nice kudreteserlerini gördükleri hâlde onların Allah’ın birliği hakkında birer açık delil olduğunu itiraf etmeyip inkârlarına devam ettiler.

16. Artık biz de onların üzerlerine uğursuz günlerde pek fazla soğuk bir rüzgâr gönderdik ki, onlara dünya hayatında bir zillet azabını tattıralım ve elbette ki, ahiret azabı daha çok rüsvay edicidir ve onlar yardım da olunmazlar.

16. Allah Teâlâ Hazretleri de buyuruyor ki: (Artık biz de onların) O dinsizlerin (üzerlerine uğursuz uğursuz günlerde) kötü zamanlarda (pek fazla soğuk bir rüzgâr) şiddetli sesli bir yel (gönderdik ki, onlara) o kavimlere kendi küfrleri yüzünden (dünya hayatında bir zillet azabını tattıralım) onları o böbürlenmeleri sebebiyle bir ihanete, bir zillete düşürmüş olalım. (ve elbette ki,) onların haklarında (âhiret azabı daha çok zilletlidir) ihanet ve zillet itibariyle daha şiddetlidir. Onlar, o haktan kaçınmalarından, küfrü tercih etmiş olmalarından dolayı öyle muazzam bir azaba tutulmuş olacaklardır (ve onlar, yardım da olunmazlar) kendilerinden o azabı, o ihaneti bertaraf edecek bir yardımcı bir koruyucu da bulamayacaklardır. İşte Âd kavmi, böyle müthiş ve ebedî bir hüsrâna lâyık olmuştur.

17. Semud’a gelince biz onlara doğru yolu gösterdik, onlar ise hidâyet üzerine körlüğü tercih ettiler. Artık onları kazanır oldukları şey sebebiyle o zelîl edici yıldırım azabı yakaladı.

17. Bu mübârek âyetler de Semud kavminin sapıklığa düşüp yıldırım azabına tutulmuş olduğunu, îman ve takvâ sâhiplerinin ise kurtuluşa erdirilmiş olduklarını bildiriyor. Ve kâfirlerin uhrevî azabına da işâret buyurup onların aleyhine kendi âzâlarının şâhitlikte bulunacaklarını ve aralarında nasıl bir sual ve cevabın cereyan edeceğini beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: (Semud) Kavmine (gelince) bunların hakkında da Allah Teâlâ buyuruyor ki: (Biz onlara doğru yolu gösterdik) Onlara Peygamberleri SâlihAleyhisselâm vasıtasiyle hidâyet yolunu bildirdik, âhiret hayatına dâir malûmat verdik, Allah’ın kudretine âid nice deliller, hârikalar vücuda getirdik. (onlar ise hidâyet üzerine körlüğü seviverdiler) Sapıklık içinde yaşamayı ihtiyar ve tercih ettiler. Hattâ denilmiştir ki: Onlar bir aralık îman etmişler iken sonra dinden çıkarak yine kâfirlere katıldılar (artık onları kazandıkları şey sebebiyle) öyle sapıklığı tercih etmeleri yüzünden (o zelîl edici yıldırım azabı yakaladı.) kendilerine gök tarafından gelen müthiş bir ses ile toptan helâk oldular.

18. Ve iman etmiş ve Allah’tan korkmuş olanları ise kurtuluşa erdirdik.

18. (Ve) Semud kavmi arasından (îman etmiş) Hz. Sâlih’in Peygamberliğini kabul eylemiş (ve ittikada bulunur olmuş) üzerlerine düşen dinî vazifeleri yerine getirmeye çalışmış (olanları ise kurtuluşa erdirdik.) Onlar, îmanları, takvâları sebebiyle o yıldırım azabından emin bulunmuşlardır. Ve sâlih Aleyhisselâm ile beraber Mekke-i Mükerreme’ye giderek orada ibâdetle meşgul olmuşlardır.

19. Ve O gün ki, Allah’ın düşmanları toplanıp âteşe sevk edilirler artık onlar tamamen haps olunurlar.

19. (Ve) Kâfirlerin azabı yalnız bu dünyevî azabla, yıldırımla sınırlı değildir (o gün ki, Allah’ın) öyle (düşmanları) ilâhî dini kabulden kaçınmış olanlar (toplanıp âteşe) cehenneme (sevk edilirler, artık onlar tamamen hapsolunurlar) hepsi de bir yerde toplanarak sonra cehenneme birden gönderilmiş bulunurlar. Yûzeûn: Kelimesi, öyle toplanarak hapsolunurlar mânasına olduğu gibi, âteşe atılır mânasına da gelmektedir.

20. Nihâyet oraya geldikleri vakit onların aleyhine ne işlemiş olduklarına dair kulakları ve gözleri ve derileri şâhitlikte bulunmuşolurlar.

20. O kâfirler (Nihâyet oraya) o inkâr etmiş oldukları cehenneme toplanıp (geldikleri vakit onların aleyhine) dünyada iken küfr ve isyân adına (ne işlemiş olduklarına dâir kulakları ve gözleri ve derileri şâhitlikte bulunmuş olur.) Evet.. Cenab-ı Hak o Yüce kudretiyle bu uzuvlara bir nutuk kabiliyeti verir, bunlar da sâhiplerinin dünyada iken neler yapmış olduklarına şâhitlik ederler, bu sûretle de ilâhî kudret tecellî etmiş, o inkârcıların bir inkâra, bir mâzeret bildirmeğe imkânları kalmamış olur. Bir yoruma göre de uzuvlarda öyle bir takım hâller, vaziyetler meydana getirilmiş olur ki, onlar, sâhiplerinden o inkârcı amellerinin çıktığına işâret ederler. Bu işâret, bir şâhitlik mesabesinde bulunmuş olur. Allah’ın kudreti, hepsine de fazlasiyle kâfidir. İnanıyoruz.

21. Ve derilerine derler ki: Ne için aleyhimize şâhitlik ettiniz? derileri de derler ki: Herşeyi söyleten Allah, bizi söyletti ve O sizi ilk defa yarattı ve O’na döndürüleceksinizdir.

21. (Ve) O azap görecek kâfirler de bir kınama ve hesaba çekme maksadıyla (derilerine) kendi uzuvlarına (derler ki: Ne için aleyhimize şâhitlik ettiğiniz?.) Biz sizin yüzünüzden muhakemeye tâbi tutulmuş bulunuyoruz. Derileri de cevap olarak (derler ki: Her şeyi söyleten Allah, bizi) de (söyletti) biz elbette O’nun irâdesine, muhalefet edemezdik. Biz bu şâhitliğe mecburuz, bundan dolayı siz, bizi hesaba çekemezsiniz, (ve) Bir kere düşünmeli değil mi idiniz ki, (O) Yüce Yaratıcı (sizi ilk defa yarattı) yoktan meydana getirdi, sizi birer damla su durumunda bulunan şeylerden büyüyüp gelişmeye eriştirdi, O’nun kudreti her şekilde bilinmiş idi. Artık ne diye bu kıyamet hayatını inkâr etmiş idiniz?, (ve) Size bildirilmiş idi ki, nihâyet (O’na döndürüleceksinizdir.) O Yüce Yaratıcı’nın büyük mahkemesine sevk olunacaksınız,dünyadaki amelinize göre, mükâfat ve ceza göreceksiniz. Bu hakikatlar size evvelce bildirilmişti. Şimdi aleyhinizde olan şahadetten dolayı âzâlarınıza hesap sormaya selâhiyetiniz yoktur. Bu son beyân, ya derilerin beyânatı cümlesindendir veya tek bir ilâhî kelâmı hikâye etmektedir. Nitekim bunu tâkibeden âyet-i kerîme de böyledir.

22. Ve sizin aleyhinize ne kulaklarınızın ve ne gözlerinizin ve ne de derilerinizin şâhitlik etmesinden sakınmıyordunuz. Velâkin zannetmiş idiniz ki, şüphe yok Allah, sizin yaptıklarınızdan bir çoğunu bilmez.

