DUHAN SURESİ

Bismillâhirrahmânirrahîm

Bu mübârek sûre de Mekke-i Mükerreme’de “Zühruf” sûresinden sonra nâzil olmuştur. “Hâ, Mim” ile başlayan sûrelerin beşincisidir. Kıyamet alâmetlerinden olan bir dumanın, bir kuraklığın ortaya çıkacağını bildirdiği için kendisine böyle “Duhan Sûresi” adı verilmiştir. Başlıca içeriği şunlardır:

1. Kur’an-ı Kerim’in nasıl bir mübârek gecede nâzil olduğunu ve o gecenin ehemmiyetini beyân etmek.

2. Cenab-ı Hak’kın Yaratıcılığını ve rablığını bildirmek, imânsızların nasıl azaplara çarpılacaklarını ihtar etmek.

3. Mûsa Aleyhisselâm ile Fir’avun’un ve kavminin kıssalarını beyân ile kâfirleri uyanmaya dâvet etmek.

4. Kâfirlerin kıyameti inkârlarını ve onların câhilce iddialarını kınamak ve teşhir etmek.

5. Resûl-i Ekrem’in peygamberliğini isbat eden delilleri ortaya koymak, mü’minlere nâil olacakları nîmetleri müjdelemek , inkârcıların ve suçluların da uğrayacakları felâketlere işâret etmek.

6. Kur’an-ı Kerim’in peygamber lisânı üzere inişindeki hikmete işâret etmek ve durumların neticesinin beklenilmesini emretmek.

1. Hâ, Mim.

1. Bu mübârek âyetler, Kur’an-ı Kerim’in mübârek bir gecede indirilmiş olduğunu ve onun bu indirilmesindeki hikmeti ve o mübârek gecede her hikmetli emrin izah ve beyân edildiği bildiriliyor. Peygamber gönderilmesinin ilâhî bir rahmet olduğu ve Cenab-ı Hak’kın birliğini, Rablığını diğer kutsal vasıflarını beyânbuyuruyor. İnkârcıların ise ciddiyetden mahrum, şek ve şüphe içinde ve alaycı bir hâlde yaşamakta olduklarını teşhir buyurmaktadır. Şöyle ki: (Hâ, Mim) bu mübârek tâbirlerin sırları ve işâretleri hakkında evvelce bilgi verilmiştir.

2. Apaçık bildiren kitaba yemin olsun ki:

2. (Apaçık bildiren) Dinî hükümleri açıkça tesbit eden ve anlatan (kitaba) yâni: Hakikati beyân eden Kur’an’a (yemin olsun ki..) Şu beyân olunacak şey, hakikatin tâ kendisidir. Hak Teâlâ’nın Kur’an-ı Kerîme yemin etmesi, Kur’an’ın fevkalâde saygıya lâyık ilâhî bir kitap olduğuna işâret içindir, ve bildirilen şeyin ehemmiyetine dikkatleri çekmek içindir.

3. Muhakkak biz onu, bir mübârek gecede indirdik, şüphe yok ki, biz uyarıcıyız.

3. (Muhakkak biz onu) Yâni: Yüce zâtını kudret ve azametimle o Kur’an-ı Kerim’i (bir mübârek gecede) yâni: Ramazan-ı şerifin gecelerinden olup kendisine “Kadir Gecesi” denilen değer ve şerefi yüce, pek kutsal ve bir nice geceden daha hayırlı bir zamanda (indirdik) yâni: O ilâhî kitabın tamamı, Cibril-i Emîn vasıtasiyle levh-i mahfuzdan dünyanın üstündeki semâya Kadir gecesinde indirilmiş, sonra yirmi üç sene içinde âyetleri, sûreleri hikmetin gereğine göre zaman zaman yine Cibril-i Emîn vasıtasiyle Son Peygamber’e indirilmiştir. Kur’an-ı Kerîm’in Beraat gecesinde yâni Şaban-ı Şerif ayının yarına tesadüf eden gecede indirilmiş olduğuna âid bir rivâyet ise müfessirlerin çoğunluğuna göre muteber değildir. Allah Teâlâ Hazretleri, o apaçık kitabın inişindeki hikmete işâret için şöyle buyuruyor: (şüphe yok ki: Biz uyarıcı olduk.) yâni: O mübarek kitap vasıtasiyle insanlara vazifelerini bildirdik, o vazifelere riâyetin fâidelerini beyân ve onlara muhalefetin zararlarını ihtar ettik, kendilerini Allah’ın azabı ile korkuttuk. Tâki haklarında ilâhî delil tamam olsun, biz bilmiyorduk diye bir mâzeret ilerisürmelerine imkân kalmasın.

4. O gecede her muhkem emr, ayırdedilir.

4. (O gecede) O Kadir gecesinde (her muhkem emr) değişme ve bozulmaya maruz kalmayacak olan kevni takdirler (tefrik edilir.) ayırt edilir ve açıklanır. Yâni: Bir sene içinde vukua gelecek olan bütün olaylar ve onların vâki olacakları zamanlar, mekanlar, ilgili meleklere bildirilir. İbn-i Abbas Radiyallâhü Anhdan rivâyet olunduğuna göre bir sene içinde vuk’u bulacak olan hayırlar, şerler, rızklar, eceller, “ümmülkitap” denilen bir levhaya kadir gecesinde yazılır, tesbit edilir. Bütün bu takdirler ise zâten Cenab-ı Hak’kın ezeli ilminde sabittir.

5. Bizim tarafımızdan bir Emir olarak. Şüphe yok ki, biz Resûl gönderir olduk.

5. O muhkem emr (Bizim tarafımızdan) hikmet ve fayda gereğince (bir emr olarak..) öyle açıklanmış ve ayırt edilmiş olur. (şüphe yok ki, biz Resûl gönderir olduk.) İlâhî hükümleri o gönderilen zât vasıtasiyle insanlığa bildirmek lütfunda bulunduk.

6. Rabbinden bir rahmet olarak. Muhakkak ki, O’dur hakkıyla işiten hakkıyla bilen O’dur.

6. Evet.. O Resûl (Rab’binden bir rahmet olarak..) insanlığa gönderilmiştir. Tâki, O Resûl vasıtasiyle kendilerince fâideli olup olmayan şeyleri öğrenebilsinler, kendileri için bir mâzeret ileri etmeğe imkân kalmasın, (muhakkak ki: O’dur) O Yüce Yaratıcıdır (hakkıyla işiten, hakkıyla bilen O’dur.) evet.. O ezeli mabuddur bütün kullarını gizli ve açık sözlerini işiten, hâllerini bilen, onların haklarında lâyık olan şeyleri meydana getiren. İşte Peygamberleri göndermiş olması da umumi bir ihtiyaca, sosyal bir hikmete dayanmaktadır. Artık o kudret ve büyüklüğü tecelli edip duran Yüce Yaratıcıyı inkâra, O’nunPeygamber göndermiş olduğundan dolayı teaccüpte bulunmaya mahâl yoktur.

