FETİH SURESİ

Bismillâhirrahmânirrahîm

Bu mübârek Sûre, Medine-i Münevvere’de Cuma sûresinden sonra nâzil olmuştur. Yâni: Hz. Peygamberin hicretinden sonra “Hudeybiyye” seferi esnâsında inmiştir. Böyle hicretten sonra nâzil olan sûreler, medenî sayılmaktadırlar, velevki, Medine-i Münevvere’nin içinde nâzil olmamış olsunlar.

Bu mübârek sûre, yirmi dokuz âyet-i kerîmeyi kapsamaktadır. Bundan evvelki Muhammed sûresi -Aleyhisselâm- da müslümanlar hakkında ilâhî yardımın zuhur edeceği vâ’d olunmuş, müslümanlara istiğfar etmeleri emredilmişti. Bu mübârek sûrede ise fethin, Allah’ın yardımının meydana geldiği, ilâhî mağfiretin gerçekleştiği müjde edilmektedir. Bu münâsebetle buna böyle Fetih Sûresi ünvânı verilmiştir. Bu mübârek sûrenin başlıca konuları şunlardır:

(1): Resûl-i Ekrem’in birçok fetihlere nâil olacağını ve İslâm dininin izzet ve yüceliğini müjdelemek.

(2): Peygamber Efendimizle ağaç altında bey’atte bulunan zâtların Allah rızâsına ve ilâhî yardıma nâil olacağını ilân.

(3): Hz. Peygamberin Arab tâifesine mükellef oldukları cihâd vazifesini teblîğ, ve bu vazifeden yüz çevirenlerin azaba uğrayacaklarını ihtar ve bu hususta mâzeretli olanları tâyin buyurması.

(4): Yüce Peygamber Efendimizin Mescid-i Haram’a müminlerin tam bir emniyet ile gireceklerine dâir olan rüyâsının gerçekleşeceğini teblîğ.

(5): Müminleri Mescid-i Haram’a girmekten men etmeğe çalışan müşriklerin câhiliyye taassuplarını teşhir ediyor. Ehl-i imânın ise sükûnetle, takvâ ile vasıflanmış olduklarını Cenab-ı Hak’kın dilediği kullarını cennete sokacağını haber veriyor.

(6): Son Peygamber Hazretlerinin hidâyetle, hak din ile gönderilmiş olduğundaki hikmete ve İslâm dininin yüceliğine işâret buyuruyor.

(7): Hz. Muhammed Aleyhisselâm’ın bir Allah Resûlü olduğunu ve onunla beraber olan ehl-i imânın kâfirlere karşı vaziyetleriyle kendi aralarındaki pek merhametlice münâsebetlerini beyân ve nasıl parlak birer seçkin simâya sâhip ve semâvî kitablarda da nasıl bir vasıf ile vasıflanmış bulunduklarını ilân ve sâlih müminleri mağfiretle, büyük bir mükâfata kavuşmakla müjdelemektedir.

1. Muhakkak biz sana bir apaçık fetih ihsan ettik.

1. Bu mübârek âyetler, Resûl-i Ekrem’in pek parlak bir fethe muvaffak olduğunu ve bu vesîle ile ilâhî mağfirete mükemmel nîmete nâil, sırat-ı müstakimi tâkibe muvaffak ve pek izzetli bir zafere mazhar olacağını müjdeliyor. Müminlerin kalblerine sükûnet ihsân edilerek bununla imânlarının en kuvvetli bir mertebede bulunacağını ve göklerdeki ve yerdeki orduların bilen, hikmet sâhibi olan Allah Teâlâ’ya âid bulunduğunu beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Peygamberlerin iftiharı! (Muhakkak ki: Biz sana bir apaçık fetih ihsân ettik.) Seni parlak bir zafere bir galibiyete nâil kıldık.

“Feth” kelimesi, lûgatte açmak, düğümü çözmek mânasınadır. İstılahta bir beldeyi sulh veya harb yoluyla elde etmektir. Bu tâbir, mânevîyatta da kullanılır. Bir üzüntüyü gidermeğe ve bir meseleyi hâlletmeye de feth denilmektedir.

Mübîn; âşikâr, parlak, açık, keşfeden, meydana çıkaran ve ayıran gibi mânalarını ifâde eder.

Bu sûredeki fetih’ten maksat nedir? Bu hususta çeşitli görüşler vardır. Cumhur’a göre bundan maksat, Hudeybiyye barış anlaşmasıdır. Şöyle ki: Resûl-i Ekrem Sallallâhü Aleyhi Vesellem Efendimiz, hicretinin altıncı senesinde bin dörtyüz kadar Ashâb-ı kirâmı ile Medine-i Münevvere’den çıkmış, Umre, yâni: ifâsı sünnet-i müekkede olan bir hacda bulunmak maksadiyle Mekke-i Mükerreme tarafına yönelmişti. Fakat Mekke’deki müşrikler bundan haberdar olunca bir ordu ile şehrin dışına çıkmış, Hudeybiyye denilen mahâlde toplanarak müslümanların Mekke-i Mükerreme’ye girmelerine mâni olmaya karar vermişlerdi.

Hz. Osman ile on zât, Mekke-i Mükerreme’ye gönderildi, Hz. Peygamberin maksadının cihâd olmayıp Beytullah’ı ziyaretten ibâret olduğu bildirildi. Buna rağmen Mekkeliler, bu ziyarete râzı olmadılar, içlerinden bâzı kimseler, Resûl-i Ekrem ile Ashâb-ı kirâm’ını gelip gördüler, kalblerinde bir korku meydana geldi, Mekkeliler dönüp gidince müslümanların kudret ve yiğitliklerini Mekke’deki müşriklere anlattılar, sonunda bir barış anlaşmasına karar verdiler. Bu anlaşmaya göre Ashâb-ı kirâm, o sene Beytullah’ı gidip ziyaret etmeyecekler, ertesi sene gelip üç gün içinde ziyaret edebileceklerdi. Resûl-i Ekrem, böyle bir anlaşmayı kabul buyurdu. Bu müsâlehadan dolayı bâzı Ashâb-ı kirâm üzülmüşlerdi, Beytullah’ı ziyaret etmeden Medine-i Münevvere’ye dönüyorlardı.

İşte o sırada “İnnâ Fetahna..” yüce sûresi nâzil olmuş, müslümanların mahzun kalblerine ferahlık vermiş, bir Feth-i mübîn’in gerçekleşeceğini müjdelemiştir. Hattâ Resûl-i Ekrem Efendimiz, Ashâb-ı kirâmına hitaben: “Vallâhi bana bu gece bir sûre nâzil oldu ki: O, bence güneşin üzerine doğduğu herşeyden daha sevgilidir.” diye buyurmuş ve bu mübârek sûreyi okumuştur.

Evet.. Bu barış anlaşması, müslümanlar için bir fütuhat mukaddemesi idi. Çünkü: O zamana kadar müslümanların, kuvvetli bir varlık teşkil ettiğini bilip itiraf etmeyen müşrikler, bu anlaşmayı yapmakla müslümanların bir kuvvet, bir hükümet teşkil etmiş olduklarını tasdikte bulunmuş oluyorlardı.
Bu barış anlaşmasını müteâkip müslümanlar daha ziyade kuvvet tedarikine ve etraftaki kabîleler ile görüşerek onları İslâm dinine getirmeye muvaffak oldular. Bunu müteâkip birçok zaferler, yardımlar yüz göstermiş oldu. Maamafih bu müjdelenen fetihten maksat, bâzı zâtlara göre Hayber’in fethidir. Hayber, Medine-i Münevvere’nin Şam tarafında ve dört konak ötesinde bulunan bir büyük şehirdir ki, Yahudî’lerin ellerinde bulunuyordu, bunlar da müslümanlar için pek zararlı bir durumda idiler.

Resûl-i Ekrem Efendimiz Hudeybiyye’den dönüşünden sonra yirmi gün kadar Medine-i Münevvere’de ikâmet buyurmuş, sonra bin dörtyüz piyade ve iki yüz süvari ile Hayber tarafına gitti. Nihâyet muharebe neticesinde, Hayber kaleleri birer birer fethedildi, birçok ganîmetler elde edildi. Bu fethten maksat, bâzı müfessirlere göre de Mekke-i Mükerreme henüz feth edilmemişti. Fakat bu feth, Allah katında takdir edilmiş olduğu için o anda olmuş gibi gösterilmiştir.

Şöyle ki: Hudeybiyye Müsâlehasından sonra Mekke’deki müşrikler, bu anlaşma hükümlerine muhalefetde bulunmuşlar, Resûl-i Ekrem ile aralarında anlaşma ve güvence bulunan Huzâa’ kabîlesine tecâvüz ederek onlardan yirmi üç kişiyi öldürmüşlerdi. Resûl-i Ekrem ise Huzâa’ kabîlesine yardım edeceğine dâir söz vermişti. Binaenaleyh Hz. Peygamber’in hicretinin sekizinci senesi on ikibin kadar askerden müteşekkil bir ordu ile Mekke-i mükerreme tarafına yönelmiş, bâzı gaileler giderilerek savaşmadan Mekke-i Mükerreme’yi feth etmiş, İkrime İbn-i Ebû Cehl, Safvan İbn-i Ümiyye ve Hz. Hamza’nın kâtili olan Vahşî gibi bâzı şahıslar müstesnâ olmak üzere diğer ahâli hakkında umumi afv ilân buyurmuştur. Ve Beytullah’ı ziyaret edip oradaki üçyüz altmış putu kırdırıp atmıştır.

2. Tâki, Allah, senin için günahından geçmiş ve sonraya kalmış olanı mağfiret etsin ve senin üzerine nimetini itmam buyursun ve seni dosdoğru bir yola iletsin.

2. Yüce Peygamber Hazretleri böyle bir şerefli feth’e muvaffak olmuştur. Bunun sebep ve hikmetine işâret için de buyuruluyor ki: Ey Kâinatın efendisi! Sen böyle bir zafere muvaffak oldun (Tâki Allah) Teâlâ Hazretleri (senin için günâhından geçmiş ve sonraya kalmış olanı mağfiret etsin) yâni: Senin yüksekliğine göre bir kusur sayılabilecek bir olay meydana gelmiş ise onu Cenab-ı Hak af ve setr buyursun.

Gerçek şu ki, o yüce peygamber mâsumdur, ondan kasten bir günâh meydana gelmeyeceği muhakkaktır, onun hakkındaki mağfiret, bir fevkalâde lütuftan ibârettir, veya onun ümmeti hakkındaki mağfiret demektir, Çünkü ümmetinin mazhar olacağı bir mağfiretten o Yüce Peygamber çok ziyade memnun olur. Bir de bu mağfiret, bir mühim nükteyi içermektedir ki: O da Peygamber olan zâtın da bir insan olduğuna ve Allah’ın korumasına muhtaç olup ilâhlık vasfına sâhip bulunmadığına işâretten ibârettir. (ve) Ey saadet sâhibi Peygamber!, (seni dosdoğru bir yola iletsin) Diye öyle bir açık fethe nâil kılmıştır. Tâki: Risâlet vazifeni açık, pervasız bir şekilde ifâya ve sana tâbi olanları bir hidâyet sahasına ulaştırmaya muvaffak olasın, fütuhatı müteâkip de risâlet vazifeni pek güzel bir şekilde devam ettirmeye muvaffak bulunasın.

3. Ve Allah sana pek izzetli bir yardım ile yardımda bulunsun.

3. (Ve) Ey Kâinatın efendisi!. Sen öyle pek parlak bir fethe mazhar oldun, tâ ki (Allah sana pek izzetli,) şerefli (bir zafer ile yardımda bulunsun) seni bütün düşmanlarına galip kılsın, İslâm dinini söndürmek isteyenleri pek şiddetli bir hezimete uğratsın. İslâmiyet’in galebesi tecellî edip dursun. Filhakika Hudeybiyye anlaşmasından sonra ilâhî yardım peşpeşe gelmiş İslâmiyet her tarafa yayılmaya başlamıştır.