22. Bu mübârek âyetler de kâfirlerin kendi aleyhlerine uzuvlarının şâhitlikte bulunmalarına mâni olamayacaklarını ve onların pek bâtıl zanlarını, itikatlarını teşhir ediyor ve onların ilâhî azaptan bir türlü kurtulamayacaklarını ihtar buyuruyor. Ve o kâfirlerin kendilerini aldatan ne kötü kimselere yakın bulunmuş olduklarını ve o yüzden küfr ve isyâna düşmüş, eski kavimler gibi helâke mâruz kalmış bulunduklarını beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: (ve) Ey inkârcılar!, (sizin aleyhinize ne kulaklarınızın ve ne gözlerinizin ve ne de derilerinizin şâhitlik etmesinden sakınmıyordunuz) siz küfrlerinizi ve diğer bir kısım günâhlarınızı açıkça yapmakta idiniz, bir kısım günâhları da insanlardan gizlice yapmakta, onların dedikodusundan korkmakta idiniz. Âzânızın aleyhinizde şâhitlik edeceğini hiç düşünmediniz (ve lâkin zannetmiş idiniz ki, şüphe yok Allah, sizin yaptıklarınızdan bir çoğunu bilmez.) gizlice işlediğiniz günâhlar Allah yanında meçhul kalır, artık Allah korkusuyla değil, halkın yerme ve kınamasına uğramamaktan için bir kısım gayri meşrû hareketlerinizi gizlice yapmıştınız. İmam-ı Buharî ve müslim’in ve diğerlerinin rivâyetlerine göre, İbn-i Mes’ud, Radiyallâhü Anh demiştir ki: Ben bir gün Kâbe’ninperdeleriyle gizlenmiş bulunuyordum. Üç kişi girdiler. Biri Kureyş’ten, ikisi de Sekıyf’ten veya ikisi Kureyş’ten biri Sekıyf kabîlesinden idi. İçlerinin eti çok, kalblerinin bilgisi az idi. Birisi dedi ki: Nasıl görüyorsunuz, Allah bizim bu konuşmamızı işitir mi?. Diğeri de dedi ki: Seslerimizi kaldırır isek işitir, kaldırmaz isek işitmez. Bir diğeri de dedi ki: Seslerimizi kaldırır isek işitir, kaldırmaz isek işitmez. Bir diğeri de dedi ki: Eğer bizden bir şey işitiyorsa hepsini de işitir. Ben bunu Resûlullâh Sallallâhu Aleyhi Vesellem’e söyledim, bunu müteâkip Allah Teâlâ “vemâ küntüm testirûne” âyeti kerîmesini indirdi.

23. Ve işte sizin O zannımızdır ki, Rabbinize karşı zannetmiş oldunuz, sizi helâke düşürdü. Artık hüsrâna uğrayanlardan oldunuz.

23. Cenab-ı Hak, o gibi yanlış düşünenleri yermek ve tehdit için buyuruyor ki: (Ve işte sizin o zannınızdır ki,) Bir takım günâhlarınızın Allah Teâlâ’ya gizli kalacağı hakkındaki bâtıl kanaatınızdır ki, siz onu öylece (Rab’binize karşı zannetmiş oldunuz) öyle yanlış bir itikatta bulundunuz. İşte o zannınızdır ki, (sizi helâke düşürdü) sizi lânete, alçaklığa ve bayağılığa müptelâ kıldı (artık hüsrâna uğrayanlardan oldunuz) ebedî felâkete mahkûm kaldınız. İşte o kötü zannın ebedî cezası!.

§ İrdâ: Helâk etmek, yaramaz bir hâle getirmek mânasınadır.

24. İmdi sabrederlerse hemen âteş onlar için bir ikâmetgâhtır ve eğer bir hoşnutluk dilerse artık onlar hoşnut olacak kimselerden değildirler.

24. (İmdi) O helâke aday olan kimseler (sabr ederlerse) bir kurtuluş ümidinde bulunurlar da bir yardım talebinde bulunmazlarsa (hemen âteş onlar için bir ikâmetgâhtır) onlar o umdukları kurtuluşa aslâ nâil olamayacaklardır, (eğer bir hoşnutluk dilerse)Sevdikleri bir şeye ermek, Allah’ın rızâsına kavuşmak, o azaptan kurtulmak temennîsinde bulunurlarsa (artık onar hoşnut olacak kimselerden değildirler) onların o temennîlerine icâbet olunmayacaktır.

§ îstı’tab; Rızâ talebinde bulunmak demektir. “Mutebiyn” de istedikleri şeyler kabul olunan kimseler mânasınadır.

25. Ve onlar için bir takım arkadaşları Mûsallat ettik. Artık onlar için önlerindekini ve arkalarındakini süslemiş oldular ve onların üzerine de kendilerinden evvel gelip geçen cinler ve insanlardan olan ümmetler arasındaki O azaba dair söz hak olmuş oldu. Şüphe yok ki, onlar hüsrâna uğramış kimseler oldular.

25. (Ve onlar için) O kâfirler için bu dünyada (bir takım arkadaşları) zararlı yoldaşları, arkadaşları hazırladık, gizleyerek onlara (musallat kıldık) onları aldatmaya çalışıp durdular (artık onlar için) o kâfirlere karşı (önlerindekini ve arkalarındakini süslemiş oldular) yâni: Onlara karşı dünyanın zevk-u sefasını, gayrı meşrû muamelelerini hoş göstermiş, kendilerini onlarla meşgul kılmış bulundular, âhiret hayatını, mesuliyetini de inkâr ederek o kâfirleri âhiret endişesinden de mahrum bıraktılar, dünya varlığının sonsuzluğunu iddia ettiler, tâbilatların, feleklerin üstünde başka bir âlem yaratıcısı bulunmadığını ileri sürerek o gâfil, güzelce tefekkürden mahrum kimseleri inkâra düşürdüler, onları bir takım şehvanî hareketlere sevk edip durdular (ve onların) o aldatmaya kapılan kâfirlerin (üzerine de kendilerinden evvel gelip geçen cinden ve insten olan ümmetler arasında o) azaba dâir, (söz hak olmuş oldu) o söz ise Cenab-ı Hak’kın iblise karşı söylediği sözü ve benzeridir, (şüphe yok ki, onlar) o evvel ve âhır kâfir olanlar: Şeytanlara uyanlar, dinsizlerin aldatmalarına kapılanlar (hüsrâna uğramış kimseler oldular) dünya ve âhiret hayatındazillete lânete, pek büyük bir ziyana uğramış bulundular. İşte küfrün, hakka karşı cephe almanın ebedî cezası!. Kayyezna; Tehyie ettik, hazırladık, kolaylaştırdık, musallat ettik mânasınadır.

§ Hakka; kelimesi de sâbit oldu, gerçekleşti vuku buldu demektir.

26. Ve O kimseler ki, kâfir oldular, dediler ki: O Kur’anı dinlemeyiniz ve onda gürültü yapınız, olabilir ki, galip olursunuz.

26. Bu mübârek âyetler, kâfirlerin diğer bir tuzaklarını, Kur’an-ı Kerim’e karşı olan düşmanlıklarını teşhir ediyor. Onların o caniyâne hareketlerinden dolayı ne kadar şiddetli ve ebedî azaplara tutulacaklarını ihtar buyuruyor ve kendilerini sapıtıp küfre düşürmüş olan cinleri ve insanları âhirette görüp ayakları altında çiğnemek, onlardan intikam almak isteyeceklerini şöylece beyân buyurmaktadır, (ve o kimseler ki, kâfir oldular) Hz. Muhammed’in peygamberliğini, yüceliğini tasdik etmeyip küfr ve şirk içinde yaşadılar. Yâni Kureyş müşrikleri ve benzeri kimseler (dediler ki: O Kur’an-ı dinlemeyiniz) o okunurken sükût etmeyiniz (ve onda) onun okunması sırasında (gürültü yapınız) seslerinizi kaldırınız, ıslık çalınız, hurâfelerle karşılıkta bulunun, şiirler okuyun, tâki, okuyanı şaşırtasınız, okunan âyetlerin tesirinden başkalarını kurtarasınız, onun ruhlar üzerindeki tesirine mâni olasınız. (olabilir ki,) böyle hareket ederseniz, siz (galip olursunuz) onun dinlenmesine engel bulunursunuz, İslâmiyetin yayılmasına meydan vermemiş olabilirsiniz. Resûl-i Ekrem Efendimiz, Kur’an-ı Kerim’in âyetlerini açıkça okur etrafta bulunanları aydınlatmaya çalışırdı. Kur’an-ı Kerim’in ruhlar üzerindeki güzel tesirleri görülüyordu. Ebû Cehl gibi kâfirler ise insanların uyanmasına mâni olmak, İslâmiyetin yayılmasına meydanvermemek için kendileri gibi dinsizlere böyle cahilce tavsiyelerde bulunuyorlardı.

27. İşte kâfir olanlara elbette bir şiddetli azap tattıracağızdır ve onları işledikleri şeyin en kötüsüyle cezalandıracağız.

27. (İşte) Öyle (kâfir olanlara) İslâm dinine karşı muhalif cephe almak isteyenlere (elbette) Yüce Allah’a yemin olsun (bir şiddetli azap (attıracağız) niteliği kavranamayacak derecede fecî olan bir cezaya çarpılmış olacaktır. Nitekim o kâfirlerin bir kısmı Bedr gazvesinde vesâirede büyük bir mağlûbiyete uğrayarak, mahv-ü perişan olmuşlardır, (ve onları) O kâfirleri (işler oldukları şeyin) yaptıkları amellerin, hareketlerin (en kötüsüyle cezalandıracağızdır.) kâfirlerin yakınları ziyarete riâyet gibi, misafirlere hürmet gibi, fakirlere yardım gibi güzel amelleri küfrleri sebebiyle uhrevî kıymetini kaybetmiş, sevaba vesîle olmaktan çıkmıştır. Binaenaleyh onların küfr gibi en çirkin amelleri kalmıştır. Artık bu amellerinden dolayı en müthiş azaplara mâruz kalacaklardır. Bu âyetler, okunan Kur’an-ı Kerim’e hürmet gösterilmesine, O’na karşı hürmete aykırı bir vaziyet alınmamasına işâret buyuruyor. Okunan Kur’an-ı Kerim’i bozmaya çalışanlar hakkında büyük bir tehdit içermektedir.