7. Göklerin ve yerin ve bunların aralarındakilerin Rabbidir. Eğer siz yakınen inanır kimseler oldu iseniz.

7. O Yaratıcılığa, Rablığa sâhip olan Yüce Mabud (göklerin ve yerin ve bunların arasındakilerin Rab’bidir.) bütün bu varlıkları yaratan, besleyen ancak O’dur. Artık öyle muazzam bir Yaratıcı, kullarının her hâlini bilmez mi?. Onların haklarında hikmetin gereğine göre muamele yapmaz mı?, (eğer siz yakınen inanan kimseler oldu iseniz..) Bu kâinatı meydana getiren zâtın Allah Teâlâ’dan başkası olmadığına hakikaten inanıyorsanız artık O’nun kudret ve azametini düşününüz, Peygamber göndermiş olması uzak görmeyiniz, kıyametin vuk’u bulacağını inkâra cür’et göstermeyiniz.

8. O’ndan başka ilâh yoktur. O diriltir ve öldürür, sizin Rabbinizdir ve evvelki atalarınızın Rabbidir.

8. Evet.. Şüphe yok ki, (O’ndan) o gökleri, yerleri ve sâire yaratmış olan Allah Teâlâ’dan (başka ilâh yoktur) Yaratıcılık, mâbutluk sıfatına sâhip başka bir zât mevcud değildir, O’ndan başkasına aslâ ibâdet edilemez, bu dînen yasaktır. (O) Ortak ve benzerden uzak olan Kerem Sâhibi Mâbud (diriltir ve öldürür) dilediğini hayata erdirir, dilediğini hayattan mahrum bırakır, O’ndan başka yaşatan ve öldüren yoktur. Bu da Allah’ın birliğinin en büyük bir delili bulunmaktadır, (ve) O Yüce Yaratıcı, ey hayatta olan insanlar!. Sizden (evvelki atalarınızın) da (Rab’bidir) onları da vücuda getirmiş, yaşatmış, rızıklandırmış olan ancak o Kerem Sâhibi Yaratıcıdır. Artık yalnız ezeli mâbuda ibâdet ediniz, bir yaratma ve yok etmeye bir fayda ve zarar güç yetiremeyen bâtıl tanrılara tapınmayı bırakınız, öyle câhilce bir harekette bulunmayınız.

9. Fakat onlar, şüphe içinde oynarlar.

9. (Fakat onlar) O müşrik kimseler, böyle hakikatları nazarı dikkate almazlar, (onlar şüphe içinde oynarlar.) Cenab-ı Allah’ın birliğine, bu kâinatta ki tasarruflarına dâir bildirilen şeyleri kat’î sûrette tasdik etmezler. Lisânen itiraf etseler de yine bu itiraflarına aykırı, laubali hareketlerden, mahlûkata ibâdet etmekten kaçınmazlar, Allah’ın yaratıcılığı hakkındaki itirafları ciddiyete değil, bir taklide, bir alaya bağlı bulunmuş olur.

10. Artık gözet, bir günü ki, gök apaçık bir duman ile gelecektir.

10. Bu mübârek âyetler, Resûl-i Ekrem’e teselli veriyor. İnkârcıların başlarına elem verici bir azabın geleceği güne kadar beklemesini tavsiye ediyor. O inkârcıların başlarına bir azap gelince îman edeceklerini söyleyeceklerini, halbuki, onların uyanıp îman etmiş olmayacaklarını gösteriyor. Onların Resûl-i Ekrem hakkındaki dine, terbiyeye aykırı lâkırdılarını bildiriyor. O inkârcılardan dünyevî azap kısmen bertaraf edilecek olsa da onların kıyamet gününde pek şiddetli bir intikam azabına çarpılacaklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: Peygamber Efendimiz, Kureyş müşriklerini senelerce İslâm dinine, dâvet buyurdu, onlar için en büyük bir rahmet, bir kurtuluş vesîlesi bulunuyordu. Ne yazık ki: O büyük zâtı bir kısmı takdir edemediler, ona karşı inkârcı ve düşmanca bir vaziyet aldılar, pek nankör bulundular. Kerem Sâhibi mâbud da o Yüce Peygamberine teselli vermek üzere buyuruyor ki: (Artık) Resûlüm!. Sen (gözet) biraz bekle (bir günü ki, gök bir apaçık duman ile gelecektir.) O inkârcılara karşı böyle büyük bir felâket yüz gösterecektir.

11. İnsanları saracaktır. Bu, bir acıklı azaptır.

11. O müthiş duman (İnsanları saracaktır) onları her taraftan kuşatacaktır. (bu, bir acıklı azaptır) diyeceklerdir.Bu duman, tutun mânasında olan “dûhan” dan maksat nedir?. Bir görüşe göre bundan maksat: Bir kıtlık ve pahalılığın ortaya çıkmasıdır, yağmurların yağması, havanın karanlıklar içinde kalmasıdır. Bir hâldeki: O zaman aç kalanlar, yer ile gök arasını fezayı dağılmış bir duman içinde göreceklerdir. Kureyş müşrikleri Resûl-i Ekrem’e karşı düşmanlıklarında ısrar edip durunca o Yüce Peygamber de Cenab-ı Hak’ka niyâz etmiş, o inkârcılara karşı Yusuf Aleyhisselâm’ın zamanında olduğu gibi şiddetli bir kıtlık ve pahalılık seneleri yüz göstermiş, o inkârcılar aç kalmışlar, temiz olmayan şeyleri bile yemeğe başlamışlardır. Diğer bir yoruma göre de bu dumandan maksat, kıyamet gününden evvel ortaya çıkacak bir dumandır ki, doğu ile batı arasını kaplar, kırk gün ve gece devam eder, bundan dolayı mü’minler, nezleye tutulmuş gibi olurlar, kâfirler ise sarhoş bir hâle gelirler, kafaları büyük tesirler içinde kalmış bulunur.

12. Ey Rabbimiz! Bizden bu azabı açıver, şüphe yok ki, biz mü’minleriz diyeceklerdir.

12. Böyle bir faciaya uğrayan kâfirler, o zaman yalvarmaya başlayacaklar: (Ey Rabbimiz!. Bizden bu azabı açıver) Diye niyâz edecekler ve (şüphe yok ki, biz mü’minleriz) yâni: O felâket bizden kaldırıldığı takdirde elbette ki, biz îman etmiş olacağız, diyeceklerdir. İşte bu, bir insanlık tâbiatından ibârettir. Birçok insanlar, bir şiddete uğrayınca Cenab-ı Hak’ka yalvarırlar, o mûsibetten kurtulmalarını rica ederler. Fakat onlar nîmetler içinde yaşadıkları zaman nankörlükte bulunurlar, kendilerine o nîmetleri ihsân eden Kerem Sâhibi Yaratıcı’yı düşünerek O’na kullukta, şükürde bulunmazlar. Rivâyete göre Kureyş müşrikleri öyle şiddetli bir kıtlık ve pahalılığa tutulmuş, Resûl-i Ekrem’e müracaat etmişler soy yakınlığı adına istirhamda bulunmuşlar, o felâketinkendilerinden bertaraf olması için dua buyurmasını rica etmişler, o mûsibet kendilerinden bertaraf edildiği takdirde İslâmiyeti kabul edeceklerini söylemişler, fakat birçokları vâ’adlarında durmamışlardır.