§ Nasr = Nusret; Yardım, muavenet, bir kimsenin bir maksadına ermesini veya düşmanına galip gelmesini temin için gerçekleşen maddî veya mânevî yardım demektir.

4. O, o Yüce Yaratıcıdır ki: Müminlerin kalplerine sükûneti indirdi. Tâki: İmânları ile beraber imân arttırsınlar ve göklerin ve yerin orduları; Allah içindir ve Allah, bilendir, hikmet sahibidir.

4. (O, o) Yüce Yaratıcı (dir ki:) düşmanlariyle yüzyüze geldikleri bir sırada (mü’minlerin kalblerine sükûneti indirdi) onlara bir sebât, bir sükûnet, bir kalb kuvveti ihsân buyurdu.
Onlar, Hudeybiyye Müsâlehası zamanında bir ruhî metanete sâhip idiler, Resûl-i Ekrem emretmiş olsa idi derhal müşrikler ile savaşa başlamak isterlerdi, diğer zamanlarda da büyük bir dinî sebât göstermişler, cihâd meydanlarına atılmaktan geri durmamışlardı. Evet Cenab-ı Hak, onlara öyle bir ruhî kuvvet ihsân buyurmuştu (tâki: İmânları ile beraber imân arttırsınlar) Resûl-i Ekrem’in onlara evvelce haber verdiği fütuhatın tecellîsini görerek kalblerindeki gaybî imân, görerek imân derecesine gelmiş olsun. Veyahut dinî vazifeleri ziyâdeleşmiş, bu vesîle ile de dinlerinin mükâfatına fazlasıyla nâil, bulunmuş olsunlar.

Malûm olduğu üzere imân, kesin bilgi mertebesinde olan bir kalbi tasdikten ibârettir. Bu cihetle asıl imânda artıp eksilmek olamaz. Ancak güzel ameller ile imânın nûraniliği artar zevalden korunmuş olur. Bununla beraber yakinin (kesin bilginin) muhtelif mertebeleri vardır.

Apaçık şeyler ile kapalı nazariyeler hakkındaki yakin, elbette ki, bir mertebe değildir. Nitekim beyazın da, aydınlığın da farklı mertebeleri vardır. Nitekim bir âyet-i kerîme de şu meâldedir: “Onlara bizim âyetlerimiz okunduğu vakit onlara imânı arttırır” (ve göklerin ve yerin orduları Allah içindir) bütün melekler, insanlar, cinler vesâir maddî, mânevî varlıklar, Allah Teâlâ’nın birer kudret eseridir, onun emr ve fermanına tâbidirler. O Yüce Yaratıcı, dilediği zaman din düşmanlarını elbette ki, kahr ve helâk buyurur, ehl-i İslâm’ı da zafere nâil kılar (ve Allah) şüphe yok ki, her şeyi (bilendir) hiçbir şey onun ilminden hariç kalamaz, bütün mahlûkatının hâllerini, amellerini tamamen bilmektedir ve o Yüce Yaratıcı (hikmet sâhibidir) bütün kâinattaki tasarrufları birer hikmete ve faydaya dayanmaktadır.
İşte ehl-i imânı cihâd ile mükellef kılması da, birçok ibret dolu hâdiselerin zuhura gelmesi de birer ilâhî hikmet gereğidir.

§ Sekiynet; Sükûn, sebât, vekar, izzet, kalb yatışması, rahmet ve şefkat hissi, kalbe nûr ve kuvvet ve ferahlık veren güzel bir ruhî durumdur ki: İnsan bu sâyede meşrû maksadını temine çalışır, muvaffak olur.

5. Tâki: Mümin olan erkekleri ve imânlı olan kadınları altlarında ırmaklar akar cennetlere içlerinde ebedî kalıcılar olmak üzere girdirsin ve onlardan günahlarını örtsün ve bu ise Allah katında pek büyük bir kurtuluş olmuştur.

5. Bu mübârek âyetler, Resûl-i Ekrem ile O’na tâbi olan ehl-i imânın haklarında tecellî edecek olan ilâhî lütfun, yardım ve zaferin hikmetine işâret ediyor ve onların hak yolundaki çalışmaları vesîlesiyle günâhlarının afv edilip cennetlere sokulacaklarını, ebedî bir kurtuluşa nâil olacaklarını müjdeliyor. Nifak ve şirk ehlinin de kötü inançları ve uğursuzca kuruntuları yüzünden ilâhî gazaba uğramış, lânete hedef olmuş, cehennemde ebedî şekilde cezaya uğramış olacaklarını ihtar ediyor. Allah Teâlâ’nın da bütün kuvvetlere sâhip, sonsuz bir izzet ve hikmetle vasıflanmış olduğunu beyân buyurmaktadır.

 Şöyle ki: Allah Teâlâ, müminlere cihâd ile emretmiş, ehl-i imânı İslâm dininde sâbit kadem kılmış, kendilerini semâvî ve arzî kuvvetler ile desteklemiş, haklarında bir nice ilâhî tedbirler tecellî etmiştir. (Tâki: Mümin olan erkekleri ve imânlı olan kadınları) bu imânlarının pek büyük bir mükâfatı olmak üzere (altlarından ırmaklar akar cennetlere içlerinde ebedî kalıcılar olmak üzere girdirsin) o dindar kullarını böyle pek büyük bir selâmet ve saadete nâil buyursun (ve onlardan günâhlarını örtsün) insanlık icabı yapmış oldukları bir kısım kusurlarını, güzel inançları ve amelleri sebebiyle afv ederek onları cezalandırmasın.

 O kusurları cennete girmelerine aslâ engel bulunmasın, o kusurları bütün bütün unutulmuş, kendileri için bir mahcubiyet vesîlesi olmaktan çıkmış bulunsun, (ve bu ise) Böyle cennete girilmesi ve günâhlarının af edilmesi ve örtülmesi ise o ehl-i imân için (Allah katında pek büyük bir kurtuluş olmuştur.) O Yüce Yaratıcı tarafından takdir ve ihsân buyurulmuş olan en büyük bir zafer, bir ilâhî lütuf mahiyetinde bulunmuştur.

Rivâyete göre yukarıdaki üç âyet-i kerîme, Yüce Peygamber efendimiz hakkında pek muazzam müjdeleri içermiş olarak inince Ashâb-ı Kirâm, o Yüce Peygamber’i tebrik etmişler, Yâ Resûlullâh!. Sen ilâhî mağfiret mazhariyetle müjdelenmiş bulunuyorsun, ne büyük saadet!. Yâ bizim için ne var?. Demişler, bunun üzerine işbu beşinci âyet-i kerîme nâzil olmuş Ashâb-ı Kirâm da ilâhî mağfiret ile müjdelenmişlerdir.

6. Ve tâki: Allah hakkında kötü kuruntuda bulunan münafık erkekler ile münafık kadınları da ve müşrik erkekler ile müşrik kadınları da azaba uğratsın, o kötü kuruntuları kendi üzerlerine geliversin. Ve Allah, onlara gazab etmiş ve onlara lânet eylemiştir ve onlar için bir cehennem de hazırlamıştır. Ve ne fenâ bir uğranacak yer!

6. Evet.. Allah Teâlâ, müminleri zaferlere, muvaffakiyetlere nâil buyuracak ve cennetlere koyacaktır,Tâki, onları imânlarının, hak yolundaki çalışmalarının mükâfatına kavuştursun. (Ve Tâki, Allah hakkında kötü kuruntularda bulunan) Cenab-ı Hak’kın Peygamberine ve mü’min kullarına yardım etmeyeceğini, onları muzaffer olarak Mekke-i Mükerreme’ye girdirmeyeceğini zan edip duran (münâfık erkekler ile münâfık kadınları da ve müşrik erkekler ile müşrik kadınları da cezalandırsın) o dinsizleri ehl-i İslâm’ın zafere kavuşmasını görmekle, İslâm dininin ufuklara yayılmasını anlamakla, İslâm erlerinin ellerine esir düşmekle, öldürülmeye mâruz bulunmakla dünyada cezaya uğratsın, âhirette de cehennem azabına mâruz bıraksın.

Artık (o kötü hâdise, kendi üzerlerine geliversin.) müminler hakkında düşündükleri mağlûbiyetler, öldürülmeler ve esaretler, o inkârcıların başlarına gelsin, onlar ilâhî kahra uğrasınlar. (ve Allah, onlara gazab etmiş) Onlar Allah tarafından büyük bir gazaba mâruz kalmışlardır. (Ve onlara lânet eylemiştir) O dinsizler, Cenab-ı Hak’kın rahmetinden mahrum bırakılmışlardır, (ve onlar için cehennemi de hazırlamıştır.) Onlar kıyamette o cehenneme atılacaklardır, (ve ne fenâ bir uğranacak yer?.) O cehennem. Artık orada ebediyyen azap çekip duracaklardır.

Bu âyet-i Kerîme de münâfıkların müşriklerden evvel beyân edilmesi, münâfıkların ehl-i İslâm hakkında müşriklerden daha ziyade zararlı olduklarına işâreti içermektedir. Çünkü, müşriklerin vaziyetleri malûm olduğu için onlara karşı ona göre cephe alınır. Münâfıklar ise nifaklarını sakladıkları için ehl-i İslâm’ı aldatmış, kendilerini müslüman göstererek İslâmiyet aleyhinde gizlice çalışmış bulunurlar, kendilerine karşı savunma tedbiri alınmamış olur, bu yüzden İslâm âlemi pek zararlara uğramıştır.

“Daire” birşeyi kuşatan hâdise, birşeyin üzerine gelen felâket demektir, çok kere kötü ve hoş olmayan vak’a yerinde kullanılmıştır. “Şev” ve “süv” kelimesi de kötülük, fenâlık, azab, şer, yenilgi, fesat mânasınadır. “Daire-i süv” tâbiri bir dua cümlesi makâmında bulunmaktadır.


7. Ve şu göklerin ve yerin orduları Allah’ındır. Ve Allah, bir azîzdir, bir hakîm’dir.

7. (Ve şu göklerin ve yerin orduları Allah’ındır) Bu orduları teşkil eden zâtlar, hâdiselerden bir kısmı, dindar olan zâtlar hakkında birer rahmet vesîlesidir. Diğer bir kısmı da dinsizler hakkında azabların tatbikine memurdurlar. Bu nükteye işâret için bu ordular, iki defa bildirilmiştir, (ve Allah, bir azîzdir) Her şeye galibtir, dinsizleri böyle cezalandırmağa da fazlasıyla kaadirdir. Ve o Yüce Yaratıcı, (bir hakîmdir) mahlûkatı hakkındaki bütün takdirleri, tedbirleri birer hikmet muktezası bulunmaktadır. Buna inanmışızdır.

Rivâyet olunuyor ki: Hudeybiyye sulhu yapılınca münâfıklardan İbn-i Übey demiş ki: Muhammed -Aleyhisselâm- zannediyor mu ki: Mekke ahalisiyle sulh yapınca veya Mekke’yi fethedince O’nun için artık düşman kalmayacak!. Fâris ve Rûm milletleri nerede?. Bunun için bu âyet-i kerîme ile buyurulmuş oluyor ki: Allah’ın göklerdeki ve yerdeki orduları, Fâris ve Rûm kuvvetlerinin pek ziyade üstündedir. Hak Teâlâ dileyince onları kahrederek yine Peygamberini, İslâm ordularını muzaffer buyurur. Yüce Yaratıcının kudret ve azametini bir kere düşünmeli değil midirler?.

8. Şüphe yok ki, biz seni bir şâhid ve bir müjdeci ve bir korkutucu olarak gönderdik.

8. Bu mübârek âyetler, Resûl-i Ekrem’in ne gibi vasıflar ile Peygamber gönderilmiş olduğunu bildiriyor ve O’nun bu gönderilmesindeki fâidelere, kulluk vazifelerine işâret buyuruyor. Ve Hudeybiyye’de yapılan bîy’atin ehemmiyetini ve bu bîy’ate muhâlefet edenlerin kendi nefsleri aleyhine hareket etmiş olduklarını ve bu ahda riâyet edenlerin de büyük bir mükâfata nâil olacaklarını beyân buyurmaktadır.