28. Bu, Allah’ın düşmanlarının cezasıdır ki, âteştir. Onlar için orada bizim âyetlerimizi inkâr etmelerinin bir cezası olarak bir ebedî ikâmetgâh vardır.

28. (Bu) Beyân olunan pek ağır ceza (Allah’ın düşmanlarının cezasıdır.) onlar için hazırlanmış bir azaptır ki, o da (âteştir) cehennem âteşinden ibârettir. (onlar için) O din düşmanlarına mahsus (orada) o cehennemde (bizim âyetlerimizi) dünyada iken (inkâr eder) onları dinlemekten böbürlenir (olmalarının bir cezası olarak bir ebedî ikâmetgâh vardır) onlar o cehennem de ebediyyen kalacaklardır, onunazabı kendilerinden aslâ kesilmeyecektir. Her kâfir, cehennemin katlarından birinde ebedî bir hâlde kalarak yanıp yakılacaktır.

29. Ve kâfir olanlar diyeceklerdir ki: Ey Rabbimiz! Cinlerden ve insanlardan bizi sapıtmış olanları bize göster, onları ayaklarımızın altına alalım. Tâki, en aşağı kalanlardan olsunlar.

29. (Ve kâfir olanlar) Öyle cehenneme atılacakları zaman muhakkak (diyeceklerdir ki) bu hâdisenin vukuunun kesin olduğuna işâret için mazi sigasiyle (dediler ki) diye beyân buyuruluyor. (Ey Rab’bimiz!. Bizi cinlerden ve insanlardan) şeytani bir tâbiatta bulunan şahıslardan olup da (sapıtmış olanları) bize dünyada iken bâtıl şeyleri süsleyerek göstermiş, bizi Allah’ın dininden mahrum bırakmış olan reislerimizi ve diğer dinsiz şahısları (bize göster, onları ayaklarımızın altına alalım) onlardan intikam almaya çalışalım, onlara lâyık oldukları zillet ve hakareti gösterelim, (Tâki) Onlar cehennemin (en aşağı) tabakalarında (kalanlardan olsunlar) en büyük hakaretlere, azaplara mâruz kalıp dursunlar. Elbette ki, insanları saptırmaya çalışanlar, insanları dinden, güzel ahlâktan mahrum bırakmaya gayret edenler, gelecekte büyük bir ilâhî azaba uğrayacaklardır. Fakat Cenab-ı Hak’kın kendilerine verdiği aklı, temiz yaratılışı kötüye kullanıp da öyle aldatıcı kimselerin sözlerine kıymet vermiş, onların gösterdikleri çıkmaz yolları tâkibeylemiş kimseler de azabı hak etmişlerdir. Kendilerini mâzur göstermeğe aslâ selâhiyetli olamazlar. Her insan hakikî dostu ile düşmanını güzelce anlamaya çalışmalıdır. Sonra pişmanlık fâide vermez.

30. Şüphe yok, O kimseler ki, Rabbimiz Allah’tır dediler, sonra da dosdoğru yolda yürüdüler, onların üzerlerine melekler ineceklerdir. Korkmayın ve mahzun olmayın ve size vâd olunmuş olan cennet ile müjdelenindiyeceklerdir.

30. Bu mübârek âyetler de îman ve doğruluk sâhiplerinin hakkındaki ilâhî vâ’din gerçekleşeceğini bildiriyor. O mü’min ve doğru yoldaki zâtları meleklerin nasıl bir nîmete, bir ilâhî ziyâfete kavuşturmakla müjdeleyeceğini ve aralarındaki dostluğu beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: Cenab-ı Hak, kâfirler hakkındaki tehdidini, ilâhî vâ’dini bildirdikten sonra müminler hakkında lütfunu, ilâhî vâ’dini de şöylece beyân buyuruyor. (şüphe yok, o kimseler ki, Rab’bimiz Allah’tır dediler) Allah Teâlâ’nın Rablığını, yaratıcılığını birliğini ikrar ettiler (sonra da dosdoğru yolda yürüdüler) bu takvâlarında sebât edip durdular, mükellef oldukları vazifeleri tam bir samimiyetle yerine getirmeye devam eylediler (onların üzerine) Allah tarafından müjdeyle (melekler ineceklerdir) ve onlara hitaben (korkmayın) insanlık icabı yapmış olduğunuz kusurlardan dolayı korkuya düşmeyin, Cenab-ı Hak sizi bağışlar ve kendilerinden ayrılmış olduğunuz çoluk çocuğunuzdan vesâireden dolayı (üzülmeyin) ebedî ferahlığa kavuşacaksınız (ve size) dünyada Peygamberler lisâniyle (vad olunmuş olan cennet ile müjdelenin) çünkü siz cennetlere kavuşacak, onların içinde ebediyyen kalıp nîmetlere ereceksinizdir diyeceklerdir. Meleklerin bu müjdesi, ölüm zamanında, kabirlerde ve dirilme zamanında vuku’ bulacaktır. Ata’nın İbn-i Abbas’tan rivâyetine göre bu âyet-i kerîme, Ebû Bekrıssıddık Radiyallahü Anh hakkında nâzil olmuştur.

§ İstikâmet: Doğruluk, güzel itikada, amellere, devam etmek, emrlere yasaklara gerektiği şekilde riâyette bulunmak, Allah’ın dini çerçevesinde hareket edip durmaktadır.

31. Biz dünya hayatında da ve ahirette de sizin dostlarınızız ve sizin için orada nefislerinizin hoşlandığı her şey vardır ve sizin için orada ne isterseniz vardır.

31. Ve melekler, o sâdık mü’minlere diyeceklerdir ki: (Biz dünya hayatında da âhirette de sizin dostlarınızız) biz size dünyada iken iyilik sever bulunur, size hayırlı şeyleri ilhama çalışırdık. Meselâ: Sizi uykudan uyandırır, namaza, oruca sevk etmek isterdik, sizi ahlâksız şeylerden uzaklaştırmak isterdik, âhirette de size şefaatçiyiz, cennetlere girinceye kadar sizden ayrılmayız, sizin üzerinize nezaret etmekte bulunmaktayız, (ve) Ey mü’mîn zâtlar!, (sizin için orada) âhiret âleminde (nefslerinizin hoşlandığı her şey vardır) çeşitli lezzetler, nîmetler, cismanî zevkler hazır bulunmaktadır, (ve sizin için orada) o âhiret âlemindeki (ne isterseniz vardır) her türlü nîmetler tecellîlere, ruhanî zevklere nâil olacaksınızdır, bunlar sizin için takdir edilmiştir.

32. Çok mağfiret eden, çok merhametli olandan Allah tarafından bir ziyafet olmak üzere.

32. Ey müminler!. Sizlere vâ’dedilen bu sonsuz nîmetler, lütuflar (Çok mağfiret eden) birçok günâhları affeden ve bağışlayan (çok merhametli olandan) bütün kulları ilâhî rahmeti pek fazla bulunan Allah Teâlâ tarafından (bir ziyâfet olmak üzere) size ihsân buyurulmuş olacaktır. Artık bunun şükrünü ifâya devam ediniz.

§ Nüzül: Misafirlere geldikleri zaman yemeleri için hazırlanan yemek vesâire demektir.

33. Ve daha güzel sözlü kim vardır, Allah’a dâvet eden ve sâlih amellerde bulunan ve şüphe yok ki, ben Müslüman’ım diyen kimseden?

33.Bu mübârek âyetler de dost edinmeye lâyık olan zâtların kimlerden ibâret olunduğuna işâret ediyor. İyi ameller ile kötü amellerin Allah katında eşit olamayacağını bildiriyor. İnsanların kalblerini uzlaştırmak, kendilerini irşâd ile düşmanlıklarını bertaraf etmeninçaresini gösteriyor. Öyle güzel ahlâki bir vazifenin yerine getirilmesine engel olacak olan şeytanî vesveselerden dolayı da Cenab-ı Hak’ka sığınılmasını emr ve tavsiye buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve daha güzel kim vardır) Elbette ki: O’ndan daha güzel sözlü bir zât yoktur. Evet.. (Allah’a dâvet eden) Cenab-ı Hak’kın birliğini tasdike ve O’na ibâdet ve itaate insanları teşvik eyleyen (ve) kendisi de (sâlih amelde bulunan) güzel güzel ibâdetlerde, ahlâkî vazifeleri yerine getirmeye çalışarak bir örnek teşkil eden (ve şüphe yok ki, ben bir müslümanım diyen) müslüman olma şerefine erişmesinden dolayı iftihar edip bir takım bozguncuların ümitlerini parçalayan (kimseden) elbette ki, öyle iyiliksever, dindar, İslâmiyet’le iftihar eden, böyle seçkin üç özelliğe sâhip bulunan zâttan daha güzel sözlü bir kimse bulunamaz. İbn-i Siyrin ve Suddi gibi zâtlar diyorlar ki: Bu âyet-i kerîmedeki kimseden maksat, Resûlullâh’tır. Çünkü o, Allah’ın birliğini yaymış insanları yüce dine dâvet buyurmuş, kendisi de dâima ibâdet ve itaat ile meşgul olmuştur. Hâlâ onun yaydığı ilâhî din sâyesinde vakit vakit bir nice insanlar Allah’ın birliğini tasdik etmekte İslâmiyet’le şereflenebilmektedir. Maamafih bu âyetin bu hükmü umumîdir. Bu üç üstün niteliğe sâhip olanların hepsini de içirmektedir. Güzel amel sâhibi olan müezzinler de, hatipler de, vaizler de, imamlar da bu şerefe sâhip bulunmaktadırlar.