13. Onlar için öğüt almak nerede! Halbuki, muhakkak onlara apaçık bildiren bir Peygamber geldi.

13. Hak Teâlâ Hazretleri de o inkârcıların sözlerinde durmayacaklarına işâret için buyuruyor ki: (Onlar için öğüt almak nerede!.) Onlar güzelce düşünüp öğüt alıcı olmazlar, vâ’dlerinde sebât etmezler, yine küfr içinde yaşamaya devam etmek isterler. (Halbuki, muhakkak onlara) ilâhî azabı (apaçık bildiren) kendilerini uyandırmaya çalışan (bir peygamber geldi.) Fahr-i âlem gibi bir Yüce Peygamber, onlara lâzım gelen malûmatı verdi, onlara nasihatlarda bulundu. Artık o inkârlarını, kötü hareketlerini terketmeli değil mi idiler?.

14. Sonra ondan yüz çevirdiler ve: Öğretilmiş bir mecnundur, dediler.

14. Halbuki, onlar (Sonra ondan) o iyilik sever yüce Peygamber’den (yüz çevirdiler) o pek büyük zâtın nasihatlarını dinlemediler, gördükleri hâdiselerden ibret almadılar (ve) bilâkis o Yüce Peygamber hakkında (o, öğretilmiş) kendisine başka bir insan tarafından Kuran âyetleri öğretilmiş olan (bir mecnundur dediler.) o doğruluğu, fâzileti, iyilik severliği, fevkalâde akıl ve zekâsı her veçhîle görülüp durmakta olan Yüce Peygamber hakkında öyle bir suizânda bulunmaktan ayrılmadılar.

15. Muhakkak biz, o azabı biraz kaldıracağız, sizler ise şüphe yok ki, dönüvericilersiniz.

15. Allah Teâlâ da o inkârcıların, azap bertaraf olursa îman etmiş oluruz, demelerinin bir samimiyete dayanır olmadığını beyân ve kendilerini kınamak ve tehdit için buyuruyor ki:Ey inkârcılar!. (Muhakkak ki: Biz o azabı) size isâbet eden kıtlık ve pahalılığı vesâir şiddetli hâdiseleri Resûl-i Ekrem’in duası üzerine (biraz açıcılarız) o azab sizden bir müddet için bertaraf edilmiş olacaktır. Nitekim de edilmiştir, (sizler şüphe yok ki, dönüvericilersiniz) vâ’dinizde durmazsınız, yine küfre düşmüş bulunacaksınızdır, bu sizin karanlık yaratılışınızın gereğidir. Bu dumandan maksat kıyamet alâmeti olan duman olunca bu dumanda deniliyor ki: Onların îman edeceklerine dâir sözleri üzerine kırk gün sonra açılıp bertaraf olacaktır. Fakat bu açılır açılmaz o kâfirler yine derhal dinden çıkıp küfr içinde kalacaklardır.

16. Pek şiddetli, kuvvetli bir tutuşla tutacağımız gün şüphe yok ki, biz intikam alıcılarız.

16. Fakat Allah Teâlâ da buyuruyor ki: O kâfirleri (Pek şiddetli, kuvvetli bir tutuşla tutacağımız gün) şiddetle kuvvetle yakaladığımız zaman (şüphe yok ki, biz intikam alıcılarız.) onları kötü hareketlerinin cezasına kavuşturmuş olacağızdır. O günden maksat, ya da Bedr günüdür ki o gazve neticesinde o inkârcılar büyük bir hezîmete, mağlûbiyete uğramışlardır. Yâhut en sahih görülen görüşe göre, kıyamet günüdür ki: O günde kâfirler en büyük bir felâkete uğramış olacaktır, kendileri için bir dost, bir yardımcı, bir şefaatçi bulunamayacaktır, o gün tam bir intikama mâruz kalacaklardır. Artık pişmanlıkları kendilerine bir fâide vermeyecektir.

Bugün herkese kazandığının karşılığı verilir.( Mü’min, 40/17) âyeti celîlesi de bunu göstermektedir.

17. Andolsun ki, onlardan evvel Firavun’un kavmini bir imtihana tâbi tuttuk ve onlara şerefli bir Peygamber gelmişti.

17. Bu mübârek âyetler, küfrlerinde ısrar eden kimselerin asr-ı saadetteki kâfirlerden ibâret olmayıp vaktiyle de Peygamberlerine karşı inkârda bulunan nice kavimlerin bulunduğuna Fir’avun’un kavmini bir misâl olarak gösteriyor. Hz. Mûsa’nın onlara olan tekliflerini ve onların günâhlarında ısrarlı bulunduklarını bildiriyor. Sonra Mûsa Aleyhisselâm’ın aldığı ilâhî emirden dolayı kendisine îman edenler ile Mısır’dan çıkıp gittiklerini, Fir’avun ile kavminin ise helâka mâruz kalıp bütün varlıklarından mahrum kaldıklarını ve onların öyle âni helâklerinden dolayı müteessir olanların bulunmadığını beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: Allah Teâlâ Hazretleri Peygamber Efendimize teselli vermek üzere şöyle buyuruyor: (And olsun ki, onlardan evvel) Arap müşriklerinden önce (Fir’avun’un kavmini bir imtihana tâbi tuttuk) yâni: Fir’avun’u da kavmini de bir denemeye, bir sınava (ve onlara) Fir’avun ile kavmine imtihan vesîlesi olmak üzere (kerîm) Allah katında şerefli, özellikleri toplayan, övgüye lâyık fiillere sâhip olan (bir Peygamber gelmiştir.) ki o da Mûsa Aleyhisselâm’dır.

18. Onlara demişti ki Allah’ın kullarını bana teslîm ediniz, şüphe yok ki, ben sizin için güvenilir bir Peygamberim.

18. Hz. Mûsa, Fir’avun’a demişti ki: (Allah’ın kullarını bana teslim ediniz) senelerden beri esaretiniz altında bulundurduğunuz İsrâiloğulları’nı salıveriniz, benimle beraber Mısırdan çıkmalarına mâni olmayınız. Yâhut: Ey Allah’ın kulları!. Sizi kendisine dâvet ettiğim Allah’ın dinini kabul ederek bu hususta bana itaatinizi gösteriniz. (şüphe yok ki, ben sizin için) Allah tarafından gönderilmiş (güvenilir) her şekilde doğruluğu, emanete sâhip (bir peygamberim) mûcizelerle desteklenmiş bulunmaktayım.