Şöyle ki: Ey Son Peygamber!. (Şüphe yok, ki, biz) Yâni: Güçlü ve hikmet sâhibi olan Yüce mâbud (seni bir şâhid) olarak gönderdik. Sen Allah’ın birliğine, İslâm dininin hak olduğuna şahadet etmektesin, kendilerini ilâhî dine dâvete memur olduğun kimselerin imânlarına, itaatlerine ve küfr ile isyânlarına kısmen bizzât ve kısmen de koruyucu melekler vasıtasiyle bir şâhid olmak üzere gönderilmiş bulunmaktasın, (ve) Seni (bir müjdeci) olarak gönderdik, İslâm dinini kabul edenleri cennetler ile ve bir nice nîmetler ile müjdelemektesin (ve) seni (bir korkutucu olarak gönderdik) sana itaat etmeyip ilâhî dinden mahrum kalanları da ilâhî azap ile korkutmakla mükellef bulunmaktasın. Senin risâletin, bütün insanlık hakkında bir selâmet ve saadet vesîlesidir. Sen insanlara hidâyet yolunu göstermekte, onları irşâda çalışmaktasın. Ne yüce bir vazife!.

9. Tâki: Siz Allah’a ve O’nun Peygamberine imân edesiniz ve ona yardımda ve tebcilde bulunasınız ve onu sabah ve akşam tesbîh edesiniz.

9. Evet.. Ey Allah’ın Kulları!. Size öyle yüce bir Peygamber gönderilmiştir. (Tâki, siz Allah’a ve O’nun Peygamberine imân edesiniz) O’nun yüksek tebligâtı sâyesinde güzel inanca, güzel amellere nâil olasınız, İslâm dini ile şereflenmiş bulunasınız (ve O’na) O Yüce Yaratıcıya yâni: O’nun mukaddes dinine, Peygamberine (yardımda ve tebcilde) saygı ve ihtiramda (bulunasınız) hak yolunda mücadeleye devam edesiniz (ve O’nu) o yüce mâbudu (sabah ve akşam tesbîh edesiniz) yâni: Dâima tevhîd ve tenzihte bulunasınız, özellikle gündüz ve gece namazlarına devamda bulunasınız bu gibi kulluk vazifelerini ifâ ederek din nûruna, ilâhî lütfa nâil olabilesiniz.

İşte Resûl-i Ekrem’in insanlığa bir Yüce Peygamber olarak gönderilmesi, böyle pek yüce hikmetleri, faydaları mutazammındır. Artık öyle bir büyük peygamberin gösterdiği yolu tâkibetmek, O’nun mübârek tebligâtına hakkiyle riâyette bulunmak, bütün insanlık için en lüzumlu, en fâideli bir vazife değil midir?.

10. Şüphe yok, sana bîy’at edenler, muhakkak ki, Allah’a bîy’at ederler. Allah’ın eli, onların ellerinin üstündedir. Artık kim ahdini bozarsa kendi aleyhine bozmuş olur ve her kim de Allah ile üzerine sözleşmede bulunduğu şeyi yerine getirirse ona da Allah Teâlâ büyük bir mükâfat verecektir.

10. İşte Hak Teâlâ Hazretleri bu cihete işâret için buyuruyor ki: Ey Yüce Resûl!. (Şüphe yok, sana bîy’at edenler) Sana tâbi olup emirlerin doğrultusunda hareketlerini tanzim eyleyenler, özellikle Hudeybiyye seferi esnâsında bir ağaç altında toplanarak müşriklere karşı savaşa atılmayı üstlenen Ashâb-ı Güzîn (muhakkak ki, Allah’a bîy’at ederler) Çünkü Cenab-ı Hak’kın Resûlüne itaat. Allah Teâlâ’ya itaat demektir.

O Yüce Peygamberin bütün emirleri, teklifleri, Allah içindir. O aslâ hevadan birşey konuşup teklif etmez (Allah’ın eli) kudret ve azameti (onların) o Peygamber ile biatlaşmada bulunan zâtların (ellerinin üstündedir) onları destekler, muvaffakiyetlere nâil kılar, onları o bîy’atlarının üstünde mükâfatlara kavuşturur (artık kim) bu hakikati takdir edemez de ahdını bozar, yaptığı biatta sebât etmezse (kendi aleyhine bozmuş olur) onun zararını kendisi görür, Allah Teâlâ da, onun Peygamberi de ondan müstağnidir, (ve) Bilâkis (her kim de Allah ile üzerine sözleşmede bulunduğu şeyi yerine getirirse) Cenab-ı Hak’kın emrine riâyeten onun Peygamberi ile yapmış olduğu bîy’at hükümlerine riâyette bulunursa (ona da) öyle yaptığı ahda, verdiği söze riâyetkâr olan mümine de Allah Teâlâ (büyük bir mükâfat verecektir.) onu âhirette cennetlere nâil buyuracaktır, nice makâmlara kavuşturacaktır.

İşte hak yolunda yapılan bir taahhüde riâyetin pek büyük karşılığı!.

“Mubayaa”: Lûgatte iki kimse arasında yapılan bir alım satımdan ibârettir. Sonra benzetme yoluyla ahd’e, muahede’ye misak’a da mubayaa ve bîy’at denilmiştir. Bu âyet-i kerîmedeki mubayaadan maksat, tefsircilerin çoğuna göre Hudeybiyye esnâsında yapılan bir bîy’at’den ibârettir. Şöyle ki: Resûl-i Ekrem Efendimiz, Hudeybiyye mevkiine teşrif edince Hıraş İbn-i Ümiyyet-i Huzaî Mekke-i Mükerreme’deki Kureyş tâifesine göndermişti, Hz. Peygamber’in maksadının savaş olmayıp sadece Beytullah’ı ziyaretden ibâret olduğunu onlara bildirmeğe memur olmuştu. Kureyş tâifesi o zâtı öldürmek istemişlerdi. Bâzı kabîlelerin araya girmeleriyle öldürülmekten kurtulmuştu.

Dönüp durumu haber verince Resûl-i Ekrem, Hz. Ömer’i göndermek istedi, fakat kendisinin birçok düşmanları olduğu için Hz. Ömer, mâzeret gösterdi, bunun üzerine Hz. Osman gönderildi, o da gidip Yüce peygamber’in maksadını Mekke’lilere bildirdi. O mübârek zâtı bir müddet tevkîf ettiler, müslümanların arasında Hz. Osman’ın öldürüldüğü şâyi oldu. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem, savaşı göze aldı, etrafında bulunan müslümanları bîy’ate dâvet buyurdu, bu zâtların adedi ondört bin kadardı, bir ağacın altında toplandılar, Hz. Osman’ın öldürülmüş olması takdirinde cihâda atılacaklarına, hiçbirinin bundan kaçınmayacağına dâir Resûl-i Ekrem ile biatlaşmada bulundular.

Bu bîy’ati haber alan müşrikler korktular, anlaşmada bulunmak üzere bâzı kimseleri Hz. Peygamber’e gönderdiler, Hz. Osman’ın katledildiğine dâir şayianın da yalan olduğu anlaşılmıştı. Artık Peygamber Efendimiz, bir sene sonra gelip Beytullah’ı ziyaret etmek üzere Hudeybiyye müsâlehasını kabul buyurmuştu. Bununla beraber bu âyet-i kerîme’deki biat, mutlak, zikredildiğinden bundan evvel ve sonra yapılmış olan biatlara da şümulü vardır. Akabe bîy’atleri bu cümledendir.

Malûm olduğu üzere Resûl-i Ekrem, Sallallâhü Aleyhi Vesellem Efendimiz, daha Mekke-i Mükerreme’de iken her sene Hac mevsimi şehrin dışına çıkar, her taraftan gelen hacılar ile görüşür, onlara İslâmiyet’i bildirir, müslüman olmalarını teklif buyururdu. Hz. Peygamber’in gönderilişinin on birinci senesinde yine Mekke-i Mükerreme haricine çıkmış, “Akabe” denilen bir tepede Medine-i Münevvere’den gelen bir cemaat ile görüşmüş, onlara İslâmiyet’i telkin buyurmuş, onlar da İslâmiyet’i kabul ederek Medine-i Münevvere’ye dönmüşlerdi. Bunlardan beş zât ile yine Medine-i Münevvere ahâlisinden diğer yedi zât, ertesi sene Hacc mevsiminde Mekke-i Mükerreme’ye gelmişler, Akabe mevkiinde Resûl-i Ekrem, ile görüşmüşler: “Allah Teâlâ’ya ortak koşmamak ve zinada, hırsızlıkta, iftirada bulunmamak, kız çocuklarını öldürmemek, hakkı müdafaadan çekinmemek üzere bir biatta bulunmuşlardı. Buna “birinci Akabe bîy’ati” denilmiştir.

Hz. Peygamberin gönderilişinin onüçüncü senesinde de yine Medine-i Münevvere ahâlisinden yetmiş üç erkek ile iki kadın, Mekke-i Mükerreme’ye gelmişlerdi. Ebû Eyyûb-ül Ensarî Hazretleri de bunların arasında idi, Akabe mevkiinde Resûl-i Ekrem Efendimiz ile buluştular, bu defa da “ikinci Akabe” bîy’ati gerçekleşti. Şöyle ki: Peygamber Efendimiz, Medine-i Münevvere’ye hicret buyurduğu takdirde onu kendi nefsleri gibi muhafaza edeceklerine ve ona itaatde bulunacaklarına ve her türlü tehlikelere karşı İslâmiyet’i müdafaaya çalışacaklarına, müslümanların zayıflarına, fakirlerine yardım eyleyeceklerine dâir söz verdiler. Resûl-i Ekrem’in mübârek elini tutarak ahd-u misakta bulundular. Resûl-i Ekrem, Sallallâhü Aleyhisselâm de Medine-i Münevvere’ye hicret buyuracağını onlara müjdeledi. İşte bu onuncu âyet-i kerîme, bütün bu anlaşmaları kapsamaktadır.

11. Bedevîlerden geri bırakılmış olanlar, sana diyeceklerdir ki:Bizi mallarımız ve ailelerimiz oyaladı, artık bizim için mağfiret dile. Onlar kalplerinde olmayan şeyi dilleriyle söylerler. De ki: Eğer sizin hakkınızda bir zarar dilerse veya sizin hakkınızda bir menfaat murâd ederse artık sizin Allah’tan bir şeye kim mâlik olabilir? Doğrusu Allah Teâlâ işlediğiniz şeyden hakkıyla haberdardır.

11. Bu mübârek âyetler, Resûl-i Ekrem ile yapılan bir biata riâyet etmemenin, onun emrine muhalefetde bulunmanın mes’uliyetine işâret ediyor. Buna bir misâl olmak üzere bir kısım Bedevîlerin birer bahane ile Hz. Peygamber’e muhalefet ederek onunla beraber Hudeybiyye seferine katılmadıklarını ve o Yüce Peygamberin mağlûp olacağını zan etmiş bulunduklarını bildiriyor.

 Allah Teâlâ’ya ve O’nun Peygamberine itaat edenlerin mükâfatlara nâil olacaklarını müjdeliyor, muhalefette bulunanların da azablara uğrayacaklarını ihtar buyuruyor. Pek çok merhamet ve mağfiret sâhibi olan Yüce Allah’ın bütün kâinata sâhip olduğunu ve kulları üzerinde dilediği gibi tasarrufta bulunacağını beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Peygamberlerin iftiharı!.

(Bedevîlerden geri bırakılmış olanlar) Hudeybiyye seferine katılmayıp Hz. Peygamber ile beraber bulunmak şerefinden mahrum kalmış bulunanlar, bir mâzeret ileri sürmek maksadiyle (sana diyeceklerdir ki: Bizi mallarımız ve ailelerimiz oyaladı) mallarımızın idaresi, ailelerimizin korunması, geçiminin sağlanması bizi meşgul kıldı bu sefere katılmamıza engel bulundu, (artık) Ey merhamet sâhibi Yüce Peygamber!, (bizim için mağfiret dile) Cenab-ı Hak, bizi afv etsin, bizim muhalefetimiz öyle bir mâzeret sebebiyle zorunlu olarak meydana gelmiştir.