34. Ve iyilik de kötülük de denk olamaz. kötülüğü bertaraf et, O şey ile ki, O, en güzeldir. Artık O zaman seninle kendi arasında düşmanlık olan kimse, sanki candan bir dosttur.

34. Evet.. Kulların Kerem Sâhibi mâbud için yaptıkları güzel amellerin kıymeti pek fazladır. Maamafih kulların kendi aralarında yaptıkları güzel muamelelerin de büyük bir yeri vardır. İşte Cenab-ı Hak buna işâret buyuruyor ki:(Ve iyilik de kötülük de eşit olamaz) Meselâ: Cömertlik ile cimrilik, sabr ile gazap, af ile intikam, ilm ile cehâlet eşit değildir. İnsan mümkün olduğu kadar fenâlıklara karşı iyilikte bulunarak uyulacak bir örnek olmalıdır. Böyle bir üslûp ile de başkalarını ikaza, ahlâkını güzelleştirmeğe sebep bulunmalıdır. Nitekim Resûl-i Ekrem, Sallallahû Aleyhi Vesellem Hazretleri kavminin bir çok ezâ ve cefâsına karşı sabr etmiş, onları ıslâha çalışmış, Yarabbi kavmime hidâyet buyur, çünkü onlar bilmiyorlar diye duada ve niyâzda bulunmuştur. İşte Cenab-ı Hak, bu hususta da bize en güzel bir hareket tarzını gösteriyor. Şöyle ki: kötülüğü, bâzı kimselerin câhilce, beyinsizce, düşmanca hâllerini, zarar verecek hâdiseleri (bertaraf et) onların giderilmesine, terk edilmesine gayret göster, (o şey ile ki, o) şey, haddizâtında (en güzeldir) meselâ: Fenâlık yapana ihsânda bulun, bâzı kusurları görmemezlikten gel, bir takım kötü huylara karşı güzel huy göster, gazabı tahrik eden şeylere karşı sabr ve sükûnetten ayrılma (artık o zaman seninle kendi arasında düşmanlık olan kimse) mahcub olur, kendi kötü hâlini düşünür, hakkında gösterilen güzel muameleden dolayı şükrân borçlu olur, o kötü hareketlerini terk eder. Düşmanlığı muhabbete çevrilmiş bulunur, (sanki bir sadâkatli) Şefkatli (dosttur) gibi bir hâle bulunabilir. Mukatil diyor ki: Bu âyet-i kerîme Ebû Süfyan Bin-i Harb hakkında nâzil olmuştur. Vaktiyle Peygambere düşmanlığı var idi. Sonra İslâmiyeti kabul ederek Resûl-i Ekrem’in dostu oldu ve akrabalık itibariyle o Yüce Peygamberin sadâkatli bir dostu bulundu. Tefsir-ül Meragi. Kısacası: bir takım düşmanların ezâ ve cefâsına karşı sabretmek, onların hoş olmayan lâkırdılarına kıymet vermeyip sükût eylemek, onların kötülüklerine karşı iyilik ile karşılıkta bulunmak, büyük bir ahlâkî fâzilet eseridir.Bunların ruhları üzerinde büyük tesirleri vardır, bir takım kimselerin durumlarını değiştirerek güzel ahlâk ile vasıflanmalarına vesîle olabilir. “Düşmanın sitemini anlamamak, düşmana sitemdir.

Nitekim tarihçi Raşit rahmetli de şöyle demiştir.

“Cedelkârane hamuşî kadar rengin cevap olamaz” “

Sükûtün merdi dâna, hasmını ilzam için saklar”

“Hamim” kelimesi, sâdık, şefkatli bir yakın, dost mânasınadır. Bir şahsın işine ehemmiyet veren dostu mânasına da gelir. Maamafih ısı su, soğuk su, çok sıcak bir zamanda yağan yağmur, malın hayırlısı mânalarını ifâde eder.

35. Ve bunu böyle bir tavsiyeyi sabredenlerden başkası kabul edemez ve bunu pek büyük bir nasip sahibi olandan başkası kabul edip yüklenemez.

35. (Ve bunu) Böyle bir tavsiyeyi, fenâlığa karşı iyilik ile muamelede bulunmak karakterini, bu seçkin özelliği, (sabr edenlerden başkası kabul edemez) sabr ile vasıflanmış olan zâtlar, bu husustaki tavsiyeyi takdir edip kabul eder, ona göre hareketini tanzime çalışır. Evet.. Bu mühim tavsiyeyi, bu husustaki güzel olgun ahlâkı (pek büyük bir nâsip sâhibi olandan) dünya ve âhiret saadetlerinde nâsipli bulunan zâtlardan (başkası kabul edip yüklenemez.) öyle affedici, şerefli bir muamelede bulunmak istemez, bunun güzel bir meyve vereceğini takdir edemez. Binaenaleyh kötülüklere karşı iyiliklerde bulunmak, ahlâksızlığa karşı güzel bir ahlâk ile mukabelede bulunmak, fâzilet ve saadet sâhipleri olan zâtlara mahsus pek üstün bir özelliktir.

36. Ve şâyet seni şeytan tarafından bir vesvese bu affedici muameleden çevirmek isterse hemen Allah’a sığın. Şüphe yok ki, O’dur her şeyi gerçekten işiten, bilen O’dur.

36. Evet.. Kötülüklere karşı iyilikle karşılık vermek, büyük bir kahramanlıktır. Nefs üzerine hâkimiyetin bir nişânesidir. (Ve şâyet seni şeytan tarafından bir vesvese) Bir intikam hissi, seni bu affedici muameleden (çevirmek) fenâlığa karşı fenâlıkla mukabelede bulundurmak (isterse) seni o tavsiye edilen güzel muameleden alıkoymak dilerse ona iltifat etme (hemen Allah’a sığın) öyle şeytanî hâtıraların tesiri altında kalmamak için Hak Teâlâ’dan yardım, muvaffakiyet niyâz et. Allah’a tevekkül et, sığın (şüphe yok ki, O’dur) Evet.. O Hikmet Sâhibi Yaratıcı, her şeyi hakkıyla (işiten, bilen O’dur) ancak o Kerem Sâhibi ezeli mâbuddur. Binaenaleyh o Kerem Sâhibi Yaratıcı seni düşmanların fenâlıklarından, suikastlerinden muhafaza buyurur, nihâyet muvaffakiyet, ilâhî zafer senin tarafından tecellî eder durur. “Nezğ” kelimesi, dürtmek, vesvese vermek, bozmak, halk için fitne bırakmak mânasınadır.

37. Ve O’nun âyetlerindendir gece gündüz ve güneş ve ay. Ne güneşe ve ne de ay’a secde etmeyin ve onları yaratmış olan Allah’a secde ediniz, eğer siz O’na ibadet etmek istiyorsanız.

37. Bu mübârek âyetler, Allah Teâlâ’nın varlığına, kudret ve hikmetine şâhitlik eden göklerdeki ve yerlerdeki yaratılış eserlerini dikkat nazarlarına sunuyor. Allah’ın zâtına meleklerin gece ve gündüz ibâdette bulunduklarını beyân ile müşriklerin câhilce hâllerinin ehemmiyetsizliğini teşhir bulunuyor. Ve O Yüce Yaratıcının insanları öldürdükten sonra tekrar hayata kavuşturmaya kaadir olduğuna dâir yeryüzünü vakit vakit nasıl büyüyüp gelişmeye erdirerek hayata kavuşturduğunu bir delil olarak beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve O’nun) O Yüce Yaratıcı’nın varlığına birliğine, kudretine, hâkimiyetine şâhitlik eden (âyetlerindendir) açık, parlak delillerindendir (gece ve gündüzve güneş ve ay) bunlardan her biri bir mühim kudret eseridir, bir Yaratılış hârikasıdır, o Kudret Sâhibi Yaratıcı’nın ilâhlığına pek mükemmel bir delildir. Artık gâfil insanlar!, (ne güneşe ve ne de ay’a secde etmeyin) Onlar birer mahlûktur. Cenab-ı Hak’kın dilemesiyle öyle meydana gelip durmaktadırlar, hiçbiri bizzât mevcut, değildir ve mâbutluk vasfını taşınmamaktadır. Siz onların Yaratıcısını tasdik edin (ve onları yaratmış olan) o Yüce Yaratıcı’ya (secde ediniz) O’nun yaratmış olduğu şeylere secde ederek şirke düşmeyiniz (eğer siz O’na) O Kâinatın Yaratıcısına (ibâdet etmek istiyorsanız) böyle ibâdetinizi yalnız O’na tahsis ediniz., başkalarına tapınıp durmayınız. Bu ilâhî beyân, sâhibi gibi yıldızlara tapınan ve onlara tapmalarıyla Allah’a ibâdet etmekte olduklarına inanan müşrik kavimlerin iddialarını red etmektedir. Bu, bir secde âyetidir.