19. Ve Allah’a karşı yücelikte bulunmayın. Muhakkak ki, ben size bir apaçık delîl ile geliyorum.

19. (Ve) Ey Fir’avun ile Fir’avun’un kavmi!. (Allah’a karşı yücelikte bulunmayın) O’nun Peygamberine hakaret ederek O’nun dinî tebligâtına karşı böbürlenmekte, kibirli bir vaziyet almaktan sakının (muhakkak ki, ben size apaçık bir delil ile geliyorum.) Yâni: Ben Allah tarafından açık bir delil ile, bir mûcize ile gelmiş bir Peygamber bulunuyorum, bana muhalefetle küfrünüzde devam edip durmayınız.

20. Ve şüphe yok ki, ben, beni taşlamanızdan Rabbime ve Rabbinize sığındım.

20. (Ve şüphe yok ki, ben, beni taşlamanızdan) Yâni: Herhangi bir vakitte bana suikastta bulunabilmenizden, bana üzüntü vermenizden veya bana söverek sihirbaz demenizden dolayı (Rab’bime ve Rab’binize) bütün mahlûkatın Yaratıcısı, terbiye edicisi olan Allah Teâlâ’ya (sığınmışımdır.) beni o kerem merhamet sâhibi yaratıcım, sizin fenâlıklarınızdan korur.

21. Ve eğer bana iman etmeyecek iseniz artık benden ayrılın.

21. (Ve eğer bana îman etmeyecek iseniz) Size bir Peygamber olarak Allah tarafından getirmiş olduğum dinî hükümleri kabul etmeyerek küfrünüzde devam edecek iseniz (artık benden ayrılın.) benim yolumu açık bırakın, bana ellerinizle, dillerinizle eziyet vermeyiniz. Ben vazifemi yapmış bulunuyorum, artık ilâhî takdir ne ise o aramızda meydana gelir.

22. Sonra Rabbine dua etti ki: Muhakkak bunlar, günâhkâr olan bir kavimdir.

22. (Sonra) Hz. Mûsa, o pek yumuşak, hikmet sâhibi tebligâtına rağmen Fir’avun ile kavminin yine inkârlarında, küfrlerinde ısrar edipkendisine suikastta bulunmak istediklerini anlayınca (Rab’bine dua etti ki:) Yarabbi!. (Muhakkak bunlar) Bu Fir’avun ile kavmi (günâhkârlar olan bir kavimdir.) yâni: Bunlar, küfr ve şirk içinde yaşayan kendilerine gönderilen Peygamberi yalanlayıp onun hayatına kastetmek isteyen zâlim bir topluluktur, bunları lâyık oldukları azaba kavuştur.

23. Allah Teâlâ da emretti ki hemen geceleyin kullarım ile yürüyüver. Şüphe yok ki, sizler takîb edileceksiniz.

23. Allah Teâlâ da Mûsa Aleyhisselâm’a vahyen emretti ki: (Hemen geceleyin kullarım ile) Sana îman eden İsrâiloğulları ile vesâir îman edenler ile Mısırdan çıkıp (yürüyüver) yolunuza devam ediniz (şüphe yok ki, sizler) Fir’avun tarafından (tâkib olunmuşlar olacaksınızdır.) binaenaleyh geceleyin şehirden çıkmalıdır ki, düşmanların hemen tâkibleri mümkün olmasın. Bu çıkıştan onların bilgileri gecikmiş olsun.

24. Ve denizi hâli üzere sâkin bırak. Çünkü onlar, boğulmuş olan bir ordudur.

24. (Ve) Cenab-ı Hak, Mûsa Aleyhisselâm’a emretti ki: (denizi hâli üzere sakin bırak) Yâni: Nil denizine varıp bir hârika olmak üzere yollar açılınca siz kurtuluş sahiline kavuşursunuz. O açılan yolları yine açık bırakın, âsanı denize vurarak o yolların kapanmasına meydan vermeyin. Tâki tâkibedecek olan Fir’avun ile Kıpt gurubu, o yollara atılıversinler (çünkü onlar boğulmuş olan bir ordudur.) onların o denizde boğulmaları takdir edilmiştir, nitekim öyle de olmuştur.

25. Neler terkettiler, bağlardan ve pınarlardan!

25. Evet.. O Fir’avun ile onun kavmi, lâyık oldukları helâke uğradılar, artık kendilerinden geriye neler (Neler terkettiler) Mısır’da ne kadar çok şeyler geriye bıraktılar (bağlardan,ve pınarlardan) nice geniş bahçeler, bostanlar, çeşmeler, havuzlar geri kalmış oldu.

26. Ve ekinlerden ve güzel ikâmetgâhtan!

26. (Ve ekinlerden ve güzel ikâmetgâhdan..) Birçok yemyeşil ürünler, bir nice yüksek, süslü köşkler, konaklar arkaya kalmış bulundu.

27. Ve içinde zevk ile faydalandıkları nimetten.

27. (Ve içinde zevk ile yararlandıkları nîmetten..) Kendisinden refah ve neşe ile istifâde ettikleri servetten, gelirlerden neler neler geri bırakmış oldular.

28. İşte böyle oldu ve onları başka bir kavme miras bıraktık.

28. (İşte böyle oldu.) Fir’avun ile kavminin âkıbetleri böyle haber verildiği şekilde bir helâkten, bir mahrumiyete uğramaktan ibâret bulundu, (ve onları) O helâke mâruz kalanların geriye bıraktıkları o birçok şeyleri (başka bir kavme miras bıraktık.) onların o yurtları, malları o kıptilerden başka bir çok milletlere intikâl etmiştir. Deniliyor ki: Mısır’a İsrâiloğulları mirasçı olmamıştır. Çünkü onlar arz-ı mukaddesede ikâmet eder olmuşlardı. Mısırı ise bir müddet Asuriyeler, Bâbilliler, Habeşîler elde etmişlerdir. Sonra bir müddet de Yunanlılar, Romalılar elde etmişlerdir. Daha sonra da Mısır’a Araplar, Türkler hâkim olmuşlardır.