 Yoksa Hz. Peygamberin emrine muhalefet etmek, isyânda bulunmak maksadiyle vâki olmuş değildir. Allah Teâlâ ise onların bu iddialarını red ve yalanlamak için buyuruyor ki: (Onlar kalblerinde olmayan şeyi dilleriyle söylerler) Onların sefere katılmamaları için ciddi bir mâzeret, bir meşguliyet mevcut değildi ve onların mağfiret temennîleri de samimi değildir. Çünkü onlar, istiğfara muhtaç olduklarına kalben inanmış bulunmamaktadırlar.

Binaenaleyh ey Yüce Resûl!. Onlara (de ki) ey boş yere mâzeret ileri sûren gâfiller!, (eğer) Cenab-ı Hak (sizin hakkınızda bir zarar dilerse) sizin mallarınızı, aile fertlerinizi helâk etmek, sizleri zarara uğramış bir hâlde bırakmak murâd buyurmuş olursa artık kim, bu zararı, bu felâketi sizden bertaraf etmeğe kaadir olabilir?, (veya) O Yüce Yaratıcı (sizin hakkınızda bir menfaat murâd ederse) mallarınızın, ailelerinizin korunması takdir edilmiş bulunursa size bir zarar vermeğe kim muktedir olabilir?, (artık) düşününüz (sizin için Allah’tan birşeye kim sâhip olabilir?.) hangi kimse, ilâhî irâdeye aykırı olarak size bir zararda veya bir menfaatte bulunabilir?, (doğrusu Allah Teâlâ işlediğiniz şeyden hakkiyle haberdardır.) Sizin bu geri kalmanız da böyle bildirdiğiniz mâzeretlere mebnî değildir, bilâkis bir kuşku ve nifaktan kaynaklanmış bir ruhî durumun eseridir.

12. Hayır.. Siz sandınız ki: Peygamber ve müminler ailelerine aslâ dönmeyeceklerdir. Bu kalplerinizde süslenmiş idi ve kötü bir zan ile zanda bulunmuştunuz ve siz helâke mahkûm bir kavim oldunuz.

12. (Hayır..) İleri sürdüğünüz mâzeret, doğru değildir, (siz sandınız ki, Peygamber ve müminler) müşrikler tarafından mağlûp edilip, tamamen öldürüleceklerdir. (ailelerine aslâ dönmeyeceklerdir) bundan dolayı siz muhalefette bulundunuz, kendi hayatınızı kurtarmak sevdasına düştünüz, böyle bir sû-i zânda bulunmaktan kendinizi alamadınız. (bu) Kötü kuruntu (kalblerinizde süslenmiş idi) şeytan, sizi böyle bir çirkin zânna düşürmüş, sizin bu sefere iştirâk etmenizi pek uygun bir hareket gibi size göstermişti (ve kötü bir zân ile zânda bulunmuştunuz) Cenab-ı Hak’kın Yüce Peygamberine yardım etmeyeceği, O’nu düşmanlarına karşı mağlûp, perişan bir hâlde bırakacağı hayâline kapıldınız (ve siz) ey böyle bir kötü zânda bulunan şahıslar!, (helâke mahkûm bir kavim oldunuz) Hak Teâlâ’nın gazabına lâyık, hayırlı işlerde bulunmak selâhiyetinden mahrum bir vaziyette kaldınız.

O kötü zânnınızın müstelzim olduğu âkıbet, böyle mânevî bir helâkten ibârettir. Meğer ki, tevbe ve istiğfar edilmiş olarak inanç sağlamlaştırılmış olsun.

13. Her kim ki, Allah’a ve Peygamberine imân etmemiş olursa artık bilsin ki: Muhakkak biz, kâfirler için bir çılgın âteş hazırlamışızdır.

13. (Her kim ki,) Ey muhalefette bulunan güruh!. Gerek sizden ve gerek başkalarından herhangi bir şahıs ki, (Allah’a ve Peygamberlerine imân etmemiş olursa) böyle hem Allah Teâlâ’nın varlığını, birliğini hem de Hz. Peygamberin risâletini bilip tasdik etmezse, ilâhî dinden mahrum küfre mahkûm bulunmuş olursa (artık) öyle bir kimse bilsin ki (muhakkak biz) yâni: Yüce Allah öyle (kâfirler için bir çılgın âteş hazırlamışızdır.) onlar, cehennemde pek şiddetli bir âteş ile azap göreceklerdir.

14. Ve Allah’ındır, o göklerin ve yerin mülkü. Dilediğini yarlıgar ve dilediğini de cezalandırır ve Allah çok yarlıgayıcı, çok merhamet edici olmuştur.

14. Evet.. Allah Teâlâ, Her şeye kaadirdir, mülkünde dilediği tasarrufata selâhiyyetlidir, (ve Allah’ındır, o göklerin ve yerin mülkü) bütün onlarda tasarruf, hâkimiyet icrası, Allah Teâlâ’ya mahsustur, hiç kimse, onun irâdesine engel olamaz. O merhametli yaratıcı (dilediğini yarlıgar) tevbe ve istiğfar eden kulları, onun af ve örtmesine nâil olurlar, (ve dilediğini de azaba uğratır) Küfründen, nifakından ayrılmayan, günâhlarından dolayı nadim ve pişman olmayan kimseleri de lâyık oldukları azaplara kavuşturur.

 İlâhî hikmeti bunu gerektirmektedir. (ve Allah çok yargılayıcı, çok merhamet edici olmuştur.) bunun içindir ki: İnsanlığı aydınlatmak için, onlara doğru yolu göstermek için Peygamberlerini göndermiş, kitablarını ihsân buyurmuştur. Artık sizler de onun mağfiretine, merhametine lâyık olmak isterseniz kötü kanaatlerinizi bırakarak ciddi şekilde tevbe ve istiğfar etmelisiniz. Bütün bu husustaki ilâhî ihtarlar, insanlık hakkında birer ilâhî rahmet eseridir. Bunlardan bir an evvel istifâdeye çalışılmalıdır.

Bu âyet-i kerîme, o muhalifleri tevbeye ve Resûl-i Ekrem’e itaate teşvik mahiyetindedir. O muhalifler ise bir kısım tefsirlerde beyân olunduğuna göre müslümanlığı kabul etmiş olan Cüheyne, Müzeyne, Gıfar, Eşca, Dil ve Eslem kabîleleridir. Bunlar, Kureyş, Sekif, Kinâne gibi müşrik kabîlelerden korktukları için Resûl-i Ekrem’in dâvetine icâbet etmemişler ve Resûl-i Ekrem’in savaşa atılarak mağlûp olacağını sanmışlardı. Halbuki: Peygamber Efendimizin bu seferi, bir savaş için değildi. Umre maksadiyle Beytullah’ı tavaf için yola çıkmış, Hedy denilen kurbanları da beraber götürmüştür, bunlar da Hz. Peygamber’in maksadının savaş olmadığını gösteriyordu. Bu muhaliflerin Benî Lihyan, Benî Gatfan gibi bir takım münâfıklardan ibâret olduğuna kaîl olan müfessirler de vardır. Molla Gurânî merhum bu cümledendir.

15. O geri bırakılmış olanlar, siz ganimetler elde etmek için sefere çıkıp gideceğiniz zaman diyeceklerdir ki: Bizi bırakınız, arkanızdan gelelim. Onlar Allah’ın kelâmını değiştirmek isterler. De ki: Siz bize aslâ tâbi olamazsınız, işte sizin için Allah Teâlâ önceden böyle buyurmuştur. Buna da diyeceklerdir ki: Hayır. Bizi kıskanıyorsunuz. Halbuki, pek azdan başka birşey anlayamaz olmuşlardır.

15. Bu mübârek âyetler, Hudeybiyye seferine katılmamış olan Bedevîlerin daha sonra ganîmet elde etmek için Hayber seferine iştirâk etmek talebinde bulunacaklarını ve bu katılmanın kabul edilemeyeceğini ve bu kabul edilememenin kıskançlıktan olduğunu söyleyeceklerini bildiriyor. Onların ileride şiddetli bir savaşa dâvet edileceklerini, ona iştirâk edenlerin mükâfatlara, ondan kaçınanların da büyük bir azaba uğrayacaklarını ihtar ediyor.

 Böyle bir savaştan kimlerin müstesnâ bulunduklarını beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: (O geri bırakılmış olanlar) Ashâb-ı kîram ile Hudeybiyye seferine katılmamış olan Bedevîler (siz) ey Hudeybiyye seferinde bulunan seçkin Ashâb-ı Kirâm!. (ganîmetler elde etmek için) Hayber’e doğru (sefere gideceğiniz zaman) o Bedevîler (diyeceklerdir ki: Bizi bırakınız) bize müsaade veriniz (arkanızdan gelelim) sizi tâkib edip Hayber savaşına katılalım. Fakat onlar, Allah rızâsı için değil, ganîmet malı sevdasiyle bu savaşta bulunmak isteyeceklerdir. Binaenaleyh onlara böyle bir müsaade verilmeyecektir. Çünkü: (onlar Allah’ın kelâmını değiştirmek isterler) yâni Hudeybiyye seferinde bulunan zâtlar için vâ’dedilmiş ganîmetlere ortak olmak arzusunda bulunurlar.

Bu ise ilâhî vâ’di, ilâhî takdiri değiştirmek gibi imkânsız bir talebte bulunmaktan başka değildir. Ganîmetler, yalnız Hudeybiyye’de bulunmuş olan zâtlara âidtir. Veyahut o Bedevîlerin bu Hayber seferinde iştirâk etmelerinin kabul edilemeyeceğine dâir bir ilâhî emir çıkmıştı, artık bu emre muhalif olarak onların iştirâki nasıl kabul edebilirdi?. Binaenaleyh ey Bedevîler!. (siz bize aslâ tâbi olamazsınız) bu Hayber savaşında bizimle beraber bulunamazsınız (işte sizin için Allah Teâlâ önceden böyle buyurmuştur.)

Hayber ganîmeti yalnız Hudeybiyye’de bulunan zâtlara âidtir, artık siz bize tâbi olarak elde edilecek ganîmetlere ortak olamazsınız, (buna da) O Bedevîler (diyeceklerdir ki: Hayır.. Bizi kıskanıyorsunuz) öyle bir ilâhî emir yoktur, bizi sırf bir haset sebebiyle o ganîmetlerden mahrum bırakmak istiyorsunuz. Bunların bu câhilce iddialarını red için de Cenab-ı Hak buyuruyor ki: (halbuki,) Öyle bir iddiada bulunan câhiller, münâfıklar (pek azdan başka birşey anlayamaz olmuşlardır.) onlar ancak dünyaya âid bâzı şeyleri anlayabilirler, dine âid işleri güzelce anlamaktan mahrum bulunmaktadırlar, onun içindir ki, öyle haset iddiasında bulunmak cehâletine cür’et göstereceklerdir.

16. O Bedevîlerden geri bırakılmış olanlara de ki: Siz ileride şiddetli savaş ehli bir kavme dâvet olunacaksınızdır. Onlar ile savaşta bulunursunuz veya onlar İslâmiyet’i kabul ederler. Artık itaat ederseniz Allah Teâlâ size güzel bir mükâfat verir ve eğer evvelce çevirmiş olduğunuz gibi yine yüz çevirirseniz bir acıklı azab ile cezalandırır.