38. Eğer kibirlenmek isterlerse onların ne kıymeti var çünkü Rabbin katında bulunanlar, O’nun için gece ve gündüz tesbîhte bulunurlar ve onlar usanmazlar.

38. (Eğer) O müşrik kimseler, (kibirlenmek isterlerse) yalnız Allah Teâlâ’ya ibâdette bulunmaktan kaçınır, bu husustaki peygamber emrine itaatten böbürlenerek yüz çevirirlerse onların ne kıymetleri var. Cenab-ı Hak onlara bir ehemmiyet vermez, onlar lâyık oldukları âkıbete uğrarlar, (çünkü Rab’bin katında bulunanlar) yâni: Cenab-ı Hak’kın mânevî katında makbul bulunan melekler (O’nun için) o şirk ve benzerden uzak olan Allah için (gece ve gündüz tesbîhte bulunurlar) O’nun birliğini tasdik’e yüce şânını kutsamaya devam ederler, (ve onlar) melekler, gece ve gündüz ibâdette bulunurlar, aslâ (usanmazlar) o kulluk vazifelerini tam bir huzur ile, mânevî bir zevk ile yerine getirmeye devam ederler.

39. Ve O’nun âyetlerindendir ki, yeryüzünükupkuru bir hâlde görürsün, Vaktaki, O’nun üzerine su indirmiş oluruz, harekete başlar ve kabarır. Muhakkak O zât ki, O’na hayat vermiştir, elbette ki, ölüleri de dirilticidir. Şüphe yok O, her şey üzerine hakkıyla kadirdir.

39. O Yüce Yaratıcının varlığına, kudretine bir nice gök cisimleri şâhitlik ettiği gibi yeryüzü de şâhitlik etmektedir. Evet.. (Ve O’nun) O Kerem Sâhibi Yaratıcının kudretine şâhitlik ve işâret eden (âyetlerindendir ki,) yaratmış olduğu pek ibret verici alâmetlerdendir ki: (yeryüzünü) vakit vakit, kış olunca (kupkuru bir hâlde görürsün) âdeta zelilce bir vaziyet almış, üzerinde yeşillikten, rengârenk çiçeklerden vesâireden eser kalmamış bulunur, (ne zamanki onun üzerine su indirmiş oluruz) Yağmurları yağdırır, onları yeniden bir feyz ve berekete nâil kılarız, o yeryüzü tekrar (harekete başlar ve kabarır) toprağı kımıldanır, kendisinden çeşit nebatlar, çiçekler meydana gelir, yeniden bir hayata kavuşmuş bulunur. Artık düşünmeli!, (muhakkak o zât ki,) o Kudret Sâhibi Yaratıcıdır ki, (ona hayat vermiştir) o yeryüzünü öyle yeniden büyüyüp gelişmeye çeşitli ekinlere meyvelere kavuşturmuştur, (elbette ki, ölüleri de dirilticidir) insanları da öldürdükten sonra tekrar yeni bir hayata kavuşturacaktır. (Şüphe yok ki, O) Yüce Yaratıcı (herşey üzerine hakkiyle kaadirdir.) binaenaleyh insanları da öldürdükten sonra tekrar hayata kavuşturmaya inanıyoruz ki, kaadirdir. Hangi düşünceli bir insan, bu hakikati inkâr edebilir?.

40. Şüphe yok O kimseler ki, âyetlerimizde haktan ayrılarak sapıtırlar, bize karşı gizli kalamazlar. Âteşe atılan mı hayırlıdır, yoksa kıyamet günü emin ve hâlde gelecek olan mı? Dilediğinizi yapınız, şüphe yok ki: O, ne yaptığınızı hakkıyla görücüdür.

40. Bu mübârek âyetler, Allah Teâlâ’nın birliğine, kıyametin vukuuna âid delilleri yanlışyorumlayan ve değiştirenleri tehdit ediyor, öyle kâfirlerin kıyamette âteşe atılacaklarına işârette bulunuyor. O kâfirlerin inkâr ettikleri Kur’an-ı Kerim’in nasıl bir ilâhî kitap olduğunu ve O’nun evvel ve âhır bâtıl şeylerden her şekilde uzak bulunduğunu haber veriyor ve Resûl-i Ekrem’i teselli edici olarak Cenab-ı hak’kın hem mağfiret ve hem de şiddetli azab sâhibi olduğunu beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: Allah Teâlâ buyuruyor: (şüphe yok o kimseler ki, âyetlerimizde haktan ayrılarak) Onları yererek, onları yanlış yorumlamaya cür’et göstererek doğru yoldan (sapıtırlar) işte öyle dinsiz inkârcı kimseler (bize karşı gizli kalamazlar) onların her hâli Allah tarafından bilmektedir. Bir kere düşünmelidirler, küfr ve inkârından dolayı (Âteşe atılan mı hayırlıdır yoksa) Allah’a îman ve itaad etmiş olduğu için (kıyamet günü emin bir hâlde gelecek olan mı?.) hayırlıdır. Muhakkak ki, bunlar eşit değildirler. İşte kâfirler, inkârcılar âteşe atılacaklardır. Doğru sözlü mü’minler de emniyetler içinde cennetlere varacaklardır. Artık hangi zümrenin hayırlı olduğu açık değil midir? Elbette ki, öyle küfr ve inkâra düşenler, cehennem âteşine aday bulunmuşlardır. Artık ey insanlar!. Eğer siz hakkı kabul etmez iseniz (dilediğinizi yapınız) sonra onun cezasına elbette uğrayacaksınızdır. (şüphe yok O,) ilm Sâhibi Yaratıcı, sizlerin (ne yaptığınızı hakkiyle görücûdür) hiçbir hareketiniz onun için gizli kalamaz, hepinizi de amellerinizin gereğine kavuşturacaktır. Ne büyük bir tehdit ve irşâd!.

§ İlhad; Yüz çevirmek, haktan dönmek, yermek ve kınamak bâtıl tevillerde, mânasız gürültülerde bulunmak, doğruluktan ayrılmak demektir. Asıl mânası: Mezara koymak, çukura düşürmek demektir.

41. Şüphe yok mülhidler O kimselerdir ki, kendilerine geldiği zaman Kur’an ı inkâr etmişlerdir ve muhakkak ki, o., elbette azîz bir kitaptır.

41. (Şüphe yok) Mülhidler (o kimselerdir ki) hakikatları bâtıl bir şekilde yorumlamaya ve değiştirmeye çalışanlar, kutsal şeyleri yeren ve kötüleyen şahıslardır ki, (kendilerine geldiği zaman) Yüce Peygamber tarafından teblîğ edildiği vakit (Kur’an-ı inkâr etmişlerdir) artık onlar, lâyık oldukları müthiş âkıbete hazırlansınlar. (ve muhakkak ki, o) Kur’an-ı Kerim (elbette azîz) eşi bulunmayan, pek kuvvetli, yüce ve menfaatleri pek çok olan (bir kitaptır) semâvî kitapların sonuncusudur, fâziletlisidir, dâima ilâhî koruma altındadır.

42. O’na ne önünden ve ne de ardından bâtıl bir şey gelemez. O hikmet Sahibi çok övülen Allah’tan indirilmiştir.

42. Evet.. O Kur’an-ı Kerim, ilâhî bir kitaptır ki, (O’na ne önünden ve ne de ardından bâtıl bir şey gelemez) onun yüceliğini, kutsallığını inkâra hiçbir yol yoktur. O’nun bir söz mûcizesi olduğunu, onun ilâhî vahye dayanan bir hidâyet ışığı bulunduğunu hiçbir akıllı kimse, bir doğru eser yalanlayamaz. Çünkü öyle mübârek, öyle her şekliyle yüksek, her yönüyle fâideli ve eşsiz olan apaçık kitap (hâkim, hamîd olandan) hikmetine, mükemmel sıfatlarına nihâyet bulunmayan Yüce Yaratıcı tarafından (indirilmiştir.) Son Peygamber olan Hz. Muhammed Aleyhisselâm’a ihsân buyurulmuştur. Artık O’nun o yüce, kutsî mahiyetini kim inkâra, yoruma kaadir olabilir?.

43. Sana senden evvelki Resûllere denilmiş olan şeyden başka bir şey denilmiyor. Şüphe yok ki, senin Rabbin elbette mağfiret sahibi ve pek acıklı âzab sahibidir.