29. Artık onların üzerine gök ve yer ağlamadı ve bir mühlet verilmiş de olmadılar.

29. Velhâsıl: Fir’avun ile kavmi lâyık oldukları cezaya kavuştular, Mısır’daki varlıklarından mahrum kaldılar, denizin dalgaları arasında mahvolup gittiler. (Artık onların üzerine gök ve yer ağlamadı) Yâni: Onların helâkinden kimse müteessir olmadı. Bilmektedir ki: İnsanlar arasında kıymetli, muhterem bir zât ölünce onun ölümünden herkesin üzüntülü olduğunu beyân için: “Onun üzerine yer ve gök ağladı” denir. Bu bir istiare-i temsiliyedir. Fir’avun ilekavmi ise böyle bir kıymete sâhip olmayıp bilâkis zâlim, kâfir bulunmuş oldukları için onların o helâkından başkalarının üzüntülü olmadıklarını beyân için yerin ve göğün ağlamadığı tâbiri zikredilmiştir, (ve) O Fir’avun ile onun kavmi kendilerine (bir mühlet verilmişler de olmadılar.) Yâni: Tevbe edebilmeleri için veya noksanlarını tedarik eylemeleri için kendilerine bir müsâid vakit de bırakılmadı, bilâkis onların azapları acele edildi, başka bir vakte veya âhirete bırakılmadı, daha dünyada iken hemen ilâhî azaba uğramış oldular, âhiretteki azapları da bambaşka olacaktır. İşte küfrün, zulmün korkunç neticesi!. İşâret buyurulmuş oluyor ki: Ey kendilerine Son Peygamber’in peygamber olarak gönderilmiş olduğu insanlık cemiyeti!. Artık siz de o müthiş tarihi olaylardan ibret alınız, o Yüce Peygambere muhalefette bulunmayınız, maddî ve mânevî hayatınız! güzelce muhafazaya çalışınız. Dindar, fâziletli olan, hakkı kabul eden zâtlar, Allah’ın azabından emin bulunurlar. Öldükten sonra da insanlar arasında hayır ile anılırlar. Onların vefatları cemiyet arasında büyük bir tesir bırakır. Dinden, ahlâktan mahrum insanların ölüp yok olmaları ise insanlar arasında bir tesir bırakmaz, onlar bir hayır ile anılmazlar. Bilâkis fenâ şöhretleri her tarafa yayılmış bulunur.

“Âdem oldur ki: Ayağın çekicek dünyadan”

“Zikr-i bilhayır ile âlemde güzel adı kala”

30. And olsun ki, İsrâiloğulları’nı o alçaltıcı azaptan kurtarmıştık.

30. Bu mübârek âyetler de Fir’avun’un helâkim müteâkip Mûsa Aleyhisselâm ile kavminin îmanları sâyesinde nâil oldukları ilâhî ihsânı bildiriyor. Onların nasıl bir ayrıcalığa sâhip ve ne kadar ibret verici muvaffakiyetlere mazhar olmuş olduklarını haber veriyor. Bu tarihî mühim hâdiselerden ibret almayan asr-ısaadetteki kâfirlerin ise ne derece âhireti inkâr edici olduklarını teşhir buyuruyor. Kendilerinden daha kuvvetli kavimlerin küfrleri yüzünden helâk olup gitmiş olduklarını beyân ile o kâfirleri tehdit etmekte uyanmaya dâvet ehemmiyetine nazarları celb için şöyle buyuruyor: (And olsun ki) Yüce zâtıma yemin ederim ki, (İsrâiloğulları’nı o alçaltıcı azaptan kurtarmıştık.) pek şiddetli bir zillete, hakarete mâruz kalmaktan korumuştuk.

31. Firavun’dan, şüphe yok ki, o, aşırı gidenlerden kibirli biri olmuştu.

31. O azap ki: (Fir’avun’dan) Onun tarafından meydana gelmekteydi. Fir’avun, İsrâiloğulları’nı esaret altında yaşatıyor, kendilerini pek meşakkatli işlerde kullanıyordu, dünyaya gelen erkek çocuklarını da öldürüyordu, her türlü zulm ve hakaretten geri durmuyordu, (şüphe yok ki, o) Fir’avun (müsriflerden) haddi aşmaya devam eden kimselerden (bir kibirli olmuştu.) kendisini pek yüksek görüyordu, kavmine karşı “Ben sizin Yüce Rabbinizim” demekten sıkılmıyordu.

32. Andolsun onları Beni İsrail’i bilerek âlemler üzerine üstün kılmıştık.

32. Hak Teâlâ da buyuruyor ki: (And olsun) Muhakkak ki, (onları) İsrâiloğulları’nı (bilerek) ilâhî bir ilm gereği olarak (âlemler üzerine üstün kıldık.) onların bu ayrıcalığa selâhiyetleri Allah katında bilinmiş olduğundan zamanlarındaki kavimler üzerine üstün bulundurulmuşlardır. Onlara semâvî kitapların verilmesi, onların aralarından birçok Peygamberlerin gönderilmiş olması, birçok varlıklara nâil bulunmuş olmaları bu tercih ve ayrıcalık cümlesindendir.

33. Ve onlara kendisinde apaçık imtihan olan âyetlerden vermiştik.

33. (Ve onlara) O İsrâiloğulları’na (kendisinde apaçık imtihan olan) yâni: Nasıl amellerde bulunacaklarının ortaya çıkmasını temin içinveyahut onların nasıl nîmetlere nâil olduklarını düşünenler için birer mühim ibret teşkil eyleyen (âyetlerden vermiştik.) onlar için denizde yollar açılmıştı, başlarına bulutlar gölge etmekte bulunmuştu. Men ve Selva denilen nîmetler indirilmişti, ve daha nice muvaffakiyetler yüz göstermişti.

34. Muhakkak ki, işte onlar elbette diyeceklerdir ki:

34. Allah’ın dini sâyesinde bir kavmin ne kadar nîmetlere selâmetlere nâil olmuş olduğuna bu Mûsa Aleyhisselâm kıssası pek güzel şâhitlik edip durmaktadır. Fakat (Muhakkak ki:) Ey Peygamber!. Senin zamanındaki Mekke-i Mükerreme müşrikleri, evet.. (işte onlar, elbette diyeceklerdir ki:) Kendi dinsizliklerini, âhiret âlemini inkâr ettiklerini şöylece itiraf edeceklerdir ki:

35. Bu başka bir şey değil, ancak ilk ölmemizden ibârettir ve biz yeniden diriltilecek değiliz.

35. (Bu başka birşey değil) Bu hayat, bu dünya hayatından ibârettir. (ancak) hayat (ilk ölmemizden ibâret) bu ölmemize âid olan hayattan başka birşey değil (ve biz yeniden dirilecek değiliz.) bu dünya hayatı yok oldu mu, artık başka bir hayata kavuşup tekrar varlık sahasına gelecek değiliz.