16. Allah Teâlâ Hazretleri, Yüce Resûlüne emr ediyor ki: Resûlüm!. (O Bedevî’lerden geri bırakılmış olanlara de ki:) Eğer hak yolunda cihâda atılmak istiyorsanız, ileride birçok savaşlar vâki olacaktır ve (siz ileride şiddetli savaş ehli bir kavme dâvet olunacaksınızdır.) yâni: Fars ve Rûm kavimleri gibi, Hevazin ve Sekîf ve Müseylimetülkezzab’ın Ashâbı olup Yemame’de bulunan Ben-i Hanife gibi kuvvetli kavimlerden hangi biriyle cihâdda bulunmaya çağırılacaksınızdır. (onlar ile savaşta bulunursunuz veya onlar İslâmiyet’i kabul ederler) savaşa ihtiyaç kalmaz. Çünkü maksat, Allah’ın dinini yüceltmektir, bu elde edilince cihâda lüzum kalmaz (artık) öyle bir dâveti kabul ile (itaat ederseniz Allah Teâlâ size güzel bir mükâfat verir) dünyada ganîmetlere, âhirette de cennetlere nâil olursunuz, (ve eğer evvelce) Hudeybiyye seferinde (yüz çevirmiş olduğunuz gibi yine yüz çevirirseniz) yine cihâddan kaçınır iseniz, Yüce Yaratıcı (sizi bir acıklı azab ile azaplandırır) dünyada zillete, âhirette de cehennem azabına düşmüş olursunuz.

Gerçekten de Kur’an-ı Kerim’in haber verdiği böyle pek şiddetli, kuvvetli savaşlar gerek Hz. Peygamber zamanında ve gerek Raşid hâlifeler zamanlarında vâki olmuş, birçok İslâm mücahitleri cihâd meydanlarına atılarak İslâm dinini yaymaya muvaffak bulunmuşlardı. Geleceğe âid bu haberleri vaktiyle müslümanlara müjdelemiş olan Kur’an-ı Kerim’in ebedî bir mûcize olduğu bu vesîle ile de sâbit olmuştur.

17. Amâ’ya güçlük yoktur ve topal’a güçlük yoktur, hasta olana da güçlük yoktur. Ve her kim Allah’a ve Peygamberine itaat ederse onu altından ırmaklar akar cennetlere girdirir ve her kim de yüz çevirirse onu da bir elim azab ile azablandırır.

17. Cihâda katılmamayı mübâh kılan şeyler ise o Bedevîlerin iddia ettikleri şeyler değildir, onlar birer mâzeret sayılamazlar. İşte mâzeret teşkil edecek şeyleri Cenab-ı Hak bildiriyor: (Âma’ya güçlük yoktur) O cihâd ile mükellef değildir, savaştan geri kalabilir (ve topala güçlük yoktur) onun o hâli de cihâd ile mükellef olmaması için bir özür sayılır (hasta olanlara da güçlük yoktur) onlar da mâzeret sâhibidirler, cihâda iştirâk etmeyebilirler, İslâm dininde güçlük, zorluk bulunmadığı malûmdur. (ve) Artık bu bildirilen emirler, ve yasaklar hususunda (her kim Allah’a ve Peygamberine itaat ederse) onların bildirdiği dinî hükümlere, vazifelere riâyette bulunursa Cenab-ı Hak (onu) o itaatkâr kulunu (altından ırmaklar akan cennetlere girdirir) onu ebedî nîmetlere nâil buyurur (ve her kim de yüz çevirirse) itaatten kaçınırsa, bir özrü bulunmaksızın hak yolunda cihâda atılmak istemezse (onu da bir elîm azab ile azablandırır) âhirette cehennem âteşine sokar. Binaenaleyh her insan, uyanık bulunmalıdır, hak yolunda elinden gelen fedakârlığı esirgememelidir ki, hakikî geleceğini temin etmiş iyiler zümresine katılmış olabilsin.

18. Yemin olsun ki, Allah, müminlerden râzı oldu, o vakit ki, ağacın altında seninle inatlaşmada bulunur oldular. Onların kalplerinde olanı bildi de üzerlerine o sekiyneti o huzur ve sükûneti indirdi ve onları bir yakın feth ile mükâfatlandırdı.

18. Bu mübârek âyetler de Resûl-i Ekrem ile bir ağaç altında biatlaşmada bulunan müminlerden Cenab-ı Hak’kın râzı olduğunu ve onları bir fethe ve bir nice ganîmetlere nâil buyurduğunu bildiriyor ve O müminlere, ileride daha nice fetihler ve ganîmetlere nâil olacaklarını şöylece müjdeliyor. (And olsun ki, Allah, müminlerden râzı oldu.)

Onları ilâhî rızâsına kavuşturdu. (o vakit ki, ağacın altında) toplanarak ey peygamberlerin iftiharı!, (seninle biatlaşmada bulunur oldular) Hudeybiyye seferi esnâsında bir ağacın altında toplanarak Resûlullâh ile biatlaşmada bulunan ehl-i imân, Cenab-ı Hak’kın yüce rızâsına nâil bulunmuş oldular. Bu sebepledir ki: Bu biatlaşmaya “Beyatürrıdvan” denilmiştir. Bu ağaçtan maksat ise yâ ümmi gıylan veya muz yâni: Semüre denilen sakız ağacı idi veyahut “Sidre” ağacı idi ki: Bunun kurutulan yaprakları sabun gibi kullanılır. Bu ağaç bir sene sonra gözden kaybolmuştur. Rivâyete göre bu ağaç hakkında çok hürmet gösterilmeğe başlanılmış, yanlış bir inanç yerleşmesin diye bunu Hz. Ömer kestirmiştir.

Hudeybiyye bîy’atı için onuncu âyet-i kerîme’nin izahına müracaat!. Evet.. Hak Teâlâ Hazretleri (onların) o biatlaşmada bulunan samimi müminlerin (kalblerinde olanı bildi de) onların sadâkatleri, ahidlerine vefâ edecekleri Allah katında malûm bulunduğu için onların (üzerlerine o sekineti) o kalb huzurunu, o vicdan rahatlığını, o sulh sebebiyle emniyet içinde yaşayacaklarına âid kanaati (indirdi) onların yüreklerine öyle bir sükûnet verdi, (ve onları bir yakın feth ile mükâfatlandırdı.) onları o itaatlerine, sadâkatlarına bir mükâfat olarak Hayber’in fethine muvaffak buyurdu veyahut Mekke-i Mükerreme’nin veya “Hicr” diyârının fethine nâil kıldı. Alusî merhumun beyânına göre bundan maksat “Bahreyn” denilen yerdir ki, burası da Hz. Peygamber zamanında fethedilmiştir. Bu beldenin meyvelerinden Ashâb-ı Kîram uzun bir müddet istifâde etmişlerdir.

19. Ve alacakları birçok ganîmetler ile de mükâfatlandırmıştır. Ve Allah Teâlâ mutlaka bir gâlib, bir hâkim bulunmaktadır.

19. (Ve) Allah Teâlâ, o samimi müminleri ileride (alacakları birçok ganîmetler ile) de mükâfatlandırmıştır. Onlara nice fetihler ihsân buyurmuştur. Bu da ya Hayber veya Hicr veya Fars ile Rûm ganîmetleridir. (Ve Allah Teâlâ mutlaka bir galib, bir hakîm bulunmaktadır.) Hikmetinin gereğine göre her dilediğini vücuda getirebilir, din düşmanlarını da mağlûb ederek müslümanları fütuhata nâil buyurmaktadır. Her hâdise, o Yüce Yaratıcının kudreti altına dahil, hikmetine uygun bulunmaktadır.

20. Allah Teâlâ size birçok ganîmetler vaad etmiştir ki, siz onları alacaksınızdır. Bunu da size acele olarak verdi ve sizden insanların ellerini çekti ki, müminler için bir işaret olsun ve sizi bir dosdoğru caddeye çıkarsın.

20. Evet.. Ey bütün ehl-i imân!. (Allah Teâlâ size birçok ganîmetler vâ’d etmiştir ki, siz onları alacaksınızdır.) İslâm orduları, daha nice yerleri fethe muvaffak olacaktır, İslâmiyet, doğu ve batıya yayılıp duracaktır. Nitekim de bu fetihler, tarihan gerçekleşmiştir. Bununla beraber müslümanlar yalnız bu dünyevî nîmetler ile değil, asıl uhrevî nice ebedî nîmetlere kavuşacaklarına dâir de müjdelenmişlerdir.

 (bunu da) Böyle Hayber ganîmetini de (size çabucak verdi) veya biatlaşma ile barışa kavuşmayı da size bir ön mükâfat olarak ihsân buyurdu (ve sizden insanların ellerini çekti) Hayber ahâlisinin veya onların müttefikleri olan Bin-i Esed ve Getefan kabîlelerinin Medine-i Münevvere ahâlisine saldırmalarına meydan vermedi, onların kalblerine bir korku düşürdü, kendilerini savunmaya cesaret edemez oldular.

Evet.. Cenab-ı Hak, böyle takdir buyurdu (ki, müminler için bir âyet olsun) Resûl-i Ekrem’in peygamberliğine ve O’nun Allah katında desteklenmiş bulunduğuna bir delil teşkil etsin, (ve) Ey müminler!, (sizi dosdoğru bir caddeye çıkarsın) Sizi İslâmiyet’te sebat edici kılsın, sizin basiretinizi, kalbi kanaati arttırsın, Tâki, her hususta Hak Teâlâ’ya tevekkül ve O’nun lütuf ve ihsânına güvenip temizce bir inanç ile yaşayasınız.

21. Ve bir başkası da vaad buyrulmuştur ki onların üzerine sizin gücünüz henüz yetmemiştir. Allah Teâlâ onları muhakkak ki, kuşatmıştır ve Allah Teâlâ herşey üzerine hakkıyla kadir bulunmuştur.

21. (Ve) Kerem Sâhibi Yaratıcı tarafından ehl-i imâna (bir başkası) da, diğer fetihler ve ganîmetler de vâ’d buyurulmuştur ki: (onların üzerine gücünüz henüz yetmemiştir.) Onları ey Ashâb-ı Güzîn!. Sizler henüz elde edecek değilsinizdir, onlar ilerideki müslümanlara nâsip olacaktır. O müslümanlara karşı Fâris ve Rûm kavimleri gibi ehl-i küfrün mağlûbiyetleri ileride vücude gelecektir.

Yâhut ileride Huneyn gazvesinde “Hevazinden” bir nice ganîmetler elde edilecektir. (Allah Teâlâ onları) O inkârcı kavimlere âid yolları, varlıkları (muhakkak ki, kuşatmıştır) onları ilm ve kudret bakımından kuşatmıştır, onları müminlerin fethine mâruz bırakacaktır. (ve Allah Teâlâ herşey üzerine hakkiyle kaadir bulunmuştur.) binaenaleyh bu fütuhatı da, bu ganîmetleri de müslümanlara nâsip kılmaya -inanmışız ki- kaadirdir, bunlar mutlaka gerçekleşecektir. Nitekim de ileride gerçekleşmiş, bunları haber veren Kur’an-ı Kerim’in ebedî bir mûcize olduğu bu şekilde de tecellî etmekte bulunmuştur.

22. Ve eğer o kâfir olanlar, sizinle savaşta bulunacak olsalar idi elbette arkalarına döneceklerdi, sonra ne bir dost ve ne de bir yardımcı bulamazlardı.

22. Bu mübârek âyetler de Resûl-i Ekrem’e karşı Mekke müşrikleri savaşa cür’et etmiş olsalar idi yenilgiye uğrayıp hiçbir yardımcı bulamayacaklarını bildiriyor. Müminlerin öyle bir ilâhî korumaya nâil olmalarının bir ilâhî âdet gereği olduğunu ve buna muhalif hareketlerin başarısızlığa uğrayacağını ihtar ediyor ve Cenab-ı Hak’kın Mekke vâ’disinde müşriklerin ellerini müminlerden, müminlerin ellerini de zaferden sonra müşriklerden def ve men ederek müminleri dünya ve âhirette selâmete, galibiyete nâil buyurmuş olduğunu beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve eğer o kâfir olanlar) O Hudeybiyye anlaşmasına râzı olan Mekke müşrikleri veya Hayberlilere imdat edemeyen müttefikleri ey ehl-i İslâm!, (sizinle savaşta bulunacak olsalar idi) öyle bir savaşa cür’et gösterseler idi (elbette arkalarına döneceklerdi) Mağlûp ve perişan bir hâle geleceklerdi (sonra) da kendileri için (ne bir dost ve ne de bir yardımcı bulamazlarda hiçbir vakit kendilerinin imdadına koşacak bir kuvvete nâil olamazlardı.