43. Ey Muhammed!. Bir takım alçak şahısların dedikodularından dolayı üzülme (Sana senden evvelki Peygamberlere denilmiş olan şeyden başkası denilmiyor) vaktiyle dünyaya şeref vermiş olan bir nice Peygamberleri de inkârcı olan kavimleri yalanlamış, onların da teblîğetmiş oldukları kitapları kabulden kaçınmışlardı. Bu kaçınmak insanlık âleminde öteden beri süregelen bir katılık, bir cehâlet eseridir. Bu hâle karşı o Peygamberler sabr etmişlerdi. Artık Ey Son Peygamber!. Sen de sabret. Fazla üzülme, herkes lâyık olduğu âkıbete kavuşacaktır. Diğer bir yoruma göre de: Ey Yüce Peygamber!. Allah Teâlâ, senden evvelki Peygamberlere kavimlerin beyinsizliklerine karşı sabr etmelerini, tevhid dinini yaymaya çalışmalarını emr etmiş olduğu gibi sana da o şekilde emrediyor. Artık sen de sabr et, peygamberlik vazifeni yapmaya çalış, elbette bunun mükâfatını göreceksindir. (Şüphe yok ki, senin Rab’bin) Seni peygamberlikle görevlendiren yüce mâbudun (elbette mağfiret sâhibidir) îman edenleri, günâhlarından tevbekâr olanları affeder, bağışlar, nîmetlere erdirir (ve) o Hikmet Sâhibi Yaratıcı, (pek acıklı azap sâhibidir) öyle dinsizliklerinde devam edenleri, Peygamberleri inkâra, ilâhî âyetleri değiştirmeğe ve onlarda alay etmeye cür’et gösterenleri de elbette pek şiddetli azaplara uğratacaktır.

44. Ve eğer O’nu, yabancı bir lisan ile bir Kur’an kılsa idik elbette derler ki: Âyetleri ayrıntılı şekilde açıklanmalı değil mi idi Arabî bir Peygambere yabancı bir lisan ile Kur’an olur mu? De ki: O, iman edenler için bir hidâyet vesilesidir ve bir şifâdır ve O kimseler ki iman etmezler, onların kulaklarında bir ağırlık vardır. Ve o, onlara karşı bir körlüktür. Onlara uzak bir yerden sesleniliyor.

44. Bu mübârek âyetler, Kur’an-ı Kerim’in arap lisânı üzere inişinin hikmetini bildiriyor. Bu hususta itiraza mahâl bulunmadığını ve o ilâhî kitabın kabiliyetli kimseler için sırf hidâyet ve şifâ olduğunu izah ediyor. Semâvî kitaplara karşı bir takım kimselerin boş itirazlarda bulunmalarının câhilce bir âdet olduğuna Mûsa Aleyhisselâm’a verilmiş olan kitap hakkındakiihtilâfları bir misâl olarak gösteriyor. Eğer Allah katında belirlenmiş bir müddet bulunmasa idi öyle inkârcı, tereddütlü kimselerin derhal Allah’ın kahrına uğramış olacaklarını ihtar ediyor ve herkesin kendi ameline göre mükâfat ve ceza göreceğini ve Cenab-ı Hak’kın zulmden uzak olduğunu beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: Bir takım arab müşrikleri: Bizim kalblerimiz perdeler içindedir, bize yapılan tebligâtı anlamıyoruz diyorlardı veyahut onların bir kısmı; Kuran başka bir lisân ile nâzil olmalı değil mi idi? Diye kâfirce lâkırdılarda bulunuyorlardı, İşte bu gibi kimseleri red için Cenab-ı Hak buyuruyor ki: (Ve eğer onu) yüce bir zikir olan Kur’an-ı Kerim’i (yabancı bir lisân ile) indirilmiş (bir Kur’an kılsa idik) o Arapça değil, yabancı lisânda bulunsa idi (elbette) o inkârcı kâfirler (derlerdi ki) bu kitabın (âyetleri) içerdiği hükümlerden, meseleler (ayrıntılı şekilde anlatılmalı) bizim lisânımızla beyân olunmalı (değil mi idi?) neden öyle başka bir lisân ile nâzil olmuş bulunuyor?. Ve şunu da ilâveten söylerler idi ki: (arabî) Olan, Arap lisâniyle konuşan bir Peygambere (yabancı bir lisân ile) Kuran indirilmiş (olur mu?.) ne için o kitap, o Peygamberin kendi lisânı olan Arapça ile indirilmemiş derlerdi. Halbuki, o kitap, en ebedî bir lisân olan ve Yüce Peygamber’in asıl lisânı bulunan arapça olarak indirilmiştir. Artık öyle bir itirazda bulunmalarına mahâl kalmamıştır. Resûlüm!. O inkârcılara iddialarını red için (deki: O) Kur’an-ı Kerim (îman edenler için bir hidâyet vesîlesidir) onları hak yoluna eriştirir (ve bir şifâdır) o mü’minlerin kalblerini şek ve şüpheden, mânevî hastalıklardan arzulardan kurtarır. Binaenaleyh ey inkârcılar!. Siz de imân şerefine nâil olsanız kalbleriniz mânevî hastalıktan kurtulur, artık öyle perdeler içinde kalmamış olur (ve o kimseler ki,) bilâkis (îman etmezler) Allah’ın birliğine, O’nun Peygamberlerinin risâletine ve o Peygamberin teblîğ ettiği ilâhî kitabınhükümlerine inanmazlar, artık onların bir îmansızlıklarından dolâyıdır ki, (onların kulaklarında bir ağırlık vardır) onun içindir ki, Kur’an’ın âyetlerini işitemezler, onları güzelce dinleyip uyanmazlar. Bundan dolayı (o) Kur’an-ı Kerim (onlara karşı bir körlüktür) o apaçık kitabın güzelliğini göremezler, onun hükümlerini kendilerine teblîğ eden zâtın peygamberliğini görüp anlayamazlar. Körükörüne itirazlara devam eder dururlar. Sanki (onlara uzak bir mekândan bağırılıverir) artık kendilerine yöneltilen hitabeleri, nasihatları işitip kavrayamazlar. Cehâletleri içinde yaşamaya devam ederler. Onların o gâfilce hâlleri, kendilerine pek uzaktan seslenilen kimselerin hâllerine misâl yoluyla benzetilmiştir. O uzaktan olan bağırma, anlaşılmayacağı gibi o inkârcılar da kendilerine yönelen hitabeleri sanki pek uzaktan yapılıyormuş gibi anlamaktan mahrum bulunmuşlardır. .

45. And olsun ki, Mûsa’ya da kitap verdik, onda da ihtilâf edildi. Ve eğer Rabbinden bir söz geçmiş olmasa idi elbette onların aralarında iş bitiriverirdi ve şüphe yok ki, onlar ondan elbette tereddüde düşürücü bir şüphe içindedirler.

45. Evet.. Ey Muhammed (A.S.)!. Sen üzülme. Öteden beri insanların bir kısmı hakkı kabul ederse de diğer bir kısmı kabul etmez. İlâhî kitapları kabul etme ve etmeme hususunda cemiyetlerin eski âdetleri bu şekilde süregelmiştir. (And olsun ki) Muhakkak bir hâdisedir ki, biz (Mûsa’ya da kitab verdik) ona Tevrat’ı ihsân ettik (onda da ihtilâf edildi) onun kavminin bir kısmı o kitabı kabul ettiği hâlde diğer bir kısmı kabul etmedi, onun semâvî bir kitap olduğunu inkâr edip durdular, (ve eğer Rab’binden bir söz geçmiş olmasa idi) Bu Muhammed ümmeti arasındaki inkârcıların cezalarını kıyamet gününe tehir hususunda bir ezeli irâde bulunmasa idi (elbette onlarınaralarında iş bitiriliverirdi.) daha dünyada iken Allah’ın kahrına uğrar, hepsi de birden mahv ve perişan edilmiş olurdu. Nitekim eski inkârcı kavimlerin birçokları böyle bir felâkete mâruz kalmışlardır, (ve şüphe yok ki, onlar) Bu ümmet arasındaki inkârcılar (ondan) O Kur’an-ı Kerim’den (elbette tereddüde düşürücû bir şek içindedirler) onlar kendilerince bile kuvvetli görülecek bir delile dayanamamaktadırlar. Bununla beraber, bir inat, bir taklit bir şeytanî vesvese neticesi olarak Kur’an-ı Kerim’i inkâra cür’et göstermektedirler. O gâfiller bilmiyorlar ki, o çirkin, inkârcı hâllerinin cezasına bir gün uğrayacaklardır.

46. Kim iyi bir iş yaparsa artık kendi lehinedir ve kim kötülükte bulunursa artık kendi aleyhinedir ve Rabbin kulları için zulmedici değildir.