36. Haydi eğer siz doğru söylüyor iseniz, babalarımızı getiriveriniz.

36. O inkârcılar, kendi iddialarına kuvvet vermek için şöyle boş bir teklifte bulunurlar. (Haydi siz doğru söylüyor iseniz) İnsanları öldükten sonra tekrar hayata kavuşacaklarına âid olan sözleriniz, hakikata dayalı ise, bunu ciddî şekilde iddia ediyor iseniz (babalarımızı getiriveriniz) bizden evvel ölüp gitmiş olan atalarımızı hemen yeniden hayata kavuşturunuz, bu sûretle sözünüzün doğru olduğunu isbat etmiş olursunuz. O inkârcılar hiç düşünmüyorlardı ki: İkinci hayat, budünyanın sona ermesinden sonra kıyamet âleminden meydana gelecektir, iddia edilen bu hayata kavuşma, âhirete mahsustur. Maamafih şunu da, düşünmeli değil midirler ki: Bu hayatı başlangıçta yoktan var eden bir Yüce Yaratıcı, elbette ki: Bu hayatı iâde etmeye de kaadirdir. İlk yaratma iadeden daha zor değil midir?. Artık ilk yaratmaya kaadir olan bir zât, iadeye kaadir olamaz mı?. Artık öyle câhil, düşünmeden mahrum inkârcılar, kendilerine cevap verilmeğe lâyık değildirler. Binaenaleyh Cenab-ı Hak, o inkârcıları tehdit için daha evvelki inkârcıların nasıl bir müthiş âkıbete uğramış olduklarını ibret misali olmak üzere zikrediyor. Şöyle ki:

37. Ya onlar mı hayırlı yoksa Tübba kavmi mi? Ve kendilerinden evvel olanlar mı? Onları helâk ettik, şüphe yok ki, onlar günâhkâr idiler.

37. (Yâ onlar mı hayırlı, yoksa Tübba’ kavmi mi?.) Yâni: Bu Peygamber zamanındaki müşrikler mi daha kuvvetli, daha devletli, daha kudretli bulunuyorlar, yoksa Yemen hükümdarlarından olan Tübba’ın müşrik olan kavmi mi daha kuvvetli, güçlü bulunmuşlardır?, (ve) Son Peygamber zamanındaki inkârcılar mı daha kuvvetli, daha haşmetli, yoksa (kendilerinden evvel olanlar mı?.) Medyen, Eyke, Semud, Âd kavimleri gibi birçok meşhur milletler mi daha varlıklı bulunuyorlardı. Elbette ki, tarihen sâbittir ki: O geçmiş milletler daha fazla kuvvet, güç, ihtişam sâhipleri idi. Ona rağmen (onları helâk ettik) onlar kendi inkârlarının cezasına kavuştular, o varlıkları kendilerini kurtaramadı. Artık onların aşağısında bulunan sonraki inkârcıları da helâk edemez miyiz?. (Şüphe yok onlar) O eski kavimler (günâhkârlar idiler.) o günâhlarından, inkârlarından dolayı helâke uğratılmışlardı. Artık sonraki bu inkârcılar da kendi günâhları, inkârları sebebiyle helâk olacaklarını düşünmeli değil midirler?. Kendilerinin boşyere yaratılmamış olduklarını da dikkate almalı değil midirler?. Elbette Hikmet Sâhibi Yaratıcı hiçbir şeyi boş yere yaratmamıştır. Bu “Tübba”‘ dan maksat, Hımeyr kabîlesi reisi olan büyük Tubba’dir ki: Adı Es’ad veya Sa’d idi. Bu zât: inanan ve sâlih bir kimseydi. Resûl-i Ekrem Efendimiz buyurmuştur ki: Tübba’a sövmeyin, o muhakkak İslâm bulunuyordu. Kur’an-ı Kerim de ise O’nun kâfir olan kavmi kötülenmiştir. Alûsî Tefsiri.

38. Ve gökleri ve yeri ve onların arasında olanları oyuncular olarak yaratmadık.

38. Bu mübârek âyetler, Yüce Allah’ın bütün âlemleri boş yere yaratmayıp bir hikmet ve faydaya dayalı olarak yaratmış olduğunu bildiriyor. Kıyamet gününde umumî bir muhasebe günü olduğunu ihtar ediyor. O günde Allah’ın rahmetine mazhar olanlardan başka kimselerin birbirine aslâ yardım edemeyeceklerini beyân buyurmaktadır ki: Ey insanlar! (Ve gökleri ve yeri ve onların) Gökler ile yerin (arasında olanları) çeşitli yaratıkları (oyuncular olarak) yâni boş yere, bir eğlence olmak için (yaratmadık.) elbette ki, hepsinin yaradılışı birer gayeye, birer hikmete dayanmaktadır.

39. İkisini de yaratmadık, ancak gerçek bir sebeple yarattık, fakat onların birçokları bilmezler.

39. Evet.. (İkisini de) Gökleri de, yeri de, kendilerinde olan şeyler ile beraber (yaratmadık) boş yere meydana getirmedik (ancak gerçek bir sebeple yarattık) onların yaradılışı bir hakka, bir hakikatin ortaya çıkmasına sebep bulunmaktadır. Onların varlığı, Allah’ın birliğine bir delildir. Kulların o Yüce Mâbud’a kullukta bulunmalarının lüzumuna bir sebeptir ve kıyametin, haşr ve neşrin imkânına da pek kuvvetli bir örnek mesabesindedir, (fakat onların birçokları bilemezler.) Yâni: İnkârcılar, o hayat, budünya hayatından başka birşey değildir diyenler, bu hakikati anlayıp tasdik etmezler, kendilerinin yaradılışındaki gayeyi takdir edemezler, artık birçok günâhları işlemeye devam eder dururlar.

40. Şüphe yok ki, o hüküm günü onların hepsinin vaadedilen vakitleridir.

40. (Şüphe yok ki, o ayırış günü) Yâni: Mü’minler ile kâfirlerin, güzel ameller ile çirkin amellerin ve benzerlerinin aralarının ayrılacağı kıyamet günü (onların) bütün insanların, cinlerin, meleklerin (hepsinin vâ’dedilen vakitleridir.) evet o gün, belirli bir muhasebe zamanıdır, o gün herkes, muhasebeye tâbî tutulacak, kendi emellerine göre mükâfat veya cezaya kavuşacaktır.

41. O gün bir dost, bir dosttan hiçbir şeyi bertaraf edemez ve onlar yardım da olunamazlar.

41. (O gün) O hesap ve ceza gününde (bir dost, bir dosttan hiçbir şeyi bertaraf edemez.) herkes kendi hâlini düşünmeye başlar, insanlar arasında yakınlıktan, dostluktan eser görülemez, hiçbir kimse başka bir kimseye faydalı olamaz. Meselâ: Bir mümin, bir kâfire hiçbir yardım edemeyecektir, isterse, dünyada iken aralarında bir yakınlık, bir dostluk bulunmuş olsun, (ve onlar yardım da olunmazlar.) O dünyada iken birbirinin yakını, dostu olan kimselerden hiçbiri bir yardıma nâil olarak lâyık oldukları azaptan kurtulamaz.