23. Allah Teâlâ’nın öteden beri süregelen âdeti budur ve Allah’ın âdeti için aslâ bir değişiklik bulamazsın.

23. Böyle Resûl-i Ekrem’in ve O’na tâbi olan zâtların düşmanlarına karşı korunması, muvaffakiyeti (Allah Teâlâ’nın öteden beri) diğer Peygamberler zamanından itibaren (süregelen âdeti) dir. Yâni: Bu, Cenab-ı Hak’kın bir hükmüdür, bir ezelî takdiridir, onun mübârek Peygamberleri ergeç dâima ilâhî yardıma mazhar olmuşlardır. (ve) Ey insan!. (Allah’ın âdeti için aslâ bir değişiklik bulamazsın) ilâhî âdet ilâhî emir ve yasak ne ise o öylece sürüp gider, onu kimsenin değiştirme ve bozmaya selâhiyeti olamaz.

Özet olarak: Bu âyet-i kerîme ile işâret buyurulmuş oluyor ki: Son Peygamber Hazretleri de bir ilâhî sünnet gereği olarak
Bedr savaşında olduğu gibi muvaffakiyetlere nâil olacaktır. Onun apaçık dini, bütün ufuklara yayılıp ona hiçbir kimse mâni olamayacaktır.

24. Ve O: o Yüce Yaratıcıdır ki: Onların ellerini sizden ve sizin ellerinizi de onlardan Mekke vâdisinde çektirdi, sizi onların üzerlerine muzaffer kıldıktan sonra ve Allah, sizin bütün işlediklerinizi görücüdür.

24. (Ve O, o) Yüce Yaratıcı (dir ki: Onların) Mekke müşrikleriyle diğer kâfirlerin (ellerini) ey Ashâb-ı Güzîn!. (sizden) Men etti (ve sizin ellerinizi de onlardan) o dinsiz düşmanlarınızdan (Mekke vâ’disinde) yâni: Mekke-i Mükerreme içinde veya Hudeybiyye’de veya “Ten’im” mahâllinde (çektirdi) aranızda savaş devam edip durmadı Ve ey müslümanlar!. (sizi onların) O kâfirlerin (üzerlerine muzaffer kıldıktan sonra) sizin daha ileri giderek o düşmanları büsbütün tenkil etmenizi takdir buyurmadı (ve Allah sizin bütün işlediklerinizi görücûdür) bütün kullarının fiillerini ve hâllerini bilicidir, onların varlıkları, bütün hareketleri ilâhî takdire dayanmaktadır, ilmi dairesinde yürümektedir.

İnsanlar ise böyle geniş bir ilme sâhip değildirler. Binaenaleyh Yüce Yaratıcının kulları hakkındaki bütün takdirleri, tasarrufları bir ilm ve hikmete dayalı bulunmaktadır.

“Bu âyet-i kerîmedeki zaferden maksat, bir rivâyete göre şu hâdisedir. Hudeybiyye seferi esnâsında Ebû Cehl’in oğlu İkrime ki sonradan müslüman olmuştur, beşyüz kişi ile Hudeybiyye vâdisine çıkmış, müslümanlara baskında bulunmak istemişti, fakat Peygamber Efendimizin gönderdiği bir kuvvet, onları yenilgiye uğratmıştı.

Diğer bir rivâyete göre de Resûl-i Ekrem Efendimiz, Ashâb-ı Kîram’iyle Hudeybiyye civarında bulunurlarken düşman tarafından silâhlı seksen kişi bir sabah vakti Cebeli Ten’im tarafından inerek müslümanlara saldırmak istemişlerdi. Bunları müslümanlar yakaladılar, böyle bir zafer elde edildi. Fakat Yüce Peygamber Efendimiz bunları afv etti, serbest bıraktı, Celâleyn tefsirinde bildirildiğine göre Hz. Peygamber’in bu lütfu Hudeybiyye anlaşmasına sebep olmuştur. Veyahud bu zaferden maksat, Mekke-i Mükerreme’nin feth olunduğu gündeki zaferdir, İmam-ı Âzam bununla delil getirmiştir ki: Mekke-i Mükerreme, sulhen değil, unve’ten yâni kahr ve galebe sûretiyle feth olunmuştur.

25. Onlar, o kimselerdir ki: Kâfir oldular ve sizi Mescid-i Haram’dan men eylediler. Kurbanları da mahalline varmaktan alıkoydular. Eğer bilmediğiniz mümin erkekler ile imân sahibi kadınlar bulunmasa idi, onları bilmeksizin çiğneyip de o yüzden size bilmeksizin bir meşakkat, bir keder, bir üzüntü isabet etmeyecek olsa idi elbette ellerini onlardan çektirmezdi, fakat çektirdi, tâki, Allah dilediğini rahmeti içine girdirsin. Eğer onlar seçilmiş olsalar idi, elbette onlardan kâfir olanları elîm bir âzab ile azaplandırırdık.

25. Bu mübârek âyetler de Resûl-i Ekrem’in Mescid-i Haram’ı ziyaretine ve Hacc merasimini ifâ için kurbanların mahâlline gönderilmesine mâni olan kâfirler ile savaşta bulunmadığının sebep ve hikmetini bildiriyor. Şöyle ki: (Onlar) Vaktiyle Mekke-i Mükerreme’de bulunan ve onlara katılmış olan tâifeler (o kimselerdir ki: Kâfir oldular) Allah’ın birliğini inkâr ettiler, İslâm dinini zâhiren ve bâtınen kabulden kaçındılar (ve sizi) Ey müslümanlar!.

Hudeybiyye seferinde (Mescid’i Haram’dan men eylediler) Mekke-i Mükerreme’ye girip İhram ve Umre vazifelerini ifâ etmenize müsaade de bulunmadılar (kurbanları da mahâlline varmaktan mahbus bıraktılar) Peygamber Efendimizin göndermiş olduğu yetmiş kurbanın kesilecek mahâllerine, yâni “Mina” mevkiine gönderilmesine engel oldular. O kâfirlerin böyle çirkin muamelelerine rağmen Yüce Resûl Hazretleri Müsâleha cihetini kabul buyurdu. Bunun sebep ve hikmeti de şöylece beyân buyuruluyor.

 (eğer) Ey müslümanlar!. (bilmediğiniz mümin erkekler ile imân sâhibi olan kadınlar bulunmasa idi) yâni: Mekke-i Mükerreme’de bulunup İslâm dinini kabul etmiş, fakat kâfirlere karşı korkarak İslâmiyet’lerini açıklayamamış, bu sebeple durumları müslümanlarca bilinmemiş ehl-i imân, Mekke’de mevcut olmasa idi ki: Bu zâtların yetmiş iki kişiden ibâret olduğu rivâyet edilmiştir.

Evet.. (Onları) Öyle (bilmeksizin çiğneyip de o yüzden size bilmeksizin bir meşakkat) din kardeşlerinizden bâzılarını bilmeksizin öldürmüş olmanızdan dolayı bir keder, bir mânevî üzüntü isâbet etmeyecek olsa idi (elbette ellerinizi onlardan çektirmezdi) elbette sizi o kâfirlere musallat eder, onları öldürür, lâyık oldukları cezalara kavuşturmuş olurdunuz (fakat) ellerinizi onlardan (çektirdi, tâki, Allah dilediğini rahmeti içine girdirsin) o Mekke-i Mükerreme’de bulunanlardan kabiliyetli olanlar, bilâhare İslâm dinine nâil olarak ilâhî rahmete mazhar olsunlar ve evvelceden beri müslüman olmuş olanlar da hâllerinin bilinmeyişinden dolayı bir zarara uğramaksızın ilâhî rahmete mazhar olsunlar ve evvelceden beri müslüman olmuş olanlar da hâllerinin bilinmeyişinden dolayı bir zarara uğramaksızın ilâhî merhamet sâyesinde emin bulunsunlar (eğer onlar, seçilmiş olsalar idi) o kâfirlerin aralarında bulunan müslüman zâtlar, temayüz ederek İslâm mücahitlerince bilinselerdi, (elbette onlardan) o Mekke ahâlisinden (kâfir olanları elîm bir azab ile azaplandırırdık) İslâm mücahitleri onları mahv ve tenkil ederlerdi.

 Fakat aralarındaki bir kısım müslümanlar, bilmeksizin öldürülmüş olacakları için bir ilâhî merhamet eseri olarak öyle bir felâkete sebebiyet verecek bir hareketten Cenab-ı Hak, İslâm ordularını korumuş oldu. Gerçek şu ki onlar, düşmanlar arasında bulunanlar, İslâm mücahitleri tarafından bilinmedikleri için onların öldürülmesinden dolayı o mücahitlere bir günâh gelmezdi. Şu kadar var ki, daha sonra haberdar olunca üzülecekleri bir İslâm kardeşliği neticesidir. Kısaca: Hudeybiyye Müsâlehası, böyle bir rahmet vesîlesi olmuştur ve bu husustaki ilâhî beyânlar, İslâm dininin müslümanlara ne kadar kıymet ve ehemmiyet vererek onları korumakta olduğunu göstermektedir.

§ Hady, Hacc ve umre merasimini eda için özel yerine gönderilen kurbanlık hayvanlar demektir.

26. O vakit ki, o kâfirler, kalplerinde taassubu, cahiliye taassubunu yerleştirmişler idi. Allah Teâlâ’da Peygamberinin üzerine ve müminlerin üzerlerine sekiyneti indirdi ve onlara takvâ sözünü tutmalarını sağladı. Onlar da buna hakkıyla lâyık ve bunun ehli bulunuyorlardı. Allah da herşeyi hakkıyla bilicidir.

26. Bu mübârek âyetler de o kâfirlerin aralarında o durumları bilinmeyen müminler bulunması idi, Allah Teâlâ’nın o kâfirleri hemen azaplandıracağını bildiriyor ve kâfirlerin ne kadar câhilce bir taassup ile nitelenmiş olduklarını, Rasûlullah ile müminlerin kalblerine ise Allah tarafından ne kadar yüce bir sükûnetin, bir sabr ve sebâtın indirilmiş olduğunu beyân buyuruyor ve Resûl-i Ekrem’in evvelce görmüş olduğu rüyânın ileride gerçekleşerek müslümanların Beytullah’ı ziyarete muvaffak olacaklarını ve ondan evvel de bâzı fetihlere nâil bulunacaklarını müjdelemektedir. Şöyle ki: O kâfirleri elbette azaplandırırdık. (O vakit ki, o kâfirler kalblerinde taassubu) kibir ve gururu (câhiliye taassubunu) cehâletden kaynaklanan bir sertlik ve şiddeti, bir millî gururu (yerleştirmişler idi) hakkı kabulden kaçınmış, Resûlullâh’a karşı hürmette bulunmaktan çekinmişlerdi. (Allah Teâlâ da Peygamberinin üzerine ve müminlerin üzerine sekiyneti indirdi) onları kalb sükûnetine ileriyi görürcesine harekete muvaffak kıldı, kendilerini sabr ve sebât ile sonunu düşünme niteliği ile vasıflanmış kıldı, (ve onlara) O müslümanlara lütfen (takvâ sözünü tutmalarını sağladı) onları takvâ ile, ahde vefâ ile, dinî hükümlerine riâyet ile mükellef etti (onlar da) o müslümanlar da (buna) böyle takvâ ile vasıflanmaya (hakkiyle lâyık ve bunun) takvânın tabii olarak, yaratılıştan (ehli bulunuyorlardı) onların bu güzel kabiliyetleri Allah katında malûm idi (Allah da her şeyi hakkiyle bilicidir) binaenaleyh o müslümanların da bu kabiliyetlerini, istidatlarını bildiği için kendilerini öyle seçkin bir hâlde yaratmış ve yaşatmıştır.

 Kâfirlerin de câhiliye taassupları ve ne gibi cezaları hak ettikleri Allah katında malûmdur, onlar da bir gün lâyık oldukları azablara uğrayacaktır.