46. Evet.. Muhakkak ki, (Kim) bu dünyada iken (bir sâlih iş yaparsa) güzel bir itikatta bulunursa, Kur’an-ı Kerim’e inanırsa, üzerine düşen vazifeleri yapmaya çalışırsa, bu güzel hareketi (artık kendi nefsi içindir) bunun fâidesi kendisine âidtir, kendi lehine hareket etmiş olur. (ve) Bilâkis (kim kötülükte bulunursa) küfre, isyâna düşerse (artık kendi nefsi aleyhinedir) onun zararı da başkasına değil, kendi şahsına âidtir, (ve Rab’bin kulları için zulm edici değildir) Kullarının hakkında adâlete zıt bir fiil, Cenab-ı Haktan çıkmaz. Onların mükâfata veya cezaya ermeleri adâlet ve hikmet gereğidir. Binaenaleyh azaba mâruz kalanlar, kendi kötü hareketlerinin cezasına uğramış olacaklardır. Büyük hikmet sâhibi olan Allah Teâlâ’dan hâşâ zulm etmek haksız yere ceza vermek aslâ düşünülmüş değildir. Buna inanıyoruz.

47. Kıyameti bilmek, O’na havale olunur ve ne meyvelerden bir şey tomurcuklarından çıkar ve ne de bir dişi yüklü kalır ve ne doğurur, ancak O’nun bilmesiyledir. Ve O gün ki, onlara nidâ eder ki: Nerede benim ortaklarım? Derler ki:Sana arz ettik, bizden hiçbir şâhit yoktur.

47. Bu mübârek âyetler, kıyametin vuku bulacağı günü ve geleceğe âid bir kısım hâdiselerin vuku zamanını Cenab-ı Hak’tan başkasının bilmediğini haber veriyor. Müşriklerin âhirette “nerede ortaklarım” diye bir alay ve kınama için mâruz kalacakları suale cevaben o ortak edinmiş oldukları şeylerin kendilerinden ayrılmış olduklarını onlardan bir fâide göremeyeceklerini itiraf edeceklerini bildiriyor, insanların muhtelif ruh hâllerine işâret için onların fâideli şeyler istemekten geri durmadıklarını ve bir kötülüğe uğrayınca da artık ümitlerini keserek ümitsizlik içinde kaldıklarını hikâye buyuruyor. Allah tarafından bir nîmete kavuşunca kendilerinin o nîmete lâyık olduklarını ve kıyametin kopamayacağını iddia ederek şükür vazifesini yerine getirmekten kaçındıklarına ve faraza kıyamet kopsa da yine güzel nîmetlere kavuşacaklarını kibirli bir tarz ile ifâde eder olduklarına ve halbuki onların ağır azaplara tutulacaklarına işâret buyurmaktadır. Şöyle ki: (Kıyameti bilmek, O’na) O ilm Sâhibi Yaratıcı’ya (havale olunur) kıyamet ne vakit vuk’u bulacaktır, diye sual edilecek olsa, onu Allah Teâlâ bilir, denilmelidir. Çünkü o zamanı Cenab-ı Hak, kullarına hikmet gereği bildirmemiştir. Tâ ki, insanlar dâima onun vuk’u bulacağını düşünerek uyanıkça hareket etsinler. Bir hadis-î şerifte deniliyor ki: Cibril Aleyhisselâm, Resûlullâh Sallallâhü Aleyhi Vesellem’den kıyameti sormuş, o da buyurmuş ki: Ondan sorulan, sorandan daha âlim değildir. Rivâyete göre müşrikler, Resûl-i Ekrem’e demişler ki: Eğer sen Peygamber isen bize kıyametin ne zaman kopacağını haber ver. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil olmuştur. Evet.. İstikbâle âid bir takım şeyleri bilmek, Allah’ın ilmine havale edilmiştir. Kısacası (ve ne meyvelerden bir şey, tomurcuklarındançıkar ve ne de bir dişi, yüklü kalır ve ne de doğurur, ancak onun) O Yüce Yaratıcı’nın (bilmesiyledir) takdiriyledir, onun ilminden hiçbir şey hariç kalamaz ve onun takdir buyurmadığı hiçbir şey meydana gelmedikçe onu insanlar tamamen bilip takdir edemezler. Deniliyor ki: Bu âyet-i kerîme bir delildir ki: Müneccimler de hiçbir şeyin vücuda gelip gelmeyeceğine kat’i sûrette hükmedemezler. Onlar ancak bâzı alâmetlerden dolayı bir zan kabilinden olarak bâzı iddialarda bulunurlar, bu iddiaları bâzen isâbet eder, bâzen de isâbet etmemiştir. (ve) Ey Yüce Peygamber!. Kavmine ihtar et (o gün ki, onlara) Cenab-ı Hak’ka ortak koşanlara Allah Teâlâ kınamak için (nidâ eder ki: Nerede benim ortaklarım?.) dünyada iken bana ortak sanarak kendilerine tapmış olduğunuz şeyler şimdi nerede kaldılar?. O müşrikler de (derler ki: Sana arzettik) sana karşı bu kıyamet gününde itiraf ederek kanaatımızı bildirmiş olduk ki, (bizden hiçbir şâhit yoktur.) Senin Yüce zâtına yaratıcılık, mâbutluk itibariyle bir ortak bulunmadığı artık hepimizce bilinmiş bulunmaktadır, bunun hilâfına bir kimse şâhitlikte bulunamaz. Müşrikler, bu ifâdeleriyle o tapmış oldukları putlardan, şahıslardan berî olduklarını itiraf etmiş olacaklardır.

§ Ekmâm; Zarf, içinde bir şey konulup saklanan kav, henüz açılmamış bulunan çiçek tomurcuğu mânasına olan “küm” kelimesinin çoğuludur.

§ Ezan; da bildirmek, duyurmak ve ilân etmek mânasınadır.

48. Ve evvelce tapıp durdukları şeyler onlardan kaybolmuştur ve kendileri için bir sığınılacak yer olmadığını anlamışlardır.

48. Evet.. O kıyamet gününde artık hakikat tecellî etmiş (Ve onlardan) o müşriklerden (evvelce) dünyada iken (tapıp durdukları şeyleri) bâtıl mâbutları (kayb oluvermişlerdir.)onlardan aslâ bir fâide görememiş, onların Cenab-ı Hak’ka ortak olamayacaklarını tamamen anlamış bulunacaklardır, (ve kendileri için bir sığınılacak) Kaçıp Allah’ın azabından kurtulunulacak (yer olmadığını anlamışlardır.) Heyhât ki, artık o anlayışlarının kendilerine bir fâidesi olmayacaktır. İnsanlar, daha dünyada iken o âkıbeti düşünerek yanlış kanaatlerini ıslâh etmeli değil midirler?. Sonra pişmanlık, kusur tarafı bir fâide vermez.

§ Mehis; Makar, dönüp gidilecek yer; kaçıp kurtulacak bir mahâl demektir.

49. İnsan iyilik istemekten usanmaz ve eğer kendisine bir fenalık dokunursa hemen ümidini kesmiş, ümitsizliğe düşmüş olur.

49. (İnsan) Bu dünyada iken bir takım maddî, fâni şeylere âid isteklerde bulunur. Meselâ: Sıhhat ister, fazlaca yaşamak ister, büyük bir servete nâil olmak ister. Böylece (iyilik istemekten usanmaz) ihtiraslı bir şekilde dünyaya tâlip bulunur. Bir kere de âhireti düşünüp onu da temine çalışmalı değil midir?, (ve eğer kendisine bir fenâlık dokunursa) Bu dünyaya âid, ortadan kaldırılması mümkün, bir mûsibet, hastalık gibi ve fakirlik gibi bir ârızâ isâbet ederse (hemen ümidini kesmiş, ümitsizliğe düşmüş olur) Cenab-ı Hak’kın fazlından, rahmetinden ümidini kesmiş bir hâlde bulunur. Böyle garip bir ruh hâlinin tesiri altında kalır. Halbuki, bir insan, Kerem Sâhibi Yaratıcının lütfundan, merhametinden ümidini aslâ kesmemelidir, kendisine bir keder isâbet ederse onun bir hikmete dayalı olduğunu bilerek hemen Cenab-ı Hak’ka sığınmalıdır, kendisinin selâmete kavuşturulmasını o Kerem Sâhibi Yaratıcısından niyâz eylemelidir.

50. Ve eğer ona dokunan bir sıkıntıdan sonra tarafımızdan bir rahmet tattırırsak elbette diyecektir ki: Bu, benim içindir ve zannetmem ki, kıyamet kopacak olsun. Ve eğer Rabbime döndürülmüş olsam bile muhakkak, kendim için O’nun yanında bir iyilik vardır. Fakat O küfredüşmüş olanlara ne yapmış olduklarını elbette haber vereceğiz. Ve elbette onlara pek ağır bir azaptan tattıracağızdır.