42. Allah’ın rahmet ettiği kimse müstesnâ. Şüphe yok ki, o Allah, azîzdir, rahimdir.

42. (Allah’ın rahmet ettiği kimseler müstesnâ) Yâni: Hakkında ilâhî rahmet tecellî eden, Allah katında makbul olup affa ve şefaate lâyık bulunan herhangi bir zât müstesnâdır. Böyle zâtlar, yardıma nâil olurlar, diğer mü’minlere de yardım; şefaat edebilirler. İbn-i Abbas Hazretlerinin beyânına göre bu zâtlardan maksat müminlerdir. Çünkü bunlaraPeygamberler ve melekler şefaat edeceklerdir. (Şüphe yok ki, o Allah) O Yüce Yaratıcı (azîzdir) her şeye galiptir ve düşmanlarından intikam almaya kaadirdir, buna kimse mâni olamaz. Ve o Kerem Sâhibi mâbud (rahimdir) mümin kulları hakkında ilâhî merhameti pek fazladır, onları rahmetine, lütfuna mazhar buyuracaktır.

43. Muhakkak ki, o zakkum ağacı.

43. Bu mübârek âyetler, kâfirlerin âhirette nasıl azap göreceklerini inkârlarının cezasına ne müthiş, ne ateşli bir şekilde kavuşturulmuş bulunacaklarını şöylece ihtar etmekte ve insanlık için bir ibret dersi vermektedir. (Muhakkak ki, o zakkum ağacı) Yâni: Çölde yetişen meyveleri pek acı olan kendisine “zakkum ağacı” denilen ağaca benzeyen ve meyveleri pek yürek yakıcı olan bir ağaç, ağacın ateşli meyveleri.

44. Çok günâhkâr olanın yiyeceğidir.

44. (Çok günâhkâr olanın yiyeceğidir.) Yâni: Günâhları, bozuk kanaatleri pek fazla olan herhangi bir kâfire mahsus, yürek parçalayan yiyeceklerden ibârettir.

45. Erimiş bakır gibi karınlar içinde kaynar.

45. O öyle bir yiyecektir ki, (Erimiş bakır gibi) yâhut zeytin yağının tortusu gibi (karınlar içinde kaynar.) şiddetli hararetlerden dolayı kaynamaya devam eder.

46. Son derece sıcak suyun kaynaması gibi.

46. (Son derece sıcak suyun kaynaması gibi) Bir sûrette kaynar, öyle fokurdar durur.

§ Hamîm; altında yakılan şey sebebiyle sıcaklığı son dereceye varmış olan su demektir.

47. Onu tutun da cehennemin tâ ortasına sürükleyin.

47. Zebânilere yâni: Cehennemin hizmetçilerine emr olunur ki: (Onu) o suçluyu,o kâfiri şiddetle (tutun da cehennemin tâ ortasına sürükleyin.) Tâki, lâyık olduğu azaba kavuşmuş olsun.

§ Atl, Bir kimseyi omzundan yakalayarak bir hapishaneye vesâireye şiddetle götürmek demektir.

48. Sonra başının üstüne o pek kaynar su azabından dökün.

48. (Sonra) O cehenneme sevk edilen şahsın (başının üstüne o pek kaynar su azabından dökün.) Tâki: O dökülen su, o şahsın bütün vücudunu kaplamış olsun.

49. Deyin ki tâd. Şüphe yok, sen iddia ediyordun ki pek kuvvetli pek şerefli olan sensin.

49. Ve o şahsa alay için başına kakmak için deyiniz ki: Ey âhireti inkâr eden!. (Tad) Bu azaba, bu harekete katlan. (şüphe yok ki, sen) iddia ediyordun ki: (pek kuvvetli, pek şerefli olan sensin.) Şimdi kendi kıyametini, neye lâyık olduğunu anladın mı?.

50. Şüphe yok ki, işte bu, kendisinde şüphe ettiğiniz şeydir.

50. (Şüphe yok ki:) Ey inkârcılar!, (işte bu) Uğramış olduğunuz cehennem azabı (kendisinde şüphe ettiğiniz şeydir.) siz dünyada iken şek ve şüphe içinde yaşıyordunuz, bunu size haber veren zâtları yalanlamaya cür’et gösteriyordunuz. Şimdi ne kadar yanlış düşünmüş olduğunuzu anladınız mı?. Kâfirler hakkında ne büyük bir ilâhî vâ’d!.

51. Müttakiler ise muhakkak ki, güvenilir bir makamdadırlar.

51. Bu mübârek âyetler de müminler hakkındaki Allah’ın vâ’dini bildiriyor. Takvâ Sâhibi zâtların ebedî cennetlere, nîmetlere kavuşacaklarını müjdeliyor. Kur’an-ı Kerim’in peygamber lisânı üzere inişindeki hikmete, onun büyük bir selâmet ve saadet vesîlesi bulunduğuna işâret buyuruyor, nihâyet zaferinve muvaffakiyetin peygamberin yanında tecellî edeceğini müjdelemektedir. Şöyle ki: (Müttakiler ise) yâni: Mü’min, dinî vazifelerini yapmaya devam eden, Cenab-ı Hak’kın azabından korkup ilâhî lütfunu bekleyen zâtlar ise (muhakkak ki, güvenilir bir makamdadırlar.) onlar yok olmaktan, âfetlerden korunan bir mekânda bulunacaklardır. Artık hiçbir korkuları, endişeleri kalmayacaktır.

52. Cennetlerde ve pınarlardadırlar.

52. Evet.. O takvâ sâhipleri, âhirete gidince (Cennetlerde ve) pek lezzetli suları cereyan eden (pınarlardadırlar,) onların makâmları, öyle güzel, temiz mevkilerdir.

53. Karşı karşıya oldukları hâlde atlastan, parlak ipekten elbiseler giyineceklerdir.

53. O takvâ sâhibi zâtlar, cennetlerde birbirleriyle alışmak için, güzelce konuşmak için (karşı karşıya oldukları hâlde) öyle samimî, kardeşçe bir vaziyet alarak (atlastan, parlak ipekten) elbiseler (giyeceklerdir.) öyle çeşitli süslere ulaşacaklardır.

54. İşte böyledir ve onları gözleri iri, elbiseleri tertemiz, renkleri beyaz cariyeler ile evlendirdik

54. (İşte böyledir) Yâni: Takvâ sâhipleri hakkında Allah katında takdir edilen şey, böyle pek mükemmel ve muhteşemdir. (Ve onları) O takvâ sâhiplerini (gözleri iri, elbiseleri tertemiz, renkleri beyaz cariyeler ile evlendirdik.) Yâni: Onlara “Huri ayn” denilen pek seçkin kadınları verdik. Bunların dünyadaki kadınlardan mı ve sâireden mi olduğunda ihtilâf vardır.