§ Hamiyyet; Hiddet, şiddet, bir maksadı korumak hususunda gösterilen gayret demektir. İki kısma ayrılır. Biri “Hamiyet-i fâzile”dir ki: Nâmusu, diyaneti, milletin hukukunu koruma, töhmetten korunma hususunda gösterilen gayret ve ihtimam duygusudur. Diğeri de “câhiliyye hamiyeti” dir ki, hak ve hakikate karşı bâtıl inançları korumak için gösterilen câhilce gayrettir, câhilce bir gurura binaen gazap gücünün feverânı hâlidir. Bu noksanlıktır, kibir ve gurura binaen hakkı kabulden kaçınmaktır.

27. Şânına yemin olsun ki, Allah Teâlâ Peygamberine rüyâsını hakkıyla doğru kılmıştır. Muhakkak ki, Kâbe-i Muazzama’ya inşallah emînler, başlarınızı traş etmiş ve saçlarınızı kısaltmış olduğunuz hâlde korkunuz olmaksızın gireceksinizdir. Fakat sizin bilmediklerinizi bildi de ondan önce bir yakın fetih nasib kıldı.

27. (Şânına yemin olsun ki) Muhakkak (Allah Teâlâ Peygamberine rüyâsını hakkiyle doğru kılmıştır.) O Yüce Peygamberine daha Hudeybiyye seferinden önce göstermiş olduğu rüyâ, Beytullah’a girme hakkındaki işâret, hakka mühim bir hikmete dayanmış olarak bilâhare tahakkuk edecektir. Evet.. Ey Ashâb-ı Güzîn!. (muhakkak ki, Kâbe-i Muazzama’ya inşaallah emînler) Olarak ve bir kısmınız (başkalarınızı tıraş etmiş ve) bir kısmınız da saçlarınızı (kısaltmış olduğunuz hâlde) ehl-i şirkten (korkunuz olmaksızın gireceksinizdir.) bu sizin için takdir edilmiştir, (fakat) Allah Teâlâ ey müslümanlar!. (sizin bilmediklerinizi bildi de) Anlaşmadaki vesâiredeki hikmet ve faydayı tam mânasıyla bilir bulundu da (ondan önce) o rüyânın henüz gerçekleşmesinden Mescid-i Haram’a girmenizden önce size (bir yakın fetih) de nâsip (kıldı) ki: O da Hudeybiye anlaşmasıdır veya Hayber’in feth edilmesidir. Bu sâyede müminlerin kalbleri rahatlamıştır, kendilerine vâ’dedilmiş olan Beytullah’ı gidip, ziyaret edeceklerine dâir büyük bir kalbi kanaat meydana gelmiştir.

Müslümanların Mescid-i Haram’a gireceklerine dâir olan ilâhî vâ’di mutlaka gerçekleşir. Öyle olduğu hâlde “inşallah” denilmesi bâzı hikmetlere dayanmaktadır. Bu cümleden olarak bu mübârek söz ile bereketlenmek içindir ve bunu başkalarına öğretmek içindir ve her şeyin Allah’ın dilemesine bağlı olduğuna işâret içindir ve Hudeybiyye’de bulunan Ashâb-ı Kîram’dan bâzılarının vefatlarına veya diğer engellere binaen Mescid-i Haram’a giremeyeceklerine işâreti kapsamaktadır ve insanların konuşmalarındaki âdetlerine dayanmaktadır.

Malûm olduğu üzere Resûl-i Ekrem, Sallallâhu Aleyhi Vesellem Efendimiz Ashâb-ı Kirâm’ından bir zümre ile hicret-i seniyelerinin altıncı senesi Mekke-i Mükerreme’yi ziyaret ve Umre’de bulunmak için yola çıkmış, Hudeybiyye mahâlline gelince Kureyş kabîlesi tarafından “Süheyl İbn-i Amr” ile birkaç şahıs Hz. Peygamber’in huzuruna gelmişler, müslümanların bu sene Beytullah’ı ziyaret etmelerini Kureyş’in muvafık görmediklerini söylemişler, bir sene sonra gelip ziyaret etmelerine müsaade edileceğini bildirmişler, bu hususa dâir bir anlaşma yapılmasını teklif etmişlerdi. Bunların bu ziyarete mâni oluşları, bir câhiliye taassubu eseri idi. Fakat Resûl-i Ekrem, sabr ve sebât göstererek bu anlaşmaya râzı oldu. Tefsir-i Kurtubî’de ve Nisâbûrî ve diğer tefsirlerde bildirildiği üzere bu müsalehanın hükmü, şunlardır:

(1): Müslümanlar ile Mekke’deki gayri müslimler arasında on sene harb olmayacak, hiçbir taraf diğerinin malına ve canına tecâvüzde bulunmayacaktır.

(2): Müslümanlar, bu sene Beytullah’ı ziyaret etmeden dönecekler, ertesi sene üç günden ziyade kalmamak üzere Mekke’ye gelip Kâbe-i Muazzama’yı ziyaret edecekler, bu üç gün içinde Mekke’liler şehrin dışına çekileceklerdir.

(3): Müslümanlardan Kureyş’e sığınanlar, iâde edilmeyecektir, fakat Kureyş’ten müslümanlara katılanlar iâde edileceklerdir. İsterse müslümanlığı kabul etmiş olsunlar.

(4): Kureyş’ten başka kabîleler, dilerlerse Hz. Peygamber’in ve dilerlerse Kureyş’lilerin himâyesine girebilecektir.

(5): Müslümanlardan Hac ve Umre veya Ticaret için Mekke’ye gelenlerin canları ve malları emniyet altında bulunacaktır, Kureyş tâifesinden Mısır’a ve Şam’a geçip gitmek veya ticaret için Medine-i Münevvere’ye gelecek olanların da canları ve malları taht-ı emanette bulunacaktır. Bu husustaki anlaşma belgesi yazılırken “Bismillâh…” yazılması istenilmişti, Kâfirler ise yalnız “Bismikellâhümme” yazılmasını istemişlerdi ve “Resûlullâh ile ehl-i Mekke arasında” yazılması teklif edildiği hâlde kâfirler bunu da kabul etmeyip “Muhammed ibn-i Abdullah ile” diye yazılmasını istemişlerdi. İşte bu da bir câhiliye taassubu idi. Resûl-i Ekrem sabr ve metanet göstererek onların dedikleri gibi yazılmasına müsaade buyurmuştu.

Bu anlaşma, yapılınca Ashâb-ı Kîram’dan bâzıları, Hz. Peygamber’in rüyâsının hemen gerçekleşmediğinden dolayı üzülmüşlerdi. Halbuki, Hz. Peygamberin rüyâsındaki müjdenin hemen o sene meydana geleceği bildirilmiş değildi, o daha sonra meydana geldi, o esnâda,Hayber fetihleri gibi bir feth’in zuhuru da gerçekleşti.

Yüce Peygamber Efendimiz, ertesi sene Ashâb-ı Kîram’iyle Mekke-i Mükerreme’ye giderek Beytullah’ı ziyaret ve Umre yapmışlardır ki, buna “Umretülkazâ = kaza umresi” denir. Tefsir-i İbn-i Kesir’de bildirildiği üzere bu Umretülkazâ esnâsında Mekke’deki reisler bütün kinlerinden dolayı Resûl-i Ekrem ile Ashâb-ı Kîram’ını görmemek için geceleyin Mekke’den çıkmışlardır. Diğerleri de yolların ve damların üzerlerinde durarak Yüce Resûl ile Ashâb-ı Güzîn’ini seyretmişlerdir.

Peygamber Efendimiz, “Kûsvâ” adındaki devesine binmişti, Ashâb-ı Kirâm’ı da önünde yürüyorlardı. Umre-i Kazayı ifâ ederek mübârek başlarını tıraş ettirmişti. Ashâb-ı Güzîn’inine buyurdu ki: “İşte bu, size vâ’d ettiğim, yâni, rüyâsını görüp size müjdelediğini Beytullah’ı ziyaretten ibârettir ki, gerçekleşmiş bulundu.

“Mekke-i Mükerreme’nin fethine gelince: Hudeybiyye anlaşmasını müteâkip Huzâe kabîlesi, Resûl-i Ekrem’in Ben-i Bekr kabîlesi de Kureyş’in ittifâkı içine girmişti. Sonra Ben-i Bekr’den bir şahıs, Resûl-i Ekrem’in aleyhindeki bir hicviyyesini şarkı olarak söylemeye cür’et gösterdiği için Huzâe’den bir genç, bunu işitip o şahsı vurup yaraladı, Ben-i Bekr kabîlesi de ansızın baskın yaparak Huzâeden yirmi üç kişiyi öldürdüler. Kureyş reislerinden bâzıları da Ben-i Bekr’e yardım etmişti. Bu hâdise üzerine Huzâe’den kırk kişilik bir heyet, Medine-i Münevvere’ye gelip uğradıkları tecâvüzü haber vermiş, Hudeybiyye anlaşması hükümlerine aykırı olan bu hâdise, Resûl-i Ekrem Efendimizi pek üzmüştü. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, bir zât vasıtasiyle Kureyş’e şu tekliflerde bulundu.

(1): Kureyş, Ben-i Huzâe’den öldürülenlerin diyetlerini verecektir.

(2): Yâhut Ben-i Bekr ile ittifâklarını fesh edecektir.

(3): Veyahud Hudeybiyye anlaşmasına son verilmiş sayılacaktır. Kureyş tâifesi, bu üçüncü teklifi kabul etmişlerdi. Bilâhare pişman olmuşlar ise de artık iş işten geçmişti. Binaenaleyh Peygamber Efendimiz, Nebevî hicretlerinin sekizinci senesi onbin kişilik bir ordu ile Mekke üzerine yürüdü, bu orduya Benî Gifar, Eşca, Müziyne, Cüheyne kabîleleri de katıldılar. Mekkeliler bu hareketten haberdar olunca ne yapacaklarını şaşırdılar, İslâm ordusu, savaşmadan şehre girdi, tekbir sedâları üfaka aksediyordu. Bir tecâvüze uğramadıkça kimseye dokunulmamasını Resûl-i Ekrem Efendimiz, ordusuna emretmişti. Ancak Hendeme yolundan şehre girmek üzere bulunan Hz. Halid İbn-i Velîd’in kumandası altındaki bir İslâm birliği bâzı kimselerin tecâvüzüne uğramış, iki zât şehid düşmüştü. Hz. Halid de o karşı direnişçileri azametli kılıcıyla dağıtmaya mecbur olmuştu.

Velhâsıl; Resûl-i Ekrem, Sallallâhü Aleyhi Vesellem Efendimiz, tam bir başarı ile Mekke-i Mükerreme’ye girmiş, mübârek rüyâsı
böyle parlak bir şekilde gerçekleşmiş idi. Kâbe-i Muazzama etrafında toplanıp tir tir titreyen halka karşı bir umumî afv ilân buyurdu, ne kadar merhametli bir zât olduğunu gösterdi. Bunun neticesinde birçok kimseler gelip takım takım İslâm şerefine nâil oldular.

28. O, o Yüce Allah dır ki: Peygamberini hidâyet ile ve hak din ile gönderdi. Tâki, onu her din üzerine yükseltsin ve şâhid olmak için de Allah Teâlâ kâfidir.

28. Bu mübârek âyetler de Allah Teâlâ’nın Resûl-i Ekrem’ini nasıl yüce vasıflar ile Peygamber göndermiş olduğunu beyân ile onun rüyâsındaki doğruluğuna işâret buyuruyor. O Yüce Peygamberin bir Allah Resûlü olduğunu ve onun Ashâb-ı Güzîn’inin kâfirlere karşı pek şiddetli bulunduklarını ve kendi aralarında ise pek merhametli olup ne gibi kutsî bir maksatla ibâdet ve itaatde bulunur olduklarını bildiriyor. O zâtların secdelerinden dolayı yüzlerinde bir mânevî nûrun parıldamakta olduğunu ve onların pek yüksek vasıflarının Tevrat’ta ve pek yüce, feyizler dolu vasıflarının İncil’de kanıtlı bulunduğunu ve öyle hakiki mümin, sâlih zâtların ilâhî mağfirete ve pek büyük mükâfatlara mazhar olacaklarını beyân etmekte ve müjdelemektedir.