50. (Ve eğer ona) O ârızâya uğramış olan insana (dokunan bir sıkıntıdan) nefsine âid bir ârızâdan, geçimine dâir bir sıkıntıdan (sonra tarafımızdan bir rahmet tattırırsak) o ârızâyı, o sıkıntıyı kendinden bertaraf edersek (elbette diyecektir ki, bu) eriştiğim muvaffakiyet, kurtuluş ve genişlik (benim içindir) bu benim hakkımdır. Ben buna kendi bilgimle, kendi çalışmamla nâil oldum, artık bu, benden kaybolmayacaktır, bu bana çocuk ve çocuğuma mahsus ebedî bir varlıktır (ve zannetmem ki, kıyamet kopsun) öyle bir değişmenin vukuuna ben inanmıyorum. (ve eğer Rab’bime döndürülür isem) faraza kıyamet kopar da ben Allah’ın huzuruna sevk edilir isem (şüphe yok, kendim için onun yanında bir iyilik vardır) madem ki, ben bu dünyada bu nîmete, bu servete nâil oldum, demek ki, ben âhirette de bunlara nâil olacağını, cennete kavuşacağım. Böyle gâfil, câhil, akılsız şahsına böyle bir kıymet veren kimse, böyle akılsızca bir iddiaya cür’et eder. Cenab-ı Hak ise onun bu bozuk iddiasını red için buyuruyor ki: (fakat o küfre düşmüş olanlara) Dünyada iken (ne yapmış olduklarını) nasıl inkârlarda, günâhlarda, hatalarda bulunmuş olduklarını kendilerine (elbette haber vereceğiz) onlar o vakit nasıl yanlış düşünmüş, ne kadar fenâ hareketlerde bulunmuş olduklarını tamamen anlayacaklardır, (ve elbette onlara pek ağır azaplardan tattıracağızdır) Onları ebedî şekilde cehenneme atarak onun takdirlerinin üstünde olan azabiyle kendilerine azap edeceğiz. İşte dünyadaki küfrlerinin, ilâhî nîmetlere karşı nankörlükte bulunmuş olmalarının ve bir takım bozuk iddialarda, bencilliklerde bulunmalarının ebedî cezası!.

51. Ve insana nimet verdiğimiz zaman yüz çevirir ve böbürlenir. Ve ona bir kötülükdokunduğu zaman ise artık bol bol duacıdır.

51. Bu mübârek âyetler, insanların bir hâl üzere kalmayıp nîmet zamanında da, nîmetin yok olması zamanında da başka başka vaziyetler aldıklarını bildiriyor. Allah tarafından nâzil olan bir Kur’an’a karşı inkârcı vaziyet alanların haktan ne kadar uzak bulunduklarını ihtar ediyor. O Kur’an’ın semâvî bir kitap olduğuna dâir dış âlemde ve insanların nefslerinde birçok delillerin ortaya çıkacağını ve Cenab-ı Hak’kın her şeyi görüp bildiğini ve ilmiyle her şeyi kuşatıcı bulunduğunu, o inkârcıların ise kıyametin kopmasından şek ve şüphe içinde yaşadıklarını beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve insana nîmet verdiğimiz zaman) ondan hastalık gibi, ihtiyaç gibi şeyleri bertaraf edip kendisine sıhhat, bol geçimlik gibi şeyleri ihsân ettiğimiz vakit (yüz çevirir) ibâdetten, teşekkürden kaçınır (ve böbürlenmekte bulunur) kibirli bir vaziyet alır, yükümlü olduğu vazifeleri yerine getirmeye tenezzül etmez, (ve ona) Bilâkis (bir kötülük dokunduğu zaman ise) meselâ: Bir hastalığa bir ihtiyaca müptelâ olduğu vakit ise (artık bol bol duacıdır) o zaman Cenab-ı Hak’kı hatırlar, O’na duada, niyâzda bulunur durur, tâki o mûsibeti kendisinden açıverip gidersin. Halbuki, o mûsibetten evvel kibirli bir hâlde yaşıyor, ne Peygamberi, ve ne de ona nâzil olan Kur’an-ı tasdik etmiyor, inkârcı, bir hâlde bulunuyordu. “Neâ bicânibihi” kendi nefsiyle uzaklaşmış, olanca varlığıyla böbürlenmiş, vazifesini yapmaktan kaçınmış demektir.

§ Ariz; de çokça enli demektir ki: Bir şeyi pek çokça yapmaktan kinâyedir.

52. De ki: Bana haber veriniz! Eğer, O Kur’an Allah tarafından olmuş ise, sonra siz O’nu inkâr etmiş iseniz, uzak bir muhalefette bulunan kimseden daha sapık kim vardır?

52. Ey Yüce Peygamber!. O inkârcılara (Deki:Bana haber veriniz) fikrinizi açıklayınız bakalım (eğer O) inkâr ettiğiniz Kur’an (Allah tarafından olmuş ise) o, Yüce Yaratıcı tarafından vahy edilmiş bir kitap ise ki, onun öyle olduğu katiyyen sâbittir (sonra) siz (onu inkâr etmiş iseniz) artık siz haktan uzak düşmüş, sapıklık içinde kalmış olmaz mısınız?. Artık düşününüz!. Sizin gibi haktan (uzak bir muhalefette bulunan bir kimseden daha sapık kim vardır?.) Yâni; Ey inkârcılar!. İşte siz böyle haktan ayrılmış, onun Peygamberine, kitabına muhalefet etmiş, sapıklık içinde kalmış kimselersiniz.

53. Yakında onlara ufuklarda ve kendi nefislerinde olan âyetlerimizi göstereceğiz, tâki, onlar için O’nun hak olduğu ortaya çıksın. Kifâyet etmiyor mu ki, Rabbin, şüphe yok O, her şey üzerine şâhittir.

53. Evet.. Cenab-ı Hak buyuruyor ki: (Yakında onlara) Öyle ilâhî hakikatları, Kur’an-ı Kerim gibi bir ebedî mûcizeyi inkâr eden müşriklere, câhillere (ufuklarda) yerlerin ve göklerin çevrelerinde (ve kendi nefslerinde olan âyetlerimizi göstereceğiz) eski ümmetlerin inkârları yüzünden nasıl felâketlere uğrayıp yurtlarının harap bir hâlde kalmış olduğunu ve şimdiki inkârcıların kendi başlarına ârız olacak belâları, mağlûbiyetleri kendilerine göstermiş olacağızdır. (tâki, onlar için onun) O Kur’an-ı Kerim’in veya İslâm dininin veya Hz. Muhammed’in (hak olduğu) tamamen hakikate uygun Allah tarafından indirilmiş ve bütün insanlığa gönderilmiş bulunduğu (ortaya çıksın) fazla düşünmeye hâcet kalmaksızın gözler önünde parlayıp dursun. Nitekim asr-ı saadetteki inkârcılara Cenab-ı Hak, âyetlerini, hârikalarını göstermiş, Resûl-i Ekrem’ini ve O’nun Ashâbını muvaffakiyetlere eriştirmiş, Mekke-i Mükerreme fethedilmiş, İslâmiyet ufuklara yayılmaya başlamıştır. Kur’an-ı Kerim’in haber verdiği ve işâret buyurduğu bir çok yaratılış eserleri de vakit vakit ilm vefennin ilerlemesi neticesinde daha güzelce anlaşılmağa başlanmış, birçok hakikatları daha fen yoluyla keşfedilmeden önce Kur’an-ı Kerim’in haber vermiş olduğu sâbit olmuştur. Artık (kifâyet etmiyor mu ki, Rab’bin şüphe yok. O) Yüce Yaratıcı (herşey üzerine şâhittir) bütün âlemlerde vuku bulan şeyleri, iddiaları görüp bilmektedir. İşte Yüce Yaratıcı, Hz. Muhammed’in peygamberliğini, mûcizeler ile kuvvetlendiriyor. Kur’an-ı Kerim’in ilâhî bir kitap olduğunu beyân ve onun yüceliğini kelâmî bir mûcize olması sûretiyle de ortaya koyuyor. Artık bu hususlarda şek ve şüpheye bir mahâl yoktur. Ne yazık ki, o inkârcılar, bunu takdir edemiyorlar.

54. İyi bil ki, şüphe yok, onlar Rab’lerine kavuşma konusunda bir şüphe içindedirler. İyi bil ki, muhakkak O, her şeyi (ilmiyle) kuşatmıştır.

54. Ey Yüce Nebi!. (İyi bil ki, şüphe yok onlar) O kâfir kimseler (Rab’lerine kavuşma konusunda bir şey içindedirler) onlar öldükten sonra tekrar hayata kavuşmayı, haşr ve neşri kıyametin kopmasını tasdik etmemektedirler. Evet. (İyi bil ki, muhakkak O) Yüce Yaratıcı (her şeyi ilmiyle kuşatandır) bütün eşyayı hâdiseleri ayrıntılarıyla bilmektedir. İnsanların mahiyetlerini, ölüp gittiklerinden sonra alacakları vaziyetlerini, ve onların bütün fiil ve amellerini tamamen bilmektedir. Artık onları yeniden meydana getirmeğe de elbette ki, kaadirdir. O inkârcıların o yanlış kanaatlerini, şek ve şüphe içinde yaşadıkları da tamamen bilmektedir. Onları o kötü itikatlarına, hareketlerine göre elbette ki, cezaya uğratacaktır. O ilk ve kudreti sonsuz olan Kâinatın Yaratıcısı’nın hikmeti, kudret ve irâdesi, bütün kâinat üzerinde tecellî edip duracaktır. Buna imânımız tamdır.

[/toggle]