55. Orada her türlü meyveden emîn oldukları hâlde taleb ederler.

55. O cennetlere kavuşan takvâ sâhipleri (Orada) o cennetlerde (her türlü meyveden emin oldukları hâlde taleb ederler.) Yâni: Cennet hizmetçilerinden diledikleri meyvelerinhazırlanmasını isterler, o meyvelerden sıhhate zararı olmaksızın diledikleri kadar yiyebilirler, o meyvelerin ne azalmasından ve ne de kendilerine dokunabileceğinden hiçbir endişeye düşmezler. Onlardan tam bir zevk ile faydalanırlar.

56. Orada ölümü tadmazlar, ilk ölüm müstesnâ ve onları cehennemin azâbından korumuştur.

56. Artık o cennetlere nâil olan zâtlar (Orada ölümü tadmazlar) bir daha ölmeleri takdir edilmiş değildir. Ölümden korkmaksızın o nîmetlerden istifâde ederler (ilk ölüm müstesnâ) dünyada iken ölmüş oldukları başka, artık tekrar bir daha ölmeyeceklerdir (ve) Allah Teâlâ (onları) o takvâ sâhibi kullarını (cehennemin azabından korumuştur.) onlar cehennemde hiç azap görmeyeceklerdir. Takvâ ehli olmayan mü’minlere gelince Cenab-ı Hak, bunlardan dilediğini cehenneme sevk ederse de bu, geçicidir, sonra Allah’ın affı tecellî eder, onlar da cehennemden çıkarlar, cennete nâil olurlar. Fakat bu geçici azap da pek müthiş olacağından öyle bir felâkete geçici de olsa uğramamak için elden geldiği kadar takvâ ehli olmaya çalışılmalıdır

57. Rabbinden bir ihsân olarak. İşte budur, o pek büyük kurtuluş.

57. Müminlerin o kavuşacakları cennetler, nîmetler bütün (Rab’binden bir ihsân olarak) meydana gelecektir Şu da bilmektedir ki: Bir insan, ne kadar ibâdet ve itaatte bulunsa da yine bu dünyada nâil olduğu ilâhî nîmetlerin şükrünü hakkıyla yerine getirmiş olamaz, fazla bir nîmete lâyık olamaz. Ancak Cenab-ı Hak’kın bir ihsânı, bir lütfudur ki, mü’min kullarını öyle muazzam, ebedî nîmetlere, saadetlere kavuşturacaktır (işte budur) O takvâ sâhiplerine ihsân olunan bu ayrıcalıktır, bu uhrevî lütuf ve keremdir (o pek büyük kurtuluş.) O ebedî kurtuluş, o her seçkin isteye kavuşmuş olmak Artık her akıllı insan, böyle bir kurtuluşa ulaşmak için elden geldiğikadar çalışmalıdır ve Allah Teâlâ’dan muvaffakiyetler niyâz etmelidir

58. Artık şüphe yok ki, onu Kur’an ı Kerim’i senin lisanınla kolaylaştırdık. Umulur ki: Onlar düşünürler.

58. (Artık) Ey Peygamberin sonuncusu! (şüphe yok ki, onu) Kur’an-ı Kerim’i bu gibi kurtuluş yollarını gösteren, dünyevî ve uhrevî meseleleri, olayları ümmetine telkin eden o Yüce kitabı (senin lisânınla kolaylaştırdık) onu pek geniş, pek anlaşılır güzel olan arap dili üzere indirdik, herkes o hakikati beyân eden kitap sâyesinde dünyevî ve uhrevî vazifelerini öğrenebilir, o takvâ sâhipleri için takdir edilen nîmetlere ulaşmak için çalışabilir (Umulur ki, onlar düşünürler.) O Kur’an-ı Kerim’in bildiğini hakikatları anlamaya çalışırlar, onun gösterdiği yolu tâkib ederler, nihâyet ebedî saadete kavuşurlar. Evet Kur’an-ı Kerim, bizim Peygamberimizin lisânı üzere nâzil olmuştur Zâten sâir Peygamberlerin de ümmetlerine teblîğ ettikleri ilâhî kitaplar o Peygamberlerin lisânı üzere nâzil olmuştu. Bu, hikmet gereğidir. Eğer öyle bir kutsal kitap, muhtelif lisânlar ile nâzil olmuş olsa idi muhtelif ırklara ayrılmış olan cemiyet arasında bir din birliği bulunmazdı, birçok ihtilâflar, olunca o Peygambere tâbi cemiyetler arasında müşterek bu rehber bulunmuş, aralarında bir din birliği tecellî etmiştir. Gerçekten de herhangi bir lisân ile yazılan ilmî, fennî, ictimaî bir kitabın içerdiğini, o lisân ile konuşan her fert dahi tamamen anlayamaz, onu selâhiyetli olan bilginler vasıtasiyle öğrenebilirler, işte en mühim, en kutsî olan ilâhî kitapların ihtiva ettiği hükümleri, mes’eleleri de ilgili kimselerin din âlimleri vasıtasiyle öğrenmeleri lâzım ve mümkündür. Bu itibar ile dinî bilgiler, cemiyetler arasında neşredilmiş ve edilmekte bulunmuştur Bu husus Cenab-ı Hak, Kur’an-ı Kerim için de bir kolaylık ihsân buyurmuştur ki, o yüce kitabı isteyenler pek kolaylıkla öğreniptamamen veya kısmen ezberleyebilmektedirler.

59. Artık gözet, şüphe yok ki, onlar gözeticilerdir.

59. (Artık) Ey Peygamber Sen (gözet) Hak Teâlâ’dan yardımlar, muvaffakiyetler niyâz et ve seni inkâr edenlerin âkıbetlerini dikkate al (şüphe yok ki, onlar) o inkârcılar da senin âkıbetini, ne vaziyette bulunacağını (gözeticilerdir.) fakat onlar, Allah’ın yardımının yüce Peygamber tarafında, müslümanlar hakkında tecellîsini görerek zarar ve ziyanda kalacaklardır. Nitekim öyle de olmuştur. O inkârcılar, müşrikler, İslâmiyetin Mekke-i Mükerreme’de bile yayılmasına mâni olmak istedikleri hâlde o yüce din, yalnız Mekke-i Mükerreme’de değil, bütün Arabistan’da ve az bir zaman zarfında dünyanın doğusunda ve batısında yayılmaya başlamış, insanlığı aydınlatmaya çalışmakta bulunmuştur. O kutsî dinin en mübârek dayanağı olan Kur’an-ı Kerim de, bütün insanlığa hitap ederek onların dikkatlerini kudret eserlerine çekmekte, kendilerine en tesirli bir ibret ve uyanma dersi vermektedir. Bu, Rabbimizin bir lütfudur.

[/toggle]