Şöyle ki: (O, o) Yüce Allah (dır ki, Peygamberini) Hz. Muhammed Aleyhisselâm’ı (hidâyet ile ve hak din ile) Hak Teâlâ’nın koymuş ve emretmiş olduğu İslâm dini ile bütün beşeriyeti ikaz ve irşâd için (gönderdi) o Peygamberini bütün insanlığa ilâhî dinini tebliğe memur etti (Tâ ki, onu) o İslâm dinini (her din üzerine yükseltsin) diğer Peygamberler tarafından teblîğ edilmiş olan ilâhî dinlerin bir kısım şer’î hükümlerini kaldırarak ve değiştirerek daha yüce, daha mühim hükümleri içersin ve diğer bâtıl dinlerin de bâtıl olduğunu ortaya koyarak onların birer ilâhî din olmadıklarını teşhir buyursun ve ehl-i İslâm’ı, dînen, ahlâken diğer kavimler üzerine üstün kılsın (ve) Hz. Muhammed’in peygamberliği veya O’na vâ’d edilen zafer ve muvaffakiyetin meydana geleceği veyahut İslâm dininin bütün dinlere galipliği hususunda (şâhid olmak için de Allah Teâlâ kâfidir) bu hususu o Yüce Yaratıcı haber vermektedir. Artık şüphe yok ki, bu husus, herhâlde gerçekleşecektir. Nitekim de gerçekleşmiştir.

Bu ilâhî beyân da Resûl-i Ekrem Efendimiz için teselli edici olmuş, onun neşrettiği İslâm dininin herhâlde galibiyetini kendisine müjdelemiş demektir.

Malûm olduğu üzere İslâmiyet, başlangıçta pek sınırlı bir daire içinde bulunuyordu. Az sonra her tarafa yayılmaya başladı, İslâmiyet’in yüceliğini, bütün dinlerden üstünlüğü, Kur’an-ı Kerim ile, en kuvvetli deliller ile, birer hidâyet vesîlesi olan mûcizeler ile ve pek fâideli, hikmetkarin İslâm hükümleri ile tezahür etmiş oldu, birçok beldeler ahâlisi İslâm hâkimiyetine tâbi oldular, İslâmiyet’in yayılması, hâlâ da doğu ve batıda devam edip durmaktadır. Ve İslâmiyet’in yüceliği karşısında diğer dinlerin ne kadar sönük bir vaziyette bulunduğu tamamen anlaşılmış bulunmaktadır.

“Bugün yeryüzüne yayılmış olan dinler, üç kısma ayrılmaktadır. Birincisi: Hakikaten ilâhî dindir ki, bu İslâm dininden ibârettir. İkincisi: bozulmuş dindir ki: Bu da Musevî’ler ile hırıstiyan’lara âid dinlerdir. Gerçekte Hz. Mûsa ile Hz. İsâ’nın yaymış oldukları dinler, birer ilâhî din idi, fakat kapsamış oldukları hükümler, öğütler ve hikmet dolu kıssalar itibariyle İslâm dini kadar bir genişliğe, bir mükemmeliyete sâhip değildiler, bununla beraber bilâhare Musevî’ler ve hıristiyanlar, o kendi dinlerini pek ziyade bozmuş ve değişikliğe uğratmışlar, onları birer ilâhî din olmak mahiyetinden ayırmışlar, neshedilmiş bir hâle getirmişlerdir. Üçüncüsü de esasen bâtıl, tamamen âdi insanlar tarafından uydurulmuş dinlerdir ki, Hindilerin eski dinleri olan “Bırahma” dini ve Hindistan’da ortaya çıkan “Buda” dini ve Çin’de yayılmış olan “Konficyüs” dini ve İranî”ler arasında yayılmış olan ve âteşperestlikten ibâret bulunan “Zerdüşt” dini bu cümledendir.
Bütün bu dinler, Allah’ın birliği inancına ve akıl ve mantığa büsbütün aykırı bulunmaktadırlar. İşte mübârek İslâm dini, bütün o dinlere ilmen, hikmeten, zâhiren ve bâtınen üstün olmuş, hepsinin de bozukluklarını, bâtıl olduklarını en kuvvetli deliller ile göstermiştir. Bugün birçok insaflı bilgin bâtılılar da İslâm dininin bu pek yüce mahiyetini itiraf etmekte bulunmaktadırlar.

İşte İslâmiyet’in bu üstünlüğünü, bu galebesini, Kur’an-ı Kerim daha İslâm’ın başlangıcında haber vermiş ve bilâhare bu hakikat tecellî ederek Kur’an-ı Kerim’in bir mûcize kitap olduğu bu vesîle ile de ortaya çıkmıştır.

İslâmiyet’in bu yükselişi hakkında müstakillen yazmış olduğum “Sûre-i Feth” tefsiri ile “itilâyı İslâm” ünvânlı âcizane eserimde de geniş bilgi vardır.

29. Muhammed Aleyhisselâm Allah’ın Peygamberidir. Onunla beraber bulunanlar, kâfirlere karşı pek şiddetlidirler, kendi aralarında ise pek merhametlidirler. Onları rükû ediciler, secde ediciler olarak görürsün. Allah Teâlâ’dan inayet ve rıza dilerler, yüzlerindeki nişâneleri, secdelerinin eserindendir. Bu sıfat, onların Tevrat’taki vasıflarıdır ve onların İncil’deki meselleri vasıfları ise bir ekin gibidir ki, filizini çıkarmış, sonra onu kuvvetlendirmiş, sonra da kalınlaşmış, sonra da gövdesi üzerine yükselmiş istikamet almış ekincilerin hoşlarına gidiyor. Onlar ile kâfirleri öfkelendirmek için. Allah Teâlâ, onlardan imân edip sâlih sâlih amellerde bulunmuşlar için bir mağfiret ve pek büyük bir mükâfat vaad buyurmuştur.

29. Evet.. Hidâyet ile, hak din ile gönderilmiş olan zât, yâni: (Muhammed) Aleyhisselâm (Allah’ın Peygamberidir) bunda aslâ bir şek ve şüphe yoktur, O bütün insanlığı ilâhî dinden haberdar etmek için gönderilmiş olan bir son peygamberdir, onun kadri pek yücedir, onun yaydığı din, en mükemmel olan bir ilâhî din ki, kıyamete kadar değişme ve bozulmadan korunmuştur.

(O’nunla beraber bulunanlar) O Yüce Peygamberin Ashâbından bulunmak şerefine sâhip olan temiz zâtlar ve onun dinine tâbi olan bütün samimi müslümanlar (kâfirlere karşı pek şiddetlidirler) o dinsizlere karşı büyük bir yiğitlik ve sertliğe sâhip, onlardan nefret edicidirler (kendi aralarında ise pek merhametlidirler) aralarında bir din kardeşliği vardır, birbirleri hakkında pek hayır diler bulunurlar, birbirlerine karşı merhamet ve şefkat göstermekten geri durmazlar, içlerinden birinin bir mûsibete uğraması, hepsini üzer, aralarında bir birlik, bir yardımlaşma ve dayanışma cereyan eder durur.

 İşte hakikî, aydın müslümanların şahsî terbiyeleri bu kadar mükemmeldir. Ey o seçkin müslümanların hâllerine bakan!. Sen (onları rükû ediciler secde ediciler olarak görürsün) onlar vakit vakit ilâhî emre tutunmak için, Allah rızâsını kazanmak için, kalben bir rahatlığa bir nûraniyete nâiliyet için namaza devam ederler (Allah Teâlâ’dan lütuf ve rızâ dilerler.) öyle kulluk vazifelerini ifâya çalışarak büyük sevablara, hayırlara ve ilâhî rızâya kavuşmak temennîsinde bulunurlar, (yüzlerindeki nişâneleri) Yüzlerinde parlayıp duran imân alâmetleri, diyanet nûrları (secdelerinin eserindendir.) o devam ettikleri secdelerin bir feyzi olarak yüzlerinde öyle parlak alâmetler, görünmüş olur. Nitekim denilmiştir ki: “Şüphe yok, hasene için, yâni: Güzel bir ibâdet için kalbte bir nûr, yüzde bir ziya, ve rızkta bir genişlik ve insanların kalblerinde de bir muhabbet vücuda gelmiş olur.”

(Bu) Na’t, yâni: Ashâb-ı Güzîn’in veyahut Resûl-i Ekrem ile Ashâb-ı Kirâm’ını bu beyân olunan vasıfları (onların Tevrat’tâki vasıflarıdır) o mübârek zâtların öyle kâfirlere karşı şiddetli, kendi aralarında pek merhametli bulundukları ve onların yüzlerinde ibâdetlerinden meydana gelen bir nûrun parlayıp durması, Tevrat kitabında yazılı bulunmaktadır, (ve onların İncil’deki meselleri) yâni: Bu müslümanların Hz. Muhammed Aleyhisselâm vasıtasiyle kurulup başlangıçta pek az iken daha sonra büyük bir gelişme ve büyümeye nâil olarak her tarafa yayılmaları, kâinata faydalı olmaları, böyle ender nitelikleri itibariyle emsâl yerinde câri olan hoş ve güze vasıfları (ise bir ekin gibidir ki:) taze (Filizini çıkarmış) veyahut henüz ince bir hâlde bulunan başağını göstermeğe başlamış (sonra onu kuvvetlendirmiş) o filizini kuvvetli bir hâle getirmiş (sonra da) o filiz hemen (kalınlaşmış) pek sûr’atle gelişerek olgunlaşmış (sonra da gövdesi üzerine yükselmiş) baldırları, yâni: Sapı, gövdesi, kökleriyle dalları arasındaki kısmı üzerine bir istikâmet almış, dimdik durmaya başlamış, bir hâldeki: (ekincilerin hoşlarına gidiyor) Kuvvetiyle, intizamiyle, güzel manzarasiyle bakanları zevklendiriyor. Cenab-ı Hak’kın o yüce zâtları böyle vasıflara nâil kılması, onları öyle bir kuvvete, yüceliğe, yayılmaya mazhar buyurması ise (onlar ile) o seçkin zâtlar ile (kâfirleri öfkelendirmek için) vâki olmuştur. Evet.. O zâtların öyle övülmeye, yüce vasıflar ile ittisafı, cihânşümul bir yayılmaya nâil olmaları, kâfirleri kine düşürmektedir, onların öfkelerini arttırmaktadır.

Evet.. Gerek Ashâb-ı Kirâm’a karşı ve gerek yükselmeye nâil olan diğer müslümanlara karşı kâfirler, kıskançlıkta, düşmanlıkta bulunurlar, onların haklarında gayrı lâyık lâkırdılara cür’et ederler, hakikî müminler ise gerek bütün Ashâb-ı Kirâm hakkında ve gerek diğer müslüman zümreleri hakkında dâima hürmet ve muhabbet beslerler, onların aralarında insanlık hâli bâzı hoş olmayan hâdiseler vuk’u bulmuş olsa da onlar birer ictihad hatasından ibâret bulunmuş olacağı için yine hepsinin şanının yüceliği korunmuştur, hepsi de ilâhî lütfa mazhar olacaktır. İşte Cenab-ı Hak da buyuruyor ki: (Allah Teâlâ onlardan) O seçkin zâtlardan ibâret olarak (imân edip güzel güzel amellerde bulunmuşlar için bir mağfiret ve pek büyük bir mükâfat vâ’d buyurmuştur.) onların hepsi de bu ilâhî vâ’da nâil olacaklardır, onlardan insanlık icabı, bir kusur zuhur etmiş olsa da haklarında ilâhî mağfiret tecellî edecektir, ve onlar, o güzel inançlarından, amellerinden dolayı, özellikle İslâm dininin yayılmasına hizmet etmiş olmalarından dolayı âhiret âleminde nice mükâfatlara kavuşacaklardır. Artık Öyle seçkin zâtlara karşı hangi hakikî bir müslümandır ki, kalben büyük bir muhabbet, bir hürmet beslemez. Allah’a hamdolsun, biz müslümanlar, bütün Ashâb-ı Kîram hakkında, bütün mümin din kardeşlerimiz hakkında bir hürmet ve muhabbet besleriz. Allah onların hepsinden râzı olsun…